Öldükten Sonra Yapılamayacaklar Listesi.

 

16 yaşındayken kendime bir çeşit bucket list hazırlamıştım. Tam olarak bu başlığı vermesem de, o yazdıklarımın amacı buydu. Sadece, o listedeki maddeleri ölene kadar değil, hayatımın sonraki 10 yılı içinde yapmayı planlamıştım. O liste günlüklerimin birine zımbalanmış halde duruyor olmalı. 5 yıl sonraki halime (yani 21. yaşıma) yazdığım mektupla birlikte.

Mektubumu en son geçen yılın bu zamanlarında falan okuduğum aklımda (dokuz yıl sonra :). Biraz buruk hissetmiştim, çünkü o mektup da bucket list tadındaydı. 16. yaşım o kadar meraklıydı ki, bu merak kalbimi kırmıştı. O günlerde kötü zamanlar yaşıyordum. Sana şimdi biraz agresif, biraz (bence değil ama eski yazılarımı bilenlere belki öyle gelir) karanlık yazılar yazıyorum gibi geliyor olabilir. Ama hayır, ben sadece artık dürüstçe yazmaya karar verdim. Kendime karşı dürüst olmaya.

Günlük dilimle blog dilim hiçbir zaman aynı olmadı ama şu anki son yazılarımdaki anlatım içeriklerim ve dilim aslında günlüklerimdeki anlatımlarıma en yakın olan versiyon diyebilirim. Hani eski uygarlıkların batmasının ardından (belki yüzler, belki binlerce yıl sonra) yeni uygarlıklar oluşur ya; işte benim yazılarımı komple silip yeniden baştan yazmaya başlamam da bana böyle hissettiriyor. Her yeni uygarlık aslında belki sezgisel olarak, belki elde ettiği bilimsel bulgularla, bir şekilde eski uygarlıklardan izler taşıma eğiliminde oluyor. Gelişim, üstüne koya koya sağlanıyor çünkü. İşte benim yazılarımı silip baştan yeni yazılar kümesi oluşturmam da benim iç dünyamda böyle bir etki yapıyor. Yeni bir uygarlığın doğuşu gibi bir etki.

Son yazılarımı bu nedenle çok sevdim. Daha çok bendenler çünkü. Hala biraz fazla tepkisel noktaları olsa da, o tepkilerin bile benim filtresiz noktalarımdan gelmesini ve beni okuyan senin bunu görmeni seviyorum. Senin beni okumanı seviyorum sevgili okur. Az evvel blog panelini açarken de bunu düşündüm. Bazen mızıklansam bile, iyi ki blog yazıyorum diye düşünüyorum. Artık bence blog yazma konusunda tecrübeli bile sayılabilirim :P ve bunu da seviyorum. Bir şeyin bu kadar benden olmasını ve bu kadar benden olarak başkalarına akmasını, seviyorum.

16. yaşımın listesi de, mektubu da muhtemelen benden uzaktır. Onun hayal gücü benimkinden daha gelişmişti. Çünkü umut edebiliyordu. Umut nedir sence? Artık sıkça bu kelimeyi sevmediğimi, hatta ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Nefret, güçlü bir kelime değil mi? Oysa ben artık bir şeyden hoşlanmadığımda onu sevmediğimi bile değil, ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Bunun sebebi muhtemelen o şeyden gerçekten ''nefret etmem'' olmuyor, bunu sen bile anlamışsındır. Öfkeleniyorum, kırılmamak için öfkeleniyor ve inkar ediyorum. Bir şeyi sevmediğimi sandığımı kabul etmeyi inkar etmek için, ondan nefret ettiğimi kendime veya sana söylediğim zamanlar oldu. Yoksa ben kolay kolay nefret edecek biri değilim. Hissedemeyen biri olsam bile, hislerin ağırlıklarını bilen biriyim. 

İkisi arasındaki farkı anlıyor musun? Muhtemelen ben kendime ne zaman ''hissedemiyorum,'' hatta ''hissedemeyen biriyim'' desem bana inanmıyorsun. İnanmıyorsun değil mi, biliyorum. Ben inanıyorum, çünkü bence bu doğru. Doğru olmasını pek istemezdim ama doğru. Ben, bence, hissetmenin ötesinde algılıyorum. En azından bazı şeyleri. Hislerin doğasını anlamak gibi. Sadece hissedebilseydim, muhtemelen daha kolay olurdu. Ama ben, hissetmeyi anlıyorum. Bunu anladın mı? 

O listemin içeriğini tam olarak hatırlamıyorum ama çoğu maddeyi yapmadığımı biliyorum. Bunda tabi biraz yüksekten atmamın da etkisi büyük. :) 16 yaşımdayken, 10 yıl sonrası bana devasa bir zaman dilimi gibi gelmişti. Hatta 5 yıl sonrası bile. Aslında çok insani ve çok gerçekleştirilebilir şeyler ama muhtemelen tüm imkanlara sahip olan biri olsaydım bile 10 yıl içinde, 5 yılı pas geçiyorum :), gerçekleştiremeyeceğim şeylerdi. Bazıları gerçekleşmiştir belki, dediğim gibi hiç hatırlamıyorum ama bazıları da gerçekleşebilecekken gerçekleşmemiştir muhtemelen. Bunlara bahanem yok. Ben bahaneleri hiç sevmem. Oysa benim de ne çok bahanem var değil mi? 

Herkese kendi bahaneleri geçerli gelir, bana da benimkiler öyle geliyor sanırım. :) Ben aslında gerçekten anlayışlıyım. Kendime olmasa bile, en azından çok uzun yıllar böyle olduğu için şu anda da bunun kalıntılarını üstümden atamasam bile, başkalarına karşı gerçekten belki de haddinden fazla anlayışlıydım. Hala öyleyim bakma, keşke olmasam. Hep bunu düşünürdüm, hala düşünüyorum bazen, keşke diyorum, keşke biraz daha karanlık noktalarım olsaydı. İnsani diyerek bahaneler bulduğumuz karanlık noktalar. Daha kaba biri olsaydım mesela, bence nezaket zaten içten gelir ama toplumsal yaşamda artık topluluğa uyum sağlamak için bile nezaket gösterimi yok değil mi? Ama mesela bak benim nezaketim hep ben nazik bir kişilikte olduğumdan dolayı kendini dış dünyada gösterdi. Diğer yandan anlayış. Ben neden bu kadar anlayışlıyım, keşke olmasam, bunu düşünürdüm. Hala bazen düşünüyorum.

Ben benim kadar farklılıklara saygılı bir insan tanımadım. Ben, bir insanın varoluşuna ve özgün benliğine eleştiri getirildiğinde hissettiğim öfke kadar yüksek bir öfkeyi çok az durumda hissetmişimdir. Hatta biri bir ortamda benim yanımda yaptıysa, eğer karşımdaki kişi insansa tabi ki bazıları tırt hırt fırt da olabilir, içimden adeta ejderha çıkar ve o yargılanan kişiyi\ topluluğu\ anlayışı bir avukat edasıyla savunurdum. Ortaokulda ve hatta lisenin bazı dönemlerinde avukat olmak isterdim. Bunu büyük bir tutkuyla istediğimden değil, dünyadaki adaletsizlikleri çok küçük yaşlarımdan beri görme talihsizliğine sahip olduğumdan ve bundan, evet, nefret ettiğimden dolayı avukat olmak isterdim. Sonra insanlarla uğraşmanın beni daha çok öfkelendirdiğini ve özgün kişiliğimden uzaklaştıracağını keşfedince, yine insan doğasını keşfetmeye odaklı olan ama daha ''yumuşak'' alanlara yöneldim. Bunu bilinçli bir kararla yapmamış olsam da, bilinçaltımdaki seçim bundan dolayıydı biliyorum.

Bucket listten buralara ne ara geldik değil mi? Boşversene, ki bilerek buralara geldik açıklayacağım kısma da geleceğiz, ben zaten sana başka bir şey yazacaktım ama söze nasıl başlasam bilemediğimden bu konuyu açıverdim işte. Bucket list konusunu. Dün bir yorum yanıtımda 16. yaşımın talihsiz günlerini anlatmıştım. Aslında o kadar dramatik değildi, ki bence öyle olmalıydı ama o yıllarda çok üstünde durmamıştım. Yine de, ben 16. yaşımda bir kırılma yaşadığımı biliyorum. Bazı yaşlarım var; çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe uzanan bazı noktalar. Spesifik noktalar. O noktalardaki yaşlarımda ben başka bir yola sapma ihtimaline sahipmişim de, beni bugüne getiren tercihleri yapmışım gibi seziyorum. Önceden olsa bunu olumsuz bir yerden ifade ederdim. Çünkü değerlendirmeden hüküm verirdim. Bahaneler üreterek, sızlanarak ve başka durum ve kişileri suçlayarak ''olmadı işte'' derdim. Kendimi küçümserdim. Ne acımasızca. 

