Daha evvel bu seriye hiç isim vermemiştim. Oysa bir yazı kendi içindeki bölümlerde bile isme sahip olmalı. Onlara hep hak etmedikleri gibi davrandım. Bir de ''güzel şeyleri görüyorum'' diye böbürlenirim. Onları bir gün batımını izlerken hissettim. Belli belirsiz bir anı gibi, düşünülmemiş bir sezgiyle aklıma geldiler.
Sanırım gün batımları benim için her günün gecesinin bir açılış kutlaması. Bu nedenle de tüm o renklerin iç içeliğini bulutlarda izlemeyi seviyorum. Bu bloğu açarken bile onlardan ilham almıştım, biliyorsun (belki de bilmiyorsun): Çilekli bulutlar. O bulutlar olmasaydı bloğuma bir isim bulamazdım (eski blog linkim buydu, Neptünlü Cadı sadece bir mahlas). O bulutlarda ne görmüştüm bilmiyorum. Sadece daha fazla duramadığımı biliyorum. Eski bloğumu kapatalı sadece iki ay olmuşken, ben dayanamadım. Arada 1000 Kitap'ın ileti oluşturma kısmını kullansam da, olmadı, olmaz zaten neyle neyi mukayese ediyorum. Instagram ise benim için sadece bloğun tamamlayıcısı, eşlikçisi olabilir ama bu eşlikçi hep bloğun birkaç adım arkasından gelecektir. Blog, başka çok başka.
Çocukken ilk kez bir bloğu keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım. O heyecanımı bugün bile anımsıyorum. Ortaokula giderken kitap bloglarıyla tanışmıştım da benim için dünya bile bir başka görünmeye başlamıştı ahahahah. Orada birileri var... böyle hissetmiş olmalıyım. Düşüncem ise sadece, ''vaooovvv'', idi. :) Ben de yazmak istemiştim. Bunu çok istemiştim. Birkaç yıl daha bekledim. Sonra ben de yazdım.
Okunmadım, yazdım. Okundum, yazdım. Sanırım zamanla sevildim diye yazdım. Sonra bu da eksik kaldı. Çünkü burası da, bu özgür atmosferim de, zamanla bir kar küresine dönüştü gibi hissetmeye başladım. Çünkü sanırım kuralları öğrendim. Birkaç yıldır başka bir şeyler yazmam gerektiğini biliyor ancak bunu yapacak o saf kıvılcımı içimde bulamıyorum. Bir kibrit... Sadece buna ihtiyacım var diye uzun süre sayıkladım. Muhtemelen sadece bahane (ama geçerli bir bahane).
Dün akşam yıldız oturmasına kalmadım ama günün son renklerini izlemeyi kaçırmadım. Bu sıralar bunda ayrıca keyifli bir yan görüyorum. Bundan asla bıkmam ancak belki şu anki heyecanım zamanla azalabilir biliyorum. Örneğin çift yıldızlarım, onlar da artık bir yıldız gibi parlıyorlar. Oysa onları ilk gördüğümde, özellikle de gezegen olduğundan şüphelendiğimi (ki bunu sadece bloğumda itiraf ederim, şüphelerimi), bir prense benzetmiştim. Evet! Onların bir masalı bile oldu. Diğer yıldız prenses değildi. Diğer yıldız, yıldızdı. Ancak diğer ana karakter başka bir dünyadan geliyordu. Böyle bir hikayeydi. Belki de bunu yazmalıydım. Sana anlattığım ''ilk öyküm'' (şurada) bu değildi bu arada. Zaten bu bir öykü de değil, bir masal. Bu nedenle hem biraz şeker, hem de hüzünlü. Onu sana anlatmayı isterdim ama bunu yapamam. Ya herkese anlatırım, ya da hiç kimseye.
Dün akşam ise aklıma aşağıda seninle paylaşacağım bölüm geldi. Yazmayı gerçekten hiç bilmiyormuşum, bundan aslında biraz utanıyorum. :) Yine de seviyorum ve seviniyorum. Hayatım boyunca hep bu yarım öyküyü seveceğim. Çünkü hayatta daha çok hissettiğim hiçbir öykü olmadı. Belki ileride olur ama hiçbiri bu kadar saf olmayacak gibi hissediyorum. Ve sanırım en çok da, o genç kızı bir daha hiçbir yerde görememekten korkuyorum.
Küçük
Bir Kesit #10 (21.02.18)
''Şşş sessiz ol. Kuşları
kaçıracaksın.''
...
Tangur tungur merdivenleri
çıkmaya çalışan genç adam sonunda yaptığı gürültünün kendisi de farkına varıp
bir süre olduğu basamakta kalakaldı. En sonunda sakince -ve sessizce-
basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti.
''Hiç konuşmayan birine göre
fazla gürültülüsün,'' dedi genç kız daha çok kendi kendine söylenircesine. Ama
genç adam söylenenleri duymazlıktan gelip kuş yuvasına hayranlıkla bakmayı
sürdürdü.
''Çok yaklaşmamalıyız yoksa
anneleri bizi gagalayabilir.''
...
''Aslında biliyor musun
onlar da bizler gibi. Yani işte bilirsin, insanlar gibi. Korkuyorlar...''
...
''Tabi ki bilmedikleri
şeylerden. Bilmedikleri şeylerden korktukları için onları suçlayamayız.'' dedi
genç kız dalgınlıkla. Sonrasında genç adamın şaşkın bakışlarını üzerinde
hissedince her zamanki alaycı gülümsemesi yerleşti dudaklarına. ''Boşversene.''
Genç adam pes edercesine
başını iki yana salladı.
''Gel, sana göstereceklerim
daha bitmedi.''
...
''Hem baksana onların da
rahatını kaçırdık. Sanırım anne kuş birazdan bizi gerçekten
gagalayacak.''
Genç kız, genç adamı
kolundan çekiştire çekiştire terasın açık alanına götürmeyi başardı.
''Aslında yetişebileceğinden
emin değildim. Ama tam zamanında geldin. Tebrikler!''
Genç kız eliyle kızılla
mavinin karıştığı gökyüzünü gösterdi. ''Tablo gibi.''
...
''Öyle değil mi?''
Genç adam
başını hayranlıkla sallamakla yetindi.
''Yaşasın, bakar körlüğe
yakalanmayan sayılı insandan biriymişsin!'' Genç kız kocaman gülümseyip genç
adamın koluna girdi.
''Otursana.''
Genç kız, genç adama eski
koltuğu göstererek devam etti.
''Hadi ama... Güzellikleri görebilmenden bahsediyorum işte. Deniz şu manzara
yerine fosur fosur uyumayı tercih ettiğinden yapayalnız kalıyordum ve
yapayalnız izlemek o kadar da etkileyici değil...''
...
''Her şey burada ve burada
kapana kısılıyor öyle.''
Genç kız önce beynini, sonra
kalbini göstermişti. Kuşların şakımaları genç kızı susturdu. Şimdi yüzünde
kocaman bir gülümseme vardı.
''Onlar da gidecek,
yakında.''
...
''Ama üzülmüyorum. Keşke ben
de kuş olsaydım.''
Genç adam bakışlarını genç
kıza çevirdi.
''Ya da boşver. Bir kedi
olmak isterdim.''
...
''Kedilerin yaşamı bana daha
uygun.''
Genç adam gülmemek için
kendini zar zor tutuyordu.
''Yedi yirmi dört gezginler,
sonra uyuyorlar..''
...
''Hem onlar da kuşlar gibi
yarı zamanlı uçuyorlar sayılır.''
Genç adam kendini daha fazla
tutamayıp gülmeye başlamıştı.
''Ne, yalan mı? Ninja
gibiler. Öyle işte!..'' genç kız yalandan kaşlarını çatmış genç adama
bakıyordu.
''Hem öfkelenince çok
sinirli olurlar.''
Kaşlarını daha da çok
çatmaya çalışınca yüzündeki komik ifade genç adamı daha da çok güldürdü.
''Sadece, sadece insanlar
işi bozuyor.''
...
''Baksana sen bile
rahatlarını kaçırdın kuşların.''
Genç adam, genç kıza yandan
bir bakış atmakla yetindi.
''Tamam kızma, ben de en az
senin kadar suçluyum.''
Bir süre sessizlikle
oturdular. Gün iyiden iyiye doğmuştu.
''Hayatta en çok korktuğun
şey ne?''
...
''Cevap vermeyeceğini
biliyorum. Ama sakın ölüm diye düşünme. Deniz de ölüm dedi. Çoğu kişi ölüm
diyor.''
...
''Peh! Ahmaklar.''
Genç adam bakışlarını genç
kıza çevirdi. Genç kız bir hayli hüzünlüydü.
''Boşver bunu. Ben en çok
neyden korkarım, korkardım, biliyor musun?''
Genç adam, genç kıza ilgiyle
bakmayı sürdürdü.
''Burasındaki'' -beynini-
''ve burasındakileri'' -ve kalbini göstererek devam etti- ''gösterebileceğim
birini tanımadan ölmekten.''
...
''Çektiğim fotoğraflar
belleğimdekilerin ne kadarını yansıtır ki o küçücük kareye?''
...
''Hem baksana, sana bile
gösteremedim hepsini.''
...
''Kendime bile gösteremedim.''
Böyle durumlarda genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Özellikle de karşısındaki genç kız gibi değişken biriyse. Yanlışlıkla karaya vurmuş bir balık gibi etrafa bakınmaya başladı. Genç adamın bu hallerini gören genç kız gülümsedi. İşte gerçekten dengesiz diye düşündü genç adam.
''Korkma! Seri katil değilim. Sana zarar vermem. Ama bir söz ver bana.''
Genç adamın telaşının yerini
merak almıştı şimdi.
''Sen de fotoğraf çekmekten
korkmayacaksın. İnsanlar ölümden değil, yaşamaktan korkuyor.''
...
Oysa genç adam da ölümden
korkmuyordu. Ama bunu genç kıza söylemedi. Her zamanki gibi...
''O zaman kahve zamanı!''
...
''Veya kahvaltı, neyse ne.''
Genç kızın peşi sıra aşağı
inmeye çalışan genç adam, çıkarkenki gürültüsünü bile aşmıştı.
''Böyle giderse Deniz'i bile
uyandırmayı başaracaksın.''
...
''Aslı! Susun artık kafam
şişti sabah sabah.''
''Bak demedim mi?''
...
İkilinin şamatasından
kurtulan kuşlar da şakımaya kaldıkları yerden devam etti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder