Kahve Molası #1

 

Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istemiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Bej, su yeşili ve lila tonlarına boyanmış duvarlarda tıpkı çocukların elinden çıkmışçasına basit karalamalar çerçevelenmişti. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler gelişigüzel fırça darbelerini anımsatsa da duvarlara uzaktan bakıldığında farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor ve duvarlar bir arada adeta bir öyküyü anlatıyordu. Bu küçük mekanı kaplayan zıtlık, masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığıyla sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Hep biz diye konuşuyor, diye düşündü genç kadın. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözleri farklı renk, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturmuş, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzatmış. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' demiş genç kadın heyecanla. Gerçekten de basit ama sevimli bir çizimmiş karşısındaki. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' demiş sonra kahvesine uzanırken. 

''E ama önce bir iç bakalım,'' demiş genç adam. Genç kadın genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum almış. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı bulmuş, ''Cenker?''

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı olmuş. 

Yağmur, diye düşünmüş genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tutmuş. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşünmüş artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirmiş ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izlemiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer serisi\ Yakut Kırmızı, Kerstin Gier.


İzler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Kitaplara iz bırakanlardan mısın, bundan kaçınanlar ve hatta belki bahsinin açılmasından bile irkilenlerden mi? İkinci gruptaysan yazımın devamını okuman senin için tetikleyici olabilir, vuuuuu bö! :)

Kitap okuyordum ve çok sevdiğim bu kitabın neden bu kadar yavaş aktığını içimde usul usul sorguluyordum. Öyle ki ajandama not aldığım ''şu sayfaya kadar oku!'' görevleri hep yapılmamış olduğundan, ben de bu sefer ''2 saat oku'' yazdım. Acaba iki saat içinde kaç sayfa ilerleyebilirim... 

Canım kahve içmeyi çok istemişti. Evet, gecenin bilmem kaçında kahve içmeyi hep çok isterim. Buna karşın kahvenin tadı gerçekten çok kötüydü. Normale göre bile! Yine de kitap okumak ve yazıyla haşır neşir olduğum her tip aktivitenin motivasyon ve romantize etme şartı ve kaynağı benim için kahvedir. Ben de, canım da çok istediğinden, kahve içiyordum. Sonra uçmak üzerine düşünüyordum. Kitabın aynı zamanda pilot olan yazarı ve ana karakterinin yaşamını düşlüyor, karakterin özgürlük, uçmak ve müzik arasında kurduğu teması derinden hissediyor ve aynı zamanda kahvemi içmeyi unutuyordum. Biliyorsun ki kötü bir kahve soğuduğunda çok daha kötü bir kahvedir. Bu nedenle de kahveme uzandım, aynı anda telefonda çalan müziği değiştirdim (evet kitap okurken müzik dinleyengillerdenim) ve... -yazmın başındaki uyarım hala geçerli 3, 2, 1- ve malesef kitap sayfasına bir küçük kahve lekesi bıraktım. Ama hemen beni yargılama... bu, kahveden bir öpücük gibiydi. :)

Cidden öyleydi, beni anlamıyorsun. Çünkü o an, kitap okuduğumu hissettiğim bir andı. İnsan kitap okuyabilir, okuduğu kitabı çok sevebilir ama kitap okurken kitap okuduğunu gerçekten duyumsadığı anlar nadirdir, belki biliyorsun bunu. Bu his, kitapla sohbete benzer. İnsanlarla sohbet edebilirsin. Arkadaşlarınla sohbet edebilirsin. Bir de bazı insanlarınla sohbet edebilirsin. Senin insanın veya insanlarınla. Böyle kişi veya kişilerle birlikteyken zaman da mekan da sohbetin kendisi olur. Bazen yediğin içtiğin şeyi bile unutursun. Çevrende kim var dikkat edemezsin. Ne söylediğini uzun uzun düşünmez, sadece sohbet edersin. Bu hissi biliyor musun, biliyorsan, işte! - böyle bir histir kitap okurken kitap okuduğunu hissetmek. Ben de bunu en üst düzeyde yaşıyordum, çünkü kahvenin kitaba kondurduğu minik buseye kadar bunu fark edemeyecek kadar kendimi kaptırmıştım.

Tam o sırada karakteri anlıyordum. Tam o sırada karaktere kızıyordum. Ona katılıyordum ve onun çok -üzgünüm öhömm- aptalca düşündüğünü düşünüyordum. Sonra o geldi, leke. Normalde olsa ''amannnn,'' derdim, ''bi sen eksiktin.'' Kitap ikinci el ve zaten başkasının kitaplığında, çantasında, yolculuğunda (bunu biliyorum çünkü ilk sayfasına yolculuk için yanında götüreceklerini not almış kendisi), sevdiğinin yanında (bunu da biliyorum ve aşırı imrendim :), üzgün anlarında mutlu anlarında... anlarında, başkasının anlarında, dalgınlıklarında zaten yaşamış bir kitap olduğu için kahve lekesi canımı sıkmadı diye düşündüm belki de... belki de değil.

Bazı insanlar kitaplarının altını çizmezler. Başka birisinin kitap kenarını ayraç görevi görsün diye katladığını görünce bile acı çekerler. Ben o alt çizen, bazen kitabın kenarına yazı yazan (nadiren de olsa bunu yapmıştım), ayracım yanımda yoksa sayfa kenarını kıvırmaktan gocunmayan ve bazı kişilerin  -belki de senin bile- gıcık kaptığı okuma davranışlarını doğallıkla yapan o okurum. Hiçbir zaman da kitabımın üstüne çizik dahi konmasın kaygım olmadı. Tabi ki içecek lekesi vs benim de hep hassasiyetim olmuştur (ve olmaya devam edecek) ama bu, benim kitabım! Hadi ama... Üstünde izler bırakmazsam o nasıl benim olacak!?

Bu arada benim bahsettiğim, kitapları hor kullanmak değil. Aksine, kitaplarıma hep çok iyi bakmışımdır. Okuma anında notlar almanın veya kitap sayfasını kıvırmanın, satırları çizmenin kitabı hor kullanmak olduğunu düşünmüyorum. Bence kitabın üstünde yemek yemiyor veya kitabı yerden yere vurmuyorsak onu zaten hor kullanmıyoruzdur. :) Kitabı okurken okuma davranışlarını göstermek bence kitabı okuma sürecini aktif kılan bir şey. Bunu tercih etmeyenlere de saygı duyuyorum ama sanırım okumak benim için etkileşimli bir olay. Yukarıda örneğini verdiğim üzere, sohbet etmek gibi. Tabii bazı sohbetler beni açıyor, bazısı sıkıyor ama yine de okumak benim için bir anlamda sohbet etmektir. Yoksa, belki biraz abartılı kaçacak ama, sanırım bu kadar okumazdım.

Okuduğu şeylerde kendi düşüncelerini bulamayan, yani kendi fikirlerini inşa edemeyen kişilere aşırı gıcık kaparım. Bir kitabın en akademik, en ''doğru'' tanımlamasını yapmak bence o kitaba hakkını vermek demek değil. Hatta tam tersi... o kitaba değer vermemek demek bence. Kitaplar genişleyen varlıklardır. Bir yazar onları var eder ve okurlar da bu varlığı genişletir. Okuduğun satırlar sen okuduktan sonra da somut olarak kağıt üzerinde aynı kalır tabii ancak sen bir okur olarak o satırlara zihninde yeni katlar çıkmalı, zihin arsanı genişletmelisin. Herkes A fikrini, üstelik A şablonuyla aynı şekilde ifade ederse gelişim nasıl olacak? Bir kitabın iletisi tabii ki bellidir ancak ortada bir A fikri var diye de o A fikrini herkes aynı şablonla ve anlaşılır bir ifadeyle ''papağan gibi'' tekrar etmemeli bence. (Bence değil, lütfen etmesin.) Farklı ifade biçimleri, yani bir fikrin farklı bakış açılarıyla ifadesi aslında bahsettiğim genişleme olayını sağlayan durum diye düşünüyorum. Böylece, bu farklı ifade biçimleri ile de zaten zaman içinde B, C, D... Z ve farklı farklı farklı bir sürü fikir türeyebiliyor.

Kitaplar zihnimizde izler bırakıyor. Farklı kitapların bıraktığı farklı izler ve aslında irili ufaklı zaman içinde kah genişleyen kah daralan noktalar bizlere bir harita oluşturuyor: Zihin haritası. Yazı yazmak da böyledir. Önce bir konuda yazarsın, sonra onunla bağıntılı başka bir konuda. Böyle böyle derken bir bakmışsın, ilk anlattığın şeyle son anlattığın şey, yani iki nokta zihin haritanın farklı konumlarını yansıtıyor. Zihin böyle genişliyor. Düşünceler böyle oluşuyor. 

Kitaplarıma bilerek kahve lekesi bırakmayacağım tabii ki! Ancak bu küçük iz beni gülümsetti. Hatta tuhaftır, gerçekten tuhaftır, garip bir coşku hissettim. Bir iz... diye düşündüm. İzler bize ''buradan geçtin'' diyen levhalar. Bu kitaba baktın, ona dokundun... Ve aslında sanırım asıl hissettiğim benden kitaba akan bir durum değildi de; ben bu izle birlikte kitabın bana dokunduğunu hissettim. Sanki onun satırları arasında gezinen göz hareketlerime kitap da bakışlarıyla karşılık vermiş, sayfa kenarlarına dokunan parmaklarıma hafifçe değmiş ve hatta bana gülümsemiş gibi bir his.

(Ah be ne romantize ettim... Ama hayır! Gerçekten okurcuğum, gerçekten, böyle hissettim.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Mart 2026.

 

Günün en sevdiğim anlarının güneşin batış ve doğuş anlarında yaşanması ne tuhaf. Acaba böyle bir durumda bu iki an arasındaki geceyi mi, yoksa iki anın yaşandığı zaman olan gün aydınlığını mı daha çok sevmiş oluyorum?

Gece ışıkları gökyüzünde parlarken onların parıltılarını saatlerce izleyebilirdim. Her yaz aynı heyecan ve aslında umutla. Yıldız ışıklarının yanıp sönüşü bana nefesi çağrıştırır. Soluk alıp veren soğuk gölgeler. Çok küçükken yıldızları soğuk sanırdım, buz gibi. Çok küçükken etrafımda hızla dönüp sonra da önce tavanda sonra etrafımda yanıp sönen gölgeleri izlemeyi de severdim. Sanırım temiz, ılık ve keyifli bir havada yine bunu severim. Rüzgar etrafımda dolanırken onunla dans etmeyi.

Yıldızların bir dili olsaydı, bu dili konuşmayı isterdim. Bir dile dair anlama ve anlatma becerilerimiz aynı oranda gelişmeyebilir. Yıldızların dilini anladığımı iddia etmiyorum, hatta itiraf etmek gerekirse yarı zamanlı ve sanırım artık emekli bir yıldız gözlemcisi olarak buna hala çok uzağım. Öte yandan, bana onların dilini anlamaya mı yoksa anlatmaya mı yakınsın diye sorarsan (ki evet neden böyle bir soru sorasın), anlamak derdim. 

Sanırım bu nedenle zamanla bu bana hüzün verdi. Konuşamadığın bir dile dair izlenimler edinmek gibi bir his. Yıldızları izlerken çoğunlukla hüzünlendim. Belki de pek çok şeyi onlara bakarak anladığım için. Hiç konuşmadan, sadece susarak onları gözlemlediğim için. Bu, inanır mısın bilmem, yorucu bir iş. Zamanla hüzün kireçlenmesi yapıyor.

Sana neden yıldızlardan bahsettim bilmiyorum. Oysa onları en son yazın uzun uzun izlemiştim. Dahası, geçen yılki buluşmalarımız biraz hayal kırıklığı, bolca da yalnızlık ve hüzün içeriyordu. Yalnızlık ve hüznü ne kadar kolay yazabiliyorum. Sanırım bazı insanlar bu kelimelerden çekinirler. Yalnızlık ve hüznün dilini görmekten bile çekinirler. Haklılar.

Peki sevincin dili, bunun üzerine düşünüyorum. Aslında sana güzel bir bahar girizgahı yazmak istiyordum. Neticede baharların ilkinin ilk ayı başlıyor. Bu bir yazıda kutlanmaya değer bir konu. Belki de sevincin doğası da böyle bir şeydir. Her şeydeki pırıltıyı görmek gibi bir şey. Bu yıldızların dili mi sence? Belki de yıldızların dilini sadece anlamıyor, çat pat da olsa konuşabiliyorumdur ha ne dersin?

Bu ayla birlikte marteniçka takma zamanı geldi. Marteniçka Bulgaristan kültüründe martın ilk gününde kırmızı beyaz yünden örülmüş bir bilekliği bir dilek dileyerek bileğe takma ve leylek gördüğünde (görmezsen de 1 Nisan'da) çıkarıp çiçekli bir bahar dalına dileğini söyleyerek asma geleneği. Bazıları bunu çaput bağlamakla eş değer falan tutabiliyor(muş). Ancak böyle keyifli kültürel geleneklerin devamlılığının sağlanması bence kıymetli bir şey. Hem, dileklerine inanmanın ve bir şeyi yürekten isteyerek motivasyon bulmanın nesi kötü olabilir? Bazı insanlar yıldızların dilinden asla anlamaz zaten! :)

Aslında marteniçkayı kendine almaman lazımmış. Sana hediye gelmeliymiş veya sanırım elinle kendin de iplerden bileklik örebilirsin. İkincisi gözümde büyüdüğünden ve bu yıl bana kimse hediye bileklik falan vermediğinden ben kendime aldım. Zaten bu detayın dileklere etkisi olduğunu da sanmıyorum. Geçen yıllarda biri hediye etti de noldu ahahahah. Aman neyse, kendime alırken kardeşime de aldım. Hadi yine iyi, geleneğe uygun bilekliğini almış oldu.

Fark ettim de yılın başından beri hiç film izlememişim. Benim için alışılmadık bir şey. En azından ayda birkaç film yuvarlardım. Bu sıralar blogda daha çok kendim çalıp oy- aman, kendim yazıyorum değil mi? Kendi dilimde konuşuyorum: cırcırcırcır böcüğüüü marteniçkan sana şannsss getire-ceeyyğğkkk! :)

Yazmak bana iyi geldi mi bilmiyorum ama hüznün anatomisini çıkarmamı sağladı. İç sıkıntılarımın, bunaltılarımın ve deliliklerimin. Bu sonuncusu keyifliydi. İnsanın içini açabileceği bir yerin olması güzel. Bu bloğumu canlı bir varlık gibi görmüyorum ama eskisini bazen öyle görürdüm. Aman canım hemen korkma, yani... Hep koşa koşa bir şey anlattığımdan. Burada yazdıklarım koşa koşa bir şey anlatmamış halim evet ahahahha, aynı hisle değil ve bunu seviyorum. Çünkü bir dili konuşmak için sabırlı olmalısın.

Burası daha çok... bir mekan mı desem, bir cisim mi... Bir defter!? Hangisi bilmiyorum. Belki de sadece bir blog. Ve bu yeterli.

Sanırım kelime bu. Yani içimde yazımı yazmaya başlamadan önce dönüp duran hissin adı: Yeterli. 

Belki de neptün'de bir tercümandım. :P 

Yıldızlar sana nasıl hissettirir? Onları bir bütün olarak mı izlersin, tek tek dikkat mi kesilirsin? Ben sanırım ne olduğunu anlamadan bütün olarak izlemeye başlamışım. Hala bir kış yıldızım var, bazen selamlaşıyoruz bile :), ama artık onları gördüğümde sadece görüyorum. Bu sanırım çocukluk arkadaşlarımla vedalaştığımda ve bu vedanın son olduğunu bilmediğimde hissettiğim hisse benziyor.

Çocukken yıldızları birilerine göstermeyi severmişim. Sevdiğim birilerine. Onlarda ne gördüğümü anımsamıyorum. Sanırım parlak olmalarını seviyordum. Şu anda da öyleyim. Parlak oldukları için onları saatlerce izleyebilirim. Ve aynı şekilde onları ve onlarda gördüklerimi, paylaşmak için derin bir özlem duyarım. Evet, sanırım hissettiğim özlemin sebebi bu. Özlemin yavaşça azalıyor olması da tuhaf bir his veriyor. Öncesinde bir çeşit boşluk gibi. Çünkü daha evvel özlemin içimde olmadığı bir zaman dilimini yaşamadım. Bu özlem çok tuhaf bir şeydi. Gerçekten bir kütlesi var gibiydi ve sanki kalbime sarılmıştı da beni bir türlü bırakmıyordu. 

Belki de yıldızların dilini daha çok tercüme etmeliyim diye düşünmüştüm.

Belki de yıldız gözlemciliği görevim için benimle vardiya değişimi yapacak bir dost bulmalıyım diye düşünmüştüm.

Belki de yıldızlarda tur atacağımız ve süpernovaların etrafında döneceğimiz bir ortağım olmalı diye hissetmiştim.

Cevap hiçbiriydi (veya hepsiydi). Cevap yeterli olması mıydı acaba? Bunu eski dostum Ay'a sorsam ne derdi? Dünyanın en bebek halini gezmiş bilge Ay, bana ne söylerdi? 

Sanırım hiçbir şey.

Bana yıldızların dilini yıldızlar veya Ay veya başka gök cisimleri öğretmedi. Aynı şekilde dünyanın dilini de. Belki de özlemimin nedeni buydu diye düşünmüştüm. Ama hayır veya artık hayır.

Eski bir defterimi okudum. Bir kısmını. Beni gülümsetti. Yıldızlarda gördüğüm Dünya diliyle yazılmıştı. Yakın tarihli aslında ama yine de bilmiyorum. Şimdi de yıldız gözlemcisi bir kız olmayı mı özleyeceğim? Belki de özlem kalbimden zihnime sıçramıştır.

Hayır, artık özlemiyorum gerçekten. Çocukken de özlemiyordum bence. Bana cırcır böceği adını takan akrabamızı anımsıyor musun, onu kolundan çekiştirip ''yıldızlara bak'' dermişim. Ah çok kıskandım. Keşke o ana gitsem ve küçük İlkay beni kolumdan çekiştirip gözleri parlayarak bana ''yıldızlara bak, oradalar'' dese. İşte bu, yıldızların dili sevgili okur. Çocukken bu dili C2 seviyesinde anlıyor ve anlatıyormuşum. 

Ergenlikte ve ilk gençlikte bu dili unuttum. Bu dili yalnızca benim konuşabileceğimi, yani bu dili benim yerime birinin konuşamayacağını unuttum. Bu dili konuşmak için dünyanın dilleri arasından bir şeye ihtiyacım var sandım. Böylece özledim özledim, sanırım özlem böyle doğdu. 

Babamla yıldızları izlediğimiz günleri anımsıyorum. O zaman artık büyüktüm. Özlemi hissedecek kadar büyük. Yıldızlara bakıp bir sürü konudan konuşurduk. Düşüncelerim o daldan bu dala atlarken, babam onları kolayca yakalardı. Sonra bir meteor kayardı veya şüpheli bir yıldız gözümüze çarpardı. Bir yıldızın yıldız mı yoksa gezegen mi olduğunu anlama denemeleri yapardım (bunda hala iyi değilim).

Yıldızlarla ilk ciddi konuşmamız 18 yaşımdayken olmuştu. Onlara plan bile olamamış fikirlerimi fısıldamış ve bana yol göstermelerini dilemiştim. Sevgili yıldızlar, siz dünya dilini anlıyor musunuz?

Zamanla yıldızların dilini unuttum. Bu, beni onlara daha çok yaklaştırdı.

Dünyada yıldızların dilini seven biri var mıdır, merak ettim. Bu soruyu ilk kez soruyorum aslında. Sen sevgili okur, yıldızların dilini sever misin? Nasıl bir tınısı olurdu bu dilin acaba? Hangi dünya dilini anımsatırdı veya hangi Dünya dilini anımsatırdı?

Dünya dilleri arasında favorim rüzgarın ve dalgaların dili. Günışığının dilini de seviyorum tabi. 

Mevsim geçişlerinin dilini anlıyor musun sevgili okur? Çünkü mart ayında ilkbaharın dilini tüm Dünya'da fısıldanan şarkıda duyabilirsin: Işıyan güneşte, ılıyan (tamam bunun için daha erken) rüzgarda, yeşermek isteyen dallarda, içine doğan sebepsiz umutta... Beklenti, mart bu dili konuşuyor bence. Bu dilin kelimeleri biraz daha kısa kısa. Nisan'ın kelimeleri daha ferahtır mesela. Mayıs yayvandır, mayışıktır hafiften.

Aslında biliyor musun, benim şu an içimde hissettiğim hissin tercümesi... Heyecan. Ama öyle kocaman kocaman bir heyecan değil bu. Mart ayı gibi, usul usul gelen ılık bir heyecan. Beklenti dolu doğuyor içime. Bana bir isim ver diyor bu heyecan. Bana bir isim ver ki, büyüyebileyim... Böyle diyor.

Sen kendi heyecanına bir isim versen bunun adı ne olurdu? İçinden isim ver. İstersen göbek adı olsun bize söyleme.

Güzel bir ay dilerim.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.






Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

 

Ben Kimim? (10.04.2015) 

Az buçuk kendimden bahsedeyim. Kim bu İlkay? 

Kendini bildi bileli kitaplara tutkun, 

Küçüklüğünde kah peri olduğunun açıklanmasını beklemiş, 

Kah Hogwarts kabul mektubunun yolunu gözlemiş, 

Şimdilerdeyse Hogwarts mektubunun talihsiz bir olaya kurban gittiğini düşünen, 

Garfield'ı idol bellemiş, uykucu,

Böyle acayip, kendi halinde bir kız. 

Bir de bütün bu faso fisonun yanında kitap, dizi, film ve daha nicelerinin yorumunu bu blogda bulabilir ve benimle dilediğinizce gevezelik yapabilirsiniz ^-^


Bu satırları eski bloğumda kendimi tanıtmak için yazmıştım. Tam benlik bir açıklama gerçekten. Ayrıca elimde kalmış olan en eski blog yazım da bu. Nostaljik ve keyifli hissettiriyor.

Kendimi kendime bile olsa tanımlamak benim için hep en zor sorulardan biri olmuştur: Ben kimim? Senin için kendini düşündüğünde bu sorunun net bir yanıtı var mı sevgili okur, yoksa sen de benim gibi bocalıyor musun?

''Kim bu İlkay,'' demişim mesela. Ne güzel bir başlangıç. Ben İlkay. Ben bu ismim. Bu ismin sıfatları ne olabilir... bunları oyuncu bir dille sıralamışım. Bence aslında burada ne söylediğim bile değil, nasıl söylediğim ''kim olduğumu'' anlatıyor.

Sıraladığımız tüm sıfatlar zaman içinde değişebilir, değişecektir ve belki de değişmelidir. Bazıları ben bilmem kimin nesiyim diyebilir, bazıları şu şu okulları okudum şu şu işleri yaptım şu şu becerilere sahibim diye cv döşeyebilir. Bazısı şunları şunları severim, bunları bunları sevmem diyebilir. 

Ben bugünümde kendimi nasıl tanıtırım acaba?.. Bir de tabi şu var değil mi, herkese aynı şekilde tanıtmayız kendimizi. Bu hem ''ne münasebet'' meselesidir, hem de uygun yerde uygun davranışı gösterme meselesi. Ama yine de her seferinde tüm farklı tanımlamalar ve sıfatlar tek bir sözcük ile başlar: İsim.

İsmimi hep çok sevmişimdir. Küçükken şaşırırdım, annemgil bu ismi nasıl buldu yaaa diye. :) Halam aslında ortak isim diye (yani erkekler de bu ismi kullanıyor diye) adımın İlkay olmasını istememiş. Annem de bunun üstüne bu ismi daha çok sevmiş ahhahahaAHAHAHHAJDHJKASH :) Ayyyy gelin görümce olayından güzel bir sonuç çıkmış o ayrı (ismime bayılıyorum). Bu hikayedeki asıl komik taraf olayın kaosumsu tarafı değil. Halamın benim ismim için önerdiği isimlerin de ortak isim olması ahhahahahah: Yağmur, Toprak falan. Fena isimler değiller ama neden halacığım nedennnn? Bari bir TAM kız ismi öner ahahahhah (o da ne demekse).

Annemin aklında başka bir isim varmış öte yandan. ''Tam'' bir kız ismi. :) Yani sadece kızlara verilen bir isim. Bu olayı büyütmek o kadar saçma ki. Mesela koskoca Ece Ayhan'ın isminin anlamı ''kraliçe'' ama bu isim onda olunca sırıtmıyor. Bence isimlerin anlamından ziyade bir çeşit aurası var. Aynı isim farklı kişilerde bile aynı durmuyor. Neyse benim ismim başka bir şey olacakmış ama babamgilin bir akrabasının adı o olunca... annem de gençken duyduğu İlkay ismini (ki ben doğduğumda da gençti) bana vermeye karar vermiş (bu hikayede babamın fikri neydi bilmem, sanırım yoktu).

Evet, ismimi çok sevdiğimden kendime verdiğim tüm sıfatların merkezinde bu var: İsmim. 

Ben İlkay.

Ben soyismimi de pek severim bu arada. Hatta soyismim de ismim olabilirmiş (ki böylece iki tane ortak ismim olurdu ahahhahah). Şu da komik, bir yere gittiğimde insanlar kadın mı erkek mi olduğumu bilemediğinden başkasına bilmem ne hanım\ bey diyorlarsa, beni ismim ve soyimimle çağırabiliyorlar. :)

Eeee ama başka nasıl tanımlarım ki kendimi... Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Önceden bunu başkasına sorup yanıt almayı seviyordum. Yani bu şekilde dan diye değil tabii ama başka başka sorularla lafı dolandırarak insanların gözündeki İlkay'dan asıl İlkay'ı çıkarmaya çalıştığım çeşitli zamanlarda çeşitli dönemlerim oldu. Sana da bu soruyu sormalı mıyım acaba sevgili okur? Hayır. Çünkü muhtemelen ben o değilim.

Biri bizi güzel bir şekilde tanımlasa da, kötü bir şekilde tanımlasa da; biz aslında o değiliz. Belki bir yüzümüz odur ama o biz değilizdir. O tanımlarda bile yüzde yüz bize ait olan tek bir şey vardır: İsim. Bence bir insanın ismiyle uyumlu olması bu bakımdan önemli. Tamam belki biraz şans işi ama ben bu konuda şanslıymışım bence. Çünkü ismimi seviyorum.

Sadece şunu merak ediyorum (ah bu tuhaf sorularım :), sence ben hangi renk gibi bir enerji yayıyorum? 

Çok çok öncesinde blogda bir etkinlik mi vardı, etkinlik içinde soru mu vardı bilmem... Çevremiz bizi hangi renk gibi görüyor neden diye sorgulamıştık (bloğun o zamanlarını bazen özlüyorum :). Ben iki yakın arkadaşıma sormuştum, ne demişlerdi anımsamasam da ikisinin de farklı renk söylediği aklımda. Ama güzel renklerdi bereket versin ki, böyle yeşil gibi mor gibi. :P (ki bence şu anki bana benzemiyor bu renkler, bu da ne demekse... Ben şu anda pudra pembesi, bebek mavisine benziyorum bence. Neden bilmem ahahahahh. Galiba ben aslında yoğum diye, aaaa :)

Ben kendimi böyle tuhaf şekillerde tanımlamayı seviyorum sanırım. Bundan olacak blog yazılarımda bile bir yazı yazdığımda onun başka cephelerini gösterememişsem ardından seriye bağlayıp bir sürü yazı yazıyorum. Neden bir şeyi, özellikle kendimi, açıklamam ve hatta doğru veya kafamdaki gibi açıklamam bu kadar önemli? Neden yanlış anlaşılmaktan veya anlaşılmamaktan bu kadar korkuyorum? Belki de kendimi anlayamamaktan çekiniyorumdur. Çünkü bu sorunun yanıtını hala bilmiyorum: Ben kimim?

Sanırım hep kim olduğumu değil ama ''kim olabileceğimi'' sorguladım. Bu nedenle de kim olduğuma dair tüm yanıtlarım bana ucuz göründü. Neden bilmiyorum ve bu aslında kendime haksızlık biliyorum. Öte yandan... bu hala böyle. Doğru olmadığını, hatta saçma ve gereksiz olduğunu bildiğim halde. Sanki ileride bir İlkay var ve tüm hayatım o olmam üzerine kuruluymuş gibi bir his. Sanki ancak o kız olursam mutluluk kapıları bana açılabilirmiş gibi. Sanki ancak o kız olursam sevdiğim ve yüksek gelirli bir işte çalışabilirmişim, sanki ancak o kız olursam biri beni hak ettiğim kadar gerçek ve yoğun şekilde sevebilirmiş gibi bir kandırmaca. Buna kanmadığım halde neden hala inanıyorum... 

Üstelik işin asıl tuhaf yanı zaten o kız olmam. O kız olduğumu kabul edememem. Hep bir detayın eksik kalması ve bu nedenle kim olduğum sorusunun bir anlamının kalmadığını düşünmem. Bunun adı bilmemek değil; bunun adı: Acımasızlık. Sanırım hayatta kendime olduğum kadar kimseye acımasız olmadım ve olamam da. Üstelik artık şefkatli olduğum zamanlarda bile bu değişmemiş gibi görünüyor. Hala kendime karşı çok sivriyim.

Geçmişteki kendime sarılıyorum, 

gelecekteki kendime hayranlık duyuyorum

ve şu andaki kendime bazen alenen, bazen sinsice darbeler indiriyorum.

Çok korkunç biriyim. Hayır değilim. Sadece fazla yargılayıcıyım. Yargılayıcılığımı kabullenirken bile yargılayıcıyım. Mükemmel olmaya çalışmıyorum. Sadece olmaya çalışıyorum. Asla gelmeyecek noktadaki biri. O biri yok. Bunu kabul edemiyorum.

Kabul ettiğini kabul etmek diye bir kullanım uydurdum. Bunu geçen bir yazımı yazarken keşfettim. Çoğu zaman sorunum bu oluyor. Kabul ettiğimi kabul edememek. Sanki hep bir şeyler eksikmiş gibi. Bana kabullenmek bile yetmiyor. O zaman sadece bırak ve dağınık kalsın (ki zaten dağınık bir şey yok). Neden hep düzenli olmak zorundasın? Değilsin, değil mi? Değilim. Düzenli olmak ve hatta bir şey olmak zorunda bile değilim. Çünkü zaten ben bir şeyim: Ben, İlkay'ım.

Peki İlkay kim? Sana okuduğum okulları mı sıralayım? Başarılarımı ve başarısızlıklarımı... Bu mu İlkay'ı tanımlar?

Sana sevdiğim insanları mı sıralayım? Beni seven, sevmeyen veya sevmesini istediğim insanları? Bu, İlkay olur mu?

Sana hobilerimi, fobilerimi mi sıralayım? Onlar ben miyim?

Benim yazan bir kız olmam, yazan kızın İlkay olduğunu mu gösterir? (ay bir dakika çok saçma oldu hahahhahahah, neyse havalı da :P)

İlkay olan bir şey değil sanırım, olmakta olan bir şey. Diğer herkes gibi. Ama ben bir şeyin tam olmamasını eksik kabul ediyor olmalıyım. Oysa yaşam, koca bir eksiklikler toplamıdır. Belki de kabul edemediğim asıl gerçek budur.

Peki sen kimsin?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu resmi seviyorum.
sanırım ben,
söylediğimde değil; gösterdiğimde tanımladığımı hissediyorum.
ve söylemezsem içimde kalır: ''oturmuşum kendimle pozu'' :)


Adressiz Mektuplarım.

 

Yıldızım. 

Sana her seferinde, ''seni artık bu blogda görmek istemiyorum!'' dedim değil mi? Bak, bu son... Son kez parlıyorsun rüya evrenimde, sonra sonsuza dek batacaksın... 

Oysa sen, her gece yeniden yeniden, üstelik hep de aynı yerde parladın. 

Seninle son mektuplaşmamız üzerinden birçok ışık benliği geçti. Artık yüzünü bana dönmüyorsun. Beni tanıyamıyor musun, yoksa bana kırgın mısın? Artık bloğumda misafir olmak istemiyor musun yıldızım? Artık benim için parlamıyor musun...

Hiçbir zaman benim için parlamadın. Ancak her parlayışın, göndereceğim mektubumun adresi oldu.

Yıldızım. Sen kaç ışık yılını adımladın burada parlamak için? Kaç güneşi geçtin, kaç geceyi ve kaç gündüzü...

Güneşin ilk ışıklarının yok ettiği yıldızların tek tek kayboluşunu izlediğim günleri düşünüyorum. Üstünden bir asır geçmiş gibi. Arada pek çok hayali ve gerçek hüzün yaşadım. Peki kaç sevinç yaşadım? Hiçbir mektubumda yıldızımla bu konuyu konuşmadım. 

Bu yüzden mi mektuplarım cevapsız kaldı yıldızım?

İnsanın bir yıldızının olması keyifli olurdu. İçinden bir yıldız tutmak ve bu yolla bir mektubun nasıl yazılacağının inceliklerini keşfetmek... 

Küçükken bir keresinde kartpostal yazma ödevim vardı. Yeni yıl zamanı mıydı, yoksa herhangi bir gün mü... Hatırlamıyorum. Aklımda sadece o an evde bulunan herkesin kartpostal ödevime ilgi gösterdiği kalmış. Anneannemin bile. :) Kuzenime yazmıştım. Mine'ye. 

Mine'yle küçükken pek çok yıldız gezisi yaptık. Dünyada. Yanında bir dostun olduğunda yıldız gezisi yapmak için uzaya çıkmana gerek kalmıyordu. Çocukluğun büyüsü bizi gereksiz sorgulamalardan ve teferruatlardan korur. İşte bu da öyle günlerdi. 

Bir keresinde de mektup yazma ödevim vardı sanıyorum ki. Kartpostal ödevim değil ama mektup ödevim beni germişti. Çünkü nereye tarih atılır, nereye isim yazılır vs aklımda tutmak yorucuydu. Hem, öğretmenimin okuyacağı bir mektuba neleri sığdırabilirdim ki... Gerçekten, hani merak ediyorum, acaba gerçekten neleri sığdırmıştım o mektuba, kartpostala...

Sevgili Mine;

Nasılsın? Annenler nasıl? 

...

Kesin böyle başlamışımdır (teyzemden aldığım sufleyle). 

Seninle Mineyle olan bazı çocukluk fotoğraflarımızı paylaşmayı çok isterdim ama bunu Mine istemeyebilir. Oysa ikimiz de çok güzeliz tüm fotoğraflarımızda. Birlikte gülüşürken veya göbek atarken birisi yanımıza gelip durun fotoğrafınızı çekeyim demiş ve biz de o anda öylece sırıtmışız. İşte öyle fotoğraflar.

Mine şimdi uzakta yaşıyor. Ne garip... Uzun zamandır arkadaş değiliz ancak onu özlediğimi hissettim. Onu fotoğraflarını beğenmenin veya karşılaştığımızda yüzeysel konuşmaların ötesinde özlediğimi hissettim. Keşke tüm o yıllar boyunca (yakın) arkadaş olmaya devam etseydik. Araya zaman girdiğinde ne yaparsan yap uzak kalıyorsun. Ya da sence bu benim bir çeşit önyargım mı?

Ben küçükken evimiz çeşitli renklerdeydi. Öncesinde mine rengiymiş. Bu rengi gözlerimle gördüğüm günleri anımsıyor muyum bilmiyorum. Ancak annem laf arasında ''mine rengi'' dediğinde şaşırdığım aklımda. Mine bir renk miymiş, diye düşünmüştüm. Bu düşünceler kafamı karıştırdığında evimiz ''fıstık yeşiliydi.'' Fıstık sıfatı önemli lütfen. Annem renkleri hep böyle söyler. Fıstık yeşili, şeker pembesi... gibi gibi. :) 

Sana genelde annemle olan kırgınlıklarımızı yazdım. Sanırım o tip yazılarımı anında silmemin sebebi bunun sadece bizimle ilgili bir şey olması, annemle değil. Her ne kadar anneme göre öyle olmasa da (sanırım), ona gerçekten benziyorum. Dış görünüşüm evet ama bunun da ötesinde konuşma şeklim. Annem yazılar yazsaydı eminim onun da coşkulu bir dili olurdu. Bir şeyler anlatırken hissettiğim heyecanı bugün annemin sesinin tınısında duyuyorum. Hatta o bir şeyler anlatırken bir insanı ne bu kadar heyecanlandırabilir ki diye düşünüyorum. Oysa ben de öyleyim. Sanırım, belki de, bu nedenle... bu özelliğimi kabullenmem hep biraz zor oldu. 

Annemle kol kola girdiğimiz günleri hatırlıyorum. Ben bir şey için hazırlandığımda beni parlak gözlerle incelemesini... O zaman neden, diye düşünüyorum. Neden bunca kırgınlık var? Hepsi benim ''suçum'' muydu? O zaman neden bu kadar kalbim kırıldı? (hayır bunu senin için sordum, bunu merak etmiyorum). Merak ettiğim şu: Artık neden kırgın değilim? Bana yine gülümsediği için mi? Gözleri parladığı, sesi yumuşadığı için? Anne bir insanın yaşama bakışını, duygularını neden bu kadar çok etkiler? Bu haksızlık mı yoksa doğal bir şey mi hala karar veremedim. Bildiğim tek şey hep bir temkinlilik halinde olduğum. 

İlk günlüğümü ilkokula giderken tutmaya başlamıştım. Kilidi bile vardı hatırlıyorum. O kadar rahattım ki salona oturup kaykıldığım koltukta yazardım günlüğümü. Hatta kilidini bile tahammülsüz bir günümde kırıvermiştim. Gerçi her güne ''uyandım, okula gittim, ödev yaptım, bilmem kim ile oynadım'' yazdığımı düşünürsek... sanırım saklayacağım veya çekineceğim pek bir şey de yokmuş. :) İlk günlüğümü kaybettim. Keşke şu an elimde olsaydı. Kaç gün veya ay aynı günü yaşamaya devam ettiğimi belgeledim bilmiyorum ama... Küçük İlkay'ın el yazısından bir şeyler okumayı çok isterdim. Mesela seninle daha evvel ilkokuldaki ajandamı paylaşmıştım (silinmiş bir yazı üzgünüm ama alta fotoğraf eklerim :), o ajandayı okumak çooookkk komikti. Zaten etkinliklerle dolu bir defterdi ve defterin ajanda kısmını hiç yazmamışım ama olsun. :) (Yine) küçük İlkay'ın dünyasını okumak komikti.

İlk ''gerçek'' günlüğümü lisenin ilk yılında tutmaya başladım. 2014 yılının Ekim ayında. Sonra da pişman olmuşum silmeye kalkmışım koca defteri ahahahahh, yırtıp at madem değil mi silmek ne o kadar sayfayı... Ne düşünüyordum bilmem. Öte yandan iyi ki imha etmemişim. Gerçi devamında yıllarca aralıksız günlük yazdım. Sanırım benim yazdıklarımı yok etme isteğim ile yeni yazılar yazma tezatlığım o yıllarda başlamış. :)

İlk günlüğümü çok seviyorum. Çünkü çok ergence. :) Bir de her gün yazmışım. Biraz ilkokul günlüğümün tarzına benziyor o ayrı. Örneğin o günkü derslere kadar yazmışım yok artık. Kızım zaten günlüğü kendine yazıyorsun ne bu açıklama! :) Dolmuş maceralarım en komik olanları... Ah, iğrençti bu arada ama komik anlattığımdan komik. Sana okula ilk kez metroyla gitme hikayemi anlatayım dur. Şimdi ben artık dolmuştan sıkılmıştım. Ayrıca, itiraf etmek gerekirse, okula metroyla gitmek o zamanki bana daha havalı geliyordu bence. :P Neyse ilk kez metroyla okula gidecek biri için fazla bilgisizdim. Hangi durakta ineceğimi bile yanlış biliyormuşum! Kızım bari sınıftan birine sorsana değil mi, yok. İzmirliler belki bilir. Bornova ilçesi içinde bir Bornova durağı var bir de Ege Üniversitesi durağı. Benim üniversitede inmem gerekiyormuş ama okul Bornova'da diye Bornova durağında inmeyi planlamıştım. Gerçi oradan da gidebilirdim ama yine baya yürümem gerekirdi. 

Neyse şans eseri ortaokuldan bir arkadaşımı yolda görmüştüm de, ''dur bakayım ben yine bir durağı sorayım'' diye düşünüp ona nerede inmem gerektiğini sormuştum. Neyse bu sayede -biraz da şansla- doğru durakta indim. Ama ben okula dolmuş alışkanlığım nedeniyle (çok dolu olduğunda öğrencileri almama huyları vardı *-*) çok erken gidiyordum. Yani bizim okulun üniformasını giymiş insan da göremedim orda burda. Sonra bir adamı gördüm, aaaa dedim bu abi bizim okulda çalışıyor. :) Adamı takip ettiğim aklımda. Sonra sonra arkadaşlarımla gide gele yolu çabuk öğrenmiştim ama o ilk gün sıfır bilgiyle metroya binmem komikti. Çünkü gerçekten tek bir insandan yolu tarif etmesini istemem yeterliydi!

İşte, ilk günlüğüm böyle olaylardan oluşuyor ahahahhahah. 

Sanırım lise sondan sonra ve üniversitede olay değil düşüncelere kaydım. Artık günlüklerimde kendime bir çeşit yol arkadaşı da seçiyordum, ondan olmalı. Bunu anlatmıştım. Sevgili bilmem ne (bir oyuncu, karakter, şarkıcı, evcil hayvan vs) diyerek birine anlatırmış gibi yazdığımdan olacak, düşüncelerimi bir defterle, yani cansız bir nesneyle paylaşma halini biraz romantize etmiş, hatta bunun da ötesine geçerek, tıpkı bir yıldıza postalar gönderir gibi bir isimden güç alarak hayali kahve oturmaları eşliğinde fikirlerimi not alırdım. Bazen 1, bazen 15 sayfa (şaka şaka *-*).

Artık günlük yazamadığımı fark ettim. Sanırım canlı birine ihtiyaç duyuyorum. Blog bu nedenle şimdilik bana ihtiyaç duyduğum alanı sağlıyor. 

Blog yazmaya da düzenli olarak günlük yazmaya başladığım süreçte başlamıştım. Aslında düşünüyorum da, bu kadar erken yaşta böyle alışkanlıklar bulmak benim için gerçekten kıymetli olmuş. Günlüklerim ve blog yazılarım aslında bir yıldıza olmasa bile kendime, gelecekteki kendime, gönderdiğim mektuplar. Bu bazen beni kırdı, bazen iyi hissettirdi. Ama her ne olursa olsun, hep kıymetliydi. Hala öyle, kıymetli.

Sanırım duygu ve düşüncelerimi aktarma ihtiyacım değişmeyen bir özelliğim olmuş. Kartpostal, mektup, blog, günlük... Hiçbir yere ulaşmayan postalarım.

(Yıldızım. Bu seferki mektubum sana değilmiş.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


İlk Ajandam








Bir filmde görmediğimiz sahneler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Sana da bazen oluyor mu, kitap okurken bazı kısımları film sahnesi gibi aklımda oynatıyorum. Sanki gerçekten bir filmi izler gibi her detayını işliyorum zihnimde. Kitap okumak ne büyülü, harfleri gördüğün anda bilinçaltındaki imgeler evreni canlanıyor ve zihninde birbiri ardına sahneler beliriyor. Hem de harfleri tanımladığın kısacık saliselerin arasında tüm bunlar anlık olarak bir anda gerçekleşiyor. Bence, okumak insanlığın keşfettiği en büyülü becerilerden birisi!

Öte yandan dediğim gibi özellikle bazı sahneler -pek tabii zihnimizde yarattığımız- oyuncuların sesiyle, mimikleriyle, hatta kokularıyla canlanıyor. Sanki o sahneyi daha evvel bir filmde görmüşüz gibi tam da o anda zihnimizde canlandırıyoruz. Böyle kısımlara denk geldiğimde okuduğum kitabın bir filminin veya dizisinin olmasını çok istiyorum. Olsa kesin ellerine yüzlerine bulaştırırlar ama, diyorum, yine de keşke bu sahneler zihnimdeki filmden çıkıp diğerlerinin de görebileceği şekilde gerçekten bir yapımda hayat bulsa...

Bazen bazı kitapları yutarcasına okuyorum. Bu kitapları çok sevmem veya az sevmem hızlı okuma ya da okumama halime etki etmiyor. Eğer okumaya acıkmışsam, hızlıca okurum. Ancak böyle yapınca, her ne kadar okuduğum kitabı anlamlandırsam da, onun sahneleri arasında yeterince dolanamadığımı düşünüyorum. Bu düşünceye kitabı okuduktan bitirdikten, hatta belki üstüne uzunca bir yazı yazdıktan sonra erişiyorum. Ben bu kitabı evet anladım... ama zaten sorun anlayıp anlamamam değil ki, sorun, kitabın düş ve düşün dünyasını yeterince solumamış olmam. Ben hala o kitabın bir yabancısı oluyorum. Dünyasını yeterince gezmemiş oluyorum. Sanki gezilecek bir sürü yeri olan bilmediğim ilginç bir ülkeye üç günlüğüne gitmişim de, o üç güne artık ne kadar yeri ve deneyimi sıkıştırabilirsem o kadarını deneyimlemişim gibi bir his.

Bazense bazı kitapları yavaş okuyorum. Yavaş okuma sürecim iki kola ayrılıyor: Ya kitabı elime her alışımda rahat bir yüz sayfayı deviriyorum ancak kitabı elime alma konusunda sıkıntı yaşadığımdan süreç uzuyor, ya da kitabı okuyamıyorum çünkü kimyamız tutmuyor. Hızlı ve yavaş okumaya dair bu okuma deneyimlerim aslında kendiliğinden gelişiyor. Yani, aman şu kitabı hızlıca silip süpüreyim veya yavaş yavaş okuyayım demiyorum. Kendiliğinden ya okuyamadığımdan yavaş okuyorum, ya da okuyabildiğimden hızlı. Bir de seçimle gerçekleşen durumlar var tabii. Okuduğum kitapla edebiyatın veya fikirlerin ötesinde bir bağ geliştirdiğimi hissettiğimde, ki çok ilginçtir bu bağ çoğu zaman kitaba başlamadan evvel bile bana kendini hissettirir, o kitabın evrenini daha rahat gezmek, tadını çıkarmak ve göreceğim imgeleri, zihnimde çekeceğim sahneleri 3-5 güne sıkıştırmamak için kitabı gıdım gıdım okurum. Kitap bitmesin istemek bile değil de... o sahneleri yaşamak istemek, o sahnelerde gözlemci olarak bile olsa var olmayı istemek gibi bir şey.

Richard Bach'tan Sonsuza Uzanan Köprü isimli bir kitap okuyorum. Kitap otobiyografik özellikler gösteriyormuş. Kitabın konusunu özetlersem, yazarın ''ruh eşini'' arama öyküsünü anlatıyor. Kitabı daha yarılamadım bile ancak bu kitap sanki onu okumam için zamanın bir noktasında beni beklemiş ve ben o noktaya geldiğimde beni bulmuş gibi hissetmiştim. Bazen hani bir kitabı tam vaktinde okuduğumuzu hissederiz ya... ne daha erken ne daha geç, tam o anda okuduğumuz için kitapla uyuşuruz ya... bu, kitabı sevmenin veya beğenmenin bile ötesinde bir durumdur: Uyum. Kitapla adeta aramızda bir çeşit uyum oluşur. İşte böyle hissettim bu kitap internette öylece karşıma çıktığında. Bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Üstelik hiç uzun uzun araştırmadan karşıma çıkan ilk baskıyı bir sahaftan aldım. Ve ne tesadüftür ki, kitapla aynı yaşta olduğumu, kitabın benim doğduğum yıl birilerinin yaşamında varlığını sürdürdüğünü öğrendim. Bu çok... çok... hoş bir histi.

Yazarın ''ruh eşi'' sanırım eşiymiş. :) Bu nedenle google'dan yazarın eşinin ismine bile bakmadım biliyor musun? Sürpriz olsun istedim. Kendisini yakıştırdığım bir hanım var. Her şeyiyle çok cool bir kadın. İkisinin ruh eşi değil ama Dünya'daki iyi birer takım oldukları o kadar belli ki... Yine de ruh eşini her yerde arayan bu adam, karşısına çıkan her kadın için ''acaba bu kadın ruh eşim olabilir mi'' diye düşünürken, yanında en çok kendisi olabildiği ve üstüne hayranlık duyduğu kadın için bunu bir anlığına bile düşünmedi. Acaba onu kaybetmekten mi korktu diye düşünüyorum... Belki bunu bir erkek okusaydı, yazarı daha iyi anlayabilirdi. Zaten bir erkek bireyin ruh eşini arama öyküsünü okumak -açıkçası- benim için yeterince ilginç bir deneyim. :) Gerçi bunu HIMYM'da Ted karakterinde de görmüştük ancak o da ''ruh eşini'' değil, mükemmel kadını arıyordu. Belki de ''ruh eşi'' bizim olabileceğimiz mükemmel versiyonumuz sanıyoruz ve bu kavramı sanrılarımıza karşı bir çeşit kalkan olarak kullanıyoruzdur. Oysa bu dünya, ruhların ötesindeki bir gerçekliği barındırıyor: Deneyim. Bu dünyada tıpkı kitapların imgeler dünyasındaki gibi bizler de deneyimleri keşfediyoruz. Tıpkı harfleri anlamlandırır gibi, belki de, zamanı anlamlandırıyoruz. Yaşadığımız an'ı anlamlandırıyoruz saliseler içinde. Belki de bu, diye düşünüyorum, ruhumuzun en çok keşfetmek istediği şeydir (en azından benimkisi için öyle olabilir :).

Kitaba dönersem, kitabı çok sevdiğimi anladığınızı düşünüyorum. Onu daha okumadan sevdim. Elime ilk ulaştığında ikinci el olduğu için ayrıca bir heyecan duydum. Okumaya başladığımda biraz gözlerimi devirdim itiraf ediyorum :), öte yandan yazarı anladım ve bu kadar açık sözlü bir anlatıma başvurması ile sanki aramızdaki duvarları kaldırmış gibi hissettim. Özellikle de Leslie karakteriyle olan sahnelerini bir dizide veya filmde izlemek istedim. Her gün veya hafta veya ay, en olmadı yılda bir kere :), birkaç doz izlemek isteyeceğim sahneler olacaklarını düşündüm. Birisiyle varoluş hakkında, dünya hakkında, hayat hakkında, diğerleri hakkında, diğerlerinin arasındaki sen hakkında, sadece kendin hakkında ve nihayetinde tüm bunları konuştuğun kişiyle ikiniz hakkında sohbet etmek, bazense susmak... bazen sadece birlikte dondurma yemek veya sinema kuyruğunda beklemek, üşüyünce birbirine sarılmak ve sıradan bir hayatın sıradan anlarında birlikte ''büyüler'' yapmak... işte, bu benim izlemek istediğim bir şey olurdu.

Kitabın bir filmi yok, muhtemelen olmayacak da. Yine de kitabın anları arasında dolanmak keyifli. Bazen bazı kitapların anlarını somut olarak göstermek için yazılar yazasım geliyor. Böyle kitaplar benim için eşsiz oluyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Kalp susmalı, ferah ferah susmalı.

 

Belki de bırakmayı öğrenmek benim almam gereken bir dersti.

Bu cümleyi kendime kurduğumda hafifçe tebessüm ettim. İnsanın bir cümleyi sadece diliyle ve hatta ''doğrusu bu'' diyerek zihniyle onaylayarak bile söylemesi ile, kalbinde hissederek söylemesi arasında fark var. Hep kalpten bahsediyorum. Hani şu görevi kan pompalamak olan organdan. Orası aslında zihnin bağrış çığrışlarının, ılımlı konuşmalarının ve fısıltılarının ötesindeki sessizlik. Sessizliği duyabildiğinde, kalbin ferahlıyor.

Bazen geçmiş yaşantıların izi bugüne de erişebiliyor. Hatta bazen devam da edebiliyor. Ama aynı şekilde değil. Bazen kopuk kopuk, bazen belli belirsiz. Hatta bazen gerçekten kopmuş oluyor da, biz belki de (ben belki de - kendimi rahat hissetmek için işe seni de katıyorum kusura bakma ;), daha alışıldık olduğu için güvende hissediyorum yanılgısı ve aslında alışkanlığıyla o kopmuş bağın bir ucundan çekiştirmeye ve onu bugünümüze ve hatta yarınımıza doğru sürüklemeye devam ediyoruz.

İşin ilginci, geçmişi yarına sürükleyemezsin. Hatta bugünü bile. Çünkü yarın henüz yaşanmadı. 

İşte bu benim ikinci yanılgım olmuştur hep. Yarının henüz yaşanmadığı gerçeğini beynim bilgiç tavırlarıyla bana söylese de, ona inanmak benim için nedense hep zor olmuştur. Kendimi bırakmak, teslim olmak... Oysa çok kolay seçenekler var. En başında ilerlemekle başlayan bir sürü seçenek. Ama bu noktada sanırım beni asıl geren kalbimin sessizliği oluyor. Neden konuşmuyorsun kalbim, diye düşünüyorum. Bir cırcır böceği için suskunluk zor bir şey; çünkü alışılmadık.

Ve bu noktada, birine ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum.

Bir karar alırken içimde görev birliği yaparım. O kararın her bir parçasını inceleyecek düzenekler ve sorular. Bırakabilecek miyim, sanırım son sorum hep bu oluyor. Bu cümle kurulumuyla değil hayır. Yani işte... hem bırakmak ne ki?

Akışa bırakmak belki. Belki, bir noktada bırakmak. Belki de... bittiğini kabul edip bırakmak.

(Çünkü her şeyin bir ömrü vardır.)

Güzel olmayan şeyleri bile tutmak benim en büyük boş meşgalem. Hayır, güzel olmayan değil de... Artık bana hizmet etmeyen veya en başından beri bana hizmet etmeyen ama benim ancak kabul edebilecek olgunluğa veya o kabulü taşıyabilecek bilinç gücüne erişme haline gelmemle algıladığım yararsız çabam veya sadece isteğim olan... şey. En fenası da isteklerdir tabi. Bir şeye çaba verince de bırakmak zordur da, en azından kafanda veriler oluşmuştur. Artılar eksiler... Oysa istekler öyle değildir. Onları bırakmak bu nedenle beni hep en çok zorlayan olmuştur. Veya bu bazen istek bile olmaz ama bunun adına ne demeliyim bilmiyorum. Galiba hepsi aynı: Tutunmak. Kopmaktan korktuğun için tutunmak. Çünkü o kadar sıkı tutmuşsun ki, o ''şeyi'' artık parçan sanıyorsun. 

Böyle olduğunda bazen ağlarım. Aslında hayatımdaki birkaç ağlamam dışındaki çoğu ağlama nedenim bu olmuştur. Bırakmak bana kendimi yetersiz hissettiriyor sanırım. Oysa ölü veya olmayan bir şeyi tutmak bizden canlı şeyleri de götüren bir şey. Böyle durumlarda bırakmak hep en iyisi.

Tabi zihin söyleyince olmuyor öyle. Kalp susmalı. Ferah ferah susmalı. Böylece anlıyorum ben. Tamam diyorum, zaten çoktan bırakmışım ki.

(Aslında bu her şeyle ilgili biliyorsun. Tuttuğun şey artık olmayan kabuğun. Bu, savunmasız hissettirebilir. Ama belki de artık başka bir şey olmasını kabul etmeli ve izin vermelisin. İznini kabul etmelisin.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Kim Bağışlayacak Beni - Birhan Keskin)


Kalbime Sakuralar Yağdıran.


Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar.

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için.

Kalbime sakuralar yağdıran biri. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap! 

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı? 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

veya başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı aslında eskiden yayınlamıştım. 25 Mayıs 2024 tarihli bir yazı.


elimizde sakura kalmamış, bulut olur mu?


Popüler Yayınlar