Her yeni kitabın aslında uzun bir yolculuk olduğunu fark ediyorum son günlerde.
Belki de pek çok okurun başvurduğu gibi uzun veya beklediğimden uzun süren kitap yolculuklarımda nefes molası olması için ben de kısa kitapların gölgesine sığınma yoluna başvururdum. Sanırdım ki, sayfa sayısı az olan bu kitaplar yorulmuş benliğimi avutacak, sırtımı sıvazlayacak ve ne kadar çok kitap okuyorum egomu canlı tutacaklardı. Zamanla bu kısa kitapların atmosferinde yeterince soluk alıp vermediğimi, bu nedenle onların doğasına çok kısa sürede yabancılaştığımı fark ettim. Diğer bir ifadeyle bu kitaplar, zihnimden siliniyorlardı!
Kitap okumayı alışkanlığın ötesine geçirmiş biri için okuduğu kitapların her detayını hatırlamak gibi bir durum malesef mümkün değildir. Beynimiz bu denli güçlü bir işlemciye sahip değil gibi görünüyor... Öte yandan okuduğumuz her şey, evet her şey, zihin çeperlerimize siner. Biz anlasak da anlamasak da, anımsasak da anımsamasak da... kelimeler olmasa da, kelimelerin titreşimleri bizimle kalır. Bu da düşüncelerimize eğilim oluşturan yolu sabırla inşa eden ana malzemedir: Gizil fikirler, sezgiler. Evet, kitapların tek görevi bilgi veya lap diye önümüzde beliren başkalarının fikirleri değildir. Kitaplar aslında bizlere sezgiler verirler, titreşimler. Buna bazıları ilham der, bazıları gelişim; özünde hepsi aynı yolu oluşturur: Bizim kendi dilimiz.
Kitapların bizi ilerlettiği veya bize inşa ettirdiği yol aslında kendi dilimizi bulmak üzerine kurulu diye düşünüyorum. Bu dil bizim bu varoluştaki imzamız gibi bir şey.
Nasıl düşünüyorsun,
nasıl hissediyorsun,
nasıl var ediyorsun?
Ortaokul ve lise yıllarımda okuduğum çerezlik kitaplara laf atan öğretmenlerime karşı içimde büyük bir isyan belirirdi. Onların ''sen falanca kitabı okusan da anlayamazsın'' minvalinde (ki evet kitap kurdu bana bile bunlar söyleniyordu, ki genelde kitap kurtlarına söylenecek ifadeler bunlar olurdu) kışkırtmalara asla boyun eğmez, okuyalım da görelim bakalım! diyerek her çeşit -çoğunlukla gizil- meydan okumaya tepki gösterirdim (hocalarımın bile beni bir çeşit ''Neptünlü'' olarak gördüklerini o yıllarda anlamıştım). Bu sayede okuduğum ve bugün beni güldüren ilk meydan okumam ise henüz altıncı sınıftayken okuduğumu sandığım Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor isimli kitabıydı. Kitabı anlamıştım, kelimeleri anlamıştım (çünkü okumam vardı!) ama böyle bir kitabı bir ortaokul öğrencisinin anlayamayacağını küçümsercesine yüzüme vuran öğretmenimi bugün bile anlayamadığımı eklemeliyim. Çünkü çocuklukta, ergenlikte ve hatta genç yetişkinlikte başvurduğumuz bazı ''Önemli'' (lütfen) kitapları bazen sadece kağıt üstünde, harfleri anlamlandırmak suretiyle :) anlar, o harflerin ifade ettiği fikirleri zihnimizde oturtamayız (doğal olarak?!). Bazense tam tersi olarak bu harfler bizi sıkar ve ne okuduğumuzu anlamadan sayfaları çeviririz (bunun için hayatımızın ilk çeyreğini yaşadığımız bir yaşta olmamıza gerek yok) ama yine de o satırlardaki fikirler olmasa bile fikirlerin ve dilin büyüsünün yaydığı titreşimler belleğimizde yer edinir.
Lisedeki felsefe öğretmenim kim ne okuyor diye aşırı eleştiren bir adamdı. Gerçekten insanların okuduklarına burun kıvırmadığı zamanları ben gördüm mü görmedim mi sadece tek bir seferinden emin olarak anımsıyorum. O bir seferinde de benim okuduğum Jack London'un Martin Eden isimli kitabımı elimden çekip almış ve tüm sınıfa göstermişti. Gururlandığımı saklamayacağım. Bana gözlerini kısarak bakıp ''aferiiiinnn'' deyişi bugün bile kulaklarımda. (Biraz da kendimi öveyim.) Bu hocam hakkında uzun uzun konuşamıyorum. Kendisi henüz genç denebilecek yaşında erkenden vefat etmişti ve her erken ölüm gibi o yıllardaki beni sarsmıştı.
O yıllarda ve hatta sonrasında kitapları soluk almak ister gibi okudum. Çok ciddiyim, bu dünyanın atmosferine uyum sağlamak isteyen biri gibi kitapları okudum bitirdim yorumladım fikir ürettim... (Hala bunu yapıyorum ancak başka bir biçimde. Çünkü bu dünyanın atmosferini solumayı öğrendim.)
Son günlerde aklıma pandemi döneminde hiç olan bazı üniversite derslerim geliyor ve yine buruk hissediyorum. Oysa bu hissi artık çoktan aştığımı veya aşmam gerektiğini sanıyordum. Aslına bakarsanız eskiden hissettiğim burukluktan çok daha farklı bir burukluk bu güncelde aklımda beliren his. Sanırım bu burukluğun içimde değil de aklımda belirmesi onu farklılaştıran temel nokta. Önceden bu his, yaşanmayan bir şeye karşı duyulan ezilmişlik duygusunu karşılarken; şimdilerde (ki artık sadece üstüne düşünürsem beni buluyor) nostaljik bir görünüme büründü. Bu da beni şaşırtan bir diğer mesele ancak bu yazı bağlamında mı anlatmalıyım emin değilim...
Beni şaşırtan o ara mesele, artık yavaş yavaş yıllarımın beni terk etmesi. Yani işte, hani okuduğumuz kitapların detayları zamanla belleğimizin orta yerinde -veya köşelerinde- oturmak yerine duvarlarına siner ve elle tutulur gözle görülür hallerini kaybedip sadece his ve izlenim boyutunda bizlerle kalır ya, işte benim yaşadığım yaşantılar da zamanla pek çok insanın doğal olarak yaşadığı bir evreye girerek belleğimdeki görünür hallerini yitirmeye ve yalnızca ''aaaa evet öyleydi galiba'' izlenimlerine dönüşmeye başladı.
Önceden bir zaman yolcusuydum: Anılarıma kolaylıkla ulaşabilirdim. Onları anlatmayı veya yazmayı kastetmiyorum, onların içerisine gidip yeniden yeniden beş (veya üç?) duyu organımla hissetmeyi kastediyorum. Aklımdan geçen bir ana içimde ışınlanabilme yeteneğim hep çok canlı olmuş ve çoğu zaman bana acı vermiştir. Belki de bu acı nedeniyle (bu yeteneği çok daha anlamlı şekilde kullanabilmek varken ben yine acı çekme yolunu seçmişim evet...) zihnim bu yeteneğimi ben bile ne olduğunu anlamadan beni korumak için bloke etmiş olabilir. Anılarındaki birinin yüzüne dokunabileceğin kadar yakınına gidebilmek... İşte ben bunu yapabilirdim. (Ama bence çok da gerekli değildi.)
Artık bunu yapamıyor olmamın sebebi belki de istemiyor olmamla başlamış olabilir. Böylece, anlata anlata beynimi -belki de- tamamlandı olarak kandırdığım durumlar zamanla beni terk etti. Belki de içimde pek çok kişide olduğu gibi izlenimler kalmıştır ancak artık somut anların pek çoğuna ulaşamıyorum. Onları vakitlice yazabildiğim için seviniyorum; çünkü artık onları tüm yazmalarım, aslında eski yazmalarımın gölgesinden yürüyecekler.
Ne diyordum... Üniversite üçüncü sınıftayken okuduğum bölümün en iyi derslerini uzaktan eğitimle aldım. Mikrofon problemim temel sorunumdu. Bu nedenle derslerine katılan üç beş kişiden biri olmama ve fikirlerimi hiç eksik etmememe rağmen, üstelik sevdiğim de, bir hocam adımı bir türlü öğrenemedi. Bu benim için gerçekten hep çok kalp kırıcı olmuştur. Adımı öğrenmesi için derslerine katılmak, derslerine fikirlerimle katılmak ve gerçekten ilgilenmek dışında başka ne yapabilirdim diye düşünüyorum...
O hocamdan aldığım sevdiğim derslerin adını yazarsam beni fiilen tanıyan herhangi birinin bu yazıma rastgelmesi durumunda (milyonda bir?? çünkü açık açık paylaşılan hiçbir şey ilgi çekmez) hocamızın kim olduğunu anlaması da zor olmayacaktır. Ben yine de hep iyi şeyler söyleyip tüm bu iyi şeylerin arasında filiz vermiş kırgınlığım dışında dokundurma yapmadığım için dersin (belki derslerin) ismine de yazımda yer vereceğim.
Metindilbilim. Son günlerde aklımda dolanan ders buydu. Bu derste işlediğimiz ilk kavram yapısökümdü. Bir metni çeşitli açılardan parçalara ayırmak ve böylece anlam birimlerini incelemek. Bana bu dersi ilk anımsatan bu değildi ancak bana artık bu yazıyı yazdıran tetikleyici son okuduğum kitap olan sevgili Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabıydı. Metindilbilim dersimin vize veya final ödevi için kendisinin İpek ve Bakır isimli öykü kitabından bir öyküsünü incelemiştim. Ah, son dakika gönderdiğim o ödevler o zamanki ben için en büyük heyecandı! (Hep de yüksek not aldım ancak hocamın adımı öğrenebilmesini isteyen bir yanım hep canlıydı... Çünkü bunu yapmak için daha başka ne yapabileceğimi -belki bir mikrofonum olsaydı- bugün bile bilemiyorum).
Metindeki anlam üzerine düşünmek benim edebiyata dair en sevdiğim durum. Anlamı parçalamak, var etmek, nasıl var edildiğine dikkat kesilmek... Sanırım kaşif benliğimi besleyen, heyecanlandıran ve yaşamdaki tutkuları zihinsel düzlemde bulduran ana etkeni bu anlam kurmaca etkinliğinde buluyorum.
Son okuduğum kitap olan Sonsuza Uzanan Köprü ile birinci ayımıza girdiğimizde ilişkimize biraz ara vermemiz gerektiğini düşündüm. Kitap da bu kararıma sıcak bakınca araya bana gölge yapacak birkaç ince kitap aldım (Kara Kedinin Gölgesi, Aramızdaki Şey gibi). Ancak şimdi, tam da bu gece, başladığım Azra Kohen'in Aeden isimli kitabı ile Richard Bach'ın Sonsuza Uzanan Köprüsü'nün kalbini kırıyormuşum gibi hissediyorum.
Sonsuza Uzanan Köprü'yü sevmediğimden değil! Hatta onu çok sevdiğimden. Bu ironik. Çünkü kitabın ana karakteri olan yazarın kendisi de ruh eşini ararken (onlarca kadında! genele bakarsak bir kadın bu yolu seçmezdi emin olun) dünya eşini bulduğu halde onu çok sevdiği için ondan kaçıyor ve ilişkilerini bitiren mektubu görmeye bile katlanamıyor. O mektup bana bu kitabı aldıran mektuptu! Hatta mektubu okurken üzerine ayrıca bir yazı yazmayı da düşündüm ancak sonra ben kimim ki diyen bir cimcik hissiyle bu fikrimden vazgeçtim. Kaç ayrılık yaşadın... Sus sus sus. Ah ne arabesk fikirler! Bu tip fikirlere taktığım yakıştırma budur: Arabesk. Richard abimi severim bana alınmasın ama binlerce ayrılık yaşamış biri bile (evlerden ırak) kendisine göz devirir, kararlarını saçma sapan bulur ve ona benden çok daha fazla kızardı! Kitabın yorum yazısında da değineceğim ama, abicim, aklını başına çabuk devşir lütfen... Leslie Parrish benim bile ruh eşim olabilir, öyle mükemmel bir kadın!
İşte Leslie'nin mektubundan kareler. Belki üstüne, Richard abime yönelik, üç beş iğneleme ben de yaparım... (yapmadım, gereksiz yorgunluk olurdu. abim zaten hep kendine yapıyor, ben eksik kalayım.)
İşte favori kısımlarım bunlardı. Ancak bir erkek (erkek okurlarıma sevgilerle) bu kadar uzun ve itinayla açıklanmış bir metni anlamlandırabilir mi, bir yazar olsa bile!, emin değilim. Sanırım erkek kişileri karşı taraftan gelen bu tip kendini ifade açıklamalarıyla iletişim yollarını kendilerine yöneltilmiş bir çeşit suçlama olarak görüyorlar. Genelleme yapmıyorum, bilimsel araştırmalara göre bir konu hakkında genellenebilir... ahhahahahah, evet, bu bilimsel bir araştırma değil sevgili okur. Bu nedenle rahatla. Sadece atıp tutuyor ve bu yolla, herkes gibi, fikrimi ifade ediyorum.
Yaşadığım, yaşayamadığım veya yaşasam da bu neydi kuzuuummmm diye sorguladığım her şeyin beni oluşturduğunu (belki de bu nedenle tek tek olan şeyler giderek belleğimden siliniyor) ve bana pek çok şey kattığını görüyorum. Evet, olsun deneyimdi sözü en büyük sırt sıvazlama avuntusu olan gerçektir! Bana katılan yeteneklerden biri de, sanırım, bilimsel düşünme becerisi. Her şeyi sorgulama yetisine sahip bir deli olduğum için bu sistematik düşünme biçimi bana yakındı sanırım. Yine de düzenden çıkan kaos ile kaostan çıkan düzen arasında mekik dokumak en sevdiğim anlam yaratma biçemim olacak.
İşte, Richard abimin aşk hikayesiyle (ne aşk ama...) aramıza mesafe koymam bu nedenle oldu: Öfkelenmem. Richard abiye gerçekten öfkelendim. İçimden dışıma taşamayan bir öfkeydi bu. Bu nedenle de biraz nefes almak için farklı yolculuklara çıkmak istedim. Tercihen kısa yolculuklara. Bu iyi bir fikirdi. Okuduğum iki kısa öykü kitabı bana uzun zamandır hissetmediğim bir hissi verdi: Okuma anını romantize etmek. Kitabın masanın üstündeki duruşu bile havamı değiştirdi.
Ancak kısa kitapların yolculuklarının da sandığım kadar kısa olmadığını veya olması gerekmediğini, yol bitse bile o yola dair izlenimlerimin içimde yeni sapaklar oluşturduğunu fark ettim. Bir süredir daha evvel okuduğum kurgu veya şiirlere dair özelleştirilmiş yazılar (metnin derinine inip en olmadık şeyi çekerek kurgulayacağım yazıları kastediyorum, hayatta en sevdiğim şey budur) yazmak veya daha evvel izlediğim ama asla anımsamadığım 987654321587952 tane filmden birini yeniden izleyip ve\ veya yeni bir film izlesem bile o filmin yaşantıları hala zihnimde tazeyken film yorumuna ek olarak (yorum yazım önceliğimdir) özelleştirilmiş konu başlıkları ile yol ağızları oluşturmak fikri aklımda dört dönüyordu.
Sanırım nesnel gerçekliği içeren ''yorumlardansa'' (kendini kandırmaca - bence) nesnellikten yola çıkıp öznelleştirilmiş yorumlar keşfetmek her zaman için en sevdiğim. Bu hayatta fikir üretmek, yani anlam üretmek ve tabii bunu akla, bilime, gerçekliğe uygun bir tonda saçmalamadan yapmak benim bu dünyada en sevdiğim, hayran olduğum, bayıldığım ve süper gücüm olduğunu bildiğim şeydir.
Saatin 00.00'ı geçmesiyle artık dün akşamda kalan bir vakitte başladığım Aeden ise oldukça kalın bir kitap. Hızlı akacağını düşünsem de bu tip kitaplarda (bilimkurgu gibi görünüyor, üstelik yerli bir bilimkurgu... hımmmm) ters köşe olabiliyoruz... Bazen kalın kitaplar gözümü korkutabiliyor. Kısa kitapların güvenli yolları (sanırım) kendimi avutmamda bana yardımcı oluyor. Bak işte yoldasın ama yol uzun da değil... gibi bir hal. O kitapların yollarında da, demiştim, çok fazla sapak olsa da (sorgulayabilenler için) uzun kitaplara bir okurun verdikleri hep çok daha fazlasıdır: Zaman gibi.
Aeden bilmediğim bir gezegenin atmosferinde başladı. Kitaba dair beni şu an heyecanlandıran ana nokta bu. Her yaşantı bilmediğimiz bir gezegene yolculuktur. Her kitap gibi. (Evet hepsi, sanırım). Ancak belki de o yaşantının atmosferini çözünce artık zihnimiz ona odaklanmayı bırakıyor ve biz de, unutuyoruz.
Sanırım... (bu cümleyi ne sık kullandım *-*) hayatta da her zaman yeni bir kitaba başlamak mümkün.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.






.jpg)
.jpg)







.jpg)


.jpg)