İlk kuralım: Özşefkat ve disiplin bütündür.

 

Sevgi ve özellikle öz sevgi temasından yazılarımda -çoğunlukla kendim için- bahsediyorum. Oysa özüne sevgi yalnızca çiçek böcek, canım cicim değildir; özüne sevgi aynı zamanda kendine yol göstermektir.

Kişisel tarihim boyunca kendime bunu sağlama girişimlerim oldu. Daha evvel çok daha başarılıydım... Zamanla paslandım malesef. Odağım daha kolay dağılır oldu. Ne olduğunu anlamadan araya zamanlar girdi ve ben yine dağıldım.

Bunun en büyük sebebi ise kendime kullandığım dil! Bu dil benim motivasyonumu düşürüyor. Ne kadar başka faktörler de etkili desek de, insan zihni ödül ceza sistemiyle ilerliyor okurlarım. Benimkisi öyle. Ancak ben kendi zihnimde kendime gelecekteki devasa bir cezayı konumlandırdığım için (istemediğim hayat), benim herhangi bir konuda adım atma girişimlerim hep süreklilik göstermiyor. Sanki hangi yoldan gidersem gideyim istemediğim hayata çıkacakmışım gibi bir düşünce (iptal iptal iptal) :).

Bu tabi ki doğru değil ve tabi ki doğru olmadığını biliyorum.

İyi haber: Beyin eğitilebilir bir organ. Aslolan beyni disipline sokmak. 

Bazı temel noktalar var. Bende işe yarayan şeyler (asırlar önce yaramıştı yani...). Bu nedenle genele vurup açıklamayacağım. Bende şu anda işe yararsa ileride yazarım.

Kendime kurallar belirledim. Karşıma astım. Altı ana kural. Altısını da burada paylaşmayacağım, çünkü bunlar kendime göre özelleştirdiğim kurallar. Ancak sizlerle fikir olması için ilk kuralımı paylaşıyorum:

1. Kendin hakkında daima iyi konuş.

Burada hem bir öz şefkat var, hem de kendine yol gösterme. Bakın, benim en en EN büyük sorunum geleceğimdeki hayatı içinde yaşamak istemeyeceğim bir hayat olacakmış gibi düşünmem.

(Kendim hakkımdaki kötü konuşma şeklim ''sen böylesin''leri aştı artık benim, pışık yemiyorum. Benim yediğim şey: Senin hayatın şöyle olacak (istemediğim şeyler) zaten zırvalıkları.)

Burayı uzun uzun açıklamıştım ama sonra gereksiz buldum. Bu bile...

ZIRVALIK.

Ama bu düşünce hep orada. Zaten hep olmadı ki bla bla. Çok bilmiş hadsiz işte bu düşüncenin sesi. Bu arada bu sesler hiçbir zaman ASLINDA bizim kendimize ait olmaz. Bize daha evvel biri veya birileri bunları söylemiş, beynimize tıkmıştır veya geçmiş olaylara dayalı bu sonuçlara ulaşırız... En azından benimkisinin nedeni bu.

Özetle... Bu kural çerçevesinde ilerleyeceğim.

Bu arada arada soran oluyor topluca yazayım, yani okumak isteyip de okuyamamış olan okurlarıma bir açıklama da borcum oldu. :) Çok yazı yazıyorum, çünkü artık kalem kağıt defter word kullanmıyorum bir süredir. Sadece blog kullanıyorum. Bu nedenle fikir gelince yazıyorum. E yani öyle olunca da, tamam güzel yazıyorum :P, ama öyle olunca da işte sonrada bir filtre gerekiyor. Hatta bir süre yazmayı da düşünmüyorum. Belki yorum yazısı gelir artık bilmiyorum, bakacağım. Bunu da arada soru geliyor diye yazdım. Evet bilinçli yazıyorum, evet bilinçli kaldırıyorum ve evet sonra da bilinçsizce yeniden paylaşıyorum. :)

Belki şu an taslak yaptıklarımı sonradan yine yayınlarım ama bilmiyorum, yayında dursa ne durmasa ne dediğim yazılar şu an yayında değil mesela. Daha genel geçer ve bana dokunmayan şeyler yayında. Bazen çok içimden yazıyorum, o yazılarımı çok seviyorum ama çok içimden şeyler artık yazmasam daha iyi.

O zaman, çav.


Yağmurda parlayan kırmızı güneşler.

 

Sanırım ki, ''cadılık'' eğitimimin başlangıcı, doğa içinde geçirdiğim zamanları kapsayan çocukluk yıllarıma dayanıyor. Doğanın sesini duyma pratikleri yapmam için kendimi zorlamam gerekmezdi. Doğa, zaten kendi sesiyle daimi şarkısını söylerdi. Her çeşit renk her yanda, kendi şarkısıylaydı ve benim tek yapmam gereken sadece, onları izlememdi. 

Yağmurun sesi akşamın sessizliğine karışırken, bazen aklıma bazı manzaralar gelir. Özellikle de köy yolunda dalgalanan gelincikler. Bu gelincikler ile yağmurun evin damlarına vuran sesi benim hatıralarımda birbirine karışmış ve bir koşuya dönüşmüştür.

Anneannemlerin köyündeki evde çocukken zaman geçirdiğim günler oldu. İtiraf etmek gerekirse, büyüdükçe bu günler yalnızca maziye karıştı ancak o köy evi benim aklımda yağmurdan kaçıp sığındığımız, sobasında ısındığımız ve yavaşça uykuya daldığım bir an olarak yer bulmaya devam etti.

O evin bahçesine uzanan kiraz ağacı yıllar içinde soldu gitti veya ilerideki ağaçlara yaptığımız kat kat battaniyeden oluşan salıncağım da öyle... Artık o ev bile eski haline benzemiyor, iyi ki benzemiyor, ancak yine de... Bazı şeyler değişse bile, o şeyler bizim için bizde yaşantı bıraktığı haliyle var olmaya devam eder ya... İşte ben de şimdi o evin çok daha konforlu olan salıncağında sallansam bile, içimde hep iki ağaç dalına yapılmış ve düşmeyim diye tetikte olduğum, tamam galiba biraz rahatsız, salıncağı anımsayacağım.

O zamanlarda oradaki tek torunun ben olmam da bunda etkili mi acaba diye düşünüyorum... Sanırım evet. Kardeşim bana yetişene kadar bile bir süre zaman geçmişti. Kuzenlerimin gelişiyse benim bir ergene ve hatta yetişkine dönüşmemi buldu. Kuzenleriyle büyüyenlere, zorlasam, özenebilecek bir yana sahibim. Çünkü benim küçükken benimle yaşıt biri ilk kuşak, diğeri ikinci kuşak olmak üzere bizden uzakta yaşayan iki kuzenim dışında yaşıtım hiç kuzenim yoktu.

