Seni. -Ek Bölüm-

 

Yeryüzü Güncesi #18 (15.03.25)

''Sevgili Güneş! Ne güzelsin...'' Genç kadın, kollarını tüm gökyüzünü kucaklarcasına iki yana açıp etrafında hızla döndü. ''Aman!'' dedi genç adam genç kadını son anda tutarken, ''çok da heyecanlanmasak mı acaba diyorum... hani ne olur ne olmaz.'' Genç adamın yalandan çattığı kaşları genç kadının gülüşüyle bozuldu.

''Ne var canım! D vitamini d vitamini deeee vitamini!'' Genç kadın belini tutarak, sanırım birazcık çıtlamıştı, yavaşça doğruldu. Kollarını sağa sola çevirip d vitamini almayı ihmal etmeden yürümeye başladı.

''Sonunda yaz geliyor sanki Ozan. Bu konuda ne düşünüyorsun?''

''Bu konuda... Bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum.'' Genç adam genç kadının parmaklarına parmaklarını doladı. ''Ama ne yapsak ne yapsak...''

Genç kadın başını yavaşça genç adamın omzuna dayadı ve ''bir süre yürüyelim, sonra aklımıza gelir!'' dedi.

Gerçekten de ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Sanki diledikleri kelimeleri seçip kendilerine bir bölüm yazabilirlermiş gibiydi. Hatta isterlerse, evet evet bu kesinlikle mümkündü, bir son bile yazabilirlerdi. Evrenlerinin bir köşesinde otururken aniden onları anımsayan yazarları, bu özgürlüğü onlara vermişti.

Bu özgürlüğün içinde kaybolan genç adam ile genç kadın, sanki hiç aceleleri yokmuşçasına aheste aheste yürüyorlardı. Yürüdükleri yollardan en basit kelimeleri seçtiler. Sakin bir yol, buluşmuş eller ve parlaklık.

Genç adam genç kadının yüzüne büyük gelen gözlüğünü hafifçe oynattı.

''Seneye de giyerim diye'' dedi genç kadın gözlüğünün üstünden bakışlar atarak. ''Hem bak,'' dedi sonra, ''yanlarında güneşler var. Aslında yıldızlısı da vardı ama güneş en büyük yıldızdır!''

''Sanki güneşler de biraz büyük gibi mi ne?''

''Hem bak ışıl ışıl parlıyor da.''

''Evet öyleymiş,'' dedi genç adam ''ışıl ışılmış.''

Rüzgar hafifçe eserken, ikilinin kulaklarına müzik dolmuş. ''Bu şarkıyı çocukken dinlemiştim en son. Güneşli bir...'' Genç adam genç kadın daha cümlesini bitiremeden onun hala koluna dolanmış olan elini kavrayarak etrafında döndürmüş. Genç kadın bir elini savrulan eteğine götürüp diğer eliyle genç adamın omzunu tutmuş. Genç adam ve genç kadın müzik olan her yerde dans edebilirlermiş. Hatta bazen müzik olmadan bile dans ederlermiş. Belki birbirlerine tutundukları için, belki de dünyaları etraflarında döndüğü için... veya belki de kalpleri içlerinde savrulduğu için dans etmeyi çok severlermiş.

Sokak müzisyenleri bir şeyler çalıyorlarmış. Başta müziğe eşlik eden ikili, biraz sonra düşüncelerinde kaybolmuş. Bu ilk kez oluyormuş. İkisi de ayrı ayrı ama aynı şeyi düşünüyormuş. Sonra genç adam, ellerini genç kadının rüzgarda hafifçe dağılmış saçlarının arasından geçirmiş ve ''benimle evlenir misin,'' diye sormuş. Deminden beri bu soru üzerinde düşünüyormuş. ''Evlen benimle'' mi demeli, ''hadi evlenelim'' mi... Yok yok en iyisi sormasıymış. Yazarları onları başıboş bırakmasaymış... anca evlenirlermiş evet. O yüzden elini çabuk tutmuş ama çok da aceleci görünmek istememiş ve bir anda ağzından bu soru dökülüvermiş.

Genç kadın aslında içinde, en içinde, öylece kalakalmış. Ama dudakları bu anı bekliyor olmalıymış ki, ''evet evet evet!'' diye bir nida yükselmiş. Etraflarındaki insanlar, hatta müzisyenler bile aniden susmuş ama ikili o an sadece birbirlerini fark ediyormuş. Genç kadın genç adamın elindeki papatyayı alıp ceketinin cebine iliştirmiş. Genç adam o anda çok önemli bir adımı atladığını fark etmiş.

Diz çökmüş ve cebinden çıkardığı yüzüğü genç kadına uzatmış. Evlilik tekliflerinin böyle yapıldığını bir yerde duymuş, yazarı da ona yardım etmediği için, öylece diz çökmüş ve bu klişe sahneye hayat vermiş. Tüm sakin duruşuna rağmen delicesine çarpan kalbi, insanın nefesini kesen gülümsemesi ve ışıl ışıl gözleriyle, ''benimle evlenir misin?'' demiş.

O an genç kadın ağlamaya başlamış. Neden ağladığını kendi de bilmiyormuş.

''Her şeyi birlikte yapalım. Sen ve ben. Biz, ikimiz.''

Genç kadın genç adamın yüzüğü parmağına takmasına izin vermiş. ''Seni seviyorum,'' dışında tüm kelimeleri tükenmiş. Ama tabii bunu, kendi bildiği şekilde söylemiş. ''Çok seviyorum, seni.''

''Ben de çoooookkk seviyorum,'' demiş genç adam, ''seni Aslımcığım.''

Sarılmışlar, sarılmışlar, sarılmışlar. Güneş parlamış. İnsanlar alkışlamış. Hayatlarında duydukları en güzel müzik çalmaya başlamış.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

 



Sevmek, kediler gibi ve normal sevmek.

 

Sevgili Bezelyecik 3. (11.02.26) 

Genç kadın genç adamla karşılaşmayı Bezelyecik'e sarıldığı tüm gün ve gecelerinde defalarca ummuştu. Ancak böyle şimdi bir anda ve tüm ummaları aklından çıkmışken onu karşısında gördüğünde, ne düşüneceğini şaşırdı. Alacağınız olsun yazar hanım, diye sinirle iç geçirerek hafifçe atıştırmaya başlayan yağmura gözlerini kırpıştırdı. Bezelyecik pusetinde, kafes denmesinden haz etmezdi, çoktan cık cıklamaya başlamıştı. ''Ozannn...'' diyerek genç adamdan bir adım uzaklaştı. 

''Uzun zaman oldu,'' dedi genç adam. Oysa genç kadına sanki daha geçen hafta konuşmuşlar gibi sıcacık bakıyordu. Yine de, diye düşündü genç kadın genç adamın artık bir hayli kısalmış saçlarında bakışlarını gezdirerek, uzak. ''Evet öyle,'' dedi sonunda, ''Bezelyecikle... İşte veterinere gitmiştik. Tek gitmesi de biraz zor oluyor. Yani! İşte Rüyayla gidecektik ama onun işi uzun sürünce...'' Genç kadın gözlerini kırpıştırmamak için savaş veriyordu. Elinde olsa gözlerini sıkı sıkı kapatır ve bu anı sonsuza dek yok ederdi. Ben böyle mi istemiştim, diye fısıldadı iç sesiyle. ''Miyavvv...''

''Seni çok özledim Bezelyecik. Uzun zaman oldu değil mi kızım? Annesi...'' 

''Efendim!?'' 

''Bezelyeciğimizin tüyleri daha da bir parlamış sanki değil mi? Veterinere niye gittiniz bu arada? Bir sorunu yok değil mi güzel kızın?'' 

''Yok hayır, kontrol için.'' 

''Güzel...'' Havadaki boşluğu Bezelyecik'in genç adama attığı bakışlar dolduruyordu. Genç adam atkısını çıkarıp kafesin çevresini sardı sarmaladı.

''Seni gördüğüne sevindi... Yani o da. Yani! Bezelyecik sevindi... Ben de sevindim tabi de...'' Genç kadın tek elle parmaklarını kütletmeye çalışırken sinirlerinin daha da gerildiğini hissetti. ''Ozan!'' dedi sonra aniden. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. ''İstersen...'' dedi genç adam. ''Ozan!'' dedi genç kadın, sığındıkları saçağın altındaki kalabalık yavaş yavaş artıyordu ama şimdi değilse ne zaman diye fısıldadı genç kadının iç sesi. ''Yağmur diniyor galiba... Bir anda başladı bir anda bitiyor ne tuhaf bu mevsimde,'' dedi genç adam bakışlarıyla etrafı tarayarak. 

''Arkadaş olamaz mıyız?'' Bu soru ikilinin, Bezelyecik'in ve onlara çevrilen diğer gözlerin arasına meraklı bir sessizlik olarak düştü. 

Genç adam Bezelyecik'in kafesine, pardon pusetine, sardığı atkısını düzeltti ve genç kadına döndü. ''Yağmur dinmişken gidelim istersen... Bir şeyler içelim mi? Hem sana vermek istediğim bazı haberler var.''

Genç kadının kalbi aniden ayaklandı. ''N'aber? Yani haber... mi?'' 

''Bestemi bitirdim,'' genç adam hafifçe gülümsedi, ''İlk senin dinlemeni istiyordum. Senin yardımın çok büyük. İlk sen duy istiyorum...'' Bezelyecik ikiliyi sakin bakışlarla süzüyordu. 

''Beste... öyle mi? Ah beste ya tabii, çok ama çok sevindim. Tebrik ederim Ozan.'' 

''Teşekkür ederim... Eeee, zamanın var mı?'' 

''Şimdi mi dinleyim yani?'' Genç kadın dudağını hafifçe ısırarak başını salladı. ''Bugün biraz hızlı bir gündü de, o yüzden geç anlıyorum pardon...'' dedi hafifçe gülümseyerek. Oysa yüzünün aldığı şekil dağılmış yüz kaslarından ibaretti. Genç adam da gülümsedi, bu durum genç kadının yüz kaslarını toparlamasında yardımcı olmadı. Zaten sorumu da yanıtlamadı, diye düşündü genç kadın dağılmış yüz kaslarına çatık kaşlarını eklerken. 

''Yani tabi ben sana e-posta...'' 

''Tamam evet öyle yaparız. Şey...'' dedi sonra genç kadın sıkıntıyla, ''bir şeyler içelim mi acaba?'' 

''Olur...'' dedi genç adam temkinle. ''Bezelyecik bugün fazlasıyla uysal, ona da uyar sanırım değil mi Bezelyecik?'' 

''Uyar uyar, yani uyar diyor o da.'' 

Bezelyecik sadece, gözlerini devirerek sessiz kalmış.

İkili sessizce yürümüş. Hava baharı anımsatan tatlı bir sıcaklıktaymış. Yağmurun ardından beliren güneş sessizliği yumuşatmış. Sessizlik sokaklar, kaldırımlar, caddeler, şehirler, ülkeler, galaksiler boyu dönmüş dolaşmış ve ikilinin bardaklarının arasında durmuş, durmuş. 

''Ozan,'' demiş sonunda genç kadın. ''Ben...'' Gurur yapmanın sırası değilmiş biliyormuş. Ama gördüğüm rüya böyle başlamıyordu, diye sitem etmeye devam etmiş içinden. Yazarına darılmış, hatta küsmeyi aklının bir kenarına yazmış. Yine de... bakışlarını bardağını sıkı sıkı kavramış ellerinden kaldırıp genç adama çevirmiş. Genç adamın artık hiç dağınık olmayan saçlarına, yüzündeki gölgelere ve bakışlarındaki duruluğa bakmış. ''Özür dilerim...'' demiş en sonunda, ''seni kırdıysam, çok özür dilerim.''

