İçimdeki Sessizlik.

 

Kendimi nöronlarımdaki zehirden arınıyormuş gibi hissediyorum. En son ne zaman böyle hissetmiştim... En son ne zaman sessizliği hissetmiştim?

İzin vermek mi bunu sağladı, yoksa neyin sağladığından öte, neyin neden olduğunu mu sorgulamalıyım?

Türkçede çoğunlukla bazı ifadeleri yanlış bile olsa birbirleri yerine kullanıyoruz. Örneğin ''sağlamak'' kelimesi olumlu durumlar için kullanırken, ''neden olmak'' ifadesi olumsuz durumlar için kullanılır. İstendik bir sonuca bizi götüren maddeleri ifade ederken, ''sağladı'' demeliyiz; istenmeyen bir sonucun nedenlerini ifade ederken ise, ''neden oldu.''

Bu tabi ki günlük hayatta uyulması gereken mutlak bir kural değil ancak dilbilgisi ve anlatım bozuklukları konusu kapsamında evet, bir kural.

Üniversitede bir lisans dersimde bir hocam bu tip konularda gerçekten dikkatli ve katıydı diyebilirim. Koskoca sınıfta benden başka 'hata' yapan yok muydu bilemesem de (belki de kendini en çok ifade eden veya etmek isteyen ben olduğumdan), nedense hep ben uyarı alıyordum (ya da aklımda öyle kalmış, çünkü ismim bir hayli anılmıştı - buna rağmen bir türlü öğrenilememişti :). 

Derste ''adına'' kelimesi yerine ''için'' kelimesini kullanmamın doğru olmayacağını net ve detaylıca açıklamıştı hocam. Örneğin; ''yazmak adına buradayım'' yanlış bir kullanım. Bunun yerine, ''yazmak için buradayım'' demeliyiz. Çünkü ''adına'' aslında birinin yerine geçmek anlamında kullanılan bir edat. Bu cümlede ise burada bulunma amacımın nedeni belirtiliyor. ''İçin'' ve ''adına'' edatları birbirleri yerine kullanılmamalı.

Gündelik hayatta bu kullanıma kim dikkat eder: Pek az kimse. Ancak o derste o kadar uzun uzuuunnn doğru kullanım açıklanmıştı ki, evet, gerilmiştim. Böyle şeyler de hep benim başıma gelmiştir bu arada ahhahahah, galiba öğrenmeye açlığımdan dolayı hep kendime çektim...

Ne diyordum... Öğrenme açlığı. Ne diyordum... Sessizlik.

Sessizlik benim için unuttuğum bir haldi doğrusu. Öyle ki ben artık benim normalim, hatta ve hatta kişiliğim, özüm, varlığım seslilik sanmıştım. Oysa sadece, nöronlarımda dolanan bir çeşit... bir çeşit... Tutunduğum düşüncelerden kaynaklı bir çok seslilikmiş bu. Kendini kendine bile açıklama ihtiyacı. Bunun ötesinde bir ses yoktur muhtemelen.

Oysa sessizlik, gerçek bir sessizlik, aslında berraklıkla eşdeğermiş. Bunu hissettim. Bunu hiç bu kadar uzun süreli ve aslında tutarlı bir şekilde hissetmemiş, deneyimlememiştim. Resmen beynim sustu. Sessizlik, varoluşunu görmekmiş.

Hep sesliliğimi paylaşacak bir şeyin özlemi içinde oldum sanırım. Oysa zamanla, bu istek avuçlarımın arasından kayıp giderken... kafam karıştı. Bilmiyordum ki bu çözülme bana daha gerçek, benim gerçeğimi getirecek.

Belki de bunun sebebi büyümemdir. Yaşımın, evet biyolojik yaşımın büyümesidir. Olgunlaşmak bile çok seslilikten geçebilir. Oysa beyin gelişimi nettir, biyolojik bir süreçtir. Sanırım, beyin gelişimimle ilgili bir şey bu. :) Frontal lobum mu gelişti nedir... Öyle olmalı.

İnsanlar meditasyonla bile bu dinginliğe ulaşmayı hedefliyorlar. Oysa çok yanlış bir yolla bu deneyimleniyor genelde. Meditasyonda veya sadece dururken bile, hep bir şeyler düşünürüz. Bir şeyler yaparız. Bir şeyler söyleriz. Bir şeyler hissederiz.

Oysa sessizlik, sadece kendinde kalmak. Kendini eylediğin, oyaladığın, takıldığın ve hatta bunlara sebep olan bağımlı fikirlerini zihninden arındırmak. Bizlere -psikolojik gelişim için bile- düşünceleri zihinden atmamızı öğüt verirler; oysa kökü kazımadıkça bir fikri atarsın, bir benzeri belirir. Masum gibi görünür ama aynı fikrin lacivertinden öteye gitmez. Arındırmak lazım, atmak değil. Bunu fark ettim sessizlikle birlikte.

İçimdeki sessizlik bana mavi rengi çağrıştırıyor. Deniz gibi bir rengi. Deniz gibi bir hali.

Sanırım artık cırcır böceği kız değilim. İçimdeki cırcır böceği acaba neye dönüştü, merak ediyorum. Belki de hala bir cırcır böceğim vardır kalbimde ama belki de o, kelimelerin ötesindedir. Kelimelere tutunmuyor, onların yazı dilindeki kurallarını sorgulamıyor, sadece deneyimliyordur.

Evet belki de sessizlik, kelimeleri deneyimlemektir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Son olarak kitaba getirebileceğim olumsuz eleştirilerden bahsedeceğim. Kitabın özellikle ilk 120 sayfasındaki Aeden gezegeni kısımlarında aşırı yoğun ''bu böyledir'' tarzı öğreti ağırlıklı cümle içermesi, anlatımın akıcılığını olumsuz etkilemiş. Edebi yani kurgusal metinlerde bu kadar çok yargı cümlesi, metni bağlamından uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Kurgu akışına gölge düşürmeyecek şekilde, biraz daha okura da alan bırakacak, bir şeyleri keşfetme imkanı tanıyacak şekilde bu ''fazla anlamlı'' cümlelerin azaltılması ve metnin sakinleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum (hadi ama o kadar da ''insansı'' değiliz, düşünebiliyoruz yazar hanımcım!). Bunun dışında dünyaya giriş sahnelerinde fark ettiğim ilginç bir durum var. Yazar, Dünya betimlemelerindense Aeden gezegenini çok daha edebi ve canlı bir şekilde tasvir etmiş. Bunu belki de bilinçli bir seçimle yapmıştır bilmiyorum ancak Dünya kısımlarını gözümde canlandırmak, hiç gitmediğim :) Aeden'i gözümde canlandırmaktan daha zorlayıcıydı. Son olarak, kitabın özellikle son 100 sayfasındaki olayların çok hızlı aktığını düşünüyorum. Hatta bazı olaylar ne ara yaşandı anlamadım bile. Anlıyorum, 576 sayfalık bir kitap için zaten yeterince detaylı bir metindi ancak o zaman madem her şeyi son kısma yığmak yerine, ikinci kitaba da sarksaymış olaylar. En azından hangi olay nasıl oldu daha net okurduk.

İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Biten ve Başlayan Şeyler Üzerine.

 

Bitişler insana özgürleşme fırsatı veren başlangıçlar anlamına da gelebiliyor. 

Benim hayatta en çok korktuğum şey... hayır bitişler değildi. Ben kendi varlığımın, zaten veya malesef, başlatmaya yatkın olduğunu düşünüyorum. Bir şey bana iyi gelmiyorsa, onu bırakma kararım fazla ani bir karar bile olabilir. Aman emek verdim, aman bunca zaman şunu tasarladım bilmem ne... ben burada değilim. Bir şey benim iç dünyamı aydınlatmıyorsa, veya artık aydınlatmıyorsa, benim için artık bir anlamı yoktur yani bitmiştir. 

Sanıyorum ki çoğu insan bunu kabullenmekte sıkıntı yaşar. Biten ilişkilerine tutunmak veya biten bir durumu bırakamamak en sık karşılaşılan bırakamama davranışıdır. Bende bu durumun belirtisi ise, geride kalan beni anlamaya yöneliktir. Çoğu insan giden kişi veya durum sonrasında aslında, benim gibi (ve sanırım), kaybettiklerini sandıkları bağı bırakmak istemezler. Oysa bağ, kaybolan bir şey değildir. Bu bir insanla olan bağımız gibi bir şey değil; bu, söz konusu bir insanla olan ilişki dinamiği olsa bile, aslında o ilişkiye senin akıttığın enerjidir. Zaten o ''bağa'' aidiyet hissetmeni sağlayan da budur. Karşı taraftan sana enerji akmasa bile, sen o oluşuma enerji akıttığın için, o şeye kendinden vermeyi kestiğinde, sanki kendinden bir şey azalıyormuş yanılgısına düşebiliyorsun. Oysa bu bir alışkanlığın kesilmesinden başka bir şey değil. İlk atak geçince ise, özgürleşirsin.

Enerji akışı zaten sağlıklı olsaydı, iki taraf da veya bu bir kişi değil de durumsa bile, o şey de bu ortak bağa enerjisini eşit veya eşite yakın (ki eşit olmalı aslında) verseydi, zaten bitiş yaşanmazdı. Dengesizlik, bitişleri mecbur kılan bir nedendir. Tek neden olmasa da, en büyük nedenlerden biridir veya olmalıdır. 

Senin kendi bağ parçan boşa gitmez. Yaşanmış hiçbir şey boşa gitmez. Hiçbir his boşa gitmez. Hiçbir düşüncenin de boşa gitmediği gibi. Her şey aslında senin anlaman ve her yeni adımını atabilmen için kendi kendine var ettiğin durumlardı. Bu bakımdan bitişler bir bağın sonu olsa da, senden bir şey eksiltmiyor. 

Bunu kendi kendime çoğu zaman kelime formuna getirmeden, bir çeşit bilinç haliyle anlatmaya çalışmışımdır. Bir şey bittiği için değersiz olmaz. Çünkü yaşandı. Biten bir şeyi devam ettirme çabası seni beslemez. Çünkü o bir bağ değil, senin boşa akan musluk gibi yitirdiğin enerjin (en başta zamanın, fikrin, duyguların).

Bu nedenle, bir şey bitecekse biter.

Bu nedenle, bir şey hep başlar.

Sadece başlayan şey, değişir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Asla Unutmamak İçin.

 

Benim bir defterim vardı. Bu defteri o amaçla mı almıştım bilmesem de, muhtemelen dış kabı nedeniyle, tamamen içgüdüsel olarak o defteri dilek defterim yapmaya karar vermiştim. Yazıcıdan istediğim şeylerin fotoğraflarını çıkarmış, onları kesmiş karşıma koymuş, hatta hangi sayfanın neresine resim yapıştıracağımı belirleyip yazmaya başlamıştım. Hayatımı yazmaya başlamıştım. Aslında bunun için iyi bir manifest yöntemi derler ama... belki de ben pek beceremedim.

Bu defteri 2019 yılının eylül ayında yapmıştım. Tam da yeni okul döneminin öncesinde. Odama vuran güneş ışığı bugün bile aklıma gelebiliyor, ne tuhaf... Ellerime yapıştırıcı bulaşmasın diye uğraşmam, resimler ikinci sayfaya taşacak genişlikteyse onları düzgün katlamak için harcadığım çaba... Bölük pörçük ama canlı sahneler halinde aklıma gelebiliyor.

Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundan esinlenilmiş bir kapağı vardı defterin. Tam olarak aynı tablo olmasa da, benzerdi. Hatırlıyorum vaktiyle çok da ucuza almıştım o defteri. Hele şimdi günümüzde o fiyata defter almayı rüyamızda bile göremeyiz sanırım. Güzel defterler alırdım o yıllarda. Elimde yedek defter bulunmasını önemserdim. Tamam, hala önemsiyorum ama o zaman defter fiyatları da makul olduğundan bunu yapmak daha kolay ve zevkliydi. Sonuçta ne zaman bir deftere ihtiyacım olacağını bilemezdim ya!

O defterin ilk sayfasına önce tarihi yazdım. Sonra da altına kocaman ''NE İSTEDİĞİMİ ASLA UNUTMAMAK İÇİN'' yazdım. :)

Bu gerçekten mantıklı bir yöntem benim için. Ben çok unutkanım. Değil yazmadığım şeyi unutmak, ben not aldıklarımı bile unutabilirim. Evet, anları, gerçekten yaşadığım anları unutmuyorum, aslında unutamıyorum... Belki de görsel hafıza dedikleri şey bende güçlüdür kim bilir... Veya mekansal\ uzamsal zeka? Bilemiyorum. Ama evet, bir anı aklıma getirmekte iyi gibi görünüyorum. Buna karşın, bildiklerimi kolayca unutabiliyorum. Sanırım yaşantı elde etmeye dair çekincelerimin de verdiğim önemin de en birinci nedeni bu: Hatırlamak. Ben benden akan ve bana akan, yani etkileşime girdiğim, yaşadığım şeyleri unutmuyorum. Yoksa hepsi zaten silinir ki.

O deftere yazdıklarımı büyük oranda unuttum. Hikaye gibi yazmıştım. Sanki o, benim hayatım gibi. Bu ilginç. Çünkü o yıllarda bu tip yöntemler henüz popüler değildi ve sosyal medyada dolaşmıyordu. Yine de bunu kendi kendime bulup yapmış olduğumu da sanmıyorum. Bunu yıllar sonra başka bir defterde bir daha yaptım. O daha yakın bir tarih. Ama nedense o ilk defterimin yeri bende hep özel kaldı. Belki de daha ilk sayfasına yazdığım not yüzündendir... 

İstekleri gerçek yapan da zaten bu değil midir: Asla unutmamak ve harekete geçmek.

Ne istemiştim peki yaşamdan... O deftere göre 2026 yılında sahip olmam gereken her şeyi yazmıştım biliyor musun? Bana o zamanlar -yani artık 7 yıl öncesi- içinde bulunduğumuz bu 2026 yılı çok uzak geliyordu çünkü. O zamana kadar olur herhalde amannn, diyordum. Hatta bir ödül aldığımı yazmıştım da, ödülün üstüne 2026 yazmıştım ahahhahahahahHSKJZGVKJDHXCKJHKJ tamam. Bu komik, çünkü buna inanmıştım. Yani, tamam, bana kimse ödül vermeyecek olsa bile (ki aladabilirdim! :P) bir ödül hissi yaşatacak bir şey... Bunu başarırım herhalde sanmıştım. Aslında makul bir istekti. Düşünsene, 7 yıla ne çok şey sığabilirdi.