Bugün uzun zamandan sonra ayna konuşması yaptım. Ayna konuşmalarını insanlar motivasyon amaçlı yapıyorlar sanırım. Benimkilerin bununla alakası yok. Ben, şizofrenik bir yerden yazmıyorum :), kendimle konuşmak için ayna konuşması yaparsam yaparım. Bedenimi görmek için. İnsan bilinci ve bedeniyle bir bütün ama yaşam içinde çeşitli zamanlarda biri daha çok baskın çıkabiliyor. Bilinçten kastım tabi ki zihin. Ben zihinsel olarak kendini algılayan biriyim. Bunu mutlak bir gerçeklik olarak yazmıyorum, çünkü bu, çeşitli zaman dilimlerinde değişebilecek ve aslen, dengelenmesi gereken bir şey. Mesela bunu daha iyi anla diye söylüyorum, çoğu insan bedensel olarak kendini algılar. Diğerlerinden bu kadar sık bahsetme sebebim de bu: Kendimdeki ''eksik'' parçayı diğerlerine bakarak bulmayı ummam. Oysa ortada eksik bir durum yok. Bunu keşfedeli uzun süre olsa da, insan denen varlık, her ne kadar diğerlerinde bunu ölümüne eleştirsem de, kendini diğerleri aracılığıyla var etme eğiliminde. Beynimizde hep bir ikili sistem var çünkü. Kıyas. Bu budur, bu değilse budur; gibi. Oysa bir şey, bir şey olması ya da olmamasından bağımsız olarak kendisidir.

Aynada kendimi ne zaman gerçekten dikkat vererek görsem, kendimi görürüm. Ben, bedenimden hep çok kopuktum. Belli bir yaşıma kadar. Bu, muhtemelen senin anladığın şekilde bir kopukluk değil. Nasıl bir kopukluk olduğunu kelimelerle tam olarak tanımlayamam, ama bu durumu en iyi ifade eden kavram, kopukluk olacaktır. Ben kendimi yaşamımın büyük bir kısmında hep çok güzel buldum. Buna rağmen hep görünüm takıntım vardı. İnsanlara dayatılan güzellik algısıyla bu durumun alakası yok, ki beni biraz bile tanıyorsan herkesin kabul gördüğü basmakalıp her şeyden, evet nefret ettiğimi ve bu uyduruk fikirlere kapılmayacağımı bilirsin. Hatta bu güzellik algısı tantanası bana çok aptalca gelir ama konuyu dağıtmayalım. Benim güzellik takıntım, bedenimle olan temassızlığımdan ileri geliyordu. İlk kez yüz yogası yaparken yüzümü gerçekten keşfetmiştim. Tuhaf bir histi. 

Bana herkesin şakşaklayacağı, ayılıp bayılacağı bedenleri gösterseler, ben yine de her seferinde içinde yaşadığım bedeni seçerdim. Ciddiyim, çok ciddiyim hem de. Bu ayna konuşmamda da bunu gördüm. Kendime baktığım o ilk anda bile bunu gördüm. Tam olarak istediğim gibi göründüğümü. Kaşım gözüm, kolum bacağım belim oram buram değil mevzu; mevzu benim varoluşumu bedenimde görmem. Ben, herkesin yakışıklı\ güzel bulduğu tiplere de bayılmam bu arada. Evet, estetik olarak orantılı diye düşünürüm. Cansız sanat eserleri için de böyle düşünmez misin, işte ben de herkesin şakşakladığı güzellik standartlarına bu gözle bakarım: Cansız bir varlığa bakar gibi. Oysa benim güzel\ yakışıklı bulduklarım her zaman, varoluşları bedenine yansıyanlar olmuştur. Çünkü onlar, parlarlar.

Bedenimden kopukluğum muhtemelen annemle olan ilişkime ve oradan şekillenen hoş olmayan deneyimlerime dayanıyor. Kendimi sevmek için çırpındığımı sandığım tüm o yıllar, aslında kendimi kabul etmek için, daha doğrusu kabul ETMEMEK için çabaladığım yıllarmış. Önceden olsa, ''ne zaman kaybı'' derdim, ama değil bunu biliyorum. Bugün, bir anda aklıma benim yaşam amacım ne ola ki fikri geldi. Biliyorsun, beni ''tuhaf'' bulma diye hep ara sıra açıkladığım için artık bilmelisin, ben çoğu şeyi oturup da uzun uzun düşünmem. Ben çoğu şeyi oturup da düşünmem, sadece aklıma gelirler. Zihnim hep çok aktif olsa da, bilinçli zihnimde sesler korosu falan yoktur. Hani zihni susturma cart curt derler ya, bende susması gereken bir şey yok. Sadece, aktif çalışan ve bunu bağırmadan yapan bir zihin var. Aşırı düşünmek gibi değil, düşünmeyi içselleştirmek gibi. Bu bence daha yorucu, çünkü kısacağın bir ses bile yoksa zihnini nasıl dinlendirebilirsin ki... Bilmiyorum. Benim zihnim genelde dinlenmiyor sanırım. Neyse, benim yaşam amacımı ben hep biliyordum bakma. Sadece, sanırım içten içe bu kadar basit olamaz diye düşünen bir yanım vardı. 

Ben kendime çok yüklenen biriyim. Hep böyle oldum. Neyi değiştirirsem, yaparsam veya BAŞARIRSAM (ki bu durum aslında benim odağımda değil, çünkü ben hep başarılı sayılabilecek biri oldum) kendimle uğraşmayı bırakırım diye düşünüyordum. O hep eleştirdiğim şakşaklanma halini mi deneyimlemek istiyordum yoksa? İçimdeki sinsi küçük bir parça, o hep eleştirdiği şeyi mi arzuluyordu? Hayır. Sadece, daha büyük bir şey olabileceğini düşünüyordu. İşe yarayan biri olmam için, sevilebilen biri olmam için... Aslında bunlar bile değil, ait hissetmem için belki. Evet bu. Hak etmek için diyecektim ama bu bile tam olarak değil; ait hissetmek. Bu, benim bu yaşamda hiç tam olarak deneyimleyemediğim bir şey oldu. Bunu deneyimleseydim sana kendimi Dünyalı bir cadı olarak tanıtırdım değil mi? Ama deneyimlemedim. Belki de, kendimden bile bu yüzden hep az veya çok hep bir şekilde kopuktum. Belki de, bu nedenle hisseden biri değil de, hissetmeyi anlayan biri oldum.

Bu biraz canımı yakıyor. Hala yakması da... :) Ama aynaya bakarken, kendimi gördüğüm her seferinde olduğu gibi, ait hissettim. Ben buraya aidim. Ben, kendime aidim; gibi. Tam olarak böyle bile olmasa da, daha da uzatmaya gerek yok sanırım. :) Zaten başka nasıl ifade edebilirim bilmiyorum, kendime bile.

Bugün üç kız çocuğunu ip atlarken gördüm. İkisi ipi çeviriyor, ortadaki atlıyordu. Bu oyunu çok özlediğimi düşündüm. En son yıllar evvel oynamıştım. O kadar yıllar evvel ki anımsamıyorum bile. Tek başına ip atlamayı değil de, ben böyle arkadaş grubu şeklinde ip atlamayı hep daha çok severdim. Ben aslında bireysel biri değilim. Evet, herkese tahammül edemiyorum doğrusu :) ama ben, özümde grup odaklı biriyim aslında. Topluluk odaklı. Baksana, anlatmadan bile ben yaşayamam. Abartmıyorum, gerçekten öldüğümü hissederim. Benliğimin (diğer bir ifadeyle ruhumun) öldüğünü.

Hayatımın son yıllarında neredeyse her gün bunu deneyimledim. Bu korkunç bir şey. Bu herkes için korkunç olmaz ama cırcır böceği özellikleri gösteren kızlar için olur! Anlıyor musun, ben anlıyorum. Ve bu bana yardımcı olmadı, anlamak bana hiçbir zaman yardımcı olmadı. Ne zaman bir şeyi istesem, istediğim şeyin zıddını yaşadım. Ruhum ölüyor gibi hissettim. Ben bir günde isteme becerimi yitirmedim. Korktuğum için, çok korktuğum için, artık bir şeyi istediğimde bile temkinliyim ve umut etmekten korkuyorum.

Benim bu hayatta aslında tek bir korkum var: Kendim. 1. Kendim olamamak. 2. Kendim olmak.

Bu hayata kendimiz olmak için gelmediysek, ne için geldik ki? Hep bunu düşündüm ve beni görünmeyen bir sınırın berisine atan da bu oldu. Oysa, daha evvel sildiğim bir yazıda yazmıştım, deneyimlere saygı diye bir şey var. Herkesin ''yaşam amacı'' (ki bunu göz devirttiren popüler bir söylemle veya havada kalan temelsiz bir romantiklikle ifade etmediğimi belirtmeliyim) farklıdır. Herkesin yaşam amacı, kendisi olmak zorunda değil; ki muhtemelen değil. Ben nasıl ki kendim olamadığımda öldüğümü hissedecek kadar mutsuz oluyorsam, başka birisi de başka bir durum için böyle hissedebilir. Bir insanın iyi hissettiği durum için onu yargılamam, ne kadar adilce? İnsanın özgünlüğüne dünyadaki pek çok şeyden daha fazla saygı duyduğunu düşünen ben, bu kadar basit bir şeye bile saygı duymakta neden bu kadar zorlanıyorum? Üstelik beni ilgilendirmiyor bile!

Ben, bir şeyi bozmaktan hep çok korktum. Çünkü sonra tamir edemezsem, o şey bozuk kalırsa ne olurdu! Öncesinde, kendim tamir etmekten korkardım. Evet, bir şeyi ''bozacağımdan'' hep bu kadar emindim. Sonrasında ise, tamir edememekten korkmaya başladım. Yani bende hep bir ''tamir'' teması vardı. Zaten yıllarca kendimi tamir etmeye çalışmışım sanki baksana. Komik. Kendime haksızlık etmiyorum. Ben kendime başkalarının garipseyeceği şekilde takılırım. Bunun nedeni de muhtemelen kendimin en büyük zorbası olmam. Uzun yıllar böyle olunca, insan bir anda aksine alışamıyor. 

Bunu hak etmediğimi bilsem de, galiba kendimi beceriksiz bulan bir yanım var. Bu da, bana kendimi zorbalamaya hakkım varmış gibi hissettiriyor olmalı. Ya tamir edemezsen, hiiii! böyle düşünen bir ses. Cılız ama güçlü bir sezgi. Sesini çıkarmadan bana kendini hissettirdiği için, bu fikri içselleştirmişim. Böyle fikirleri dönüştürmeyi bırak, fark etmek bile zor. ''Diğerleri'' olmasaydı ben de fark edemezdim. Neyse ki ben, sadece kendimin yargıcıyım. Başkalarını yargıladığım anda anlıyorum ki, kendimde tahammül edemediğim noktamı diğerlerinde büyütüyorum.

Bir şey ''bozuk'' kalsa ne olur ki? Hadi ben beceriksiz olayım ve o şeyi bozayım. N'olur? Hiçbir şey olmaz. Bunu bilsem de, kabul etmek bilmekten daha zor. Yine de, 16. yaşıma artık mahcup hissetmesem de, şimdime de mahcup hissetmesem de, herhangi bir yazılmış veya yazılmamış bucket listte yapılabilecek maddelerim varken, sırf korktuğum için bunu denememem bile, evet, saçmalık derecesinde aptalca bir tercih olur.

Örneğin, öldükten sonra yapamayacaklarından biri de, bedeninde yaşamaktır. Bu nedenle de ölmeden önce bedeninde kendi yaşamını yaşaman gerekir. Böyle de yazıyorum mantıklı mantıklı ama ben zaten hep mantıklıyım. Umarım bunu uygularım da. Çünkü malesef uygulamayacak kadar korkak ve mantıksızım.

Ki aslında :), bunun çözümü de basit. Burayı havada çözümsüz bırakmayacağım tabi ki. Çözüm, benim kendi yapımda işe yaracak çözüm, bir şeye kendimi kaptırmam. Ana olay gibi. Böylece zihnim dağılmıyor. Sonra da yan dallarda bucket list, cart curt.


Güzel bir gülümseme.

 

Gözyaşı ne ilginç bir madde. İnsanın bedenindeki su tüm yüzüne dağılıyor. Gözlerinden çıkıyor önce, dünyayı gördüğün yerden. Sonra yüzüne yayılıyor, insanların seni gördüğü yere.

Neden ağlıyorum bilmiyorum. Önceden ağlamamın sebepleri vardı. Bunu düşünmüştüm. Hatta bunu şimdi bile düşündüm. Ama sonra, asıl şimdiki ağlamamın ve aslında gittikçe seyrekleşen (nihayet) ağlamalarımın anlamlılaştığını keşfettim. Sanki gözlerimden akan sular arınmış gibiydi. Sindirilmiş kabullerin yaşları, sanırım bu kıymetli bir şey.

Buna ne denmeli bilmiyorum. Bir şeye üzülmek, bir şeye kızmak gibi değil. Olan olmayan veya geçen geçmeyen şeylerin yasını tutmak da tam olarak değil. Belki de sadece anlamak. Kendini sıkmadan ağlamak ve yalnızken ağlamayı kabullenmek. 

Sana çok komik bir şey itiraf edebilir miyim? Ağlarkenki en büyük dileğim, hep, yanımda birinin olmasıydı. Alelade birinin değil. Bazısı hani tanımadığı kişiye yakınır ağlar falan, öyle değil. Anlayan birinin yanında ağlamak, bu benim dileğimdi. Ne saçma sapan dileklerim vardı benim ah! :) Ama öyleydi. İçimden bunu geçirirdim. Kendimi sıkardım, kollarımı kendime dolamamak için kendimi nasıl sıkardım. Sonra kabullenirdim ve kendime sarılıp ağlar ağlardım. İçli içli. Biri görse neden ağlıyorsun dese, daha çok ağlayacak biri gibi ağlardım.

Ağlama nedenim zamanla aklımdan çıkardı da, kendime sarılmak ağır gelirdi. Bunu hem ben yaşamışım gibi, hem sanki bir başkası yaşamış da sana anlatıyormuşum gibi ne garip. Bir ara başkası yaşamış gibi geliyordu. Sanırım benim inkar evremdi. Başka biri o kadar ağladı üzüldü ve yalnız hissetti; ben değil. Bunun gibi bir koruma kalkanı.

Boş.

Çok değil birkaç ay evvel ilk kez kendime sarılma bariyerimi doğallıkla aşmıştım. Bir dolunay yazımda sana anlattım aslında. Neden anlattım, ağlayan beni gör diye sanırım. 

Neden anlatıyorum, ağlayan beni gördüğümü göreyim diye; sanırım.

Şimdi, son yazılarımdan birini okurken gözlerim doldu. İnsan kendi yazısına da ağlamaz ki yaaa, amannn :). Zaten yazıma ağlamadım, yazımı okurken gözlerimin dolmasına ağladım.

Kendine sarılmaktan nefret eden ve buna çok üzülen benin sahip olamayacaklarına da bazen ağlardım. Bu yazıyı ona adayabilirim belki de. Çünkü onun için, o noktadaki ben için, çok geç. Çünkü ben o değilim. Yalnız ağlamayı da, ağlamamayı da, ağlamaya direnmeyi de, ağlamayı kabullenmeyi de, ağladığımı gizlemeyi de, ağladığımı göstermeyi de; yalnız öğrendim.

Sana çok tuhaf bir özelliğimi daha söyleyim. Yaşamının neredeyse üçte ikisi (öncesi zihnimde net değil :) ağlamakla geçmiş bir kızın bu hayatta en sevdiği ve bence diğerlerine de izin verirlerse keşfettirmeye dair özel yeteneği olan şey (bence :)... gülümseme. Çok komik değil mi? Ben komik biriyim aslında, doğal komik. Hayır ağlayan palyaço gibi değil, daha çok... Bilmiyorum ben nemrut da biriyim ahahahah. 

Bildiğim en net şey, belki de çok ağlamanın bana kazandırdığı beceridir bu, gerçek bir gülümsemeyi gözünden tanıdığım ve hep en çok buna hayranlık duyduğumdur.


Zaman ayırmaya değmeyecek şeyler.

 

Sanırım en büyük problemlerimden biri neye ne kadar zaman ayıracağımı kestirememem. Hayatım boyunca değmeyecek olay ve kişilere özellikle de düşünce boyutunda bolca bonkör bir şekilde zaman ayırmışımdır. Buna çoğu zaman ''kendim için yapıyorum'' mantığıyla yaklaştım ve evet pek çok şeyi bana kavratan da bu oldu ama öte yandan genelde gereksiz duyguları da beraberinde getirdi. Örneğin öfke.

Son günlerde insanlar çok gözüme batıyor. Kişisel temizlik bilmemeleri, gereksiz konuşmaları, kendilerini pazarlama çabaları ve nasıl yürüneceğini bile bilmemeleri. Böyle yazınca da yine biraz ''şeeeey'' oldu ama öyle gerçekten. Bazı insanlar toplumsal yaşamda ''sınır'' kavramından BİLE bihaber ve bu beni çileden çıkarıyordu. Bu kadar booommmboş olamazlar diye düşünüyordum. Sonra fark ettim ki ben böyle düşündükçe yaşamıma, bakın gerçekten, böyle insanları çekiyorum. Dış, en dış çevreyi kastediyorum. Neden insanlar bu kadar basit toplumsal konuları bile uygulamakta başarısızlar? Cidden bu soruyu bu ay içinde sıkça düşündüm. Ulaştığım yanıt: Düşünme gerek yok, oldu.

İnsan sanırım neye dikkatini verirse, karşısına gerçekten dikkatini yoğunlaştırdığı şey çıkıyor. Bu benim kişisel yaşamımda da hep böyle olmuştur. Neyden nefret ediyorsam hep burnumun en dibinde bitti. Neffrettt, gerçekten. :) Bu da tabi ki insanın ilerlemesi yönündeki engel. Çünkü düşünce boyutunda bile olsa bu parazit durumlar sülük gibi yapışıp insanın enerjisini, zamanını ve neşesini emer. İşin komik yanı, bir noktadan sonra ortadan söz konusu nefret edilen uyaranlar kalktığında bile senin o gerçeklikte kalmaya devam etmen oluyor, yani içine öyle bir işletiyorlar ki eski bezmiş düşünce yapısını, o yapı seninle kaldıkça aynı durumlar seni bırakmıyor. Ve zamanla, bunlar inanç kalıplarını, yani yargılarını oluşturuyor.

''Daha önce böyle oldu yine böyle olacak.'' ''Şu x kişi tiplemeleri (ki hayatta karakter değil de tip özelliği gösteren kişi sayısı malesef çok gibi görünüyor, evet keşke böyle olmasa bunu en çok ben isterdim), x olay\ durumları şöyledir böyledir...'' Kendini gerçekleştiren kehanet, öğrenilmiş çaresizlik, kafa karışıklığı ve önyargılar (kesin katı mutlak yargılar). 

Buna zaman ayırmaya değmez. Ben kıymetliyim, enerjim kıymetli ve herkesin canı ceh...

Yok yok yok. Ben önceden daha saftirik biriydim. Pembe bulutlu bir kızcağız. Sonra ne oldu bilmem. Herhalde olanı olduğu gibi, biraz fazla olduğu gibi, görmeye başladım. Burada sorun yok. Sorun, olana (''beni ilgilendirmeyen'' (!) boyutuna kadar) takılıyor olmam olmalı. Gerçi bazı şeylere takılmamak elde değil ama dediğim gibi bunlar üzerine bir saniye bile düşünmeye değmeyeceğini, benim aklımı yormaya değmeyecek saçmalıkta durumlar olduklarını fark ettim. Odağımı kendime, yani benim için daha değerli ve anlamlı şeylere çevirmem gerektiğini. İnanın bana bazı kişi ve durumlar üzerinde bir saniye bile düşünmeye değmez. O kadar değersizler.

Hem, böyle hissetmek de istemiyorum. Gerçekten istemiyorum. Çünkü bu da üstünde durmaya bile değmeyeceğini bildiğim rezillikte bir düşünce yapısı. İnsan, ilerlemeli. Ben bunu bilirim (inanırım yazacaktım ama bu bir inanç değil, biliş). İlerleyen insan, kararmaz paslanmaz. Kalbi de, beyni de, bedeni de. Bu üçü, hizada durmalı. Kalp, zihin ve beden. Kontrol insanın kendinde olmalı. Dışsal koşullarda değil! Belki de beni öfkelendiren bile buydu. Bazı gereksiz durumların benden düşüncelerimi çalması. Bundan gerçekten nefret ederim ve buna izin veren de aslında benim. Bu nedenle hiçbir şeyi ve kimseyi suçlayamam. Bakın mesela çoğu kişide bu yoktur. Ben birilerini veya bir şeyleri eleştirirken bile şapkamı önüme koyup düşünürüm. Ben neyim ki diye. Ama çoğu insanda bunu düşünecek kapasite yok. Beni asıl bu öfkelendiriyor. Bu öfkenin yersiz olmasa da, gereksiz olduğunu bilsem bile beni her seferinde sinir etmeyi başarıyor. Bunun sebebi insanları bir şey sanmam sanırım. Düşünebilirler, anlayabilirler sanıyorum ama hayır; ya anlamıyorlar ya da anlamamak işlerine geldiği için anlamamayı seçiyorlar. Evet sorun bendeymiş, insanlardan ''çok şey'' bekliyorum. İnsan olmak davranışları gibi?

Sana anlattığım şeyleri sistemimden atmam veya sistemime almam daha kolay oluyor. İnsan sosyal bir varlık. Çevresinde alan tutuculara ihtiyaç duyuyor. Sanırım bu blogda bir çeşit kendi kavramlarımı oluşturdum :). Bu hoşuma gidiyor. Alan tutucu terimimden kastım... Alan tutmak işte. İnsanı kendinde tutmak da denilebilir. İnsan, çok kendiyle kalırsa dağılır. Yalnızlık güzellemesi yapanlar da dıııttt yesin. Hade ordan. :)

Daha keyifli, neşeli şeylere odaklanmak lazım. Gerçi daha dün marketteki fiyatlar beni sinir etti ama olsun (çok pahalı). Olsun, en azından sebepli bir bu ne beee tepkisiydi. İnsan sevmiyorum da değil bu arada. İnanın bana ben insanları insanların kendilerini sevdiğinden daha çok seviyorumdur. Sorun da bu. Nerede bir haksızlık ve saçmalık görsem, çok sinirlenirim. Diğerleri umursamıyor, ondan insan ''seviyorlar.'' Ben umursuyorum, bu nedenle sinirimi bozuyor bazı şeyler. 

Sana bir şey anlatmak istiyorum. Aslında tüm bunları kardeşimle konuştum ve kız galiba benden sıkıldı ama böyle şeyler içimde kalınca sinirleniyorum. İçimde gerçekten harıl harıl yanan bir ateş var. Kelimelerle gün yüzüne çıkıyor bu alevler. İnsanın içinde ateş yanması da iyidir bu arada; canlı olduğunu gösterir. Çoğu kişinin içinde ateş yanmıyor bence, ki konumuz bu değil. Ne diyordum... İnstagramda bir hesap gördüm. Şimdi hesabın adını vermeyeceğim (zaten unuttum). Cücelik hastalığı olan genç bir kadın (aklına ilk gelen o fenomen değil, başka biri) kombin önerisi paylaşıyordu ve bu konuda gerçekten iyiydi. Çok da hoş bir kadın, kişiliği de gördüğüm kadarıyla uyumlu olan biri. Ancak gelen yorumlar o kadar hadsizdi ki sinirimden oturdum millete haddinizi bilin anlamında koca paragraf yazdım. Sonra, İlkay, dedim, sonra densizin biri yanıt verecek yine daha beter öfkeleneceksin hem sana mı kaldı bırak. Ama o kadar öfkelendim ki anlatamam. 

Sorun şu. Başka birine, fiziksel görünümünü etkileyen bir hastalığı olmayan birine, o üslupla densiz densiz yorum bırakamayacak tipitipler bu kadına sadece fiziksel olarak farklı görünüyor diye saygısızlık yapabileceklerini düşünmüşler. Üstelik o kadar fesat ve kıskançlardı ki! Kadın kendine bir yaşam kurmuş. Ayrı evde yaşıyor, kendi parasıyla kendine güzel giysiler alıyor ve yaşamını dolu dolu keyifle yaşıyor diye afedersiniz kudurmuşlar kudurmuşlar. ''Bu bile böyle'' yazmışlar. Bu bile!? Sen nesin pammık premses? Bunlar bir de orda burda ''feminist'' bile geçinirler bak ciddiyim. Sonra da insanları neden ikiyüzlü buluyorum? Neden acaba, sence neden sevgili okur? İkiyüzlü oldukları için olabilir mi!

Her neyse, sakinim. Kızın bir de güzel bir ilişkisi var. Ona da nasıl kurulmuş, nasıl kıskanmışlar. Üremeyin, bunlar bile bilmem ne; tripleri. Sanane oglim sahaneeeee ne sanane. Bakın yine bana soldan soldan geldiler. Beyinleri mi çalışmıyor bu insanların anlayamıyorum. Bu kadar hadsizlik fazla çünkü. Ve sosyal medya insanın kendi öz kişiliğini yansıtması açısından güzel bir turnusol. Bunlar o kadar ''masum'' kaçan örnekler ki. O kadar leş insan gördüm ki. Gerçek hayata zaten değinmiyorum bile ama sosyal medyada da böyleler. Gerçek hayatta zaten ne kişisel temizlik bilirler, ne sınır bilirler, ne bir şey. Böyle düşünmek istemiyorum ama artık ben mi tahammülsüzüm diye gözüme batıyor, yoksa gerçekten artık insanlar benim gibi insanların sınırlarına saygılı kişiler için katlanılmazlar mı onu tam ayırt edemiyorum. Hayvanlar bile, ki bunu hakaret anlamında değil bilişsel gelişim anlamında yazıyorum bir gerçeklik olarak, kişisel sınırı bakın önemser. İnsan bilinci sözümona daha gelişmiş ama işte vaziyet ortada.

Yine de... Yine de evet, bu yazıya ayırdığım vakte bile değmez. Bunu biliyorum. Öte yandan sinirlendim falan ama... Üzücü. Şu vaziyet çok üzücü. İnsanların bu kadar duyarsız, saygısız, gelişmemiş kalmayı SEÇMELERİ (olmaları değil, bunu SEÇMELERİ) çok üzücü. Hepsi değil ama üzgünüm çoğunluk böyle gibi duruyor. Yine de, evet Polyanna yanım iş başında, insan odaklandığı noktaları seçebilir. Ben de en başta kendim için (yoksa insanlar bence buna değmez) iyi şeylere odaklanmayı seçiyorum, şu andan itibaren. Başarmak da zordur bunu bu arada, yani duyarlı insanlar için, saygılı anlayışlı insanlar için zordur. Rezillik gözüne batar çünkü. Ama deneyelim bakalım...


Yıldızlarımda bizi görüyorum.

 

Her şey zamanında güzel. Bu sözü insanların söylediği şekilde olmasa da, kendi verdiğim anlam perspektifinde anlıyorum. Önceden, zamanı tutmak isterdim. Deneyimleri, insanları. En çok da o deneyimler ve insanlardaki beni.

O anları yeniden yaşama arzum olmasa da, o anlardaki beni tutmak isterdim. İlk kez kalbimin attığı andaki saf halimi mesela, o halimi çok uzun bir süre hiç bırakasım gelmemişti. Diğer yandan arkadaşlıklarım, hayır dostluklarım. Onlarla olan dünyanın en basit anları. Ah... Saatlerce konuşurduk. Ben, yine birileriyle saatlerce konuşurum tabi. Biliyor musun, her şey hakkında, kişiselden evrensele bilgim ve ilgim dahilindeki her şey hakkında saatlerce konuşabilirim (ve konuşurum). Allah bana bir çene vermiş, neyse. :)

Babamla bile son buzlarımız bu nedenle eridi. Gündemden, inanmayacaksın belki veya belki de inanırsın, felsefi ve psikolojik pek çok şeyden, toplumsal konulardan konuşmak istedim. Babam iyi bir dinleyici. İlginçtir hayatımda beni hep iyi dinleyiciler bulmuştur. Zaten başka özelliklere sahip insanlar benim çenemi çek- ah hayır, bence konuşmalarım ilginç, çünkü bana aitler.

Belki de anları tutma kaygım da bundan ileri geliyordu. Özgün oldukları için. Şimdiki bakış açısı değişikliğimin ve aslında buna bağlı olarak en çok da bu duruma karşı geliştirdiğim his değişikliğimin sebebi de bu olmalı: Geçmişteki her an, kendi şimdisini zaten yaşıyor.

Hadi bir dene, sevgili okurum, geçmişteki bir an'ına git. Direkt anı demiyorum ama bak, an diyorum. Sen anları mı anımsarsın, anıları mı? Ben bazen, çok alakasız anları toplaya toplaya anılarımı anımsıyorum. Tabi zamanla tüm bu anlar hızlandırılmış videolar gibi aklımda beliriyor ama yine de oradalar. Hatta bazen, karşımdaki kişinin mimiklerine kadar. Bunu anımsayan birisinin unutması zaten zordur biliyorsun. Belki de böyle düşündüğüm için zordu.

Oysa geçmişteki her an, kendi şimdisinde zaten var.

Gelecekteki her anın da olduğu gibi.

Sadece, gelecekteki anlar tam oluşmadı. Buna özel olarak ilgi duyuyorum diyemem. Ama yönümü o tarafa çevirdiğimi söyleyebilirim ve bunun kalbimi aydınlattığını.

Geçmişteki anlar artık kalbimi aydınlatmıyor. Bir şeyin kalbimizi eskisi kadar aydınlatmaması aslında her zaman kötü bir durum değildir bence. Uzak yıldızları düşün, küçüklerdir ve yakın yıldızlara göre fazla parlamıyor gibi gelirler. Ama yıldız uzak bile olsa, bir yıldızdır yani alev topudur ve karanlıkta parlar. 

Yıldızımda, yıldızlarımda, artık benden bağımsız olan diğer şeyi veya şeyleri değil de, bizi görüyorum. Yıldızlarımızda sadece deneyimlediklerimizi görürsek, üçüncü bir göze dönüşürüz, bir bilince. Oysa o deneyimlerdeki beni veya seni veya onu değil, tek tek değil, ''biz'' olgusunu görürsek, işte o zaman o yıldız ve yıldızlar bizi de kapsar ve evet, karanlıkta kalmayız.

İnsan, bir yıldızın içinde yaşamalı. Veya belki de zaten öyledir. Belki de kalbimizde parlayan ışıklar kadar parlak bir yıldızız. Bunu anladığımız kadar.


Mutluluk, mutluluktur.

 

İnsanın hayal kurabilmesini sağlayan şey, bilgi. Ne o, şaşırdın mı sevgili okur? Pişştt. Evet, haklıyım. Bunu denedim ve onaylıyorum. Bir şeyi istemek için bir şeyi hayal etmelisin, bir şeyi hayal edebilmek için ise hayal edebileceğin şeyin olmasa bile, hayal edebileceğin şeyin parçaları hakkında bilgi sahibi olmalısın. Öyle bir şeyin mümkün olabileceği bilgisine, sahip olmalısın.

İnanca.

Ben, isteyemeyen biriydim. Kalbimin kırılmasından o kadar korkmuşum ki, içimden kendime bir söz vermişim: Hiçbir şey istememelisin... Buna o kadar çok inanmışım ki, bir şey isterken bile, bir şey istememe direncimi ''olmuyor işte'' mızıklanmamla gölgelemişim. 

Hayal bile kuramayan biri haline gelmişim.

Çünkü bilgiye sahip değilmişim.

Bir şeyi isteyebileceğim bilgisine mi... Evet temelde o ama...

İnsanlar çok şey isterler görünürde değil mi? Çok şey isteriz, keşke olsa deriz. Oysa acaba gerçekten ister miyiz ki?

Ben gerçekten istememeye karar vermiştim. Çok korktuğum için. 

Oysa insan, korkabilir.

Mutlulukların içinde kalp kırıklıkları vardır. Bir cam, aslında içerisinde kırıklık ihtimalini barındırır. Evet kırılmayabilir ama bir cam için, hep, kırılma ihtimali vardır. Buna karşın, cam camdır.

Mutluluk, mutluluktur.


İçimdeki cırcır böceklerini canlandırmış olan F.'ye.

 

Asla akıllanmıyorum. Ama seninle paylaşmak istediğim bir şey var. Güzel bir şey. Belki de en çok kendimle paylaşmak istiyorum bunu. Yani onu. Onunla olan bağımızı.

Ben sevdiğim veya bir zamanlar kalbime girmiş kimsenin doğum gününü unutmamakla lanetlenmişim. Bu doğru, evet. Bin yıl önce gördüğüm birinin doğum tarihini bile -söylemişse- unutmam. Bugün eskiden en favori insanım olan kişinin doğum günü. Aslında gün içinde aklıma gelmedi ama şimdi bir şey oldu ve yeni hayatımı düşlerken, yaşamımın bu anına beni getiren tüm her şeyde, onun benim yıldız arkadaşım olduğunu hatırladım. 

Onunla olan bağımızın canlanmasını istememden ileri gelmiyor bu yazı. Böyledir değil mi, bazen bazı insanlarla bağımız uzun veya kısa sürsün bir noktada bittiğinde ve yeniden başlamayacağını bildiğimizde, bunu egosal bir yerden değil - bittiğini kabullenerek istemediğimizde, bile aslında onlar içimizdeki bir köşede kalırlar. Ben onun içindeki bir yerde sağlam bir yerde kaldığımı düşünmesem de, belki arkadaşlığımızın son zamanlarındaki -evet benim de!- saçma davranışlarım nedeniyle beni aklına getirse bile biraz o da egosal bir yerden beni düşünebilecek olsa bile, onun da beni benim onu anımsadığım gibi genel olarak sıcak bir yerden düşüneceğini biliyorum.

Onu tanımlayacağım zaman -kanlı canlı yaşantım dışındaki bir yerde- (mesela yıldız seyahatlerimde veya Neptün arşivlerimde veya günlüğüm olan Tardis'imde) onun için hep ''içimdeki cırcır böceklerini canlandıran kişi'' tanımlamasını yapardım. Onu sevmemin sebebi bu değildi ama; onu bugün bile, bağımızın kopmasının üstünden iki-iki buçuk yıl (vay be, böyle yazınca da biraz ''şeeeyy'' görüldüm ahahahha bunca yıldan sonra falan :) sonra bile onu canlı bir şekilde anımsamamın ve sana anlatmak istememin sebebi bu.

Aslında benim cırcır böceklerim kolay canlanırlar. Ancak o ilk an... Bunu o sağlamıştı. Bunu net olarak görmüştüm. Hiçbir şey yapmadı veya hiçbir farklı şey olmadı. Zaten liseye gidiyorduk. Başlangıçta ona gıcık kapmıştım. :) Tatlı bir gıcıklık. Sonra Supernatural hakkında konuşmaya başladık. Ergenlikte arkadaş olmak kolaydı. Sonra da her şey hakkında konuştuk. O, benim kalbimi koruma yolumdu sanırım. Zaten o vardı, o benimleydi. Kimse, hiç kimse onun kalbimde konumlandığı noktaya erişemezdi! Bu nedenle de kimse kalbimi kıramazdı.

Bunu başka konularda da yaşadım. Bir şeyi çok sevdim sözgelimi, veya öyle dedim, o benim yıldızım! Sonra da o kategoriler için başka kimse kalbimi kıramadı. Çünkü o kategorim hep dolu kaldı. Kalbimi korumak için küçük hileler. Zamanla kalbimi kapatan hileler... Artık geçti, bakma. Cırcır böceklerimin canlanması, bir hokus pokusa bakar.

Hokus pokus.

Onunla arkadaşlığımızın bitmesi gerekiyordu muhtemelen. Çünkü uzatmalara oynadığımızı ve arkadaşlığımız uzarsa birbirimizi daha çok kıracağımızı anlamıştım, bence o da anlamıştı. 

O, gerçek biriydi. Gördüğüm en gerçek kişi. Acaba onun yanında sadece kendim olduğum için mi böyle düşünüyorum diye düşünüyorum. Ama hayır. Onunla ben, pek çok açıdan benzerdik. Özellikle de kalbimizi korumak konusunda. Bu beni kıran temel nedendi. Onun kalbini, fark ederek veya etmeyerek, benden bile koruması. Belki bunu ona ben de yapmıştım bilmiyorum. Veya belki de o da böyle hissetmişti. İnan bana bu elimde değildi. Oysa ben hep şeffaftım ama... Belki de hep, Neptünlü bir yanım vardı. 

Belki bu benim kişisel bir özelliğim, belki de kendimi koruma yolum. Muhtemelen ikisinin birleşimi. Çünkü bilerek yapmıyorum. Ben böyle biriyim.

Ama o da böyle hissediyordu biliyorum. Benim bazı noktalarıma hiç ulaşamadığını. Bu kadar derin düşünmediğini biliyorum. Ben de derin düşünmüyordum bu konuda ama... Örneğin ne zaman blogda bir etkinlik sorusu olsa, hani başkasına sormamız gereken, ben ilk ona sorardım. Bir keresinde yine böyle bir soru sormuştum, hani mim sorusu için. :) Soru neydi anımsamıyorum ama o, çok güzel şeyler söylese de (o dönemki günlüğüme yazdığım çünkü hiç unutmak istemediğim aklımda), bana ulaşamadığını biraz çıtlatmıştı. Ulaşamamak ayan beyan ulaşamamak olmasa da... Benim onda yakındığım şey, bende de vardı; anlatmaya çalıştığım bu.

Böyle söylüyorum ama biliyorum ki biz, pek çok iki kişiden birbirimize çok daha yakın ve ulaşılabilirdik. Onunla arkadaşlığımızın değil bitecek olması, bağımızın zayıflayacağı fikri bile beni çok tedirgin ederdi. Bu tedirginliği ilk kez üniversiteye başladığımızda hissetmiştim. Çevremde bana onu anımsatan birini arıyordum. Bunu bilinçaltımla yapıyordum aslında, bilerek değil. Aramızda kilometreler olsa bile, yine de iletişimimiz zayıflamamıştı. Ben ilk hep ona koşardım. Ona anlatırdım. Evet, o bana koşmazdı. :) Böyle yazınca da, yine bir ''şeeyyy'' görüldüm. :) Kalp kırıcı işte biliyorsun ama ona zorla koşmuyordum ya! Biz arkadaştık. Hatta bir şeyi, tek bir şeyi bile, anlatmadığımda ben ketum olurdum! :) Hep vermek, vermek... İnsan nereye kadar almadan verebilir... Ben insanım değil mi? ''Neptünlü'' (mecaz yapıyorum tabi kiii! :) veya Dünyalı; ama bir insan. 

Ben hep, tüm dostluklarımda aslında, kalbimi en çok açandım. Sanırım bu nedenle, belki bu gerekli bir şeydir belki de benim açlığımdı, bir noktada hepsi bitti. Bazen (çoğu zaman) öylece, doğallıkla; ama bitti. Ve biterken, hep kalbimin bir kısmından bir parça götürdü. Kalbime yerleştirdiğim herkes, fark etmeseler bile (ki kırıcı olan kısım burası), kalbimden bir ışık demeti alıp gitmişlerdir.

O, aydınlık biriydi. Onu anımsadığımda aklıma gelen ve hatta bana bu yazıyı bile yazdıran ilk şey aslında arkadaşlığımız bile değil de, onun gördüğüm en aydınlık insanlardan biri olması diyebilirim. Her ne kadar duygularını benim gibi yere göğe haykıran biri olmasa da, derinden hisseden, hissetme becerisi içten gelen biriydi. Sadece insanları ve durumları değil, diğer canlıları da. O, gördüğüm en iyi insanlardan biriydi. Çünkü iyiliği samimiydi. Bunu kendisi iyilik olarak bile adlandırmaz belki ama; anlayış, iyilik ve merhamet bunların içten temellenmesi bence bir insanı aydınlık yapan şey.

Biz yıllarca arkadaş kaldık. Öyle ki arkadaşlığımızın son yıllarında artık ağzımızdan çıkan kelimeler bile aynı veya çok benzer olmuştu. Yıllarımı, ergenliğimi ve ilk gençlik yıllarımı, belki sınırlı bir şekilde belki değil (bakış açısına göre değişir) onunla paylaştığım ve onunla tanışmış olduğum için mutluyum. 

Ben küçükken, insanların ikiyüzlü olduğu inancını geliştirmiştim. :) Bunda haksız da değildim. Bu olay bu yazının konusu değil ama başka bir yazının konusu da olmayacak. Her neyse, buna şu nedenle değiniyorum, hep gerçek bir arkadaşım olsun isterken, beklemediğim ilk anda onunla hiç de beklemezken bu kadar gerçek bir bağ kurmuştuk. Belki de onu benim kalbimin özel bir köşesine koyma nedenlerimden biri de buydu. Belki de onu sana anlatmak isteme nedenim bile bu (evet öyle). O, inanmamı sağlamıştı sanırım. Neye dersek... net olarak açıklayamam ancak o, benim genç kalbime iyi gelmişti. Evet, belki de can suyu gibi. Onu çok sevmiştim. Açıkçası hala seviyorum. İnsan olarak onu hep çok seveceğimi biliyorum.

Umarım hayatında mutludur olaylarına girmeyeceğim ama umarım mutludur. Umarım eşi onu üzmüyordur. Bunu ona da söylemiştim aslında. Seni üzerse demiştim, bir şeye canın sıkılırsa hiç çekinme bana gel! (Çünkü o çocuğu tam tanıyamamıştım, nasıl biri bilmiyorum, yine de F mutluydu, umarım hala mutludur). Buna gerek kalmamıştır muhtemelen (ve umarım) ama... Tam olarak bundan olmasa bile, arkadaşlığımız ilk bittiğinde ben arkadaşlığımız bittiği için değil de, artık onun hayatının ileriki evrelerinde (örneğin yetişkinliğinde ve hatta yaşlılığında) yaşayacaklarına tanık olamayacağımı ve hatta buna hakkım kalmayacağını fark ettiğimde, arkadaşlığımızın bittiği o günde eve gelip odama girer girmez tam da bu nedenle, uzun süre hıçkırarak ağlamıştım. O, çocuk istemiyordu aslında (sanırım ama aşıktı da belli olmaz :), onun olası bir çocuğunun teyzesi olamayacak olmak kalbimi derinden sarsmıştı. Yara gibi değil ama... Acı gibi bile değil ama... yine de bir sarsıntı. İşte, beni böyle şeyler üzer. Gerçekten öyle, ben ağladım dediğim her seferinde, bu tip şeyler yüzünden ağlamışımdır. 

Bugün onun doğum günü. Doğum günü kutlu olsun diyelim. Ona bir kitabımı ithaf etmek liseli halimin hayaliydi. Bu olmayacak. Belki artık arkadaş olmadığımızdan (ki ben buna rağmen bile ona ithaf ederdim ciddiyim, böyle bir uslanmazlık akıllanmazlık bende vardır), belki de bir kitabım olmayacağı için.

Onunla arkadaşlığımız bittiğinde üzüldüğüm ikinci nokta ise... Bencil bir yerdendi. Bir daha böyle gerçek ve saf bir arkadaşlık bağı edinemeyeceğimi anlamıştım. Zaman insanı korur, hep buna inandım. Öte yandan zaman, bizi büyütür ve büyümek bizden birisiyle birlikte büyüme hakkımızı alır. Ve bu, evet, benim hayatta en çok kalbimi kıran şeylerde ilk üçtedir.

Ah... ferah bir kapanış yapalım amaaaa. :) Bugün doğum günü olan başkaları da varsa beni okuyan, veya bu ayda veya bilmiyorum yakınlarda, onun da doğum günü kutlu mutlu şanslı olsun.


Dune - 1. Kitap (Frank Herbert) | Kitap Yorumu

Yazar: Frank Herbert, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, gezegenin yapısında bulunan melanj isimli bir baharat nedeniyle önemli bir konumdadır. Bu baharat, uzay yolculukları için gerekli olduğu gibi, baharatı tüketenlere ömrü uzatma ve geleceği görme yetisi vermesi gibi özellikleriyle de önemlidir. Arrakis bir çöl gezegenidir. Öyle ki bu gezegende; deniz, yağmur, sandal, boğulmak vb. kavramların bir kelime karşılığı bile yoktur. Bu gezegende su, kutsaldır. Gündüzün güneşi insanların düşmanıyken, gece ve doğan iki ayı, Fremen adıyla bilinen Arrakis yerlilerinin yoldaşıdır. Gözyaşı da kutsaldır; vücuttan çıkan hiçbir su boşa gitmemelidir.

Çöl insanları her daim damıtıcı giysiler giymek zorundadır. Bu giysiler vücutlarının her bir zerresinden atılan suyu arıtarak, insanların kendi vücut sularını yeniden içmelerini sağlar. Çölde damıtıcı giysisi olmayan bir insan, acılı bir ölüme ilerlemektedir. Fremen halkı için can, vücut suyu demektir. Bu insanlar için su o denli kıymetlidir ki, tek bir su zerresinin bile (bakın damla demiyorum) boşa gitmemesi için her şeyi yapabilirler. Fremenlerden ölen bir kişinin vücut suyu, kabilesine aittir. Hatta bu halkın bu konuda bir deyişi vardır: ''İnsanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir...'' (Sayfa 675)

Bu topraklar gelişmemiş ama insan gücü olarak güçlü bir halktan oluşmaktadır. Arrakis'in yönetimi uzun yıllar Harkonnen Hanedanı'na bağlı kalmışken, Padişah İmparator'un emriyle yönetim Atreides Hanedanı'na geçer. Bünyesinde bu kadar kıymetli bir maddeyi (melanj) taşıyan bu gezegende yönetimin el değiştirmesi de sessizce olmayacaktır. Atreides Hanedanı'nın başındaki Dük Leto, ailesi ile birlikte kendi vatanları olan Caladan gezegeninden oldukça farklı olan bu çöl gezegenine yerleşir. Dük'ün resmi olmayan eşi Leydi Jessica'dan olma tek oğlu genç Paul, bu gezegenin ve evrenin kaderini belirleyecek isim olacaktır.

Altı kitaptan oluşan Dune serisinin ilk kitabıyla birlikte Dune'un zengin evrenine ilk adımımı attım. Bu kitapla yazar, Dune gezegeninde yaşanacak olaylara başlangıç yaptığı gibi, bu evrenin kurallarını da okurlara aktarmış. Bilimkurgu kitaplarında bir okur olarak benim gözüme çarpan iki ilerleme yolu var: 1. Fütürizmden yola çıkarak kurguyu biçimlendirmek, 2. Var olan dünyamızın kurallarını kurgusal bir dünyaya aktararak eleştiride bulunmak. Her iki yol da bilimkurgu türünün özellikleri ve sınırları gereği tabi ki birbirinden net sınırlarla ayrı ilerlemiyor ancak bu tip kurgularda mutlaka birinden biri daha baskın olarak kurguda işlenir.

Bu kitapta ise ikinci maddede ifade ettiğim, var olan sisteme eleştiri getirme amacı ön plandaydı. Bu bakımdan kitabın arka kapağında da yazan şu yoruma katılmıyorum: ''Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok'' (Arthur C. Clarke). Bu karşılaştırmanın temelden problemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Yüzüklerin Efendisi tür olarak bir epik fantastik eseriyken, Dune bilimkurgu türünün bir ürünü. Tüm kurgusal yapıtlarda temel amaç yeni bir gerçeklik oluşturmaktır. Bazı eserlerde ise yazarlar, bu gerçekliği yalnızca alternatif bir hikaye alanı olarak değil; yeni bir dilin, coğrafyanın, varlık türlerinin ve hatta dini, siyasi, sosyal ve kültürel yapıların şekillendirdiği bütünlüklü bir evren olarak kurarlar. Bahsi geçen her iki seride de (Yüzüklerin Efendisi ve Dune) benzer olan tek ortak nokta bence buydu: Yeni bir evren oluşturulması. Bunun dışında ise iki seri arasında benzerlik bulmanın zor olduğunu söyleyebilirim. Bu bakımdan, en başta türleri farklı olduğu için, iki seriyi kıyaslamanın doğru olmadığını; çünkü en başta aynı bağlamda değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum. 

Farklı kurgular birbirleri ile kıyaslandığında aralarında ortak bir gayeden çıkan veya ortak bir gayeye ilerleyen bir benzerlik ilgisi, ortak bir noktada onları buluşturan bir bağlam olmalı. Bu bakımdan ben Dune serisinin bu ilk kitabı ile, eğer bir kurgu ile illa ki kıyaslamak lazımsa, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler isimli romanı arasında benzerlik kurdum diyebilirim. Mülksüzler'de de bilinen dünyanın kurallarının dışında bir dış dünya faktörü olayların gelişimini etkilemekte ve bilinen dünyanın sınırlarını okura sorgulatmaktaydı. Dune'da da benzer bir yapıyı görüyoruz. Kitaba da (ve hatta seriye de) adını veren Dune (Arrakis) gezegeninin jeolojik ve iklim yapısı, toplumu ve toplumsal kuralları, yönetim biçimi ve yöneticileri, hatta yöneticiler arasındaki güç mücadelesi; gezegendeki siyasi, sosyal, dini ve kültürel yapı yoktan var edilen bir içerikten ziyade, varolan dünyamızın kurallarının kurgusal bir gerçeklikte yeniden yorumlanmasıyla oluşmuştu.


Yazarın bu gezegenin kurallarını oluştururken dünya toplumlarının bakış açılarından, dillerinden ve kültürlerinden ilham aldığını görmek zor değil. Dune pek çok açıdan (gezegenin fiziksel ve halkının toplumsal\ düşünsel yapısı) Orta Doğu ülkelerini çağrıştırırken, bu gezegeni sömürme yarışına girmiş hanedanlar ve imparatorluk ise daha gelişmiş toplumları simgeliyordu. Hanedanlar için bu gezegen yalnızca bir sömürü alanıydı. Gezegenin halkı ise kendi içerisinde yönetime bağlı şehirliler ile çölde yaşayan bağımsız halktan oluşuyordu. Yönetim, şehirlileri yağmalarken; barbar olarak nitelendirilebilecek bağımsız bir yaşam süren Fremen isimli çöl halkı, zorlu koşullar altında ama özgür bir yaşam sürüyordu. Bu halkın kimliğinin oluşumuna yıllar evvel Bene Gesserit rahibeleri aracılığıyla ekilmiş olan ''bir kurtarıcının geleceği'' fikri ise, halkın dininin özünü oluşturmaktaydı. Kitabın ana karakteri olan Paul (Usul\ Muad'Dib), yüzyıllar ve hatta bin yıllar öncesinde ekilmiş bir tohumun büyümesini sağlayan bir can suyuydu diyebiliriz. 

Bene Gesserit yönetimi, Padişah İmparator'un bir yan kolu olarak mistik öğretilere bağlı katı kuralları takip eden ve çok büyük oranda kadınlardan oluşan bir tarikat-okuldu. Bu okulun ana hedefi, evren planlaması amacıyla soyların kaynaşmasını sağlayacak üreme programlarını faaliyete sürerek ''Kuisatz Haderah'' makamı için en güçlü soyların en iyi özelliklerini almış bir lider var etmekti. Bunu yapmak için de yüzyıllara yayılan bir öğreti sistemiyle farklı hanedanların soyundan gelen ve soyları gizli tutulan çoğunlukla kız bebekleri bir öğrenci olarak yetiştirerek onları zihinsel ve fiziksel açıdan güçlü ve maddeyi yönlendirebilecek yetenekte yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Sonrasında büyük hanedanların arasına karıştırılan bu kadın öğrenciler, güçlü nesillerin üretilmesinde rol oynamaktadır. Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirilmiş bu kadınlar, zihni kontrol etme konusunda ustalaştıkları için maddeyi etkileme, yani karşısındaki kişiler üzerinde güç sahibi olma (ses ile emir verme bu güce bir örnek), duygularını düzenleme ve üst boyutlardan bilgi alma gibi insanüstü nitelendirilebilecek becerilere sahip olmaları nedeniyle ''cadı'' olarak da anılmakta ve diğerleri bu kadınlara hem saygı duymakta, hem de onlardan çekinmektedir.

Muad'Dib lakabıyla öne çıkarak Arrakis lideri olacak Paul'un annesi Leydi Jessica da bir Bene Gesserit üyesiydi. Ondan istendiği üzere bir kız evlat doğurmak yerine, rahibe ananın ve okulunun emrine karşı çıkarak bir erkek bebek dünyaya getirmiş ve onu Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirmiştir. Paul küçük yaşlardan beri aldığı eğitimler ile; hem Bene Gesserit yönteminin ona sağladığı zihinsel güç, hem de savaş eğitiminin getirdiği bedensel çeviklik ve güç ile bir lider olmak için biçilmiş kaftandı. Üst tabaka tarafından canı çekilmiş bir halk, sömürülen bir gezegen ve Paul'un ailesine yönelik uygulanan entrika ve ihanetler sonrasında kendisinin gezegende çoktan yeri hazırlanmış bir liderin boşluğunu doldurması doğallıkla gerçekleşti.

Kitabın düşünsel arka planının çok sağlam olduğunu söyleyebilirim. Yazar pek çok toplumsal ve dini öğreti ve düşünce yapısından ilham almakla birlikte, bunlardan bağımsız yeni bir yapı oluşturarak kurgusunu özgün bir temele yerleştirmiş. Kitap kalın bir kitap olmasına rağmen (ekler ve terminoloji kısımları dahil 707 sayfa), dil ve anlatımı oldukça akıcı, kurgunun işlenişi sürükleyiciydi. Kitaba yönelik getirebileceğim olumsuz eleştiri, kitabın kurgusal zeminine veya dil anlatımına yönelik değil; olayların akışına yönelik olacak. 

Olaylar arasında gerçekleşen zaman atlamaları doğal bir şekilde verilmeye çalışılmış ancak bu yapılırken aradaki boşluklarda gerçekleşen olaylar ifade edilmediği için kurguda kesintiler meydana gelmiş. Ben kitaba hiç ara vermeden okuduğum için aradaki atlamaların boşluklardan oluştuğunu takip etmekte zorlanmadım ancak kitabı okumaya çok değil birkaç gün veya hafta ara vererek okusaydım ''bu olaya nasıl geldik'' cümlesini kurmam ve kafamın karışması kaçınılmaz olurdu. Zaman atlaması sorununun yanı sıra, bazen kitaptaki bazı önemli olayların başı verilip sonrasında birkaç cümleyle olay geçiştirilerek bu olay yaşandı bittiye getirilmesi de bir eksiklikti. Kurgu sağlam olduğu için pek çok okurun bunlara dikkat etmediğini okuduğum yorum yazılarında gördüm ancak bunlar anlatımdaki ciddi eksiklikler diye düşünüyorum. Kitap zaten kalın olsa da, aradaki önemli olayların oldu bittiye getirilerek ve hatta yer yer hiç anlatılmadan sadece ''bu olay yaşandı'' mantığında geçiştirilmesi, benim kitaptan etkilenme oranımı azalttı doğrusu.

Bunun dışında benim genel olarak beğendiğim bir başlangıç kitabıydı. Kitabın ayrıca belki de pek çoğumuzun bildiği 2021 yılında gösterime girmiş Dune: Çöl Gezegeni ve en azından benim yeni haberdar olduğum 1984 yapımı Dune isimli iki farklı film uyarlaması bulunmakta. İlgisini çekenlere önerebileceğim genel olarak başarılı bir bilimkurgu klasiği.

Kitaplarla kalın.


Hıdrellez.


''Bu duayı her kim okuyorsa...

Yüzüne, gözüne, yanaklarının ucuna can gelsin. Hücreleri, midesi, içinde düşünceler dönüp duran beyni sağlıkla dolsun. Güneş kirpiklerine dokunsun, göz bebeklerinden kalbine ulaşsın. İçi ışıl ışıl parlasın.

Hayattan korkmasın. Kendini akışa hop diye bırakmayı bilsin. Neşe onu kucaklasın, başından aşağı kova kova şans dökülsün. Sevdikleri hep yanında olsun.

Kafası karıştığında, şüphe tohumları zihin kıvrımlarında oynaşmaya başladığında... gözlerini Toprak Ana'ya çevirsin. Yağmuru izlesin, rüzgara sarılsın. Her şeyin geçeceğini bilsin.

Hırsla, kibirle koşup durmak yerine hayata teslim olmanın gücünü hissetsin. Gökyüzü kadar engin, kar tanesi kadar eşsiz olduğunu hatırlasın. 

Duygularından korkmasın. Küçük bir çocuğun cesaretiyle dinlesin karnının sesini. İçine sinmeyen hiçbir şeye ''evet'' demesin. Kendini köşeye sıkıştırıp ''keşke''lerle, ''ama''larla, ''oysa''larla ruhunu çürütmesin.

Kalabalığın sesiyle arasına mesafe koysun. İhtiyacı olmayan sözlerin kalbine girmesine izin vermesin.

Meyvenin yere düşmesini beklemesin. İstiyor mu? Koparsın dalından. İştahla yesin, afiyet bal olsun.

Geceleri uykuya dalmadan önce sahip olduklarını hatırlasın. Hiçbir şeyi yok mu? Pencereden baksın. Yıldızlar hepimizin, unutmasın.

''Olması gerekenler''le ''var olan'' arasında sıkışırsa, aynaya baksın. Doğa Ana'ya, Gök Baba'ya, Dünya'ya... Aynada ona bakan gözlerin uğruna güvensin.

İnansın, tüm kalbiyle inansın: Güneşin daha parlak doğacağına, bulutların dağılacağına, yağmurun dineceğine inansın. Güzel günlerin geleceğine.

Kendine sahip çıksın. Bu bedende, bu kirpiklerin arasından dünyaya bakarken... Küçük bir çocuğun resim yapışındaki heyecanla. Usta bir şairin kalem tutuşundaki özgüvenle çizsin sınırlarını. Kendi olmaktan korkmasın.

Bu mavi dünyaya yıldız tozu gibi serpilmiş milyarlarca insandan biri olduğunu da, bir su damlasına eşsiz bir okyanus sığdırdığını da unutmasın.

Evini aradığı anlarda kalbine baksın. Kendini yalnız hissettiğinde her kalabalıkta yeri olduğunu hatırlasın.

Bu dünyada kocaman bi' yeri olduğunu, hayal edebildiği her şeyin gerçek olabileceğini bilsin.

Yüzünü güneşe dönsün. Dönsün ki tüm gölgeler arkasında kalsın...''

(alıntıdır).


Not: Bu yazıyı her yıl paylaşıyorum. Vaktiyle bir yerde görüp defterime not almış ve bloglarımın birinde (eskisinde de olabilir emin değilim) paylaşmıştım. Sonra her yıl paylaşır oldum. Kaynak belirtemiyorum bu nedenle ama zaten sosyal medyada da 5 Mayıs yaklaştı mı bu konularla ilgili her hesap yazıyı paylaşıyor, yani zaten her yerde aynısını veya benzerini görebileceğimiz bir yazı. İçime aydınlık bir enerji veren bir yazı. 

Hepimizin dileklerinin en güzel şekliyle gerçekleşmesi dileğimle. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. :)




Popüler Yayınlar