Günün uyuyan anı.

 

Açık penceremden salıncak gıcırtısı sesi geliyor. Tam korku filmlerine şenlik verecek bir ses. Yine de geceye hoş bir ambiyans katıyor. Hem bu gece hafif serin gibi, en azından esiyor. Öğlen ve öğleden sonra sıcaktan gerilmiştim. Daha şimdiden mi... diye düşünmüştüm bezginlikle. Oysa yazın en güzel günleri benim için haziranın ilk günleridir. Yazı pek sevmem. Aslında kışı da sevmem ama yazı ayrı bir sevmem. Belki de gerçekten sıcak olan memleketlerden birinde olduğumdandır. Dışarıdan gelenler daha sefasına yöneliktir, içeridekiler huyuna suyuna aşinadır. Bundan olacak, belki tatil fikri heyecanlandırabilir ama, sıcakları sevmem.

Yazın en çok şimdiki gibi usulca esen rüzgar anlarını severim. Sessiz anlarını. En çok da yaz gecelerini severim. Birileriyle paylaşılmış yaz gecelerinin tadı başkadır kuşkusuz. Ancak ben bilhassa da, böyle varlığını sezdiğim ve yazdığım geceleri severim sanırım. Tam da böyle gecelerde sadece o geceyi yazmak, yazarak onu göstermek isterim. Toplulukları güneşle ilişkilendiren bir yanım olduğunu fark ettim. Gün aydınlığı benim için dostluklar, bağlar, gülüşmek konuşmakla ilişkili. Hep değil; ancak biliyorsun, tüm bu aydınlık yanları bir ''şeyle'' ilişkilendirseydim, günün uyanık anıyla ilişkilendirirdim. Oysa gece, genelde hissedilen bir şeydir. Varlığı daha kendine has gelir bana, daha ayrışmış. Bundan olacak ben en çok onu hissetmekte çekici bir yan görüyor olmalıyım.

Sana yazmayı düşünmemiştim. Bunu çok sık düşünüyorum. Hem artık bir devam serisini (sanırım sekiz yazı olmuş) bitirmiş ve bir sorumun yanıtına ulaşmış bulunuyorum. Bir soru için sekiz yazı yazdım vay be. Soruyu bile son yazıda buldum aslında. Sadece yazabildiğim için yazıyordum yani. Yine de sonradan okumak, tüm o yazdığım yazıların birbirine bağlanışını senin gibi keşfetme hakkına sahip olmak onları yazan benim için de keyifliydi. Bana anlam veriyor musun bilmiyorum ancak ben artık şu meseleye anlam veriyorum:

Bizleri çok küçük yaşlardan beri sonraki levele ilerletiyorlar. Sanıyorum bunu daha evvel de yazmıştım. Aynı şeyleri tekrar eden sıkıcı biri olmak istemem :))). Ama bunu anlatmalıyım. Bizler çok küçük yaştan beri sonrası düşletilerek ilerletiliyoruz. Ben bunun bir numarasının olmadığını çok erken fark etmiştim, fark etmiştim de elime ne geçmişti: Hiçbir şey. Yine de çalışıyorsun tabi. Sorumluluk sahibi iyi çocuklar hep çalışır. Bazen düşleyerek, bazen yine de çalışırlar. Ben ikinci grupta olarak çalıştım, çok uzun bir süre. Şu okula girince rahatlayacaksın, şuradan mezun olunca şöyle olacak veya şu işe girince bilmem ne. Bunlarda bir numara göremedim, göremiyorum. Sadece bir sınava çalışmak, o sınavı vermek, o sınavdan geçmek ya da geçememek ve nihayetinde yeni bir sınav. Hayat bundan ibaret değil hayır. Ben kolaycı biri değilim. Hiç olmadım, olmam. Bunları yapacaksın, yapmalısın ancak sorumluluk da almalısın. Ben buna inanırım.

Çoğu kişi tüm bu evrendeki bir noktacıklığını küçümser sanırım. Ben en çok onlara gıcık kaparım. :) Çünkü bu aynı kişiler diğer yandan dünyadaki kendilerini büyük görme eğilimindedir, şaşmaz. Robot olman beklenir senden. Elimden geldiğince bunun saçmalığını ifade ederim (sadece burada değil) ama bunu yapmam bir şey ifade etmez. Şöyle görünmeli, şöyle davranmalısın. Özellikle de kadınlara dayatılanların sınırsızlığını çok hafife aldığımızı düşünüyorum. Biz robot değiliz, altı üstü insanız ama bir robot gibi, hayır sadece tek tip değil, kendimiz dışında her şey olmamızı beklerler bizden. Bir robot, belki bir yapay zeka, her şey olabilir biliyor musun? Tüm o bilgilerle, her şey olabilir. Olamadığı tek bir şey var: Kendisi. Ben insanlara, bir grup insana gıcık kaparım çünkü onlar, dünyadaki kendilerini büyütürken, evrendeki varlıklarını küçülterek sorumluluktan kaçarlar. Benim hayatta en katlanamadığım şey, hayır kendin veya özgün olmamak değildir (çünkü bu öğrenilir ve bunun bir sınırı yok, bir ölçütü yok), sorumluluk almamaktır. Özellikle de sorumluluğu gördüğün halde, onu manipüle ederek (en çok da kendini) o sorumluluğu almamak, benim bu hayatta en katlanamadığım şeydir. Kendimde bile. Zaten kendimde katlanabilsem, diğerlerinin çelişkisini görmem, göremem.

Kitap okuyacaktım. Çok lezzetli bir kitap. Zaten Hermann Hesse'nin kitapları hep lezzetli. Bayıldığım ve keşke tanışabilseydim dediğim müthiş bir yazar. Yazar gibi yazar. Onun en çok da dünyayı, insanları ve en başta kendini algılamaya dair bakış açısını seviyorum sanırım. Hayır, algılayışını demedim; böyle deseydim algılar ve bitirirdik. Oysa bir şeyi algılamanın özü sürekliliğindedir. Her şey, bozulur ve yeniden var olur. Ben, bu yazarın bir ''şeyi'' algılamaya dair bakış açısını seviyorum. Okuduğum kitabı ise Demian. Kitabı sonra yorumlayacağım için nedir ne değildir uzun uzun anlatmayacağım, ancak bir insanın kendi derinliğini keşfetme öyküsünü (biraz da yazarın kendi yaşamından izler taşıyarak sanırım) sade ama bu nedenle etkileyici bir şekilde anlatıyor.

Yazılarımı yayından kaldırmıştım. Ah, bunu da ne çok açıklıyorum. Kendime açıklıyorum, çünkü buna en çok ben anlam veremiyorum (ve bana farklı kişilerce bazen soruluyor, haklı olarak, böyle yaparak okunma listesini de işgal ediyorum :). Silmeye elimin gitmemesini de anlıyorum da, neden taslak yaptığımı anlamıyorum. İlerlemek için ''bir anda'' kendi sebebimi buldum demiyorum. Sadece şu var, bunlar bir anda olmaz. :) Levellerden bahsetmiştim. Leveller hep olacak. Bunları atlatmamız gereken etaplar olarak değil, yaşadığımız etaplar olarak görmek lazım. İlginçtir, ben hep bilinçsizce de olsa duruma böyle yaklaşmışım. Çünkü içten içe hep, bir sonraki etapta rahatlamayacağımı biliyordum. Belki de bu nedenle rahatlamamışımdır kim bilir :). Her şeyin kendi içinde bir zorluğu var; çünkü her şey değişirken biz kendimiz de değişiyoruz. Yaşama bakışımız, kendimize bakışımız, hatta tüm bu level hikayesine bakışımız bile değişiyor. Önemli olan, bunu gerçekten romantik bir yerden söylemiyorum ve çok zorlaştırıldığını biliyorum, kendini yaşamak. Kendini tüm bu levellerin içinde yaşamak. Benim için önemli olan en önemli şey bu. Bazıları önemsemez tabi; ancak burada ben, benden bahsediyorum. Bir de bu var, hep ben ben ben BEN diyorum. :) Çünkü bu bloğun adı bile Neptünlü Cadı. Yani bir özneyi anlatıyor (bloğun adı başka olsaydı vallahi billahi ben de başka tarzda yazacaktım biliyorum). Bazen bana yorumlar geliyor. Ben rahatlamak için yazmıyorum. Rahatlamak için yazılarımı siliyorum. :) Ben, sanırım en çok da yazabildiğim için yazıyorum. İnsan, bir şeyi yapabiliyorsa ve bu şeyden keyif alıyorsa ve en önemlisi bu şey sadece kendisini ilgilendiriyorsa, onu yapabilir. Sonra yapmayabilir. Hayatta böyle özgürlüklerimiz olduğunu daha yeni anlamam dünya yaşamında acemi olduğumu gösteriyor olmalı. :)

Öte yandan gün batımı bulutlarını veya kuşların uçuşunu izlerken, onların hareketleri ve durgunluklarının tezatlığı yüreğimde yankılanıyor. Bu kadar çok hissettiğim için, kendim dışındaki ''şeyleri'' bu kadar çok hissettiğim için, bazen bu hisler kendime yönelik hislerimle karışıyor. Sanırım en çok da bu nedenle yazıyorum. En çok da bu nedenle anlatmaya dair doğal bir akışta oluyorum. Önceden olsa, ''ihtiyaç duyuyorum'', derdim. Artık ihtiyaç duymamaya başlıyorum. Tüm hayatım boyunca (veya üçte ikisi boyunca) bunu istemiştim. Paylaşmaya ihtiyaç duymamayı. Ama o kadar çoktu ki bu... uyaranlar, bu güzelliği tek başıma taşımak bana fazla gelirdi. Hatta daha evvel yazdığım yarım hikayemi bu yüzden yazmıştım. En büyük korkumu herkese (!) itiraf etmek için. Gösterememek, sanmıştım. Karakterim bile öyle sanmıştı; yoksa o öyle sanmamış mıydı... Ne tuhaf. Bence o başından beri her şeyin farkındaydı! O, bence, en çok da görülmemesinden korkuyordu. Kendisinin gördüğü tüm o renklerin başkası tarafından görülmemesinden, çok korkmuş olmalı. Ne tuhaf korkular. Anlam vermek zor, onu ben yazmış olsam bile.

Dün bir haber gördüm. Genç bir öğretmen (Irmak öğretmen) yaşadığı şiddetli mobbing, elverişsiz yaşam koşulları ve buna bağlı oluşan maddi yetersizlikler, sorunlarının ciddiye alınmaması gibi nedenler sonucu evinde yaşama veda etmiş bir şekilde bulunmuş. Fotoğrafına bakmak gözlerimi doldurdu. Çünkü bakışları o kadar canlıydı ki... Hatta şu an onun için ağlıyorum biliyor musun? Öğretmenlerin yaşadığı sorunlar hakkında tepkimi instagramda belirttim. Bir faydası var mı, yok. Burada belirtmeli miyim, bu yazımda değil... ve bir faydası olacak mı; hayır. Sadece, hep ''ikiyüzlülük'' diyorum ya, işte al sana ikiyüzlülük. Bazı şeyleri lafla çok yüceltiyoruz ama yaşamda karşılığını vermiyoruz. İnsanlar karşılığını vermiyor aslında; belki sen davranışlarınla da sözlerini uyumluyorsundur bilemem. Sözgelimi, ''öğretmenler kutsaldır'', deniyor ama onlar görülmüyor. Öğretmenler işlerini yapmaya çalışan ve söz konusu işleri en önemli işlerden biri olan insanlar. Genç yaşında binbir zorlukla bu sistemde atanmış bir öğretmen, üstelik mesleğini gerçekten seven gencecik bir kadın, en başta gencecik bir İNSAN, bu asla hak etmediği hak etmeyeceği baskı ve zorlukları yaşıyor da kimse sesini duymuyor. Yazık. Ben başka ne yazabilirim?! Yazık olmuş genç bir yaşam. Taze bir yaşam. Solmuş bir yaşam. Nicesi gibi.

Sadece derin bir nefes alıyorum. Sadece dikkatimi dağıtıyorum. Ama olmuyor.

Bu konuya değinmeyecektim. Hatta kafam dağılsın istemiştim. Şimdime bakayım ve onda bulabileceğim huzuru yazayım... Ama yapamadım, bazen yapılmıyor. Çoğu zaman yapılamıyor.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar