Yeni bir dili öğrenmek için uzaklaşman gerekir.

 

Yıldızımla karşılıklı oturuyorum. Bu kaçıncı buluşmamız bilmiyorum. Birbirimize, birbirlerini yıllara yayılmış bir sevecenlik-tahammülsüzlük ilişkisiyle bağlanmış her varlık gibi bakıyoruz: Gülümseyerek. 

Birkaç gün evvel uzaklarda çarpan bir şimşek görmüştüm. Bu beni gerçekten etkilemişti. Gece bulutlarının gökyüzünü kapladığı sıkıcı bahar-yaz arası gecelerin sanıyorum ki ilkiydi. Rüzgarsız bir gök, yıldızsız bir gece ve işte bir hareket. Tam dışarı baktığım ve bakmayı bırakacağım anda parladı. Beni asıl etkileyen şimşeğin kendisinden öte, sanıyorum ki buydu. Bir ana sığan karşılaşma. Bu beni etkiledi. Çünkü onu gördüğüm an, içimden ciddi bir meseleyi geçirmiştim. Bir istek. Tüm istekler bir çeşit amaçtır. Bunu bilmeden, bir amacı istemiştim.

İnsanın içinin değişmesinin dışını değiştireceği fikrini önceden anlayamazdım. Önceden, istediğimde gözyaşı damlalarını çağıramayacağımı bile anlayamazdım. Bu benim bilmediğim bir dildi. Bir dili öğrenmek için bildiğin dili kullanmayı bırakmak gerekir. Sanırım benim iç şimşeğim böyle çaktı.

Bana küçükken çok konuştuğum için şimşeklerin çok konuşan çocukları alan bir çeşit canavar-yaratığın gelişinin habercisi olduğu uyarısını yapmışlardı. Şimdilerde bu uyarının çok da yersiz olmadığını anladığım bir yaştayım. Ne kadar çok ses varsa, içimizde ve dışımızda, biz gerçekten de uzaklara gidiyoruz. İçimizde çıkan sesli-sessiz, haberli-habersiz her fırtına, bizi alıp götürüyor. Sessizlik, bilinçli olanı, seslerin doğasını algılamak için gerekliymiş. Kendinde kalman için gerekliymiş. Ve en önemlisi, uzaklaşman için. 

Yeni bir dili öğrenmek için, biliyorsun, uzaklaşman gerekir.

Gece ışıkları sokak lambalarında yanıp sönerken, onları daha evvel görmediğim şekilde gördüğümü fark ettim: Işıklar. Ben ışıkları hiç sadece ışık olarak görmemiştim biliyor musun? Aslında komik. Bunu sevdim.

Bundan olacak, yıldızım artık bir yıldız gibi gülümsüyor bana. Yanıp sönen kalp atımlarıyla, ona her bakışımda gülümsüyor. Belki de ona anlattığım her şey, bu kalp parlayışlarında atıyor. Yine de anımsayamıyorum. Sadece bir an, bir şimşek parlayışı gibi bir an. Bizi yıldızımla karşılıklı oturtan da bu olmalı.

Ona baktığımda gördüğüm ne, bilmiyorum. Bir yıldız. Değişip dönüşen bir yıldız. Sonuçta ışığın net bir şekli yoktur. Ona şekli sen çizersin. Tüm dünya dillerinde parlayan yıldızlar kendilerine hep yer bulmuştur.


Ba, Birhan Keskin.


Yıldızım Parlarken.

 

Yıldızıma bakıyorum

ve ondan bana yansıyan ışığa,

sonra da parlayan diğer noktacıklara bakıp 

Işı(ldı)yorum.

Gözyaşlarımın zihnimin kıyılarına çekildiğini görüyorum

ve gece rüzgarının beynimin sızısını hafifçe okşadığını.

Belki de uzun zamandan sonra bir yıldızın parlayışını ilk kez görüyorum.

Bir yıldızın doğuşunu, uzak kıyılardan.

Böyle hissedebileceğimi bilemezdim. İnsan sahiden, pek çok şeyi bilemiyor.

Bilmiyor

Yaşamadan.



Dune - 1. Kitap (Frank Herbert) | Kitap Yorumu

Yazar: Frank Herbert, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, gezegenin yapısında bulunan melanj isimli bir baharat nedeniyle önemli bir konumdadır. Bu baharat, uzay yolculukları için gerekli olduğu gibi, baharatı tüketenlere ömrü uzatma ve geleceği görme yetisi vermesi gibi özellikleriyle de önemlidir. Arrakis bir çöl gezegenidir. Öyle ki bu gezegende; deniz, yağmur, sandal, boğulmak vb. kavramların bir kelime karşılığı bile yoktur. Bu gezegende su, kutsaldır. Gündüzün güneşi insanların düşmanıyken, gece ve doğan iki ayı, Fremen adıyla bilinen Arrakis yerlilerinin yoldaşıdır. Gözyaşı da kutsaldır; vücuttan çıkan hiçbir su boşa gitmemelidir.

Çöl insanları her daim damıtıcı giysiler giymek zorundadır. Bu giysiler vücutlarının her bir zerresinden atılan suyu arıtarak, insanların kendi vücut sularını yeniden içmelerini sağlar. Çölde damıtıcı giysisi olmayan bir insan, acılı bir ölüme ilerlemektedir. Fremen halkı için can, vücut suyu demektir. Bu insanlar için su o denli kıymetlidir ki, tek bir su zerresinin bile (bakın damla demiyorum) boşa gitmemesi için her şeyi yapabilirler. Fremenlerden ölen bir kişinin vücut suyu, kabilesine aittir. Hatta bu halkın bu konuda bir deyişi vardır: ''İnsanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir...'' (Sayfa 675)

Bu topraklar gelişmemiş ama insan gücü olarak güçlü bir halktan oluşmaktadır. Arrakis'in yönetimi uzun yıllar Harkonnen Hanedanı'na bağlı kalmışken, Padişah İmparator'un emriyle yönetim Atreides Hanedanı'na geçer. Bünyesinde bu kadar kıymetli bir maddeyi (melanj) taşıyan bu gezegende yönetimin el değiştirmesi de sessizce olmayacaktır. Atreides Hanedanı'nın başındaki Dük Leto, ailesi ile birlikte kendi vatanları olan Caladan gezegeninden oldukça farklı olan bu çöl gezegenine yerleşir. Dük'ün resmi olmayan eşi Leydi Jessica'dan olma tek oğlu genç Paul, bu gezegenin ve evrenin kaderini belirleyecek isim olacaktır.

Altı kitaptan oluşan Dune serisinin ilk kitabıyla birlikte Dune'un zengin evrenine ilk adımımı attım. Bu kitapla yazar, Dune gezegeninde yaşanacak olaylara başlangıç yaptığı gibi, bu evrenin kurallarını da okurlara aktarmış. Bilimkurgu kitaplarında bir okur olarak benim gözüme çarpan iki ilerleme yolu var: 1. Fütürizmden yola çıkarak kurguyu biçimlendirmek, 2. Var olan dünyamızın kurallarını kurgusal bir dünyaya aktararak eleştiride bulunmak. Her iki yol da bilimkurgu türünün özellikleri ve sınırları gereği tabi ki birbirinden net sınırlarla ayrı ilerlemiyor ancak bu tip kurgularda mutlaka birinden biri daha baskın olarak kurguda işlenir.

Bu kitapta ise ikinci maddede ifade ettiğim, var olan sisteme eleştiri getirme amacı ön plandaydı. Bu bakımdan kitabın arka kapağında da yazan şu yoruma katılmıyorum: ''Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok'' (Arthur C. Clarke). Bu karşılaştırmanın temelden problemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Yüzüklerin Efendisi tür olarak bir epik fantastik eseriyken, Dune bilimkurgu türünün bir ürünü. Tüm kurgusal yapıtlarda temel amaç yeni bir gerçeklik oluşturmaktır. Bazı eserlerde ise yazarlar, bu gerçekliği yalnızca alternatif bir hikaye alanı olarak değil; yeni bir dilin, coğrafyanın, varlık türlerinin ve hatta dini, siyasi, sosyal ve kültürel yapıların şekillendirdiği bütünlüklü bir evren olarak kurarlar. Bahsi geçen her iki seride de (Yüzüklerin Efendisi ve Dune) benzer olan tek ortak nokta bence buydu: Yeni bir evren oluşturulması. Bunun dışında ise iki seri arasında benzerlik bulmanın zor olduğunu söyleyebilirim. Bu bakımdan, en başta türleri farklı olduğu için, iki seriyi kıyaslamanın doğru olmadığını; çünkü en başta aynı bağlamda değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum. 

Farklı kurgular birbirleri ile kıyaslandığında aralarında ortak bir gayeden çıkan veya ortak bir gayeye ilerleyen bir benzerlik ilgisi, ortak bir noktada onları buluşturan bir bağlam olmalı. Bu bakımdan ben Dune serisinin bu ilk kitabı ile, eğer bir kurgu ile illa ki kıyaslamak lazımsa, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler isimli romanı arasında benzerlik kurdum diyebilirim. Mülksüzler'de de bilinen dünyanın kurallarının dışında bir dış dünya faktörü olayların gelişimini etkilemekte ve bilinen dünyanın sınırlarını okura sorgulatmaktaydı. Dune'da da benzer bir yapıyı görüyoruz. Kitaba da (ve hatta seriye de) adını veren Dune (Arrakis) gezegeninin jeolojik ve iklim yapısı, toplumu ve toplumsal kuralları, yönetim biçimi ve yöneticileri, hatta yöneticiler arasındaki güç mücadelesi; gezegendeki siyasi, sosyal, dini ve kültürel yapı yoktan var edilen bir içerikten ziyade, varolan dünyamızın kurallarının kurgusal bir gerçeklikte yeniden yorumlanmasıyla oluşmuştu.


Yazarın bu gezegenin kurallarını oluştururken dünya toplumlarının bakış açılarından, dillerinden ve kültürlerinden ilham aldığını görmek zor değil. Dune pek çok açıdan (gezegenin fiziksel ve halkının toplumsal\ düşünsel yapısı) Orta Doğu ülkelerini çağrıştırırken, bu gezegeni sömürme yarışına girmiş hanedanlar ve imparatorluk ise daha gelişmiş toplumları simgeliyordu. Hanedanlar için bu gezegen yalnızca bir sömürü alanıydı. Gezegenin halkı ise kendi içerisinde yönetime bağlı şehirliler ile çölde yaşayan bağımsız halktan oluşuyordu. Yönetim, şehirlileri yağmalarken; barbar olarak nitelendirilebilecek bağımsız bir yaşam süren Fremen isimli çöl halkı, zorlu koşullar altında ama özgür bir yaşam sürüyordu. Bu halkın kimliğinin oluşumuna yıllar evvel Bene Gesserit rahibeleri aracılığıyla ekilmiş olan ''bir kurtarıcının geleceği'' fikri ise, halkın dininin özünü oluşturmaktaydı. Kitabın ana karakteri olan Paul (Usul\ Muad'Dib), yüzyıllar ve hatta bin yıllar öncesinde ekilmiş bir tohumun büyümesini sağlayan bir can suyuydu diyebiliriz. 

Bene Gesserit yönetimi, Padişah İmparator'un bir yan kolu olarak mistik öğretilere bağlı katı kuralları takip eden ve çok büyük oranda kadınlardan oluşan bir tarikat-okuldu. Bu okulun ana hedefi, evren planlaması amacıyla soyların kaynaşmasını sağlayacak üreme programlarını faaliyete sürerek ''Kuisatz Haderah'' makamı için en güçlü soyların en iyi özelliklerini almış bir lider var etmekti. Bunu yapmak için de yüzyıllara yayılan bir öğreti sistemiyle farklı hanedanların soyundan gelen ve soyları gizli tutulan çoğunlukla kız bebekleri bir öğrenci olarak yetiştirerek onları zihinsel ve fiziksel açıdan güçlü ve maddeyi yönlendirebilecek yetenekte yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Sonrasında büyük hanedanların arasına karıştırılan bu kadın öğrenciler, güçlü nesillerin üretilmesinde rol oynamaktadır. Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirilmiş bu kadınlar, zihni kontrol etme konusunda ustalaştıkları için maddeyi etkileme, yani karşısındaki kişiler üzerinde güç sahibi olma (ses ile emir verme bu güce bir örnek), duygularını düzenleme ve üst boyutlardan bilgi alma gibi insanüstü nitelendirilebilecek becerilere sahip olmaları nedeniyle ''cadı'' olarak da anılmakta ve diğerleri bu kadınlara hem saygı duymakta, hem de onlardan çekinmektedir.

Muad'Dib lakabıyla öne çıkarak Arrakis lideri olacak Paul'un annesi Leydi Jessica da bir Bene Gesserit üyesiydi. Ondan istendiği üzere bir kız evlat doğurmak yerine, rahibe ananın ve okulunun emrine karşı çıkarak bir erkek bebek dünyaya getirmiş ve onu Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirmiştir. Paul küçük yaşlardan beri aldığı eğitimler ile; hem Bene Gesserit yönteminin ona sağladığı zihinsel güç, hem de savaş eğitiminin getirdiği bedensel çeviklik ve güç ile bir lider olmak için biçilmiş kaftandı. Üst tabaka tarafından canı çekilmiş bir halk, sömürülen bir gezegen ve Paul'un ailesine yönelik uygulanan entrika ve ihanetler sonrasında kendisinin gezegende çoktan yeri hazırlanmış bir liderin boşluğunu doldurması doğallıkla gerçekleşti.

Kitabın düşünsel arka planının çok sağlam olduğunu söyleyebilirim. Yazar pek çok toplumsal ve dini öğreti ve düşünce yapısından ilham almakla birlikte, bunlardan bağımsız yeni bir yapı oluşturarak kurgusunu özgün bir temele yerleştirmiş. Kitap kalın bir kitap olmasına rağmen (ekler ve terminoloji kısımları dahil 707 sayfa), dil ve anlatımı oldukça akıcı, kurgunun işlenişi sürükleyiciydi. Kitaba yönelik getirebileceğim olumsuz eleştiri, kitabın kurgusal zeminine veya dil anlatımına yönelik değil; olayların akışına yönelik olacak. 

Olaylar arasında gerçekleşen zaman atlamaları doğal bir şekilde verilmeye çalışılmış ancak bu yapılırken aradaki boşluklarda gerçekleşen olaylar ifade edilmediği için kurguda kesintiler meydana gelmiş. Ben kitaba hiç ara vermeden okuduğum için aradaki atlamaların boşluklardan oluştuğunu takip etmekte zorlanmadım ancak kitabı okumaya çok değil birkaç gün veya hafta ara vererek okusaydım ''bu olaya nasıl geldik'' cümlesini kurmam ve kafamın karışması kaçınılmaz olurdu. Zaman atlaması sorununun yanı sıra, bazen kitaptaki bazı önemli olayların başı verilip sonrasında birkaç cümleyle olay geçiştirilerek bu olay yaşandı bittiye getirilmesi de bir eksiklikti. Kurgu sağlam olduğu için pek çok okurun bunlara dikkat etmediğini okuduğum yorum yazılarında gördüm ancak bunlar anlatımdaki ciddi eksiklikler diye düşünüyorum. Kitap zaten kalın olsa da, aradaki önemli olayların oldu bittiye getirilerek ve hatta yer yer hiç anlatılmadan sadece ''bu olay yaşandı'' mantığında geçiştirilmesi, benim kitaptan etkilenme oranımı azalttı doğrusu.

Bunun dışında benim genel olarak beğendiğim bir başlangıç kitabıydı. Kitabın ayrıca belki de pek çoğumuzun bildiği 2021 yılında gösterime girmiş Dune: Çöl Gezegeni ve en azından benim yeni haberdar olduğum 1984 yapımı Dune isimli iki farklı film uyarlaması bulunmakta. İlgisini çekenlere önerebileceğim genel olarak başarılı bir bilimkurgu klasiği.

Kitaplarla kalın.


Hıdrellez.


''Bu duayı her kim okuyorsa...

Yüzüne, gözüne, yanaklarının ucuna can gelsin. Hücreleri, midesi, içinde düşünceler dönüp duran beyni sağlıkla dolsun. Güneş kirpiklerine dokunsun, göz bebeklerinden kalbine ulaşsın. İçi ışıl ışıl parlasın.

Hayattan korkmasın. Kendini akışa hop diye bırakmayı bilsin. Neşe onu kucaklasın, başından aşağı kova kova şans dökülsün. Sevdikleri hep yanında olsun.

Kafası karıştığında, şüphe tohumları zihin kıvrımlarında oynaşmaya başladığında... gözlerini Toprak Ana'ya çevirsin. Yağmuru izlesin, rüzgara sarılsın. Her şeyin geçeceğini bilsin.

Hırsla, kibirle koşup durmak yerine hayata teslim olmanın gücünü hissetsin. Gökyüzü kadar engin, kar tanesi kadar eşsiz olduğunu hatırlasın. 

Duygularından korkmasın. Küçük bir çocuğun cesaretiyle dinlesin karnının sesini. İçine sinmeyen hiçbir şeye ''evet'' demesin. Kendini köşeye sıkıştırıp ''keşke''lerle, ''ama''larla, ''oysa''larla ruhunu çürütmesin.

Kalabalığın sesiyle arasına mesafe koysun. İhtiyacı olmayan sözlerin kalbine girmesine izin vermesin.

Meyvenin yere düşmesini beklemesin. İstiyor mu? Koparsın dalından. İştahla yesin, afiyet bal olsun.

Geceleri uykuya dalmadan önce sahip olduklarını hatırlasın. Hiçbir şeyi yok mu? Pencereden baksın. Yıldızlar hepimizin, unutmasın.

''Olması gerekenler''le ''var olan'' arasında sıkışırsa, aynaya baksın. Doğa Ana'ya, Gök Baba'ya, Dünya'ya... Aynada ona bakan gözlerin uğruna güvensin.

İnansın, tüm kalbiyle inansın: Güneşin daha parlak doğacağına, bulutların dağılacağına, yağmurun dineceğine inansın. Güzel günlerin geleceğine.

Kendine sahip çıksın. Bu bedende, bu kirpiklerin arasından dünyaya bakarken... Küçük bir çocuğun resim yapışındaki heyecanla. Usta bir şairin kalem tutuşundaki özgüvenle çizsin sınırlarını. Kendi olmaktan korkmasın.

Bu mavi dünyaya yıldız tozu gibi serpilmiş milyarlarca insandan biri olduğunu da, bir su damlasına eşsiz bir okyanus sığdırdığını da unutmasın.

Evini aradığı anlarda kalbine baksın. Kendini yalnız hissettiğinde her kalabalıkta yeri olduğunu hatırlasın.

Bu dünyada kocaman bi' yeri olduğunu, hayal edebildiği her şeyin gerçek olabileceğini bilsin.

Yüzünü güneşe dönsün. Dönsün ki tüm gölgeler arkasında kalsın...''

(alıntıdır).


Not: Bu yazıyı her yıl paylaşıyorum. Vaktiyle bir yerde görüp defterime not almış ve bloglarımın birinde (eskisinde de olabilir emin değilim) paylaşmıştım. Sonra her yıl paylaşır oldum. Kaynak belirtemiyorum bu nedenle ama zaten sosyal medyada da 5 Mayıs yaklaştı mı bu konularla ilgili her hesap yazıyı paylaşıyor, yani zaten her yerde aynısını veya benzerini görebileceğimiz bir yazı. İçime aydınlık bir enerji veren bir yazı. 

Hepimizin dileklerinin en güzel şekliyle gerçekleşmesi dileğimle. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. :)




Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında (Haruki Murakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Pınar Polat,
Yayınevi: Doğan Kitap

Kitap, ilkokul arkadaşı Hacime ile Şimamoto'nun yıllara yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu aslında yalnızca Hacime'nin öyküsü diyebiliriz. Şimamoto'yu yalnızca Hacime'nin gördüğü ve içinde yer ettiği kadarıyla görüyoruz bizler de. Hacime orta yaşlarına gelmiş, görünürde mutlu bir aile ve sevdiği bir işe sahip olmuşken, yıllar öncesini anımsıyor. Tek çocuklu bir ailede büyümenin farklılığını paylaştığı Şimamoto ile birlikte evin salonunda müzik dinlediği o huzurlu günleri. Kendini o huzurdan çok uzakta hissediyor Hacime. Sanki, bir parçası hep on bir yaşlarındaki o uzak günlerde kalmış gibi. Bu hayatta onu yalnızca Şimamoto gerçekten tanıyormuş da, onunla bir daha yollarının kesişmemesiyle birlikte kendinden uzak biri olmuş gibi hissediyor. Kitap boyunca Hacime bizlere çocukluk aşkıyla yaşadıklarından başlayarak aşk hayatı başta olmak üzere otuz yedi yaşına geldiği zamana kadar yaşadıklarını anlatıyor. Hayatında iz bırakan ve hayatlarında iz bıraktığı insanları.

Bu kitabı ilk kez 2017 yılında okumuşum. Kendisi benim Haruki Murakami'den de, Uzak Doğulu yazarlardan da okuduğum ilk kitap olmasıyla yeri bende özel olan kitaplardandı. Ancak yıllar içinde, takdir edersiniz ki, kitabı unutmuştum. Aklımda yalnızca ''o ilk kitap'' bilgisi kalmış, bu durum da kitaba ne zaman bir yerde rastlasam onu uzaktan selamlayıp geçmeme sebep olmuştur. Kitabı bir kez daha okuyacağımı, hele de bugünlerde okuyacağımı bilmiyordum. Ama kitaba kütüphane raflarında bu seferki rastlayışımda içimden bir ses bu kitabı yeniden okumamı söyledi. Bunun özel bir anlamı olmadığını kitabı okuduğumda fark ettim. Bizler, özel anlamları karşımıza çıkan şeylere hikayeler uydurup çoğu zaman kendimiz var ediyoruz bence. Bu pencereden bakarsak, evet, kitabı okumak şu anki ruh halim için anlamlıydı; öte yandan o anlamı var eden de aslında şu anki bendim.

Kitabın konusu çocukluk aşkı. Doğrusu Murakami bence bu konuyu güzel anlatıyor. Hatta ondan beklemeyeceğim kadar doğallıkla ve gerçeklikle anlatabiliyor. Bu kitabı 1992 yılında basılmış. Yazarın bu kitabından sonra basılan diğer kitaplarını da okumuştum; yazarın tarzı zaman içinde biraz değişmiş diye düşünüyorum. Bu kitapta da bence yine bazı sahneler kurguya katkı sağlamadığında bile uzatılmıştı ancak öte yandan yazarın anlatımı genel tarzına göre daha derli topluydu diyebilirim. Özellikle de çevre betimlemeleri çok detaylıydı; kitabı okurken sanki ben de karakterlerle birlikte bir yerlere -örneğin ırmak gezisine- gidiyormuşum gibi hissettim.

Bu kitap bana konusu itibariyle biraz 1Q84'ü anımsattı. İki kitabın konularını işleyiş şekli birbirlerinden çok farklı olsa da, konularının çekirdeği olan çocukluk aşkı teması birebir aynı işlenmişti diyebilirim. Karakterler çocukken karşılaşır ve birbirlerinde iz bırakırlar; sonrasında o iz yıllar boyunca geçmez ve derin bir özleme dönüşür. Öyle ki bu iz, karakterlerin kişiliklerini bile etkiler. Yazarın neden çocukluk aşkı temasına birden fazla kitabında yer verdiğini ve bu temayı çok beğendiğimi biliyorum. Çocukluk aşkı dediğimiz durum, kişiliğimizin en saf anında yaşadığımız bir duygu durum halidir. Duygularımız hayatın ve insanların bize sunduğu kabullerle hiç kirlenmemişken, biriyle kendimizden parçaları paylaşırız ve bu nedenle de büyüdükçe, kendimizi özledikçe, bir parçamızı paylaştığımız diğer kişi sanki benliğimizin bir yanını bize anımsatıyormuş gibi gelir. Yıllar sonrasında o kişi bambaşka biri olmuş olsa bile, hatta biz de bambaşka biri olmuş olsak bile, çocukluğun saflığındaki bir anda bir parçamızı birbirimize vermişizdir.

Hacime de kafası karışık bir adamdı. Aldığı bütün kararlar saçma sapan olan, bencil bir adam. Ancak ona kızamadım; çünkü en azından kendinin farkındaydı. Onun özlediği şey, unuttuğu parçasıydı diye düşünüyorum. Şimamoto etkileyici bir kadındı, o ayrı, ancak Hacime'nin onda gördüğü şey aslında geride bıraktığı, hatalar zincirini başlatmadan önceki kendisiydi. Bu nedenle de Şimamoto'yu yıllar boyunca, ona ulaşmak için hiçbir şey yapmadığında bile, kalbinde taşıdı.

Şimamoto ise, benim kendime çok yakın bulduğum bir karakter oldu. Kendisinden hiç bahsetmeyen bu kadının sahnelerini okurken, onun hislerini derinden hissettiğimi düşündüm. Bunu en son Aomame'de yaşamıştım ama Şimamoto'nun yaydığı enerji bence çok daha gerçekçiydi. Gerçek bir insan gibi. Zıtlıklarla dolu ama kanlı canlı, kırılabilen, güçlenebilen, sadece dışarıdan bakınca görebildiğimiz, gerçek bir insan gibi. Bu nedenle bu karakter beni biraz hüzünlendiriyor. Karakterin hikayesinin derin işlenmemiş olmasını belki bazı okurlar eleştirebilir; ancak benim karakteri sevmemin en önemli nedeni buydu. Açıkçası bunun yazar tarafından da bilinçli bir tercihle böyle yazıldığını düşünüyorum. Şimamoto'yu biz okurlar da tıpkı Hacime gibi onun izin verdiği kadarıyla gördük. Bu kitabın anlatıcısı Hacime'ydi; dolayısıyla Hacime'nin göremediği bir şeyi kitabı okuyanlar da göremez.

Benim asıl derin işlenmediği için üzüldüğüm karakter Hacime'nin lisedeki sevgilisi İzumi'ydi. Çünkü Hacime bile İzumi'yi hiç düşünmedi. Onu düşündüğü sahnelerde bile aslında düşündüğü İzumi değil, kendisiydi. Hacime'yi sadece İzumi'ye yaptıkları için bile asla affedemem. Bu kitapta en çok, belki de tek, acı çeken karakter oydu. En çok güvendiği insanlar tarafından sırtından bıçaklanmış bir kızdı İzumi. Asla eskisi gibi olamayacak olan kişi durmadan kendine acıyan kafası karışık Hacime değil, İzumi'ydi. Çünkü Hacime, onun elinden masum olduğu anların hatırasını çaldı.

Değinmek istediğim son karakter ise Hacime'nin eşi Yukiko. Kendisinin bir cümlesi vardı, şöyle: ''Yola gelmez biri olduğun doğrudur belki. Değersiz biri. Ama beni yine incitebilirsin. Asıl önemli olan nokta bu değil. Hiçbir şey anlamıyorsun. Ve hiçbir şey sormuyorsun'' (Sayfa: 186). Yukiko da Hacime tarafından haksızlığa uğramış kadınlardan birisiydi. Böyle diyorum ama Hacime gerçekten kendinden kopuk bir adam. Bu bir bahane sayılamayacak olsa da, kadınları bilerek incitmiyordu; düşüncesiz ve hissetme kapasitesi dar olan biriydi. Bu nedenle empati kurmayı geçelim, yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden bencilce hareket ediyordu. Düşünmüyordu, düşündüğünde ise kendine acıyordu. Yukiko onun başına gelmiş en güzel şey olabilir; bunun Hacime de gayet farkındaydı. Dahası, Yukiko'ya olan hisleri Şimamoto'ya olan hayali hislerinden daha gerçekti. Yoğun değil, gerçek. Çoğu zaman yoğunluğu aşkla karıştırabiliyoruz. Bunu Hacime'nin karakterinde olmayan insanlar da yapabilir. Travmalarımızı bize yansıtan kişilere karşı yoğun hisler besleme eğilimindeyiz, çünkü onlar hakkında hayaller kurarız. Oysa gerçek, çok daha sade ve huzurludur. Gerçek, hırpalamaz. Hacime, Yukiko'yu seviyordu ancak bu sevgi ona heyecan vermediği için Şimamoto'nun anısının verdiği beklentilere sarıldı.

Çok ilginç, veya belki de değil, bu kitap Murakami'den okuduğum ilk kitap olmasının yanı sıra, şimdi onu ikinci okumamda yazarın en sevdiğim kitabı oldu. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim ama benim beğendiğim bir kitap.

Kitaplarla kalın.


Koralin ve Gizli Dünya (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Niran Elçi,
İllüstrasyonlar: Dave McKean, Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap, Koralin isimli bir kız çocuğunun yeni taşındığı evlerinde yaşadığı macerayı anlatmaktadır. Kaşif ruhlu ve meraklı bir çocuk olan Koralin'in anne ve babası daima meşguldür ve kızlarıyla ilgilenmezler. İlgisiz ebeveynler, adını bile doğru öğrenemeyen komşular ve ona caka satan siyah kedi... Koralin'in canını sıkmaktadır. Evlerindeki girilmesi yasak olan misafir odasının bir köşesindeki kilitli kapı Koralin'in ilgisini çeker. Gündüz tuğla döşeli bir duvara çıkan bu kapı, gece karanlık gölgelerin yeni evlerine giriş yaptığı bir kapıya dönüşür. Kapının ardına geçen Koralin'i kendi evlerinin solgun bir kopyası karşılar. Üstelik bu evde onu soğuk düğme gözleri ve yapmacık bir sevecenlikle diğer anne ve diğer baba beklemektedir. Koralin'in bu kopya dünyadan çıkışı o kadar da kolay olmayacaktır. Kitap boyunca küçük kızın gölgelerden oluşan diğer dünyadaki maceralarını okuyoruz.


Bu kitabı farklı zamanlarda başka bir baskıdan birkaç kez okudum. Hatta en son okuduğumda da şu yazımda yorumlamıştım. Kitabı ilk kez, şimdi de yeniden okuduğum bu müthiş baskısından okumuş olsam da, kitap kardeşime ait olduğu ve kendisi kitabı ödünç verdiği kişiden geri alamadığı için yıllarca kitabın bu baskısını bir daha göremedim (on yıl kadar olmuştur). Geçen gün kardeşimin kitaplarını karıştırırken kitabın bu baskısına rastlayınca hem sevindim hem de şaşırdım. Kendimi adeta eski bir dostumu görmüşüm gibi hissettim. Demek ki ödünç verilip de kayıplara karışmış kitaplar yıllar sonrasında bile bize geri dönebiliyorlarmış. Doğrusu, kardeşimin asırlar sonrasında bu kitabı nasıl geri alabildiğini merak eden bir yanım da var...

Bu kitabı çok seviyorum. Kitabın bu baskısına hele bayılıyorum! Aslında çeviri tamamen aynı; diğer baskıyla arasındaki tek fark kapağın tasarımı ve ciltli kapaklı olması. Ben bu baskının cildini de, tasarımını da hep ayrıca bir sevmişimdir. Hatta kitabı sevmemde bence kitabın bu baskısının kapağının büyük payı var. Kitabın kapağı bile okuruna macera vaadi vermiyor mu baksana şuna bi'!


Neil Gaiman'ın klasik tarzı olan gotik ögeler bu kurgunun da her köşesine yayılmıştı. Hikayeyi bir çocuk öyküsünden çıkarıp bambaşka boyuta taşıyan da zaten yazarın tarzının özgün ve gizemli havası diye düşünüyorum. Kitabın içerisindeki illüstrasyonları da beğenmekle ve kurguya çok yakıştırmakla birlikte, çizimlerin ürkütücü olduğu uyarısını yapmalıyım. Kitabın arka kapağında yazarın bu kitabı için yaptığı kendi yorumuna yer verilmiş. Orada şöyle bir cümle geçiyor: ''İnsanlar kitabı okumaya başladıklarında öğrendim ki, çocuklara macera yaşatan, yetişkinlere ise kabuslar gördüren bir hikayeymiş bu.'' Yazarın bu cümlesine sonuna kadar katılıyorum.

Kardeşim çocukken gerçekten basit şeylerden bile korkabilen bir çocuktu (lunaparktaki oyuncaklara tek binmek, karanlıkta uyumak ve tuvalete giderkenki koridor yolculuğu gibi). Bu kitabı ise korkmadan severek okumuştu. Gölgelerden korkan bir çocuğun, gölgelerle savaşan bir kızın macerasından korkmaması ilginç bir durum. Öte yandan belki de bu nedenle korkmamış olabilir. Bense kitabı ilk okuduğumda liseye gidiyordum. Kitabı ikinci ve sonraki okumalarımda ise üniversite ve işte sonrasındaydım. Şunu söyleyebilirim ki, kitabı ben de çocukken okusaydım gerilmezdim ancak bence de yazarın söylediği gibi bu kitap yetişkinleri daha çok gerebilecek bir kurguya sahip. Çünkü çocuklar bu öyküyü somut bir macera gibi görerek okurlarken; yetişkinler kurgunun soyut kısmına, yani düşünsel boyuta gerek bilinçli, gerek bilinçaltı boyutunda daha çok odaklanma eğilimindeler diye düşünüyorum.

Tüm bu maceralı kurgunun alt metninde ise bizleri hüzünlü bir öykü karşılıyor: Yalnız küçük bir kız. Bu kız, aslında anne ve babasını özlüyor. Diğer evde gördüğü tüm o -başta anne ve babası olmak üzere- ''diğer'' şeyler gerçekten varlar mı yoksa küçük kızın hayal gücünün ürünü mü bunu tam olarak anlayamıyor ve gerçekten yaşanmış olaylar gibi okuyoruz. Ancak bunların karakter için hayali veya gerçek bir macera olmasının okur için temelde bir önemi de yok. Önemli olan, küçük kızın kendi içindeki yalnızlık hissinin verdiği korkuyu, bu ürpertici macera ile aşması.

Kitapta ''diğer'' anne karakterinin gücü gerçeği kopyalamak olarak anlatılıyordu. Diğer anne Koralin'in geldiği dünyayı taklit ederek bir çeşit ''mutluluk simülasyonu'' oluşturmuş ve bu yolla küçük kızın hep yanında kalmasını amaçlamıştı. Mutluluk olarak pazarlanan gerçeklik aslında zamanla çürümeye mahkumdu; çünkü temellenmiş bir noktası yoktu. Koralin bu mutluluk oyununu oynamayı kabul etseydi de bedel ödeyecekti ve bunu biliyordu. Dahası ona yalandan gülümseyen diğer anne baba yerine, onunla yeterince ilgilenemeseler bile gerçek bir sevgiye sahip anne babasını görmeyi istiyordu. Koralin'in bu çakma dünyadan çıkmasını sağlayan da bence buydu: Bağ kurma ihtiyacı.

Gerçek her ne kadar canımızı sıkan kabulleri içerse de, bizi aslında bu kabuller ilerletiyor ve yaşamımızın ''bizim'' olmasını sağlıyor. Bu kitaptaki gibi gerçeğin kopyası olan kusursuz durumlar ise, hep arka planında çözülmeyi bekleyen ve çözülmedikçe ekşiyen asıl gerçeğimizi, görmemiz gereken asıl gerçekliği barındırıyor. Biz onu görmeyi erteledikçe o gerçekler kaybolmuyor; hep orada ama zamanla çürüyen ve daha çok emek vermemiz gereken bir yapıya dönüşüyor. Koralin bunun en başından beri farkındaydı. Kitabı bu kadar ilgi çekici yapanın bu ilginç kurgusundan çok, ana karakteri olduğunu düşünüyorum. Tüm o birbirinden absürt yan karakterlerin arasındaki oldukça sıradan olan bu küçük kızın en benzersiz özelliği ise sorumluluk alma bilincinden doğan cesaretiydi. Gerçek cesaret de böyle bir şey değil midir zaten: Gerçeğin sorumluluğunu almak.

Kitabı bence alt sınır 12 yaş olmak üzere her yaştan okur severek okuyabilir. Kitabın ayrıca 2009 yapımı aynı isimli (Koralin ve Gizli Dünya) bir animasyon uyarlaması bulunmakta. 

Kitaplarla kalın.


Bir Kadın (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Yaşar Avunç,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, bir anne kaybının öyküsünü anlatıyor. Yazar, annesinin vefatı sonrasında bu kayıpla baş edebilmek için annesini bir anne olmanın ötesinde, onu insan olarak ele alıp kelimeleriyle biz okurlarına çiziyor. Bu kitap aslında bir kadının portresi. Düşük sosyal sınıfta dünyaya gelmiş çok çocuklu bir ailenin kızı olarak hayata başlayan, gençliğini savaş yıllarında yoklukla geçiren ve hayatta daima fiziksel ve zihinsel olarak çift boyutlu mücadele etmek zorunda kalmış bir kadının, yazarın annesinin, yaşam öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda kitap, kuşaklar arasındaki farklılığı yansıtması açısından da dikkate değer bir anlatı sunuyor.

64 sayfalık kısacık bir kitap. Kitabın dili de lezzetli olmakla birlikte oldukça yalın. Ancak bu kitap önce küçük çakıl taşlarını gövdeme atmaya başladı, sonlarına doğru ise kendisi bir kaya gibi kalbime oturdu. Hatta ağladım. Uzun zamandır bir kitap beni sadece hikayesiyle ağlatmayı başaramamıştı. Yazarın amacı, annesinin varlığını kelimeler yoluyla kendi gözlerinden yeniden var etmek ve bunu anne, eş, işçi, tüccar vb gibi rollerin ötesinde; bu hayatta yaşamış, var olmuş bir insan olarak diğerlerine de göstermekmiş. Nitekim 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde annesinin ve kendisinin yaşadığı topraklardan fersah fersah uzaktaki bir genç kadının gözlerinden yaşların süzülmesini sağladığına göre yazarın amacına ulaştığını da söyleyebiliriz.

Edebiyat gerçekten büyülü bir ifade alanı. Özellikle de böyle uzak an ve kişileri kalbimin en derinlerinde görebildiğimde, bu büyüye bir kez daha yeniden hayran oluyorum.

Kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep kendi annemle olan ilişkim de vardı. Zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kendi annesiyle veya varsa çocuğuyla olan ilişkisini düşünmeyecek bir okur da yoktur. Bu, başlangıçta her anne-çocuk arasındaki, özellikle de kuşak çatışmasından kaynaklanan, çekişmeymiş gibi görünüyor. Düşük bir sosyal konumdan gelen yazarın annesi yaşamı boyunca ''saygın'' sıfatını sadece toplumsal kabullerin gözünde elde edebilmek için çabalamış, dahası kendi kızı sosyal anlamda toplumda kabul gören daha üst bir statüde, pastanın daha büyük dilimlerini alabilecek konumda, olsun diye tüm hayatını bu amaca adamış bir kadın. Bu tip ikilikler, her ne kadar annenin amacı çocuğunun kendinden farklı bir yaşam sürmesini istediğini sanmasına yönelik olsa bile, beraberinde bir çeşit korku getirebiliyor: Ayrılık korkusunu. 

Özellikle de anneler, babalardan daha farklı ve derin bir şekilde, çocuklarıyla kendilerini aynı bütünün parçaları gibi görme eğiliminde olabiliyorlar diye düşünüyorum. Bu nedenle de çocuklarının kendilerinden farklı bir varlık, bir birey olmalarını, aksini söylediklerinde bile içten bir kabulle karşılamakta güçlük çekebiliyor, direnç oluşturabiliyorlar. Tabi ki çocuklarının iyiliğini, daha iyi şartlarda yaşamalarını bu kitaptaki anne-çocuk örneğinde de gördüğümüz gibi istiyorlar ancak içten içe çocuklarının kendilerinden ayrışmasından da çekiniyor, hatta bundan korkuyorlar. Bahsettiğim ''ayrılık korkusu'' aslında bir nevi, çocuğunu kendi parçası gibi benimsemiş annelerin (her anne böyledir de demiyorum) çocuklarının kendilerinden bağımsızlaşmalarıyla bu ''parçadan'' ayrılma korkularını oluşturuyor. 

Bu kitapta da yazar hissettiği kafa karışıklığını, annesiyle olan ilişkisi üzerinden değil de (çünkü bunu sorgulamak bir çocuk için ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa olsun ''suçluluk'' hissettirme eğilimindedir), annesini bir insan olarak ele almaktan ve bu yolla annesiyle olan ilişkisindeki kendisini görme çabasıyla çözmeye çalışıyor. Bu da bence çok saf bir yerden gelen, belki de kalbimde bir parçanın titremesinde ana neden olan durumdu. Öte yandan bir kadının tüm yaşamını; küçük bir kız çocuğu olduğu, genç bir kadın olduğu, nihayetinde gençliğini özleyen bir kadın ve yaşamaya dair her şeyi zamanla unutmasına neden olan alzheimer hastası bir insan olduğu yılları, neredeyse üç çeyrek asra yayılmış tüm o yılları 64 sayfalık ince bir kitaptan okumak sanırım bana ağır geldi ve bununla baş edebilmek için gözyaşlarımı akıtmam gerekti.

Bu kitaba dair dikkatimi çeken bir diğer durumsa, kadınların farklı yüzyıllar ve hatta coğrafyalarda yaşasalar bile onlara toplum tarafından dayatılan sınırların benzerliğiydi. Kuzey Fransa'da yaşamına başlayan yazarın annesi ile bizim yaşadığımız topraklarda hayata başlamış bir kadının yaşam öykülerini karşılaştırsak eminim yarım kalmışlık anlamında pek çok benzerlik bulabilirdik...

Bu, çok etkileyici bir kitaptı. Çünkü, gerçekti. Gerçek şeylerin büyük harfli ifadelerle anlatılmasına gerek yoktur; kitabın yalınlığı ve açıklığı bile aslında onun etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış Annie Ernaux'un kitaplarından okumayı uzun zamandır istiyordum. Kendisiyle böyle güzel bir kitapla tanıştığım içinse memnunum.

Kitaplarla kalın.


Otuz Yedi (Sezin Karameşe) | Kitap Yorumu

Yazar: Sezin Karameşe, Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Kitap, insanların gözlerinde sayılar gören Deniz'in lanet gibi algıladığı yeteneğinin anlamını çözme öyküsünü anlatıyor. Deniz'in yaşamı, komşusu Bahar'ın gözlerinde kimsede görmediği bir sayıyı görmesiyle değişir; Bahar'ın yaşamı da Deniz'in hayatına girişiyle değişecektir. Deniz ilkokul yıllarından itibaren insanların gözlerinde hep 1 rakamını görmüştür. Bu genellemeye uymayan tek kişi ilkokuldan sınıf arkadaşı Beste'de gördüğü 2'dir. Yıllar sonra Bahar'ın gözlerinde 37 sayısını gören Deniz, yaşadığı durumu Baharla paylaşır. Bahar, gördükleri nedeniyle çıldıracak durumda olan Deniz'e tam olarak inanmasa da ona yardımcı olmayı kabul eder. Kendisi de gözlerinde beliren 37'nin anlamını merak etmektedir. Kitap boyunca karakterlerin 37'nin ve sayıların gizemini çözme macerasını okuyoruz.

Sezin Karameşe'yi lise yıllarımdan beri aralıklı olarak youtube üzerinden takip ediyorum. Önceleri paranormal konulardaki videolarıyla ilgimi çeken biriyken, sonraları samimiyeti nedeniyle videolarını izlemeye devam ettiğim bir youtuber oldu. Zaten kendisi de yaş aldığı ve olgunlaştığı için olacak, zamanla videolarının konuları da değişti. Bu kitabı kendisinin ilk kitabı. Kitapta yazarın youtube içeriklerinde gördüğümüz paranormal anlatıların izleri bulunuyor. Bu nedenle kitabı okumak bana biraz nostaljik hissettirdi diyebilirim.

Kitabı bir ilk kitaba göre başarılı bulmakla birlikte, takdir edersiniz ki kitabın bir edebiyat harikası olmasını da beklememeliyiz. Bir kitaba başlarken beklentimizi kitabın bağlamına göre ayarlarsak, onu daha objektif olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Bu kitap da kafa dağıtmak için okunacak, içerisinde gizem gerilim unsurları barındıran ilgi çekici bir kurguya sahipti. 

Kitabın ilerledikçe açıldığını düşünüyorum. İlk bölümlerinde sanki yazarın kendisi bile ''başlıyoruz bakalım hayrolsun'' modunda, çok da ilerisini düşünmeden yazmaya başlamış gibi bir hava hakimdi. Kitap ilerledikçe kitaptaki dağınıklık kah toparlandı, kah yeniden yayıldı. Kurgudaki bu dağınıklığın sebebi ise bence çok fazla karakterin yer almasıydı. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor: ''Bunu kitabın ana karakteri olarak düşünme. Kitapta 'ana' olan şey karakterler değil olayın ta kendisidir. Siz bu ana olayın baş karakterlerisiniz'' (Sayfa 121). Gerçekten de kitabın tek bir ana karakteri yoktu; kitapta bir ana olay vardı ve o ana olayı yaşayan karakterlerin öyküsünü okuyorduk. Ayrıca yazarın çok karakterli bir kurguya, hele de ilk kitabında, yer vermesini cesaretli bir hareket olarak görüyorum. Çünkü ne kadar çok karakterin öyküsüne yer verilirse, onları merkezde tutmak ve yan olayları ana olaya bağlamak o kadar zorlaşır. Yazarın bu riski alması benim takdir ettiğim bir durum. Ancak tam da bu nedenle ve finalde ters köşe yapmak için kitabın ortalarında gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verildiği için, kitap yer yer ana olaydan kopup dağılmıştı.

Kitapta atıfta bulunulan film olan Vanilla Sky, filmin odak noktasındaydı. Kitap boyunca bu filme yapılan göndermeleri sevmekle birlikte, bence kitabın konusu bu filmden ziyade I Origins filmiyle daha çok örtüşüyordu. Ancak yazar I Origins'i biliyorduysa bile neden referans olarak bu filmi göstermemiş olduğunu da anlıyorum ve kitabın zayıf noktasının tam olarak bu olduğunu düşünüyorum: Yazar finalde ters köşe yapmayı o kadar önceliklendirmiş ki, gelişme kısımlarında zayıflıklar olmasını ikinci planda tutmuş gibi bir sonuç ortaya çıkmış. Bu durum okuma zevkini büyük oranda etkilemiyordu ancak kitap anlatım olarak daha başarılı olabilirdi, aslında kastettiğim bu.

Getireceğim bir diğer eleştiri ise, karakterlerin İzmirli gibi gösterilmeye çalışılmasını zorlama bulmamdı. Kitabın geçtiği şehrin İzmir olması bir İzmirli olarak bana iyi hissettirdi ancak gerçek İzmirliler bilir ki, doğuştan İzmirliler ile İzmir'e sonradan gelen insanlar birbirlerinden çok farklıdırlar. Eğer ki karakterlerin İzmirli olduğu ve olayların İzmir'de geçtiği vurgusu bu kadar baskın yapılıyorsa, kurguda en basit olarak İzmirce kelimelere yer verilmesi İzmirlilik durumunu desteklerdi diye düşünüyorum. Kitabın yazarı da eminim İzmir'e dönemsel olarak -belki tatillerde- gelmiş, gezmiştir ama bilgisinin yüzeysel olduğu aşırı belliydi.

Benim genel olarak beğendiğim, hatta beklentimin üstünde çıkan bir kitaptı. Şunu da unutmamak lazım; yazar bu kitabı yazdığında bile değil, yayınlattığında henüz 25 yaşındaydı. 25 yaşında kendi kitabını yazmak ve üstüne bastırmak, yazarlığa adım atmak bile başlı başına takdir edilesi bir durum. Yazarın bu kitaptan sonra da başka kitapları çıktı. Bu kitabı kardeşimin kitapları arasında görüp okumuştum; yazarın diğer kitaplarını da ödünç alma yoluyla okumayı planlıyorum.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar