![]() |
| Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz, Yayınevi: İthaki Yayınları |
Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.
Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.
Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?
Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?
Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.
Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...
Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu.
Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.
Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?
Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.
Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.
Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.
Kitaplarla kalın.
.jpg)
.jpg)



.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)