Kırılganlıktan korkmak.

 

Kırılgan olmaktan neden bu kadar çok korkuyorum bilmiyorum. Sana çok ilginç bir şey söyleyim, benim en büyük gücüm -belki de- kırılganlığımdır. Bu bir fizik yasası gibi. Eveeeet, ciddiyim. Bu sefer laf ebegümecisi yapmıyorum, eveeett! :)

Kare küp yasasına göre... Sözelci birinin mantığıyla açıklarsak; cisim ne kadar küçükse, dayanıklılığı o kadar artarmış. Aynı cisim ne kadar büyütülür ise, kendi ağırlığını taşıma becerisi kötüleşiyormuş. Karıncanın kendinden çok fazla büyük nesneleri taşıması bu duruma verilen tipik örnek. Daha sert, daha büyük cisimler daha ağır nesneleri taşırlarken çatlarlar. Oysa karıncanın kendi ağırlığı hafif olduğundan, kendi ağırlığının bilmem kaç katını tek elinde yuvarlar.

Kırılganlık da bence böyle bir şey. Toplumda ve hatta toplumlarda aslında istenmeyen özellik olarak kendine yer bulan, ancak belki son beş on yılın ''travma kültürü'' ile popülerlik kazanan ama öyle olduğunda bile kendine gerçekçi değil, sahte bir alan bulan bir şey kırılganlık. Kimse gerçekten kırılgan olduğu yerlerini kolayca kabullenmek istemez diye düşünüyorum. Belki de en zoru, evet en zoru, kırılganlığımızla yüzleşmektir. Çünkü o noktada sorumluluk gelir. Bu belki karıncalar gibi tek elle taşıyacağımız, zamanla ustalaşacağımız beceri alanlarını bize açacak bir ön kabuldür ancak bizler ''güçlü'' olmanın hayatta kalmak için en önemli kazanımlardan biri olduğunu düşündüğümüz için, kırılganlığımızla barışmaya, gerçekten buna gönüllü olmaya, burun kıvırabiliriz. Seni bilmiyorum ama ben böyleydim. Çok uzun bir süre en büyük korkum kırılganlığım, yani belki -uuuu- en büyük gücüm oldu.

Eski yazılarım arada okunuyor da şaşırıyorum. Hayret, bloğum aslında okunuyor galiba yavvv oluyorum. Bugün eski bir yazıma denk geldim. 2024'ün Ardından. başlıklı yazım. Bu yazım beni etkiledi. O yazımın özellikle de ''Düşündüklerim'' alt başlıklı kısmını yazdığım anı net hatırlıyorum. Çok değer verdiğim biri vardı. Kırılganlığımı gösterdiğim belki de ilk (ve tek) kişi. Bugün geriye döndüğümde içimde onunla ilgili bir burukluk olmadığını (ki bence ayıp etmişti) görüyorum ama... O yazımda, o kısımda... hala daha kırılganlığımı örtme çabasındaymışım. İlerleyen aylarda beni bunalıma ve sanırım depresyonun kapısına kadar sürükleyen bir inkar. Kırılganlığımdan o kadar çok korkmuştum ki, onu yok etmek istedim. İçimde hangi noktadaysa, orada onu kıskıvrak yakalamak... Ancak o, kırılganlık, tek bir yerde değildi. Bir olayda değildi, bir süreçte bile değildi. O, ben de değildim. O sadece bir özelliğimdi. Görülmek isteyen ve ironiktir, hep göstermek istediğim bir özelliğimdi. Göstermek istediğimi anlamak zor değil. Her yazımda ne kadar güçlü olduğumu anlatmaya çabalamışım (en büyük kaçış belirtisi). 

''Artık öyle değil, artık böyle değil.''

Artık. Ne keskin bir kelime. Evet bazen gerekli. Ama içinden çıkan bir şeyi kesip biçmek. Onu yok etmez. Kaldı ki kırılganlık niye yok edilsin?

Çok çok önce bloğumu okuyan bir blog yazarı bana bir Tedx konuşması önermişti. İsmi Brene Brown: Kırılganlığın gücü'ydü. Sana o konuşmadan bile bahsedemem biliyor musun? Bunun ilk nedeni, o konuşmayı her ne kadar daha sonra izle klasörüme kaydetsem de o daha sonranın bir türlü gelmemesi. İkincisi, izlemeye bilinçli olarak yanaşmamam. Üçüncüsü ise, ön fikirlerimi gördükten sonra ablamızı dinlemek istemem (yani şimdi). 

Bence kırılganlık, bir şeyleri taşıma değil ama esneme kapasitemizi artırıyor. Bu özellikten, kırılganlığımızdan, kaçtıkça aslında sertleşiyoruz. Bu özelliğin avantajlarından yararlanmayı reddediyoruz. Üstelik bilinçli olarak yapıyoruz bunu. Çünkü kırılganlığı kötü bir özellik olarak sınıflandırma eğilimindeyiz belki de (ben öyleydim).

Benim hikayemde komik olan şey şu, ben kabul etmeye etmeye kırılganlığımın gücünü keşfettim. Tabi böyle yapınca süreç uzadı sanki. Ancak her şey, yani genel olarak bu hayatta attığımız veya atmadığımız her adım, aslında bizi öğrenmemiz gereken noktaya çıkarıyor bence. Ulaşmamız değil hayır, öğrenmemiz. Öğrendikçe aslında sen değil belki ama parçaların değişiyor ve bu da aslında o asla gelmeyecek noktaya veya noktalara ulaşmanı değil, direkt olarak gerçekliğinin değişmesini, şu anda bunun olmasını sağlıyor ve işte asıl böylece ulaşıyorsun. İleride ulaşacağımların bittiği, ulaşma halinin bittiği, çünkü zaten ''geldiğin'' (doğru kelime bu mu bilmem) yer, hal, durum oluyor.

Ben hep ''artık kırılmayacağım'' dedim. Ne komik. Ne masum. Çocuksu bir inat. Çocukluğun hep bilgece saflığından bahsederiz. Bir de böyle bir yanı vardır değil mi? Nerede olduğunu kestiremediği körlemesine bir inat özelliği. Bu bende çok baskındır. İnat. Senin hayrına da olabilir, seni yanıltadabilir.

Oysa bence doğrusu, daha doğrusu gerçekçi versiyonu çünkü binlerce ''doğru'' olabilir ancak ''gerçek'' tektir (??), ''kırılabilirim ama kırılmayadabilirim :P'' şaka şaka, ''kırılabilirim'' evet bu kadar. 

Tabi ki körü körüne kırılmaya gitmeyelim ama duyarlı insanlar, derinden hissederler. Evet ben öyle biriyim. İnsan kendine böyle şeyler deyince de kulağa biraz şeeyyyyy geliyor değil mi ahahahahah. Ama bak, ben diyebilirim. Çünkü ben, en büyük yeteneklerimden biri olan duyarlılıktan yaşamım boyunca nefret ettim. Bırak da bu kabulü söyleyim. :)

Kırılgan olmaktan korkmak benim için kendimden, daha doğrusu gücümden korkmakla eş değerdi. Kendi varlığından korkmak... ne kadar derin bir ifade değil mi? İşin ilginci aslında çoğu zaman bunu bilinçli zihnimizle fark etmeyiz bile. Ben bile kendimi çok kazdığım için fark ettim. Çok yargıladığım için, bazense yeri geldiğinde anlamak için çabaladığım için. Bunun gereksiz olduğunu da hiçbir zaman düşünmedim. Bazen ''bir önemi yok ki'' dedim ama buna inanmadım. Çünkü benim için bir önemi var. Çünkü hayatta pek çok şey, içinden dışına yansıyanlarla ilgilidir. Evet bunu da yaşadım, tekrar tekrar. Yoksa neden sorgulayım ki :) İnsan, belki de, işine gelmeyen şeyi sorgulamama eğilimindedir.

Kırılganlığımla bile bu yüzden barışmadım mı? Bunun bir ''güç'' olduğunu fark ettiğim için. Oysa doğrusu, bence, şeylere şey olarak bakabilmek, olanı olduğu gibi görebilmektir. Ancak tabi insanın egosunu aşması da, kendini aşmasıyla son bulacak bir yanılgı gibi algılanmaya müsait bir şey. Her neyse. Bu kadar karmaşık değil. 

Kırılgan olmak, aslında bir ihtimal demek istediğim buydu. İnsan 7\ 24 kırılgan olabildiği gibi, genellikle hayatının belli alanlarında da böyle olabilir. Bunda çekinecek bir şey yok. Bundan kaçmak yorucu bir şey. Sadece döndüğün dairenin çapı belki artar ama o kadar. Kırılganlık yük taşımak da değil bu arada, karınca örneğim yanlış anlaşılmasın. Kimse kimsenin yükünü taşımak zorunda değil. Kimse, kendi içindeki kendi yükünü bile yıllarca taşımak zorunda değil. Aslında kırılganlık böyle bir şey. Bir noktada kırılabilir. Duyguların (kalbin) ve\ veya düşüncelerin (zihnin). Kırılabileceğini reddetmek, bence, tekrar tekrar kıran bir şey. Ve inanın bana, bu çok daha ağır.

Bence yükleri bırakmak da böyle bir şey. Kabul etmekle ilgili bir şey. 

Kırılganlıktan korkmamızın bir sebebi de, acaba, kırılacak bir kalbimizin, yani hislerimizin olduğunu kabul etme kabulünü taşıdığı için mi bu kadar ''ürkütücü'' geliyor biz insanlara (genelleştirmelere bayılırım) diye düşünüyorum. Belki de en zoru, kalbe izin vermektir. Kalbi genelde kötülerler değil mi? Bizi yanılttığı için falan. Oysa asıl zihin, ya fazla hazcı ya da fazla düşünen zihin, bizi yoran ve belki de yanıltandır diye düşünüyorum. 

Belki de kalbimizi düşünmeliyiz. Onun sesini duymaya izin vermeli ve duyduğumuz şeyi düşünmeye izin vermeliyiz. Büyümeye, kırılmaya ve var olmaya. Sonra da zaten, hani belki de, sadece yaşıyorsun. Ben içimde o dersi daha işlemedim. :P Ama biliyorum. Tüm bu ihtimaller tek bir noktada, üstelik keyifle toplanıyor: Yaşamak. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kafkaokur dergisi, sanırım 2021 Nisan sayısı.



10 yorum:

  1. bizimki gibi duygusal toplumlarda kırılganlık daha fazla oluyor. içine kapanma, kızma, küsme gibi. kırılgan olmamak insan için daha faydalı gibi duruyor :) kırıla kırıla kırılmamayı öğrenebiliriz veya insanları davranışlarını sözlerini ciddiye almamayı, düşünmeden söylenen bir dolu şeye kırılıyoruz :) maskeyi okudum da yorum yapamadan kaçırdın :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her duygunun bir gölge bir aydınlık tarafı var. Yanlış çalıştırılırsa ve kişi üstüne düşünmezse evet tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış durumuna sebebiyet verebiliyor kırılganlık :) Oysa benim bahsettiğim daha çok içten gelen güç. Kendini geri tutmamak, deneyim elde etmek, kendi hislerini düşüncelerini yaşamaktan çekinmemek çünkü kırılabilme gerçeğiyle barışmak. Ben daha böyle bir pencereden bakıyorum. Ama evet bizim toplumda genelde hep bir ''mağdur'' ve ''suçlu'' arama eğilimi, trajedi oluşturma vs var. İnsanların müzik zevklerine bile bu yansımış :) Ayrıca mağdur olmayı sevdiğimizden kendimizi mağdur etmek de çok bizim toplumda. Bu yanlış kalıplara inananlar olduğu için de, kendi kabullerine göre ''duygular kötüdür'' diye tribe giriyorlar. Hayır, sadece kuruntu seninki demek istiyorum böyle durumlara :) Bir de daha öznel bir pencereden olaya bakarsam... benim kırılganlık sebebim başarısızlık korkumdan doğuyor. Hatta bu konuda da yazmak aklıma geldi ama sileceksem yazmayım ikilemindeyim :) Ben başarısız olmaktan ölümüne korkan bir tipim, bu nedenle bu bende ''kırılmaktan korkmak'' olarak da yan sekme oluşturmuş. :)

      Sil
    2. başarısız ola ola da başarılı olmak başarılabilir yani o zaman yani kırılmaktan korkmamak iyidir tabisi, şey gibi örneğin, sosyal olmak ister biri, korkar, sonra dener başarır ama bu arada biçok hoş şey yaparken birçok insanla da ters düşer, sevenler çok olsa da sevmeyenler de olur arada :)

      Sil
    3. Bilmiyorum bu konu üzerine henüz bilinçli zihnimle düşünmedim, bu nedenle yazarken düşünebilirim gibi geldi :) ama muhtemelen bir yazı gelmez. Ama dediklerin genel olarak mantıklı olsa da sana katılmıyorum :) Yaparsın çocuğumvari bir bakış açısı bu. Oysa başarısızlık korkusu bu kadar hafif olmaz çoğu zaman, diye düşünüyorum. Benim kendi korkumsa baya kütle gibi olan başaramama korkusu. Bir şeyde en iyilerinden olma isteği. Mutlu olma halini bile bir başarı ölçütü belirlediğimi fark ettim. Başkalarının ölçütlerine de uymam ben bu arada, hatta küçümserim. Bu başarı ''benim başarım'' olmalı. Neyse dediğim gibi bu uzun bir konu ama yazı yazmayacağım diye düşünüyorum en azından. Yorumların için teşekkürler.

      Sil
  2. Kırılacak kadar önemsemem ben gerçekten kimseyi takmaya değmez

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet öyle bence de katılıyorum. Ancak bazen bizi biri kırmaz, olaylar kırar. İstediğimiz şeyler üst üste olmaz örneğin ve en sonunda zaten kırılmış bir insan oluruz :)

      Sil
  3. Yazını okurken kendimden parçalar buldum desem abartmış olmam. Kırılganlıktan korkup aslında en çok onunla güçlendiğim zamanları düşündüm. “Artık” deme çaban o kadar tanıdık ki… İnsan bazen en çok bastırdığı yerden büyüyor galiba. Kırılabilirim diyebilmek gerçekten cesaret işi. Bence bu yazı, gücü bağırmadan anlatıyor. Çok sahici, çok içten. 🤍

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazımda kendimi ne kadar ifade edebildim bilmiyorum ama... Yukarıda da yorum yanıtlarımda aslında anlatmaya çalıştım. Aslında tek tek kişiler ve hatta olaylar bile değil mesele. Mesele, birikmişlik. Yakın dönemde güncel bir olay yaşamadım ama içimde hiç yer yok. Anlatabiliyor muyum :) Tek tek alanlar var ya hani hayatımızda... ben hepsinden tek tek hayal kırıklığı yaşadım. Sonra da korku değil ama... Bilmiyorum, belki de bir şeylere inancım zedelendi. Dostluk bağlarına çok değer verdim mesela ama hep, hep bir noktada ''iyi niyetle'' gözden çıkarıldım ya da baya baya sinsice kazık yedim. Küçük küçük şeyler ama bir arada kocamanlar. Değer görmemek bunun adı. Ben değerliysem neden bu kadar kolay değer görmeme davranışına kurban gidiyorum?? Çok değer verdiğim için mi :) Neyse bu bizi başka yere götürür.

      Bir şeyi severek yapmayı hep tüm varlığımla istedim. Hep çok çabaladım ve öğrenmeye açtım resmen ama hiçbir zaman ne çabamın karşılığını aldım ne de beklediğimi buldum. Bu konuları farklı yazılarımda tekrar tekrar hızımı alamayıp yazdım çünkü içimi nasıl boşaltıp da yeniden bir şey istemeye yer açarım bilmiyorum. Daha doğrusu, artık ne isteyeceğimi bile bilmiyorum. İnsanın elinde isteğinin bile kalmamasının ağırlığı çok derin bir şey. İncinmekten kastım bu.

      Öte yandan bu kadar açıkça kendimi anlatabiliyorum artık çünkü artık, tek bir insana kendimi açmak istemiyorum. Sonunda (belki de ben onlardan çok şey beklediğimden???) hep hayal kırıklığı yaşadım. Bazen neye tutunmam gerektiğini bile bilmiyorum. Kendime demek o kadar bayat ki... Herkesin birine ihtiyacı vardır. Ailem de beni öte yandan defalarca hayal kırıklığına uğrattı. Şu an aramız iyi çünkü ben bir şey beklemiyorum. İşte bu tam bir ''incinmişliktir.'' Böyle hissediyorum işte. :)

      Nasıl hissettiğimi tam olarak anlatmaya ihtiyacım vardı belki de. Ondan yazdım bu kadar. Teşekkür ederim yorumun için, sevgiler.

      Sil
  4. İlkay senin bu zarif gücüne hayranım. Kendini ve hissettiklerini bu kadar açık bir şekilde ifade etmen, kendinle yüzleşebilmen ne büyük bir cesaret işi aslında! Ve seni o kadar iyi anlıyorum ki, yorumlarda yazdıklarına da baktım ve kırıldığın ve değer verdikçe değersiz hissettiğim incinmişliklerinde ortak bir payda buldum. Seni anlamaktan öte sana eşlik de ettim okurken. Belki seni kendime bu kadar yakın hissetme nedenlerimden bir tanesi de bu ortaklıklardır kimbilir. Ruhlarımız benzer yaşanmışlıklarda buluşuyor belki de. Sadece bu metni yazan, kendisiyle bu kadar açıklıkla yüzleşen ve bu duygularını olduğu şekliyle ve incelikle ortaya koyan kadının gücünü ben hissediyorum ve seni incindiğin yerlerden öpüyorum canım İlkay. Yalnız değilsin :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim bu güzel, içten yorumunuz için. Ben de sizin yazılarınızı okurken benzer bir hisle doluyorum. Ve itiraf etmek gerekirse biraz da umutla.

      Aslında artık hayal kırıklığı ve türevi hisler hissetmiyorum ancak -belki de tam da bu nedenle- bu konuyu deşmeyi (ve yine belki de iyi yazabildiğime inandığım için :) yazmayı seviyorum. Hem de aslında gelecek için kendime izler bırakıyorum. Gelecekte hisseden biri olmak istiyorum. Bazen -üzgünüm veya değilim bilmiyorum :)- eleştirdiğim ''diğerleri gibi'' olmak, bilerek veya bilmeden hayatta erimek ve yüzeyselliği seçmek, ''kendimi kandırmak'', kalbimi bu yolla koruduğuma inanmak falan istemiyorum. Gençken bunlara inanmak kolaydır. Yani, hissetmeye inanmak. Bazen bana bile 20'li yaşlarımın ilk yarısındaki yazılarım fazla ''umutlu'' geliyor. Bu, ''inandırıcı değil'' diyorum. Zamanla dönüşüyorum ve bu gerekli. Öte yandan dediğim gibi... Ben aslında her şey bir kenara, korkmadan yaşamak, çok sevmek ve sevilmek, istediğim şeyleri ortaya koymak ve bu hayatımı bitirdiğimde ''kendim olduğumu görmek'' istiyorum.

      Bir önceki yorumumu (sildim üzgünüm yoksa bu yazı yayında kalamazdı :) üzgün, eskiden kalan üzgünlüğün iziyle yazmıştım. Yani gerçekti hepsi ama artık bir önemi yok. Benim en büyük korkum yalnızlıktan ziyade, kendim olamamak sanırım. Hatta bu beni çok geren bir şey oldu hep. Şimdilerde bunun zaten mümkün olamayacağını, yani kendim olamamın mümkün olamayacağını görüyorum ama yine de korkuyorum. Belki birkaç yıla bir önemi kalmaz. Çünkü fiziksel düzlemde de istediğim adımları atmış olurum... Sanırım beni hayatta en çok kıran şey aslında başkalarından kaynaklı olan şeyler değildi. Zaten dediğim gibi herkes hep ''iyi niyetliydi.'' Neyse, ben kendimi kırdım hep. Korkum beni kırmış hep, bunu fark etmiyorum da (çünkü fark edeli çok oldu), artık kendime itiraf ediyorum.

      Sil

Popüler Yayınlar