Genç adam bir şey söylememiş. Sadece dinlemiş. Sessizliği, genç kadını ve yeniden sessizliği. Sonsuza kadar dinlemek istemese de, dinlememeyi de istemezmiş. Ne yapacağını düşünmemiş, kafasını çevirmiş, sonra yeniden genç kadına bakmış. Hep yaptığı gibi, yeniden yeniden. Tüm bunlar olurken Bezelyecik hemen yanlarındaymış. Başta hafifçe mırlasa da, o da sessizliğe zamanla alışmış. Genç kadın buna izin veremezmiş. ''Seni kediler gibi seviyorum Ozan...'' demiş en sonunda. Ne, demiş sonra hafifçe yana dönerek... Artık dudağını ısırmak, gözlerini kapatmak ve hatta yok olmayı dilemek bile fayda etmezmiş. 

''Ne?'' demiş genç adam şaşkın ama tutamadığı bir gülüşle. ''Kediler gibi ne, ne dedin?'' 

''Seni kediler gibi sevdim ve seviyorum dedim. Oh be yeter! Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Kendimi kırmak istedim, özür dilerim. Ne yapmam lazım... Ben böyleyim işte. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar büyürsem büyüyeyim... böyleyim. Kediler gibi severim tamam mı? Kediler nasıl sever hala anlamadın mı? Niye anlamıyorsun, niye bana hiç sormuyorsun...'' 

''Kediler nasıl severmiş? Yoksa, istedikleri zaman mı? Veya istedikleri kadar... Veya...''

''Hep. Onlar bir kere sevince seni severlermiş. Ama korkarlarmış...'' 

''Neyden korkarlarmış?'' 

Bezelyecik de neyden korktuğunu merak ediyormuş doğrusu. 

''Kediler gibi sevildiğini anlamamandan korkarlarmış...'' demiş genç kadın umutsuzca. 

Genç adam, Bezelyecik'in tüylerine usulca dokunmuş ''öyle mi Bezelyecik,'' diye sormuş zaman kazanmak istercesine. 

''Öyle öyle,'' demiş genç kadın. 

''Biliyorum, anlıyorum ama ben yorgunum Aslı...'' 

Aslı... diye düşünmüş genç kadın, Aslı olduk ha...

''Bir daha bunu kaldıramayacağımı biliyorum. Tekrar ve tekrar, seni bulmaktan, bulunmayı istemeni beklemekten... Bir de ne diyorsun, arkadaş olalım mı? Arkadaş?! Biz arkadaş mı olalım... İkimiz, arkadaş...'' 

''Biz arkadaş değil miydik? Hatta onun da ötesi...'' 

''Sadece değil. Olsak ne olur? Ne olur! Aslı bak üzgünüm sadece...''

Genç kadın susmuş. Son kozu dürüst olmakmış. Başka ne yapabilirmiş ki, genç adam da kendi bilirmiş. Genç kadın eve gider ağlarmış, olurmuş bitermiş. Neymiş yani, neymiş... 

''Ben de seni seviyorum,'' demiş genç adam sakince, ''kediler gibi değil, normal sıradan. En sıradan şekilde ama ben seni seviyorum.'' Her kelimenin vurgusu genç adamın sakinliğinde büyümüş. Genç kadın parmağındaki yara bandını çekiştirmiş, yara bandının izlerini yolmuş, elini yara edene kadar durmamış. Ta ki genç adam artık iyice büzülmüş yara bandına dokunana, genç kadının elini avuçlarının arasına alana kadar. ''Buraya ne oldu?'' demiş genç adam. 

''Yara işte...''

Genç adam genç kadının parmağına dolanmış buruşuk sargıyı çıkarmış. Yara bandının sıktığı yerlerdeki izlerde gözleri dolanmış. Sonra da iç cebinden iki halkayı çıkarmış. ''Ne yani yanında mı taşıyorsun?'' demiş genç kadın hayretle. 

''Bazen...'' diye cevap vermiş genç adam. ''Artık sadece dünyada kalalım. Belirsizlik yok. Varsayımlar yok. Biz varız. Biz ve Bezelyecik. Tamam?'' 

''Ama hiç Neptün'den bahsetmek de mi yok! Ben konuşmak isterimm...'' 

''Dünyada durup Neptün hakkında konuşabiliriz. Ama artık kaçmak, yok. Yoksa var mı?'' 

''Yok,'' demiş genç kadın netlikle, ''ama... insanlara ne diyeceğiz?'' 

''Yemişim insanları... Boşver insanları.'' Genç adam elindeki halkalardan birini genç kadının yara bandı izli parmağına geçirmiş. ''Onu da ben sana takayım,'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek. Kalbim neden bu kadar sakin, diye düşünmüş sonra.

''Olur, Aslımcığım.'' Genç adam yüzüğü genç kadına uzatmış. Şimdi ikisinin de parmakları bir aradaymış.


Ba, Birhan Keskin.


Burada kalalım, burada kalsak olmaz mı?

 

Sevgili Bezelyecik #2 (30.10.25)

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende... gül rengi şarap içilmez mi böyle günde... bu yıldızlı gökler, ne zaman... başladı dönmeye, kimse bilmez kimse bilmez... bu yıldızlı gökler ne zaman... başladı dönmeye... kimse bilmez, kimse bilmez.

''Onu çok özlemiştim,'' dedi fısıldadığı şarkının arasından genç kadın. 

Kimse bir şeyi bu kadar çok özlemez ki... Böyle düşündüm biliyor musunuz? Biliyorsunuz... Hep izlediniz. Beni, özlemimi, yeri... yeri yeri yeri, yerimi, yere yaslanışımı... Ya nereye yaslansaydım? Yerden başka ne vardı! Size uzandım... Defalarca defalarca defalarca defalar... İzlediniz. Beni, gözlerim parlarken... Onu özlerken hep ağladım diye mi?.. Hep ağladım diye mi izlediniz sadece? Artık özlemiyor muyum, ağlamıyor muyum? Beni izliyor musunuz peki, ben sizi izliyorum. Kalbim sıcak yatağında uyurken... ben burada onu özlemiyorum. Çünkü merak etmiyorum.

Yalancı değilim. Sadece bilmiyorum. Diğerleri gibi değil mi? Sana bakmıştım, sana sana ve sana da. Sen parlamıştın, sen sen... ve sen de. Böyle bir anda parlayıp sönmüştün. Bırakayım diye sanmıştım. Tam tersi miydi... Dilinizi duyamadım. Çok nadiren... çok çok nadir... Ama hep özlerken. Geceler aynıyken... siz aynıyken, geceler aynı gelir. Ama farklıdır, farklı farklı... siz farklı, başta siz... yıldızlar.

Onun özleyebileceği kişiyi yitirdim. Onu özlüyorum... biliyor musunuz? Belki de aslında... onu hiç özlemedim. Ama özledim, onu, değil mi? Onu... Değil. 

''Onu özledim, çok. Daha fazla özleyen birini gördünüz mü? Sen, sen gördün mü?''

''Ben gördüm,'' demiş bir ses. Sonra da genç kadının atkısına ortak olmuş, başını omzuna koymuş. ''Ne dramatiksin Aslı. Geldim işte, seni özledim diye geldim. Çok özledim, seni. Aramızdaki fark bu işte Aslımcığım. Sen hep çok özlersin, bense seni özlerim. Seni seni. Seni çok özlerim ben. Öyle çok özlerim ki seni...  Öyle çok özledim ki seni. Seni özledim ben, ben. Bana bakmıyorsun, ama ben seni özlüyorum. Bu yıldızların altında özlüyorum. En çok özleyen de, seni özleyen de benim. Sana rağmen özlerim. Seni özlerim, seni.''

Genç kadın gözlerini kırpıştırmış. Genç adam gözlerini yummuş çene ucunda uyukluyormuş. ''Çok dramatiksin.'' Sonra yavaşça gözlerini açmış. Sanki alıştıra alıştıra. Genç kadın bir şey diyememiş. Sadece durmuş. Kaçmamış, durmuş. ''Uyuyamadım,'' demiş sonra. ''Müzik dinliyordum. Garip gurup eski şarkılar. Bir de üstüne yerli! Eski dizilerden falan... İnsana acı çektirecek olanlar. İçime dolandılar, ben de buraya oturdum. Bırakmak için. İyi ki geldin. Ben aslında bunları düşünmemiştim. Bu kelimeleri. Hiçbir şey düşünmemiştim. Sadece yazmak istemiştim. Sonra fotoğraf çekmek istemiştim. Ama neyi göstereceğimi bilemedim. Kime göstereceğimi bilemedim. Onlara gösterdim,'' genç kadın başını hafifçe yukarı kaldırmış, ''yıldızlara, sadece yıldızlara... Havaya, oraya buraya. Ne önemi vardı, hiç.''

''Senin sorunun yanlış yere bakmak. Belki de Neptün'den başka yere taşınmalısın. Seninle gelirim.''

''Mesela nereye, Jüpiter'e mi?''

Genç adam hafifçe gülmüş. Genç kadının gözleri parlamış, karanlıkta bile görünen elmaslar gibi. ''Jüpiter bize şans getirirdi belki evet... ama o kadar büyük ki, sen daha hızlı kaçardın kesin. Orada bile içindeki neptün'ü büyütürdün.''

''O zaman Merkür...''

''O kadar hızlı olmasına gerek yok...''

''Uranüs! Ah, Uranüs tam bizlik olurdu bak gerçekten! Sen oraya bayılırdın...''

Genç adam gözlerindeki izlerle genç kadını izlemiş. 

''Neden bir şey söylemiyorsun? Orası da mı olmaz...''

''Dünya olsa... Burada... burada benimle kalmaz mıydın? Ben istesem, kalmaz mıydın?''

''Burada mı, hep mi? Bu hamakta mı?''

''Ah Aslımcığım...'' Genç adam genç kadına, ikisi genç kadının atkısına sarılmış. ''Burada kalalım,'' demiş sonra.

''Midem ağrıdı...''

''O kadar mı gerildin, yok artık.''

''Hayır ondan değil... Çok kahve içmişim ve midem ağrıdı... Offf, dünya zor işte bak dünya dünya dedin midemin ekşimesini hatırladım... O yüzden buraya çıkmıştım zaten akıllım lım lım.''

Sonra genç kadın genç adamın karanlıktaki tüm çizgilerini izlemiş izlemiş, yetmemiş onları bir daha çizmiş çizmiş. Sonra da sarılmış. Kocaman kocaman sarılmış hem de. Buna şaşırmadan sarılmış. Özleyen biri gibi. ''Ben aslında çok özlemiştim evet, seninle olmayı. Seni özlemiyorum, seni neden özleyim ki... Seninle olmayı özlüyorum, o kadar çok özlüyorum ki o kadar çok çok... Çok... Çok özlüyorum, seni. Seni... seni... seni...''

Genç kadın yüzüne çarpan yağmur tanelerinin arasından gözlerini açmış. ''Sen... Bezelyecik! Saat kaç anneciğim...'' Genç kadın bir gözü kapalı, diğeri yarım açık telefonun parlaklığına bakakalmış. ''Sanki yanımda gibiydi oysa, demiş Bezelyecik'e sarılırken. Bezelyecik onun kollarından sıyrılıp kalp ucuna kıvrılmış. ''Ama midem de gerçekten ekşimiş ha...'' demiş genç kadın daha çok kendi kendine. 

''Sen onu özlemedin sanırım Bezelyecik...'' Bezelyecik'in sesi soluğu çıkmamış. ''Artık ona dinletmek istediğim müzik, göstermek istediğim yer, okumak paylaşmak istediğim kelime yok. Yine de... Onunla birlikte dinlemek istediğim müzik, görmek istediğim yer ve... Aslında sadece, onunla aynı atkıyı paylaşmayı özledim. Biliyorsun atkı beni boğar. Bir tanesini tek başıma kullanamam ama o benimle paylaşınca boğulmuyorum ve ısınıyorum da... O benimleyken daha kolay oluyor gibi geliyor. O bizimleyken daha kolay oluyor gibi değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik genç kadını dinlemiyormuş. Hem de hiç.

Ama o seni özlüyordur bak Bezelyecik. Hem de çok. Beni özlemese, seni özler biliyorum... Yine de önemsiz. Bazen ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyuyorum. Ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyanıyorum. Bu yüzden mi onu hala özlüyorum? Bunun adı özlem mi... İnsan birini nasıl özler... Kendimi o kadar çok tuttum ki, şimdi bırakamıyorum. O burada olsa yine bırakamazdım. Sanırım bu yüzden olmaması daha iyi. Yine de o burada değil mi Bezelyecik? Onu sen de hissediyor musun, birlikte geçirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Ben unutsam bile sen benim için hatırlar mısın Bezelyecik? Böylece yıldızları bulmaya devam ederdim. Kolayca... Yıldız bulmaca oynamaktan asla sıkılmazdım ama artık oynayamam. Belki o olsaydı birlikte... Sen onu sevmiş miydin Bezelyecik... Onu gerçekten sevmiş miydin... Neyini sevmiştin... Hatırlamıyorsun değil mi? 

Onu artık hatırlamıyorum. Onu özlemiyorum. Ama çok özlüyorum. Neyi özlüyorum Bezelyecik?

Neyi özlüyorsun Bezelyecik?

Bir anıyı... Unuttuğun bir anıyı... 

Unutmak istemezdim. Ama hatırlayamıyorum. Belki de hatırladığım şeyler, hatırlayamadığım başka bir şey gibi geliyordur. 

Belki de alıştım. Belki de sustum. Yıldızlar gibi. Dünyayı seyre dalmış yıldızlar... gibi.

O beni özlese bir şey değişir mi Bezelyecik? O bizi özlese... 

Neyi bildiğini bilmiyorum yavrucuğum. İnsan olmak böyle bir şey mi?

Bunları düşünmemiştim... Uyuyacağım.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.

 

Bezelyecik'in bilmediğini sandığım(ız) şeyler.

 

Sevgili Bezelyecik #1 (28.10.25) 

Genç kadın parmak uçlarını parmağının çevresindeki boşlukta gezdirmiş. Çalan müziği uzun uzun dinlemiş, dinlerken uzun uzun esnemiş ve gözleriyle parmağının çevresindeki boşluğu izlemiş. 

''Kendimi en son doğum günümden birkaç gün evvel böyle hissetmiştim,'' demiş göğsünde uzanan Bezelyecik'e. ''Biliyorsun Bezelyecik,'' demiş kafasını yan tarafına döndürerek. Aynadaki yüzü de onu bekliyormuş. ''Saçlarım bu boydaydı... Gözlerim böyle buğulu, hatta gözüme kirpik kaçmıştı aynen böyle... Dudaklarım böyle önce zoraki, sonra gerçekten kıvrık. Ve sen Bezelyecik, sen benim göğsümdeydin. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle kalbim... Güzel çocuğum benim!'' Genç kadın, kedisine sıkıca sarılmış; ilginçtir, kedisi de ses etmeden göğsünde uzanmaya devam etmiş.

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın tüylerin arasındaki parmaklarını gözleyerek, ''boş hissettiriyor.'' Bezelyecik, annesinin göğsüne daha çok yaslanmış. Tüm tüyleriyle annesini ısıtmış. 

Genç kadın ağlamak için güzel bir zaman diye düşünse de, bunu başaramamış. Bezelyecik'i usul usul okşamış, müziği başa sarmış, sarmış sarmış... ''Bezelyecik... Aşkın bu dünyanın ötesinden olduğunu sanmıştım, oysa o, bu dünyada yaratılmış. Sen bunu hep biliyordun değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik hiç ses etmemiş ama evet, hep biliyormuş.

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın parmaklarını Bezelyecik'in tüylerinin arasına saklayarak. Bakışlarını boşlukta gezdirmiş, gezdirmiş... ''Biliyor musun Bezelyecik... Sevgi ve aşk ikiz kardeşmiş. Biri dünyada büyümüş, diğeri neptünde yaaa...'' Bezelyecik kısacık mırlamış, çünkü bu bilgiyi o da yeni öğrenmiş. 

''Bezelyecik...'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek, Bezelyecik'in bilmediği bir şeyi keşfetmek ona çocukça bir gurur vermiş. ''Şarkıyı başa sarmayacağım. Hep aynı şarkıları dinlemekten sıkıldım. Nasıl bir şarkı sevdiğimi bile bilmiyorum. Boşluğu dolduracak şarkıları dinliyorum dinliyorum. Onları...'' Bezelyecik sıkılıp kalkmış ve genç kadının giysi yığınının tepesine uzanmış.

Dışarıda yıldızlar parıl parıl parlıyormuş. Elektrik kesintisinin ortasında gökyüzü mumlarla dolu bir bahçeymiş. Genç kadın perdeyi hafifçe aralamış ve ağlamaya başlamış. Gökyüzünü çok özlediğini fark etmiş. Yıldızları izlemeyip dudak büktüğü günlere gülmüş sonra. Canı yıldız bulmaca oynamak çekmiş ama sonra buna canı sıkılmış. Çünkü aklına parmağındaki boşluk gelmiş.

Biliyor musun Bezelyecik, diye fısıldamış sonra. Sesi öyle belli belirsizmiş ki duyulmamış bile. ''Ben biliyorum.''

Genç kadın biraz istemeyerek, yine de tereddüt etmeden, perdeyi çekmiş ve yatağına kıvrılmış. Gözlerini örten kirpiklerinin arasından ne düşündüğünü görmek imkansızmış. Parmağındaki boşluk hala orada dursa da, o çok sakin görünüyormuş.

Oysa değilmiş, Bezelyecik biliyormuş.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.


Bezelyecik'in Dileği.


Yeryüzü Güncesi #17 (14.12.24)

Genç kadın gecenin içinde siyah bir gölgeydi. Elindeki ince mumu bir sağa bir sola sallayarak karanlığın içinde şekiller çiziyordu. Önünde uzanan manzarada parıldayan küçük ışık noktaları ondan çok uzakta gibiydi. Gece serin olsa da genç kadın bunu fark etmedi. Nihayet hava durumuna göre giyinmeyi öğrenmişti!

''Kim var orada!?!''

Genç kadın aniden ayaklandı. Rüzgar, elindeki mumu söndürmüştü. ''Kim var...''

''Mırrrr...''

''Annecimm, senin burada ne işin var?''

Bezelyecik'in sarı beyaz tüyleri gölgeler arasında titreşiyordu. Acele adımlarla anneciğine pati pati koştu.

''Bezelyecik gel buraya, bu soğukta niye buradasın aaaa.''

Genç kadın, Bezelyecik'i aldı, sarıp sarmaladı. Hava rüzgarlı olmasa da serindi. Öyle ki, sıkılmaktan hiç hoşlanmayan Bezelyecik bu sarma işine mırını çıkarmıyordu. Atkı, saç ve ceketin sıcaklığında kaybolmuş, halinden memnun gibi görünüyordu. 

Bezelyecik anneciğine dil ve bıyık kondurmakla yanıt verdi. Bu küçük öpücükler genç kadını hafifçe güldürdü. ''Seni yaramaazz... Böyle yaparak azarlanmaktan kaçamayacaksın! Hele bi' içeri girelim de...'' Genç kadının ayaklanmasıyla Bezelyecik sarıldığı yumağa daha da sokuldu. ''Ne oldu anneciğim?''

''Mıırrrr...''

Genç kadın adım attıkça Bezelyecik ona tırnaklarını geçiriyordu. Tabii, anneciğinin canını hiiiç acıtmadan...

''Annecim anlamıyorum, ne oldu ne istiyorsun söyle...''

''Mıırrr...''

''Tamam tamam tamam... Anladım seniii. Hadi gel biraz gezelim; ama sonra içeri gireceğiz tamam mı?''

''Mıırrr!'' Bezelyecik pençelerini çekmişti.

Genç kadın Bezelyecik'i çatının en ucuna, sonra öbür ucuna götürüp görebildikleri her yeri izletti. ''Bak annecim burada Ayşe teyzegiller, şurada Burcu ablangiller... şurada da...'' Böyle böyle iki dakikada tüm geceyi gezdiler. Tam o anda koca bir ışık topu üzerlerine geliyordu! 

''AAAAAA!'' Genç kadın gayriihtiyari yavrusuna sarılmıştı. Bezelyecik mırlamakla yetindi. ''Ay meteormuş ödüm koptu...'' Genç kadın Bezelyecik'e göz atıp güldü. ''Mama denizinde tatil falan mı diledin Bezelyecik söyle söyle çekinme, benden sır çıkmaz.''

Genç kadın uzaklardan gelen belli belirsiz mırıltılar işitti. Bu seferki Bezelyecik olmadığına göre... Yoksa! ''Ah, sen gelince korkudan kulaklığımı fırlatmışım Bezelyecik. Daha yeni almıştım bozulmamış olsa bari!'' 

''Bezelyecik üzgünüm annecim. Sesli dinlersek komşular kızarlar, şşşş, evet Fatma teyzegiller de kızar. Hani su vuuuu'su olan teyze yaaa, şşş...''

Genç kadın ve sarıldığı yumak, gecenin içinde dönen bir gölgeydi şimdi. Bezelyecik rahatlamış gibi görünüyordu. Annesi onu sıkı sıkı sarmış, yıldızların altında dansa kaldırmıştı. Şarkı bitince son bir kez yıldızlara baktılar. Belki yerini değiştirmek isteyen bir başka yıldızla karşılaşabilirlerdi. Olmadı. Bir gece bir sıkılgan yıldız bulmak bile büyük bir şanstı. Bu şansı Bezelyecik değerlendirmişti. Eve dönüp huzurla uyudular. Yani... Genç kadın uyudu. Bezelyecik gecenin yıldızı olarak bekledi bekledi. Genç kadın rüyasında ne gördü bilemiyoruz. Uyuyan yüzünden anlamak imkansızdı.



Sylvia Plath: Çizimler.


Bazı şeyleri planlayamazsın, yaşaman gerekir.

 

Küçük Bir Kesit #27 (Kelime Oyunu 108) 

''Bir söylentiye göre şafak sökmeden evvel buraya gelen yolcuların hayatlarındaki karmaşa çabucak çözülürmüş.'' 

''Yine de o kadar erken burada olmayabilirdik sanki...'' 

Genç kadın genç adamı duymamış gibi konuşmasını sürdürdü. ''Bazen... İçimde acı hissediyorum Ozan. Bana ait olmayan ama bana ait olan bir acı.'' Genç kadın biraz durakladıktan sonra hafifçe, çok hafifçe, konuşmaya devam etti. O kadar hafifti ki kelimeleri, sanki, bu kelimeler genç kadının ağzından çıkar çıkmaz havaya karışıyorlardı. Bu nedenle de genç adamın tüm dikkati genç kadının üzerindeydi şimdi. ''Daha evvel yaşam ve yaşamak hakkında konuşmuştuk hatırlıyor musun?'' 

''Evet, tabi'' dedi genç adam beklemeksizin. ''Yaşam budur,'' kollarını iki yana açarak çevresinde bir tur döndükten sonra onları genç kadının bedeninde kavuşturdu ''ve yaşamak da bu.'' 

Genç kadın, kelimeleri gibi hafifçe gülümsedi. ''Biliyorum'' dedi biraz sonra da. İkili serin havadan çok uzakta, sıcacıktı şimdi. Genç kadın başka bir şey söylemedi, genç adam da. Zaten o an araya girecek kelimeler her ne olurlarsa olsunlar, ikili için bir zaman hırsızından öteye gidemeyeceklerdi. Hem belki de o anı uzatabildikleri kadar uzatmak ve günün ilk ışıkları karanlığı aydınlatırken, hafif, çok hafif olmak istiyorlardı. Işık gibi. 


Etkinlik kelimeleri: Karmaşa, yolcu, söylenti, hırsız, şafak. 

(18.02.23)



Bulunmak.

 

Yeryüzü Güncesi #9 (27.02.24)

''Hayatta en çok neyden korkarsın Ozan?''

''Bilmem... Ne! Bir anda sorunca insan şaşırıyor. Bir düşüneyim bakalım, acaba en çok neyden korkarım?..''

''Bööö!''

''Evet, senden korkuyorum hanımefendi. Ne yapacağın belli olmuyor...''

Genç adam başını iki yana sallayarak uzaklara daldı. ''Küçükken en çok kaybolmaktan korkardım,'' dedi bir an sonra.

''Kaybolmaktan mı?''

''Kaybolmaktan.''

''Neden ki?''

Genç adam bir süre daha sessiz kaldı.

''Ben de kaybolmaktan korkardım biliyor musun?'' dedi genç kadın. ''Pazarda!''

''Pazarda?''

''Evet, bir kere kaybolayazmıştım. Hatta bu kaybolayazma hikayem birkaç kez rüyama bile girmişti. Kayboluyordum, kimse olmuyordu etrafımda.'' Genç kadın yolduğu otlardan yaptığı düğümü dikkatlice inceledi. ''Sen de pazarda kaybolmaktan korkar mıydın?'' dedi sonra dikkatini elindeki otlardan ayırmadan. ''Bildiğimiz kaybolma halinden de farklı bir kaybolma korkusu verirdi bana.''

''Evet,'' dedi genç adam başını sallayıp ''gerçekten de pazarda kaybolmanın verdiği his daha farklı olmalı. Tabii pazarda kaybolma korkusunun verdiği his de.''

''Tanıdığın kişiler yanındayken kaybolmak daha rahatlatıcı olmalı aslında. Bulma ve bulunma olasılığın artıyor. Ama yine de 'ya bulunamazsam' diye de düşünüyorsun. Ben saklambaç oynamayı da sevmezdim biliyor musun?''

''Bulunamazsam diye mi korkuyordun yoksa?''

''Hayır ondan değil...'' Genç kadın tuttuğu nefesini bir anda bırakarak genç adama döndü. ''Bööö! Tamam tamam bakma öyle.'' Genç kadın, genç adamın rüzgarda dağılmış saçlarında ellerini gezdirerek devam etti. ''Aklımda hep ne zaman sobe yapacağım fikri dolanıyor da ondan.'' 

''Ebelenmekten mi korkuyordun yani?''

''Hayır o da değil. Sanırım bir an evvel gidip o duvara elimi yapıştırayım ve sobe sobe sobe diyeyim istiyordum. Aslında ebe olmakla ilgilendiğim de yoktu. Sobelemekle de. Hatta kazanmakla bile. Belki de bu nedenle saklambaç oynamayı hiç sevemedim. İlginç olmayan bir hikaye.''

''Aslında ilginç bir bakış açısıydı...''

''Yoksa sen, sen..''

''Ne ben?''

''Sen, felsefi çıkarımlarda mı bulunacaksın... Oy oy oy, yaşasın!'' Genç kadının göbeğinde uyuyakalmış Bezelyecik miyavlayarak gerindi ve ikiliden uzaklaştı. ''Kendine arkadaş da buldu. Ne çabuk büyüyor kerata...'' dedi genç kadın.

Bezelyecik tek miyavlama etmeden az ilerideki kediye doğru ilerliyordu şimdi. Bakışları keskin, kuyruğu gergindi. Rakibinin üzerindeki tek farklı renk, tek gözüne kocaman bir benek olmuş siyahlıktı. Bezelyecik bu beyaz kedinin yanına yaklaştı. İki kedi bir süre gözlerini kırpmadan birbirlerini izlediler. Çok geçmedi ki Bezelyecik ve sert bakışlarla bakıştığı rakibi, bir düellodan vazgeçmişçesine birbirlerinden uzaklaşarak birlikte uzakları seyre daldılar. 

''NBC karakteri gibi görünüyorlar...'' Genç kadının kahkahası genç adama da bulaştı. 

''Sahiden de ciddiyetle uzun uzun etrafı süzerlerken öyle görünüyorlar.''

''Hey Jack! Jack gel yavrum evladım...''

''Jack? Kedinin ismini Jack mi koydun?''

Jack pek oralı görünmüyordu. Üstelik Bezelyecik gururlu ve keskin bakışlarını az evvelki rakibine seslenen genç kadına çevirmişti şimdi. ''Miyavvvv!''

''Aman be Bezelyecik... Kardeş o kardeş.'' Ancak ne Bezelyecik, ne de Jack genç kadınla genç adama aldırış etmedi. 

''En azından artık anlaşıyor gibiler.'' Genç kadın omuzlarını silkerek genç adama döndü. 

''Jack'i ilk kez görüyorum.''

''Benim de üçüncü görüşüm falan. Ama hemen birbirimize ısındık...'' Genç kadın dudağının bir kenarını ısırarak kedilere baktı. ''En azından ben ısındım?''

''İsmi neden Jack? Yoksa Sparrow olandan mı alıyor ismini?'' Genç adam bir elini tek gözünün üstünden geçirdi. Genç kadın kollarını ovalayarak titreyen kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Genç adamın kırışan göz kenarları üzerindeydi. ''Evet!'' dedi sonra heyecanla. ''Dıtdıt dıra dıtdıt dıra dıtdıt dıra dın. Dıtdıt dıra dıtdıt dıra...'' Genç kadın çantasının sapını genç adama sallayarak mırıldanıyordu. Bu melodilere genç adam da eşlik etti. Az sonra ikili o kadar çok güldü ki, başları vaktinden evvel yeşeren çimenleri buldu. 

''Dur...'' dedi sonra kahkahalarının arasından genç kadın, ''başını bunu koy.'' Örgü çantasını genç adama doğru uzattı. ''Merak etme içinde sert bir şey yok.''

Genç adam başını kaldırıp yün çantanın üstüne koydu ve hafifçe doğrulmuş genç kadını da yanına çekti. ''Neyse ki baya da büyük bir çanta...''

''Neyse ki...'' dedi genç kadın, genç adamın tuttuğu ellini havaya kaldırıp. Şimdi ikisinin elleri iç içe bulutlara uzanıyordu. ''Sobe sobe sobe!''

Genç kadın iç içe geçmiş ellerini, genç adam genç kadını izliyordu.

''Sobe,'' dedi genç adam genç kadına yavaşça.

Genç kadının bakışları da genç adamdaydı şimdi.

 



Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur.


Sessiz ol, kuşları kaçıracaksın.

 

Küçük Bir Kesit #10

''Şşş sessiz ol. Kuşları kaçıracaksın.''

...

Tangur tungur merdivenleri çıkmaya çalışan genç adam sonunda yaptığı gürültünün kendisi de farkına varıp bir süre olduğu basamakta kalakaldı. En sonunda sakince -ve sessizce- basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti.

''Hiç konuşmayan birine göre fazla gürültülüsün,'' dedi genç kız daha çok kendi kendine söylenircesine. Ama genç adam söylenenleri duymazlıktan gelip kuş yuvasına hayranlıkla bakmayı sürdürdü. 

''Çok yaklaşmamalıyız yoksa anneleri bizi gagalayabilir.''

...

''Aslında biliyor musun onlar da bizler gibi. Yani işte bilirsin, insanlar gibi. Korkuyorlar...''

...

''Tabi ki bilmedikleri şeylerden. Bilmedikleri şeylerden korktukları için onları suçlayamayız.'' dedi genç kız dalgınlıkla. Sonrasında genç adamın şaşkın bakışlarını üzerinde hissedince her zamanki alaycı gülümsemesi yerleşti dudaklarına. ''Boşversene.''

Genç adam pes edercesine başını iki yana salladı. 

''Gel, sana göstereceklerim daha bitmedi.''

...

''Hem baksana onların da rahatını kaçırdık. Sanırım anne kuş birazdan bizi gerçekten gagalayacak.'' 

Genç kız, genç adamı kolundan çekiştire çekiştire terasın açık alanına götürmeyi başardı. 

''Aslında yetişebileceğinden emin değildim. Ama tam zamanında geldin. Tebrikler!''

Genç kız eliyle kızılla mavinin karıştığı gökyüzünü gösterdi. ''Tablo gibi.''

...

''Öyle değil mi?''

Genç adam başını hayranlıkla sallamakla yetindi.

''Yaşasın, bakar körlüğe yakalanmayan sayılı insandan biriymişsin!'' Genç kız kocaman gülümseyip genç adamın koluna girdi.

''Otursana.'' 

Genç kız, genç adama eski koltuğu göstererek devam etti.

''Hadi ama... Güzellikleri görebilmenden bahsediyorum işte. Rüya şu manzara yerine fosur fosur uyumayı tercih ettiğinden yapayalnız kalıyordum ve yapayalnız izlemek o kadar da etkileyici değil...''

...

''Her şey burada ve burada kapana kısılıyor öyle.'' 

Genç kız önce beynini, sonra kalbini göstermişti. Kuşların şakımaları genç kızı susturdu. Şimdi yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. 

''Onlar da gidecek, yakında.''

...

''Ama üzülmüyorum. Keşke ben de kuş olsaydım.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi.

''Ya da boşver. Bir kedi olmak isterdim.''

...

''Kedilerin yaşamı bana daha uygun.''

Genç adam gülmemek için kendini zar zor tutuyordu.

''Yedi yirmi dört gezginler, sonra uyuyorlar..''

...

''Hem onlar da kuşlar gibi yarı zamanlı uçuyorlar sayılır.''

Genç adam kendini daha fazla tutamayıp gülmeye başlamıştı.

''Ne, yalan mı? Ninja gibiler. Öyle işte!..'' genç kız yalandan kaşlarını çatmış genç adama bakıyordu.

''Hem öfkelenince çok sinirli olurlar.'' 

Kaşlarını daha da çok çatmaya çalışınca yüzündeki komik ifade genç adamı daha da çok güldürdü.

''Sadece, sadece insanlar işi bozuyor.''

...

''Baksana sen bile rahatlarını kaçırdın kuşların.'' 

Genç adam, genç kıza yandan bir bakış atmakla yetindi.

''Tamam kızma, ben de en az senin kadar suçluyum.''

Bir süre sessizlikle oturdular. Gün iyiden iyiye doğmuştu. 

''Hayatta en çok korktuğun şey ne?''

...

''Cevap vermeyeceğini biliyorum. Ama sakın ölüm diye düşünme. Rüya da ölüm dedi. Çoğu kişi ölüm diyor.''

...

''Peh! Ahmaklar.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi. Genç kız bir hayli hüzünlüydü.

''Boşver bunu. Ben en çok neyden korkarım, korkardım, biliyor musun?''

Genç adam, genç kıza ilgiyle bakmayı sürdürdü.

''Burasındaki'' -beynini- ''ve burasındakileri'' -ve kalbini göstererek devam etti- ''gösterebileceğim birini tanımadan ölmekten.''

...

''Çektiğim fotoğraflar belleğimdekilerin ne kadarını yansıtır ki o küçücük kareye?''

...

''Hem baksana, sana bile gösteremedim hepsini.''

...

 ''Kendime bile gösteremedim.''

Böyle durumlarda genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Özellikle de karşısındaki genç kız gibi değişken biriyse. Yanlışlıkla karaya vurmuş bir balık gibi etrafa bakınmaya başladı. Genç adamın bu hallerini gören genç kız gülümsedi. İşte gerçekten dengesiz diye düşündü genç adam.

''Korkma! Seri katil değilim. Sana zarar vermem. Ama bir söz ver bana.''

Genç adamın telaşının yerini merak almıştı şimdi.

''Sen de fotoğraf çekmekten korkmayacaksın. İnsanlar ölümden değil, yaşamaktan korkuyor.''

...

Oysa genç adam da ölümden korkmuyordu. Ama bunu genç kıza söylemedi. Her zamanki gibi...

''O zaman kahve zamanı!''

...

''Veya kahvaltı, neyse ne.''

Genç kızın peşi sıra aşağı inmeye çalışan genç adam, çıkarkenki gürültüsünü bile aşmıştı. 

''Böyle giderse Rüya'yı bile uyandırmayı başaracaksın.''

...

''Aslı! Susun artık kafam şişti sabah sabah.''

''Bak demedim mi?''

...

İkilinin şamatasından kurtulan kuşlar da şakımaya kaldıkları yerden devam etti.

(21.02.18)


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.


Popüler Yayınlar