Defterin ilk sayfalarına -tabi ki- aşkımı anlatmıştım. Sevgilimi ahahhahah. Onunla istediğim ilişkiyi. Uzun uzuuunnn yazmıştım. Sonradan arada okuyordum da onları. İnanarak mı okuyordum acaba... Bilmem. Ama gülerek okuyordum, mutlu olarak. Bazense hüzünlenerek. Olmayacakmış gibi bir hisle. Belki de bundan dolayı olmadı. Beni o zaman en çok bu üzüyordu. Şimdiyse bu bana komik geliyor. Bu isteğim, hayır isteğim değil (öyle olsaydı bunu sana yazmazdım), bu isteğimi isteme şeklim bana tatlı geliyor. Masum, saf, güzel. Bu nedenle artık beni hüzünlendirmiyor.

Sanırım -bir itiraf- bunu hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünerek istemedim. O zaman ne için? Bilmiyorum. Ama hiç gerçekten inanmadığımı biliyorum.

İkinci isteklerim başarılarımla ilgiliydi. Bu kısımdan hala ümitliyim. Bu nedenle ''manifestim bozulmasın'' :) diye sana onları açıklamayacağım. Ama şu an onlara aslında uzak değilim. Yine edebiyat\ Türkçe ekseninde isteklerdi. Ben zaten hep böyleydim. Daha liseliyken, hatta ortaokulda bile kendi kendime kendimle bu özelliğim nedeniyle övünürdüm. Kendi iyi olduğum alanları bilmemle yani. Ya da belki de, bildiğimi sanmamla. Ben hep iyi olduğum ata oynadım. Bir konuda baktım yeteneğim yok, kafam almıyor ve ''başarılı'' olamayacağım... Yeteneğime yöneldim. Zaten bu doğallıkla da oldu. Çünkü ben, zevk aldığım şeyde zaten hep öne çıkabilirdim ki. Benim alana ihtiyacım var. Büyüyünce işlerin hep böyle gitmeyeceğini anlıyorsun tabii ama... Ah buna hala inanmıyorum ve inanmayacağım! Sence ben hiç büyüyemeyecek miyim? Ben, iyi olduğum şeyi yapacağım. Bunun için doğmadıysam ne için doğmuş olabilirim!? Tabi ki bunun için doğdum, iyi olduğum şeyi yapıp diğerlerine de alan açmam için. Başka ne için olacak ki akılımm lım lım! :)

Sadece ötelendi. Ben o kadar içime gömüldüm ki... İyi olmayı, hazır olmayı beklerken... Yeterli olmayı, yetkin olmayı... Ödül alabilecek kadar mı yetkin olmayı yani?... Sanırım öyle. Saçma, evet. Ben de biliyorum! Ama insan bir şeye alışınca... O zaman başka şeye alış! Tamam biliyorum.

Biliyorum.

Üçüncü konu başlığım ise arkadaşlık üzerineydi. Hayatımda olan herkese hep değer versem de... Hani ''ortak bir dava'' derler ya... Ortak bir amaç. Buna sahip olduğum bir grup istemiştim. Sanırım ben hep bir grubun parçası olmayı istedim. Bir yere ait olmayı. Bunu gerçekten hep çok istedim. Ait olmayı, hep çok özledim. Bu gerçekten kalbimi bile sızlatabilir. Şu an sızlatmıyor ama istersem... 

İnanmadığım için sızlatıyordu. Önceden. Hiçbir yere ait olamayacağıma çok inandığım için, bu istek kalbimi çok sızlatırdı. Ne tuhaf... Artık ait olabileceğime inanıyorum. Bu nasıl olmuş olabilir? Üstelik bunun üstüne uzun zamandır hiç düşünmedim bile! 

Belki de onu dürtmediğim için. Korkumu. Sonra da o, erimiş gitmiş.

Ve bugün beni en çok mahcup hissettiren isteğim de bununla bağlantılıydı: Büyük işler yapmak. 

Instagramda bir sayfayı takip ediyorum. Çocuklar isteklerini yazıyorlar ve bu sayfa yöneticileri de gerçekleştiriyorlar. Genelde maddi durumu düşük ailelerin çocukları oluyor bu istek sahipleri. Çok basit şeyler istiyorlar. Çok çok basit. Bu düzenin adil olmadığını gösteren şeyler. Bu basit şeyler onlara kocaman gülümsemeler veriyor. Belki de yaşamları boyunca asla unutmayacakları hediyeler oluyor bu gerçekleştirilmiş dilekleri.

Şimdi, yine karşıma çıktı. Bir kız çocuğu sadece döner yemek istemiş ya. Kardeşiyle birlikte sadece bunu yemek istemiş. Tek de değil, kardeşimle birlikte yemek istiyoruz demiş. Döner ya. Bir çocuk bunu istemiş. Her şeyi isteyebilecekken sadece döner istemiş ve kardeşini de düşünmüş üstüne! Çok utandım. O kadar çok utandım ki. 

Hayatta beni en çok etkileyen dört grup vardır. Özellikle bu dört grubun yardıma ihtiyacı olması beni derinden sarsıyor: Çocuklar, hayvanlar, doğa ve yardıma ihtiyacı olan yaşlılar. Bu dört grup kırmızı çizgim. Çünkü birine ihtiyaçları var. 

Benim isteklerimden biri de buydu. Yardım etmek. Aktif olarak bunu yapmak. 

Bazen, kendi hayatımın beni mutlu edebileceğine inancımı yitirdiğimde de bunu düşünüyordum. Kendini adamak bence çok uç bir durum ve bu yaşamda benim de kendi yaşamımı yaşamam lazım. Ama bunu düşünüyordum. Hiçbir şey olmasa bile, kendi yaşamımı yaşamasam bile, yardım edebilirim. 

Yardım etmek için buna gerek yok tabi ki. Ama işte kendimi iyi hissetmediğimde bile bu yaşamda bir ışık hep bulurdum: Diğerleri.

O gönderi beni gerçekten etkiledi. Çocukların bu kadar basit bir şeyi istemeleri ve benim ''basit'' dediğim şeyin onların en büyük istekleri olması... Çok üzücü. Çocuklar bunu düşünmeyi, bunun hesabını yapmayı bile hak etmiyorlar. Onlar yiyecek düşünmemeliler. Tüm çocukların temel ihtiyaçları tabi ki sağlanmalı. Bu nasıl lüks bir istek olabilir ki?! Bu, bu gerçekten ağır. 

İnsan yanılgıya da düşmemeli. Üzgünüm ve öfkeliyim ama tüm dünyayı kurtaramazsın. Böyle düşünüyorum. Ama yine de, bir kişiye bile, bir canlıya bile yardım edebilirsin. 

İnsan kör olmamalı. Yaşama, kör olmamalı. 

O defterimi hala seviyorum. Hepsi de gerçekleşebilir şeylermiş aslında değil mi? Yazınca fark ettim. :) Sadece ben, büyük büyük yazmışım işte. Abartarak. Ondan dolayı gerçekleşmezmiş gibi olmuş. Sonra da buna inanmışım.

Yine de onu yazdığım için mutluyum. Özellikle de ilk sayfasındaki notumu: ASLA UNUTMAMAK İÇİN.


bu şarkıyı en son yıllar önce dinlemiştim.

şöyle bir versiyonu da varmış, güzel.



Dolunay | Nisan 2026

 

En son yazdığım dolunay yazısının üstünden bir ayın geçmiş olması tuhaf. Yaşarken zaman akmıyor gibi geldiğinde bile, sonra geriye bir bakıyorsun ve o akmayan günler geride kalmış. 

Bu ayki dolunay ayın başına çok yaklaşmış. Bundan sonraki dolunaylar ayın sonundan itibaren döngülerini tamamlayacaklar. Dolunayların ilgimi çekme nedeni de budur: Bırakmaları. Topladıkları tüm ışığı, bırakmaları.

Ben aslında küçülen veya büyüyen ay döngülerini daha gizemli bulurum. Hele hele Ay'ı gece değil de, gündüz göğünde gördüğümde ürperirim. Ciddiyim, böyle hissederim. Belki de bana orada olmaması gereken bir şeyi görme halini düşündürür gündüz beliren Ay. Bu nedenle, gizemli bir varlığın hareketlerini inceler gibi bakarım mavi gökteki solgun Ay'a.

Onu gece gördüğümde ise, tıpkı eski bir ahbabımı görmüş gibi olurum. Gece ve gündüzün birbirinden bu kadar zıt etkiyi bana hissettirmesi mi daha tuhaf, yoksa bu etkinin diğer insanların genelinin hissettiklerine tamamen zıt olması mı... karar veremiyorum.

Aslına bakarsanız uzun zamandır Ay'ı şöyle rahat rahat izlemedim. Bunun için onu uzun uzun izlememe gerek yok, hissetmem yeter. Onu görmem, iç dünyamda görmem yeter. Buna karşın, onu uzun zamandır kısacık da olsa izlemememe karşın, içimdeki etkisinin bir yazıya dek uzanması tuhaf.

Bu yıla başlarken, yılın ilk dakikalarında gördüğüm ilk şey oydu, Ay. Tam değildi ve gece bulutlarının arasında kaybolmaya meyilliydi. Yine de oradaydı ve çevresindeki bulutlar, onun ışığının şekliyle adeta bir gökkuşağı gibi ışık demetlerine bölünmüşlerdi. Gökyüzünün böyle şakalarını severim. Böyle ışık oyunları sanki uzayı ayağımıza, daha doğrusu saçımıza?? :), getirmiş gibi hissettirir. Çoklukla, ışık yapar bunu. Işık, şakacıdır. Gökyüzüne dağılan demetleriyle, türlü şekiller oluşturur. İşte, Ay da yılın o ilk dakikalarında formundaydı ve ışığıyla bu şakaya ortak olmuş, beni güldürmüştü. Onu daha fazla izlemek için üşümeyi bile göze almıştım!

Uzun zamandır sevdiğim bir şeylerle uğraşmadığımı fark ettim. Tamam, kitap falan okuyorum yine ama onu da, sevdiğim bir şeyi yapar gibi yapmıyorum sanırım. Sevdiğin bir şeyi sevdiğin şekilde yapmak farklıdır, bilir misin? İşte, bunu yapmak istiyorum Ay'ın giderek gece göğüne karışacağı ve sonra yeniden ışığını toplayarak bir Dolunay'a dönüşeceği bir aylık kısacık zaman diliminde. Bunu yeniden yapmak istiyorum. Yeniden, bir şeyi sevmenin nasıl hissettirdiğini hatırlamak istiyorum.

Buna değer veriyorum. Benim için her şey bununla mı ilgili acaba? Tipik bir şekilde sevgi değil kastettiğim. Belki o da vardır, tamam. Ama bu değil; daha geniş, daha derin, daha anda ve senden olan şey. O sevgi. İçinden akan, tanımlamadığın, hissettiğin; sevgi. Bir şeyi yapman için sana nedenler ve motivasyon veren, bunun da ötesinde aldığın nefese tat katan şey olan sevgi. Bunun adı gerçekte nedir acaba? Belki de ben yanlış çevirmişimdir, sen bu hissi veya hali, hangi kavram ile ifade ediyorsun sevgili okur?

Dün sabah, kuş seslerini duydum. Tüm günü kaplayacak yağmurdan habersiz, öttüler. Yoksa haberleri var mıydı acaba? Emin değilim. Bence onlar da emin değillerdi. Varlıklarından gelen bir doğallıkla ve biyolojik saatlerine uygun olarak belki de, öttüler. Şakıdılar. Tatlıydı ama bunu kalbimde hissetmedim. Sonra bağdaş kurup oturdum ve bir müzik açtım. Bu, kuş seslerinden önce miydi sonra mı emin değilim. İkisi de olabilir ve ikisinin olması da sanırım bir şeyi değiştirmez. 

İnsan güncel bir sorunu olmadan ağlarsa, ne olur? Ben, hani bazen zaman kaybettim diyorum ya; bahsettiğim kayıp zaman geçmişe ait değil aslında. Tamam o da var ama tam olarak değil. Ben, gelecekten zamanımı kaybetmişim gibi hissediyorum. Sanki geçmişte kaybettiğim her an, benden gelecekteki bir anımı almış gibi hissediyorum. Bu bir yanılgı mı sence? Ben bir adım attığımda, gelecekteki bir an benden on adım uzaklaşıyor gibi. Gerçekten böyle. Neden böyle? Ona hiçbir zaman ulaşamayacak mıyım? Ben artık veya daha evvel bile, ağladığımda bunun için ağlıyorum. Gelecekten giden zamanlarıma ağlıyorum. Artık o kadar sık ağlamıyorum ama yine de, dün sabah bunun için ağlamıştım. Usul usul, biraz da müzikten güç alarak :), ağlamıştım. Ağlamak istediğim için müzik açmıştım. Müzik olmasa ağlamazdım. Ağlamak istedim. İstediğim için de ağladım. 

Acaba gözyaşlarımı mı hissetmek istedim? Bazen, hislerim hiçliğe karıştığında, varlığımdan da bir şeyler yok olmuş gibi hissediyorum. O hisleri zaten gören kişi bir bensem benimdir herhalde. Ben bile artık o hisleri göremediğimde, varlığımın o hissi üreten parçası da bana yok oluyormuş gibi geliyor. Bu kadar derin değil ama zamanla bu anlar arttığında, bu kadar üzücü oluyor. Ben dün sabah sanırım bu nedenle bilerek ağladım. Kendim için değil hayır. Bir şey için bile değil hayır. Yok olan ve görülmeyen parçalarım için ağladım sanırım. Bu, üzücüydü.

Sonra ellerimi kalbimin üstüne koydum ve onun atışını hissettim. Bu his, ellerimle onu, kalbimi, duymak gibi bir etki bıraktı bende. Kalbimin atışını duymak beni sakinleştirdi. Zaten sakindim de, bu sanki sarılmak gibiydi. Kalbime sarılmak gibi bir histi. Bunu sevdim.

Bu ay da geçecek sevgili okur. Bunu biliyoruz. Onu güzel geçirelim. Bir şeyler yaparak, bir şeyler yaparak geçireyim.

Belki de aslında biraz hissetmesem iyi olur. Sanırım kalbimin atışı, bana yardımcı olabilir. Sonuçta hislerim, beni sadece hep eksiltti. Yine de doğallıkla akan sevgiyi yaşamak isterdim. Hissetmek değil, yaşamak. Belki de bu da, insanın kendi eliyle yaptığı bir şeydir. Muhtemelen öyle. Dolunay bile, o pek ilgi çeken ışığını her ay bırakıyor ve karanlıkla bir oluyor. Akışa güvenmeli. Artık kaçan anlarımı hissetmek istemiyorum. 

Ben sadece güvenmek istiyorum. Hayatımın beni götürdüğü ve benim henüz bilmediğim bir ana güvenmek istiyorum. Umarım bunu başarabilirim.


yazımda bahsettiğim şarkı bu değildi, tabi ki. :)




Nisan 2026.

 

Yüksek lisansa ilk başladığım dönem sudan çıkmış balık gibiydim. Çünkü derslerime ara dönemde, bahar döneminde, başlamıştım. Bir de üstüne uzaktan eğitimdi! Zaten konsepte alışmak direkt ikinci dönemin derslerini aldığım için zorken, bir de üstüne yüz yüze eğitim bile görmüyorduk.

Yüksek lisans bir güz, bir bahar olmak üzere iki dönem zorunlu ders dönemi ve dört dönem tez döneminden oluşmak üzere toplamda altı dönem sürüyor. Tabii derslerini verdiysen ve tezini yazıp üstüne savunup üstüne bir de yetmeyip tezin geçtiyse istersen üçüncü dönemde de bitirebilirsin (benim zamanımda öyleydi :P).

İlk dönem, yani güz dönemi dersleri daha bu işlere giriş dersleridir. Araştırma tekniklerini vs öğrenirsin. Seçmeli derslerin de vardır pek tabii ancak bunlar da daha çok araştırma yöntemlerini öğrenmen üzerinedir. Bunları tabii ki boşa öğretmiyorlar. Özellikle de ilk dönemde... Bunları en en en baştan sana gösteriyorlar ki tez konuna aklı selim karar verebil. En baştan neyin ne olduğunu bil.

Ben bu aşamayı yaşamadım, yaşayamadım. Çünkü ara dönem sınavını kazanarak yükseğe başladım. Sonra da okul açılınca direkt bahar dönemi derslerini (ikinci dönem oluyor) alarak kendi ilk dönemime başladım.

Bu ikinci dönem derslerini, daha önceki dönemde yüksek lisansı kazananlarla aldım. Bu dersler daha çok alanla ilgili derslerdi. Yani artık genel değil, özel olarak Türkçe öğretimine ilişkin derslerdi. Bu dersler çok da keyifli ve ufuk açıcı derslerdi bu arada. Ben zaten okuduğum okulu da bölümü de bu anlamda hep sevdim. Bazı hocalarım gerçekten yenilikçi fikirlere sahipti. Her ne kadar dersleri işleme stilleri -bence- eski tarzda olsa da, alana yönelik bakış açıları yeniye dönüktü. 

Uzaktan eğitimle aldığım derslerde ödev üzerinden sunum yaparak giderdik. Ben tabi ki her zaman güzel işler ortaya koyardım. Atmıyorum, ciddiyim. Aldığım en iyi ve aslında beni gururlandıran iltifat, bu bahsettiğim dönemde olmuştu. En ufak detaylara bile dikkat kesilen bir hocam vardı. Sayesinde lisanstayken bir makalenin nasıl yazılabileceğini ve detayların önemini keşfetmiştim. Yüksekte aldığım dersin adı ise Türkçe Öğretiminin Psikolojik Temelleri idi. Ödev konum da güzeldi ama ileride yine bu tez işlerine girersem diye bunu kendime saklıyorum. Belki daha detaylı araştırmak isterim. Neyse! Bir ödev yapmışım ki aman Tanrım didim. Hoca bile öyle dedi gerçekten. Ciddiyim, dedi. Demişti... 

Detaylıydı ödevim. Bana ''az daha geliştirildiğinde bir tezin kavramsal çerçeve kısmını oluşturabilir'' demişti. Bana daha iyi hissettiren daha yüksekte başka bir iltifat duymadım ne o zamana kadar, ne o zamandan şimdiye kadar. :) Çünkü bu hoca bunu dediyse, gerçekten demiştir. Ve bunu sadece bana demişti. Yapay zekadan falan da yardım almamıştım.

Sonra başka bir dersim vardı, yine aynı dönemden. Başka bir hocanın dersi bu. Bu hoca her ne kadar benim ağzımı pek açtırmasa da sağ olsun, yine çok saygı duyduğum ve gerek bizim ülkemizde gerekse direkt Türkçe öğretimi alanında pek çalışılmamış konuları araştırttığı için ilham bulduğum bir hocamdı. Verdiği ödevler de böyleydi. Türkçe kaynak kıtlığı olan ödevler. :) Bana disiplinlerarası olan bir konu vermişti: Kavram tanımı ve kavram imgesi. Bu aslında matematik ve fen bilimleri alanında çalışılmış bir konu. Yabancı yayınlarda bile sadece bu alanlarda kaynak bulabilmiştim. Değil Türkçe öğretimi alanında nasıl kullanılıyor bulayım, dil alanında nasıl kullanıldığını bulamamıştım öyle diyim... Bunu hocaya da sorunca, o bana üç beş kaynak önermişti. Daha evvel bu konuda çalışma yapan başka yüksek lisans veya doktora öğrencileri. Onların çalışmalarının peşine takılıp kaynakçalarını didikleyip kendi ödevimi yapmıştım. Yine hoca beğenmişti sağ olsun.

Hal böyleyken, gerçekten yetenekliyken... bir diplomamın olmaması çok salakça geliyor değil mi? Öyle öyle. Bunun üstüne düşünmüyorum çünkü yüksek lisansı bir yerden sonra savsaklamamın da, bırakmamın da gerçekten çok mantıklı ve geçerli, dahası bana artık bedensel olarak da zarar veren sebepleri vardı. 

Hem, yükseği bırakmadan önce kendimle konuşmuştum. Kimseyi suçlamayacağım, kendimi sorgulamayacağım ve bu bilmem kim bile bitirdi ben kaldım, demeyeceğim üzerine kendimle anlaşmıştım. 

Anlaşmama uyuyorum. Yine de... Bıraktığım için değil ama istediğim tezi yazmak için gayret etmediğim için buruk hissediyorum.

Üzgün, kırgın veya kızgın değil; buruk.

Çok yalnız hissetmiştim. Her anlamda. Kendimi sınırlarımı koruyarak ifade edememiştim. Görülmemiştim, tebrik bile duymamıştım. Üstüne bir de konuma o kadar uzaktım ki... İnanmadığım bir şeyi nasıl yapabilirdim? Arka planda kaos dolu günler geçiriyordum üstüne... O günlerin şu an izinin bile olmaması kafamı karıştırıyor. Hepsi kabus muydu?..

Hayır, canım yanmıyor ama... Genel olarak, her konuda, düşünüyorum da... Bunu düşünmek de faydasız biliyorum. Sadece anlayamıyorum. Gerçekten zeki, yetenekli, iyi huylu, üstüne sevedebilen bir kız... Hayatının her alanında geri kalmış... Sen bu saçmalıktan ne anladın sevgili okur? Hayır yani her şey benim suçum olsa bile, yine de sence bu fazla bir bedel değil mi? Kıyaslamak değil ama... gerçekten değil ama... Daha kötülerini yapan, kendini daha kötü de baltalayan hani... :) biri bile benden daha çok ilerlemiştir diye düşünüyorum. Bunu düşünmek beni bir yere götürmez biliyorum ama... 

Sadece anlayamıyorum. Gerçekten anlayamıyorum. O kadar saçma ve hatta aptalca ki, anlayamıyorum bile.

Ben pes etmedim bu arada. Tamam benim hatam olsun veya benim hatalarım baskın olsun. Olsun be hadi olsun o zaman. Ben zaten nereye adım atarsam ilerlerim. Bunu yaparım. Ama zaman... Zamanım o kadar çok gitti ki... Üstelik bir kere bile tatmin olmuş ve verdiğimin getirisini almış hissetmedim. Herhangi bir konuda??

Öfkem geçti. Hani geçen ay pik noktasına çıkmıştı. Sonra geçti. Yüksek lisansı kendi mızıklanmamdan bitiremedim biraz da tamam kabul. Ama yani orada baskı hissetmiştim ve tek baskı derslerim değildi! Her şeyi de yazamam. Kendimi anlıyorum ama... Ben en başta hata yaptım. Kendime sahip çıkmadım. Herkese karşı. Aileme karşı bile. Fikirlerimin de ardında durmadım. Güçlü bir şekilde bunu yapmadım. Hep diğerlerini düşündüm. Ne güzel, diye düşündüm mesela, ne güzel onlar bir şeyleri savunmak zorunda değiller. Ya zorunda değiller, ya da bunu onlar için başkası yapıyor.

Benim rolüm cadı olmak mı? Ah hayır iptal iptal :), lütfen bunun cevabını öğrenmeyim. Yoruldum, sıkıldım ve zamanım yeterince gitti. Artık bu saçmalıklarla uğraşmak istemiyorum.

Artık kendimi savunmuyorum. Artık kendimi savunacak davranışlarda bulunmuyorum.

Keşke kendim gibi bir arkadaşım olsaydı, onun kıymetini bilirdim. O da mutlu olurdu. Gerçekten mutlu olurdu.

Yüzümde acının tatlı tebessümü var. Yazdıklarımla ilgisi yok, her şeyle ilgisi var. Kimseye güvenmiyorum ben. Tek bir kişiye bile. Kalbimi en çok bu kırmıştı. Artık kimseye güvenmeyeceğimi bilmek. Bu yüzden sana anlattım sanırım. Önemsiz şeyleri. Beni okuduğun için teşekkür ederim sevgili okur.

Nisan ayını çok severdim. Bana Studio Ghibli filmlerini anımsatırdı. Hala öyle sanırım, hala anımsatır. Mesela şimdi aklımda bir film belirdi. İsmi, The Secret World of Arrietty (Aşırıcılar). Yeşil baskınlığı var bu filmde. Bu filmi düşündüğümde aklıma yağmurun izlerinin yeşilden süzülüşü geliyor. Bir parmak kızın öyküsü. Keyifli, sevimli. Müziği de güzel, yazımın sonuna eklerim.

Bu ay, biraz kendimi geliştirmek istiyorum. İlerlemek ve bu şekilde uzaklaşmak. 

Nisanı hala seviyorum bu arada. Ama artık en sevdiğim ay değil. Yani değilmiş. Ne zamandır böyle bilmiyorum. Ben de bu yıl fark ettim ama aslında birkaç yıldır en sevdiğim ay değilmiş.

Yeni en sevdiğim aya henüz karar vermedim. Belki bu yıl hiç karar veremem. Bu yılın bir günü, kalbime girmeyi başarırsa, o günün içinde bulunduğu ay yeni en sevdiğim ay olabilir. 

Evet, daha bu yılki nisanı yaşamadık ben de biliyorum. Yine de... hadi tamam. Belki yeni en sevdiğim ay yine nisan olur.

Güzel bir ay dilerim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Arrietty olarak gezinirken çektiğim bir kare. :)


Sevgili yıldız peri böcüğüm.

 

Sevgili yıldızım, güneşim, ayım, süpernovam ve cırcır böceği kızım.

Seni beklettiğim için özür dilerim. Seni dinlemediğim için özür dilerim. Seni ertelediğim için özür dilerim. Senin yerine başkasını seçtiğim için özür dilerim. Sana senin için gelmediğim için özür dilerim. Özür dilerim...

Seni üzdüğüm için özür dilerim. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Seni susturduğum için özür dilerim. Seni kandırdığım için özür dilerim. Seni görmek istemediğimi söylediğim için özür dilerim. Senin varlığına kafamı çevirdiğim için özür dilerim.

Sana sarılmadığım için özür dilerim. Seninle birlikte uyumadığım için özür dilerim. Seninle zaman geçirmediğim için özür dilerim. Seninle birlikte gülmediğim için özür dilerim. Meraklarını eksik bıraktığım için özür dilerim.

Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim. Seni arayıp sormadığım için özür dilerim. Üstüne kapıları kapattığım için özür dilerim. Sana bakarken bile seni görmediğim için, bencilce kendimi ve kendi sorunlarımı sayıklayıp durduğum için özür dilerim.

Sen benim tekimsin. Bunu sana göstermediğim için özür dilerim. Bunu sana gösteremediğim için de özür dilerim. Senin yerine koyduğum herkes ve her şey için çok özür dilerim. Eşeklik ettim... :)

Senin çok istediğin şeyler için sana asla yapamayacağını söylediğim için özür dilerim. 

Sen çok heyecanlıyken, seni dinlemediğim için özür dilerim.

Yıldızları birlikte izlediğimizi unuttuğum için, seni unuttuğum için... özür dilerim.

Sen tabi ki benim eeennnnn parlak ışığımsın. Ben sadece senin üzülmeni istemedim. Ben senin artık üzülmeni istemedim. Seni dinlemediğim, dinlemek istemediğim için değil; ben sen kötü hisset istemediğim için... Bilmediğim için... Evet, birlikte öğrenebilirdik... Evet, sana sorabilirdim... Ama ben, sadece yalnız hissetmeni istemedim. Senin için doğru olanı bilebilmek istedim. Ne kadar ahmakça davrandım değil mi... Sana sormadım. Sana hiç sormadım. Seni duyamadım.

Seni yalnız bıraktım. Ne yapacağını bilemez halde... tek başına bıraktım. (Özür dilerim... gerçekten çok çok çok özür dilerim.)

Sen benim için en güzel periden bile daha güzel, en sihirli cadıdan bile daha güçlüsün. Eveettt, öylesin! 

Yanındayım demekle olmuyor, biliyorum. Sen kelimeler değil, eylemler istiyorsun değil mi? Sen, benim seninle birlikte zaman geçirmemi istiyorsun. Sana mazaret bulmamamı, seni ertelemememi. 

Ben seni unutmadım. Ben kendimi unuttum.

Buna da kızdın değil mi? Kendimi senin beni gördüğün gibi görmediğim için bana alındın. Biliyorum, işte büyüyünce böyle oluyor. Kafan bu basit şeylere bile basmıyor. 

Artık suçu kimseye atmıyorum. Sana rol yaptım. Özür dilerim. Senin yerine koyduğum her şey ve herkes için çok özür dilerim.

Ama şunu bil... Bu zaten imkansızdı. Çünkü sen benim en parlak ışığımsın. Sarılmayı en sevdiğim, biricik küçük perimsin. Sen benim yıldız peri böcüğümsün. Sen benim tek olanımsın, tek yıldızım, en parlak ışığımsın. Biriciğim, güzelim, en güzelim, ennnn en en en sevdiğimsin. Çünkü sen benim canımsın.

Seni çok seviyorum. Tüm kalbimle, seni seviyorum.

Senin var olmanı istiyorum. Seni her yerde görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Seni bırakmak bir yana, ben seninle birlikte yaşamak istiyorum. Seninle.

xoxo

- İlkay.

(7 yaşındaki halime yıldız mektubum.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Çünkü onların ruhları var.

 

Yıllar önce ilk günlüğümün üçte ikisini yazdıktan sonra ilk sayfasını silmeye kalkmıştım. Bunu hangi akla hizmet yapmıştım gerçekten emin değilim. Gerçekten de koca defteri silebileceğime mi inandım, ya da allem edip kallem edip bunu başarsam bile tam silinmemiş kalem izleriyle dolu bir defteri sonra ne yapacaktım bilmiyorum. Muhtemelen o defteri bir daha kullanmayacak, hatta parça pinçik edip -belli mi olur belki silinmiş halini (!) biri okurdu falan- çöpe atacaktım. Bunu başaramamışım. Buna tabi ki şaşırmadım, şaşırmadık, ancak işin komik yanı buna ilk sayfanın ilk 5-6 satırını sildikten sonra aymışım ve durmuşum. Sonra da oraya -şu an pek hatırlamıyorum doğal olarak çünkü yaklaşık 12 yıl öncesinden bahsediyoruz!- ''seni silmeyi çok istesem de insan yaşanmışlıkları silemiyor'' vs gibisinden bir şeyler yazmışım. Ya Allah aşkına sen o yaşta ne yaşadın offf. :) Ama yine de bir şeyler yaşamıştım pardon kendim. :)

Yine de kendimi anlıyorum. 

Silme yolunu seçerek defteri imha etme çabamı, sonra bundan vazgeçmemi, üstüne deftere açıklama yazmamı... anlıyorum. Bu arada açıklamayı da bu olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra yazmışım ahahhaha. ''Ne tuhaf... yine aynı günde seni silmeye çalışmışım...'' diye. Yine de, olabilir. Açıklama yapma sebebim ise, tabi ki, o satırları ileride okuyan kendime bir not bırakma ihtiyacımdı. Çünkü sildiğim kısımlarda iyi iş çıkarıp yazıları resmen kazımışım hahahahah. Nasıl kinlenmiş, öfkelenmişsem... bunu başarmışım. Aynısını blogda da birkaç kez denemiştim. Kinden öfkeden falan değil canıımmm. Öyle, yok etmek için. Önceden böyle şeyler yapmazdım. Hatta daha çok yazmak isterdim. Özenirdim bazı bloglara daha evvel anlattım. Onlar gibi yazmak, yazabilmek isterdim.

Sonra bunu başardım. Artık onlar gibi, vaktiyle yazmaya heves etmiş o meraklı halimle okuduğum bloglar gibi, yazabiliyorum. Onlar şu anda yok ama ben, onlar gibi yazmayı kıvırdım. 

Onların yazma motivasyonu neydi acaba diye düşünüyorum. Kendileri miydi, artlarında bıraktıkları veya bırakmak istedikleri kendileri miydi; yoksa onları okuyanlar mıydı? Belki de sadece yazma halinin kendisiydi.

İçlerinden özellikle birinin yazılarının altına içimi dökerdim. Hatta eski bloğumu silmeden evvelki blog hesabımla yazdığım yorumlarım uzun bir süre kendisinin yazılarının altında ayrı bir yazı uzunluğunda, benim güncemden alıntılar gibi durdular. Kendi bloğumda yazamazdım. O kadar dürüst... aslında bu bile değil. Bloğumda da dürüsttüm ama... Biriyle sohbet etmek başka bir şeydir. Birine kendini göstermek... Bu, dürüstlükten ayrı bir yerdedir. Onun yazıları üstümde öyle bir etki yapardı ki, onunla konuşmak isterdim. Ona anlatırdım. Onun bir cümlesine tutunur ve yazardım fikirlerimi, kendimi. Zaten o öyle bir yazardı ki, kendi iç dünyasını anlatsa bile, sanki onu okuyan benim içimi görüyormuş gibi hissederdim. O gerçekten çok özel bulduğum bir yazardı. Onu daha çok okumayı isterdim.

Artık yazmamasını hayatının yolunda olmasına bağlamak istiyorum. Zaten o benim gibi yazı arsızı da değildi. Cool bir blog yazarıydı. Bu nedenle liseli ben, ona hayrandım. Bunu ona da söylemişimdir. O kadar tatlı biriydi ki, tepeden bakmak veya soğuk bir samimiyete sığınmak yerine okuru olan benimle arkadaş olmayı seçmişti. Biriyle gerçekten konuşmak isteyen benimle, onun yazıları konuşmuştu. Üstelik ben tek kelime etmeden. Bana uzun yorumlar yazdıran ve iç dünyamı onun yazılarıyla birleştiren de zaten bu olurdu. Çok severdim onu okumayı, ona yazmayı.

Ben onun veya okuduğum ve yazı dilini sevdiğim başka biri gibi değil; kendim gibi bir blog yazarı oldum. Böyle deyince kulağa havalı geldiği için bu ifadeyi kullanmıyorum hayır, ki bunu yapsam kim ne diyebilir! :) Ben gerçekten blog yaza yaza blog yazarı olmuş olabilirim. Bu isim tamlamasını sahiplenebilecek aidiyeti hissediyorum kendimde. Dile kolay 11 yıl yazdım. 11 yıl. Çok uzun bir süre. Hiç ara vermeden bunu yapmak hele... Kendim için yaptım tabi, en önemli motivasyonum buydu: Kendim için yazmam. Ancak bu motivasyon zamanla, başka bir istek için de minik dallar vermiş olabilir.

Bu kadar yıl kesintisiz yazmamın ana nedeni, kendim için bile olsa, ne olabilir diye düşünüyorum.

Evet, yalnız hissettiğim günler olabilir. Sayıları bir hayli çoktu. Ben, yalnızlığı birliğe çevirmeden bir yazımı sonlandırmam. Bunu kendim için yapmam. Bunu, yazı bizim için yapar. Senin ve benim için sevgili okur, böylece biz oluşuruz bir yazı yoluyla ve böylece, konuşuruz.

Evet, sevdiğim veya bana iyi hissettiren bir şeyleri paylaşma ihtiyacımdan olabilir. Çevremde birileri olmadığından değil, seninle paylaşmayı istediğimden ve seçtiğimden sevgili okur.

Evet, tarihe tarihteki beni not düşme alışkanlığımdan olabilir. Bu her seferinde sonrası için yol gösterir.

Yine de hepsinin en derinlerinde yatan bir isteğim daha olduğunu biliyorum. Bir okur. Belki zaman zaman değişen okurlar. Onlardan birisinin bir anında hissettiği bir hissi, burada görmesi. Tıpkı benim yıllar evvel başka bir blog aracılığıyla bunu hissetmem gibi. Ne zaman yazılarımı silmeyi veya taslak yapmayı düşünsem, aklıma bu derinlerde düşündüğüm ihtimal geliyor. Biri, kendini koca dünyada bir Neptünlü gibi hissederken, benim bir yazımda yoldaşını görebilir. Memleketlisini. Bu bloğun yazarı da yer yer dünya dışı bir varlık gibi uzak hissetti, bunu bilmelisin bahsettiğim okurum. Rahatla. Yalnız değilsin, ben varım.

İşte bunun için, artık hiç blog yazmadığımda bile yazılarımı yok etmek istemem. Birine veya birilerine, ''ben varım'' demek için. 5 yıl sonra veya 10 yıl sonra beni bulsa bile... aynı etkiyi yapar mı acaba? Belki o zamana bu blog internet çöplüğünde kaybolur yolunu şaşırmış bir uzay gemisi gibi, kim bilir...

Günlüklerimi de yok etmek istedim. Bunu yapar mıyım bilmiyorum. Onları bir yerlerde saklayamayacağım kadar çoklar. Artık ben değiller, beni geren bu olabilir. Bir gün birilerince öylece okunsalar bile, artık onlar ben değiller. Bu nedenle kıymetliler. Çünkü ben bile artık o defterlerdeki bazı satırlara erişemem. Heyecanla yazdığım o satırlara, üzüntüyle yazdığım o satırlara... Bir şeyleri öğrenmek için yazdığım, bir şeyleri unutmamak için yazdığım; bir şeyleri içimden atmak veya hatırlamak için yazdığım o satırlara... erişimim kapandı. Artık ben bile, onları sadece okuyabilirim. Bu nedenle yazı, kıymetli bir şey.

Blog yazılarım da böyle. Sonradan eski yazıları paylaşmak aynı etkiyi vermiyor. Çünkü yazdığım anda hissediyorum ben. Sonra geçiyor. Sonra, onları yazan benim bile, sadece okuduğum satırlara dönüşüyorlar. Artık onları hissedemiyorum. Tamam, bazen duygulanıyorum ama yazarken hissettiğim his, zamanın içinde kayboluyor. Aslında bahsettiğim şey buydu. Onlara ruh veren, yazma anım. Bu nedenle silince bu ruh da kayboluyor. Ve artık o yazıları yeniden yayınlasam bile, onlar sadece benim yazılarım oluyorlar; ruhu olan yazılar olmuyorlar. En azından bana artık böyle hissettirmiyorlar.

Bir şeyin ruhu olması kıymetli. Ben en çok buna değer veriyorum. Bunu genelde çiçek böcek gibi algılarlar. Öyledir belki, bu onu daha az mı değerli yapar? Ama hayır, öyle de değil. Bazen ''sevgi'' ifadesini ''ruh''un yerine kullanıyorum da, biraz fazla ponçik, minnoş bir etki bırakıyor. Oysa ruh, bunu içerebilse de, bunun ötesindedir. O her şeyi kapsayan ve kendi olan şeydir. Tektir. O ana, o duruma, o şeye; kendine özgüdür. Hisler, ruhu mühürler bence. Bir yazıda düşünceler ifade edebilirsin ama ona ruh katan, düşüncelerinin doğduğu hislerindir. Özgün sendir. Sensindir, senden çıkan his katmanlarıdır düşüncelerine ruh katan. 

Düşünceler sadece hislerin analizidir. Düşünceler değişir. Yağmur gibi; bazen sağanak yağar bazen çisenti. Rüzgar gibi; bazen lodostur bazen poyraz. Düşünceler, aynı histen doğduklarında bile, şekil değiştirirler. Bu nedenle bir his, herkeste farklı durur. Bu nedenle her yazı, aslında ayrı ruhlara sahiptir. Aynı deneyimi yaşamış iki insan aynı hissi paylaşmamışsa, birbirlerini anlayamazlar bence. Hisler, bir ruhu paylaştırır. Bir birlikteliğin ruhunu. Bu kıymetlidir. Bunu aktarmak kıymetlidir. Ruhu göstermek, ruhu hissettirmek... çok özeldir.

Ben en çok buna hayran olurum. Ruhu hissedenlere, üstüne bu hissettiklerini diğerlerine de gösterebilenlere.

Bu nedenle mi yazıyorum ve yazdım acaba? Sanırım öyle. Büyük oranda öyle. 

Artık yazmayacağım dediğim çok zaman oldu. Neden bilmiyorum. Benim için benzer yazılar yazmakta da bir sorun yok aslında. Çünkü aslında, hiçbir yazım birbirine benzemez. Çünkü aynı hissetmem. Hisler, yazının ruhunu da değiştirir. Küçük bir değişiklik bile kocaman bir yansıyış farkı yapabilir. Yine bu kararı almak istemiştim. İlham, hiç beklemediğim zamanlarda beni sarssa da, bu ilhamı bloğuma akıtmak istemediğimi düşünmüş ve bu sefer bu karara dramatik bir yerden varmamıştım. Yazıları olduğu gibi de bırakabilirim tabi ama onlar dururken, ben onları öylece bırakamadığımdan sanırım, hep devamı geldi. Duramadım. Bu nedenle bu sefer komple kaldırayım diyecektim. Silmesem de, durana kadar, durmaya alışana kadar yayında kalmasınlar madem dedim. Ama o kadar çok yazım vardı ki, üşendim. :) Kim uğraşacak taslak yapmakla yine dedim. Sonra aklıma ilk günlüğümü silme çabam geldi. 

İnsan bir şeyi kendinden var ettiğinde, onu tamamen silemiyor sanırım. Hep bir yerinde iz kalıyor. Bunu bloğumda da pek çok kez yaşadım biliyorsun. Sildim, yeniden yazdım veya yayınladım. Sonra taslak yaptım ve daha çok yazdım gibi gibi şeyler. Belki de sadece bırakmalı. Belki benim yazılarım birilerine ''ben buradayım'' demeyecek hiçbir zaman ama yine de, bu onları daha az mı değerli yapar? Sanmam.

Çünkü onların ruhları var.

Öte yandan güncelde aktif olan blog yazarlarının yazılarıma bıraktıkları yorumlarını gördüğümde de içim sıcacık oluyor. Ben çok yazı yazdığımdan artık kim neyi yakalarsa okuyor biraz ama :), benim için gelen her yorum kıymetli. Bu nedenle çok uzun yanıtlar yazabiliyorum. Kendimi açıklamak için veya en temelde aslında sohbet etmek için. Uzun yorumlaşmaları seviyorum. Kısa yorumları da seviyorum tabi. Yazımı gerçekten okuyup üstüne zaman ayırıp fikrini belirten herkes, benim için değerli. Bazen tabi yorum bırakmadan da okuyanlar çıkıyor ama tabi öyle olunca kim okuyor bilemiyorum, havada kalıyor. Sevgili Deeptone'a ise her yazımı okuduğu için ayrıca teşekkür ederim. :)

Bazen, biraz karamsarlığım üstümdeyse (aaa ne ilginç :), gelen bir yorum beni aydınlatabiliyor. Bunun için teşekkür ederim.

Bu sıralar bloğum ve yazılarım (özellikle eskiler) çok tıklanma alıyor. Sizde de öyle mi? Bunlar gerçek okunma değil biliyorum ama neden böyle bir anda aşırı tıklanma aldım anlamadım. Blog alan adımın süresinin dolmasına az kaldı acaba google çerezi (veya adına ne deniyorsa) öyle bir şey mi merak etmiyor değilim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar