Aramızdaki Şey.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Bugün, Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabına da ismini veren aynı isimli öyküsü hakkındaki düşüncelerime dair bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öykünün daha ilk satırlarından karakterlerinin gözlemcisi olduğumuz ilişkisine adımımızı atıyoruz. Bunun bir yaşantının, zamanın veya mekanın öyküsü olmadığı daha öykünün adından bile biz okurlara kendini belli ediyor: Aramızdaki Şey. Bu bir ilişkinin öyküsü.

Kendini saklamaya uğraşmayan ancak görülmekten de hoşlanmayan genç bir adamın değişen duygularının gözlerinden başlayıp tüm bedeninden okunması, öykünün anlatıcısı kadın karakteri eğlendiren bir şeydi. Sen zaten böylesindir, diye düşünüyordu, hayır, senin nasıl olduğunu ben bilirim. Senin nasıl hissettiğini ben bir bakışta bile bilirim... aklından bu düşünce geçerken aslında kendisi de genç adamdan farklı değildi. O da saklanmak için uğraşmıyor, ancak görülmek... işte bu, asıl bu durum genç adamın aksine kadını şaşırtıyordu.

Kadın bir üniversite hocası. Aynı zamanda bir yazar olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki öyküyü yazmasını istiyor genç adam. Yazar kimliğini keşfettiğimiz kadını bunun için zorlamıyor, ancak, yazarsan diyor, bizi yazarsan iki üç paragrafla geçiştirme bizi... Biz. Yaşanmışlıklarımızı veya yaşanmamışlıklarımızı değil, bizi yaz diyor genç adam. Bu, iki kişinin farklı yönlere baktığı, çünkü birbirlerini görmek istemedikleri ilk an. Tamam, diyor kadın; ancak bu öyküyü yazamayacağını biz okurlar çoktan anlıyoruz.

İkilinin ilişkisinin detaylarına dair hala net bir bilgimiz yok. Buna karşın onların arasındaki kırılgan bağı, ikiliyi adeta birbirine bağlayan saydam bir ışıkmışçasına görmeye çoktan başladık. İkilinin gündelik yaşamındaki ayrıma dönüyor odağımız. Adam gündelik işlerle zaman geçirmek ve bu işlere kadını da ortak etmek niyetinde. Oysa kadın bunlardan hoşlanmıyor, gezdiği yerler onu boğuyor. Kadının genç adamın misafiri olduğunu anlıyoruz. Bir misafir konumundaki bu kadın, genç adamın sevgilisi ve hatta arkadaşı bile değil. O zaman nesi, diye düşünüyoruz. Böyle belirsiz bağları sevmiyorum ama onlar ilgimi çekiyor. Onlar hiçbir şey değillerse, aralarındaki o ışıklı kordonlar da neyin nesi... Onları biz yapan şey ne ola ki? böyle düşünüyorum.

Zaman biraz çatırdıyor. İkilinin tanıştığı güne gidiyoruz. Üniversitede bir sınıf. Genç adam, kürsüdeki kadının sorduğu soruya verdiği yanıtla onu şaşırtıyor. Kadın, işledikleri öyküdeki ana karakterin kim olabileceğini - örneğin, cinsiyetine dair tahminleri soruyor sınıfa. Sınıftaki yanıtlar pek bir zorlama. Genç adamsa hafif bezgin. ''Ne önemi var,'' diyor, ''Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok'' (s. 12). Bize bu anları anlatan kadın karakter, erkek karakterin sesini duyduğunu söylüyor. Bu anı o kadar canlı ki onun zihninde, işte anıya sığmayan o ses, satırlarda kendine yer buluyor.

Bu, kadının üniversitedeki görevinde kalacağı odanın olmayan öyküsüne dair bir soruydu. Kadın, o ofise daha evvel hiç adım atmamıştı. Bu sorunun odanın sıkıcı genel geçerliğine kişisel bir parça katmasını umarak öğrencilerinde gözlerini buluşturdu. O odanın kimsesiz bir oda olduğu gerçeğini söyleyen tek kişi, dersine sadece dışarıdan bir dinleyici olarak katılan genç adamdı. Derse bir aidiyet taşımayan bu öğrenci, kadının ilgisini çekti. Genç adamın kapıya yakın oturuşu, dersi hiç kaçırmayışı ve hazır cevaplılığı.

Genç adamın Almanya'da bir yaşamı olduğunu ama bu yaşamın da üniversitedeki o sınıftaki gibi adeta kapıya yakın oturularak kurulduğunu kadın sorgulamadı. Buna hakkının olmadığına dair ince sınır, ikili arasında hep canlı kalmıştı. Onun hiç de kişiselleştirilmemiş yaşamını gezdi, onu anladığını sandı, belki de anladı. Ama öykünün anlatıcısı olan bu kadın, genç adama hiç dokunamadı.

Öykünün beni en çok etkileyen kısmı ise kadının Almanya gezisinde en çok etkilendiği kısmın Doğu Almanya ile Batı Almanya'yı bir zamanlar ayırmış olan sınırın kırılganlığını anlattığı kısımdı. İki kıyının arasından geçen ince bir ırmak. Bu ırmaktan geçmek ve karşı kıyıdaki sevdikleriyle birlikte olmak için ölümü göze almış nice yaşama gelecekten tarihi bir olayı izler gibi atılan bakışlardaki şaşkınlık... Kadını bu olay, bu mekan, hatta genç adamla yaşadıkları o anı bile değil; ziyaretçilerin gözlerindeki şaşkınlık etkilemişti. Çünkü belki de o şaşkınlığı gelecekte bir günde kendi içinde yaşayacağını o an sezmişti.

Genç adamı bırakmak istemedi. Hiç istemedi. Ancak ne yaparsa yapsın, onunla birlikte kalsa bile, onu çoktan kendinden ittirmiş bu kişiye yaklaşamayacağını biz okurlar seziyorduk. Bu kısımda spoiler vereceğim, isterseniz hemen sayfadan çıkın... 

Beni bu öyküde en çok etkileyen ikinci kısım ise, beni en çok etkileyen ilk kısmın devamı olan olaydı: Terk ediliş. Kadın, adamın ölümünün etkisini, içinde yükselmeye fırsat bulamayan o yası bile ilk kez adamın kendisiyle paylaşmak istediğini söylüyordu. O an hikayenin ilk cümlelerindeki öykünün yazıldığını hissettim. Aramızdaki Şey. İkisi arasındaki bağ o kadar derindi ki, bu bağın diğer ucunun kaybını bile kadın karakter adamla paylaşmak istedi. Birinin kaybını kaybettiğin kişiyle paylaşmak istemek... Bu his içimde uçurum hissi yarattı.

Belki de karakterlerin aralarındaki şey buydu, uçurum. Ve bu, kadın karakter ne yaparsa yapsın zaten kapanmayacaktı. Çünkü sınır, iki yakanın yaklaşmasıyla kapanır.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şeyler dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


(Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell)


Öyküye Övgü.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Öykü ve roman arasındaki fark üzerine düşünüyorum. 

Türkçe\ edebiyat derslerinde bizlere bu iki türün arasındaki en önemli ayrımın ''yoğunluk'' olduğunu söylemişlerdir. Öyküler romanlara göre çok daha sınırlı bir zaman dilimini, sınırlı karakterler ve sınırlı olay çeşitliliği ile bir araya getiren anlatılar olarak tanımlanır. Buradan öykü ile romanın arasındaki temel ayrımın ''sınır'' probleminden doğduğunu anlamlandırırız.

Bu ayrım temelde ve ilk anlamıyla evet doğrudur. Gerçekten de öyküler daha küçük bir alanı kapsayan anlatılardır. Aynı şekilde öykülerde karakterlerin geçmişlerini ve\ veya geleceklerini geniş ölçekli olarak göremeyiz. Öte yandan öyküler, karakterlerin şu anını anlatır. Şu an, karakterlerin tüm varoluşlarına yayılır ve biz okurlar da bu karakter ve onun çevresindeki diğer figürlerin varoluşlarını daha yakından inceleriz. Evet doğru okudunuz, üstüne düşünürseniz sizler de fark edeceksinizdir, öykülerde gerçekten de, aslında, bir karakterin varlığını çok daha yakından görme imkanı ediniriz. Çünkü öyküler romanlar gibi tüm zamanlarda var olmaz, tüm zamanlara akmaz; öyküler şu anı anlatır ve şu an aslında karakteri bir nokta haline getirip bizlere izletir.

Öykülerde genelde anlık akıştaki hareket veya düşünce akışlarına tanık oluruz. Tasarılar bile şu an dediğimiz zaman dilimine yayılır. Bu da bir çeşit illüzyon yaratarak sanki karakteri yeterince tanıyamayacakmışız, çünkü onunla yeterince vakit geçiremeyecekmişiz algısı yaratır. Öykülerin başlangıcının nereden geldiğini ayırt edemediğimiz durumlar olur. Tıpkı sonucun nereye akacağını net olarak bilemeyeceğimiz gibi. Öyküler zamanda bir yarık açıp gelmişçesine aniden sayfalarda belirmiş bir karakteri bizlere gösterir. Bir karakteri evet. Bu karakterin çevresinde belki başka karakterler de olsa da, öyküler bir romanın geniş ölçekli merceğini taşımadığı için, bizler aslında sadece tek bir karakterle vakit geçiririz. Bir buluşmaya gitmek gibi. Bu bakımdan öykü okumak biriyle tanışmak için gidilen bir çeşit ilk buluşmalardır. O anda o karakteri görür, dinler ve sadece onunla bir arada olursun. Sonra, öykü biter. 

Romanlar böyle değildir. Romanlar, bence, bir çeşit buluşmalar toplamı da değildir. Ben romanların daha çok, zaten tanıdığın birisiyle olan iletişiminin toplamı olduğunu düşünüyorum. Karakterle uzun zaman geçirmişsin veya geçireceksindir; bunun verdiği güvenle ona istediğin saatte mesaj atabilir, arayabilirsin. Onunla aniden bir buluşma ayarlayabilir, istersen bu karakteri sabahın ilk ışıklarına dek gözünden uyku akarken bile okuyabilirsin. Roman karakterleriyle geçirdiğimiz zaman, aramızdaki çekinceleri ortadan kaldırır. Bundan olacak çoğu kişi kendini roman karakterlerinin yanında daha güvende hisseder. Öyküler tekinsizdir, azdır, elbet bitecektir.

Oysa öyküler de en az, hatta bazı durumlarda daha bile fazla, gerçek karakterleri içerisinde taşırlar. Bu karakterler sizlere uzun zaman ayırmaz belki ama böylesi -özellikle de bir yazar için- çok daha zor bir durumdur. Çünkü o sınırlı zamana aslında enine değil, dikey olarak bir varoluş sığdırmak zorundadır. Bu bakımdan öyküler romanlara göre sınırlı değil, derindir denilebilir. Bir romanın her kısmı iyi olmasa da gözden kaçabilir. Birlikte o kadar zaman geçirdiğin birinin (kitabın kendisinin veya karakterlerinin) üç beş falsosuna göz yummak çok daha kolaydır. Öte yandan öykülerdeki tek bir yanlış bile hayatidir. Okur, o kurguya veya karaktere anında notunu verir; gözünün yaşına bakmaz. Sen zaten kısa bir oturma için geldin yandan bakışı bir öykünün ilk karşılanma bakışıdır. Ama kaderi olmak zorunda da değildir.

Bazı öyküler bizi şaşırtır. Onlarla geçirdiğimiz sınırlı zaman tüm zamanlarımızın tek bir noktada toplanması kadar yoğun gelir biz okurlara. Karakteri sınırsızca tanımasak, tanıyamasak da, aslında derinlemesine tanırız. Tanımanın ötesinde, o karakteri biliriz. Tıpkı bir anda sanki hep tanıyormuşçasına yakın hissettiğimiz insanlar gibi. Öykü karakterlerinin hafızalardan silinmesi, belki de, kaçınılmazdır. Yine de bu karakterler, roman karakterleri kadar değer görmeseler de, içimizde iz bırakır. Bu izi şudur diyerek anmayız çoğu zaman, ama yine de o tüm zamanların toplandığı noktadaki buluşmamız, öykü karakteri ile bizim aramızda oluşmuş bir çeşit anlaşmadır. 

Öykülerdeki mekan betimlemeleri de şu andan ibarettir. Öykülerde gördüğümüz mekanlar bir an sonra geçmişe karışabilir. Romanlardaki gibi devamlılığını korumaz. Öyküler, şu anın hiçliğinden doğan varlıklarıyla bizlere buradasın farkındalığı katan kısa yaşantılardır. Zaten roman dediğimiz de nedir ki... birçok öykünün art arda anlardaki toplamından başka.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Başkalarının Gözlerindeki Yansıma.

 

Sanırım İlkay... içimde yaşayan ben olduğum için onu dışarıdan göremiyorum. Onu göremediğim için onu tanımlayamıyorum.

Ben hep, bir şeyi yazabilmem için içimde o şeye dair küçücük de olsa bir farkındalığın bulunması gerektiğini düşünmüş, söylemiş ve buna gerçekten inanmışımdır. Hatta belki de, bu gerçekten de böyledir. Ben gerçekten de içimde dolanamayan bir şeyi yazamam. İçimde o şeye dair bir aşinalık bulunmadan, bunu yapamam. Hiç görmediğim yaşamadığım kurgusal bir yeri ve deneyimi yazabilmem için bile o şeyi içimde hissetmem gerekir. Hiç hissetmediğim, uzaktan bile olsa görüp de içimde belki neşe, belki hüzün, belki öfkeyle kıvılcım yakmamış bir durumu, yani en başta his boyutunda içimde tanımlanmamış bir durumu, ben yazamam. 

Bu bakımdan yazabildiğim şeyler, hissedebildiğim veya hissettiğim şeyleri tetikleyerek dolaylı olarak etkisini hissettiğim şeylerdir. En somut (bilimsel) şeyi yazacak olsam bile, bu böyle olmalıdır. Yoksa, yazamam.

Yazılarımı yeniden gizlemeye karar vermiştim. Artık onları direkt silme seçeneğini değerlendirmek bile bana fazlasıyla acımasızca geliyor. Vaktiyle bunu tekrar tekrar nasıl yapabildiğime şaşıyorum. Yazılarımın parçam olduğunu söylemiyorum, hatta bu fikirden nefret ederim... Ama... Onlar bana dokunan parçalardan ürettiğim yeni parçalar. Bu bakımdan kıymetlimler. 

Tamam itiraf ediyorum, kendime itiraf ediyorum, yazmak kendi fotoğrafımı çekmek gibi bir şey. Belki herkesin başka başka gördüğü İlkay'a en yakın şeyin, anlık olarak bile olsa bir görüntüsünü yakalamak gibi bir şey. Benim göremediğim, uzun yıllar başımı çevirdiğim ve merak ettiğim o kızı... Kendimi hissedebilmem gibi bir şey. 

Yazılarımı yeniden taslak yapmak istedim. Sonra bu bana aptalca geldi. Bu kelimeyi de sık kullanır oldum. Ama hayatta çok daha kötü birçok kelime var biliyorsun... Ben bu kelimeyi mantık yoksunluğunu(mu) tanımlamak için yazıyorum. Saçma, gereksiz durumların argodaki karşılığı gibi. Bu da öyle bir durumdu işte, yayından kaldırmak. Silmekten çok daha adilce, öte yandan gereksiz. Sanırım saklamaya çalıştığım şey, öfkemdi. Yazılarımdaki değil, ben (çoğunlukla) öfkeyle yazmam. Yazma anlarımda aptallığın a'sı bile bulunmaz; o anlar, en gerçek anlarımdır. Bu öfke, sanırım, içimdeki benle tüm sislerden arınarak bir bütün olma halimin görünürlüğüne dair duyduğum savunmasızlıktan ileri geliyor. 

Hayatta birilerinin kendine dair bir şeyler gördüğü anlara tanık olmayı çok seviyorum. Severdim değil, evet, bu sefer değil. Son yazılarımda hep geçmiş zamanı kullanıyorum. Oysa o dilimden düşürmediğim çizgisel zaman algısı bizim benliğimizin akışına işlemez. O sadece, sisli yanlarımıza işler. Sakladığımız, kaçtığımız, parlattığımız yanlarımıza. Oysa öz... öz nedir ki; açıkçası bilmiyorum. Öz, yaşadığın parçandır aslında. O sensindir, bu kadar basit. Ben de işte, o özü başkasının kendinde görebildiği anları görmeyi hep çok sevmişimdir.

Bu çok ironik. Kendi özüne yabancı olduğuna inanan bir kızın başkalarının özlerini keşfedişlerini keşfetmeyi sevmesi. Ne tuhaf biriyim. Belki de değilimdir. Belki de bu, benim kendimle ilgili temel yanılgımdır.

Geçen gün instagramda bir gönderide görmüştüm, gönderiyi tam anımsayamasam da... İnsanların bizi anımsadıkları hallerimizin nasıl olabileceği üzerineydi. Acaba falanca kişinin beni zihninde canlandırdığı halim nasıldır, gibi. Bunu hiç özel olarak merak etmedim. Hatta pek ilgimi çeken bir konu değil. Çünkü ben hep herhangi birinin, hatta en yakınımdaki kişinin bile, beni göremeyeceğine inanmışımdır. Oysa bazen, özellikle de uzun süre görüşmediğim birisi bana ulaştığında onun bana söyledikleri beni hep şaşırtmıştır. Evet, genele yaydığımızda iyi özelliklerim daha fazla denebilir :) ama öte yandan... Böyle anlarda aynaya bakıyor gibi hissederim. İnsanın kendini başkasının gözlerinde görmesi tuhaf bir his. Bazı böyle anlar gerçekten kalbime dokunmuştur.

Acaba ben hep kendimi görebilmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Acaba ben hep görülmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Ben hep sevdiğim için yazdım. Bu da görmek ve görülmekle eşdeğer bir durumdu benim için. O nedenle şimdi, bu sevgiye doğrulttuğumu düşünerek aslında bu sevgiye sırt çevirdiğim zamanlara yönelttiğim öfkemle sakladığım yazılar, yani diğer bir ifadeyle anlarımdaki hissediş biçimlerimi saklamam, kalp kırıcı. 

Bir kez daha bunu yaptığımda aklıma yeniden okumak istediğim bir kitap geldi. Patti Smith'in Hayalperestler isimli kitabı (vaktiyle şurada da yorumlamıştım). Bu kitabı yeniden okumak istediğimi ve üstüne konuşmak istediğimi düşündüm. Sonra başka daha evvel yorumladığım kitap ve filmlerle yeniden buluşup onların başka başka yönleri hakkında oldukça kişiselleştirdiğim ve İlkaylaştırdığım bir versiyonla yeniden yazılar yazmak, yeni yeni yorumlar getirmek ama bunu yaparken ''kitap yorumu'' olarak değil de, düşünce ve hislerimi haykırmak istediğimi düşündüm. Ne kadar yazımı saklarsam saklayım hep yenilerinin geleceğini, kendime karşı gelsem bile buna engel olamayacağımı, tüm engel olma girişimlerimin yeni yazılar doğurmakla sonuçlanacağını ve tüm bunlar yaşanırken incinen ilhamımın kırık kanatlarıyla yine de bana başka başka (belki saldırgan, belki bu saldırganlıktan doğan hüzünle) bana gelip benden çıkacağını, bunun benim için bir çeşit zorunluluk olduğunu düşündüm. Bu nedenle de yazılarımı gizlemek veya silmek, gereksizdi. Sadece kalbimi kıran, belki de ilhamımın kalbini kıran, zaman kaybı girişimlerimdi.

Ben ilkokuldayken bir ödevimiz vardı. Dergi hazırlama. Bu tip ödevlerimi teyzemle birlikte yapardım. Dergimin içeriğinde neler vardı bugün anımsamıyorum. Onu oluştururken ne düşünüp hissettiğimi bile anımsamıyorum. Bu dergiye dair hatırladığım tek şey, adı: İlkayca (veya İlkay'ca). Bu fikri bana teyzem vermişti veya ikimiz ortak bulmuştuk. Pek de yaratıcı denebilir mi emin olamasam da... Bu ismi anımsamak beni gülümsetti. Çünkü ödevime verdiğim bu basit ismin benim içimdeki bir yanı, buna ihtiyacı olan bir yanı, dürtüklemiş olduğunu ve hatta belki de lise yıllarımda açtığım ilk bloğumun fikir tohumlarını attığını fark ettim.

Bana hayatınla ne yapmak istersin deselerdi, bu dergi gibi bir şey derdim. Yani... bir dergi nasıldır; öyle şeyler. Bu, inan bana, benim zihnimde de hala fazlasıyla soyut. Ama cevabım bu: Bu dergi veya onun adı gibi bir şey. Hayat amacımız pek çok şey olabilir. Bir güneşin parlaklığını fark etmen bile hayat amacın olabilir. Gerçekten olabilir. Birine günaydın demen bile. Bir hayvanı sevmen, beslemen bile. Bir çocuğu güldürmen, birine bir şey öğretmen bile. Hayat amacın her gün belli bir güzergahta yürümen bile olabilir, ciddiyim. Hayatta seni kimin nasıl gördüğünü bilemezsin, ben artık bunu biliyorum ve bu beni gerçekten çok şaşırtıyor. 

Kendini hala genç olsa bile yaşamının çok büyük bir bölümünde gerçekten görememiş bir kızı hayatta en çok şaşırtan şey, onun başkalarının gözlerindeki yansıması. Sanırım yaşamı deneyimlemek böyle bir şey. Sanırım hissetmek, böyle bir şey. En azından bir cephesi, küçümsenmeyecek kadar büyük ebatlı bir cephesi, bununla ilgili gibi görünüyor.

Belki de hiçbir işe yaramadığına inandığım için kolayca yok edebileceğim yazılarım da birilerinin gözünde farklı görünüyordur. Belki de, olabilir, kalp kırıklığımın sebebi bile bu yazıların başkalarının gözlerindeki yansımalarını engellememle ilgilidir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kara Kedinin Gölgesi (Yekta Kopan) | Kitap Yorumu

Yazar: Yekta Kopan, Desenler: Temür Köran,
Yayınevi: Can Yayınları

Ben bu kitabı çok sevdim. Kitabı gördüğüm ilk anda bu cümleyi içimde çoktan duymuştum. Yekta Kopan'dan en son bir şeyler okumamın üstünden rahat bir 2-3, hatta 4 yıl geçmiştir. Aslında kendisinin Kediler Güzel Uyanır isimli kitabını yeniden okumak isteğindeydim ancak kitabı kütüphanede bulamadım. Elim, belki de kendiliğinden, bu kitaba gitti. Belki de ben değil, aradığım kedili kitabın boşluğuna kıvrılan bu kitap beni bulmuştur kim bilir?

Kitap için öykü kitabı denmiş ve evet, kitabın içinde kısa kısa, hatta bazıları tek sayfalık öyküler yer alıyor. Ancak bu öyküler -bana kalırsa- öykü olmak için fazla taslak, yaşantı olmak için fazla buğulular. Bu öyküler sanki yaşanmış bir geçmişin yaşanmamış anlarındaki boşluklarının karalamaları gibiydi. Belki de kitabın daha ilk sayfasındaki o eksik cümlelerin nefes aralarında bile durulmuş hissetmemin ve kitabı daha o ilk sayfasında sevdiğimi kendime itiraf etmemin nedeni de budur.

Bazı okurlar bu öyküleri öykü gibi bulmayabilir. Çünkü, belki de, beynimiz her öykünün başı ile sonundaki noktalar arasında ilerlememiz gerektiği kabulüne alışıktır. Bu kitaptaki öyküler bu iki uç arasındaki doğrusallığı anlatmıyor. Bu öyküler, bu iki uç arasındaki doğru parçasının (sürecin) herhangi bir noktasını büyüterek anlatan kısa anlatılardan oluşuyor. Aynı şekilde kitabın içerisinde yer alan çizimler de öykülerin bu kesik anlatımını destekler nitelikte imgelerin birleşiminden oluşur gibi. 


Kitapta yazar kurgu veya gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz durumların üzerinde bıraktığı etkiyi olay akışı şeklinde değil de, imgelerin tanımlaması olarak ele almış. Bu öyküler sanki bir rüyada gördüğümüz anları anımsatıyor. Öyle gerçekçi hissettiren hayali parçalar... Bir de ilginçtir, kitap bana üniversite yıllarını çağrıştırdı. Hayır yıllarımı değil, genel olarak üniversite yıllarının kişinin bünyesinde bıraktığı tesiri. O yıllarda farklı hissediyorsun sanırım. Kesik kesik heyecanların toplamından kocaman bir gerçeklik. Yaşanmış, yaşanmamış, beklentili, beklediğinin içinde ve ötesinde... Herkesin üniversite yılları farklıdır ama üniversitedeki ilk gençlik halimizin imgeler dünyası, sanki, benzerdir. İşte kitap bana o etkiyi verdi. Üniversite yıllarının beklentili kesikliğini.

Kitaplarla kalın.


Ayçiçekleri gibi sevmek.

 

Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına sarı, kocaman ve parlak bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kahve Molası #4

 

''Oooooo erkencisiniz Rüya Hanım.''

''Geç geleceğimi haber vermiştim ya canım, sen yemeğini yemedin mi?'' Genç kadın sönen ışığa elini sallamaktan vazgeçip holden gelen ışığın eşliğinde yere saçılan eşyalarını toplamaya başladı. ''Çok değil birkaç dakika evvel kapıyı açsaydın ya...''

''Zaten sesine uyandım Rüya. Zile bassan daha az rahatsız edici olurdu vallahi.''

''Özür dilerim Aslı...'' Genç kadın, salonun kapısına yaslanmış uykulu gözlerle onu izleyen arkadaşına yavaşça sokuldu. ''Git elini yıka bari Rüya... aaaaa!'' Aslı genç kadının kollarından sıyrılarak salonun baş köşesinde uyuklayan kedisinin yanına kıvrıldı. Bezelyecik sarı beyaz tüylerini hafifçe kıprıştırarak holün karanlığında dikilen genç kadına göz attı. Sonra uyuklamaya geri döndü. ''En azından bugün yorulmuş,'' dedi genç kadın kediye işaret edip. Trençkotunu çıkarıp askıdaki paltonun yanına astı. Sonra da banyoda kayboldu. 

Günün en sevdiği anı ile en üşendiği zamanı aynı zaman dilimini kapsıyordu. Makyajını çıkarmak yüzüne rahatlık verdiği gibi gözünde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. Elimde olsa hiç makyaj bile yapmam diye düşündü avuç dolusu suyu yüzüne çarparken. Siyah kahve karışımı pamukları çöpe atıp banyodan çıktı. ''Çok yoruldum Aslı çok,'' dedi holden geçerken. 

''Hı-hı, ben de...'' Genç kadın kedisine sarılmış uyuklayan arkadaşının titreşen göz kapaklarına bakıp gülümsedi. ''Kalk yerine yat uykucu!'' Bacaklarına çarpan yastık, uyuyan arkadaşını hafifçe kıpraştırsa da pek de etkili olmamıştı. ''Hı-hı...'' diye mırıldandı Aslı bir kez daha. Genç kadın iç çekip odasından battaniye getirdi. Arkadaşının üstüne örttüğü battaniyenin ucundan çıkan Bezelyecik'in kuyruğu usulca sallandı. Kedisi de onun gibi, diye düşündü genç kadın yavaşça başını sallayarak. Sonra da odasına geçti.

Yatağının ayak ucuna başı gelecek şekilde uzandı ve oflayarak yanına telefonunu almadığını fark etti. Offf, diye düşündü çantasındaki telefonunu ararken, çanta çanta değil ki... Kulaklığım nerede benim! diye söylendi. En sonunda düğüm olmuş bir kulaklık ve yüzde yirmi beş şarjlı telefonuyla nihayet yatağındaydı. Az kalmış ama sadece on dakika bile olsa yeter, diye düşündü. Rastgele bir müzik açtı. Ne dinlediğine bile dikkat etmeden dinlemeye başladı. Kendi kendine şarkının sözlerini mırıldanırken, tavandaki boya izlerinde dolanan parmaklarıyla belli belirsiz bir şekil çizdi. Bu belirsiz şekle uzanmaya çalışırken gözlerini kapattı. Şarkıyı başa sardı, yeniden yeniden. Telefonunun şarjı olanca hızıyla azalırken, bu şarkıyı dinledi. 

Yatağındaki hareketlilikle gözlerini açtı. ''Şarjını hiç sonuna kadar kullanmazsın...'' dedi arkadaşı. Arkadaşının üzerindeki tişörte göz attı genç kadın. ''Benim tişörtüm mü o Aslı!''

''Kay bakalım...''

''Hem ince değil mi bu mevsim için? Hasta olursun vallahi...''

''Az evvel gözün görmüyordu tişört mişört hayırdır Rüyacığım? Kaayyyy!''

''Tamam bee!'' Genç kadın yavaşça yana kaydı, ''biraz daha Rüyaa!'' İkili tersten uzandıkları yatakta ayaklarını yatak başlığının ardındaki duvarda topladı. 

''Bu benim de en sevdiğim uzanma biçimi,'' dedi Aslı. Sonra da genç kadının karnına hafifçe dokundu ''gıdı gıdı...''

Genç kadın yavaşça gülümsedi. ''Eeee,'' dedi sonra yorgunlukla, ''düğün hazırlıkları nasıl gidiyor? Ev durumları falan...''

''Stresli! Hiç sevmem böyle şeyleri... de, yetişkin olmak böyle bir şeymiş pooofff!'' Genç kadın karnında topladığı ellerine baktı, sonra da kollarını tıpkı arkadaşı gibi başından geriye doğru özgürce uzattı. ''Aslı?'' dedi sonra.

''Efendim!?''

''Nasıl bir his...''

''Ne nasıl bir his? Emlakçılarla konuşmak mı? Ber-bat!''

''Hayır...'' dedi genç kadın. Dudak kenarları kıvrılmıştı, ''yani... Onunla bir hayat kuracak olmak. Aşık olduğun kişiyle? Onu bulmuş olmak... O olduğunu nasıl anladın?''

''Anlamadım.''

''Yani... aşık ol-''

''Onu anladım şapşik.'' Aslı başını yana döndürüp arkadaşının yorgun yüzüne göz attı. Yüzüne uzanan bir tutam saçı geriye okşadı, ''onu bulduğumu anlamadım.''

''Nasıl olur?'' dedi genç kadın şaşkınlıkla yan dönerek, ''siz ikiniz...''

''Onu gördüğümde...'' dedi Aslı, ''onunla evleneceğimizi anlamadım. Onu gördüğümde...''

''Ne hissetmiştin Aslı? Nasıl bir his... Aynı mı, hala aynı mı?''

Aslı yerinden doğrularak arkadaşının yatağa dağılan saçlarını parmağında döndürdü, ''tam olarak değil. Zamanla... nasıl desem... dönüştü.'' Genç kadının tüm ilgisi arkadaşındaydı. ''Onu ilk gördüğümde... kalbim yerinden çıkacak gibi atardı. Ama aynı zamanda, sakin bir his. Açıklaması zor,'' dedi Aslı hafifçe araladığı perdenin camındaki odanın geceyle karışan yansımasına bakarak, sonra perdeyi indirerek dikkatini genç kadına verdi, ''saf bir histi,'' dedi sonra, ''beni bazen korkuturdu. Ya o öyle hissetmiyorsa... hayır, aynı yoğunlukta hissetmiyorsa... diye kendi kendime kuruntu yapar korkardım.'' Genç kadın da doğrulmuştu. Dikkatini arkadaşına verdi. ''Sonra ne değişti Aslı?''

''Sonra...'' dedi Aslı, ''sorumluluklarımız arttı, ortak sorumluluklarımız oldu. Aramızdaki hisler, ilişkiye karıştı ve artık ortak bir şey oluşturmuştuk.''

''Hisler alışkanlığa mı dönüştü?''

''Belki de...'' dedi Aslı hala uykulu olan gözleriyle bakarak, ''ama bu, hislerimizi azaltmadı. Sadece, hayatımıza oturttuğumuz bir şeye dönüştü. Bunu sanırım böyle açıklayabilirim. Onunla ayrıyken... eksik hissetmiştim. Çünkü o, içimdeki saf hisse karşılık geliyordu. Onunla olan birlikteliğimiz,'' genç kadın, arkadaşını tüm dikkatiyle dinlerken Bezelyecik'in mırıltıları odayı doldurdu, ''gel anneciğim... İşte, bilmiyorum Rüya, başlangıçta her şeyi idealize ederiz. Ben öyle yapmışım... Hislerimi, hislerimi idealize ederek onu sevdim. Bu, hislerim gerçek değildi demek değildi tabii ki ama... onu gördüğümde bile içim aç-'' Aslı duraksadı, ''neyse, sonrasında izin verdim. Kendime izin verdim sanırım. İdealize edilmiş korunaklı hislerdense, bu hisleri sevdiğim kişiyle paylaşmaya izin verdim. Sanırım o da aynısını yaptı ve işte bugün... Emlakçılarla uğraşıyoruz! Ah...'' Aslı dramatik bir şekilde yatağa geri uzandı. ''Sende ne var ne yok,'' dedi düşünceli yüzüyle boşluğu izleyen arkadaşına, ''hu hu Rüyaa?'' 

''Efendim?'' genç kadın irkilmişti, ''ha şey... Ne olsun işte, yayınevi Harukami Bey falan filan.''

''Sahi, ne oldu görüşme ayarlayabildiniz mi?''

''Ayarladım,'' dedi genç kadın. Hala dalgındı.

''Ayarladım? Ve bana söylemedin Rüya!''

''Aman canım,'' dedi genç kadın biraz daha canlanarak, ''aynı evin içinde karşılaşamaz olduk Aslı... Söylerdim yoksa, niye saklayım?''

''Tamam iyi... İyi de, sen neden bu kadar heyecansızsın? Hem işi bağlamışsın, ki kendine çok yükleniyorsun o vasat yer için... Hem de bu kadar solgunsun. Başka bir şey var halinde, ne oldu anlat!''

''Yok bir şey...'' dedi genç kadın karnını ovalayarak. 

''Yemek yedin mi?''

''Evet yedim, sen?''

''Bu saate kalabilir miyim sence? Ohoooo... Şşşşş,'' dedi genç kadın oyuncu bir gülümsemeyle, ''Egelerle mi yemek yediniz?''

''Aslı...''

''Yoksa sadece Egeyle mi?''

''Aslı!''

''Tamam yaa... Hoş çocuk.''

''Aslı!''

''Tamam...'' 

Aslı genç kadının saç başlangıcına öpücük kondurarak odadan çıktı. Çıkarken ışığı söndürdü, telefonunu şarja takmayı unutmamasını tembihledi ve hala arkadaşının ayak ucunda uzanan Bezelyecik için odanın kapısını aralık bıraktı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Üç Kız Kardeş, Anton Çehov)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

 

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde şu yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bir Kediyi Terk Etmek - Babam Hakkında, Haruki Murakami)


Popüler Yayınlar