Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Her neyse, bu küçük anlatıdan sonra lafı toparlarsam... İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Biten ve Başlayan Şeyler Üzerine.

 

Bitişler insana özgürleşme fırsatı veren başlangıçlar anlamına da gelebiliyor. 

Benim hayatta en çok korktuğum şey... hayır bitişler değildi. Ben kendi varlığımın, zaten veya malesef, başlatmaya yatkın olduğunu düşünüyorum. Bir şey bana iyi gelmiyorsa, onu bırakma kararım fazla ani bir karar bile olabilir. Aman emek verdim, aman bunca zaman şunu tasarladım bilmem ne... ben burada değilim. Bir şey benim iç dünyamı aydınlatmıyorsa, veya artık aydınlatmıyorsa, benim için artık bir anlamı yoktur yani bitmiştir. 

Sanıyorum ki çoğu insan bunu kabullenmekte sıkıntı yaşar. Biten ilişkilerine tutunmak veya biten bir durumu bırakamamak en sık karşılaşılan bırakamama davranışıdır. Bende bu durumun belirtisi ise, geride kalan beni anlamaya yöneliktir. Çoğu insan giden kişi veya durum sonrasında aslında, benim gibi (ve sanırım), kaybettiklerini sandıkları bağı bırakmak istemezler. Oysa bağ, kaybolan bir şey değildir. Bu bir insanla olan bağımız gibi bir şey değil; bu, söz konusu bir insanla olan ilişki dinamiği olsa bile, aslında o ilişkiye senin akıttığın enerjidir. Zaten o ''bağa'' aidiyet hissetmeni sağlayan da budur. Karşı taraftan sana enerji akmasa bile, sen o oluşuma enerji akıttığın için, o şeye kendinden vermeyi kestiğinde, sanki kendinden bir şey azalıyormuş yanılgısına düşebiliyorsun. Oysa bu bir alışkanlığın kesilmesinden başka bir şey değil. İlk atak geçince ise, özgürleşirsin.

Enerji akışı zaten sağlıklı olsaydı, iki taraf da veya bu bir kişi değil de durumsa bile, o şey de bu ortak bağa enerjisini eşit veya eşite yakın (ki eşit olmalı aslında) verseydi, zaten bitiş yaşanmazdı. Dengesizlik, bitişleri mecbur kılan bir nedendir. Tek neden olmasa da, en büyük nedenlerden biridir veya olmalıdır. 

Senin kendi bağ parçan boşa gitmez. Yaşanmış hiçbir şey boşa gitmez. Hiçbir his boşa gitmez. Hiçbir düşüncenin de boşa gitmediği gibi. Her şey aslında senin anlaman ve her yeni adımını atabilmen için kendi kendine var ettiğin durumlardı. Bu bakımdan bitişler bir bağın sonu olsa da, senden bir şey eksiltmiyor. 

Bunu kendi kendime çoğu zaman kelime formuna getirmeden, bir çeşit bilinç haliyle anlatmaya çalışmışımdır. Bir şey bittiği için değersiz olmaz. Çünkü yaşandı. Biten bir şeyi devam ettirme çabası seni beslemez. Çünkü o bir bağ değil, senin boşa akan musluk gibi yitirdiğin enerjin (en başta zamanın, fikrin, duyguların).

Bu nedenle, bir şey bitecekse biter.

Bu nedenle, bir şey hep başlar.

Sadece başlayan şey, değişir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Asla Unutmamak İçin.

 

Benim bir defterim vardı. Bu defteri o amaçla mı almıştım bilmesem de, muhtemelen dış kabı nedeniyle, tamamen içgüdüsel olarak o defteri dilek defterim yapmaya karar vermiştim. Yazıcıdan istediğim şeylerin fotoğraflarını çıkarmış, onları kesmiş karşıma koymuş, hatta hangi sayfanın neresine resim yapıştıracağımı belirleyip yazmaya başlamıştım. Hayatımı yazmaya başlamıştım. Aslında bunun için iyi bir manifest yöntemi derler ama... belki de ben pek beceremedim.

Bu defteri 2019 yılının eylül ayında yapmıştım. Tam da yeni okul döneminin öncesinde. Odama vuran güneş ışığı bugün bile aklıma gelebiliyor, ne tuhaf... Ellerime yapıştırıcı bulaşmasın diye uğraşmam, resimler ikinci sayfaya taşacak genişlikteyse onları düzgün katlamak için harcadığım çaba... Bölük pörçük ama canlı sahneler halinde aklıma gelebiliyor.

Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundan esinlenilmiş bir kapağı vardı defterin. Tam olarak aynı tablo olmasa da, benzerdi. Hatırlıyorum vaktiyle çok da ucuza almıştım o defteri. Hele şimdi günümüzde o fiyata defter almayı rüyamızda bile göremeyiz sanırım. Güzel defterler alırdım o yıllarda. Elimde yedek defter bulunmasını önemserdim. Tamam, hala önemsiyorum ama o zaman defter fiyatları da makul olduğundan bunu yapmak daha kolay ve zevkliydi. Sonuçta ne zaman bir deftere ihtiyacım olacağını bilemezdim ya!

O defterin ilk sayfasına önce tarihi yazdım. Sonra da altına kocaman ''NE İSTEDİĞİMİ ASLA UNUTMAMAK İÇİN'' yazdım. :)

Bu gerçekten mantıklı bir yöntem benim için. Ben çok unutkanım. Değil yazmadığım şeyi unutmak, ben not aldıklarımı bile unutabilirim. Evet, anları, gerçekten yaşadığım anları unutmuyorum, aslında unutamıyorum... Belki de görsel hafıza dedikleri şey bende güçlüdür kim bilir... Veya mekansal\ uzamsal zeka? Bilemiyorum. Ama evet, bir anı aklıma getirmekte iyi gibi görünüyorum. Buna karşın, bildiklerimi kolayca unutabiliyorum. Sanırım yaşantı elde etmeye dair çekincelerimin de verdiğim önemin de en birinci nedeni bu: Hatırlamak. Ben benden akan ve bana akan, yani etkileşime girdiğim, yaşadığım şeyleri unutmuyorum. Yoksa hepsi zaten silinir ki.

O deftere yazdıklarımı büyük oranda unuttum. Hikaye gibi yazmıştım. Sanki o, benim hayatım gibi. Bu ilginç. Çünkü o yıllarda bu tip yöntemler henüz popüler değildi ve sosyal medyada dolaşmıyordu. Yine de bunu kendi kendime bulup yapmış olduğumu da sanmıyorum. Bunu yıllar sonra başka bir defterde bir daha yaptım. O daha yakın bir tarih. Ama nedense o ilk defterimin yeri bende hep özel kaldı. Belki de daha ilk sayfasına yazdığım not yüzündendir... 

İstekleri gerçek yapan da zaten bu değil midir: Asla unutmamak ve harekete geçmek.

Ne istemiştim peki yaşamdan... O deftere göre 2026 yılında sahip olmam gereken her şeyi yazmıştım biliyor musun? Bana o zamanlar -yani artık 7 yıl öncesi- içinde bulunduğumuz bu 2026 yılı çok uzak geliyordu çünkü. O zamana kadar olur herhalde amannn, diyordum. Hatta bir ödül aldığımı yazmıştım da, ödülün üstüne 2026 yazmıştım ahahhahahahahHSKJZGVKJDHXCKJHKJ tamam. Bu komik, çünkü buna inanmıştım. Yani, tamam, bana kimse ödül vermeyecek olsa bile (ki aladabilirdim! :P) bir ödül hissi yaşatacak bir şey... Bunu başarırım herhalde sanmıştım. Aslında makul bir istekti. Düşünsene, 7 yıla ne çok şey sığabilirdi.

Defterin ilk sayfalarına -tabi ki- aşkımı anlatmıştım. Sevgilimi ahahhahah. Onunla istediğim ilişkiyi. Uzun uzuuunnn yazmıştım. Sonradan arada okuyordum da onları. İnanarak mı okuyordum acaba... Bilmem. Ama gülerek okuyordum, mutlu olarak. Bazense hüzünlenerek. Olmayacakmış gibi bir hisle. Belki de bundan dolayı olmadı. Beni o zaman en çok bu üzüyordu. Şimdiyse bu bana komik geliyor. Bu isteğim, hayır isteğim değil (öyle olsaydı bunu sana yazmazdım), bu isteğimi isteme şeklim bana tatlı geliyor. Masum, saf, güzel. Bu nedenle artık beni hüzünlendirmiyor.

Sanırım -bir itiraf- bunu hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünerek istemedim. O zaman ne için? Bilmiyorum. Ama hiç gerçekten inanmadığımı biliyorum.

İkinci isteklerim başarılarımla ilgiliydi. Bu kısımdan hala ümitliyim. Bu nedenle ''manifestim bozulmasın'' :) diye sana onları açıklamayacağım. Ama şu an onlara aslında uzak değilim. Yine edebiyat\ Türkçe ekseninde isteklerdi. Ben zaten hep böyleydim. Daha liseliyken, hatta ortaokulda bile kendi kendime kendimle bu özelliğim nedeniyle övünürdüm. Kendi iyi olduğum alanları bilmemle yani. Ya da belki de, bildiğimi sanmamla. Ben hep iyi olduğum ata oynadım. Bir konuda baktım yeteneğim yok, kafam almıyor ve ''başarılı'' olamayacağım... Yeteneğime yöneldim. Zaten bu doğallıkla da oldu. Çünkü ben, zevk aldığım şeyde zaten hep öne çıkabilirdim ki. Benim alana ihtiyacım var. Büyüyünce işlerin hep böyle gitmeyeceğini anlıyorsun tabii ama... Ah buna hala inanmıyorum ve inanmayacağım! Sence ben hiç büyüyemeyecek miyim? Ben, iyi olduğum şeyi yapacağım. Bunun için doğmadıysam ne için doğmuş olabilirim!? Tabi ki bunun için doğdum, iyi olduğum şeyi yapıp diğerlerine de alan açmam için. Başka ne için olacak ki akılımm lım lım! :)

Sadece ötelendi. Ben o kadar içime gömüldüm ki... İyi olmayı, hazır olmayı beklerken... Yeterli olmayı, yetkin olmayı... Ödül alabilecek kadar mı yetkin olmayı yani?... Sanırım öyle. Saçma, evet. Ben de biliyorum! Ama insan bir şeye alışınca... O zaman başka şeye alış! Tamam biliyorum.

Biliyorum.

Üçüncü konu başlığım ise arkadaşlık üzerineydi. Hayatımda olan herkese hep değer versem de... Hani ''ortak bir dava'' derler ya... Ortak bir amaç. Buna sahip olduğum bir grup istemiştim. Sanırım ben hep bir grubun parçası olmayı istedim. Bir yere ait olmayı. Bunu gerçekten hep çok istedim. Ait olmayı, hep çok özledim. Bu gerçekten kalbimi bile sızlatabilir. Şu an sızlatmıyor ama istersem... 

İnanmadığım için sızlatıyordu. Önceden. Hiçbir yere ait olamayacağıma çok inandığım için, bu istek kalbimi çok sızlatırdı. Ne tuhaf... Artık ait olabileceğime inanıyorum. Bu nasıl olmuş olabilir? Üstelik bunun üstüne uzun zamandır hiç düşünmedim bile! 

Belki de onu dürtmediğim için. Korkumu. Sonra da o, erimiş gitmiş.

Ve bugün beni en çok mahcup hissettiren isteğim de bununla bağlantılıydı: Büyük işler yapmak. 

Instagramda bir sayfayı takip ediyorum. Çocuklar isteklerini yazıyorlar ve bu sayfa yöneticileri de gerçekleştiriyorlar. Genelde maddi durumu düşük ailelerin çocukları oluyor bu istek sahipleri. Çok basit şeyler istiyorlar. Çok çok basit. Bu düzenin adil olmadığını gösteren şeyler. Bu basit şeyler onlara kocaman gülümsemeler veriyor. Belki de yaşamları boyunca asla unutmayacakları hediyeler oluyor bu gerçekleştirilmiş dilekleri.

Şimdi, yine karşıma çıktı. Bir kız çocuğu sadece döner yemek istemiş ya. Kardeşiyle birlikte sadece bunu yemek istemiş. Tek de değil, kardeşimle birlikte yemek istiyoruz demiş. Döner ya. Bir çocuk bunu istemiş. Her şeyi isteyebilecekken sadece döner istemiş ve kardeşini de düşünmüş üstüne! Çok utandım. O kadar çok utandım ki. 

Hayatta beni en çok etkileyen dört grup vardır. Özellikle bu dört grubun yardıma ihtiyacı olması beni derinden sarsıyor: Çocuklar, hayvanlar, doğa ve yardıma ihtiyacı olan yaşlılar. Bu dört grup kırmızı çizgim. Çünkü birine ihtiyaçları var. 

Benim isteklerimden biri de buydu. Yardım etmek. Aktif olarak bunu yapmak. 

Bazen, kendi hayatımın beni mutlu edebileceğine inancımı yitirdiğimde de bunu düşünüyordum. Kendini adamak bence çok uç bir durum ve bu yaşamda benim de kendi yaşamımı yaşamam lazım. Ama bunu düşünüyordum. Hiçbir şey olmasa bile, kendi yaşamımı yaşamasam bile, yardım edebilirim. 

Yardım etmek için buna gerek yok tabi ki. Ama işte kendimi iyi hissetmediğimde bile bu yaşamda bir ışık hep bulurdum: Diğerleri.

O gönderi beni gerçekten etkiledi. Çocukların bu kadar basit bir şeyi istemeleri ve benim ''basit'' dediğim şeyin onların en büyük istekleri olması... Çok üzücü. Çocuklar bunu düşünmeyi, bunun hesabını yapmayı bile hak etmiyorlar. Onlar yiyecek düşünmemeliler. Tüm çocukların temel ihtiyaçları tabi ki sağlanmalı. Bu nasıl lüks bir istek olabilir ki?! Bu, bu gerçekten ağır. 

İnsan yanılgıya da düşmemeli. Üzgünüm ve öfkeliyim ama tüm dünyayı kurtaramazsın. Böyle düşünüyorum. Ama yine de, bir kişiye bile, bir canlıya bile yardım edebilirsin. 

İnsan kör olmamalı. Yaşama, kör olmamalı. 

O defterimi hala seviyorum. Hepsi de gerçekleşebilir şeylermiş aslında değil mi? Yazınca fark ettim. :) Sadece ben, büyük büyük yazmışım işte. Abartarak. Ondan dolayı gerçekleşmezmiş gibi olmuş. Sonra da buna inanmışım.

Yine de onu yazdığım için mutluyum. Özellikle de ilk sayfasındaki notumu: ASLA UNUTMAMAK İÇİN.


bu şarkıyı en son yıllar önce dinlemiştim.

şöyle bir versiyonu da varmış, güzel.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Hayatta en çok büyülendiğim şey.

 

Anneannemin çiçeklerini çok seviyorum. Özellikle de baharla başlayıp yaza uzanan süreçte onun bahçesi rengarenk oluyor. Böyle olduğunda bu bahçenin her köşesini fotoğraf çekeceğimi herkes anlıyor. :) Gerçekten, biraz yaşlı özelliklerimden de ileri geliyor olabilir bu çiçek fotoğraflama sevdam ama, ben genel olarak doğa fotoğrafçılığını seviyorum. Farklı açılardan bir nesnenin varlığını izleyicilere göstermek zaten en sevdiğim şey. Öte yandan doğayı ve özellikle de çiçeklerin dünyasını incelemekten ve o dünyayı gözlemlemekten ayrıca keyif alıyorum.

Aslında gökyüzü fotoğraflarım da böyle. Özellikle de sanki bulutların arasındaymışız veya bulutların eennn tepesindeymişiz (evet Sihirli Annem'deki gibi) bir açı yakalayarak yani bir çeşit illüzyon yaratarak gökyüzündeki bulutların dünyasına girmeyi çok seviyorum. Bulut fotoğraflarımı paylaşmayı da seviyorum. Sadece o anı belgelemeyi değil yani, başkalarına göstermeyi de seviyorum. Bakan kişi muhtemelen iki saniye bile fotoğrafa dikkat etmiyor -zaten neye edecek :)- ama yine de o bulutların arasındaymışız hissini başkalarına da göstermeyi seviyorum.

Sevdiğim bir diğer şey de hayvanları fotoğraflamak. Açıkçası bu konuda yelpazem pek geniş değil. Gönül isterdi ki vahşi doğada... dermişim ahahahahha. Vahşi doğa için fazla tedirgin biri miyim acaba? Yok hayır. Ah! Bunu gerçekten isterdim sanırım. Ben gerçekten böyle biriyim aslında. Hayata bir daha gelsem... Oysa hayata ilk kez gelmiş biri gibi hala çok gencim. Ama bazen pek çok şey için ömrüm bitmiş gibi düşünüyorum.

Sualtı fotoğrafçılığı da mesela çok havalııı. Muhtemelen daha masraflıdır da. Dalış ekipmanları, kamera koruma malzemeleri derken ohoooo. Vallahi iki fotoğraf çekeceğiz dedik bu ne tantana! Gidip şerefimle iki aslan üç kaplan fotoğraflarım... Şaka şaka. Sualtı fotoğrafçılığı havalı ve aslında etkileyici. Havalı olduğu için etkileyici değil hayır. Su dünyasını keşfetme olanağı verdiği için etkileyici. İnsan kendini bambaşka bir dünyanın kurallarını keşfederken, üstüne bunu belgelerken buluyor! İnanılmaz bir şey olmalı.

Farklı kültürleri fotoğraflayan kişilere de oldum olası hayran olmuşumdur. Evet, yeni bir dünyayı keşfettikleri için. Farklı kültürler, insanların bakışlarını da farklılaştırıyor. Yüzlerindeki çizgileri, bir aksesuarı veya şalı takma biçimleri... Portre fotoğrafçılığı aslında bahsettiğim. Ama farklı ülkelerin insanlarının portreleri. O kültürleri, insanların değişen yüzlerinden gölge ve ışığın yardımıyla okumak... inanılmaz.

Savaş fotoğrafçılığı da öyle. Çok kıymetli. Ancak insandan pek çok şey götüren bir iş olmalı. Özellikle ödüllü fotoğraflar, bana hep çok ikiyüzlüce gelir. Vahşeti yaşamış insanlar üzerinden sanat yapmak. Bu aslında haberciliğe giriyor ama... Ne bileyim, savaşları durdursa belki bir kıymeti olurdu. Oysa sadece ödüller veriliyor ve fotoğraflar çekilmeye devam ediliyor.

Mimariye dair fotoğraflar çekmeyi ve bu tip fotoğrafları da severim. Bir binanın dokusunu bu yolla keşfetmek... Keyifli olmalı. Aynı zamanda binaların dokusunu, bulunduğu mekan bağlamında fotoğraflamak; yani çevresindeki hayat akışının içinde, insanlar arabalar kediler kuşlar ve daha nice canlı cansız varlık etrafında var olurken, o binanın veya binaların varoluşuna dair canlı bir izlenim bırakmak gibi bu tip şehir fotoğrafları. 

Şehrin içindeki insanları fotoğraflamak da keyifli olmalı ancak pek de ilgimi çektiğini söyleyemem. İnsanlarla uğraşmayı oldum olası sevmem. Yaşayan anların içindeki insan teması hoş ve aslında canlı bir tema olsa da, karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sanırım.

Yol fotoğraflarını da çok severim. Akıp giden yolların verdiği hissi kaydetmeyi. Fotoğraf çeken kişinin o ana dair hisleri de bence fotoğrafa yansıyor. Zaten bakış açısı çok önemli ve özgünlük de böyle oluşuyor ama; özellikle de fotoğraf çeken kişinin de o anı hissetmesi bence fotoğrafa derinlik katıyor. 

Bir varlığı veya anı, kendi gördüğün şekilde yansıtmak. Bu sadece fotoğrafçılık özelinde olmak zorunda değil. Kendi gördüklerini ifade etmek... Hayatta daha çok büyülendiğim ikinci bir şey daha yoktur. 

Doğadaki fotoğrafları ayrıca sevmemin sebebi ise, ışığın yaşam üzerindeki izlerini ve bu yaşamın hareketlerini yansıtması sanırım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


güneşin çiçeğe dokunuşunu çok seviyorum


Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Popüler Yayınlar