Bir cadının özlemi.

 

Eski mutluluk yazılarımı hangi motivasyonla yazdığımı çikolatalı dondurma yerken hatırladım. Bunu dünyanın en basit şeylerini yavaş yavaş yaparken de sezdiğim anlar olurdu. Ama o çikolatalı dondurmanın dudaklarımın kenarını batırışı bana yeniden bir mutluluk yazısı yazdırmak istedi. Bunu orta karar güçte bir itkiyle istedim. Bir ilk cümle. Bu cümleden nereye varacaktım, nereye varabilirdim? Ben sadece çikolatalı dondurmanın hissettirebileceği coşkuyu yazmak istedim. Belki bir paragraf, belki iki. Sonra ondan kocaman bir yazı üretmek değil mi? Belki de mutluluk yazılarımdan tam da bu nedenle uzaklaşmıştım.

İnsan yorgun olunca abidik gubidik sanrısal hislere kapılmıyor. Zihni kendini korumaya alıyor belki de. Bu saçmalıklara yakıt harcayamayız çocuğum, diyor. Daha keskin oluyor, belki daha düz. Hele de yorgunken uyumuş sonra hafif bir dinlenme sızısıyla uyanmışsan... Bu benim en sevdiğim ve en içime dokunan haldir. Uyumadan önceki saçma takılmalarıma sitem ederim. Ne alakaydı ya derim. Boşa zaman harcamış olduğumu düşünürüm, sadece aklımda bile olsa. Böyle anlarda çikolatalı bir dondurmanın güzelliğini sana yazamam belki ama o güzelliği yaşadığımı iç hafızamda bilirim. Bir gün bana, ''sen ne seversin,'' diye sorsan, tam da bu iç hafızamdan güç alarak ben de sana, ''çikolatalı dondurma severim,'' derim. İnsan belki de kendini böyle böyle inşa ediyor. Kendi iç hafızasını. Dağılmasına izin vermeyerek.

Aslında ilginçtir, ben ergenliğimden ilk gençlik başlangıcıma kadar dağınık şeylerin hislerinde olmak istemişimdir. O dağınık şeylerin hissini hissetmiş ve belki de bunu yaşayamamanın hüznünü saklı bir sızı olarak içimde yaşamışımdır. Belki biraz dağınık olmak, belirsiz ama kendi içinde var olarak yaşamak. Bir rüzgara gidip de, ''sevgili rüzgar çok dağınıksın biraz daha kendi içine büzül,'' demezsin ya canım. Veya gözün ışığı algılarken onun sağa sola yayılmacı politikasını doğallıkla takip eder. Bunun gibi. Özgürlük ihtiyacı mı acaba; öyle ama farklı bir özgürlük. Sanki kendi kabuğumdan taşmak ve sınırlarımın ötesine geçip sınırlarımın içindeki beni yaşamak. Sanırım böyleydi ancak o yıllarda bir çocuk ve toy birinin bilincinde olduğumdan bunu bu kelimelerle ifade etmeyi geç, idrak bile edemiyordum.

Bunu hiçbir zaman başaramayacağıma inanmaya başlamıştım. Belki de son yıllarda katlanılmaz boyuta varmış olan yalnızlık hissimin sebebi de buydu. Gerçekten korkunç bir yalnızlık hissiydi. Buna nasıl katlandım bazen aklım almıyor. İçinden geçerken bile almıyordu. Hatta kendi kendime şey diyordum, normal bir insan bu denli bir yalnızlık hissiyle delirirdi... Abart. :) Kulağa öyle gibi geliyor, kendimi (ve sen de beni) ''diğerleriyle'' kıyasladığımızda. ''Gerçekten'' yalnız olanlarla. Nedir peki gerçekten yalnız olmak? Gerçekten yalnız olduğumu kanıtlamak için hangi evrakları hazır etmem lazım? Bunu düşünüyorum, bak cidden şu an bunu düşünüyorum. Yalnızlık nasıl kanıtlanır ki?

Belki de tutarsızlıktı benim yalnızlığımın kaynağı. Başkalarının tutarsızlıkları. Hep tutarsız yaklaşımlar. Bu da beynimde savunma duvarları kurdurdu bana. Bu çok doğal işleyen bir süreç. Her şey tıkır tıkır işlemiş vallahi. O duvarlar, o kalın duvarlar... Hayır, bana yalnız hissettiren bu değildi. Bana umutsuz hissettiren buydu. Peki yalnız hissettiren neydi? Bununla savaşmamdı. Bunu ancak şimdi görebiliyorum. Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşması gibi, yalnızlıkla savaştım. Görünmez bir düşmanla. Kimseye gösteremediğim, asla kanıtlayamadığım ve belki de kanıtlayamayacağım, bu nedenle de bana bir yıldız seçtirip beni çok fazla ağlatan bir düşmanla savaştım. 

Onunla barıştığım falan yok. Yıldızımı da bırakmıştım. Onu defalarca bırakmama rağmen o parladı. Bana hep, ''ben buradayım,'' dedi sanki. İstersen gel, istemezsen yok say beni. Böyle parladı içime içime. Ben de bazen inatla kafamı çevirdim. Bu sefer değil, dedim. Kendime dedim bunu, hep kendime. Sonra karanlığa bakarken buluyordum kendimi. Karanlığa, diğer görebildiğim noktacıklara. Kendimle konuşmaya, Tanrıyla konuşmaya ve uzaklardaki birileriyle konuşmaya başlarken buluyordum. Deli cesaretiyle hız kesmeden konuşurken. Bunu yaparken muhatabım yıldızımdı. Birini görmeye ihtiyacım vardı. Tüm bu kişiler bir noktada iç içe geçerken. Neden o kadar ağlıyordum hala bilmiyorum. Daha iki üç gün öncesinde bile ağlamışken bilmiyorum. Sana daha evvel yazdım, biri sorsa ''neden ağlıyorsun,'' dese... O anki, sadece o anki yalnızlığıma dokunmak istese... Dokunamaz. Çünkü ben neden ağlıyordum? İnsan bu sorunun cevabını nasıl verir ki?

Bence yalnızlık yanıtlarla değil, sarılmalarla giderilir. Hiçbir yanıt veya hiçbir soru insanı duvarlarının ötesine götüremez. Oysa sarılmak, o duvarlarla birlikte birine sarılmak... O kişi bunu fark etse de, etmese de; anlasa da, anlamasa da sarılmak... Sarılmak sarılmak. Artık bu fikir bile benim için masum bir hayal. Belki de bu nedenle yalnızlık yayıldı. Işık gibi, dağıldı. Bir şekli yok artık, bir pus o. Köşelere kadar ilerledi ve karıştı. Diğer her şeyime ve diğer her şeyimle karıştı. Bu nedenle de duruldum, sakinleştim veya bu yola girdim. Kızmamaya, söylenmemeye, içimde bile olsa diklenmemeye başladım. Başımı eğdim, tamam... belki de evcilleştim veya evcileşmeme izin veriyorum. Bu, kabullenmek, sinmek falan değil; bu, hiçlikle savaşmayı bırakmak. Sonuçsuz çabaları, kendini gösterme kanıtlama çabalarını, asla sonuç alamayacağım şeylere ve kişilere enerji akıtmayı bırakmak. Belki başta umutsuzca ama zamanla gelişen bir iç yapıyla sağlamlaşarak bırakmak. Yel değirmenleriyle savaşmamaya, sadece onları görmeye başladım. Bunun bu kadar uzun zamanımı alması ne buruk ve aslında doğal. İnsan, belki de, zamana ihtiyaç duyan bir varlıktır.

Sanırım bazı insanlar Ay'ın çocuklarıdır. Ay'ın öpücüğünü kalplerinde taşır, öyle parlarlar. Onlara baktığımızda hep sisin ötesini algılarız. Hayal meyal izler, bakışlar, düşünceler görürüz. Bu kişiler ne kadar net olurlarsa olsunlar, hatta isterlerse çırpınsınlar; hep şekilleri puslu kalır. Sözleri puslu, bakışları puslu, kendileri puslu. Parladıklarında bile, bir an sonra gidecek gibi; belki de böyle hissettirirler. Kötü bir his değil ama belki de Ay bu nedenle yalnız hissediyordur. 

Bazı insanlar ise Güneş'in çocuklarıdır. Güneş'in dokunuşunu kalplerinde taşır, öyle yayılırlar. İstedikleri kadar gizlensinler, saklansınlar... hatta belki yalan söylesinler; yine de bu insanların her yaptığı apaçık yayılır. Sanki onlara dair her şey alenen ortadaymış gibi bir hisle yayılır. Bence bu asıl yanılgı. Bir insan ne kadar tam anlamıyla açık olabilir ki? Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Bu gerçek mi?

Önceden böyle düşünmüyordum ama... Bence bazı parçaların sislerde kalması, bunu bilinçli olarak yapmadığında en çok da, insanı daha gerçek yapan bir durum. Bana öyle geliyor ki bu, değişimin çabukluğu ve çokluğuna alan tanımak. Gizlenmek, saklanmak, gizem yaratmaya çabalamak gibi bir yapaylık değil kastettiğim; benim kastettiğim, sadece olduğun şeyi yaşamak işte. Ne garip, ben Ay'ın ışığından çizilmiş bir kız olmama rağmen hep Güneş'in izlerini taşımak için savaştım. Sandım ki, Güneş'in mührünü taşısaydım hayatımda her şey yolunda ilerlerdi ve ben kendimi yalnız hissetmezdim. Ne büyük yanılgıymış, değil mi?

Belki de asıl yalnızlık kendimi terk etmek istememdi. Kendimi olduğum halimle hatalı bulmam, kaçmak istemem. Olduğum halim kötü veya eksik olduğu için bile değil aslında, temeldeki mesele bu değil, temeldeki mesele kaçış. Topluluğa kaçış, kabule kaçış... hayır, kendimden kaçış. Kendim olmayı kabulden kaçış, sorumluluktan kaçış, yaşamaktan, kendi yaşamımı algılayarak yaşamaktan kaçış.

Ay'ın ışığını yansıtan bedenimin ve ruhumun sevilmeyeceğine dair içimde katıksız, çok güçlü bir inanç taşıdım hep. Tıpkı yüzyıllar ve hatta binyıllar evvel yakılmış, taşlanmış, yok edilmiş ve hiç sayılmış, sürülmüş, değiştirilmek ve farklı bir şey yapılmak, farklı bir şey kabul edilmek istenmiş bir cadı gibi. Belki de gerçekten ruhumun bir kısmında, küçük de olsa bir kısmında, bir cadının ruhunu taşıyorumdur. Aslına bakarsan, bunu derinden hissediyorum. Bir cadının kırgınlığını taşıdığımı iliklerime kadar hissediyorum.

Acaba bir cadıyı sevenler olmuş muydu? Yakılmadan evvel parlayan alevlerde, onun adını haykıran birileri? Onun büyüsünü, insani ışığında gören birileri? Acaba bir cadının insan olduğunu anlayan, bilen ve bunu seven birileri olmuş muydu? Bunu düşünüyorum ve o cadı için kederleniyorum. Hatta ağlıyorum, şu an bile ağlıyorum. O cadı için ağlıyorum. Aklıma geldiğinde... Belki de o cadıyı anan, yüzyıllar sonra bile anan tek insan olduğum için ağlıyorum.

Belki de Ay'ın geceye hükmeden ışığında o cadının izlerini görüyorum. Bana keder veren bu mu? Tek başına olmasa da... şeylerden biri bu, artık biliyorum.

O cadıyı sevmiş olan birileri için de üzülebilirim tabi. Ama onlar için tek damla gözyaşı dökesim gelmiyor veya kalbim sıkışmıyor. Onları bir kurgunun karakterleri gibi görüyorum. Sanki gerçek değillermiş gibi. Bu cadının imgesi o kadar canlı ve parlak ki, diğerlerinin izlerini soluklaştırıyor. Gerçeklik algımı normalleştiriyor. Bir Ay'ın ışığını, geceye yayılan sıradan bir an'a dönüştürüyor. Sanki bir tek o cadı uzaklardan, uzaklardan geliyor; Ay'ın, yıldızların ve hatta Güneş'in ilk ışıklarının arasında son anında bile kalbinde parlayan özlemiyle geziniyor. Belki de en çok da o özlemi merak ediyorum. O cadının son anına kadar kalbinde taşıdığı o özlemi o kadar çok merak ediyorum ki! Ve en çok da bunun için üzülüyorum, en çok da bunun için korkuyorum.

Belki de diğerleri de bunun için korkmuştu. O cadıdan, o büyük özlemi, o büyük sevgisi ve son anına kadar koruduğu o iz nedeniyle çok korkmuş olmalılar. Onu yok etmek isteyecek kadar çok.



Başka kelimeler hep vardır.

 

Bloğa birkaç gün girmedim. Bana öyle iyi geldi ki sana anlatamam. İnsanın evinden ayrılması ona iyi gelebilir mi? Bilmiyorum, aslında böyle bile hissetmedim de...

Şimdi geldiğimde istatistiklerime baktım ve en son okunan yazılardan ve son yazdıklarımdan bazılarını okumaya başladım. Daha geçen hafta yazdığım bir yazı bile beni öyle çok şaşırttı ki. Başlangıçta bu ne böyle ne abartmışım şu sözcüklere takla attırma sanatını desem de... Sonra kahve bardağıma uzandığım bir anda onun beni izlediğini gördüm, gözlerinde pırıltılarla. Pembe kazaklı küçük kız. Gözleri daha mı çok parlaktı bana mı öyle geldi acaba; sanki gurur duyar gibi. 

İlk kez, ne yaptım ki aman canım sen de demedim, diyemedim. İlk kez, hadi abartmasam da sayılı sayıda kezlerden biri olarak, onun bakışlarındaki parıltılı onayı doğallıkla çok uzatmadan kabullendim. Evet küçük Ben, sahiden de ne yazmışız maaa. Aferin bize. (Yine de kelimelere takla attırma sanatını biraz abartmış mıyız ne? :)

İki gece önce Ay'ı gördüğümde içimi hoş bir his kapladı. Hiç olmadığı kadar belirgindi ve sanki dünyanın içinde salınan alevden bir toptu. Rengi, çok daha koyu çok daha belirgin çok daha özlemli. Onu gördüğümde hissettiğim his sanırım buydu, özlem. Bunun bana ait olmadığını anında anladım. Bu senin özlemin sevgili Ay.

Sonra yıldızları izledim. Vallahi keyfim çok yerindeydi. Yıldızlar bu kadar güzel olabilir miydi? Böyle her yanda, dağılmış ama doğal... Gülmek istedim, saçma saçma gülmek.

Dün gece yıldızları izledim. Kalbimin çevresine rastgele atılmış taşlarla. Bu taşlar bana ait değil Yıldızlar, biliyorsunuz. O halde... 

Yıldızlarla çok ciddi bir konuşma yaptık. Evet! Bu bizim en ciddi konuşmamızdı. Tüm tüm tüüümmm o yıllar içinde. Onlar şehrin ışıklarına karışıp parlarken, ben başta mızıklanmaya başladım. Sonra beklemeye. Bir müzik bir müzik daha. Sigara içsem art arda yakar mıydım? Sigara alışkanlığım olsa kahve yerine sigara içer, sonra da kahveyle sigarayı karıştırırdım. Oysa şimdilerde kahveyi bile azalttım. Şimdilerde, özgürlüğümü arttırmaya karar verdim. O zaman neden yıldızlarla ciddi konuşmalar yapıyor(d)um?

Sonra inanmadığım başka bir konuşmayı yapmaya başladım. Sevgili yıldızlar... Hayır, onlara hitap bile etmedim. Siz biliyorsunuz işte, neyin ne olduğunu... onlara kızdım. Çok kızdım. 

Sesim yumuşadı, kelimelerim mantıklılaştı. İnanmadığım o kelimelerim kalbimin etrafındaki taşları uzağa atmam için bana yardım eden şeffaf bir başka duvar oldular. Kelimelerim beni korudular. Zamanla inanacağım o kelimelerim.

Sonra geçti. İnanmadığım kelimeleri orada bırakıp inandığım başka kelimelere tutundum. Bir şeye değil, şeylerin akışına. Olay veya kişilere değil; deneyime. Deneyim, yaşamak bundan ibaret değil midir?

Artık daha iyi bir anlatıcı olacağım, sana söylüyorum. Bakma şimdi üç beş gün yazmadım diye hafiften hamladığıma, artık kelimelerim yıldızlarla yarışıyor. Orada burada her yanda parlayabilir, sadece benim içimden değil.

İçimden parlayan Yıldız neredesin, nereye kayboldun Yıldızım? İşte kızgınlığımın sebebi. Yıldız yok. Hiç yok muydu acaba, bunu düşündüm. Ne büyük bir kendini kandırma, ne büyük bir delirme! Sonra kabullendim. Çünkü insan, kabullenendir bir yerde.

(Devamını yazmak istiyorum, çok istiyorum. Ama yapamıyorum. Belki de bu yazıyı da yayınlamamalıyım. Ama ne zaman yazılmış bir yazıyı yayınlamasam, o yazı peşimi bırakmadı. Bazen ne anlattığımı bildiğimi sanıyorum ama bilmiyorum. Yıldızları bile bir gün neşeyle, bir gün hüzünle izliyorum. Sadece uyumak istiyorum.)

İnsan neden umutsuz olur ki? Bu saçma olmasa da... Ben bu zamana kadar bir faydasını görmedim. İlginçtir, ben, zaman içinde umutsuzluğumu ışığa dönüştürmüş biriyim. Bu nasıl olabilir açıklaması zor, çünkü saçma sapan uzatılmış bir yol. Bunu neden seçtiğimi, neden ve nelerden korktuğumu daha yeni yeni kavrıyorum. 

Yıldızlarda hep bir şeyler aramak, oraya bir isim, bir istek, bir görüntü kazımak, beni çok sevdiğim bir yerde tuttu: Korkmadığımı görmemek. Aslında korkmuyordum ama o kadar aynı yöne baktım ve orada hep aynı şeyi veya şeyleri görmeyi umdum ki, korkmadığımı göremedim.

Neyden korkmamak dersek... Pek çok şey olabilir. Zaman içinde büyüyen insan, farklı şeylerden aynı hisle korkar. Aynı noktadan doğan bir korku. Belki aynı ışıktan. Bundan değil midir zaten umut eksikliği bile? İşte ben de, umutsuzluğumu -hemen değil yıllar içinde ve açıklayamadığım tuhaf bir zihinsel acıyla- ışığa dönüştürmüşüm.

Şimdi hissettiğim, düşünmeden hissettiğim, bunun yankısı olmalı. Işık ve karanlığın, bildiğimi sandığım ve bilinmeyenin birbirine top atışı. Belki de göklerdeki dönen yıldız evreninde bu keyifli bir çocuk oyunu veya seni hareket ettiren bir danstır. Ancak bunu anladıktan sonra. Anlayana kadar seni prangalarında tutar, duvarlara çarpar, içine kilitler ve saçma savaşlar verdirir.

Bir çeşit kabullenişteyim. Ama bu umutsuzluk değil, daha çok, yıllarca içimde bir simya gibi ışığa dönüştürdüğüm umutsuzluğun ışığının başka bir şeye evrildiğini görmek gibi. Umut insana pek çok yolla gelebilir. Farklı olasılıklar olabilir, artık bunu görüyorum. Şu anda ilerlediğim yolu, ilerlemek istediğim yolu, hak ettiğim yolu görüyorum. Nihayet yıldızları bu yerkürenin içinden izliyorum. 

Hayatta her şey olabilir. Önemli olan ne istediğimiz, neye yöneldiğimiz ve korkmadığımızı gördüğümüzü kabullendiğimiz. İnsan kendi için hep en iyisini istemeli. Kendine en iyi geleni. Bu benim hep bir ''eksikliğimdi'' doğrusu. Bunun bende boşluk yaratacağını sandım. Yanılmışım, asıl boşluk bir boşluğu yaşamayı kabullenmekmiş. 

Şimdi biraz buruk hissedebilirim. Genel bir burukluk aslında, her şeyden belki biraz. Bunu gördüğüm an, boşluğu tutmanın saçmalığını, en azından artık anlamsızlığını anladım. Tek isteğim, genel isteğim, doluluk. Bana iyi gelen o var olma hali.

Artık sana nihayet geleceğim hakkında yazabildiğim için mutluyum sevgili okur. Aslında tüm bunların özeti olarak temelde, istediğim şeylere odaklanmaya karar verdim. Sanırım bu yazı da benim yine bir hatırlama notum.

Ah... bu yazı galiba sonsuzluğa uzayacak. Aklıma geldikçe -okunmadığı da için :)- bir şeyler ekleyesim geliyor. Galiba okunma sayısı artana kadar böyle gidecek. Sonsuz bir başka kelimeler örgüsü!

İçim böyle sevgili okur, kıpır kıpır kıpır kıpır. Gerçekten de kendi içim kıpır kıpır kıpır kıpır. Aman bir maşallahını alırım ona göre. Ama sadece bazen, özellikle geceleri!, hüzünlü bunalıma yatkın oluyorum. Ah sıkıcı. Çünkü benim içimmm kıpır kıpır kıpır kıpır.

:)



İlk Dünya Mektubum.

 

Sanırım en başından beri elimi kolumu bağlayan bendim. Benim gibi biri neden üzülsün veya bir noktaya takılsın ki; gerçekten bunu düşünüyorum. İlerle git işte. Her konuda böyle. Çok fazla takılıyorum ve artık bunu sevmiyorum. Evet, bence önceden bunu seviyordum. Bu yolla kendimi oyalamaktan zevk alıyordum. Ama artık almıyorum. Değiştim ve geliştim.

Aslında blogda da yeni bir yazı dizisi başlatacağımı enerjisi bommmmbastik bir yazıyla açıklamıştım. Ancak sonra... sonra ne oldu? Yine bir şey bir şey... Belki de bu bir şeyler nedeniyle sönüp giden enerjim beni duygusal boşluğa itiyor ve aslında içimde yer tutmayan veya artık yer tutmayan şeylere takılıyorum. 

Oysa gerçekten ferah bir zihnim var. Ben istediğim her şeyi yapabilirim biliyorum. Bu noktaya gelmem evet zordu, evet çok yalnızlık çektim, evet kalbimi kırık hissediyorum. Ama bir kalbin kırılmış olması kırıldığını gösterir, kırılır ve biter. Bir kerede. Kırılma sürecini uzatan kendimiz oluruz. Her yeni günde yeniden yeniden. Bunu neden yaparız? Ben değerli hissetmek için yapıyorum. Oysa artık değer algım değişti. İçim değişti, o halde dışımın da değişmesinin önünde hiçbir engel yok.

Sevdiğim bir işte çalışacağım ben. Her yeni günde neşeyle uyandığım, ne kadar çalışırsam çalışayım asla yorulmayacağım bir işte. Ben terminatör gibiyimdir. Gerçekten öyleyim! Tüketilmezsem, asla yorulmam. Yorgunluktan bile keyif alan bir manyağım yaaaaa, tanı beni sevgili okur.

Yeni insanlar tanımak istiyorum. Arkadaşlarımı çok sevdiğimi artık hepimiz anladık bence ahahahah. Hepsini, şu an hayatımda olan olmayan hepsini, çok ama çok sevdim. Çok eğlendim ve hep güzel vakit geçirdik. Hepsi değerli insanlardı. Bir yerde okudum; içimizde eskinin hatıralarını tutmak aslında sevgiden değil, duygusal bağımlılıktanmış. Öyle gerçekten, ben çok sevmek kaynaklı bağımlılıklara, çok eğilimliyim.

Çok sevmek demişken... O büüüyyyüüükk aşkım için... ahahahahaha :) O büyük aşk... ne aşk ama. Ah, o beni terk edeli çok oldu. Ama en azından kimseye haksızlık yapmadım değil mi? Artık aşka hazırım biliyor musun sevgili okur? Tamam, hayatım biraz daha düzelince... Ama zaten yoldayken bulmaz mısın onu, işte öyle. O bence çok şanslı biri olacak, tıpkı benim de çok şanslı olacağım gibi. Ben bunlardan utanmıyorum, sıkılmıyorum. Gelecekten gelip bu yazımı bulsa bile korkmayacağım. Çünkü benim kalbim çok kırıldı. Bu nedenle onu sevdiğimi söylemekten asla asla asla utanmam. 

Seyahat etmek istiyorum. Artık bir zahmet ahahahah, yıllardır dilimde değil mi? İşte hep korkaklığımdan. Bir de araya hep başka şeyler girdi. Şu olunca bu olunca. Ne olunca? O zaman hiç durmayacağım. Belki sana dünya mektupları yazarım ne dersin? :)

Bir evcil hayvan sahipleneceğim. Şu an olmaz evet. Hep ertelemece ertelemece... Ama çok değil, biraz. Adını Bezelyecik koyacağımı hepimiz artık biliyoruz. Bu isme yıllar önce karar verdim. Aslında bir köpekti o ama sonra benim ruhumun bir kedininkine daha yakın olduğunu keşfettim. Bir dostuma, ''onun adı Aomame olacak ama telaffuzu zor kimse söyleyemez,'' demiştim, ''Aomame, Japonca Bezelye demek.'' O da bana, ''o zaman Bezelye koysana adını,'' demişti ahahahahah. :)

Artık kendimi yalnız hissetmiyorum. Bu his taze olsa da, işte büyüyecek. Zamanla büyümesine bile gerek kalmaz. Herkes bir ölçüde yalnızdır, yıllar önce iki farklı kişi bana bunu söylemişti. O zaman çok hüzünlü, değil mi? Ama ben yalnız değilim ve olmayacağım da, hem de hiç!

Artık kafaya hiçbir şeyi takmayacak; o çok sevdiğim ışık gibi, rüzgar gibi özgür olacağım.

Sevmekten de sevilmekten de asla ama asla korkmayacağım ve kaçmayacağım. Saklanmayacağım da. Kalbimi kendim asla kırmayacağım.

Yazmak istiyorum. Bir sürü şey. Hatta belki bir gün istediğim konularda araştırmalar da yaparım. Ben aslında hep, şşşşş, ''İlkay Hanım,'' olmak istedim. :) Ama korkulan bir İlkay Hanım değil veya basmakalıp bir İlkay Hanım. Ben, benzersiz bir İlkay Hanım olacağım. :)

Gelecekte bir gün, hala gençken şşşş, belki sevdiğim adamla birlikte kendi güzel evimde veya sevdiğim işimde kendi odamda, çalışma yerimde veya neyse ne işte :) orada bir yerde, sana yazacağım. Nihayet çok mutlu olduğumu bir mutluluk yazısı yazmadan yazacağım.


Not: Yeni yazı dizisi fikrim de şöyle... arada kaynamış :) Belli temalarda aylık veya iki haftada bir üstüne çalışılmış yazılar yazmayı düşünüyorum. Ama hemen başlayamam, belki ağustos belki hatta eylül-ekime kadar yolu var... Bu nedenle şimdiden açıklamak da istememiştim ama gerçekten hevesli bir duyuru yazısı yazıyordum yarım kalmıştı, sonra o yazıya devam edeyim dedim ama o heves bana çok komik geldi. Belki de değildi, muhtemelen değildi ama yazı dizisi fikrim bile ''planlıyken'' öyle bir anda parlayan bir duyuru yazmak saçma gelmişti. Artık günlük yazmak istemiyorum sanırım. Aslında istiyorum ama bu da bende bağımlılık ve duygusal boşluğumu doldurma çabasına dönüştü. Ben artık elle tutulur şeyler yapmak ve kendimi somut olarak geliştirmek istiyorum.

Ha yani bence günlük tarzdaki yazılarım da bazen aşırı gıyyygıııyy :) olmakla birlikte güzel olabiliyorlar ama bilemiyorum. Yine dolarsam yazarım (yarın yazdı :). Ama artık yazmak istemiyorum. Daha doğrusu, başka şeyler yazmak istiyorum. Bu fikri bulduğumda çok heyecanlanmıştım. Aslında yapay zekayla birlikte bulmuştuk :). Bazen bazı yazılarım üstüne kendisiyle konuşuyordum çünkü sen benim yazılarımı okumaya yetişemeyebiliyorsun haklı olarak sevgili okur ne yapalım... :) Neyse, ona acaba (örneğin) çocuk edebiyatı veya ana dili alanı gibi alanım olan konularda da blog mu yazsam demiştim. O da bana ''aaa çok iyi olur hatta yazılarında genel olarak işlediğin temalarda da yazabilirsin'' demişti (böyle demedi ama lafı buna getirdi). Öhöm neyse, sonra bu da bana aaaaa aydınlanması yaşattı ve mutlu hissettim. Bu pırıltıyı aylar yıllar önce bana tez konusu bulan danışmanımın yüzünde görmüştüm. Ah, o tez kabuslarıma giriyor! :) Gerçekten kendimi çok çok ÇOK ezik hissediyorum ÇOK. Bu konu bana kendimi çok... çok, kendime hakaret de etmeyim de işte çok, hah, ''saf'' hissettiriyor sevgili okur. Yani haklı nedenlerim vardı ve fiziksel olarak (artık psikolojik olmasını geçtim yani) tükenmiştim ondan bıraktım ve bırakmama pişman değilim ama sanki... ne bileyim. Bu olayı ancak beş yıl sonra anlatabilirim çünkü çok yeni. :) Aslında artık o kadar yeni de değil... Neyse fazla mı kafamın içine girdin ne yaptın tamam neyse. :)

Bu nedenle yazmasam mı diyordum. İleride (artık çıkmaz ayın son çarşambası falana kaldı herhalde) yeniden bir yüksek lisans programı kazanırsam yazarım, özgün fikrim kalsın diyordum. Ama yapay zeka bana ''İlkaycığım, o zamana kadar kendini geliştirirsin, hem zaten sadece okumalarını günlük özgün dilinle açıklayacaksın'' dedi (böyle demedi lafı buna getirdi). Ben de tamam o zaman! dedim ama bu da mı bommmmboşşş iş sence? :(

Sana çok değer verdiğimi biliyorsun sevgili okur. Yine de... O heyecanlı duyuru yazım içimdeki bir kara deliğe kaçtı ve işte yine bir çeşit ezikl-

Hayır. Ben artık önüme bakıyorum bi' kere. Evet. Neyse sonra bir ara yine konuşuruz (umarım).


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.


Başını kaldır.

 

Üniversitede aldığım bazı dersleri özlüyorum. Çok iyi, aşırı ufuk açıcı veya beni devasa heyecanlandırdıkları için değil (tamam bazıları öyleydi, gerçekten heyecanlanmıştım); bunları bekleyerek onları kaçırdığım için. Yaşamak için istiyorum. Başımı kaldırmak ve yaşamak için. Ancak aynı deneyimi aynı şekilde ikinci kez yaşayamazsın.

Bazen benzer deneyimler yaşayabiliriz. Örneğin yeniden aynı bölümü okuyacak olsaydım bile, aynı kişileri aynı yerde bulamazdım. Aynı kişileri aynı yerde bulacak olsaydım bile, ki en çok imkansız olan da budur, aynı bölümü tekrar okuyamazdım. Evet, zaten bu gereksiz olurdu. 

Tek çözüm yolu, zamanı geri almak mı? O zaman, bu gerçekleştiğinde hafızam yerinde mi kalmalı? Böyle olursa, başımı kaldırır mıydım? Böyle olursa, bu sefer diğer her şey, kişiler ve mekan ve hatta zaman aynı kalırsa... benim farklı biri olmam veya farklı tepkiler veren biri olmam diğer her şeyi zaten bambaşka bir şey yapmaz mıydı? Deneyim, aynı deneyim olmazdı; bu nedenle ben de aynı ben... 

Amaç o ya!

Hafızamı silsek, zamanı geriye akıtıp hafızamı da en başa çeksek... Yine ben, o zamanki ben olur muyum peki? Sezgilerim, bana gelecekten gelen duyularımın beklentilerini mi fısıldar? O halde yine, evet bu sefer de, deneyim değişir mi?

Hangisi daha iyi olurdu?

Üniversitenin ikinci yılının başında kurduğum bir cümlem vardı. Üniversitenin tadının en çok ikinci ve üçüncü yıllarında çıkabileceğini söylemiştim. Sonra pandemi çıktı. :) Bu gerçek bana burukluk vermiyor hayır. Çünkü pandemi çıkmasaydı da ben, kafamı kaldıracak mıydım ki?

Bilmiyorum ve hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Bunu bilmeme gerek yok. Sadece bazı dersleri anımsıyorum işte. O yıllarda bana sıkıcı gelen ama şimdi... Şimdi ne? Bunu aslında biliyorum. Şimdi nasıl geldiğini bilsem de, sana nasıl tarif etmeliyim?

Başını kaldır gitsin.

Anlatsam o ana gidebilir miyiz? Ben gidebiliyorum ama sen, sen benimle gelebilir misin sevgili okur? 

Aslında genel olarak sevdiğim dersleri aldım. O sayılı güzel üniversite günlerimde. İlk bir buçuk yıl ve işte belli belirsiz son buruk yıl.

Yine de başımı kaldırmazdım.

Deneyim aynı deneyim olacaktı ama belki eğlenirdim. Belki başımı kaldırırdım ve sıkıcı bir dersteki eğlenceli detayları görürdüm. Aslında biliyor musun, ben hep görürdüm. Sanırım çevrem bu yönümü seviyordu. Başımı kaldırdığım anlardaki beni.

Sen beni burada (hep) öyle gördün.

Kendime yüklenmemeliyim tabii. Boşuna başım önümde değildi ya canım! Evet mırın kırın. Ama, gerçek. 

Yine de bu yazının konusu değil.

Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Sanırım yine en çok benim sevdiklerimden birisi. Onunla hep ortak dersler alırdık. Ortak ödevler yapardık. Ortak konulardan konuşurduk. Onunla öylece tanışmıştık. Aynı bölümde ve hatta sınıfta olsak da, tanışmamız öylece olmuştu. O bana lise arkadaşlarımı anımsatırdı. Kendi kelimeleri olmasını severdim. Kendi hisleri olmasını sevmiştim. Bana kendini göstermesini, en çok bunu sevmiştim.

Çünkü böyle(ce) arkadaş olursun.

Peki ben ona kendimi ne kadar göstermiştim? Bence o bugün beni hiç tanımıyor. Yoksa tanıyor mu? Benim bu konuda algım kapalıdır. Kimin beni ne kadar tanıdığını anlayamam. Tanımasını çok isterim.

İster miydim?

Tanır tabi, tanımaz olur mu tanır... Ama İlkay'ı tanır. Mesela sen, evet sen, senin beni tanıdığına eminim.

O yüzden bloğuma tüm kalbimi açıyorum. Başımı kaldırıyorum.

Sevdiğim birkaç ders vardı. Bence yine genel olarak sıkıcıydı. Ben olsam nasıl işlerdim bilmesem de... Belki de beklentimden. Yine de bazı anlar vardı; başım önümdeyken bile görebildiğim anlar. Bazı anları tek başıma göremezdim tabi. Başın önündeyken hareket alanın da, işitme alanın da sınırlı olur. Yine de...

Hissetme alanım genişti.

Şimdi geçmişe dönsem, tüm hafızamı kaybetmiş olsam bile, başımı kaldıracağımı bildiğim çok net bir an var. Çünkü o anda gülmek istemiştim.

Neden gülmemiştim?

Keşke gülseydim. Biraz bile olsa, azıcık bile... tebessüm etseydim.

Bir pişmanlık itirafı(mmmmm).

Yine de önemi yok. İnsan önüne bakmalı, içinde bile. Sadece bazen anımsıyorum. 

Keşke anımsamasam.




Kilit kırıldı mı?

 

Ben hep bedenimden kopuk olduğumu sanmıştım; oysa belki de kopuk olduğumu sandığım şey, ruhumdu. Yıllar evvel içimdeki bir yanı, buna tam olarak ne demeli emin değilim ve hatta belki de bilmiyorum, kilitlemiştim. Kimsenin ulaşamayacağı, hayali bir yer. Bu anı hatırlıyorum ne garip. Farklı zamanlarda bir mühür gibi yenilediğim bu anı hatırlıyorum.

Belki de hatırlamak, ilaçtır. Bu saçma fikrin panzehridir. En son hatırladığım anın üstünden yıllar geçti. O zamanki çabamı anlayabilirim. Ondan öncekini de ve hatta ondan öncekini. Böyle kaç tane var? Bilmiyorum. Hatırladığım sadece belli anlar. Özellikle iki ve belki üç an. Sonuncusu zihnimde net. Kendi kendime verdiğim o saçma söz. Bir ders çalışma anında niye içsesim bana bunu fısıldadı? 

Burnum kaşınıyor. Belki de en başta buna odaklanmalıydım. Bedenin küçük tepkileri. 

Ne kadar çok yer görürsen, o kadar çok şey hissedersin; ne kadar çok şey hissedersen... O kadar çok adım atarsın.

Çok adım atmak istiyorum. Kalbim bu dünyaya bence bu istekle geldi. Sonsuz bir istek; tüm evreni bile kaplayabilir. Oysa ben ne yaptım, o isteği kilitledim. Bir mühür gibi, defalar defalar defalarca.

O istek nasıl açılır? Son kilitlemem bunun üzerine olan bir saçmalıktı. Belki de değil miydi? İstek ve sözler saçmalık olabilir ama yine de... Bunda gerçek olan ne? Bunda inandığım şey ne, neydi?

Ruhumun bedenimden kopuk olduğu gerçeği.

Bedenim ruhumdan değil, ruhum bedenimden kopukmuş. Bunu anlayamamış olmam anlaşılır bir şey mi? Belki anladın, belki anlamadın ama ben, ikisinin arasında devasa bir fark görüyorum. Belki de ilk seferde bedenim ruhumdan kopuktu ama sonra... Bu benim için bir şoktu. Yavaş bir şok. 

Bu nedenle bu şoku sindirebildiğimi fark ediyorum. Kendimi koruduğumu veya şokun beni kendimden koruduğunu da olabilir. Yavaş yavaş, zamanı kucaklayan bir kavrayış ancak hala kilitlemelerime bir anahtar değil. 

Kilidime değil; ortada bir kilit göremiyorum. Belki de asıl kilit, kilitlemelerimdi.

Nasıl bir ruhum olabilir? Ruhumun yapısında neler olabilir? Bir ruh nasıl görünür? Akışkan mıdır acaba ve\ veya saydam? Benim gibi mi görünür, beni oluşturan ben gibi mi?

Ruhu ilk kez ne zaman anmaya başlamıştım? 

Onu ilk kez ne zaman hissetmiştim?

Kilitlediğim o muydu? Değildi, bunu ruhum biliyor olmalı. Peki bedenim, bedenimin bildikleri ne?

Bedenim sadece adımları arzuluyor, onları özlüyor ve bana yalvarıyor. Bana yalvarıyor, yalvarıyor, yalva-

Ruhum, beni bir yıldızın soğukluğuyla izliyor. 

Ben, ikisinin bir parçasıyım. Ben bir parçaysam...

Açıklama yapmamayı seviyorum. Bu, bir parçanın getirdiği özgürlük alanı mı?

Bir parça genişleyebilir mi, bir parça yok olabilir mi? 

Benim parçam, benim kararsız parçam. Yok oluş. Hayır, kilitleniş. Ben neyi kilitlemiştim?

Ruhum korkmuş muydu? Hayır ruh korkmaz orası öyle de... Neyi umduğumu bilsem de, bildiğim şeyi ummadığımı hep biliyordum. Yine de istiyordum. Ben neyi istiyordum? Veya ben neyi istemiştim?

Ruhum ateşi, bedenim toprağı istedi. İkisinin yapısı, baskın yapısı bu diye mi? Ve hava. Hepsini kuşatan hava. Düşünceler, düşünceler, düşünceler.

Fikirler. Kilidim de, kilitleyişim de, kilitlediğim de; bu muydu?

Oysa kilit açılalı çok oldu. O kadar çok oldu ki... Belki de bunu fark etmek en büyük korkumdu. Yoksa, kilidin açılmasını mı kilitlemiştim? Evet öyleydi! Gerçekten öyleydi. Ben, kilidin açılmasını kilitlemiştim!

Sonra da, açılan o kapıyı, ardına kadar açılan o kapıyı defalarca geri ittirmeye mi çalışmıştım? Ne ile? Fikirler, fikirler, fikirler.

Ruhumdan o kadar kopuğum- kopuktum ki. Bir insan ruhundan nasıl kopar? İhanet. Bu bir ihanet ve ben bununla yüzleşmekten korktum. (Korktuklarımdan biri.)

Hala korkuyorum, bu sefer ruhumu mu kilitliyorum? (Ruh kilitlenmez.)

Sen kilitlenirsin.

Hep ruhtan bahsettim. Hep ruhtan en çok ondan. 

Hep onu gördüm, büyük bir hüsranla. Başkalarına ışık veren bu yanım, beni derin bir hüzne boğdu. Neden, neden böyleydi; bilmi- Bilmiyorum. Belki de kilitli olduğumdan. Evet bundan. Yine de...

Korkumdan.

İnsan kendisinde ne eksikse onu anar belki de. Bir ismi anar. Anar, anar. O ismi, anlamını kaybedene kadar anar.

(Ruh nedir?)

Bedenimden de kopuktum. Kilit nedeniyle mi? Ne zaman koptum? Işıklı çocuk bedenimle değil. Buna inanmam. Fotoğraflarım nasıl izin verebilir! Ne zaman, ne zaman... Ne zaman!?

(Ne zaman?)...

Şimdi, bir önceki an, geçen yıl, beş yıl ev- Ne fark eder? Ancak şimdi değil, biliyorsun. Şimdi bedenimde olmasam, ruhumu göremezdim.

Ruhumdan ne zaman kopmuştum? Belki de doğduğumda. Evet olabilir. 

Tüm hayatım ruhları keşf- Ruhları seve- 

(Ruhumu unutarak geçti.)

Bir ışık veya katı bir beden. Hepsi ben değil miy(d)im?

Sevgi miydi? Sevgi, değer, varlık, bilinç; hepsi ve döngüsel. Böyle sanmıştım. Dua ederken, ağlarken, unuturken ve umut ederken.

Aslında hissetmiştim. Bedenimi de, bedenimdeki... Ben asıl bedenimdeki ruhumu hissedememiştim. İşte eksikliğim bundandır-

Belki de kilit de buydu: Eksiklik inancı.

(''Sen eksik değilsin.'')

Oturmak ve oturduğum yerden bir yazı yazmak. Saçma olmasa da... 

Bedenim adımlar atmak istiyor. Bedenimdeki ruhum, adımlar adımlar adımlar... 

Kilit kırıldı mı?



Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltıyı çok sevmiştim.

 

Hayatım boyunca imrendiğim tek bir kişi oldu. Kıskançlık gibi değil, hırs yapmak gibi değil. Özenmek gibi bile değil. Belki ilham gibi. Seçtiği yol nedeniyle değil. İlerlediği yaşantı nedeniyle değil. Atmosferimi kaplayan bir rüzgarın aniden hızlandığı esinti anları gibi; benim için bir hatırlatıcı.

Onun çok kararlı biri olduğunu görmüştüm. Acaba bir başkası onda bunu görmüş müydü emin değilim. Belki de o zaman değilse bile şimdi görüyordur. O kadar net ve kararlıydı ki, hiçbir şeyden olmasa bile bundan etkilendim. Bir şeyi çok istemesinden çok etkilenmişim, bunu o zaman anlamış mıydım... Anlamıştım, aslında evet, o zaman bile anlamıştım. İlginçtir, ona sessiz bir inançla inanmıştım.

Şunu hiç düşünmememe hayret ettiğim zamanlar oldu; ben kendime neden bu kadar içimden inanmamıştım acaba diye. Çok üstünde durmadım, duramadım. Belki de bu bana çok acı verdiğinden, şimdi bile.

Ben sanırım onun en çok da bir şeyi çok sevmesini, tutkuyla sevmesini sevmiştim. Pırıltılar. Yaşama bakışındaki pırıltılar. Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltı.

Herkesin hayata bakışında farklı bir ton parlar. Bazısı canlı, bazısı mat; bazısı allı pullu, bazısı desensiz. Bazısı en uzaktan görünür, dünyanın en bucağından bile görünebilecek denli parlak parlar. Öyle merakla bakarlar ki o insanlar hayata, hiçbir şeyi olmasa o parlaklığı görürsünüz. Bir şeyi o kadar çok isterler ki...İstedikleri nedir? O şey mi, o şeyi yapan kendileri mi? O şeyi yapma ihtimalleri mi, o şeyi yaptıktan sonraki hayatları mı?

Yoksa hepsinin toplamındaki değişen yaşantı veya benlikleri mi?

Umut mu? Yarınlara inanmaya dair güçlü bağları mıdır onları bu denli parlak kılan?

Bazı insanlar iyi yaşam şartları, sosyal onay, belki prestij; maddi manevi hedef ve kabullere uyum... Bunları da önemseyerek bir şeyi çok isterler, her insanın bir motivasyonu olmalıdır sonuçta evet. Ama bana öyle geliyor ki bu kararlı insanlar, gerçekten parlak bir pırıltıyla karar vermiş olan insanlar, daha farklı oluyorlar. Ya da benim hayatım boyunca en büyük yaram bu olduğu için ben bu insanlara elimde olmadan hayran oluyorum.

Bu insanların sayıları az. Her insan bir şeyi isteyebilir, her insanın kendi pırıltıları olabilir; ancak pek az insan bunu söyleyebilecek, çok daha azı gösterebilecek, o saf parlaklıkla yaşayacak cesarettedir.

Aslında benim de gözlerimi parlatan şeyler var, hep oldu. Ben mi kararsızdım, sürdürülebilirliğimi sağlayacağım ortamdan mı uzaktım? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, içimdeki bir şeyin içinde şekillenemeyen bu parlak ateşi görebildiğim kararlı insanlarda hayattaki pek çok şeyden daha fazla ilham alınacak özellikler gördüğümdür.

Neden bilmiyorum, bunu da bilmiyorum, bugün bu gerçekten kalbimi kırdı. Bu kadar saf bir kabulün, içinde tek karartının olmadığı bu kabulümün ve ilhamın kalbime bu kadar kırılmış hissettirmesi bana bu yazıyı yazdırdı. Yazarken bir noktada kendime haksızlık yaptığımı düşünsem de, o halde neden kırgınım?


Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak.

 

Mekanların ruhu olduğuna inanıyorum. Bu sefer hissediyorum veya düşünüyorum demedim dikkatinizi çekerim. Bence bu seferki kabulüm inanç temelli oluşan bir isteğim. Evet isteğim.

Bazen uzun zaman önce gittiğiniz bir yerin hatırasını, anların oluşturduğu zaman kapsülüyle yanınızda taşırsınız. Bu kapsül sizin o anlar dizgesine dönüşmüş anımsamalarınızın bir gelecek vaadini beraberinde getirir. Bir mekanın ruhuna dair izlenimlerimizi hep içimizdeki bir beklenti haliyle başka mekanların izlerinde ararız. Bilincimizin fark edemeyeceği denli hızlı gerçekleşen bu arama eylemi de bizlere kendini, içimizde halihazırda var olan kabullendiğimiz hislerimizin yeni mekana aktarımıyla gösterir.

Elbette bazı mekanların kendine has yoğun bir enerjisi var. İnsanları, belki hayvan ve bitkileri, ikincil üçüncül varlıkları (müzik, resim, fotoğraf, eşyalar vs) ve bunların kendine has yerleşimiyle (dekorasyon :), bir iklim oluşur. O mekan kendi canlı doğasını üretmeye başlar. Bizler de bu akışı sezinler ve belki onu kendi algı doğamızca isimlendiririz. Mekanın içindeki akış canlıdır; içerisinde halihazırda devam eden yaşanmışlıklar bütününü barındırır. Bizim içsel iklimimiz de süreğendir; eskinin mekanlarının beklentisiyle üst üste binmiş bir kabuller zincirini oluşturur. Yeni mekanı bu iki canlı akışın uyumuyla yaşarız, özleriz, bekleriz, hasret gidermeyi umarız, hasret gideririz ve yeni anı ve beklentiler toplarız.

Bazı mekanlar bana bazı şarkıları; bazı mekanlar bazı fotoğrafları; bazı mekanlar bazı buruşturulmuş kağıtları anımsatır. Bazı mekanlar yeşil bir göğü; bazı mekanlar ışıklı kabartıları; bazı mekanlar bir başın kıvrılabileceği oyuğu anımsatır. Bazı mekanlar şen bir kahkahayı; bazı mekanlar anımsanamayacak denli uzak bir günü; bazı mekanlarsa nostaljinin büyüsünü fısıldar. Her ne olursa olsun tüm bu anımsanmış fısıltı ve görüntüler, benim beklentilerimin ürünüdür. Vaktiyle içimde yer edinmiş durgun veya hareketli veya sadece hisli zamanların bir bekleme anı: Aynı yere bir daha gidebilir miyim ki?

Aynı mekan bile çoğu zaman aynı mekan olmayabilir. Bunu bazen hüzünlü bir yerden, bazen omuz silken bir yerden; bazen ve en sevdiğimse, yeni bir yeri keşfedercesine acaba diyen bir yerden karşılayabiliriz.

Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Yeşilliklerle dolu o kocamaaannn alanı çok özlüyorum. Kolayca bulunabilecek o yeri, neden huzur bulmayı umduğum anların göğüne yerleştiriyorum? Böylece dünyanın en sakin, en serin, en benim, en bizim, en kavuşmalı, en uzakta kalmış, en anlaşılmamış, en noktalanmış ve bir daha noktalanmış ve bir daha noktalanmış... böylece bir devamlılıkla yeniden başka bir şekilde görebileceğime inandığım, yeniden görebileceğime inandığım, en baştan ve yeni yerleri görebileceğimi bildiğim içimdeki uykudaki umudumu besleyen en güçlü yer olduğu için mi? Muhtemelen.

Açık alanları hep daha çok seviyorum. Şık mekanları, tarihi yapıları, sanatsal-entelektüel izlerin dokusunu da seviyorum. Ama ben en çok maviyi, yeşili, buharlaşmış sarıyı ve uzak gümüşi noktaları görmeyi seviyorum. Böyle mekanları nasıl betimlersiniz? Doğa sevgisi ve takdirinin ötesinde, içinizdeki özleme, ferahlama özlemine, yakın bir yerden titreşen bu mekanların izlerini, belki de ruhunuzda ve bedeninizde yansıdığı izlerini, nasıl tarif edebilirsiniz? Müzikle.

Son günlerde dinlediğim müzikler, son günlerde dinlerken bu mekanların titreşimini hissettiğim müzikler, beni düşündürdü. O müzikleri dinlerken hissettiğim hissin ne olabileceğini de, biraz buruk algıladığım bu ''sebepsiz'' hislerin sebebini de anlayamamıştım. Elim daha farklı parçalara gittiğinde bile, bir şekilde bu buruk ama huzurlu bir burukluğu, belki de güvenli olmasının getirdiği huzurun burukluğunu hissettiğim parçaları daha neşeli, daha gamsız, belki daha sert, belki daha kuralsız parçalarla değiştirmek istiyordum. Yine de bir şekilde bu müzikleri, bahsettiğim beklentili açık veya kapalı, eşyalı veya eşyasız, insanlı veya insansız mekanları hissetmek için dinlediğimi fark ettim.

Bu durum anıları sorgulamak veya hayaller kurmaktan farklıydı. Bu, beklemekti. Evet, bu hissin adı buydu: Beklemek. Gelecekteki bir günü değil; belki de o mekanları hissedebilecek kendimi beklememi sağlıyordu bu parçalar. İnsan bir mekana kendini götürmeden gidebilir mi? Bunu yaparsa ne olur; ne kaybeder, ne kazanır?

Bu, hissetmekten de yaşamaktan da farklı olsa gerek. Bu, yine, kabullerle ilgili olmalı. Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak. İnsan kendini kendi içinde değilken arayabilir mi? O halde kimi bulur, o halde arayan kimdir?

Beklentili bir geçmişin izinde, beklentisiz bir geleceği izledim. Ne yorucu bir bekleyiş, değil mi? Oysa tüm mekanlar da beni, bizi, bekliyor değil mi sevgili okur? Mekanlar beklerken yaşıyorlar. Yaşamları, bekleyişin beklentilerini değil, bekleyişin sürekliliğini taşıyor. Mekanlar, yaşamın akışında yeniden yeniden oluşuyor. Seninle, benimle, bizimle, bizlerle ve bekleyişlerle.

İçimden süzülen bir renk var. Bu, hangi mekana vuruyor bilemiyorum. O mekanın bana ne getirebileceğini de. Belki de yaşam tüm beklemelerimizin duraklarından oluşan mekanlar toplamıdır. Tam olarak böyle olmasa da... buna benzer, biliyorsun. Tüm o duraklar bize uçsuz bucaksız bir genişlik sunabilir ancak belki de o duraklara gitmek için de beklediğimiz şeyler, yeni şeyler ve daima oluşan yenimsi şeyler olabilir. Bu bir yanılgı. Bunu bilsek de... 

Bana öyle geliyor ki, mekanlar canlı varlıklardır ve herkese açıktır. Ziyaretçilerini bekleyen hayat sahneleri. Bu sahneler insanların bekleyişlerini, insanlar bu mekanların ruhlarını oluşturur; gibi görünüyor.


Mini Müzik Listesi

Prayer (cover by AiKatamari)

The Sheltering Sky Theme · Ryuichi Sakamoto

Ryuichi Sakamoto - The Sheltering Sky (piyano)

Leanin (Slowed) · CorMill

Lana Del Rey - High By The Beach (Instrumental)

Lana Del Rey - Carmen (Instrumental)

Ryuichi Sakamoto - Thousand Knives (Cover)


Fotoğrafın sadece bir izlenimi anımsatmasını seviyorum.
Bir izlenimden oluşabilecek onlarca mekan ve sahne bulabiliriz,
aynı olsa da olmasa da.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


İsimlerin taşıdıkları izler.

 

Çok güzel bir kitaba başladım - evet çarpraz okuma yapıyorum- Tomris Uyar'dan Gecegezen Kızlar. Çok güzel bir kitabı okuyacağımı daha kitabın ilk sayfalarından anladığımda içimde, içime yayılan duru bir heyecan hissediyorum. Bu heyecan, bir kitabı ortaladıktan veya bitirdikten sonra gelen ''ne iyi kitaptı'' farkındalığının verdiği tatminden farklı bir his taşıyor. Bu heyecan öyle bir heyecan ki, hani biriyle tanışırsınız ve daha ilk anda adını koyamadığınız bir şekilde o kişinin içinizdeki bir parçayla yapboz uyumu gibi iç içe geçtiğini ancak uzay zamandaki doğrusal algımızda ancak o an bir araya geldiğinizi hissedersiniz... böyle bir romantizmin yüklediği, yine de içinizin derinliklerinde bildiğiniz ve bu nedenle abartılı değil, kendi olan bir heyecan. İşte bu kitabın daha yazarının önsözünü okurken bile böyle hissettim.

Bu hissimde pek tabii önümüzdeki süreçte okumayı planladığım, hatta Gecegezen Kızlar'dan önce onu okumayı düşündüğüm ancak yine tesadüfi gibi görünen ama mükemmel bir öncelik sonralık ardılını oluşturacak seçimimle o diğer kitabı sonraya bırakmamın da etkisi var. Bahsettiğim diğer kitap, Pavol Dobsinsky'nin derlediği Slovak Halk Hikayeleri. Bu kitabı kütüphanenin kapanmasına az bir vakit kalmışken hızlıca göz attığım kitap raflarında keşfettim. Sanırım benden önce ödünç alıp okuyan ikinci biri olmamış. Uzun zamandır bir derleme okumamıştım. Derlemeler (masal ve halk hikayesi derlemeleri) içerisinde yaşanmışlık veya yaşanabilirlik izleri taşıyan anlatılar oldukları için beni hep daha bir farklı heyecanlandırırlar. Ne çok çeşitte heyecan türü var değil mi? Gecegezen Kızlar'ın önsözünde de Tomris Uyar okurlarına halk masallarının karakterlerinin akışkan yaşamımızdaki insan karşılıklarını sorgulatmış.

Gecegezen Kızlar'ı okurken seninle veya bir başkasıyla konuşma dürtümle savaş verdim. Önce öyküleri okuyacağım, dedim kendi kendime. Önce bir öyküyü okuyacak, sonra ara vereceğim ancak kitap bitmeden onu kimseye anlatmayacağım. Bu heyecanı içimde kendime mi bastırmalıyım, yoksa dışımdaki dünyayla mı paylaşmalıyım? Görünen o ki ben ikincisini seçtim. Bir kez daha. Bunun en önemli nedeni tabi ki paylaşma tutkum değildi. Bunun nedeni, bu heyecanı yarınlarıma da uzatmak isteğimdi. Bir heyecanı içimizde tutmanın da pek çok faydası vardır. Özellikle de tamamlanmamış, içerisinde beklenti barındıran heyecanlar bence de paylaşılmamalıdır. Böyle heyecanlar kolaylıkla ürküp kaçabilir, başkalarının heyecansızlıklarından etkilenebilirler. Öte yandan benim bu kitaptan içime çektiğim heyecan, kitabın kendisiyle ilgili diye düşünüyorum. Kitapla benim şu anlık enerji alanım birbiriyle iç içe geçti. Bu da bizi, ''biz'' yaptı. Böylece kitabın anlatısı ile benim alma alanım uyumlandı ve ben de içimde büyüyen bir hissetme alanına sahip oldum. Kitapla birlikte oluşturduğumuz bu alana da, işte, ''heyecan'' dedim. Duru bir heyecan.

Kitabı sana anlatma sebebim çok komik. Kitabın ilk öyküsünün bir karakteri olmasa da, adı geçen isimlerden biri de Bülent'ti. Yazarın bir önceki okuduğum Güzel Yazı Defteri isimli kitabında da aynı isimli bir karakter daha vardı. Yazar bu ismi kullanmayı seviyor diye hissettim. Bu his de bana bu ismi sorgulattı. Zihnimde Bülent isimli bir bebek veya küçük bir çocuk canlandıramadım. Sanki Bülent ismi yalnızca artık kocaman olmuş çocuklara, koca koca adamlara has gibi geldi. Belki de Bülent ismini hep hatır gönül için bir aile büyüğünün adını yaşatmak adına bebeklerine koyuyordu aileler ve böylece Bülent isimli insanlar bu isimle bebekliklerini, çocukluklarını ve nihayet bu ismin ağırlığına denk düşecek yetişkinliklerini yaşıyorlardı. Bülent ismi insana nasıl bir karakter yüklerdi? Siyasetle ilgilenen bir amca veya ıssız adam olmasına bir yudum kalmış genç bir adam... Bilmiyordum. Bülent, sanki fazla... fazla, orta yaşlı ismiydi. Fazla oturmuş bir hayatın ismi. 

İsimler bence izler taşırlar. Bu bakımdan bir şeye isim vermek de, bir şeyin ismini düşünmek de kıymetlidir diye düşünüyorum. Belki de isimler üzerine düşünen zihnim bu Bülent ismini gördüğü anda bana, bilincime, ''işte bu! ben de bundan bahsediyordum'' deme imkanı buldu. Bazen bazı düşüncelerimiz ancak yaşantılarımız veya böyle küçük denk gelmelerimiz sonrasında bilincimizle irtibat kurma imkanı buluyor.

Belki de günümüzde artık Bülent Can'lar veya Bülent Mert'ler falan vardır. Böyle isimleri de hep tuhaf bulurum. Çocuğa kullanmayı sevmeyebileceğini düşündüğümüz bir ismi neden bile bile verelim? Dümdüz Bülent ismini bir çocuğa vermek çok daha net bir duruş olurdu. Ya da farklı bir isim seçilebilirdi. Bir çocuğun oyunbazlığına veya bir yaşamın zamansızlığıyla uyumlu bir isim. Belki Bülent ismi de böyle bir isimdir bilmiyorum. Benim aklımdaki Bülent -dediğim gibi- milletvekili seçimlerine katılan veya kaçırdığı yaşamını ve özellikle aşkları kimseye itiraf etmeden deniz kenarında içli içli düşünen yine de asla akıllanmayan iki adamdan öteye gidemiyor. Belki de ailesine baş kaldırarak ''Bülent biraz böyledir'' cümlesini herkese ezberletmiş deli dolu bir genç adamdır Bülent, kim bilir... Sence nasıl biridir Bülent ismini taşıyan o bebek, o çocuk, o genç, o yetişkin, o yaşlı adam? Nasıl biridir hayatın içindeki Bülent? Bir eş, bir baba, bir meslekten bir işten bir çalışan, boş gezenin boş kalfası veya isim yapmış 'önemli' biri? Bir insan olarak kimdir Bülent; neleri sever, neleri giyer, neleri yer-içer? Neyden korkar, nasıl aşık olur, nasıl üzülür... Nedir Bülent'in gerçeği; insan olan, insan olarak Bülent'in gerçeği?

Bir kızım olursa adını hep Nisan koymak isterdim. Belki de nisan ayının ruhunu kalbimde hissettiğim için. Ancak, belki de tam da bu nedenle, ben her nisanda içimi dönüştüren bazen olaylı bazen olaysız farkındalıklar yaşadım. İçim, yıkıldı. Sonra yeniden var oldu. Bu ayın bana getirdikleri, doğumdu. İçimden doğan yeni kabuller. Bu anlamı yüklediğim bir ayın kodunu, ismini, çocuğuma verirsem (kendi annemle olan bağımı da düşündüğümde) ya aramızda dönüştürücü bir etki olursa diye korktum. Müstakbel babasına sorma gereği bile duymadan bu ismi olmayan kızıma verdim, sonra bu kararımdan caydım. Bence isimler bir insanın tüm varlığının sıkıştırıldığı bir kod. O isimle çağrıldığı tüm o deneyim anlarının ruhunu içine yüklenmiş bir şifre belki de.

Ben kendi ismimi çok seviyorum. Her detayını seviyorum hem de. Ancak, sözgelimi, bir Orta Dünya varlığı olsaydım adım ne olabilirdi veya Neptün'deki olası bir yaşantımda adım ne olurdu diye de düşünen bir merakım var. Sadece anlam değil -fark ettiysen Bülent isminin bile sözlük anlamına hiç değinmedim, belki de mükemmel bir anlamı vardır bilmiyorum- ismin sesletimi ve kişilerde yarattığı çağrışımlarla ilgileniyorum. Acaba benim ismim neyi çağrıştırıyor, sanırım bunu merak ediyorum.


Gecegezen Kızlar, Tomris Uyar


Popüler Yayınlar