Pocahontas | Film Yorumu


Yönetmen: Mike Gabriel, Eric Goldberg

Senarist: Chris Buck, Ralph Zondag, Duncan Marjoribanks, Burny Mattinson, Francis Glebas, Ed Gombert, Joe Grant, Kaan Kalyon, Glen Keane, Todd Kurosawa, Bruce Morris

Yapımı: 1995 - ABD


''Demek istediğin, senin gibi olmayan... Sence ben cahil bir vahşiyim. Ve sen pek çok yerde bulunmuşsun. Sanırım öyle olmalı. Ama hala anlayamıyorum; eğer vahşi olan bensem, nasıl bu kadar çok şey olabiliyor bilmediğin? Bilmediğin... Ayak bastığın her toprağı senin sanıyorsun. Yeryüzü senin için sadece ölü bir şey. Ama ben biliyorum ki her taş, ağaç ve varlığın bir hayatı, bir ruhu, bir ismi vardır. Sanıyorsun ki sadece senin gibi görünen ve senin gibi düşünen insanlar insandır. Ama eğer bir yabancının ayak izlerinden yürürsen, hiç ama hiç bilmediğin şeyler öğrenirsin. Sen hiç bir kurdun mavi dolunaya karşı uluduğunu duydun mu? Ya da bir vaşağa neden sırıttığını sordun mu? Dağın tüm sesleriyle şarkı söyleyebilir misin? Rüzgarın tüm renkleriyle resim yapabilir misin? Gel, koş ormandaki çamların gizli izlerinde. Gel tat toprağın, güneşin tatlandırdığı kirazları. Gel yuvarlan etrafındaki zenginlikler içinde. Ve bir kez olsun değer biçme! Fırtına ve nehir kardeşlerimdir. Balıkçık ve su samuru dostlarım. Ve hepimiz birbirimize bağlıyız, asla sonu gelmeyen bir çemberde. Bir çınar ne kadar büyüyebilir? Eğer kesersen asla bilemeyeceksin! Ve asla bir kurdun mavi dolunaya uluyuşunu duyamayacaksın. Ya da neden beyaz veya bakır tenli olduğumuzu. Dağın tüm sesleriyle şarkı söylemeliyiz. Rüzgarın tüm renkleriyle resim yapmalıyız. Toprağın olabilir ama hala tek sahip olduğun topraktır ta ki resim yapabilene kadar. Rüzgarın tüm renkleriyle...''


Kaynak: Pinterest

Pocahontas bir Kızılderili prenses. Beyaz adamların topraklarına ayak basmasıyla prensesin ve kabilesinin hayatı değişiyor. Ellerindeki aletlerle ateşler fırlatan bu yabancılar doğayı yakıp yıkıyor ve gidecek gibi de görünmüyorlar. Egemen olma arzusunun kör ettiği bu yabancılar altın bulmak uğruna yaşayan her şeyi öldürmeye kararlı gibi görünüyorlar. Ancak grupta yer alan cesur kaşif John Smith ile Pocahontas'ın aşkı olayların seyrini değiştiriyor.

Uzun süredir izlemek istediğim bir filmdi Pocahontas. Özellikle de böyle alışılmışın dışında özellikler gösteren prenseslerin hikayelerini izlemeyi seviyorum. Pocahontas'ın asi bir prenses olmasının yanı sıra -benim için- bir diğer sıradışı özelliği ise gerçekten yaşamış birinden ilham alınarak oluşturulan bir karakter olması. Tabii filmler, hele de romantik ve tatlı animasyon filmleri, ile gerçek hayat birbirinden tamamiyle farklı gelişen olaylara sahip. Google'dan da Pocahontas araması yaparak bilgilere ulaşabilirsiniz; veya şu videoda da kendisinin yaşamı kısaca anlatılmış (yerli kaynaklarda pek video yoktu).

Filme dönersek, filmi çok sevdim ki seveceğimi de daha izlemeden evvel bile biliyordum. Bu prensesimizi ise sosyal medyada ara sıra görüyordum. Kendisi favori prenseslerimden birisi oldu. 

Renkli karakterler, akıcı bir olay örgüsü ve doğa-insan hırsı, hoşgörü-bencillik, yaşatmak-yok etmek gibi çatışmaları bir arada işleyerek anlamlı mesajlar içeren hoş bir filmdi. İlgisini çekenlere öneriyorum.


Pocahontas - Colors of the Wind dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Küçük Ağaç'ın Eğitimi (Forrest Carter) | Kitap Yorumu

Yazar: Forrest Carter, Çevirmen: Şen Süer,
Yayınevi: Say Yayınları

Bazı kitapların güzel olduğunu daha eline aldığın ilk anda anlıyorsun. Buna rağmen sohbetin açılması için biraz oturman ve pek tabii okuman gerekiyor. Küçük Ağaç'ın Eğitimi bir süredir okumak istediğim bir kitaptı. Bahsi geçen süre de uzun bir süreydi sanırım pek anımsamıyorum; ancak kitabı raflarda gördüğüm an çok sevindiğimi net olarak söyleyebilirim. Bazen bazı kitapları gerek kütüphane, gerekse kitapçı (ki bu artık pek sık olmuyor malum yandığı için kalmayan cepler) raflarında gördüğümde fiziksel olarak da hoplamak suretiyle tepkiler verdiğim heyecan halleri yaşıyorum.

Kitap, Çeroki isimli bir Kızılderili kabilesinden olan Küçük Ağaç isimli bir çocuğun anne ve babasının ölümünden sonra büyükanne ve büyükbabasıyla birlikte yaşamaya başlaması ve akabinde başından geçenleri anlatıyor. Ana karakteri bir çocuk olan kurgularda ben hep normalin iki katı etkilenirim. Bir de üstüne bu ana karakter çocuk kahramanımız kurgumuzun anlatıcısıysa... İşte o kitap etkileyici olmak için çok yüksek bir potansiyele sahiptir benim gözümde.

Kitabın farklı bir dili var. Çünkü kitap, Küçük Ağaç'ın anlatımından yazılmış. Tıpkı bir çocuk gibi heyecanla anlatıyor bize olayları kelimeler. Büyük bir heyecan, sonsuz bir merak ve hüzün ile sevincin iç içe geçtiği o nerede görsek kalbimize çarpan tuhaf hisle anlatıyor. Kitap aynı zamanda otobiyografik bir roman. Yani bahsi geçen Küçük Ağaç, yazarın kendisi. Bir zamanlar gerçekten yaşanmış veya büyük oranda yaşanmış olayları okumak ise ayrıca etkileyici tabii. Ama bu kitabı benim için asıl etkileyici yapan ne biliyor musun: Küçük Ağaç'ın eğitimi.

Küçük Ağaç henüz altı yaşında bir çocuk. Büyükannesi safkan ve büyükbabası melez bir Kızılderili. Kızılderili kültürü benim onları gördüğüm ilk andan, yani çocukluğumdan, beri ilgimi çekmiştir. Doğayla olan iletişimleri, kendilerini dünyanın hakimi sanmak yerine evrenin bir parçası olduklarını bilecek bilgelikleri, var olan her şeye duydukları saygı... (ki bunları büyüdüğümde düşünmeye başlayabildim). Küçük Ağaç hiç bir kurumda formal eğitim almıyor. Çünkü o bir ''yerli.'' Bunun anlamı ikinci sınıf vatandaş olmaktan bile kötü. Çocuk Esirgeme Kurumu'nda geçirdiği günlerde ötekileştiriliyor ve aşağılanıyor, tabi ki büyükler tarafından... Sonra yeniden o çok sevdiği kandaşlarının yanına, dağlara, dönüyor. Yazar da hayatı boyunca hiç formal eğitim (okul eğitimi) almamış ve fiziksel güç gerektiren pek çok ağır işte çalışmak zorunda kalmış. Ancak orta yaşlarındayken ilk kitabı basılmış. En ünlü kitabı da bu çocukluğunu anlattığı romanıymış.

Kitapta beni en çok etkileyen kısım dediğim gibi, Küçük Ağaç'ın heyecanla anlattıklarını okurken hissettiklerim ve farkında bile olmadan zihnimde açığa çıkan o çok önemli şeyler. Bir gün doğumunun her gün yeniden ve yeniden yükselişinin eşsizliği, doğadaki her canlıya saygı duymak ve onların değerli olduğunu hissettirmek (Küçük Ağaç'ın iyi koku alamayan yaşlı köpeklerinin işe yarayacak başka özellikleri olduğunu ona göstermeleri gibi), yalnızca beslenme gibi temel ihtiyaçlar için avlanmak ve bunu yaparken de en güçsüz olanı seçmek (buna ''gidişat'' diyor büyükbaba; en zayıf geyiği seçersen, geyik güçlenir), beden aklı ve ruh aklı olmak üzere iki aklımızın olması... ve dahası birçok şey. Büyükanne ve büyükbaba Küçük Ağaç'ı hep bir birey olarak görüyorlar. Onun da bir bilinci olduğunu ve bu bilincin dünyayı değerlendirişinin önemli olduğunu biliyorlar. Ona ve biz okurlara sevgiyi, saygıyı, kendini ve diğerlerini bilmeyi, yaparak yaşayarak öğrenme yoluyla gösteriyorlar.

Hoşça ve kitaplarla kalın.



ALINTILAR

Yumuşak bir şekilde, "Gidişat böyle," dedi. "Yalnızca gereksinim duyduklarını al. Geyik alıyorsan, en iyisini alma. En küçük ve en yavaş olanını seç, o zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Pa-koh (panter) bunu bilir. Sen de bilmelisin." (Sayfa 17)


''Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyükanne, anlayamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi.'' (Sayfa 52)


''Büyükanne doğru yaptığımı söyledi çünkü iyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsiniz. Ki bu da doğrudur.'' (Sayfa 74)


Büyükanne dedi ki: "Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolunun onu anlamak için kullanmak gerekir. Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar ona kapıyı açamazsın. Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür." (Sayfa 78)


Kendimi kötü ve boş hissediyordum. Büyükbaba dedi ki neler hissettiğimi biliyormuş, çünkü kendisi de aynı şeyleri hissediyormuş. Büyükbaba, sevip de kaybettiğin her şey sana bu duyguyu verir, deyip ekledi: "Bundan kurtulmanın tek yolu hiçbir şeyi sevmemektir ki bu daha da kötüdür çünkü o zaman sürekli boşluk hissedersin." (Sayfa 99)


Yemek yerken Büyükbaba bana baktı ve dedi ki "Görüyorsun, Küçük Ağaç, öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok. Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzağın olması gerektiğini düşünecektin. Sana satın almanı söyleseydim, öldüğü için beni suçlayacaktın. Yaşam içinde öğrenmek zorundasın." (Sayfa 111)


''Büyükbaba dedi ki ağaçları yok etmek yerine onlarla birlikte yaşarsan ağaçlar seni beslermiş.'' (Sayfa 130)


''Bir üveyiği duyduğun zaman, bu birinin seni sevdiği ve bunu sana söylemek için üveyiği gönderdiği anlamına gelir.'' (Sayfa 133)


"Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o zaman adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun." Büyükbaba dedi ki, "O adama yanlış hizmet yapmış olursun, çünkü sana bağımlı olursa, o zaman onun kişiliğini de alır ve çalarsın." Büyükbaba dedi ki bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi severmiş, çünkü bu onları kibirli, verdiği kişiden daha iyi kılarmış. Yapmaları gereken tek şeyin, kişiye kendisine bağımlı olmamasını sağlayacak küçük bir şey öğretmek olduğu halde... (Sayfa 193)


Dedi ki eğitim iki parçalı bir meseleymiş. Bir parçası teknikmiş ki işinde nasıl ilerleyeceğin anlamına gelirmiş bu. Dedi ki eğitimin bu ucu daha modern olmaktan yanaymış. Ama, dedi, diğer parçaya sıkı sıkı yapışsan ve değiştirmesen iyi olurmuş. Bu parçaya değer ver dedi. Bay Şarap dedi ki dürüst ve tutumlu olmaya, elinden geleni yapmaya ve başkalarını önemsemeye değer vermeyi öğrenmişsen, bu her şeyden daha önemliymiş. Dedi ki, "Bu değerleri öğrenmemişsen, teknik parçada ne kadar modern olursan ol, gene de hiç mi hiçbir yere varamazsın. Doğrusu şu ki bu değer vermeler olmadan ne kadar modern olursan, modern şeyleri kötülük, yakıp yıkma için kullanman mümkünden de ötedir." Ki bu doğruydu. (Sayfa 201)


''Artık ruhum acımıyordu. Rüzgârın, ağaçların, su kaynağının ve kuşların şarkısını hissederek yıkanıp temizlendim.'' (Sayfa 249)


''Dolu dolu yaşadık. Diğerlerinin de görmesi için sonbaharda yaprakların en kırmızısı, baharda en mavi yerli menekşe gibi şeyleri gösterirdik. Böylece hep birlikte tattık ve duyguyu paylaştık.'' (Sayfa 259)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Fleabag | Dizi Yorumu


Yönetmen: Harry Bradbeer, Tim Kirkby

Senarist: Phoebe Waller-Bridge

Tür: Dram, Komedi

Yapımı: 2016 (ilk sezon), 2019 (2. sezon) - İngiltere

Sezon: 2


Bu diziye dair en net hissettiğim şey ne diye düşünüyordum. Acaba... en çok gözüme çarpan şey, neydi? Çünkü söze buradan başlayacaktım! Sonra, aslında dizinin isminin onu tam olarak açıkladığını fark ettim: Fleabag. Çöpe atılmış, nefret edilen, adi vb. şey\ kişi anlamlarına gelen ifade. Öte yandan, seyircileriyle 2 sezon boyunca iletişim halinde kalan pek sevgili isimsiz ana karakterimizin -bana kalırsa- kendini tanımlama şekli de bu. Dizi boyunca dizinin ana karakteri olan genç ve yalnız bir kadının depresyonla baş edememe yöntemlerini izliyoruz. Her sezonu 6 bölümden, her bölümü 25 dakika civarındaki sürelerden oluşan 2 sezonluk kısacık ve bir veya birkaç oturuşta bitirilebilecek denli akıcı bir dizi Fleabag. Herkese pek tabii önerilmez, zira fazlasıyla ''farklı'' bir dizi; bu arada 18 yaş altına hiç önermiyorum, çünkü içerisinde cinsellik barındırıyor. Son dakika uyarımızı da geçelim yeri gelmişken!


Kaynak: Pinterest

Ana karakterimiz (Phoebe Waller-Bridge) annesinin ve en yakın arkadaşının ölümünden sonra depresyona girmiş ve bu ruhsal çalkantılarını alkol, sigara ve rastgele yaşadığı cinsel birlikteliklerle kontrol altında tutmaya çalışan birisi. Aslında kendisine sorsak eminim ki kontrol altında tutmaya çalıştığı hiçbir şeyin olmadığını söylerdi. Ancak belki ilk sezonda kendisine inansak bile, ikinci sezonda kontrolü dışında gelişen bazı tanımlanamayan duygularının kendisini nasıl etkilediğini fark ediyoruz. İlk sezonda gerçekten hiç umut ışığı yok... Ancak ikinci sezonda olaylara dahil olan Peder (Andrew Scott), ana karakterimize olduğu gibi, bana ve eminim pek çok izleyiciye de ışık oluyor.

Peder'in en önemli özelliği tatlı bir kişiliğe veya yüze sahip olması değildi tabii ki. Onun en önemli özelliği... Görmesiydi! Ana karakteri. Daha ilk dakikada onu fark etti. Onu ve onun dalmalarını. Ana karakterimiz dördüncü duvarı alaycı bakışlarıyla yıkıp geçen bir karakter. Yani dizi boyunca daima biz izleyicilerle iletişim halinde kalarak yaşadığı olaylar hakkındaki yorumlarını dile getiriyor. Peder bu özelliğe sahip olmasa ve ana karakterin ne yaptığını anlamasa bile onu görebiliyor. Acaba ruhsal açıdan saf enerjide kaldığı için mi? Yoksa ana karakterle aralarında daha ilk anlarda gelişen o tuhaf bağ nedeniyle mi? Muhtemelen cevap bu kadar karmaşık değildir diye düşünüyorum. Nedeni, hani muhtemelen, dikkat. Ana karaktere dikkatini veren tek kişi Peder'di. 

Bu nedenle olacak ki, veya bana bu nedene bağlamak daha anlamlı geliyor ki, Peder'e dair ana karakterle olan ilişkisi dışında hiçbir bilgi edinemiyoruz. Evet, onun da bir ismi yok. Evet, o da çiçekli yollardan gelmemiş birisi. Evet, belki o da bir zamanlar bir ''fleabag'ti. Ancak öte yandan, onun sorunlarını görmüyoruz! Bu nedenle, ana karakterle birlikteyken sadece onunla birlikte oluyor. Ona sorunlarını veya beklentilerini yansıtmıyor. Onu, ana karakterin onun kendisini görmesini istediği şekilde görmeyi reddediyor. Çünkü Peder, gerçeğin peşinde.

Açıkçası dizideki bütün karakterler sorunluydu. Ana karakter, onun ablası, üvey annesi, babası, eniştesi, üvey yeğeni, sevgilileri (??)... Hepsi tuhaf ama kendine bu konuda çok da yüklenmeyen tiplerdi. Ana karakter ise farklıydı. Çünkü içinde Peder'e bile anlatamadığı ağır bir yük vardı. Bir türlü içinden atamadığı ve atamadığı için de başka başka yükleri taşımaya gönüllü olmasına sebebiyet veren bir sürü yük. Sonuçta bir kere ''fleabag'' olursan, artık gerisinin önemi yoktur... yok mudur?

Bu diziyi birkaç yıl evvel izlemeye başlamıştım. Diziyi yarım bırakma sebebim diziyle ilgili değil, tamamen benim dizi izleyememek gibi tuhaflık içeren bir  özelliğim ile ilgiliydi. Ancak şimdi diziyi çok kısa bir sürede birbiri ardına izlediğim bölümlerle, çok da keyif alarak izledim ve bitirdim. Hatta keşke 3. sezonu da çekilse... Dizinin iki sezonu arasında üç yıl ara verilmiş. Bu demek oluyor ki umut var! 

Yukarıda belirttiğim uyarılar ve dizinin konusunu değerlendirerek siz de izleyip izlememeye karar verebilirsiniz pek tabii. Dediğim gibi, herkese şak diye önerebileceğim bir dizi değil. Ancak çok sevdiğim bir dizi oldu bu açık.

Hoşça kalınız efenim.

:)


ŞİMDİ DE REPLİKLER KÖŞESİ





















Not: Bu dizi yorumu yazısı reklam değildir, dizi önerisidir.



Yaza Yolculuk (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyimdi. Bu deneyimin ilginç olduğunu anlamam için ise özlediğim bir şeyi hatırlamam gerekti: Sesli okumak. Bazen kitap okurken, eğer ortam müsaitse, bir anda sesli okumaya başlarım. Boğazımın kuruyacağı ana dek böyle okurum. Kendi sesimle kitabı duymak, hikayeye sanki hacim katar. Ben mi kitabın içine girerim, karakterler mi dışarı çıkar? Belki ikisi de. Bazen bu, değişir. Bazen dönüşümlü olarak kendini gösterir. Bu kitapta ise daha önce hiç yaşamadığım bir şey oldu. Kelimeler canlandı.

Kitap dokuz öyküden oluşuyor ve aynı zamanda sevgili Tomris Uyar'ın öyküleri ile tanışma kitabım oluyor. Güzel bir kitapta buluştuğumuz için halimden memnunum. Zaten, beklentimin karşılık bulacağını seziyordum, seziyordum ama öte yandan, kitapta beni bizzat yazarın kendisi bekliyormuş gibi de hissettim. Yazar, bir okuru olarak bana, ara ara bir satırın arkasından el sallayabiliyordu misal. Ben buradayım, demeyi ihmal etmiyordu. Bazı anlarda bu durum okurun kafasını karıştırabilir tabi. Çünkü öykülerin arasında tek başına dolaşmıyorsun, yazar da seninle birlikte dolanıyor. Bazen bir karakteri görüyorsun. Tam ona odaklanıyorsun ki, karakter bir yöne bakıyor; bir cisme, bir anıya... hatta başka bir karaktere. Ne fark eder? Bundan sonrasında o karakter değil, o nokta öne çıkıyor. O noktada yazar mı konuşuyor, karakter mi kestirmek zor. Belki de odak noktasına alınan o varlık veya şey konuşuyor. Onun da bir hikayesi var belli, ben buradayım diyor. Sonra yazarın başka kitaplarındaki öykülerinden bazı karakterler selam verebiliyor, editörün notu bana bu konuda yardımcı olmuştu. Öyküler kendi içinde bir bütün ama tüm bunlar ufak muziplikler bence. 

Kitaptaki dokuz öykü üçerli olarak gruplanmış. Aslında bu art arda gelen öyküler birbirinin devamı gibi durmuyor. Yine de dedim ya, tıpkı öykü içinde başka öykülerin varlığını da sezmemiz gibi, bu öyküler arasındaki bağlantıyı da ufaktan seziyoruz veya ben sezdim demeliyim. Belki biraz zorlama, belki değil; ama bu birbirinden farklı ama paralel olan öyküler okuduğum fikrini de sevdim. Sanki öykülerin dünyası daha da genişledi böylece. Her öykü derinlerime ulaşmadı. Ama dedim ya ilginçtir, ne zaman sesimi açtım da okudum onları, o zaman dile geldiler sanki. Yoksa bir tık sönüktüler benim için. Öte yandan bazıları ben sessizken bile sesliydi. 

Özellikle de Bol Buzlu Bir Aşk Lütfen!, Ölen Otelin Müşterileri ve Düzbeyaz bir Çağrı isimli öyküleri okumaktan keyif aldım diyebilirim. Bu öykülerde daha bir açık sözlüydü sanki karakterler. Daha sesliydi eğlenceleri, daha hüzünlüydü yalnızlıkları, daha buruktu yaşanmamışlıkları. Daha daha daha. Bu daha olayını sevdim işte en çok. Çünkü sanki yazar da nihayet daha gürül gürüldü, bilemiyorum. 

Kitaptaki dil kullanımı hep aynı, zengin. Öykülerin konuları daha yaşanmış, yaşanabilecek yerlerden; yani tanıdık. Ancak dediğim gibi bazı öyküler daha açık, daha konuşkan. Karakterleri daha ön planda. Kitabın ismi, yazarının isminden sonra, kitabı okumamda büyük bir etkendi. Malum havalar ısındı, yaza son on. Kitaptaki öyküler yaz mevsiminde geçse de ben o yaz havasını hissedemedim. Bunaltıcılığını bile. Daha çok sonbahar gibiydi sanki bu kitap veya ilkbahar. Neden bilmiyorum... Belki de hep bir araf hali vardı, ondan öyle gelmiştir.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Başımdaki cam fanus kalkmıştı sanki: dünyayı aracısız görebiliyordum, rahatça soluk alabiliyordum.'' (Sayfa 9 - Gülümsemeyi Unutma)


Alacakaranlığın, her şeyi olduğundan biraz daha değişik, abartmalı, bazen de olağandışı gösterdiğini, "zaman" duygusunu sallantıda bıraktığını bilirim. Yine de sordum: "Bir mimari çıldırabilir mi?" (Sayfa 16 - Son Sanrı)


''Eski kendime dönmek için bir dönüş yolculuğu gerekiyordu.'' (Sayfa 16 - Son Sanrı)


''Bir ömre bir tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız.'' (Sayfa 21 - Son Sanrı)


''Kendine ne kadar sağlam bir duvar örersen ör, hep bir gedik bırakıyordun.'' (Sayfa 28 - Kalenin Bedenleri)


''Karşınızdaki bir yabancı olmalıdır ki şimdiki benliğinizle onu daha iyi tanıyın, o da sizi tanıdıkça bilinmeyen olası benliğinizin üstündeki perdeyi şöyle bir aralasın. Yabancı olmalı evet.'' (Sayfa 54 - Yaz Şarabı)


''...kahvaltı mutluluğunu senden öğrendim.'' (Sayfa 85 - Düzbeyaz Bir Çağrı)


''Biliyor musun, bazen seni mi özlüyorum, gençliğimi mi, korkusuzluğumu mu diye soruyorum kendi kendime. Sen yanımda olsan şimdi, konuşurduk, dalaşırdık, hep yaptığımız gibi. Yıllardır kimseyle dalaşmadım, sabah kahvaltısı etmedim.'' (Sayfa 85 - Düzbeyaz Bir Çağrı)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Ağaçlar (John Fowles) | Kitap Yorumu

Yazar: John Fowles, Çevirmen: Süha Sertabiboğlu,
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Yazar bu kitabında çeşitli çocukluk anılarından yola çıkarak kendi iç dünyasını anlatmış. Bunu yaparken de ağaçların çocukluğunda bıraktığı etkiyi merkeze almış. Kitap boyunca hem yazarın anıları aracılığıyla çocukluğuna ve babasıyla olan ilişkisine dair bilgi ediniyoruz, hem de insanın doğaya bakış açısının aslında hayata ve hayatı kavrayışına olan etkisini yazarın bakış açısıyla değerlendiriyoruz.

Ağaçlar yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Tahmin edersiniz ki kitabı ismi nedeniyle merak edip okumaya başladım. Bir de tabii kitabın arka kapağında yazarın iç dünyası, anıları gibi kelimeler gözüme çarpmıştı. Anılar, hele de çocukluk anıları, öğrenmekten keyif aldığım bir tür. Okumaktan, dinlemekten. Henüz hiçbir kitabını okumamış olsam da, yazarın kitaplarını okumaya böyle aslında hem derin bir yerden anlatılmış, hem de belki daha rahat okunacak bir kitabıyla başlamak istedim. Böylece yazarın kurgularına yansıyan yazma motivasyonunu, beslendiği kaynakları sonrasında daha kolay tespit edebilirim diye düşünmüştüm. Bir de anılar, biz okurlar ile yazarlar arasında samimiyet kuran bir tür diye düşünen bir yanım var. Bu nedenle kitaba hevesle başladım. Nitekim kitabın ilk cümlesi bile beni heyecanlandırmaya en baştan yetmiş gibi görünüyordu: ''En iyi tanıdığım ağaçlar çocukluğumun geçtiği evin bahçesindeki elmalar ve armutlardı'' (Sayfa 11).

Ancak bunun erken ulaşılan bir düşünce olduğunu kitabı okumaya başladıktan az sonra fark ettim. Kitap yaklaşık 80 sayfalık ince bir kitap olmasına karşın o kadar da hızlı okunan bir kitap değil. Bir anı kitabından ziyade, denemeye daha yakın bir türde olduğunu söyleyebilirim. Yukarıda da belirttiğim gibi, yazar aslında anılarından yola çıkıp ağaçlar aracılığıyla çeşitli konulardaki görüşlerine yer vermiş. Bu görüşler arasında babasıyla olan ağaçları ve dünyayı algılayışlarındaki farklılıklar, insanların doğayla olan hükmetme hükmedilme savaşı, doğanın sanat ve bilimdeki görünümleri gibi konular yer alıyor.

Kitap bana beklediğimi vermese de, okumaktan keyif aldım. Böyle, yazarın yaptığı gibi, basit bir noktadan, belki bir nesneden (yazar için bu ağaçlardı) yola çıkıp da, sonrasında çeşitli konulardaki görüşleri bu basit gerçeklikle kaynaştırarak anlatmak sevdiğim bir anlatım yolu. Öte yandan düşünce yazılarını okumak da bana ilginç ve eğer içeriği ilgimi çekerse keyifli gelir. Bu nedenle ben kitabı beğendim ama kitabı okuyacak olanların sadece bir anı kitabı okumayacaklarını bilmelerinin de beklentilerini buna yönelik oluşturmaları bakımından daha iyi olacağını düşünüyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''İyi filozoflar gerçekliğin kaosunu budar, evcilleştirip sabit biçimlere sokar ve böylece de değerli ve nefis meyveler vermeye zorlar; en azından teoride.'' (Sayfa 23)


''Başarılı sanatçı babaların çocuklarının da aynı şekilde başarılı sanatçı olduğu çok enderdir ve sanırım bunun nedeni belki de, daima, muhtemelen biraz da gündelik gerçeklerden kaçma isteği olan yaratma dürtüsünün -çağdaş eğitim teorileri ne derse desin- duygudaşça ve "yaratıcı" bir çocukluk ortamından ziyade, tam tersi, doğal güdülerin budanması ve kısıtlanmasıyla beslendiğidir.'' (Sayfa 24)


