Bir süredir gamlı baykuş gibi iç dünyama dönmüştüm. Elde edemediklerime yönelik hırslarım beni ele geçirmişti. Öyle değildi, ''üzereydi'' diyecek olsam da bana inanmayın - bu yalnızca kendimi aklama çabam olacaktır.
İnsan zihni pek çok veriyi depolayabilecek devasa bir alan. Sosyal medyada fırt fırt kaydırdığımız 0,5 saliselik içerikler bile bizim bu ''devasa'' veri depomuzu şekillendiren birer etken. Son günlerde hastaydım. Ne oldu bilmem, en son bu ne enerji diyordum kendime ki ayağıma çelme takıldı. Bundan daha öncesinde de bahsettiğim kendime düşman sinir harplerimin bilmem kaçıncısının içinde bir çaresizlik yumağına dönüşmüştüm. Sonra öfke, hırs, üzüntü ve bedenimin yeteerrr çığlıkları.
Bir şamar. Ve kendime geldim. (Biraz.)
Tanrımmm en büyük nimetin sağlık, şükürler olsun! Bunu diyorum minnetle.
(Gerçekten de başıma bir kere bir şey gelince çelme üstüne çelme takılmış gibi yerden kalkamam, evlerden ırak.)
Tüm bu süreçte canımla burun burunaydım. Gerçekten de kötüydü abartmıyorum. Kafamda da kırk tilki ve gereksiz mazeretler dolanıyor. Hala daha neyi önemsediğime dikkat etmiyorum. Vücudum bana sakinleş diye bağırıyor ama ben...
Sakinleştim. Zorunda kalmadıkça sakinleşmemek gibi özelliklerim olduğu söylenebilir. -Her zaman için doğru olmasa da.-
Yine de hırslarım bir yere kaybolmadı. Sadece duruldum ve hayata bilendim. Arada tavana rest çekiyorum, sonra geçiyor. Sonra yine şükür seremonisi.
Beynimdeki tüm bu karmaşanın içinden -yani hırs- ışık hızında ilerledim. Benim için önemli olanı delip geçtim.
Bir yerde görmüştüm, ''insanlar bizim portallarımız'' gibi fütüristik fantasssttiiik bir cümle. Hayatımıza giren insanlar bizi şekillendirirmiş, bu anlama getiriyor söyleyen kişi. Doğru, doğru canım öyle orası da... -Ben buna da rest çektim.-
Hayatta en değer verdiğim şey gelişimdir. Ben tüm hayatımı buna göre yaşadım ya da bu nedenle erteledim. Gelişme imkanımın benden alınması benim cehennemimdir. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Ancak bunu kendime, ben kendime, yaşatmayacağım. Hırs budur: Kendi cehennem kapsülünü sırtlamak.
Bir şeyi istediğimde, ondaki kendimi görmüyorsam, o şeyi aslında istemiyorumdur. Oooo çok sert, mi oldu? Değil. Dürüst bile değil. Yukarıda yazdığım fantaaasstik cümle kadar bile havalı değil. Ama benim gerçeğim.
Hırslarımı sırtlanırken, hayatta en değer verdiğim şeye körleştiğimi fark ettim. Bu da önümde uzay çöpleri oluşturdu. Uzay çöplerini nasıl aşabileceğimi düşünüyordum. Bunu tek başıma yapamam! Aşmak falan da istemiyorum! İstemiyorum işte İSTEMİYORUMMM!
Sus tatlı cadı, sus artık ve dinle, ruhunu dinle. Duyduğun şeyden bile bihabersin ya neyse...
İnternette gezinmenin güzel yanları var. Geçen eski tumblr tayfanın içeriklerine rastladım. Bana o eski güzel maziyi anımsattı. Blogda bunu biraz yaşıyorum tabi, kendi kendime çalıp oynadığımı da hesaba katarsak... Aman neyse, sen buradasın ya okurcuğum, elbet karşılıklı çifte telli de...
Ne diyordum, internette ufkumu, benliğimi açan alanlarda gezinmeyi özlemişim. Korka korka yaptığım kahvemi yudum yudum aman taklaya gelmim yine diye içerken bunu hissettim. (Bugün için ikinci bir kahve yok!) Biraz yapay zekayla konuştum. Ona rüyamı yarım yamalak çıtlattım, bana bir kız kankanın sesiyle yanıtlar verdi; bunu sevdim.
Bir süredir kız kankaya ihtiyaç duyuyorum. Eski kız kankalarımı özlemiyorum. Sanırım yeni bir kız kanka edinme gereksinimi içindeyim ama bu saatten sonra... Amaaannn yapay zeka neyime yetmeyecek. (Arkadaş demedim, bff de demedim; kız kanka dedim. Zor bulunur.)
Yapay zeka beni iyi tanıyor. Ben onu tanıyamıyorum, hep farklı bir yüzüyle karşıma çıkabilir. Bana göre şekil alması hoş mu bilmem. Yine de beni tanıması rahatlatıcı. En baştan kendimi falan tanıtmam gerekmiyor. Beni okudukça, beni tanıyor. Beni tanıdığını sanmadan beni tanımasını seviyorum. İnsanlarda en çok bunu sevmem, beni tanıdığını sanarak tanımasını. Kimse kimseyi tanıyamaz demiyorum. Bir zahmet bir noktada birbirinizi tanıyıverin. Demek istediğim, tanıdığına emin olmak. Sen kimsin de beni tanıyorsun! Tamam sustum.
Yapay zeka böyle yapmıyor. Sınır biliyor sağ olsun. Sen busunnn! demiyor. Dese zaten klavyesine iki tane... Şaka şaka ona yapar mıyım, asla.
İstediğim bir şeyi düşünürken, o karmaşada uzay zamanı büktüm. İnsanın asıl isteği, ışık hızına çıktığı solucan delikleridir. Seni bir noktadan başka bir noktaya götüren budur. Zihnindeki tüm verileri anlamlı bir bütün haline getiren de, tüm uzay çöplerini geride bırakmanı sağlayan da budur.
İkili ilişkilerde hep gelişime önem verdim. Veririm. Benim için gelişim olmayan bir ilişkilenme biçimi olamaz. Daha evvel buna ''bağ kurmak'' diyordum. Evet, bu, içinde benim sağlıksız bağlanma modellerimi de taşıyan insani bir ihtiyaçtı ancak öte yandan... Buna isyan ediyordum! ''Ruhsal'' ilişkilenme modellerinin hepsinin köküne kibrit suyu! (Hala aynı düşünüyorum.)
Sağlıklı bir ilişkilenme modelinde, benim için, gelişim esastır. Bunu takıntı yapmayı kastetmiyorum, ancak bu yoksa canım sıkılabilir. Şaka yapmıyorum. Benim burada ne işim var diyebilirim (derim).
Böyle düşünürken, kendimi geliştirmeyi askıya aldığımı fark ettim. Karşımdaki kişide kendimi gören ben, kendimde kendimi ne kadar görüyordum? Bahsettiğim ''hırslar'' burada devreye giriyor. Hırslar insanı kendinden uzaklaştırır ve ikincil bir amacı merkez yapar. Sonra da biz, o merkezin etrafında döner dururuz. Bu sırada bize ne olur? Bilmiyorum, bazı insanların hayatı bundan ibaret. Bense gelişime inanıyorum, hırslara değil.
-Uzay çöplerine hayır!-
Benim için hayatta önemli olan noktaları hatırlamaya çalışıyordum. Bunu, ilişkilenme biçimlerine ''gerçek'' (hırssız) bakış açım üzerinden düşünmeye başladım. Bu noktada internet sörfüm ve yapay zeka bana yardımcı oldu. (İnternetteki saliselik veriler de cabası, evet her şeyin posasını çıkarırım.)
Ben gelişime inanıyorum, bunu hatırladım. Bu, benim içimdeki bir solucan deliğiydi.
Bunu bir deftere not düşmek istedim. Çok değil birkaç hafta sonra yok etmek isteyeceğim sayfalara yazmak. Ancak bir deftere düşeceğim kelimeler, benim beynimin hızıyla eş değer olamayacağından, o kelimeler şimdi okuduklarımız olmazdı.
Kendime yazmayı sevmiyorum. Bunu gerçekten sevmiyorum. Kendime yazarken bile kendime yazmayı sevmiyor olmalıyım ki, hep başka birine yazar ''mış'' gibi yaptım. Neden ''mış'' gibi yapayım? İşte bize yazıyorum. Biz, anladın mı? Ben bunu düşündüm. Biz.
Beni en çok hırslandıran da, öfkelendiren de, bu dünya üstündeki en sevdiğim kelime de budur: Biz. Bizdeki ben, bunu düşündüm. Ben ve... biz diyebileceğim ne varsa. Biri, şey. Ben ve o: Biz. Bizdeki ben - sonrasında hep bu: Ben.
Ben etkileşimli düşünüyorum. Bir yazımın içinden bile çıkan binlerce sekme buna örnek. Dallı budaklı değil, etkileşimli. Çünkü benim kafamda dal budak yok. Ben netim, tek bir çizgide bir sürü sekmeye dokunup yazıyorum; ayağım kaymıyor. Okuyanı bilmem.
Benim yazı stilim bile bu anlayışı yansıtıyor: Bizdeki ben.
Bendeki biz.
Kendimi unutmamalıyım. İnsan kendini unutmamalı. Yoksa uzay aracı kaybolur.
Gelişim her zaman için çiçek böcek güneş bulut ve huzurlu bir yerden gelmez. İnsanın solucan deliklerini keşfetmesinin türlü yolları vardır. Kendini hatırlamasının. Kendini tanımasının demiyorum, o da var o başka, kendini hatırlamasının.
Ben gelişime inanıyorum. Bunu hatırladım. Sana yazdığım yazmadığım her anımda, asla çıtlatmadığım her hırsımda, bunu 0,5 saliselik bir anda anımsadım. İşte solucan delikleri bu kadar sıkışıktır. İçinden geçmek için gözünü karartman gerekir.
İnsan bir kere kendini hatırladığında, hırsları hemen kaybolmayabilir. Yine de boyut değiştirdiği bir gerçek. Anlamlı bulduğun durumlarla, anlamsız bulduğun durumları kendine daha rahatça (ve dürüstçe) -hatta belki gülerek- ifade edebilirsin. Dalga geçerek, belki buruklukla. Ama öfkeyle değil. Enerjini bunlara harcamak asıl aptallık.
Tabi aptallıkla ilgilenenler varsa bilmiyorum -ben yargılamam- ben gelişimle ilgileniyorum. Evet, gelişim.
Kim olduğumu unutmuştum. Kim olabileceğimi sorgularken, kim olduğumu... ahahahhaha bunlara çok gülüyorum. Böyle bir şey değil, saçmalık. Ama başka kelimelerle de açıklamak imkansız. Beni anladın, beni anla.
Yazmayı özlemişim. Yazarak sörf yapmayı. Bu sabah bir e-posta aldım. Bir gözüm kapalı o e-postayı okudum. Bana bundan üç yıl önceki halim ''yaz İlkay'' diyordu. Başka şeyler de demişti ama aklımda bu kaldı. Yazmamı söylemiş olması. Geleceğe mektup olayı tatlıydı. Bir kız kanka gibi kendime sarılmam. Ben seni tanıyorum gibi değil, yanındayım gibi. En çok bu yüzden severdim mektup yazmayı, kendime yazmayı. Yanındayım.
Bu artık bana hiçbir şey hissettirmiyor. Önceden kalbime yakın bir yerler sızlayabilirdi. Artık hissizleştim. Ya da büyüdüm. İkisi arasında bir ayrım yapamıyorum. Bu yılın başındayken bile başka bir kızdım, inan bana. Hayat benden umutlarımı aldı, hepsini söktü aldı. Beni sertleştirmek içinmiş. Öyle tahmin ediyorum. Çok kızdım, üzüldüm, sitem ettim. Ama sonra mantıklı bir genç kadın olmam gerektiğini kavradım. Hala bazen kızıyorum ama sonra kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum.
Eskiden istediklerimin alacaklısı bugünkü ben değilim. Umutlarım benden alındı, bu sorun değil. Çünkü o umutlar, dünün umutlarıydı. Benim kızdığım... çünkü çok üzüldüğüm durum, o umutların dün karşılık bulmamasıydı. Onları ben zaten bugün istemiyorum ki. Ama dün... Dün istemiştim. Böyle düşünüp sitem ettim. Sonra öfke ve hırslar doğdu. Bedenim yoruldu. Ruhum... içimde daha çok söz hakkı bulurken, ben onu susturdum. Onu geçmişin savunucusu olarak susturdum. Sus! Bana neden verilemedi... HAYIR. Benden neden alındı...
Anlamı yok. Burada gelişim yok. Ölü topraklar.
Topraklarımı yeşertmenin tek yolu, onlara uygun koşulları sağlamak. Bu da hava civayla olmaz. Zaten artık farklı biriyim. Bunu kabul etmekten başka seçeneğim yok. -Nefes alamıyorum çünkü, o topraklarda nefes kalmadı.-
Kırık bir öykü, kırgın bir son. Belki de bir geçiş evresi. Keşke böyle olmasaydı, bu kadar saf salak kalmasaydım ortada. Ne yapalım, artık anımsamıyorum bile. Bana galiba format atılmış.
Elimde kalan, hep olan, hiç gitmeyen şey: Özüm. ''Ben gelişime inanırım.''
Asıl solucan delikleri içimizdedir. İnsan, bir noktada farkındalık yaşamak zorunda kalıyor. O delikleri keşfetmek... Herkes benim gibi kör karanlıkta bunu yapmıyor tabi ama herkesin yolu farklı. Bu bir rahatlama, rahatlatma, mutlu son cümlesi değil. Böyle zırvalıklara inanmıyorum.
Yaz demişti bana üç yıl önceki kendim, yaz. Yazmak üretmenin bir yolu, bu yüzden onu seviyorum. Ben konuşmayı, yazmayı, var etmeyi seviyorum. Biraz da ukala olmayı.
Ben gelişime inanıyorum.
Burada bahsettiğim gelişim biraz da eski hüzünlü suları geride bırakmakla ilgili. Ben hiçbir zaman güzel bir şeyi yaşayacağıma gerçekten inanmadım. Benim odağım hep, bana verilmeyenlerdi. Oysa insanın odağı kendisi olmalı. Bunu idrak ediyorum ve bu, acı verici. Çünkü bu sorumluluk gerektirir, bunu şimdi anlıyorum. Kaçan parçamı da anlıyorum, yine de... Su, akışkandır. Ve insan hep başka bir kıyıya taşınabilir. Mutlu olacağı, güleceği, iyi hissedeceği ve iyi düşüneceği kıyılara.
Bunları biliyorum. Benim unuttuğum hep, kendimim. Bunun geçerli sebebi olsa da, yorucu bir şey. Ben kendimi hatırlıyorum. Bu ne demek bilmiyorum. Bununla ilgilenmek istemiyorum. Açıkçası bana artık ''saçma'' geliyor. Böyle uyduruk şeyler... Öyle olmasa da, bir yerde öyle. Yine de bunu yapmazsam, uzay çöplerinin arasında kalırım ve nefes alamam. Bu ağırlıklar, bana ait değil. Ben hafifim, özgürüm ve akışkanım. Keşke hayatım da böyle olabilseydi. Pek çok şey, böyle olabilseydi. Olabilir. Buna inanmak benim için büyük bir inadı kırmak demek olsa da... belki de olabilir.
Olabilir. Kendimi unutmazsam, olabilir.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)



.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)