Bunun bana ayrıcalık sağlayıp sağlamadığını düşünüyorum. Eee, tek torun olmak kulağa havalı geliyor hani... Oysa hayır. Pek bir ayrıcalık yaşadım mı emin değilim. Tamam, çok çok küçüklük fotoğraflarımda hep sırıtmam halimden memnuniyetime bir kanıt olabilir, öte yandan... Uzun süre tek torun olarak kalmış olmamın (beni kardeşim takip etmişti) bana pek de büyük ayrıcalıklar sağladığını söyleyemem.

Yalnızlık hissettiğimi de düşünmüyorum. En azından o köy evinde bunun sorgulamasına giremeyeceğim kadar çok değişken varmış gibi görünüyor. Bahçe işleri, salıncakta sallanmak ve insanların kafasını şişirmek dışında bir cırcır böceği kız olarak yapabileceğim eminim pek çok başka şey daha bulmuşumdur.

Yağmurun çatıda çıkardığı sesin hissi bugün hala kulaklarımda. Sesi unuturuz ama hissi bizimle kalır değil mi? O ses, gelinciklerin arasında dolaşıp bana ulaşıyor.

Gelincikler, ince uzun halleriyle kırmızı elbiselerini giymiş zarif çiçekler. Onların böyle alelade yerlerde öylece açabiliyor olmaları beni biraz şaşırtır. Pek bir çaba istemeden kendi başlarına var olup topraktan yükselen bu zarif çiçekler, aslında anlam olarak güçlü duyguları simgeliyorlar. Kırmızı gelincikler, 1. Dünya Savaşı'nda şehit düşen askerlerin anısına ithaf edilmişler. Bu kırmızı yoğunluğu bizlere vatan uğruna dökülmüş kanı çağrıştırdığı gibi, fedakarlık ve aşkı da ifade eder. 

Japon kültüründe narinliğiyle yaşamın geçiciliğine atıf yapan gelincik çiçekleri, Yunan mitolojisinde uyku ve ölüm tanrıları ile ilişkilendirilmiştir. Gelinciğin uyuşturan etkisi, uyku ile ölüm arasındaki ince çizgiye dokunur.

Yol kenarlarında bitebilecek kadar alçakgönüllü, bakanın içini açabilecek kadar özenli bu kırmızı duvaklı gelincikler, renklerinin canlılığı ve narinliklerinin zıtlığında yaşamı, umudu ve yeniden doğuşu simgelerler.

Peki gelincikler nasıl sever?

Gelincikler, benim onları birbirlerine yakıştırdığım gibi, yağmura karşı boş değiller midir acaba bunu düşünüyorum.

Gelincikler, bizlerin altında yürümekten hoşlanabileceğimiz kadar yağan, narin yapraklarını okşarcasına akıp giden ince uzun yağmur tanelerini severlermiş. Çok şiddetli yağmurlar onların köklerini çürütür, çiçeklerini soldururmuş. Yani o zaman... gelincikler, kendileri gibi nazik bir aşka karşılık verebiliyorlarmış.

Aslında onların asıl sevdiği, güneş ve nemli havaymış. Yani onlar, yağmurdan sonraki toprak kokusunu içlerine çekmeyi muhtemelen tercih ederlerdi.

Gelincikler, yaşamayı bilen çiçekler. Yaşamın yol ağzında açan, var olan, süzülen, nefes alan ve kırmızı kırmızı parlayan çiçekler. Aynı zamanda gelincikler, benim çocukluğumun yağmurda parlayan kırmızı güneşleri.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yazmak hatırlamaktır.

 

Yazmak, hatırlamanın bir yolu. Üstünden zaman geçtikten sonra yazdıklarını okuyup anımsamak için değil, tabii o da var ve açıkçası bunu göze almak gerçek bir cesaret ister... Yine de benim bahsettiğim hatırlamak; yazma sonrasında değil, yazma eylemini gerçekleştirme anında olan hatırlama davranışıyla ilgili.

Yazmak son geliştirdiğimiz dil becerimiz. Bir insan, eğer bir sağlık sorunu yoksa, önce duyarak yaşamına başlar. Sonra duydukları aracılığıyla bir dili edinir, ki buna ''ana dili'' deriz. Sonra o dili konuşur. İlk iki beceri hazır bile: Dinlemek ve konuşmak.

Bazı çocuklar bunu evde de öğrenebilse de, genelimiz okula başladığımızda diğer iki dil becerisini öğreniriz: Okumak ve yazmak. Yazmak daha zor gelişen bir dil becerisidir. Gerek ana dili öğretiminde, gerekse yabancı bir dili öğrenirken aslında en son başvurduğumuz beceri de bu nedenle yazmaktır. Çünkü yazmak, aslında bir yaşanmışlık gerektirir. Söz konusu dile dair hiçbir artalan bilgisi bulunmayan birey, o dile dair üretime geçemez. Yazmak, üretici konumuna geçtiğimiz bir anlatma becerisidir. Bundandır ki, özellikle de, yabancı bir dili öğrenirken en çok anlatma becerileri olan konuşma ile yazmak konusunda sıkıntı yaşandığı görülür. 

Ben neden yazıyorum acaba diye düşünüyorum. 

Ana dilimizi bildiğimizi sandığımızda bile aslında onun inceliklerinden bihaber yaşamımızı sürdürüyoruz. Dil, evet, temelde bir iletişim aracı olsa da, bu aracın derinliklerine ulaşmak aslında dil organizmasını kontrol etme becerisi kazanmak demek. Dili iyi kullanabilen bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebildikleri için, diğerleri üzerinde de etki bırakma gücüne sahiptirler.

Dil, yaşayan bir varlıktır. Onun soluduğu hava, insanlardır. İnsan ilişkileri dilin yapısını canlı tutan ana unsurdur denilebilir. Bu bakımdan bebeklikten ve hatta ana karnında dış dünya seslerini işitmekle başlayan dil ile tanışma sürecimiz, bebeklik-çocukluk evresinde dili kullanmayı öğrenme ve bu yolla iletişim kurma ile ilerler ve akabinde formal yolla okullarda dili, ana dilimizi, başta temel kurallarıyla (okuma yazma) öğrenir, ardından bu dili daha etkin ve etkili kullanabilme becerileri geliştiririz.

Dil aslında bir çeşit düşünme aracıdır denilebilir. Bizleri Neandertallerden üstün kılan faktörlerden biri de, evet, dildi. Dil yoluyla iletişim kurmayı keşfetmiş atalarımızın elindeki silah her şeyden daha güçlüydü ki bizler, bir klavyenin ışığında yazılmış bu metnin etrafında bugün toplanabildik.

Dili öğrenmek, düşünceyi öğrenmekle eş değerdir denilebilir. Bunu kimse demese bile, inanın, ben derdim. Dili kullanmayı öğrendikten sonra bizler aslında okulda üst düzey düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak dili bir araç konumunda kullanırız. Bir insan zaten ana dilini biliyordur; mühim olan ana dilini kullanabilmek. Ana dilimiz, düşünce dünyamızı şekillendiren ve çeşitlendiren ana mekanizmadır. Yabancı bir dili veya bebekken öğrendiği ikinci dilini çok iyi seviyede konuşan insanlarda bu durum daha çeşitlenmiş olabilir tabii. Hatta öyle ki, ikinci bir dil olarak öğrenmemiş olsa bile, yani bebekken veya hayatın erken çocukluk evresinde öğrenilmemiş de sonradan büyüyünce öğrenilmiş bir dil olsa bile, öğrendiği yabancı dili yaşamında sıkça kullanan ve ana dilini kullanmayan bireylerin ana dillerinde gerilemeler olduğunu görebiliyoruz. Bu gerileme en bariz olarak konuşma becerisinde hissedilir. Çünkü konuşma aslında düşüncenin dış dünyaya çıkış yaptığı ilk dil beceri alanıdır.

Ne dedik?: Düşüncenin dışarı çıkış yaptığı... 

Dil ile aslında yaptığımız tam olarak bu. Düşüncelerimizi dışarı çıkarmak.

Yazma becerisi diğer üç beceriden sonra yetkinlik kazanılan bir alan. Evet, ben neticede bir Türkçe öğretmeniyim ve bunu söylemeye hakkım var :), bizler 4 temel dil becerimizi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) bir arada geliştirmeyi hedefleriz. Yani önce şu beceri iyi kıvama gelsin, sonra öbürü; değil. Mümkün mertebe eşit düzeyde ilerlemek amaçlanır. Ancak, tabi ki yazmak daha karmaşık bir beceri alanıdır. Beynin öğrenilen söz konusu dilde (bu ana dilinde yazmak da olabilir) sembolleri ifade edebilmesi için, yukarıda da değindiğim üzere, birey (ve beyni :) öncesinde dile dair girdi elde etmelidir. Yoksa beyin o sembolleri nasıl kodlayabilir de bir kağıda aktarabilir ki?

Dilini bu dört temel dil becerisi alanında geliştirmiş bir insanın kavram ve aslında kavramların da ötesinde imgeler dünyası genişler ve hatta derinleşir. Düşünme becerilerini ve hatta üst düzey düşünme becerilerini (eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi) geliştirmemizin yolu da zaten budur: Dili geliştirmek. Bir dilde önce düşün, sonra o dili öğren; bana bu bakımdan inandırıcı gelmiyor. O dilde bir yaşantı elde etmemiş birey, o dilde nasıl düşünebilir? Bu olsa olsa, iyi ihtimalle, dil becerilerini geliştirme sürecinde (ki bu aslında bilişsel, duyuşsal ve devinişsel olarak çok boyutlu ilerleyen bir süreçtir) bir bütün olarak gelişim gösterebilir. Ben dili öğreneyim sonra o dilde fikir üretirim diye de bir şey yok. Her şey zaten eş zamanlı gerçekleşir. Öğrenmek bir bütündür. Bence bizim yaptığımız ana hata bu öncelik sonralık ilgisini katı bir şekilde kurmak.

Bilişsel dedik, nedir bilişsel süreçler... Beyinle ilgili olan, söz konusu dil özelinde olduğu için, beyindeki dili anlamlandırmayla ilgili tüm durumlar diyebiliriz. Bilişsel öğrenme basamakları da bulunuyor ama burada sadece kendi fikrime yer verdiğimden, bilgi verme amacı taşıyan bir metin yazmadığımdan dolayı, buralara artık girmiyorum. Ne ne demek biraz anlasak yeterli.

Duyuşsal dedik, nedir duyuşsal... Duyuşsal, bireyin öğrenme sürecinde psikolojik durumlarını ifade eden etkenler. Motivasyon, kaygı, tutum, ilgi, özyeterlik vb.

Devinişsel dedik... Bu da, motor becerileriyle ilgili durumlar. Bedensel organ ve kasların kullanımıyla ilgili durumları ifade eder; kas zihin uyumu vb gibi durumları içerebilir.

İşte! Yazmak, tüm bu süreçlerin en kapsamlı bir şekilde gerçekleştiği dil beceri alanı. Çünkü bir kere, anlatma becerisidir yazmak. Yani önce bir ifadeyi anlaman lazım ki, sonra anlatabil. İkincisi, yazma becerisi yapay bir dil becerisidir. Ne demek istiyorum; çocuk doğduğu gibi yazmayı öğrenmez. :) Dinleme ve konuşmayı doğal yolla, yaşantıyla öğrenir, geliştirir. Dinleme ve konuşma için de zaten bu nedenle doğal dil becerileri diyoruz. Yapay dediğimiz de, okulda formal (resmi, kurallara dayalı) yolla öğrendiğimiz okuma ve yazma beceri alanlarıdır.

Yazarken insan aslında tüm girdilerini çok hızlı, hatta kendi farkındalığının da ötesinde hızlı düşünür. Bu nedenle, özellikle de yazma alışkanlığı edinmiş insanlar beni anlayacaklardır, bazen yazarken ''ben aslında bunu yazmayı başta düşünmemiştim,'' diye bile düşünebiliriz. Çünkü bilinçaltından da zihnimizde tuttuklarımız yazma anında yüzeye çıkarlar ve düşünce formundan yazı formuna akış sağlarlar. Bu bakımdan yazmak, hatırlamaktır. Topladıklarını hatırlamak. İçindekileri hatırlamak.

Yazmayı benim için özel kılan da budur: Hatırlamak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Midoriyle sırdaşlığımız çok kısa sürmüştü,
insanın içindekileri akıtabileceği alana ısınması da
önemli sanırım (işte! duyuşsal alana giren bir durum :).


Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Son olarak kitaba getirebileceğim olumsuz eleştirilerden bahsedeceğim. Kitabın özellikle ilk 120 sayfasındaki Aeden gezegeni kısımlarında aşırı yoğun ''bu böyledir'' tarzı öğreti ağırlıklı cümle içermesi, anlatımın akıcılığını olumsuz etkilemiş. Edebi yani kurgusal metinlerde bu kadar çok yargı cümlesi, metni bağlamından uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Kurgu akışına gölge düşürmeyecek şekilde, biraz daha okura da alan bırakacak, bir şeyleri keşfetme imkanı tanıyacak şekilde bu ''fazla anlamlı'' cümlelerin azaltılması ve metnin sakinleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum (hadi ama o kadar da ''insansı'' değiliz, düşünebiliyoruz yazar hanımcım!). Bunun dışında dünyaya giriş sahnelerinde fark ettiğim ilginç bir durum var. Yazar, Dünya betimlemelerindense Aeden gezegenini çok daha edebi ve canlı bir şekilde tasvir etmiş. Bunu belki de bilinçli bir seçimle yapmıştır bilmiyorum ancak Dünya kısımlarını gözümde canlandırmak, hiç gitmediğim :) Aeden'i gözümde canlandırmaktan daha zorlayıcıydı. Son olarak, kitabın özellikle son 100 sayfasındaki olayların çok hızlı aktığını düşünüyorum. Hatta bazı olaylar ne ara yaşandı anlamadım bile. Anlıyorum, 576 sayfalık bir kitap için zaten yeterince detaylı bir metindi ancak o zaman madem her şeyi son kısma yığmak yerine, ikinci kitaba da sarksaymış olaylar. En azından hangi olay nasıl oldu daha net okurduk.

İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Asla Unutmamak İçin.

 

Benim bir defterim vardı. Bu defteri o amaçla mı almıştım bilmesem de, muhtemelen dış kabı nedeniyle, tamamen içgüdüsel olarak o defteri dilek defterim yapmaya karar vermiştim. Yazıcıdan istediğim şeylerin fotoğraflarını çıkarmış, onları kesmiş karşıma koymuş, hatta hangi sayfanın neresine resim yapıştıracağımı belirleyip yazmaya başlamıştım. Hayatımı yazmaya başlamıştım. Aslında bunun için iyi bir manifest yöntemi derler ama... belki de ben pek beceremedim.

Bu defteri 2019 yılının eylül ayında yapmıştım. Tam da yeni okul döneminin öncesinde. Odama vuran güneş ışığı bugün bile aklıma gelebiliyor, ne tuhaf... Ellerime yapıştırıcı bulaşmasın diye uğraşmam, resimler ikinci sayfaya taşacak genişlikteyse onları düzgün katlamak için harcadığım çaba... Bölük pörçük ama canlı sahneler halinde aklıma gelebiliyor.

Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundan esinlenilmiş bir kapağı vardı defterin. Tam olarak aynı tablo olmasa da, benzerdi. Hatırlıyorum vaktiyle çok da ucuza almıştım o defteri. Hele şimdi günümüzde o fiyata defter almayı rüyamızda bile göremeyiz sanırım. Güzel defterler alırdım o yıllarda. Elimde yedek defter bulunmasını önemserdim. Tamam, hala önemsiyorum ama o zaman defter fiyatları da makul olduğundan bunu yapmak daha kolay ve zevkliydi. Sonuçta ne zaman bir deftere ihtiyacım olacağını bilemezdim ya!

O defterin ilk sayfasına önce tarihi yazdım. Sonra da altına kocaman ''NE İSTEDİĞİMİ ASLA UNUTMAMAK İÇİN'' yazdım. :)

Bu gerçekten mantıklı bir yöntem benim için. Ben çok unutkanım. Değil yazmadığım şeyi unutmak, ben not aldıklarımı bile unutabilirim. Evet, anları, gerçekten yaşadığım anları unutmuyorum, aslında unutamıyorum... Belki de görsel hafıza dedikleri şey bende güçlüdür kim bilir... Veya mekansal\ uzamsal zeka? Bilemiyorum. Ama evet, bir anı aklıma getirmekte iyi gibi görünüyorum. Buna karşın, bildiklerimi kolayca unutabiliyorum. Sanırım yaşantı elde etmeye dair çekincelerimin de verdiğim önemin de en birinci nedeni bu: Hatırlamak. Ben benden akan ve bana akan, yani etkileşime girdiğim, yaşadığım şeyleri unutmuyorum. Yoksa hepsi zaten silinir ki.

O deftere yazdıklarımı büyük oranda unuttum. Hikaye gibi yazmıştım. Sanki o, benim hayatım gibi. Bu ilginç. Çünkü o yıllarda bu tip yöntemler henüz popüler değildi ve sosyal medyada dolaşmıyordu. Yine de bunu kendi kendime bulup yapmış olduğumu da sanmıyorum. Bunu yıllar sonra başka bir defterde bir daha yaptım. O daha yakın bir tarih. Ama nedense o ilk defterimin yeri bende hep özel kaldı. Belki de daha ilk sayfasına yazdığım not yüzündendir... 

İstekleri gerçek yapan da zaten bu değil midir: Asla unutmamak ve harekete geçmek.

Ne istemiştim peki yaşamdan... O deftere göre 2026 yılında sahip olmam gereken her şeyi yazmıştım biliyor musun? Bana o zamanlar -yani artık 7 yıl öncesi- içinde bulunduğumuz bu 2026 yılı çok uzak geliyordu çünkü. O zamana kadar olur herhalde amannn, diyordum. Hatta bir ödül aldığımı yazmıştım da, ödülün üstüne 2026 yazmıştım ahahhahahahahHSKJZGVKJDHXCKJHKJ tamam. Bu komik, çünkü buna inanmıştım. Yani, tamam, bana kimse ödül vermeyecek olsa bile (ki aladabilirdim! :P) bir ödül hissi yaşatacak bir şey... Bunu başarırım herhalde sanmıştım. Aslında makul bir istekti. Düşünsene, 7 yıla ne çok şey sığabilirdi.

Defterin ilk sayfalarına -tabi ki- aşkımı anlatmıştım. Sevgilimi ahahhahah. Onunla istediğim ilişkiyi. Uzun uzuuunnn yazmıştım. Sonradan arada okuyordum da onları. İnanarak mı okuyordum acaba... Bilmem. Ama gülerek okuyordum, mutlu olarak. Bazense hüzünlenerek. Olmayacakmış gibi bir hisle. Belki de bundan dolayı olmadı. Beni o zaman en çok bu üzüyordu. Şimdiyse bu bana komik geliyor. Bu isteğim, hayır isteğim değil (öyle olsaydı bunu sana yazmazdım), bu isteğimi isteme şeklim bana tatlı geliyor. Masum, saf, güzel. Bu nedenle artık beni hüzünlendirmiyor.

Sanırım -bir itiraf- bunu hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünerek istemedim. O zaman ne için? Bilmiyorum. Ama hiç gerçekten inanmadığımı biliyorum.

İkinci isteklerim başarılarımla ilgiliydi. Bu kısımdan hala ümitliyim. Bu nedenle ''manifestim bozulmasın'' :) diye sana onları açıklamayacağım. Ama şu an onlara aslında uzak değilim. Yine edebiyat\ Türkçe ekseninde isteklerdi. Ben zaten hep böyleydim. Daha liseliyken, hatta ortaokulda bile kendi kendime kendimle bu özelliğim nedeniyle övünürdüm. Kendi iyi olduğum alanları bilmemle yani. Ya da belki de, bildiğimi sanmamla. Ben hep iyi olduğum ata oynadım. Bir konuda baktım yeteneğim yok, kafam almıyor ve ''başarılı'' olamayacağım... Yeteneğime yöneldim. Zaten bu doğallıkla da oldu. Çünkü ben, zevk aldığım şeyde zaten hep öne çıkabilirdim ki. Benim alana ihtiyacım var. Büyüyünce işlerin hep böyle gitmeyeceğini anlıyorsun tabii ama... Ah buna hala inanmıyorum ve inanmayacağım! Sence ben hiç büyüyemeyecek miyim? Ben, iyi olduğum şeyi yapacağım. Bunun için doğmadıysam ne için doğmuş olabilirim!? Tabi ki bunun için doğdum, iyi olduğum şeyi yapıp diğerlerine de alan açmam için. Başka ne için olacak ki akılımm lım lım! :)

Sadece ötelendi. Ben o kadar içime gömüldüm ki... İyi olmayı, hazır olmayı beklerken... Yeterli olmayı, yetkin olmayı... Ödül alabilecek kadar mı yetkin olmayı yani?... Sanırım öyle. Saçma, evet. Ben de biliyorum! Ama insan bir şeye alışınca... O zaman başka şeye alış! Tamam biliyorum.

Biliyorum.

Üçüncü konu başlığım ise arkadaşlık üzerineydi. Hayatımda olan herkese hep değer versem de... Hani ''ortak bir dava'' derler ya... Ortak bir amaç. Buna sahip olduğum bir grup istemiştim. Sanırım ben hep bir grubun parçası olmayı istedim. Bir yere ait olmayı. Bunu gerçekten hep çok istedim. Ait olmayı, hep çok özledim. Bu gerçekten kalbimi bile sızlatabilir. Şu an sızlatmıyor ama istersem... 

İnanmadığım için sızlatıyordu. Önceden. Hiçbir yere ait olamayacağıma çok inandığım için, bu istek kalbimi çok sızlatırdı. Ne tuhaf... Artık ait olabileceğime inanıyorum. Bu nasıl olmuş olabilir? Üstelik bunun üstüne uzun zamandır hiç düşünmedim bile! 

Belki de onu dürtmediğim için. Korkumu. Sonra da o, erimiş gitmiş.

Ve bugün beni en çok mahcup hissettiren isteğim de bununla bağlantılıydı: Büyük işler yapmak. 

Instagramda bir sayfayı takip ediyorum. Çocuklar isteklerini yazıyorlar ve bu sayfa yöneticileri de gerçekleştiriyorlar. Genelde maddi durumu düşük ailelerin çocukları oluyor bu istek sahipleri. Çok basit şeyler istiyorlar. Çok çok basit. Bu düzenin adil olmadığını gösteren şeyler. Bu basit şeyler onlara kocaman gülümsemeler veriyor. Belki de yaşamları boyunca asla unutmayacakları hediyeler oluyor bu gerçekleştirilmiş dilekleri.

Şimdi, yine karşıma çıktı. Bir kız çocuğu sadece döner yemek istemiş ya. Kardeşiyle birlikte sadece bunu yemek istemiş. Tek de değil, kardeşimle birlikte yemek istiyoruz demiş. Döner ya. Bir çocuk bunu istemiş. Her şeyi isteyebilecekken sadece döner istemiş ve kardeşini de düşünmüş üstüne! Çok utandım. O kadar çok utandım ki. 

Hayatta beni en çok etkileyen dört grup vardır. Özellikle bu dört grubun yardıma ihtiyacı olması beni derinden sarsıyor: Çocuklar, hayvanlar, doğa ve yardıma ihtiyacı olan yaşlılar. Bu dört grup kırmızı çizgim. Çünkü birine ihtiyaçları var. 

Benim isteklerimden biri de buydu. Yardım etmek. Aktif olarak bunu yapmak. 

Bazen, kendi hayatımın beni mutlu edebileceğine inancımı yitirdiğimde de bunu düşünüyordum. Kendini adamak bence çok uç bir durum ve bu yaşamda benim de kendi yaşamımı yaşamam lazım. Ama bunu düşünüyordum. Hiçbir şey olmasa bile, kendi yaşamımı yaşamasam bile, yardım edebilirim. 

Yardım etmek için buna gerek yok tabi ki. Ama işte kendimi iyi hissetmediğimde bile bu yaşamda bir ışık hep bulurdum: Diğerleri.

O gönderi beni gerçekten etkiledi. Çocukların bu kadar basit bir şeyi istemeleri ve benim ''basit'' dediğim şeyin onların en büyük istekleri olması... Çok üzücü. Çocuklar bunu düşünmeyi, bunun hesabını yapmayı bile hak etmiyorlar. Onlar yiyecek düşünmemeliler. Tüm çocukların temel ihtiyaçları tabi ki sağlanmalı. Bu nasıl lüks bir istek olabilir ki?! Bu, bu gerçekten ağır. 

İnsan yanılgıya da düşmemeli. Üzgünüm ve öfkeliyim ama tüm dünyayı kurtaramazsın. Böyle düşünüyorum. Ama yine de, bir kişiye bile, bir canlıya bile yardım edebilirsin. 

İnsan kör olmamalı. Yaşama, kör olmamalı. 

O defterimi hala seviyorum. Hepsi de gerçekleşebilir şeylermiş aslında değil mi? Yazınca fark ettim. :) Sadece ben, büyük büyük yazmışım işte. Abartarak. Ondan dolayı gerçekleşmezmiş gibi olmuş. Sonra da buna inanmışım.

Yine de onu yazdığım için mutluyum. Özellikle de ilk sayfasındaki notumu: ASLA UNUTMAMAK İÇİN.


bu şarkıyı en son yıllar önce dinlemiştim.

şöyle bir versiyonu da varmış, güzel.



Sevgili yıldız peri böcüğüm.

 

Sevgili yıldızım, güneşim, ayım, süpernovam ve cırcır böceği kızım.

Seni beklettiğim için özür dilerim. Seni dinlemediğim için özür dilerim. Seni ertelediğim için özür dilerim. Senin yerine başkasını seçtiğim için özür dilerim. Sana senin için gelmediğim için özür dilerim. Özür dilerim...

Seni üzdüğüm için özür dilerim. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Seni susturduğum için özür dilerim. Seni kandırdığım için özür dilerim. Seni görmek istemediğimi söylediğim için özür dilerim. Senin varlığına kafamı çevirdiğim için özür dilerim.

Sana sarılmadığım için özür dilerim. Seninle birlikte uyumadığım için özür dilerim. Seninle zaman geçirmediğim için özür dilerim. Seninle birlikte gülmediğim için özür dilerim. Meraklarını eksik bıraktığım için özür dilerim.

Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim. Seni arayıp sormadığım için özür dilerim. Üstüne kapıları kapattığım için özür dilerim. Sana bakarken bile seni görmediğim için, bencilce kendimi ve kendi sorunlarımı sayıklayıp durduğum için özür dilerim.

Sen benim tekimsin. Bunu sana göstermediğim için özür dilerim. Bunu sana gösteremediğim için de özür dilerim. Senin yerine koyduğum herkes ve her şey için çok özür dilerim. Eşeklik ettim... :)

Senin çok istediğin şeyler için sana asla yapamayacağını söylediğim için özür dilerim. 

Sen çok heyecanlıyken, seni dinlemediğim için özür dilerim.

Yıldızları birlikte izlediğimizi unuttuğum için, seni unuttuğum için... özür dilerim.

Sen tabi ki benim eeennnnn parlak ışığımsın. Ben sadece senin üzülmeni istemedim. Ben senin artık üzülmeni istemedim. Seni dinlemediğim, dinlemek istemediğim için değil; ben sen kötü hisset istemediğim için... Bilmediğim için... Evet, birlikte öğrenebilirdik... Evet, sana sorabilirdim... Ama ben, sadece yalnız hissetmeni istemedim. Senin için doğru olanı bilebilmek istedim. Ne kadar ahmakça davrandım değil mi... Sana sormadım. Sana hiç sormadım. Seni duyamadım.

Seni yalnız bıraktım. Ne yapacağını bilemez halde... tek başına bıraktım. (Özür dilerim... gerçekten çok çok çok özür dilerim.)

Sen benim için en güzel periden bile daha güzel, en sihirli cadıdan bile daha güçlüsün. Eveettt, öylesin! 

Yanındayım demekle olmuyor, biliyorum. Sen kelimeler değil, eylemler istiyorsun değil mi? Sen, benim seninle birlikte zaman geçirmemi istiyorsun. Sana mazaret bulmamamı, seni ertelemememi. 

Ben seni unutmadım. Ben kendimi unuttum.

Buna da kızdın değil mi? Kendimi senin beni gördüğün gibi görmediğim için bana alındın. Biliyorum, işte büyüyünce böyle oluyor. Kafan bu basit şeylere bile basmıyor. 

Artık suçu kimseye atmıyorum. Sana rol yaptım. Özür dilerim. Senin yerine koyduğum her şey ve herkes için çok özür dilerim.

Ama şunu bil... Bu zaten imkansızdı. Çünkü sen benim en parlak ışığımsın. Sarılmayı en sevdiğim, biricik küçük perimsin. Sen benim yıldız peri böcüğümsün. Sen benim tek olanımsın, tek yıldızım, en parlak ışığımsın. Biriciğim, güzelim, en güzelim, ennnn en en en sevdiğimsin. Çünkü sen benim canımsın.

Seni çok seviyorum. Tüm kalbimle, seni seviyorum.

Senin var olmanı istiyorum. Seni her yerde görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Seni bırakmak bir yana, ben seninle birlikte yaşamak istiyorum. Seninle.

xoxo

- İlkay.

(7 yaşındaki halime yıldız mektubum.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Hayatta en çok büyülendiğim şey.

 

Anneannemin çiçeklerini çok seviyorum. Özellikle de baharla başlayıp yaza uzanan süreçte onun bahçesi rengarenk oluyor. Böyle olduğunda bu bahçenin her köşesini fotoğraf çekeceğimi herkes anlıyor. :) Gerçekten, biraz yaşlı özelliklerimden de ileri geliyor olabilir bu çiçek fotoğraflama sevdam ama, ben genel olarak doğa fotoğrafçılığını seviyorum. Farklı açılardan bir nesnenin varlığını izleyicilere göstermek zaten en sevdiğim şey. Öte yandan doğayı ve özellikle de çiçeklerin dünyasını incelemekten ve o dünyayı gözlemlemekten ayrıca keyif alıyorum.

Aslında gökyüzü fotoğraflarım da böyle. Özellikle de sanki bulutların arasındaymışız veya bulutların eennn tepesindeymişiz (evet Sihirli Annem'deki gibi) bir açı yakalayarak yani bir çeşit illüzyon yaratarak gökyüzündeki bulutların dünyasına girmeyi çok seviyorum. Bulut fotoğraflarımı paylaşmayı da seviyorum. Sadece o anı belgelemeyi değil yani, başkalarına göstermeyi de seviyorum. Bakan kişi muhtemelen iki saniye bile fotoğrafa dikkat etmiyor -zaten neye edecek :)- ama yine de o bulutların arasındaymışız hissini başkalarına da göstermeyi seviyorum.

Sevdiğim bir diğer şey de hayvanları fotoğraflamak. Açıkçası bu konuda yelpazem pek geniş değil. Gönül isterdi ki vahşi doğada... dermişim ahahahahha. Vahşi doğa için fazla tedirgin biri miyim acaba? Yok hayır. Ah! Bunu gerçekten isterdim sanırım. Ben gerçekten böyle biriyim aslında. Hayata bir daha gelsem... Oysa hayata ilk kez gelmiş biri gibi hala çok gencim. Ama bazen pek çok şey için ömrüm bitmiş gibi düşünüyorum.

Sualtı fotoğrafçılığı da mesela çok havalııı. Muhtemelen daha masraflıdır da. Dalış ekipmanları, kamera koruma malzemeleri derken ohoooo. Vallahi iki fotoğraf çekeceğiz dedik bu ne tantana! Gidip şerefimle iki aslan üç kaplan fotoğraflarım... Şaka şaka. Sualtı fotoğrafçılığı havalı ve aslında etkileyici. Havalı olduğu için etkileyici değil hayır. Su dünyasını keşfetme olanağı verdiği için etkileyici. İnsan kendini bambaşka bir dünyanın kurallarını keşfederken, üstüne bunu belgelerken buluyor! İnanılmaz bir şey olmalı.

Farklı kültürleri fotoğraflayan kişilere de oldum olası hayran olmuşumdur. Evet, yeni bir dünyayı keşfettikleri için. Farklı kültürler, insanların bakışlarını da farklılaştırıyor. Yüzlerindeki çizgileri, bir aksesuarı veya şalı takma biçimleri... Portre fotoğrafçılığı aslında bahsettiğim. Ama farklı ülkelerin insanlarının portreleri. O kültürleri, insanların değişen yüzlerinden gölge ve ışığın yardımıyla okumak... inanılmaz.

Savaş fotoğrafçılığı da öyle. Çok kıymetli. Ancak insandan pek çok şey götüren bir iş olmalı. Özellikle ödüllü fotoğraflar, bana hep çok ikiyüzlüce gelir. Vahşeti yaşamış insanlar üzerinden sanat yapmak. Bu aslında haberciliğe giriyor ama... Ne bileyim, savaşları durdursa belki bir kıymeti olurdu. Oysa sadece ödüller veriliyor ve fotoğraflar çekilmeye devam ediliyor.

