Son izlediğim Sihirli Annem: Hepimiz Biriz isimli filmde -SPOILER- perilerin peri olduğu fani dünyasına ifşalandıktan sonra gazeteciler bizim perilere çeşitli sorular soruyorlardı. İçlerinden bir soru Betüş'e denk gelmişti: ''Duygularınız var mı?'' Betüş de ağlamaklı duraksamış ve dehşetle, ''Tabi ki var,'' demişti. İnsanlar, perileri komple bir tür olarak algılamışlardı. Sanki her peri aynı tornadan çıkmış, özel olarak tek tek biricik varlıkları yokmuş, olamazmış gibi. Bu bana şunu düşündürdü... İnsanlar, insanları bile komple bir tür olarak algılamıyor mu?
Genelde empati kelimesi yanlış anlaşılma eğilimindedir. Tdk tanımına göre empati, ''duygudaşlık,'' olarak tanımlanmıştır. Sen ''empati yapmak''tan ne anlarsın? Önce bir sen dur düşün bakalım sevgili okur. Düşündüysen ve düşünmediysen devam. Empati yapmak deyince çoğu kişi aklına o klasik ve bize belki de ezberletilmiş tanımı getirir ve yanılgıya düşer: Kendini başkasının yerine koymak.
Bu kavramı ben de yanlış düşünüyordum. Bunu, üniversitenin üçüncü yılında -malesef uzaktan eğitimle aldığım- güzelim derslerden biri olan dinleme eğitimi dersindeki dinleme tür yöntem teknikleri konusunun içinde yer alan empatik dinleme kavramıyla anlamıştım. Dersin hocası bile bizleri uyarmıştı, başkasının şartlarına sahip olmadan mevcut benliğin, deneyimlerin, his ve yaşantıların içinde diğer kişinin koşullarını düşünüp empati mempati yapamazsın diye. Bu doğru.
Kendini karşındakinin yerine koymak tanımlaması yanlış bir tanımlama olmasa bile yanlış anlaşılmaya açık bir tanımlama. İnsanların çoğu, kendi mevcut düşünce sistemindeyken karşısındakini anlayabileceğini sanıyor. Oysa aynı olayı yaşamış iki insan bile bazen (bence çoğu durumda da, neyse) birbirini tam olarak anlayamaz. Çünkü Tdk'nin tanımına bir dönelim... Duygudaşlık. Ben empati kelimesini bu tanımla paralel ifade ederim: Aynı şeyleri hissetmemiş iki insan aynı deneyimi yaşamış olsa bile birbirlerini anlayamazlar; empati, aynı duyguları hissedebilmektir, diye. Bu bakımdan birini tam olarak anlayamayacağımızı ifade ve itiraf etmek bile aslında bence çok daha gerçek bir şekilde empati kurmak, anlayış göstermektir.
Örneğin diyelim ki kötü bir olay yaşadınız. Ancak sizin o kötü olayı yaşarkenki koşullarınız iyiydi. Size destek olan çevreniz vardı, maddi olarak iyi durumdaydınız. Hal böyleyken aynı olayı yaşayan ama sizin koşullarınıza sahip olmayan başkasının aldığı kararları sorgulamak, mantık eksikliği olur. Çünkü eşit şartları mukayese etmiyorsunuz. Maddi koşullar yine görülme eğilimindedir de, manevi koşul farkları hep göz ardı edilme eğilimindedir. Bu nedenle de çoğu durumda kimse kimseyi gerçekten anlayamaz. Yalnızca kendi mevcut şartlarının ona sağladığı konfor veya alan ekseninde değerlendirme yapabilir.
Tüm bu yanlış değerlendirmeler ise bugün bizleri tek tipleşmeye götürdü. Evet, tek tipleşmenin nedenlerinden biri de bence empati eksikliği. İnsanların birbirlerine her şeyi bu kadar kolay dayatıp başkaları üzerinde şımarık çocuklar gibi tahakküm kurmak istemelerinin nedeni bile bu. Bunu illa ki böyle dramatik bir pencereden görmemize de gerek yok aslında. Çoğu kişiyi çoğu başka kişi, tek tip değerlendirme eğilimindedir. Tamam, bazı insanlar gerçekten de bir grubun parçasıdır ve kişilik olarak özgün özellik göstermezler... Öte yandan bizim işimiz o kadar uzaklarla da olmaz, olması da gerekmez aslında. Dış çevreyi kategorilere ayırma nedenimiz, kendimizi korumak amaçlıdır; insan kategorilerle düşünme eğiliminde çünkü (ikilik\ dualite\ o mu bu mu yoksa hiçbiri; olayında sıkça dile getirmiştim).
Benim hayatta en nefret ettiğim şey tek bir tipleme olarak görülmektir. Çok ciddiyim; bak son yazılarım içinde ''nefret'' kelimesinin en çok uyduğu yer cidden burası oldu. Çünkü bu, insanların kafalarında seni bir kalıba hapsetmeleri ve öyle davranmanı beklemeleri demek. Önce yakın ilişkiler, sonra daha uzak ilişkiler ve en sonunda toplum içindeki genel olarak sen. Beni asıl öfkelendiren ise bu kategorileri günbegün -özellikle de sosyal medya aracılığıyla- besleyen insanlar. Sadece kendin olamazsın insanlar için; kendin olurken aynı zamanda bir alt gruba girmen gerekir dayatması seni bekler çünkü. Ben bu kadar sığ değilim kardeşim desen bile, kime diyorsun ki; karşında kocaman bir kalabalık var. Öte yandan bu sadece sözde ve soyut bir tanımlama olsa neyse. İnsanlar bu kalıpları davranışlarına dökerler saf saf. Senin o olmadığını anladıkları anda da bozulurlar. Bozul kardeşim, bozul. Ben bozulacağıma sen bozul. Ama galiba benim de ayarlarım artık bu nedenle ufaktan bozuldu. Çünkü önceden bu kadar çok nefret etmezdim, pek çok şeyden.
Ben hep aynı insandım bu arada. Yalnızca, çoğu saftirik kişi gibi, iyi niyetliydim. Hala öyleyim ama saf bir iyi niyet başkadır (ve bu dünya için saçmadır). Önceki mutluluk yazılarımı düşünüyorum. Orada yazdığım şeyleri hala sevdiğimi. Bulutlar, ağaçlar, kuşlar, çiçekler, doğa!, hayvanlar, küçük çocukların komik hareketleri... Arka plan. Fark ettin mi, bunların hepsi arka planı oluşturuyor. İşte sorun buydu. O zaman da, şimdi de. Bu bir arka fon. Ben hep, ön plandaki bir şeyin beni mutlu etmesini umdum. O şeyi bulamadıkça ise... Arka fona duyarsızlaştım.
Geçen hafta falan olsa bu beni çok üzüyor derdim. Artık demiyorum. Çünkü çoğu kişi o arka fonu bile fark etmez. Beni bu da çok üzdü. Çok uzun bir süre. Hele hele üzüldüğüm şeylere bak... :) Ama sonra üzüntüm geçti. Belki de ben, kendimle duygudaşlık yapamıyordum. Empati için ikinci bir figüre ihtiyaç vardır. Oysa kendi içimiz bile katman katmandır. Kendi duygularını anlayamayan biri, karşısındakinin duygularını da bence tanımlayamaz. Bunu yazarken biraz bana bile ''seeerrtt'' geldi ama öte yandan, haklı noktaları var biliyorum.
Duyguları somut oluşumlar sanıyorum belki de. Olabilir. Sence öyleler mi? Yoksa sezgisel varlıklar mı duygular? Çoğu kişi duyguları elleriyle tutamadığı için yok sanır. Hiç hissedemeyen ben bile varlıklarını biliyorum. Ne saçmalık. Belki de duygular iki türlüdür. Somut ve soyut. Ben sezgisel olarak onları hissettiğimi yazdığım belki de yüzlerce yazı paylaşmışımdır seninle. Abartmıyorum, o kadar yazı rahat olmuştur bunca yıldan sonra. Ama tüm o yazılar, bir tane somut bir duygu etmedi!
Belki de beni üzen budur. :)
His deyince çiçek böcek algılanır değil mi? Benim hep kızdığım da bu değil mi? :) Ben belki de hiç bu tarafı hissedemedim demeliyim. Bu nedenle de kendimi, ''hissedemeyen biri,'' olarak tanımlıyorum. Ve bu beni sinirlendiriyor! :)