''Onların böyle tümüyle babamdan yana olması dokunuyor bana; ve hayatımda neredeyse herkesin -hatta doğallıktan yana olduklarını iddia eden arkadaşların bile- onun tarafını tuttuğunu hatırlatıyor; her şeyden öte, tüm dünyanın ondan yana olmaya devam ettiğini. Budamayana meyve yok; bilgiyi sorgulayana meyve yok; insan eli değmemiş ağaçların arasına gizlenenlere meyve yok; insanlığın davasına ihanet edenlere meyve yok.'' (Sayfa 26)


''Ama benim doğadan kazandıklarımın çoğu sözcüklerin ötesindedir.'' (Sayfa 33)


''Gerçekten tehlike altında olan, doğanın kendisinden daha çok, bizim ona karşı tavrımızdır.'' (Sayfa 39)


''Bir sanat eserindeki, yeri doldurulamaz olan şey son tahlilde asla ondaki teknik ya da zanaat değil, sanatçının kişiliği, onun eşsiz ve bireysel duygularının ifadesidir.'' (Sayfa 40)


''Sanat ve doğa kardeştir...'' (Sayfa 42)


''Bugün bazen, sanat aslında sanki kendisi için değil de etiketlenecek, sınıflandırılacak, analiz edecek materyaller -bir zamanlar kelebekleri tutturduğum gibi "tutturulacak" numuneler- sağlamak için varmış gibi geliyor. Bu tabii ki özellikle okullarımız ve üniversitelerimiz için geçerli ve oralarda zararlı. Sanırım bir gün romancı olabileceğimin (gerçi o zamanlar farkına varmadıysam da) ilk işareti, okuldayken, uzun birer girişle başlayan tüm o inceleme kitaplarına karşı beslediğim şiddetli nefretti; bir anatomi dersi gibi, orijinal metni daima bir cesede, önceden kabul edilmiş bir önermenin cansız bir demonstrasyonuna indirger bunlar. Dahilerin, Shakespeare'lerin, Racine'lerin, Austen'lerin insani hataları olduğunu görmek yıllarımı aldı.'' (Sayfa 42)


''En basit bir sözcükten, en ileri uzay aracına kadar tüm araçlar doğanın ve gerçeğin ilk baştaki halini bozan ve yeniden düzenleyen şeylerdir; sözlükteki tanımıyla, "bir şey üzerinde çalışmak için kullanılan mekanik gereçler"dir. Bize, sanırım onlara giderek artan bağımlılığımızla doğru orantılı bir şekilde yaptıkları şeyse, bizi bir amaca bağımlı kılmak: Hem dışımızdaki her şeyde bir amaç aramaya, hem de içsel olarak, yaptığımız her şeyde bir amaç aramaya; her şeyi amaçla aramamızı mazur göstermek için, dış dünyayı bir amaçla açıklamaya çalışmaya. Bu, hep bir neden, bir işlev, hesaplanabilir bir getiri bulma bağımlılığı şimdi yaşamımızın her yönüne sızdı; ve zevkin tam bir eşanlamlısı haline geldi. Cehennemin modern versiyonu amaçsızlıktır.'' (Sayfa 47)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Portobello Cadısı (Paulo Coelho) | Kitap Yorumu

Yazar: Paulo Coelho, Çevirmen: Celal Üster,
Yayınevi: Can Yayınları

Şirin Halil, Romanya'daki bir yetimhaneden evlat edinildiğinde henüz bir bebekti. Sonrasında kendine, Athena ismini verecekti. Athena, bir bakıma, Şirin'in bir yansımasıydı ve küçük Şirin bunu daha hayatının erken evrelerinde bile fark etmişti. Zaten aslolan isimler değildi; ardındaki manaydı. Sonrasında Şirin'in başka isimleri ve bu isimleri karşılayan suretleri de oldu. Kitap boyunca, bazılarının bir azize bazılarının yoldan çıkmış olarak anacağı, Portobello Cadısı ilan edilen Athena'nın (Şirin'in) hikayesini okuyoruz.

Kitap, klasik bir Paulo Coelho kitabı gibi görünüyor. Ana teması: Arayış. Bu kitabı benim için farklı kılan en büyük etken, Athena'nın yaşadıklarının Athena'nın hayatında az veya çok yer almış diğer insanlar tarafından anlatılmasıydı. Bu da kitaba bir nevi belgesel havası katmış. Bu hissi en son bundan baya önce izlediğim, Agnès Varda'nın 1985 yapımı Yersiz Yurtsuz (Sans Toit Ni Loi) isimli filmini izlerken kapılmıştım. Bu filmde de ana karakter başkalarının gözündeki görünümleriyle anlatılıyordu.

Herkesin bir benliği ve bu benliğin çeşitli yansımaları var. Bu yansımalar uzaklık-yakınlık, görmek-görmemek ve hatta görmeyi istemek-istememek ile yakından bağlantılı diye düşünüyorum. Herkes bir şekilde bir öz görür; ancak en yaklaşık tahmini yapanın bile gördüğü yalnızca birer yansımadır. Aynı durum; çeşitli olay, öğreti ve buna benzer kişinin algılarına hitap eden diğer her şey için de geçerlidir. İnsanlar ancak hazır oldukları kadarını görebilirler; bu noktada asıl önemli olan belki de, bunun bir yansıma olduğunu unutmamak ve bazen aramak, bazen durmaktır. 

Kitabı okumayı gerçekten uzun süredir istiyordum. Çünkü kapağı güzeldi. Ancak kitabı okumak için gerekli olan o ittirici gücü de tam bulamamıştım. Boyumdan büyük bir kitap olduğunu mu düşünmüştüm - ki, ipucu, bunu düşünecek son kişiydim. Okumak mı istemiyordum, yeterince ilgimi mi çekmemişti? Hayır hayır hayır. Aksine, çok çekmişti. Ancak bazen beklemek gerekir. O zaman da sezgisel olarak bunu kavramışım neyse ki ve neyse ki, kitabı bugün okuduğumda, daha evvel kavrayamayacağım kendimle ilgili pek çok şeyi gerek sezgisel, gerek düşünsel olarak zihnime çektim. Kitapların da kendilerine has bir havası vardır ve o havayı soluduğumuz zaman dilimi, bence, önemli olabilir.

Velhasıl kelam, kitabı çok sevdim. Pek çok yerini not aldım. Kitabı okurken üzerine uzun uzun yazılar yazabileceğimi düşündüm -ki başka yazılarımda neden olmasın *-* - amma ve lakin, şimdilik bu kitap yorumu yazısı bu kadar olsun. Çünkü kitabın özü de bu kadar. Kitap, bir okuru olarak bana, kendi derinliklerimdeki, belki yerini bile bilmediğim, bazı pencereleri açmamda ilham oldu. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.



ALINTILAR

''Yeni bir cadı avı başlıyordu sanki. Silah bu kez kızgın demir değil, alaycılık ve baskıydı.'' (Sayfa 16)


''Kimse kimseyi yönlendiremez. Bütün ilişkilerde iki taraf da ne yaptığını bilir, sonradan taraflardan biri kullanıldığından yakınsa bile.'' (Sayfa 21)


''Bazen öylece otururken ya da çok heyecanlandığımda tüm Evren'le birlikte titreştiğimi hissederim. Ve o zaman, bilmediğim şeyleri bilirim, sanki Tanrı bana yol gösterir.'' (Sayfa 40)


''Hayatın içimde büyüdüğünü hissetmezsem, dışımdaki hayatı hiçbir zaman kabullenemeyeceğim.'' (Sayfa 46)


"Eğer bütün kelimeler bitişik olsaydı bir anlam çıkmazdı ya da en azından anlamı çıkarmak çok zor olurdu. Boşluklar çok önemlidir." Başıyla doğruladı. "Diyeceğim, kelimelerde ustalaştın ama henüz boşluklarda ustalaşmadın. Zihnini yoğunlaştığın zaman elin kusursuz, bir kelimeden öbürüne geçerken yolunu şaşırıyor." (Sayfa 92)

 

''Öğren, ama öğrenirken her zaman yanında başkaları da olsun. Yalnız başına arama, çünkü yanlış bir adım attığında yanında sana doğru yolu gösterecek kimseyi bulamazsın.'' (Sayfa 129)


''Sen ne olduğuna inanıyorsan osundur.'' (Sayfa 155)


''Ne istiyorsun? Mutlu olmayı isteyemezsin, çünkü bu hem çok kolay, hem de çok sıkıcı. Yalnızca aşık olmayı isteyemezsin, çünkü bu olanaksız. Ne istiyorsun? Hayatını doğrulamak, hayatını elden geldiğince yoğun yaşamak istiyorsun. Bu hem bir tuzak, hem de bir coşku kaynağı. Hem bu tehlikeye karşı uyanık olmaya, hem de aynaya yansıyan o imgenin ötesindeki kadın olmanın coşkusu ve serüvenini yaşamaya çalış.'' (Sayfa 179)


''Yanlış soru soruyorsun. Bilmen gereken, ona ihtiyacı olan sevgiyi verecek durumda olup olmadığın. Bir şey olsun ya da olmasın, önemli değil. Sevebildiğini bilmen yeterli. O olmazsa başkası olur. Bir pınar bulmuşsun, bırak aksın, dünyanı doldursun. Bir şey yapacağın zaman, emin olmak için bekleme. Bir şey verirsen alırsın ama bazen hiç beklemediğin bir yerden alırsın.'' (Sayfa 190)


"Kim olduğunu biliyorum," dedi. "Köydekiler çok dürüst, iyi kalpli, yardımsever bir insan olduğunu söylüyorlar, ama ben sende başka bir şey daha görüyorum: öfke ve hayal kırıklığı." (Sayfa 214)


''Tamam, olmadığın biri gibi olmaktan sıkıldığın zaman git eğlen, hayatını yaşa, madene çekiçle biçim ver. Zamanla bunun sana zevkten de öte bir şey verdiğini, anlam verdiğini göreceksin.'' (Sayfa 217)


''Seviliyor, isteniyor, korunuyorsun.'' (Sayfa 234)


''Zaten bir annenin her şeyi anlaması gerekmez, sevmesi ve koruması gerekir.'' (Sayfa 235)


Antrepoda gördüğüm, "Yapabilirsiniz, yeter ki Yüce Ana'nın öğretmesine izin verin... Sevgiye inanırsanız ne mucizeler olur," diyen bir kadındı. Kalabalık da katılmıştı onun bu sözlerine, ama bu uzun sürmeyecekti, çünkü mutluluğa giden tek yolun kölelik olduğu bir çağda yaşıyorduk. Özgür irade çok büyük sorumluluk istiyordu; zorlu bir çabayı gerektiriyor, acı ve keder getiriyordu. (Sayfa 239)


''Çok farklı kişiler olduğumuz, hatta aynı dünya görüşünü bile paylaşmadığımız halde Athena beni neden sevmişti?'' (Sayfa 262)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Postman Blues | Film Yorumu


Yönetmen: Hiroyuki Tanaka (Sabu)

Senarist: Hiroyuki Tanaka (Sabu)

Yapımı: 1997 - Japonya


''Hastalığımı ilk duyduğumda çok kötü hissetmiştim. Sürekli her şeyi bitirmeyi düşündüm. Bu yüzden intihar etmek için buraya geldim. Ama sonra... Canım bir anda noodle çekti. Noodle düşünmenin zamanı değildi, intihar etmeliydim. Ama bir türlü aklımdan çıkaramadım. Bu yüzden önce noodle yemem gerektiğini düşündüm. Noodle almak için hastaneden çıkıp koştum. Çok terlemiştim ve burnum akıyordu. İki kase yedim. Yaşadığımız sürece sürekli bir yerlere saplanacağız ve hatalar yapacağız. Ama bu ilerleyemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hiçbir şey yapmadan durmaktan iyidir.''


Kaynak: Pinterest

Filmi ilk kez bir müzik videosunda keşfettim. Müziğin arka planında dönen bir aşk hikayesi. Genç bir adam ve genç bir kadın vardı. Genç kadın üzgün görünüyordu, genç adamsa şaşkın. Müzik filme ait değildi ancak bu iki kişiye aitmiş gibi görünüyordu. O an filmi izlemek istedim ama bulamadım. Sonra, o müzikle bir kez daha karşılaştım. Belki de en çok da videodaki aşk hikayesi için şarkıyı birden fazla kez dinledim. Bu sefer filmi de buldum. 

Kanseri son evrede olan genç bir kadın (Kyōko Tōyama) ile bir postacının (Shinichi Tsutsumi) yolu bir gün kesişir. Bu kesişme bir anda yaşanmış gibi görünür ancak öyle değildir. Arka planda absürt diyebileceğimiz bir sürü olay yaşanır. Yakuzalar, polisler, tetikçiler... Hepsi genç adamla bağlantılı hale gelir. Olayların arka planında yaşananlardan ne genç adamın, ne de genç kadının haberi vardır. Onlar sadece bir arada zaman geçirirler. Tıpkı genç kadının söylediği gibi; şu anı yaşarlar. Çünkü genç kadının zamanı çok az kalmıştır. 

Bu postacı, olabilecek en kendi halinde postacıdır. Evden işe, işten eve gider. İşini de pek sevdiği söylenemez. Yakuza olmaya heveslenmiş çocukluk arkadaşıyla bir akşam karşılaşır. Bu arkadaşın peşinde polisler ve gerçek yakuzalar vardır. Bu eski arkadaş, postacının dikkat çekmeyeceğini düşünerek postaların arasına uyuşturucu saklar. Tabii bir de, kaderin cilvesi bu ya, az evvel kestiği serçe parmağı posta çantasının derinliklerine yuvarlanıp kaybolur. Bu serçe parmak, genç adam ile genç kadının bir araya gelmelerinde önemli bir role sahip olacaktır.


''Son günlerde hiç coşkulu hissettin mi? Kalbin çocukluğundaki gibi attı mı?''


İçerisinde aksiyon, komedi, ironi, diğer filmlere göndermeler ve aşkın en masum halini taşıyan çok beğendiğim bir film oldu.

İnternette çevirisini bulması imkansız mıdır bilmem ama zor olduğu kesin. Ben youtubeda çevirisini bulup izledim. Başka bir platformda veya sitede bulamazsanız siz de şu youtube videosundan filmi izleyebilirsiniz.

Hoşça kalın.


filmin müziğini dinlemek için tıklayabilirsiniz.

filmi keşfetmemi sağlayan müziği dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Sputnik Sevgilim (Haruki Murakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Ali Volkan Erdemir,
Yayınevi: Doğan Kitap

Sumire genç bir kadın. Hayatına ve kendine dair emin olduğu tek şey, yazmayı sevdiği. O da bu gerçeğe tutunuyor. Bilmediği diğer her şeyin var olduğu karanlık tünelden, bu gerçeğin ucunu tutarak geçmeye çalışıyor. Okuduğu bölümün ona uygun olmadığını keşfedip okulu bırakıyor ve kendini sadece yazmaya veriyor. Ancak, yazarak yazar olmak da pek mümkün gibi görünmüyor. En azından Sumire, başlangıçta, yazan kişi olmaya ve yaza yaza bir yazara dönüşmeye izin veriyor. 

Sumire'nin yakın arkadaşı olan genç adam kitabın anlatıcısı. Belki de, en azından kitabın var olduğu kurgusal gerçeklikte, Sumire'yi gerçekten tanıyan tek kişi o. Bizlere Sumire'nin yaşadıklarını en başından başlayarak anlatıyor. Kitap boyunca Sumire'nin Myu isimli bir kadınla tanışmasından sonra değişen yaşamında yaşadıklarını okuyoruz.

Bazı kitaplara karşı beklentiniz yoktur. Sputnik Sevgilim benim için böyle bir kitaptı. Pek tabii kitabın yazarı olan Haruki Murakami'nin ismi, kitabı okumam için bana referans olmuştu ancak kitaba sadece bir şeyler okumak için başladım. Beğenmeseydim de gıkım çıkmayacaktı. Öte yandan, kitabı beğendim. Murakami'nin genel tarzını yansıtan; hayalle gerçeğin iç içe geçtiği, şahsına münhasır karakterleri barındıran, basit bir dili olan ve tabii belki de kitabı sevmemdeki en büyük etken olarak olayları felsefik bir bakış açısıyla ele alan bir kitaptı. 

Kitapta pek çok kısım -yine *-*- muallakta kalıyor ancak Murakami kitaplarında genel olarak görülen bu durumu ben seviyorum. Çünkü bu durum bana bir okur olarak sanki karakterlerle iletişime geçiyormuşum da onlar bana sadece bilmem gerektiği kadarını anlatıyorlarmış gibi bir his veriyor. Tüm o soğuk mizaçlı ve kafası bulutlu karakterlere kendimi en yakın hissettiğim anlar da tam olarak bu anlar oluyor. Bu kitapta da ne olduğunu anlayamadığımız alternatif bir gerçeklik vardı ancak yazar bu farklı boyutta yer alıyormuş gibi sezdirdiği zaman veya mekanı okurlarına anlatmamış. Aynı zamanda, her ne kadar konuları ve karakterleri farklı olsa da, kitap bana biraz 1Q84'ü anımsattı. Sanırım kendimizi bulunduğumuz gerçekliğe sabitlemek ve kaybolmamak için ruhumuzla sevdiğimiz bir şeylerin var olmasının önemini anlatıyor temelde yazar ya da ben böyle düşünmeyi seviyorum. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Edebiyat tutkusu ile arasına hiçbir şey giremezdi.'' (Sayfa 11)


''Myu'nun kara gözbebeklerine yansıyan kendi canlı görüntüsünü gördü Sumire. Bu yansıma, aynanın diğer yanına çekilip yutulmuş kendi ruhu gibi göründü gözüne. Sumire, bu görüntüye aşık olurken aynı zamanda da içi ürperdi.'' (Sayfa 47)


''Ancak ben "hassas" insanların başkalarını incittiklerini defalarca gördüm. "Dürüst ve açık" insanların, istediklerini almak için işlerine geldiği gibi davrandıklarını gördüm. "Karşısındakinin yüreğini anlamakta becerikli" olan kişilerin hiç de içten olmayan övgülere kolayca kandıklarını gördüm. Bu durumda bizler kendimiz hakkında gerçekte ne biliyor olabiliriz?'' (Sayfa 65)


''Bu dünyada sınırsız bir tutku duyduğum şeyler sadece kitaplar ve müzikti. Ve doğal olarak da yalnız bir insana dönüşmüştüm.'' (Sayfa 65)


''Ben neyim? Ne istiyor ve nereye gidiyorum?'' (Sayfa 68)


''Bu anlamda o diğer insanlardan farklıydı. Sumire sorduğu sorunun yanıtında benim düşüncemi duymayı yürekten istiyordu.'' (Sayfa 69)


''O yanımda olunca, yalnızlık denen o somut duyguyu bir süreliğine unutabiliyordum. O benim bulunduğum dünyanın sınırlarını genişletiyor, derin derin nefes almamı sağlıyordu.'' (Sayfa 69)


''Öyle yorgundum ki yakınmaya bile halim yoktu. Bazı günler böyle olurdu işte.'' (Sayfa 71)


''Çok güzel olmuştu. Sanki içinde çiçekler açmış gibi.'' (Sayfa 71)


Sen Sputnik denen şeyin Rusçada ne anlama geldiğini biliyor musun peki? İngilizcedeki karşılığı travelling companion imiş. 'Yol arkadaşı.' (Sayfa 111)


''Ay, soğuk çatıların üzerinde asılı, kasvetli bir rahip gibi, iki avucunu uçsuz bucaksız denize doğru uzatmış. Dünyanın neresinde olursam olayım, günün bu zamanını, diğer tüm zamanlardan daha çok seviyorum. Bu sadece bana ait bir zaman. Ve ben, bu masada oturmuş, yazıyorum.'' (Sayfa 144)


''Yeterince bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin arkasında, bir o kadar da bilmediklerimiz gizlidir. Anlamak dediğimiz, halihazırdaki yanlış anlamalarımızın bütününden başka bir şey değildir.'' (Sayfa 147)


''Benim için önemli olan pek çok şeyden vazgeçe geçe yaşayıp geldim bugüne. Bundan böyle artık hiçbir şeyi feda etmeyeceğim.'' (Sayfa 154)


Myu kendi yüzüne bakar uzun bir süre. "Bu da elbet geçecek" der kendi kendine. "Dayan. Geçip gittikten sonra mutlaka komik bir hikâye halini alacak." (Sayfa 166)


''Önemli olan, başkalarının düşündüğü büyük şeylerden ziyade, küçük de olsa kendi düşündüklerindir.'' (Sayfa 176)


''Başımı çıkarıp karanlık gökyüzüne doğru baktım. Gerçekten de oradaydı küf rengi yarımay. İyi. Biz aynı dünyada aynı aya bakıyoruz. Biz kesinlikle aynı bağla gerçekliğe bağlıyız. Tek yapmam gereken, onu usul usul kendime doğru çekmek.'' (Sayfa 224) 



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur (Faruk Duman) | Kitap Yorumu

Yazar: Faruk Duman, Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ana karakteri askerliğini yaptıktan sonra ana ocağına dönmüş genç bir adam. Ancak onun için bıraktığı ev ile döndüğü ev aynı değil. Babasının vefatından sonra tek başına kalmış annesinin derinlere, hatta evlerine bile, sinmiş yalnızlık hissi onu bunaltıyor. Üniversite eğitimi aldığı için yaşadığı köyde kendine uygun iş bulamıyor. Yanında çalışmak istediğine kendi kendini inandırdığı usta bile onu fazla eğitimli bularak geri çeviriyor. Bu genç adamın huzur bulduğu tek yer orası: Orman.

Ormanın gözü vardır, cümlesiyle büyümüş olsa da, her daim ensesinde hissettiği bu uğursuz göz, aslında ona iyi geliyor. Bu göze bir cisim vermek için başlangıçta çocukken dinlediği korku hikayelerine başvuruyor. Ancak çok geçmiyor ki, en azından o anda onu izleyen gözlerin, bir parsa ait olduğunu fark ediyor. Bu pars ile arasında bir bağ kuruluyor. Ormanda tek yaşayan pars ile tek başına kalmış genç bir adam. Pars, yalnızca tek başına değil; aynı zamanda yalnız da görünüyor. Oysa genç adam tam da o günlerde tek başına olan başka birini daha buluyor: Ceren'i.

Kitap boyunca bu genç adamın yaşadıklarını okuyoruz.



Faruk Duman, kitaplarını bir süredir okumak istediğim yazarlardandı. Bu kitabı ile İncir Tarihi isimli kitabı listemdeydi. Kitabı kütüphanede bulunca da hevesle aldım ve okumaya başladım. Aslında kitabın ilk yarısını gerçekten beğendim. Yazarın anlatımı, olaylardaki sadelik, sonra mekan... Kitapta en çok mekanı sevdim biliyor musun; çünkü, insana sahiden de bir ormandaymış da genç bir adam ve bir parsın filizlenen arkadaşlığını uzaktan izliyormuş gibi hissettiriyordu. O sahneleri bir film sahnesi gibi zihnimde canlandırdım; hatta kitabın filmi olsa izlerdim, diye bile düşündüm. Ancak... Kitabın ilk yarısına hakim olan bu biraz tehlikeli, bolca gizemli hava; kitabın ikinci yarısında malesef, bir okur olarak en azından beni, terk etti. Özellikle de Ceren ile ilgili eklenen detayların anlatılmasına gerek var mıydı, emin değilim. Yazarın diğer karakterleri ve onların içinde bulundukları yalnızlığı somutlaştırmak istemesini anlayabiliyorum ancak keşke sadece mecazi olarak değil de, somut anlamda da pars odak noktasında kalmaya devam etseydi. Ceren'in abisi ve babasının sahneleri yerine, parsla ilgili sahneler okumak isterdim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Uçsana, uçup gitsene. Öyleyse bu kanatların ne işe yaradığını kim söylesin?'' (Sayfa 14)


''Ama insan zamanla yeteneklerini kaybediyor. Bunun nasıl olduğunu, olabildiğini bilmiyorum. Ama gün geliyor, yaşam derin bir uçurumla ikiye bölünüyor. Bir boşluk. Uzak bir yere gidiliyor; daha önce hiç görülmemiş şeyler görülüyor orada.'' (Sayfa 14)


''İçimden tüm ormanı kucaklamak geliyordu.'' (Sayfa 15)


''Pars, o hep hüzünlü ifadesiyle yavaş yavaş geri çekildi. Ve siste kaybolup gitti.'' (Sayfa 38)


''Belki her yolculuk özlemi böyleydi; yol bu özlemi tüketinceye dek yürümek, sonra, tükendiği yerde tutup geri dönmek. Hepsi buydu.'' (Sayfa 44)


''Herhalde, çürüyen bir şey, çok geçmeden hayat bulacaktır.'' (Sayfa 54)


''Yapayalnız bir insandım ben; hele de bu korkunç, bu yalnızlıkla inleyen ormanda iyice yalnız değil miydim?'' (Sayfa 55)


''Yine de, prens hayatından memnun. Ormanın sesini dinliyor, ki bu, onu gerçekten çok mutlu ediyor.'' (Sayfa 94)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Hit the Road (Yola Devam) | Film Yorumu


Yönetmen: Panah Panahi

Senarist: Panah Panahi

Yapımı: 2021 - İran


Pek çok yol hikayesi gibi, bizi orta yerde, başı sonu görünmeyen yollarda karşılayan bir öykü bu. Yolun nerede başladığını veya nereye uzanabileceğini başlangıçta bilmiyoruz. Bizi bir aile karşılıyor; sonsuzmuş gibi görünen asfaltta kayıp giden ödünç alınmış bir arabada. Çok geçmeden, bu ailenin geride önemli bir şeyler bırakıp da yola çıktıklarını anlıyoruz. Gizemli bir abi, yer yer duygusallaşan bir anne, iç dünyasını belli etmeyen bir baba, haylaz bir çocuk ve onun hasta yavru köpeği. Bu ailenin geride bıraktıkları ve sır gibi sakladıkları şey: Hayatları. Çıktıkları bu yolda ana amaçları, büyük oğullarını sınır dışına çıkararak daha özgür bir yaşam kurmasını sağlamak.


Kaynak: Imdb

Özellikle de sadece yolculuk aşamasını içeren yol hikayelerini izlemeyi çok seviyorum. Çünkü böyle hikayelerde, ana karakter yol oluyor. Başlangıç veya sonrası değil; o anda yaşanan iyi ve kötü olaylar üzerinden filmin sahneleri birbiri üzerine ekleniyor. Bu filmde, yolun aslında nerede başlayıp nereye uzandığını karakterinin ağzından öğreniyoruz. Ailenin abisi ile annesinin arasında geçen bir diyalog bulunuyor. Bu diyalogta 2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey) isimli film hakkında konuşuyorlar. Abi, bu filmdeki ana karakterin kara deliğe doğru sonsuzmuş gibi gelen bir süre boyunca yürüdüğünü söylüyor. Öyle ki, yarım saat boyunca bu sahneyi izliyormuşuz. Sonra, karakter görünmüyormuş; ama yürümeye devam ediyormuş. Kara deliğe: Hiçliğe.

Filmin ilerleyen sahnelerinde ailenin babası ile küçük kardeşinin bilmedikleri bir köyün çayırlığında yıldızları izlerken Batman ve Superman ve hayatta pahalı olan diğer şeyler hakkındaki konuşmalarını izliyoruz. Tam bu esnada baba oğul birer astronotmuş gibi uzay boşluğunda süzülüyor; izleyenlerden uzaklaşıyor, uzaklaşıyor ve uzaklaşıyor. Bu sırada, tüm bunlar olurken, annenin ateşin ışığında parlayan gözyaşlarını görüyoruz. Belli ki o da bir kara delikte.

Filmin sonraki sahnelerinde aileyi aynı arabada, eksilmiş sayıda ve bir çölün ortasında görüyoruz. Artık sadece anne, baba ve küçük çocuk var.

Film, zor bir coğrafyanın insanlarının hikayesini anlatıyor. Ancak bunu yaparken izleyenleri abartılı duygu ve düşüncelere boğmuyor. Aksine, film derin bir alt metne sahip olmasına karşın, hikayesini öyle hafif ve yer yer esprili bir dille anlatmış ki, ben filmi izlemekten gerçekten keyif aldım. Özellikle de çocuk oyuncunun performansını ayrıca anmalıyım. Filmi bile onun dans sahnesini merak edip izlemeye başladım. Öte yandan, bu çocuk karakterin gittiği yerlerdeki toprakları öptüğü ve derin bir bağlılıkla şükrettiği sahneler, aslında umudun her yerde olduğunu, olabileceğini, gösteriyordu.

Velhasıl kelam, konusu ilginizi çektiyse önerebileceğim bir film.


Hit the Road soundtrack için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Popüler Yayınlar