Kahve içmeye ilk kez liseye giderken alışmıştım sanırım. Kahve içerek ders çalışmak bana havalı gelir ve bu nedenle beni moda sokardı. Lisede özellikle de tarih, İngilizce ve biyoloji çalışmayı severdim. İngilizce ve biyoloji öğretmenlerimiz her veya her olmasa da iki derste bir quiz veya sözlü yapardı. 9. sınıfı kastediyorum. İnsanlar sanırım genel olarak 10. veya 11. sınıflardan daha çok keyif almışlardır ama ben lisede hep 9. sınıfı ayrıca bir sevdiğimi hatırlıyorum. Bunun en önemli sebeplerimden biri de öğretmenlerimdi. Çoğunu severdim. Sonraki yıllarda sevdiğim derslerin değişen öğretmenleri derslere bakış açımı ve çalışma motivasyonumu da etkilemişlerdi.
9. sınıfın başında sınıf öğretmenimiz İngilizce branş öğretmeniydi. G. hoca. G hoca, abartmıyorum, tüm öğrencilik yaşamım boyunca bende yeri ayrı olmuş ve belki de bu sıralamamda (öyle bir sıralamam yok) ilk 3 veya 5 en çok iz bırakan öğretmenlerimden biri olmuştur. Her öğrencisinin gözlerinin içine bakan, onları gerçekten gören, halini hatrını soran... üstüne dersini sevdiren, tatlı sert bir etki bırakan bir kadındı. Her hafta sözlü veya quiz yapardı diyorum! Buna rağmen ondan hoşlanmayan bir öğrencisinin olduğunu pek de hatırlamıyorum. Çünkü hiç kalp kırmazdı. Belki tatlı tatlı dokunurdu, dokundururdu ama bir şeyi bilemedi diye hiçbir öğrencisinin kalbini kırmazdı. Sadece yalanı ve saygısızlığı sevmezdi. En önemlisi, bence onu en çok sevme nedenim de buydu, öğrencilerini birey olarak görmesiydi.
Sene başında sınıf öğretmenimiz birkaç haftalığına G. hocaydı. Onu çok sevmiştim. Ortaokulda İngilizcem iyiydi. 9. sınıf da hatırlıyorsunuzdur belki, İngilizce'nin başa sardığı yani kolaydan zora ilerleyen yılıdır. İngilizceniz kötüyse bile artık iyi olması için bir şansınız daha vardır! G. hocanın ders sonu kısa sözlülerinde kelime anlamı sorduğu da olurdu. Taaa 9. sınıftan bu yana onun derslerinden aklıma kazınan bir kelime vardır: Enthusiasm. Heves, heyecan, coşku, istekli olmak. Bu kelimeyi birkaç kişiye sormuştu hoca. Tam da zil çalmadan evvel bana sorduğunu (günlüğüme bile yazmıştım!) hatırlıyorum. Bana, ''zor bir telaffuzu var'' demişti. Veya bunu sınıfa mı demişti... Ama böyle bir ipucu verdiğini hatırlıyorum. Bu kelimeyi şimdi bile telaffuzuyla hatırlıyorum. Hatta hocamın sesinden bile duyabilirim yeterince odaklanırsam. Bende o kadar iz bırakmış nedense. Belki de bana sorulduğu anda doğru bildiğim içindir.
Sonra sınıf öğretmenimiz değişmişti. Biyoloji öğretmeniz A. hoca yeni sınıf rehber öğretmenimizdi. O da tatlı bir kadındı ama G. hocaya göre daha mesafeli, katı ve tahammülsüzdü ahahhahah. Bir de her boş derste -sınıf öğretmenimiz de olduğundan- biyoloji dersi işlerdi. Allahtan bu derse bayılırdım. Hatta fen grubu dersleri içinde hep en çok sevdiğim ve başarılı olduğum (biraz da sözel olduğundan olacak) biyoloji olmuştur. 9. sınıfta en yüksek biyoloji notlarını alarak hocada iyi bir izlenim bile bırakmıştım.
Defterim tamdı. Hocanın verdiği ek bilgileri bile yazardım. Böyle de yazınca inekmişim farkındalığına geldim ahahahhah. Ama sadece sevdiğimden bunu yapardım gerçekten. Dersi sevdiğimden, hoca bu ilgimi boşa çıkarmadığından ve bilmiyorum işte sadece içimden geldiği için (tabi yüksek not almak istediğim için de) bilgiler öğrenme iştahımı kabarttığından her şeyi eksiksizce not alırdım. Bu nedenle defterim bakkal defteri gibiydi ahahahahha, yani hızlı yazdığım için. Hoca dönem sonunda defter kontrolü yapar, sanırım ders içi performans notu gibi bir notu bu kontrollerden verirdi. G. vardı, o dönemki best friendim. Ona defterimi ödünç verdiğim aklımda. Kendi defterini evde rahatça düzenlemişti. Sonra hoca sınıftaki en güzel defterin G.'ninki olduğunu söylemişti aahhahahah, benim yardımseverliğin enayiliğe dönüştüğü tipik anlara bir örnek. (Bir dakika bu 10. sınıfta da yaşanmış olabilir şu an net hatırlamıyorum. 10. sınıfsa daha kötü çünkü bu olayın üstüne çok geçmeden sebepsizce G. ve ortak arkadaş grubumuz beni ortada yalnız bırakmıştı... Benimki artık enayilik bile değilmiş anlaşılan :).
Tarih dersini de severdim. Hatta tarih dersini hep çok severek, evet ilginç bir şekilde, çalışmışımdır. Ah hayır... Hocasını sevdiğimden falan değil. Zaten B. hoca da öğrencilerini pek seviyor gibi görünmezdi. Kitabi bilgi yazmadıysan kesinlikle sınav cevaplarından puan kırardı ve nerede hata yaptım diye sınav kağıdına da bakamazdın... Yine de tarih çalışmayı hep sevmişimdir. Yazarak ve hikayeler uydurarak çalıştığımdan olacak, çalışırken baya da eğlenirdim. Hatta şimdi anlatırken bile aklımda tarih çalışma anlarımdan görüntüler beliriyor. Kahve içme alışkanlığımı arttıran bir dersti.
Bir keresinde, sanırım ikinci dönemdi çünkü havanın sıcak olduğunu ve artık hepimizin bitse de gitsek diye takıldığını hatırlıyorum, hoca bir çeşit fotokopi vermişti de sınav için oradan çalışıyorduk. Ah... Ben çalışma masamda önümde çalışma kağıdım açık uyuyakal... Sabah uyanmıştım da metroda bile o kağıttaki sorulara vs bakıyordum. Bu detay niye hala aklımda ahhahahah. O sınavdan kaç almıştım acaba? :)
Lisede en sevdiğim şeylerden biri de sınavlardan önceki derslerde eğer derse anlayışlı bir öğretmen giriyorsa bizi serbest bırakıp arkadaşlarımızla sınava çalıştığımız anlardı. Gerçekten de çalışırdık bu arada. Herkes yakın arkadaş grubunun yanına giderdi ve ders çalışırdık. Bir insan liseye dair bunu niye özler ya ahahahahha, bende harbiden ineklik varmış haaa. :)
Sevdiğim öğretmenlerimi anmışken pek sevgili, hala da çok sevip saygı duyduğum dil ve anlatım dersi öğretmenim N. hocadan da bahsetmeliyim. Hep onun gibi biri olmayı içten içe istiyordum sanırım. Bana nasıl bir insan olmayı, nasıl bir izlenim bırakmayı düşünüyorsun deselerdi o yıllarda, N. hoca gibi derdim. İçi de dışı da (tabi görülen kadarıyla) hep çok anlayışlı, iyi, sempatikti. İçtendi. Yıllar sonra onu instagramda bulduğumda bile mesajıma içtenlikle dönmüştü. Ve hala çok güzel bir kadın. :) <3 Sanıyorum ki onu sevmeyen öğrencisi de yoktu.
Onun derslerinde (sadece 9. sınıfta değil, onun dersime girdiği 4 yılda da - tabi 4 yıl dersini almışsam) elim hiç aşağı inmezdi. Sanırım sonradan dil ve anlatım dersi başka bir derse dönüşmüş veya başka bir dersle kaynaşmış (kardeşimden biliyorum) ama bizim zamanımızda edebiyat dersi ile dil ve anlatım dersi ayrı ve başka derslerdi. Dil ve anlatım daha benim branşıma da yakın konuları işlerdi: Türkçe. Yani Türkçe'nin ses olaylarını, anlatımını, gramerini vs işlerdi. Edebiyat ise eski edebiyat (divan edb.) ağırlıklıydı ve pek benlik değildi... (üni.'de bile bu konuda ezberimin ötesine geçemedim...) Neyse, dil ve anlatımda zaten Allah vergisi bir yeteneğim :)))) mi vardı mı desem... İlgiliydim de derse, hoca da sempatik biri zaten, hep derse katılırdım. Hocanın sınıfa sorular sorup kafamızı karıştırma anlarını severdim. Hatta öyle bir anı şimdi anımsadım. Ne sormuştu tam hatırlamıyorum ama sanırım bir ses olayıydı. Herkes fikrini söyleyerek derse katılıyordu, evet herkes! Herkesin merakına dokunarak ilgilerini derse çekmeyi başarmıştı N. hocamız. Ben de tabi bilemiyorum ya hırslanmıştım sanırım. Kim bulmuştu yanıtı veya biri bulmuş muydu hatırlamıyorum ama keyifliydi. (Ben bulamamışım ya unutmuşum ahahahha).
Sevdiğim başka dersler de olmuştur elbet. Bazen bir dersten genel olarak pek hoşlanmasam da, bazı derslerinden keyif alırdım. İnsan yeteneklerine uygun olan derslerden daha bir keyif alıyor tabi. Hocanın tutumu, öğrencilere bakış açısı ve tavrı da öğrencilerin derse bakış açısında etkili. Gerçi şimdiki lise grubu nasıldır bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum doğrusu. Hala genç bir nesilden olsam da, bizim zamanımızda :) bile hocadan çekinme vardı çünkü. Saygı vardı en önemlisi. Hocaya saygı, derse saygı. Hatta kendine saygı. Öğrenci kendine yediremezdi bir kere (ya da vazgeçtim, bazıları arkadan konuşup yüze gülmeyi kendine baya baya yediriyor hocayı da kandırıyordu :). Tabi benim lisemde, en azından benim jenerasyonumda, hiç taşkınlık yapacak öğrenci de yoktu. Hatta onların hepsinin iyi aile çocuğu olduğunu düşünürdüm. Kibarlıktan vs değil, özleri iyiydi ondan. En azından benim sınıf arkadaşlarım öyleydi. Hepsine bayılmazdım (tüm lise yaşamımı kastediyorum), hatta bazen bazılarına gıcık kapardım içten içe :) ama yine de özleri iyiydi o zaman da bunu kabul ederdim.
Lisede sabahları okula erken gidip kahve içmeyi çok severdim. Hatta kafeine olan duyarlılığım da sanıyorum ki o yıllarda böyle böyle gelişmişti... O sohbetlerin tadını sonradan hiç bulamadım. Sabah sohbetleri. Hele okulun ilk yılında, ki bence 9. sınıfı çok sevme sebebim kesinlikle bu, dolmuşlar geçe kalınca dolu olduğundan almıyor diye okula çok erken gidiyordum. Hava da fena değilse, hatta bazen kötüyse bile... belli bir saate kadar okulun iç kapıları açılmıyordu. Kantinde veya bahçede kendi halimde otururken, kahve içerken veya kitap okurken yanıma mutlaka biri gelirdi. Bazen tanımadığım biri. Sohbet ederdik ve bu gerçekten keyifliydi. O zamanlar üstümde sanki -teşbihte hata olmaz- bir çeşit şeytan, ah tamam melek!, tüyü vardı. Varmış yani. İnsanlar kendileri bana gelirlerdi ilginç bir şekilde. Ben kendime bir gram değer vermediğim için bunu göremiyordum ama öyleydi. İnsanlar, bana gelirlerdi. Arkadaşlarımı ben değil, onlar beni seçmişti. Hatta sadece arkadaş da değil, anladın işte, genel olarak insanlar sohbet falan açarlardı. Ah... bunu yeterince değerlendirememişim!
Neyse. Belki de değerlendirmişimdir. Çünkü birisi konu açtıkça sohbet etmiş, konu ilgimi çektikçe sohbeti sürdürmüşümdür. Hatta erkeklerin de kitap okuyan varlıklar olduğunu ilk kez lisede keşfetmiş ve hayrete düşmüştüm ahahahah. Çünkü ortaokuldaki erkek olan sınıf arkadaşlarımın kitabın k'siyle bile ilgilendikleri yoktu ki... nereden bileyim böyle bir şeyin mümkün olabileceğini ahahahahha, of tamam.
Yakın arkadaşlarımdan kitap ödünç almayı ve ödünç vermeyi de sanırım :P severdim. Okul çıkışlarında civardaki kitapçıları gezmeyi ve keşfetmeyi de severdim. Tamam, kitap almayı da severdim. :) Hatta vaktiyle eski bookstagram hesabımı o dönemki çok kitap okuyan yakın arkadaşımın bookstagram açmasından cesaret alarak açmıştım. Kitap bloğum vardı (Mart 2015'te ilk yazımı yazmıştım) ama bloğun bir instagramı yoktu. Sanırım yaz mevsiminde yapmıştım bunu. G. ile birlikte kitaplarımızın fotoğraflarını çekip birbirimizi etiketlerdik ahahhahah, ne günlerdi.
Lisenin ikinci yılı benim için buruktu. O zaman için tek artısı, sanırım, F idi.
Son iki yıl ise kafamda bir bütün olarak var. Hele son yıl zaten artık üniversite sınavı telaşından ibaretti... O yıl bile ne kadar uzakta kaldı şimdi ne tuhaf.
Üniversitenin ilk gününü bile, en azından bazı anlarını, net hatırlıyorum. Kampüsüme bayılmıştım. Hep sevmediğim şeyleri yazdım son zamanlarda ama sevdiğim şeyler de çoktu tabi ki olmaz olur mu hiç? Hele de benden bahsediyoruz, mutlaka sevdiğim bir şeyler bulmuş ve hatta onu olduğundan on kat büyütmüşümdür zihnimde. :)
Benim hayal kırıklığım tartışma ortamının eksikliğine yönelikti. Kimse ya fikrini dolu dolu paylaşmıyor, ya da fikir tartışmasına girmiyordu. Üniversitede fikir üretmeyeceksek ve sadece vakit dolduracaksak üniversitede olmanın anlamı neydi? Hele ki öğretmenlik okurken... Hele ki Türkçe branşına sahipken!? Bu beni gerçekten yoran bir şeydi. Araya giren pandemiyi saymıyorum bile... Son yıl her şeyi aşmıştım ve derslerde tartışma çıkaran (hoca müsaitse :) bendim ama benimle kimse fikir alışverişi yapmıyordu! Herkes kpss çalışıyordu. Hadi ama... İlk yılda bile kimse fikir alışverişi yapmıyordu ki! Benim gibi biri için yaşanabilecek hayal kırıklığı boyutunu var tahmin edin. Bunu aştım (bir zahmet :) ama hani yeri gelmişken de söylemeliydim pardonn.
Yüksek lisans da aynıydı. Ben oraya hakkımla girdiğim halde... Bunu yazdığım için yazımı yine silmek mi isteyeceğim merak ediyorum ama gerçek buydu... Ben oraya hakkımla girdiğim ve en önemlisi öğrenmeye aç, meraklı, saygılı bir öğrenci olduğum halde, her paylaşım yapma istediğim ağzıma tıkılmıştı doğrusu. Kendimi orada fazlalık gibi hissetmiştim. Baştan sona! Zaten üniversite yıllarım benim için hayal kırıklığı olmuşken... bir de hayalim olan yüksek lisansı böyle yaşamak üzücüydü. Gerçekten öyleydi. Acaba deneyimli bir öğretmen olsaydım fikirlerimin bir önemi olur muydu merak ediyorum. Keşke kazanmasaydım diye düşündüğüm çok zaman oldu. Bazen bir şeyi kazanmamak gerçekten bizim için daha hayırlı olabiliyormuş.
Zaman aktı geçti. Kardeşim bile 20 yaşına geldi. Kocaman bir kız oldu. Bu bana ne hissettirmeli bilmiyorum. Yaşlı hissetmeme şaşmamalı. :) Hep bir ablam veya kendini bir şey sanmaması koşuluyla abim olmasını istemişimdir. :P Belki o zaman bu kadar erken yaşlı hissetmezdim.
Ne diyordum, zaman hızlı. Pek çok şey değişti. Değişmemiş gibi görünen şeyler bile artık bambaşkalar. Benimle kalan tek şey, kahveye olan bağlılığım oldu hahahhaha. Tabi aramıza biraz mesafe koysak daha iyi olur ama... neyse.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| (Kalp ve Beyin, Nick Seluk) |







