En sevdiğim şeylerden biri de akşamları (veya geceleri) kendime kahve yapıp (evet geceleri) sizinle konuşmak.
-Hatta durun, durdunuz mu, gidip kahve yapayım.-
Bunu yıllar boyunca çok severek yaptım. Yıllar boyuncadan kastım, gerçekten de yıllar boyunca. Ben güzel bulduğum her şeyi gösteririm. Bu, önceleri umutsuz bir ihtiyaçtı. Zamanla tatlı bir anlar toplamı oldu benim için. Blog da işte bu anların arşivlenmiş hali diyebiliriz belki. Hatta çeşitli açılardan gerçek hayattan daha iyi geldiği bile oldu (sanki burası sahte hayat ahahhahaha, neyse anladın işte). Çünkü buradaki sen, beni görmedin ve duymadın. Benimle ilgili hiçbir fikrin oluşmadı. Sen, yazılarımı gördün. Bu da senin beni çok iyi tanıdığını ama beni çok iyi tanıdığını iddia etmeyeceğini gösterir. İşte, ben bloğa dair hep en çok bunu sevdim. Beni tanımanı sevgili okur, beni çok çok çok iyi tanımanı ama aslında benim bütünümü bilemeyeceğini bilme halini çok sevdim.
-Su kaynadı, bir dakika gidip bakayım.-
Önceden yaptığım çok çocukça bir şey vardı. Çok çok çok önceden (yani gerçekten de çocuksuydum) ama şimdilerde bile içimde o ''şeyin'' kırıntılarını taşıdığımı fark ediyorum. O şey şuydu: Anlatmak. Her şeyden bahsederdim. O gün sabahtan itibaren başıma ne geldiyse ne gelmediyse ne olduysa bittiyse ne olacaksa... Benimle gerçekten karşılaşsaydın sanırım konuşmak için hiç konu sıkıntısı çekmezdik. Tabi ki ortalama üstü yakın çevreme böyleydim. Çenem kolay açılmazdı, açılınca da kapanamazdı (evet benim elimde bile olmazdı). Her şeyden bahsederdim, kendimden hiç bahsetmezdim. Ve, bunu tamameennnn bilerek yapardım.
Zaten bu kimsenin umurunda da olmaz. Bir çeşit trip, sitem veya o tip bir şey değil ama... Bunu bu nedenle yapıyordum sanırım. Acaba birisi bu anlatma oyunumu ne zaman fark edecek... bunu merak eden bir yanım vardı. Fark eden oldu. Hem de pek çok kez. Bu beni her seferinde şaşırttı açıkçası. O kadar çok şeyden zaten bahsediyorum ve gerçekten de samimiyim ama... Aması şuydu sanırım, ben bu oyunu öyle uzun süre oynamıştım ki, aksini yapamaz oldum. Bu sefer de şöyle düşünmeye başladım: Ben işte kendi gördüklerimi, hissettiklerimi zaten ifade ediyorum... Kendim dediğim şey bu değilse, o zaman ne? Ben neyden bahsedersem kendimden bahsetmiş olurum ki?
Sonra geçti. Çünkü ben dahil hepimiz büyüdük ve önemi kalmadı.
-Kahvemden bir yudum (veya birkaç)-
Blog yazarken de böyle miydi bilmiyorum tabi. İlk blog yazılarımı (eski bloğumda) özgürce anlatmak için yazmaya başlamıştım. Çünkü anlatacaklarım artık içime sığmıyordu. Bir kitabı okuduğumda kitap okuyan arkadaşlarımla konuşurduk ama nedense bu bile bana yetmiyordu. İlk kişisel yazım neydi hatırlamıyorum. Acaba sana ilk kez kendimden nasıl bahsetmiştim? Bir mim yazısı olabilir mi? Mümkün... Sanırım blog bana dürüst olmayı öğretti. Yani o anlamda değil canımmm, kendimi dürüstçe ve aslında biraz da fazla filtresizce görme ve gösterme konusundaki dürüstlüğü diyorum. Blog yazmak benim için aynaya bakmak gibiydi. Bu bloğum için aynısını söyleyemesem de, eski bloğum öyleydi. Benim aynamdı.
Bu bloğum neden değil diye düşünüyorum. Tam olarak bilmiyorum ama birkaç fikrim var. İçlerinden en baskını seninle konuşmam. Bu, aynaya bakmaktan farklı. Başlangıçta rahatlatıcı ama sonrasında gerici. İkinci sebep, ''büyümüş'' (ya da kırılmış veya kırılmışlığımı nihayet itiraf etmiş) olmam. Önceden (aslında bu bloğumda da) gördüğüm veya fark ettiğim bir şeyi sana anlatmak için koşa koşa bilgisayarımın başına oturduğum anları anımsıyorum. (Bir dakika... galiba duygusal anlar yaşanacak, gözlerim doldu da.) Bazen neşeli, bazen üzgün, bazen kızgın, bazen umutlu, bazen umutsuz ama hep, heyecanlı bir yerden sana koştuğumu anımsıyorum. Neden böyle yaptım bilmiyorum. Bazen yalnız hissettiğim zamanlarda olduğumdan olabilir. Bazense, sadece anlatmayı istediğim için olabilir. Bazen, sen de gör istediğim için. Bazen, ben de görebileyim, gerçekten o anlattığım şeyin orada olduğunu bileyim diye. Bazense tam tersi, bir şeyi dönüştürmek için anlattım; artık orada olmasın istediğim için.
Yazmak, bana parıltılar verdi. Tıpkı, gökyüzündeki yıldızlar yamacımda parlıyormuş gibi taze bir his.
Ama artık, yine bir şey değişti. Anlatmadan, blog yazmadan (özellikle de bir ritim tutturmuşsam), duramıyorum. Tabi birkaç gün yazmayınca sonra uzun süre yazmadan devam edebiliyor insan ama bir kere yeniden anlatmaya başlayınca da işte duramıyor. Sanki içimden dışıma akıyor ama bu sefer, eskisinden farklı olarak, bu akış bir anda değil de yavaş gerçekleşiyor. Çok daha durağan. Bu da bana zorlama geliyor sanırım. Bıraksam, bu sefer de içimde bir şeyler eziliyor.
Sanırım nedeni... şu sana anlattığım oyunum. Asıl bahsetmek istediğim şey kısacık bir şeyken, ben bir sürü şeyden bahsediyorum. Çünkü o asıl şey bana ait bir şey. Dile getirmenin anlamı yok. Öte yandan, o zaman yazmanın da bir anlamı yok. En azından blog yazmanın. Yazılarım artık bana blog ekosistemimde öylece uçuşan şekilsiz varlıklar gibi geliyorlar. Artık onlara bir şekil de veremem. Çünkü blog yazma motivasyonum yıllar içinde değişti ve eski en önemli motivasyonum önemini kaybetti. Tıpkı sönmüş bir yıldız gibi, orada ama eskisi gibi değil.
Sana yaşadığım şeylerden bahsetmeliyim diye düşünüyorum. Hissettiğim ve düşündüğüm şeyler artık solgunlaştılar. Sanırım bu nedenle blogda ne yazarsam yazayım beni tatmin etmeyecek.
Belki de en iyisi durmak. Yazma isteğini unutmak. Böylece yeni ve aslında canlı heyecanlar bulmak. Sonra canlı heyecanları şekilli yazılara dönüştürmek.
Belki de bunu yapmalıyım.
-Kahvemi içmeyi unutmuşum, pooff.-
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| (Ağaçlar, Hermann Hesse) |



.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