Mimariye dair fotoğraflar çekmeyi ve bu tip fotoğrafları da severim. Bir binanın dokusunu bu yolla keşfetmek... Keyifli olmalı. Aynı zamanda binaların dokusunu, bulunduğu mekan bağlamında fotoğraflamak; yani çevresindeki hayat akışının içinde, insanlar arabalar kediler kuşlar ve daha nice canlı cansız varlık etrafında var olurken, o binanın veya binaların varoluşuna dair canlı bir izlenim bırakmak gibi bu tip şehir fotoğrafları. 

Şehrin içindeki insanları fotoğraflamak da keyifli olmalı ancak pek de ilgimi çektiğini söyleyemem. İnsanlarla uğraşmayı oldum olası sevmem. Yaşayan anların içindeki insan teması hoş ve aslında canlı bir tema olsa da, karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sanırım.

Yol fotoğraflarını da çok severim. Akıp giden yolların verdiği hissi kaydetmeyi. Fotoğraf çeken kişinin o ana dair hisleri de bence fotoğrafa yansıyor. Zaten bakış açısı çok önemli ve özgünlük de böyle oluşuyor ama; özellikle de fotoğraf çeken kişinin de o anı hissetmesi bence fotoğrafa derinlik katıyor. 

Bir varlığı veya anı, kendi gördüğün şekilde yansıtmak. Bu sadece fotoğrafçılık özelinde olmak zorunda değil. Kendi gördüklerini ifade etmek... Hayatta daha çok büyülendiğim ikinci bir şey daha yoktur. 

Doğadaki fotoğrafları ayrıca sevmemin sebebi ise, ışığın yaşam üzerindeki izlerini ve bu yaşamın hareketlerini yansıtması sanırım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


güneşin çiçeğe dokunuşunu çok seviyorum


Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Aramızdaki Şey (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.

Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.

Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim. 

Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...

Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarla kalın.


Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? | Ağaç Ev Sohbetleri 136



Giriş Notu: Aslında bu yazıyı yazdığım tarih olan 29 Mart 2022'de yaşadıklarım şu anki mevcut konumumla alakasız. :) Ancak bu yazımı coşkuyla yazmışım, bu çok hoşuma gitti. Diğer yandan, yazdıklarıma -yani fikir olarak- bugünümde de katıldığımı fark ettim. Bu nedenle bu yazımın da blog arşivimde durmasını istiyorum. Bunun güncelini de yazabilirim ama bu yazımı gerçekten çok sevdim, belki de üstüne ekleyebileceğim bir şey pek de yoktur.


''Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? Bu heyecanı tarif edebilir misiniz?''

İki baharı da çok severim. Baharlar bana hep başlangıçları çağrıştırmıştır. Ancak ikisinin başlangıcı da farklıdır. Sonbahar daha ziyade yeni bir yıla başlamak gibi gelir bana. Yeni okul döneminin sonbaharda başlaması dolayısıyla da olacak, daha düzenli olmak için fırsat gibi gelir. İlkbaharda ise kabuk değiştirme zamanı gelmiş gibi olur; kendiliğinden gelişen, bir şey yapmasan bile istemsizce yenilendiren bir şekilde olur.

Aslında havanın günlük durumlarının ruh halim üzerinde pek de etkisi olmadığını düşünürdüm. Hatta kapalı havaları daha çok sever, güneş ışığı görünce vampir etkisi gösterdiğim bile olurdu; ta ki bu yıla kadar. Bu yıl güneş ışığını alışık olmadığım kadar çok seviyorum. Güneşli günlerde içimden enerji taşıyor, dolanıyor dolanıyor ve yine daha taze bir şekilde ruhuma ulaşıyor ve yerimde duramıyorum.

Soğukların nihayet bitmesi sonrasında ılık havaların ve güneşin verdiği rahatlamayla son günlerde kendimi dışarı atar oldum. Bu dönem okulda dersim de az olduğundan dolayı okul için dışarı çok az çıkıyorum. Havaların kapalı olduğu dönemde açıkçası birisi bir şeyler yapmayı teklif edince de gidesim gelmiyordu; evde yatmak yatmak ve yatmak, perdeleri de asla açmamak, bunalım modunda takılmak istiyordum. :) Ama güneşi gördüğüm günlerde adeta bir sevgi pıtırcığı oluyor, herkese günaydın mesajı göndererek güne başlıyordum. :) Güneşin varlığının sihir gibi bir etkisi oluyor üstümde. Şimdi bir de üstüne havalar ısındığı için değmeyin keyfime.

Uzun zamandır ruh halimi mart ayına benzetiyordum. Hatta daha evvel bunu günlüğüme not almıştım. Üstelik bunu yazdığım sırada mart ayının bu kadar uzun ve alışılmışın dışında baharı erteleyen bir havada olacağından bihaberdim. Kışın uzatmalarına oynadığı bu ay sonrasında nihayet güneş doğdu üç boyutlu dünyamıza. Umarım iç dünyama da nisan ayı gelmiş, güneş tüm iç ısıtan parlaklığıyla çıkmış ve içimdeki vampir ebedi uykusuna yatmıştır. :)

Nisan en sevdiğim ay. Bunun nedenini ise söyleyemem. Yani özel olduğundan falan değil, baya baya bir nedeni yok. :) Dediğim gibi kapalı havalarla bir derdim bu yıla kadar hiç olmamıştı. Ama yine de nisan ayının ismi bile içime huzur verir, ışık verir ve mutluluk verir. Şefkatli bir ay olduğunu düşünüyorum sanırım. Güzel şeyler verme potansiyeli olan bir ay olduğunu. Hayatımın bir döneminde fark etmeden böyle olumlu bir izlenim edindim bu aya karşı.

Baharı uzun bir zaman sonrasında arkadaşlarla yapılan buluşmadaki sohbete benzetiyorum. Hararetli, eğlenceli ve enerjik hissettiren.

Baharı açık bir gökyüzünün altında sonsuzluğa uzanan bir çarşaf gibi uzayıp giden masmavi bir denize bahsediyorum. Her şeyin mümkün olabileceğini hissettiren, iç genişleten ve ferahlatan cinsten.

Baharı dinlendiğini hisseden küçük bir çocuğa benzetiyorum. İlk başta çekingen ama gittikçe dillenen ve dillendikçe dinleyeni gülümseten.

Baharı aniden keşfedilen ve dinlenmeye doyulamayan bir şarkıya benzetiyorum. İlham veren, dans ettiren ve cesaret veren olanından.

Hoş geldin ilkbahar! :)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Aramızdaki Şey.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Bugün, Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabına da ismini veren aynı isimli öyküsü hakkındaki düşüncelerime dair bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öykünün daha ilk satırlarından karakterlerinin gözlemcisi olduğumuz ilişkisine adımımızı atıyoruz. Bunun bir yaşantının, zamanın veya mekanın öyküsü olmadığı daha öykünün adından bile biz okurlara kendini belli ediyor: Aramızdaki Şey. Bu bir ilişkinin öyküsü.

Kendini saklamaya uğraşmayan ancak görülmekten de hoşlanmayan genç bir adamın değişen duygularının gözlerinden başlayıp tüm bedeninden okunması, öykünün anlatıcısı kadın karakteri eğlendiren bir şeydi. Sen zaten böylesindir, diye düşünüyordu, hayır, senin nasıl olduğunu ben bilirim. Senin nasıl hissettiğini ben bir bakışta bile bilirim... aklından bu düşünce geçerken aslında kendisi de genç adamdan farklı değildi. O da saklanmak için uğraşmıyor, ancak görülmek... işte bu, asıl bu durum genç adamın aksine kadını şaşırtıyordu.

Kadın bir üniversite hocası. Aynı zamanda bir yazar olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki öyküyü yazmasını istiyor genç adam. Yazar kimliğini keşfettiğimiz kadını bunun için zorlamıyor, ancak, yazarsan diyor, bizi yazarsan iki üç paragrafla geçiştirme bizi... Biz. Yaşanmışlıklarımızı veya yaşanmamışlıklarımızı değil, bizi yaz diyor genç adam. Bu, iki kişinin farklı yönlere baktığı, çünkü birbirlerini görmek istemedikleri ilk an. Tamam, diyor kadın; ancak bu öyküyü yazamayacağını biz okurlar çoktan anlıyoruz.

İkilinin ilişkisinin detaylarına dair hala net bir bilgimiz yok. Buna karşın onların arasındaki kırılgan bağı, ikiliyi adeta birbirine bağlayan saydam bir ışıkmışçasına görmeye çoktan başladık. İkilinin gündelik yaşamındaki ayrıma dönüyor odağımız. Adam gündelik işlerle zaman geçirmek ve bu işlere kadını da ortak etmek niyetinde. Oysa kadın bunlardan hoşlanmıyor, gezdiği yerler onu boğuyor. Kadının genç adamın misafiri olduğunu anlıyoruz. Bir misafir konumundaki bu kadın, genç adamın sevgilisi ve hatta arkadaşı bile değil. O zaman nesi, diye düşünüyoruz. Böyle belirsiz bağları sevmiyorum ama onlar ilgimi çekiyor. Onlar hiçbir şey değillerse, aralarındaki o ışıklı kordonlar da neyin nesi... Onları biz yapan şey ne ola ki? böyle düşünüyorum.

Zaman biraz çatırdıyor. İkilinin tanıştığı güne gidiyoruz. Üniversitede bir sınıf. Genç adam, kürsüdeki kadının sorduğu soruya verdiği yanıtla onu şaşırtıyor. Kadın, işledikleri öyküdeki ana karakterin kim olabileceğini - örneğin, cinsiyetine dair tahminleri soruyor sınıfa. Sınıftaki yanıtlar pek bir zorlama. Genç adamsa hafif bezgin. ''Ne önemi var,'' diyor, ''Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok'' (s. 12). Bize bu anları anlatan kadın karakter, erkek karakterin sesini duyduğunu söylüyor. Bu anı o kadar canlı ki onun zihninde, işte anıya sığmayan o ses, satırlarda kendine yer buluyor.

Bu, kadının üniversitedeki görevinde kalacağı odanın olmayan öyküsüne dair bir soruydu. Kadın, o ofise daha evvel hiç adım atmamıştı. Bu sorunun odanın sıkıcı genel geçerliğine kişisel bir parça katmasını umarak öğrencilerinde gözlerini buluşturdu. O odanın kimsesiz bir oda olduğu gerçeğini söyleyen tek kişi, dersine sadece dışarıdan bir dinleyici olarak katılan genç adamdı. Derse bir aidiyet taşımayan bu öğrenci, kadının ilgisini çekti. Genç adamın kapıya yakın oturuşu, dersi hiç kaçırmayışı ve hazır cevaplılığı.

Genç adamın Almanya'da bir yaşamı olduğunu ama bu yaşamın da üniversitedeki o sınıftaki gibi adeta kapıya yakın oturularak kurulduğunu kadın sorgulamadı. Buna hakkının olmadığına dair ince sınır, ikili arasında hep canlı kalmıştı. Onun hiç de kişiselleştirilmemiş yaşamını gezdi, onu anladığını sandı, belki de anladı. Ama öykünün anlatıcısı olan bu kadın, genç adama hiç dokunamadı.

Öykünün beni en çok etkileyen kısmı ise kadının Almanya gezisinde en çok etkilendiği kısmın Doğu Almanya ile Batı Almanya'yı bir zamanlar ayırmış olan sınırın kırılganlığını anlattığı kısımdı. İki kıyının arasından geçen ince bir ırmak. Bu ırmaktan geçmek ve karşı kıyıdaki sevdikleriyle birlikte olmak için ölümü göze almış nice yaşama gelecekten tarihi bir olayı izler gibi atılan bakışlardaki şaşkınlık... Kadını bu olay, bu mekan, hatta genç adamla yaşadıkları o anı bile değil; ziyaretçilerin gözlerindeki şaşkınlık etkilemişti. Çünkü belki de o şaşkınlığı gelecekte bir günde kendi içinde yaşayacağını o an sezmişti.

Genç adamı bırakmak istemedi. Hiç istemedi. Ancak ne yaparsa yapsın, onunla birlikte kalsa bile, onu çoktan kendinden ittirmiş bu kişiye yaklaşamayacağını biz okurlar seziyorduk. Bu kısımda spoiler vereceğim, isterseniz hemen sayfadan çıkın... 

Beni bu öyküde en çok etkileyen ikinci kısım ise, beni en çok etkileyen ilk kısmın devamı olan olaydı: Terk ediliş. Kadın, adamın ölümünün etkisini, içinde yükselmeye fırsat bulamayan o yası bile ilk kez adamın kendisiyle paylaşmak istediğini söylüyordu. O an hikayenin ilk cümlelerindeki öykünün yazıldığını hissettim. Aramızdaki Şey. İkisi arasındaki bağ o kadar derindi ki, bu bağın diğer ucunun kaybını bile kadın karakter adamla paylaşmak istedi. Birinin kaybını kaybettiğin kişiyle paylaşmak istemek... Bu his içimde uçurum hissi yarattı.

Belki de karakterlerin aralarındaki şey buydu, uçurum. Ve bu, kadın karakter ne yaparsa yapsın zaten kapanmayacaktı. Çünkü sınır, iki yakanın yaklaşmasıyla kapanır.


Spoilerlı Not: Kitabı bitirdim, söz konusu karakterler yazarı kendisi ve öğrencisiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şeyler dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


(Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell)


Popüler Yayınlar