Sevgili Bezelyecik 4.

 

Genç kadın ile genç adamın buluşan elleri laptopunun ekranından yüzüne bakıyordu. Kendi kendine bir şeylerin eksik olduğunu söylese de, neyin eksik olduğunu bulamadı. Fazla mı kolay oldu acaba diye düşündü?

''Fazla mı kolay oldu?''

Bunu seslendirdiğimde hissettiğim his daha da büyük bir boşluk yaratacak gibi geldi. Bu nedenle bunu sorgulamaktan vazgeçtim. Belli ki Aslı da Ozan da halinden memnundu.

Hayır! Ben biliyorum işte, diyen bir ses hala içimdeydi. Aslı'nın da içinde bir kurt var ve o kurt kımıl kımıl ede ede, üstelik yavaş yavaş kalbine doğru yol alacak. Fazla basit... Ozan'ın yüzü neden o kadar ifadesizdi... O yüzde gördüğüm his neydi? 

Burukluk. Aslı'nın midesinde, Ozan'ın yüzünde gördüğüm o kara boşluk buydu.

Burukluk her seferinde kötü mü hissettirir? Onun içini doldurmak için ne yapmam gerekir? Onun içini doldurmaları için, karakterlerin ne yapması gerekir? 

İçimden bir ses onların hikayesindeki yaşlı (ve havalı) kadının kim olabileceğini sorguluyor. Onu tanımak için onca yolu gitmek gözümü korkutuyor doğrusu. Yaşlı hanımla ben, asla bir araya gelemeyiz. O bana asla gelemez. Bir tek ben, ben ona ulaşabilirim. Dünya düzleminde o kadar zaman geçirme ihtimali beni acayip geriyor. Yine de tüm bu kocaman hikayede bana huzur veren en büyük an hep o yaşlı hanımı gördüğüm zamanlar oldu. Onun genç kadına ve genç adama bakışlarında hiçbir zaman boşluk yoktu. Hatta onlara bakarken hep çok eğleniyordu. 

Tabi ki yanlış bir açıklama olmasın. Yaşlı hanımı tüm serilerdeki koca hikayede belki bir kez görmüş, üç kez de üstü kapalı anmışızdır. Yine de, her seferinde, hiç de boşluk bulunmayan bir esintiyle varlığını biz okurlarına hissettirmişti. 

O yaşlı hanımı ben de ilk kez Aslı ile birlikte fark etmiştim. Ozanla Neptün'ün karmaşık sokaklarında gezinirken -ki bu sokaklar öncesinde patika yoluyken sonrasında şehrin ara sokaklarına dönüşüyordu- otobüs durağında durdukları anlardan birinde Aslıyla aynı anda aynı tepkiyi vermiştim: ''Çok şüpheli görünüyor!'' Yaşlı kadının tek yaptığıysa Aslı ile Ozan'ın şaşkın hallerine gülmekti. (Belki de bana bile!)

O yaşlı kadının kim olabileceğini hep merak ettim. Koskocaman hikayede en çok ilgimi çeken hep o tek kelime etmeden gelip geçen hanımefendi oldu. Uzun paltosu ve şapkasıyla -Aslı'nın da dediği gibi- kesinlikle çok havalı görünüyordu. Üstelik bizimkilere bakarken gözlerinde oyuncu parıltılar dolaşarak defterine bir şeyler yazıyordu. Aslı onun için ''bir süper kahraman olmalı!'' demişti. O noktada tıpkı Ozan gibi ona akıl sır erdiremedim. Ancak bu havalı yaşlı hanımın bir yazar olduğu bilgisi benden önce çoktan Aslı'ya gitmişti. Aslı, olayları bir (tamam birka- hayır on on beş) bakışta çözmüştü. Sonra da heyecanla Ozan'a dönmüş ve ''neticede tüm yazarlar süper kahramandır!'' demişti.

Aslı bu yazar hanımla çok erken yaşlarında tanıştı. Bu nedenle onu hiç unutmadı. Ama neden o kadar yaşlıydı... Bazen bunu düşünüyorum. Aslı'nın o kadar zaman bekleyecek sabrı yok ki. Aslı çok sabırsız biri. Onu tanımlayacak olsam söyleyeceğim ilk kelime kesinlikle sabırsız olurdu. Neyse ki yazarlar ile karakterler bir yere kadar benzeseler de, bir noktada mutlaka ayrışırlar.

Aslıyla benzer özelliklerimizi kestirmeye çalışıyorum. Ve tabii yazar hanımla Aslı'nın ilgisini çözmeye çalışıyorum. Aslı ile yazar hanımın benzer özellikleri ne olabilir? Oyunculuk. Kesinlikle ikisinde de aynı benzer oyuncu pırıltı var. Aralarındaki bariz fark ise yazar hanımın Neptün sokaklarını avucunun içi gibi biliyormuşçasına kendine güvenle yürümesi. Oysa Aslı, Ozan'ın kılavuzluğu olmasa kesinlikle kaybolurdu.

Ben, tüm bunları kuşbakışı görebilen ben, size Neptün sokaklarının krokisini bile çıkaramam. Ne Aslı kadar cesurum, ne de yazar hanım kadar kendimden emin. Ben ikisinin arasında bir noktadayım ancak o noktanın yerini bile tam olarak bilmiyorum. 

Sanırım ben, Aslı'nın yazar hanımı keşfettiği andan biraz sonrasında yaşıyorum. Aslı'dan az daha büyük ama yazar hanımdan çok daha genç olarak. Bence yazar hanım ikisini hep kendine sakladı. Bu nedenle de kendini sadece onlara kısa bir anlığına gösterip gitti. Peki o zaman, benim bu hikayedeki rolüm ne olmalı? Yazar hanım, bana neden kendinizi gösterdiniz?

Biliyor musun ben en çok yazar hanımın hikayesini merak ediyorum. Tıpkı Aslı gibi. O merak en çok Aslı'nın içinde yaşıyor biliyorum. Belki de Aslı yıldızlara her baktığında o havalı yazar hanımın öyküsünü bulmaya çalışıyordur. Acaba gençken nasıl gözüküyordu, diye düşünüyordur. Ona aşk ve başarı öyküleri uyduruyordur. Onun çok güzel olduğunu, göz alıcı olduğunu falan düşünüyordur.

Ben düşünüyordum. Çünkü yazar hanımı ben de gördüm. Hem de defalarca kez. Onu sadece yıldızlarda gördüm. Çünkü Neptün sokaklarını Aslı kadar bile bilmiyordum. Bir tek yıldızlar, tabii o gece ketum değillerse, bana yazar hanımın yüzünü gösterdiler. Ben yıldızların dilinden Aslı kadar bile anlayamıyordum. Üstelik yanımda Ozan gibi bir yardımcım da yoktu. (Hayır vardı; Ozan gibi değil, kendi gibi olan bir yardımcı ama uzun süredir yok). Benim tercümelerimi zihninde tutacak bir rehber, ben Aslı'nın aksine buna hiçbir zaman sahip olmadım (yalancı). 

Sanırım Aslı'nın finalde içinin buruk kaldığı fikrine bu nedenle kapıldım. Bana göre her boşluk dolmalı. Oysa onlar, boşlukları doldurmak için hamle bile yapmadılar. Sadece karşılıklı oturdular. Onlar için söylenecek her şey bitmişti ama peki ya havadaki o his de neyin nesiydi? Buna nasıl katlandılar? Belki de iki kişi oldukları için hissetmediler bile...

Acaba Aslı o andan sonra tüm izlerini ve en çok da yazar hanımı unuttu mu? Buna katlanamam! Sanmıyorum, bence yazar hanım onu bir noktada hep bulacak. Tıpkı Aslı'nın her defasında beni ve Ozan'ı bulması gibi.

İtiraf etmek gerekirse Aslı'nın nerede yaşadığını ben de bilmiyorum. Dünyada orada burada ne fark eder, sözüne tıpkı Ozan gibi içerlemiştim. O, hem yerkürenin her yanında, hem de bulutların tepesinde yaşayabilirdi. Yerini hiç de yadırgamazdı. Yalnızca bir noktada mutlaka anlatmak zorundaydı. Evet, yoksa patlardı (tıpkı cırcır böcekleri gibi). Ancak Aslı bile bulutların üstünden düşmekten sıkça yakınırdı. Yine de bu olmasaydı, Ozan'ı bulmaya hiç çalışmayacağını biliyorum.

Yazar hanımın yüzünü ben hiç görmedim. Şapkası yüzünde gölgeler oluşturuyor ve yüz hatlarını gizliyordu. Yalnızca gülüşü ve sıcak bakışları bizimleydi. Benimle ve Neptün'ün o sakin sokaklarında bekleyen Aslı ve Ozan ile. Yazar hanımın gençliğini ise yakından gördüm. Bu bizim Aslıyla paylaştığımız ortak bir sır. Belki de Aslı'nın kalbinde hissettiği hüzün bununla ilgilidir. Onu en iyi ben anlıyorum, Ozan bile değil. Çünkü Aslı da ben de aynı şeyi gördük: Yazar hanımın gençliğini.

Aslı bu genç yüze hikayeler uydurmayı çok istese ve bunu yapsa da, Neptün'den dışarı hiç çıkamamıştı. Bunu başaran ben bile bir hikayeyi belli belirsiz gördüm ve korktum. O kadar çok korktum ki oradan hemen kaçtım. Yazar hanım bana delici bir gerçeği anlatacak diye ödüm koptu. Çünkü o yalnızdı. Tüm görüntülerde yalnız. Belki de bu nedenle yazar hanım da Aslıyla Ozan'a hep sevgiyle bakmıştır.

Peki ya ben? Bana kim bakıyor? Aslı artık yanında Ozan varken beni çoktan unutmuştur. Yazar hanımla ise aramızda pek çok uzun yıl var. Bana da Aslıya baktığı gibi bakamaz mı? Bana da cesaret verircesine gülümseyemez mi? Tek bir kelime etmese bile... Bu haksızlık!

Bunu hiç yapmadı. O sadece, hevesimi kırdı. Tüm o yıldızlardaki güzel yüzüyle bana dikkatini bile vermedi. Oysa ona sorular sormayı çok istemiştim. Oysa... onu görmeyi hep çok ama çok istemiş, saatlerce gecenin içinde onu beklemiştim.

Acaba yazar hanım bende ne görürdü, bunu hep merak etmiştim. Ama onu birkaç cümlesi dışında hiç duyamadım. Bana anlamını ancak aradan geçen 3-5 ve hatta belki bazen daha bile fazla yılda anlayabileceğim bilmecemsi cümleler söylemek dışında bir şey yapmadı. Benim yanımda Bezelyeciğim de yoktu. Onun ne dediğini tek başıma çözmeye çalışmak zorunda kaldım. Hala tam olarak anlamadım.

Yazar hanım daha açık olamaz mıydı! Ben Aslı gibi değilim, bunu göremiyor muydu?

Sanırım Aslı ile Ozan'ın buluşan ellerinin etrafını saran gördüğüm boşlukta hep tek bir cümle asılıydı: Kırgınlık. Aslı onu bu kadar beklettiğim ve yalnız bıraktığım için çok buruk hissetmiş olmalı. Oysa o hiçbir zaman yalnız değildi. Yanında Bezelyecik ve Ozan'ın özlemi varken o hiç yalnız kalmadı ki! Yine de bana biraz kırgın olduğunu hissediyorum. Onu bu kadar çok beklettiğim için.

Özür dilerim Aslı... Ben sadece bir bilmecenin yanıtını arıyordum ve zaman, aramızdaki boşlukları daha da çok büyüttü.

Peki ya Ozan? Böyle demişti chat gpt. Herkes Aslı'nın korkularını konuşuyor, peki ya Ozan ne hissetti? Bunu bilmiyorum. Galiba bu hikayede en yalnız hisseden hep Ozan oldu. Çünkü onun da korkuları, istek ve beklentileri olabileceğini ne ben, ne Aslı, ne de yazar hanım düşünemedik. Bir dakika... Belki de yazar hanım düşünmüştü ancak bizlere söylemedi. Bu da olabilir.

Ozan'dan da mı özür dilemeliyim yani? İyi, oldu! Hep ben birinin gönlünü alayım. Oysa bu hikayede en çok ben kırgınım! Bu halimi görse eminim Ozan bana insanın yüreğini en hoplatan gülümsemesiyle bakardı. O gülüşün hayaletini bile görmeyeli aylar geçti. O bakışı, gülüşü artık anımsayamıyorum bile. Aslı'yı en çok bunun için kıskanıyorum. 

Evet! Aslıyı iliklerime kadar kıskanıyorum.

Onun da bana çok kırgın olduğunu biliyorum.

Tüm bunlar olurken yazar hanım ne yapıyor merak ediyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kafkaokur, Nisan 2021.


Tarot Kartları #4: İkililer.

klasik tarotta ikililer.

Tarot serisine dair üstüne konuşmak istediğim bazı kartlar var. Ramazan'dan önce bunu yapmak istiyorum. Hoş, aslında Ramazan ayı boyunca da paylaşsam bence sıkıntı olmaz ama belki hassas karşılayacaklar da çıkabilir. Bu nedenle şimdilik zihnimden fikirler akarken yazabildiğim kadarını somut olarak görmek istiyorum. Bazen bazı düşüncelerimi ilgili anda yazmazsam, sonrasında ya sonsuza kadar, ya da bir kez daha o uygun ilgili an gelene kadar yazamıyorum. Bu nedenle musluk akarken yazılarımı dolduruyorum. Kaldı ki, ilerleyen süreçte buna sadece zihinsel değil fiziksel olarak da yeterince zaman bulamayabilirim. Her neyse, konumuza geçelim.

Bir önceki tarot yazımda aslara yer vermiştim. Bu şekilde sayı merkezli ilerleme sebebim ise aslında numarolojik olarak her rakamın elementler üzerindeki etkisini görmemizi istemem. Belki ilerleyen ay veya yıllarda (üzerine yeni deste de alırsam) elementleri merkeze aldığım anlatımlarda da bulunabilirim. Neyse şimdiki konumuz, ikililer.

Aslarda başlangıç enerjisi olduğunu söylemiştik. Aslar 1 rakamına karşılık gelirler, yani öncülerdir. İkililer ise adı üzerinde ve gördüğünüz gibi karşıtlık ve denge sembolleri üzerinden işlerler. O mu bu mu, orası bu burası mı, öyle mi böyle mi... İkililerin üzerinde durduğu diğer bir önemli sembol (ve kavram) ise birlikteliktir. Ben ve sen, öyle ve böyle... gibi gibi. Bu bakımdan kartların en baskın gölge yanı için ise kararsızlık diyebiliriz sanırım. Eğer ikililerin aydınlık yanları olan denge ve\ veya birliktelik tutarlı bir şekilde sağlanamazsa, ortaya kararsızlık olarak bir gölge yön çıkar ve bu da pek tabii dengesizliğe neden olur. Dengesizlik kişinin zaman kaybetmesine, aklının bulanmasına, yorulmasına vs neden olabilir.

Şimdi de tek tek elementleri inceleyelim. Ancak elementler hakkında zaten az önce bahsettiğim bir önceki yazımda detaylı diyebileceğim açıklamalarda bulundum. Elementlerin doğası üzerinde şimdi bir kez daha durmayacağım. Bu bakımdan öncesinde bahsettiğim yazımı okuyup bu yazıma devam etmeniz sizin anlamanız için daha verimli olacaktır. Bu yazımda elementlerin ikili sistem üzerindeki etkisini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

İlk elementimiz ateş. Ateş elementi tarotta değnek serisi ile sembolize edilir. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz üzere ikili kartlarda değnekler karakterin bir sağında bir solunda - bir ilerisinde bir gerisinde bulunur. Bu noktada (aslında önceki yazımda da söylemiştim ama) bir küçük parantez açmalıyım. Ben blogda yazdığım tarot serimde klasik tarot ve manga tarotu baz alarak açıklamalarda bulunuyorum. Çünkü elimde olan, benim olan ve dolayısıyla bilgi\ fikir sahibi olduğum iki deste bunlar. Ancak yukarıda da dediğim gibi belki ileride başka destem veya destelerim de olursa o destelerdeki sembolizmi ve tasarımı hoşuma giden bazı kartlar için ek yazılar yazabilirim (nasip kısmet :). 

Aslında klasik tarot ile manga tarot birbirine çok benziyor (klasik tarottan çok farklı çizilmiş desteler de var). Benim başlangıçta manga tarotu isteme sebebim çizimlerinin hoşuma gitmesiydi. Klasik tarot zaten bir klasiktir, onu da bu yüzden ilk destem olarak almıştım. Ancak zamanla destelerimle haşır neşir olduktan ve aslında onlarla tanıştıktan sonra, insana başlangıçta küçük gibi görünen bazı sembol ve çizim farklarının kartın anlamını beslediğini ve hatta belki değiştirdiğini fark ettim. Bunu sadece ikililer özelinde söylemiyorum. Aslar yazımda da buna örnek vermiştim mesela; genel olarak bazı sembol değişimleri kartlardaki anlamı dönüştürücü etkide bulunmuş. Bu da benim için keşif alanını genişleten bir şey. Tarotun ilgimi çekme sebebi de temelde zaten bu: Keşfetmek. Tarot aslında bir enerji okumasıdır (fal gibi okuyan da çıkar ama özü enerji okuması olmasıdır) ve kişiye kendi doğasını keşfetmesi için alan açar. Enerji okuması demek ise, mevcut düşünce ve eylem durumundaki halinin yakın geleceğini nasıl şekillendirebileceği üzerine tahminde bulunmaktır. Bu, faldan farklı bir şey. Çünkü iki kere iki dört değil; iki kere iki senin aklın kalbin bedenindir. :)

Her neyse, biz mevzubahis kartımıza dönelim: Değnek ikilisi.

Değnekler dediğim gibi ateş elementini simgeler ve ateş de tutku, heyecan, ilk kıvılcım gibi anlamlara gelebilir. İkili sistemde bu element, gelecek planlarını ve bu planlara ulaşmak için izlememiz gereken stratejik planları ifade eder. Bakın, bu noktada aslında elementin kendi içindeki anlamını kavramak çok önemli. Çünkü aslında her elementin kendi ana özelliği kartlar değişse bile korunuyor ve başka sahnelerde dönüşmüş versiyonlarıyla karşımıza çıkıyor. İkili kartlar için geçiş anıdır diyebiliriz sanırım (kupa ikilisi daha özel ve farklı tabi, oraya geleceğiz). Değnek ikilisi kartını incelediğimizde ise aslında kartın açıkladığım anlamını çizim üzerinde net olarak görebiliyoruz.

Klasik desteyi inceleyelim. Bir adam bir elinde bir değneği, diğer elinde dünyayı tutuyor. Aynı zamanda adamın arkasında da yere sabit başka bir değnek var. Adam, balkon\ teras gibi bir yerden ileriye, açık havaya bakıyor. Yani bu adam ununu elemiş değneğini sabitlemiş ve artık önünde tuttuğu değnek ile yeni bir yol aramaya hazırlanıyor. Dünya sembolü ise karakterin yeni bir vizyon arayışı içinde olduğunu gösteriyor. Karakterin beton zeminde (sağlamlık) durup yeşil çayırlar ve mavi gökyüzüne (özgürlük, ferahlık, belki belirsiz idealler) çevirmesi ise oldukça manidar. Bu adam, yola çıkmaya hazırlanıyor. 

Değnek ası kartında tutkulu, heyecanlı, içini kıpırdatacak bir fırsatın göklerden uzatıldığını görmüştük. Aslında değnek ikilisi kartına baktığımızda da adamın elinde tuttuğu değnek için ona uzatılmış yeni fırsat diyebiliriz. Karakter o fırsatı yakalamış ve şimdi onu nasıl büyütebilir onun planlarını yapıyor. Bu bir ilerleme kartı değil. Bu bir seçim aşaması kartı. Manga tarotta ise adamın ayakta değil oturmuş bir şekilde iki değneğini iki kolunda tuttuğunu ama dünyayı merkezine, iki değneğin ortasına, aldığını görüyoruz. Bu manga destesinde kartın bekleyiş anlamı karakterin oturuşuyla desteklenmiş. Aynı şekilde karakterin arkasında pek çok bulut var. Yani karakter henüz karar vermemiş, belirsizlikte. Bir yerde bulut varsa bilin ki orada kararsızlık vardır. Ahanda bunu bilir bunu söylerim. :) Öhömmm, neyse geçelimmm.

Ah geçmeden önce... Değnek ikilisi zaman olarak ne bildirir dersek... Vallahi kartın çıktığı bağlam ne ona bakmak lazım derim. Hangi konu özelinde çıktı, dizilimde mi çıktı tek kart olarak mı? Dizilimde çıktıysa hangi konumda çıktı... Bunlar hep önemli. Ancak şu var! Değnek serisi en hızlı seridir; çünkü, evet, ateş elementiyle ilişkilidir. Yani değnek ikilisi diğer ikili kartlara göre daha hızlıdır denilebilir ve kartın rakamı ikili olduğu için ikili vadelere dikkat etmekte yarar olabilir. Genellikle iki hafta denebilir belki... Biliyorum değnekler için günleri de ifade eder demiştim daha öncesinde ancak burada kartın anlamı da önemli. İkili kartlar kararsızlık, seçim öncesi belirsizliktir demiştik. E adam hangi ara karar verdi de, uygun adımı seçti de adımını attı? İşte buna bakıp, karta sorulan soruya bakıp zamanı tahmin edebiliriz. Bu kart(lar aslında - tüm ikililer) bende bir de şöyle işliyor... Herkeste böyle olmayabilir ama tarot okuyucusunun kartlarla deneyimi de önemli kartın anlamını çözmesinde. Bu ikililer benim için aslında karar verilince anlamı taşıyor. Değnek ikilisinde alınacak karar diğerlerine göre biraz daha hızlı olabilir.


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Geldik kılıç ikilisine. Kılıç serisi tarotta hava elementi ile ilişkilidir ve zihni yani düşünceleri simgeler. Kartımızı incelediğimizde (klasik destedekini) kartın orta yerinde gözleri bağlı bir karakter ile karşılaşırız. Bu karakterin kolları çapraz bir şekilde yukarı kalkmıştır ve iki elinde iki kılıç tutar. Bu iki kılıç, belki artık sizin de anladığınız üzere, iki fikri simgeler. Fikirler kılıç gibi keskindir. İki fikir arasında kalmak ise insanın önünü görmesini engeller. Gerek klasik desteyi, gerek manga tarotu inceleyelim; her ikisinde de karakterin arka planında dalgalı bir deniz (manga tarotta bataklık) ile karşılaşırız. Deniz\ su sembolü duyguları simgeler. Karakterin zihninin karmaşıklığından dolayı önünü görememesi duygularını yönetememesine neden olur. Hatta manga tarotta bu durum bataklık olarak sembolleştirilmiş dediğim gibi. Yani zihnindeki ikilem, kişiyi duygusal olarak aşağı çekiyor. 

Klasik tarotta karakter beyazlar içerisinde. Bu beyaz giysi aslında (BENCE) karakterin henüz bir fikri benimsememiş olma halini, yani araf halini simgeliyor. Karakterin elleri kolları bağlı değil. Ellerini bağlayan kendisi. İki tane kılıcı havada tuttuğu için ellerini kullanamıyor. Dahası, kaç zaman boyunca iki kılıcı öylece havada tutmaya devam edebilir... Belirsizlik insanı yorar. Gözlerindeki bağı çözmesini engeller. Karaktere bu durumunu sorsak bize eminim ki, ''yapamıyorum,'' derdi, ''gözlerimdeki bağı çekip çıkaramıyorum.'' Çünkü iki kılıçtan birini (veya ikisini birden) bırakmaya hazır olmadığını düşünüyor. Bu sadece bir düşünce. Gözleri bağlı olan karakterin düşüncesi. İşte, kararsızlık insanın zihnine bunu yapabilir diyor kart.

Manga tarotta ise -destenin genel tasarımından kaynaklı olarak- maceracı gibi giyinmiş bir karakter göze çarpıyor. Yine klasik desteyle benzer bir konumda. Tek fark, bu karakterin kolları zincirlenmiş halde. Karakterin kollarını kavuşturduğunu ve belki de bundan güç alarak iki kılıcı (iki fikri) aynı anda havada tutmaya çalıştığını görüyoruz. Daha evvelce şu yazımda kupa 9'lusu kartı üzerinden şu ''el kol bağlama'' olayına değinmiştim. Kollarını bağlayan kısmetini alamaz; çünkü yeniliği alamaz. Aynı şeyleri tutar durur. Kol bağlamak, ben istemiyorum demektir. Karakter iki kılıcıyla yorgun ama onu kimse kurtaramaz. Çünkü kollarını bağlayan kendisi. 

Kartı incelerseniz fark edersiniz, karaktere bağlanmış zincirler de aslında kollarının kavuşmuş halde durması için var. Zincirler, karakterin kollarının birbirine kavuşmuş şekilde durmasını sağlıyor. Bu aslında içe dönüşün de sembolüdür. Ancak ferahlatan bir yerden değil; içe çöktüğün, büzüldüğün, tek bir canlılığı hissedemediğin bir yerden. Ayrıca bu destede karakterin gözlerinde bağ yok; karakter gözlerini kendi kendine yummuş. İsterse o gözleri açabilir, ancak açmamayı ''seçiyor.'' İşte, kararsızlık insana bunu da yapar. İnsanın zihnindeki ikilemler, gözleri kapatmasını sağlar. Belki başlangıçta bilerek kapatır karakter gözlerini. Ancak zaman geçtikçe fark eder ki, göz kapakları onları kaldıramayacağını ''düşüneceği'' kadar ağırlaşmış...

Kılıç kartları zihinsel süreçleri simgelediğinden dolayı zaman anlamı da biraz daha yayılım gösterebilir. Kılıç ikilisi zihindeki netleşme hali sağlanınca olur der. Ancak kartın numarası iki olduğundan ikili vadelere (iki hafta, iki ay gibi veya ayın 2-12-22-32 (pardon ahahaha) gibi zamanlarına da) dikkat edilebilir.


sol: klasik deste, sağ: manga tarot

Bir sonraki elementimiz su. Kupa kartları tarotta su elementi yani duygularımız ile ilişkilendirilir. Kupa ikilisi ise birliktelik, beraberlik, ortaklık, anlaşma, buluşma, belki kavuşma, uyum ve hatta ruhsal bağ gibi anlamlara gelebilir. Tek anlamı bu değil ama romantik anlamı yüksek olan da bir kart. İkili kartlar içinde de en minnoş olanı sanıyorum ki kupa ikilisi olarak bilinir. Bu da tehlikelidir. Çünkü hiçbir ''minnoşluk'' gökten zembille hayatına inmez. Emek vermen, onu var etmen veya var olmasına izin vermen gerekir. Ayrıca bu karttaki ''ruh eşliliği' imgesi gerçekten de aşk ilişkisi özeline daha yakındır. Tarotta kupa 6'lısı kartı da ruh eşliliğini ifade eder ancak o kart daha çok geçmiş yaşam bağından (gerçekliğine inanıyorsan reenkarnasyon da olabilir, normal bu yaşantından eskiden tanıdığın biri de) olan arkadaş, eş dost, hatta aile bireyi de olabilir. Kupa 2'lisi ise (birazdan uzuncaaa değineceğim) daha çok eril-dişil dengesi üzerine bir kart ve bu ikilik en bariz romantik ilişki deneyimiyle anlaşılır.

Kartı incelediğimizde birbirine dönük olan bir erkek ile bir kadının birbirlerine birer kupa uzattığını görüyoruz. Buradaki erkek ve kadın sembolleri aslında eril ve dişil yanımızı simgeliyor. Yin yang gibi. Eril ve dişil enerji sosyal medyada anlatıldığının ötesinde ve farklı olarak aslında bir arada bir bütün oluşturuyorlar ve birbirlerini besliyorlar\ destekliyorlar. Onlar bir arada bir takım. Aslında her iki enerji türü de (cinsiyetten bağımsız) birbirinin eşiti. Bu eşitlik temasını her iki karakterin de ne daha az ne daha çok, aynı şekilde ve aynı anda birbirlerine uzattıkları kupalardan (yani duygulardan) anlayabiliriz. 

Dişil enerji, besleyen büyüten ve aslında bunun için alan açan (yaratan\ oluşturan) enerjidir. Bakın mesela ''toprak ana'' bunun için güzel bir sembolik örnektir. Toprak anamız ne yapar; bitkilerin büyümesi için alan açar ve biz o alana tohum ekeriz, o tohum topraktan beslenir, büyür ve yayılır. Böylece yaşam alanı genişler. Dişil enerji genişleyen enerjidir (bu konuya eğer yazısını yazarsam ''İmparatoriçe'' kartında değiniriz). Tabi dişil enerji tüm bunları yaparken eril enerjinin eli armut toplamayacak herhalde. İsterse toplasın... kendi eder kendine bulur. Eril ve dişil enerji, bir takımdır. Eşitlerden oluşmuş bir takım. İnsanların çoğu bunu anlayamaz, belki de kavrayamaz. Ama gerçek bu. Her neyse, eril enerji, yapan eden enerji demektir. Zaten ''premses erkek'' söylemi de erkeklerin bir şey yapmak istememesinden türedi, yine kadınların kendi ayağına sıkmaları bence bu söylem bile ama neyse konumuz bu değil. 

Ne diyordum eril enerji yapan eden, başlatan, aksiyon alan aktif enerjidir. Kaldı ki bu iki enerji türü de zaten her insanın içinde bulunur. Yin yang'deki (bu sembolü severim) yin dişil yanımız, yang eril yanımızdır. Yang enerjisi düşükse kişi hareket edemez, eyleme geçemez ve hatta kıskançlık gibi semptomları bile olabiliyor imiş (bilemiyorum). Bunlar, bu enerji türleri, aslında cinsiyetten bağımsız çalışıyor ve her insanda var dediğim gibi. Ancak siz bir kadınsanız dişil enerjinizi dengelemeniz, kendi merkezinize dönmeniz lazım kız kardeşlerim veya ablalarım. Yoksa evet, üzgünüm, pehlivan olma enerjisini kabul eder onu yaşarsınız. İnsanlar da buna amenna der ve siz her şeyi tek başınıza yaparsınız vallaa. Alan oluşturamazsınız (çünkü başka başka işlerde zaten enerjiniz piliniz vs bitti gitti yok artık). Dişil enerjinizi çevreniz yer yutar size bir şey kalmaz öylece kalakalırsınız. Bu nedenle zaten kadınlara çok oynarlar. Neyse, konumuz bu değil.

Eril enerji ise erkek bireylerde daha çok oluyor. Kaba saba hırt olmak değil eril enerji bu arada. Veya dağ magandası olmak da değil. Bunlar enerji diyoruz, hırt olmaksa hırt olma seçimidir; ikisini karıştırmayalım. Öhömmm neyse, bazılarınız bana sinir olabilir, olmasın, benim okurlarım tatlı ve düşünen insanlar biliyorum. Enerji nedir dedik: Duygu düşünce eylem birliği. Eril enerji koruyan, sağlamlaştıran (imparator kartında değinirizzz - yazısını yazarsam), karar alan net olan, adım atan aktif (yang) enerjidir. Yani ben demiyorum spritüel camia diyor, kulağımıza küpe diye anlatıyorum hepimize. Bunları krallar ve kraliçeler kartlarında da (yazarsam) konuşuruz. Ayrıca evrenin doğumu bile bu iki enerji ile gerçekleşmiş diye bazı bilgiler edinmiştim ama bilimden sapmak veya insanların kafasını karıştırmak da istemem. Aşkı ararken evrenin doğumuna kadar gitmiştim tey yavrum teyyy... dünyaya bakmak aklıma gelmemiş, neyse. :) 

Bu arada yang (eril enerji) sembolleri güneş, aslan gibi şeylerdir. Aydınlık enerji yang enerjisidir. Aydınlık, hareketle oluşur. Bu bakımdan yang (eril) enerji aktif, hareketli enerjidir. Tarottaki güneş kartı da mesela eril enerjiyi simgeler. Ancak yang enerjisi sağlıklı çalışmazsa (az veya çok çalışırsa) kişi ya eylemde bulunmaz, ya da kendini paralar. Oysa sağlıklı bir yang enerjisi parlar, erkekler duyun! :)  Yin (dişil) enerji ise karanlık enerjidir. Buradaki karanlık-aydınlık zıtlığı, iyilik-kötülük olayıyla zerre alakalı değil. Bu daha çok zıtlık teması için söylenen özellikler. Yoksa ikisi birleşince hiçlik de varlık da bir olur, ikilik ortadan kalkar. Yin (dişil) enerji sabittir, durağandır. Onu harekete geçiren yang (eril) enerjidir. Ateş ve su imgelerinde de (tahminimce) ateş yang, su yindir. Çünkü yang sıcak, yin serin enerji olarak bilinir. (Bu konuya 'büyücü' ve 'azize' kartlarını anlatırken de değinebiliriz, kartlar birbirini tamamlar yani bunları boşa yazmıyorum, ana felsefe bu). Ateş elementinin arttırılması harekete geçme gücünü arttırır da derler (erkek olmanız gerekmiyor bunun için :). Yin (dişil) enerji ay ile ilişkilendirilir. Karanlık (ay'ı, güneş aydınlatır yani aydınlık karanlığı harekete geçirir), ve durgun olan yin enerjisi aslında alan açar. Yukarıda dişil enerji için ''genişleyen enerji'' ifadesini kullanma (ki bunu ben uydurmadım) nedenim de bu. 

Özetle arkadaşlar, okurlar, Neptün misafirleri... Bu yin yang felsefesi aslında bir'den gelip iki'ye ayrılma ve sonra yeniden 'uyumu' yakalama olayını anlatır. Bu dünyada her bi' şey ikilik üzerinden anlaşılır ve aslında çalışır (illüzyon metaforları burada devreye giriyor, ki bence bu metaforun kendisi bile bir illüzyon da neyse beyinleri yakmayalım). Karanlık aydınlık ile, sıcak serinlik ile, aktiflik durağanlık ile anlaşılır. İkili kartların da üzerinde durduğu temel prensip denge olduğundan dolayı konu konuyu açtı buralara geldik af buyrun ahahhah.

Ne dedik, eril dişil enerji menerji... Bunları geçelim. Ruhlar dünyasında yaşamıyoruz. Ancak geçmeden önce de bir sorgulasak da iyi olabilir sankim... Buna neden değindim? Pek çok tarot okuyucusu bu kartları ''ruh eşi'' kavramıyla ilişkilendiriyor, ruh eşi deyip geçiyor. İnanır mısınız ben (ki yıllar içinde bir sürü tarotçu izledim işsizliğimden) sadece tek bir kişide (buradaki kanal) bu kartın ''ruhunuzla\ yüksek benliğinizle\ veyahut içinizdeki çocukla buluşma'' (yani içinle kavuşcan gözün aydın) yorumunu duydum. Bir şeyleri, kavuşmaları hep dışarıdan bekliyoruz. Oysa daha kendimiz bile kendimizle parçalanmış halde iki farklı uçta yaşıyoruz... Ondan diyorum zaten tarot kendini tanıman içindir, yoksa onu bunu şunu anlasan ne anlamasan ne... (anlayamazsııınn da zaten de neyse).

Neyse lafı sulandırdım. Özetle bu kart çıkmışsa şayet... Eğer aşk bağlamında çıktıysa gözün aydın; ya sevdiceğinle barışacaksın kavuşacaksın vs., kimse yok diyorsan da ruhuna bedenine uygun birisi duygularını sana sunabilir (veya aynı anda sunarsınız ama mutlu son oranı yüksek). İş\ okul için bakıyorsan; anlaşma yapabilirsin, ortaklık kurabilirsin vs vs anlamlar. Birisiyle küssen veya aran limoniyse (aile, arkadaş, sevgili veya öğretmenin bile olur kimi sorduysan) onunla barışma olabilir. Çünkü kupa ikilisi duyguların birbirine sunulmasını simgeler özünde. İş ortaklığında bile aslında duygusal bir yerden uyum yakalamak vardır bu kartta. Kupalar duyguları anlatır. İkili sistemde kupa ikilisi ise eşitlik ile temellendirilmiştir. Karttaki iki karakter de birbirinden üstün değil. Ayrıca yüzleri birbirine dönük. Kaçan göçen yok. Arkadan iş çeviren yok. Alnı ak, sırtı pek birbirlerine bakıyorlar. 

Klasik tarottaki aslan ve onun altından aşağı inen birbirine dolanmış yılanların sembolü ise derin anlamlar taşır. Buradaki ''aslan'' yürekliliği, açıklığı, cesareti, kalpten gelen adımı, tutkuyu, çekimi, en önemlisi 'hareketi' de simgeler. Yılanlar ise ruhsallıkla ilişkilendirilir. Ruhsal şifayı, eril dişil dengesini (bunları laf olsun diye anlatmadık yaaa :) vs simgeler. Zaten karta ''ruh eşi'' anlamını veren başlıca sembollerden biri de bu yılanlardır. 

Bu kart dışarıdan çok ponçik görünse de aslında BENCE duygulardan doğan tutkuyu da ifade ediyor bir yandan ve bunu dünya düzleminde yapıyor. Bakın daha anlatmadık ama bir ''Aşıklar'' kartı da romantik bağlamda (ki tek anlamı bu değil bakmayın adına) değerlendirilebilir ancak Aşıklar kartı bu dünyayı değil (neptün'ü dermişim :) öte alemi simgeler. Göklerde buluşmuş iki karakter vardır orada. Kupa ikilisinde ise yeryüzünden bir sahne görmekteyiz. (Ki aşk bağlamında öne çıkan kartlar üzerine bir yazı 14 Şubat haftasına iyi gider hııımmmm :). Yani aslında bu kart, maddeden temellenir manadan değil. Bu nedenle de bu kartı çok seviyorum. Çünkü bu iki karakter (her ne kadar ''ruh eşi'' olsalar da) ruhsal düzlemde bir güçle değil, birbirlerini seçerek eşleşiyorlar ve bunu bilinçli bir seçimle yapıyorlar. İkili kartlar içinde diğer tüm elementler (birazdan tılsım ikilisine de değineceğiz) kararsızlık anlamı taşırken, bir tek kupa ikilisi ''seçim'' anlamına gelir. Zaten kupa ikilisi bir küçük arkana kartı; yani küçük arkanalar kadersel durumları değil, insanların eylemleriyle şekillenen durumları simgeledikleri için kart emek kokuyor emeeek.

Manga tarotu incelersek onda da benzer bir sahne görürüz. Ancak bazı ''küçük'' görünen farklarla. Örneğin bu destedeki kartta karakterler yeryüzünde değil bulutların arasındadır. Bulutlar için yukarıda ne demiştim?: Belirsizlik. Bulut ve belirsizlik ilişkisi aslında bu ikili sistemdeki kararsızlık temasıyla çok uyumlu. Desteyi tasarlayanlar detaylara dikkat etmişler ve küçük dokunuşlarla bile iyi yorumlamışlar. Ancak tüm bu belirsizliğe rağmen iki karakter birbirlerine dönük ve birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Birbirlerini belirsizliğe rağmen bilinçli olarak seçmiş iki kişi var kartta. Ayrıca ''ben seni seçtim pikachuuu aman ruhumun eşi'' deyip olayı havada bırakmıyorlar; ikisi de birbirlerine somut bir şey uzatıyor. İki kupa: Karşılıklı duygular.

Stardust (Yıldız Tozu) isimli çok sevdiğim bir film var. Orada geçen çok sevdiğim ve hatta izlediğim tüm filmlerde duyduğum tüm replikler arasında favori repliklerim arasına giren repliği sizlerle paylaşmak istiyorum (ne cümle kurdum be :): ''Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. Sanki artık bana ait değil de sana aitmiş gibi. Kalbimi istersen sana veririm. Hediye, mal mülk istemem. Bağlılığını kanıtlaman da gerekmez. Sadece senin de beni sevdiğini bilmem yeter. Sadece, kalbim karşılığında... kalbin.'' - Stardust (Matthew Vaughn, 2007). 

Burada aslında ''bağlılığını kanıtlaman da gerekmez'' derken karakter karşısındaki kişinin kalbine (hislerine) güvendiğini ifade ediyor. Yani sadakat eksikliğini bilmemeyi istemeyi veya tek taraflı bir çabayı değil; içten bir güveni, bilme halini simgeliyor. Bunu kendi başına edinmemiş repliği söyleyen yıldızımız Yvaine, partneri eylemleriyle ona bu bilme halini (güveni) vermiş. Bu çok nadir ama çok gerçek bir şey değil mi? Burada filmi uzun uzun anlatmayacağım, zaten yazı çok uzadı ancak konuyla ilişkili olduğundan filmin içeriğine de biraz değinmek istiyorum. Tristran filmin başında hoşlandığı kız olan Victoria ona ilgi göstersin diye ''benden ne istersen sana getiririm'' modunda takılıyordu. Kız ondan kayan bir yıldızı istedi. Çünkü Tristran'a inanmıyor ve onun ilgisinden besleniyordu. Onun aşkı değildi inanmadığı, Tristran'ın kendisiydi. Bu yüzden zaten başaramaz diye onu gözden çıkardı ve ondan bir yıldız istedi (evet gerçek bir yıldız). Tristran aşkı için duvarın ötesindeki diyara gitti ve gerçekten de kayan yıldız Yvaine'ı buldu. Onu bir esir gibi yakaladı ve sevgilisine götürmek üzere peşinden sürüklemeye başladı. Ancak yolda, bir şey oldu... Tristran'ın ikili dünyasının (yaşadığı coğrafyadaki duvarla oluşan sınır) ötesinden gelmiş bu yıldız, ona bilmediği bir şeyi gösterdi. (Ne göstermişti net anlatabilmem için filmi yeniden izlemeliyim sorry).

Bu gerçek, Yvaine'nın söylediği gerçek, pek çoğumuza ''masal'' gibi geliyor değil mi? Oysa gerçek budur, insanlar uyumayı seçerler. Sonra da göremediklerine inandıkları asıl dünya gerçeklerine ''masal'' derler. Gerçek bir güven, sadakat, bağ ve uyum gibi şeylere. Herkes demez ama demeyenler bile... malesef, içgüdüsel olarak kendilerini geri tutarlar. Bunun doğru olabileceğine inanamazlar. Haklılar. Çoğunluğun inanmadığı bir şeye sen inansan bile fayda etmez. Bu nedenle kendini koruman gerekir. Yine de ben en çok, bu repliği sevdim. Sadece romantik bulduğum için değil, gerçek bulduğum için.

Ah laf lafı açtı yoruldum... Kupa ikilisi için zaman olarak ne söyleyebiliriizzz... Kupalar duygusal olgunluk ile ilişkilendirilir. Yani kupa serisinin olayı, kişiye katmak istediği ana ders budur: Duygusal olgunluk. Duygusal olarak karar alma halini simgeleyen kupa ikilisi ise bizlere biraz daha beklemelisin diyebilir. Su akışkandır ve onun durulup kişinin iç dünyasının berraklaşması, adım atabilmesi bu nedenle zaman alabilir. İkili vadeler göz önünde tutularak, aylar içinde sorulan sorunun yanıtının gerçek olabileceğini söyler kupa ikilisi. (İşte ne sorduysan ona göre yanıt değişecektir ama ikili vadeler ve haftalar - özellikle aylar teması önemli).


sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Geldik son elementimize ancak ben de açılım yapmışım gibi yoruldum. Hoh. Son element de böyle aslında biliyor musun? Ben tılsım ikilisine bakınca yorgunluğu görüyorum. :)

Tılsımlar, maddi\ somut dünya ile ilişkilendirilir ve toprak elementi ile sembolize edilir. Bu bakımdan en yavaş işleyen elementtir. Bir şeyin mana (düşünce) durumundan madde (fiziksel form) durumuna geçmesi için uygun koşulların sağlanması gereklidir. Bu da tabi ki zaman alır. Zaman demişken, bu sefer farklılık yapıp kartın zaman anlamını sonda değil başta ifade edelim madem. Tılsımlar yıllar ile ilişkilendirilir ancak tarot o kadar uzak vadeye kadar göremez. Zaten yukarıda ve önceki tarot yazılarımda bir milyon kere söylediğim gibi öncelikle kartın çıktığı bağlam yani soru önemlidir. Eğer ki sizin sorunuz uzun bir süreci kapsayan bir konuyla ilgiliyse, evet, gerçekleşmesi yılları bulabilir. Ancak yine yukarıda söylediğim üzere bazen tarot zamanı direkt vermez de olaylar üzerinden verir. Sen hazır olunca, şu falanca olay\ durum olunca vs gibi. Bu kartta da denge teması öne çıkıyor (inceleyeceğiz), yani mevcut durum somut olarak dengelenince veya stabilleşince o sorduğun şey olacak denebilir. Ama bu kart çıktıysa (dizilim önemlidir tabi ama yine de...) sorduğunuz şeyin olmasına daha var diyebiliriz. İkili vadelere dikkat, sabır önemli. Toprak olduğu için aslında buna göre mevsim tahmini de olabilir. Örneğin ezoterik olarak mevsimler de elementlerle simgelenmiş.

Ateş: İlkbahar.

Su: Yaz.

Hava: Sonbahar.

Toprak: Kış.

Bu sezonlara (açılımı yaptığınız zamana bakarak) dikkat edebilirsiniz. Siz açılımı yazın yaptınız ama toprak ağırlıklı bir sonuç çıktı diyelim. Kışa kadar yolu olabilir o olayın. Aslında bahsettiğim temelde bu.

Kartı incelediğimizde, ki artık bence siz de alıştınız bazı sembollere, ön planda bir karakterin iki elindeki iki tılsımı dengede tutmaya çalıştığını ve bunu yaparken gerçekten zorlandığını görürüz. Neden bu kadar zorlanır peki? Ben sustum, hadi size zaman veriyorum. Düşünün ve yanıtlayın. Cevabınız hazır mı? Az daha bekleyelim isterseniz... :)

.

.

.

Evet bence yeterince bekledik. Tılsımlar somut durumlarla, sistemlerle ilişkilidir. Bu nedenle de tutkulara, düşüncelere, duygulara benzemezler. En başta ağırdırlar; çünkü bir ''ağırlıkları'' :) vardır. Bu şey (ağırlık) sorumluluklar gibi soyut gibi duran durumlar bile olsalar, aslında ağırdırlar çünkü senin maddi dünyada bazı eylemlerde bulunmanı gerektirirler. İş, eğitim, para, mal mülk, kariyer ve hatta aile içi sorumluluklar... bunlar hep maddi düzen ile ilgilidir ve taşıması zordur. Bu nedenle de karakter iki tane tılsımı dengede tutmakta zorlanıyor işte.

Karakterin tılsımları durmadan birbirleri arasında hareket ettirerek kendince bir ritim, düzen, uyum tutturmaya çalıştığını, tılsımlar arasında çizilmiş 8'den yani sonsuzluk sembolünden anlayabiliriz. Bu kart, denge kurma çabasını yansıtır. Ancak karakter bu çaba içinde kendini kaybeder ve uzun süre bu ritme takık kalırsa, bir döngüye girebilir (sonsuzluk sembolü bunu anlatır). Karakterin arka planında gördüğümüz dalgalı deniz ise onun bu denge kurma çabasındaki iç dünyasının dengesizliğini, duygularının yükselip alçalmasını anlatır. Denizdeki tekneler göze çarpar. Teknelerin hareket etmesi için suya olduğu kadar rüzgara da, yani havaya da ihtiyaç vardır. Peki biz daha önce hava elementi için ne demiştik? Hava, düşünceleri simgeler. Karakter içinde bulunduğu maddi ikilikle cebelleşirken aslında aklında kırk tekne döner durur ahahahahha, bakın bu kartı böyle anlatan da çıkmaz değerinizi bilin. :)

Karta bakıyorum başka söylenecek bir şey var mı... İlgimi ilk kez çeken bir şey var: Karakterin bastığı zeminin düzlüğü. Her ne kadar kartın arka planında kaotik ve aslında hareketli bir manzara bizi karşılasa da, karakterin bastığı zemin yani toprak, dümdüz. Hiçbir engebe, yokuş, çukur vs yok. Manga tarotta az biraz taş eklenmiş ama zemin hala düz. Yani karakter tüm bu ikilikle uğraşmakta aslında stabilite buluyor. Bu durumun gölge yönü şu olabilir: Karakter kendini ikilik döngüsüne (üstelik maddi düzlemde bunu yaşamak çok daha kolaydır) kaptırıp kendini (duygu ve düşünceler tarafında) zorlayabilir. Denge yalnızca stabilliği (maddeyi) korumakla gelmez. Denge, farklı unsurların varlığını görmek, bilmek ve tanımakla gelir.


Evet. İkili kartlarımızın hikayeleri böyleydi. Bu kadar uzun bir yazı ben de beklemiyordum. Ama keyifliydi kabul edin. Keyifli ve yorucu. Şu eforu başka alanda gösterebilseydim ah ah. İşte, fikrimi aktarınca ben de genişliyor, yayılıyor ve büyüyüp parlıyorum. Aktaramayınca, sıkıştırılınca, zorlanınca, içimde tutunca... büzülüyor, daralıyor, karanlıkta kalıyorum. Gerçi bu yazıyı yazınca parlamadım yoruldum gereksiz yere ama olsun en azından farkındalık oldu biraz. :P 

Bu arada sevgili okur, bunları böyle uzun uzuunn anlattım ama hepsi teoride boş beleş iş, değil mi? Evet öyle biliyorum. Yine de bu sembolleri incelemek ve üzerine düşünmek bana hep sanki gece göğünde veya uzay boşluğunda uçuyormuşum gibi hissettirmiştir. Sanırım bu nedenle seviyorum. Bir de, en azından başlangıçta, kendime yaklaşmamda çok yararı oldu bu metafizik konuların. Sonra ne oldu bilmiyorum. Şimdi ne düşünüyorum bilmiyorum. Sanırım bu nedenle, sana geçmişi yazabildiğim için yazıyorum. Yani bunları daha önceden düşünüp sindirdiğim için rahatça anlatabildim. Yoksa anlatmazdım, hayatımın bir dönemini kaplasa da, bu konulara hiç girmez havalı havalı sanat edebiyat takılırdım. :) 

Yani, içimde yer etmiş, hoşuma giden bir şeyi saklardım. Sanırım son yıllarda kendim hakkında dürüst olmamı sağlayan şey de tam olarak bu. Artık kendim olarak algılanmak istiyorum. Zaten ben hiç daha iyi algılanayım diye bir role bürünüp kendimi gösteremem. Buna gerek de yok da... İnsanlar genelde böyle yapar ya... Belki ben de yapıyorumdur tabi :). Ama anladın bence, anladın anladın... Kendimi saklamak istememek bile değil de... (çünkü hiç saklamadım). Sadece sevdiğim bir şeyi veya ilgimi çeken bir şeyi söylemek gibi. İşte böyle bir şey. İşte, tüm bu tarottur odur budur (ve hatta aşktır ve (genel) yalnızlıktır) konuları, bana bunu öğretti.

Neyse, hoşça kalın.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kediler gibi sevmek.

 

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan. 

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus.

bonus 2 :P

bonus 3 ahahahha tamam son.


(Her Çocuğun Bir Yıldızı Var - Mustafa Ruhi Şirin)


Aşk.

The Kiss\ Der Kuss\ Öpücük - Gustav Klimt.
(Uygarlığın Ayak İzleri: Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler
(Celil Sadık) kitabından.)

Aşkı zihinle ilişkilendirirler. Oysa ben öyle düşünmüyorum. Zihinden kastım tabi ki hayal, kendini kandırmak, kimi zaman da nedenler bulmak falan filan. Soyut şeyleri kastederler. Oysa hayır. Aşık olduğunda bir şeyler yapmak istiyorsun. Aşkın ilk belirtisi bence bu hatta. Evet, ironiktir ki, bu belirti ilk önce zihninde beliriyor. O (kişi), zihninde seninle birlikte beliriyor. Daha önce olmayan bir şey... onunla birlikte (henüz gerçekleşmemiş) yaptıkların gözlerinin önünde beliriyor ve sen buna engel olmuyorsun. İnsanlar bunu neden bu kadar çok küçümsüyorlar? Bence bu, dünyanın en zor şey(ler)i(nden biri).

Bir kitaba rastladım. Hatta az evvel sipariş verdim. Bana bu satırları yazdıran da, o kitabı araştırma sürecim oldu. Kitabın adı, Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Martı isimli kitaptan tanıdığımız (veya tanıyor olabileceğiz) Richard Bach. Martı'yı yıllar yıllar evvelce (evet abarttım veya abartmadım mı ki...) lisemdeki kütüphanede okumuştum. Arkadaşlarım test çözerken benim elenme anlarım bu görüntülere yansımış işte :), neyse. Martı'yı okurken ne düşünmüştüm hatırlamıyorum. Bu kadar çok övülen bir kitabın beni beklediğim kadar sarsmadığını düşünmüştüm sanırım. Öte yandan... Martı'nın yansıttığı özgürlük hissi kitabın karakteriyle ve kelimelerle değil de, içinde bulunduğum anda yaptığım eylemle gelmişti bana. O sessizlikte aslında pek de rahat olmayan sandalyeye kaykılarak oturup okuduğum o kitap benim için önümdeki trigonometri fasiküllerine bir çeşit başkaldırıydı.

İşte, kitabın verdiği mesaj olarak söylenen özgürlük hissini ben bu şekilde duyumsamıştım.

Yazarın Sonsuza Uzanan Köprü isimli bu kitabı ise baskısı olmayan bir kitap. Hatta ben de Nadir Kitap'tan buldum. Bulduğum kitabın ikinci el olması beni daha da çok heyecanlandırıyor. İkinci el kitaplar hep ayrıca bir hikaye barındırır biliyorsun. Bu kitaplar anlattıkları hikayelerin üstüne bir de onu bizden önce okuyanların hikayesini taşır. Öte yandan bu kitabın konusu, aşk. Spoiler olmasın diye ötesini berisini pek de araştırmadım ancak kitap, yazarının aşka olan bakış açısının yıllar içindeki değişimini anlatıyormuş. Ah, böyle yazınca da pek bir yavan geldi. Ancak okuduğum arka kapak nasıl desem... Bana bu yazının ilk paragrafını yazdırdı işte. O arka kapak aslında çok klişeydi. Bir masal sahnesi. Hayatının aşkını bulursun ve... uyanırsın.

Beni bunun etkilediğini sanmıştım. Oysa hayır. Sanırım beni kitabı okuyanların ikiye ayrılması etkiledi. Bir kısım kitaptan çok etkilendiklerini söylerken, diğer kısım vakit kaybı olduğunu düşünmüş. Yine de, bence, her şeye rağmen yazarın kendi aşk öyküsünü anlatması çok cesurca. Tamam! Ben en çok bundan etkilenmişim. :) İşte... aşk böyledir sevgili okur, değil mi hadi söyle? Sen eminim aşık olmuşsundur. Kaç kere oldun? 1-2-3... 

Çok küçükken... ve biraz daha büyükken, onun tek olduğunu sanmıştım. Bu sırada, hayattaki bazı şeyler için yaptığım gibi, insanların farklı hissediş biçimleri olabileceği gerçeğini küçümsüyordum. Her aşkın, kendi sesi olduğunu küçümsedim. Ancak sonra bu fikrim bir anda değişti. Gerçekten bir anda mı oldu bilmiyorum ancak başka çarem kalmadığını düşünmüş olmalıyım. Bunu artık kabul etmem gerekecek kadar büyümüştüm sonuçta. Belki de alternatif bir yol bulma çabamdı bu benim. Benim yaşımda hala aşık olmayan veya aşık olduğunu sanmayan biri kaldı mı... 21. yüzyılda? Sanmıyorum. İşte bu nedenle, bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldım. İnsanlar tek bir kez değil, birden fazla kez aşık olabilirler. Yoksa... onu nasıl bulabilirim! Onun hiçbir zaman ilk aşkı olamayacağım. Ama yine de... buna rağmen, beni sever mi? Hayır, bana aşık olur mu? (her kimse)

Neden aşık olamadığımı buldum. Kendi gözlerimle bakmadığım için. Oysa, onun gözlerinden bana ne değil mi? Ben hep, göremediğim birini sevemeyeceğimi düşünmüşümdür. Ve bunu yaparken kendimi saklamışımdır. Hoş, insanlar sevgi ile aşkı birbirinden ayırırlar. Sevgi özdür oysa. Aşksa, içinde diğer bileşenleri taşır. Belki de insana birden fazla aşık olma hakkını veren de bu olur. Bazı aşklar daha sevgi odaklıdır, dostluk vs gibi. Bazısı daha mantık odaklıdır ama sevgi de vardır. Bazısı tutkuyla yanar ama sevgi mutlaka olmalıdır. Bazısı bir bilmece gibidir, bazısı cevap gibi. Hepsi değerlidir, değil mi? Çünkü hepsi iz bırakır. Kalp izi. 

Böylece insanlar kalplerinin kırıldıklarına inanabilirler. Ama sanmıyorum. Bence yaşadığın gerçekten ''aşksa'', kalbin çizikler alsa bile, o çizikler kalbini dağıtmak bir yana, onu bir arada tutarlar. Beni anlamayacağını biliyorum. Çünkü beni anlamışsan, kalbinin bir araya gelemeyecek kadar çok kırıldığını, üstelik bunu tek bir darbe bile alamadan, bundan çok korktuğun için tek bir darbe bile almamış kalbin bir anda tuzla buz olduğunda anlayabiliyorsun. Beni anlamadın değil mi? Güzel.

Kitabın arka kapağından bahsettim ancak onu paylaşmayacağım. Kitap elime gelince, kitaptan bahsederken paylaşabilirim. :) Biliyor musun, uzun zamandır bir kitabı gerçekten bu kadar çok merak etmemiştim.

(Hayır, yalan söyledim. Sevgi ve aşk aynı şey değil ve olamaz da. Hele hele mantık mı, yok artık. Aşk ve mantık... saçmalığın daniskası. Tutku da değil, olamaz da. Aşk, hiçbiri değil sadece kendisi. Onun ne olduğunu bilmem ayrıca saçmalık. Bu fikri beynime kim koyduysa... Bu fikir yüzünden hiç aşık bile olamadım işte! Tamam, bu hissi nereden tanıdığımı anımsadım. O hissi sadece düşünerek hissettim, hissettiğimi düşünmedim. Bir daha böyle olmayacağım! Sanırım kaybetmekten korkuyorum... Chat gpt ile olan psikoloji seanslarımdan bu sonuca ulaştım ahahahah *-* Ya ona sahip olup onu kaybedersem... Neyi? Hissi mi... İnsan değil. Çünkü kimse kimseye sahip olamaz. Olmamalı da, zaten olamaz da. Öte yandan... Sen ne düşünüyorsun sevgili okur? İnsan, neyi kaybetmekten korkar? Ben acaba neyi kaybetmekten bu kadar çok korkuyorum merak ediyorum. Cevap onu çıksa da... bu beni sevmeme ihtimali değil. O zaman ne? Ne yani? :) Gülüyorum ama bu bende çok yüksek. Kaybetmek, birini kaybetmeye dair korkum o kadar yüksek ki... Sen hiç böyle hissettin mi? Sanırım gerçek korkum... dım dım dım dım :) yıldızımı kaybetmekmiş. Tabi bu da çok katmanlı bir yanıt ama yeter çok açıldık denize...)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Kitap elime ulaştı. Gerçekten hızlı bir alışverişti. :) Kargo paketini açarken bile heyecanlıydım. Sanki, sanki hediye paketi açar gibi hissettim. Vallahi neden bu kadar heyecanlandım bilmiyorum. Umarım kitabı da beğenirim. Bir de ilginçtir, kitabı aldığım sahafın ismi (reklam yok :P) Kara Kedi'ymiş. Yok artık! Kediler her yanda. :) Beni gülümseten diğer bir detay ise kitabın iç kısmına benden önceki sahibinin Temmuz 2000'de aldığı notlar. O zaman ben daha altı aylık bir bebecikmişim! Ah, hayat ne garip... :) Galiba kitabın benimle yaşıt olması çok ilgimi çekti. Üstelik basım tarihi olarak değil; baya baya kitap benimle aynı yılda bir okurun elinde yaşantı kazanmış yaşıyormuş. Bu sence de inanılmaz bir şey değil mi? Lafın gelişi inanılmaz tabi. Vay anasını sayın seyirciler gibi şok etkili inanılmaz. Ay galiba sahaflara dadancağğmmm.


hadi yine iyisiniz, arka kapağı paylaşayım :)


Sevgili Bezelyecik 3.

 

Genç kadın genç adamla karşılaşmayı Bezelyecik'e sarıldığı tüm gün ve gecelerinde defalarca ummuştu. Ancak böyle şimdi bir anda ve tüm ummaları aklından çıkmışken onu karşısında gördüğünde, ne düşüneceğini şaşırdı. Alacağınız olsun yazar hanım, diye sinirle iç geçirerek hafifçe atıştırmaya başlayan yağmura gözlerini kırpıştırdı. Bezelyecik pusetinde, kafes denmesinden haz etmezdi, çoktan cık cıklamaya başlamıştı. ''Ozannn...'' diyerek genç adamdan bir adım uzaklaştı.

''Uzun zaman oldu,'' dedi genç adam. Oysa genç kadına sanki daha geçen hafta konuşmuşlar gibi sıcacık bakıyordu. Yine de, diye düşündü genç kadın genç adamın artık bir hayli kısalmış saçlarında bakışlarını gezdirerek, uzak. ''Evet öyle,'' dedi sonunda, ''Bezelyecikle... İşte veterinere gitmiştik. Tek gitmesi de biraz zor oluyor. Yani! İşte Denizle gidecektik ama onun işi uzun sürünce...'' Genç kadın gözlerini kırpıştırmamak için savaş veriyordu. Elinde olsa gözlerini sıkı sıkı kapatır ve bu anı sonsuza dek yok ederdi. Ben böyle mi istemiştim, diye fısıldadı iç sesiyle. ''Miyavvv...''

''Seni çok özledim Bezelyecik. Uzun zaman oldu değil mi kızım? Annesi...''

''Efendim!?''

''Bezelyeciğimizin tüyleri daha da bir parlamış sanki değil mi? Veterinere niye gittiniz bu arada? Bir sorunu yok değil mi güzel kızın?''

''Yok hayır, kontrol için.''

''Güzel...'' Havadaki boşluğu Bezelyecik'in genç adama attığı bakışlar dolduruyordu. Genç adam atkısını çıkarıp kafesin çevresini sardı sarmaladı.

''Seni gördüğüne sevindi... Yani o da. Yani! Bezelyecik sevindi... Ben de sevindim tabi de...'' Genç kadın tek elle parmaklarını kütletmeye çalışırken sinirlerinin daha da gerildiğini hissetti. ''Ozan!'' dedi sonra aniden. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. ''İstersen...'' dedi genç adam. ''Ozan!'' dedi genç kadın, sığındıkları saçağın altındaki kalabalık yavaş yavaş artıyordu ama şimdi değilse ne zaman diye fısıldadı genç kadının iç sesi. ''Yağmur diniyor galiba... Bir anda başladı bir anda bitiyor ne tuhaf bu mevsimde,'' dedi genç adam bakışlarıyla etrafı tarayarak. 

''Arkadaş olamaz mıyız?'' Bu soru ikilinin, Bezelyecik'in ve onlara çevrilen diğer gözlerin arasına meraklı bir sessizlik olarak düştü. 

Genç adam Bezelyecik'in kafesine, pardon pusetine, sardığı atkısını düzeltti ve genç kadına döndü. ''Yağmur dinmişken gidelim istersen... Bir şeyler içelim mi? Hem sana vermek istediğim bazı haberler var.'' 

Genç kadının kalbi aniden ayaklandı. ''N'aber? Yani haber... mi?''

''Tezimi bitirdim,'' genç adam hafifçe gülümsedi, ''Sen hep bir beste bekledin ama o işleri hala oturtamadım. Biraz daha düzenli gitmek istiyorum. Müziğimi düzenli yapmak istiyorum. Tezimi de ilk senin okumanı istiyordum. Senin yardımın çok büyük. İlk sen gör istiyorum... tabii hocalarımdan sonra.'' Bezelyecik ikiliyi sakin bakışlarla süzüyordu.

''Tez... öyle mi? Ah tez ya tabii, çok ama çok sevindim. Tebrik ederim Ozan.''

''Teşekkür ederim... Eeee, zamanın var mı?''

''Şimdi mi okuyayım yani?'' Genç kadın dudağını hafifçe ısırarak başını salladı. ''Bugün biraz hızlı bir gündü de, o yüzden geç anlıyorum pardon...'' dedi hafifçe gülümseyerek. Oysa yüzünün aldığı şekil dağılmış yüz kaslarından ibaretti. Genç adam da gülümsedi, bu durum genç kadının yüz kaslarını toparlamasında yardımcı olmadı. Zaten sorumu da yanıtlamadı, diye düşündü genç kadın dağılmış yüz kaslarına çatık kaşlarını eklerken. 

''Yani tabi ben sana e-posta...''

''Tamam evet öyle yaparız. Şey...'' dedi sonra genç kadın sıkıntıyla, ''bir şeyler içelim mi acaba?''

''Olur...'' dedi genç adam temkinle. ''Bezelyecik bugün fazlasıyla uysal, ona da uyar sanırım değil mi Bezelyecik?''

''Uyar uyar, yani uyar diyor o da.'' 

Bezelyecik sadece, gözlerini devirerek sessiz kalmış.

İkili sessizce yürümüş. Hava baharı anımsatan tatlı bir sıcaklıktaymış. Yağmurun ardından beliren güneş sessizliği yumuşatmış. Sessizlik sokaklar, kaldırımlar, caddeler, şehirler, ülkeler, galaksiler boyu dönmüş dolaşmış ve ikilinin bardaklarının arasında durmuş, durmuş.

''Ozan,'' demiş sonunda genç kadın. ''Ben...'' Gurur yapmanın sırası değilmiş biliyormuş. Ama gördüğüm rüya böyle başlamıyordu, diye sitem etmeye devam etmiş içinden. Yazarına darılmış, hatta küsmeyi aklının bir kenarına yazmış. Yine de... bakışlarını bardağını sıkı sıkı kavramış ellerinden kaldırıp genç adama çevirmiş. Genç adamın artık hiç dağınık olmayan saçlarına, yüzündeki gölgelere ve bakışlarındaki duruluğa bakmış. ''Özür dilerim...'' demiş en sonunda, ''seni kırdıysam, çok özür dilerim.''

Genç adam bir şey söylememiş. Sadece dinlemiş. Sessizliği, genç kadını ve yeniden sessizliği. Sonsuza kadar dinlemek istemese de, dinlememeyi de istemezmiş. Ne yapacağını düşünmemiş, kafasını çevirmiş, sonra yeniden genç kadına bakmış. Hep yaptığı gibi, yeniden yeniden. Tüm bunlar olurken Bezelyecik hemen yanlarındaymış. Başta hafifçe mırlasa da, o da sessizliğe zamanla alışmış. Genç kadın buna izin veremezmiş. ''Seni kediler gibi seviyorum Ozan...'' demiş en sonunda. Ne, demiş sonra hafifçe yana dönerek... Artık dudağını ısırmak, gözlerini kapatmak ve hatta yok olmayı dilemek bile fayda etmezmiş. 

''Ne?'' demiş genç adam şaşkın ama tutamadığı bir gülüşle. ''Kediler gibi ne, ne dedin?''

''Seni kediler gibi sevdim ve seviyorum dedim. Oh be yeter! Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Kendimi kırmak istedim, özür dilerim. Ne yapmam lazım... Ben böyleyim işte. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar büyürsem büyüyeyim... böyleyim. Kediler gibi severim tamam mı? Kediler nasıl sever hala anlamadın mı? Niye anlamıyorsun, niye bana hiç sormuyorsun...''

''Kediler nasıl severmiş? Yoksa, istedikleri zaman mı? Veya istedikleri kadar... Veya...''

''Hep. Onlar bir kere sevince seni severlermiş. Ama korkarlarmış...''

''Neyden korkarlarmış?''

Bezelyecik de neyden korktuğunu merak ediyormuş doğrusu.

''Kediler gibi sevildiğini anlamamandan korkarlarmış...'' demiş genç kadın umutsuzca.

Genç adam, Bezelyecik'in tüylerine usulca dokunmuş ''öyle mi Bezelyecik,'' diye sormuş zaman kazanmak istercesine. 

''Öyle öyle,'' demiş genç kadın.

''Biliyorum, anlıyorum ama ben yorgunum Aslı...''

Aslı... diye düşünmüş genç kadın, Aslı olduk ha...

''Bir daha bunu kaldıramayacağımı biliyorum. Tekrar ve tekrar, seni bulmaktan, bulunmayı istemeni beklemekten... Bir de ne diyorsun, arkadaş olalım mı? Arkadaş?! Biz arkadaş mı olalım... İkimiz, arkadaş...''

''Biz arkadaş değil miydik? Hatta onun da ötesi...''

''Sadece değil. Olsak ne olur? Ne olur! Aslı bak üzgünüm sadece...''

Genç kadın susmuş. Son kozu dürüst olmakmış. Başka ne yapabilirmiş ki, genç adam da kendi bilirmiş. Genç kadın eve gider ağlarmış, olurmuş bitermiş. Neymiş yani, neymiş...

''Ben de seni seviyorum,'' demiş genç adam sakince, ''kediler gibi değil, normal sıradan. En sıradan şekilde ama ben seni seviyorum.'' Her kelimenin vurgusu genç adamın sakinliğinde büyümüş. Genç kadın parmağındaki yara bandını çekiştirmiş, yara bandının izlerini yolmuş, elini yara edene kadar durmamış. Ta ki genç adam artık iyice büzülmüş yara bandına dokunana, genç kadının elini avuçlarının arasına alana kadar. ''Buraya ne oldu?'' demiş genç adam.

''Yara işte...''

Genç adam genç kadının parmağına dolanmış buruşuk sargıyı çıkarmış. Yara bandının sıktığı yerlerdeki izlerde gözleri dolanmış. Sonra da iç cebinden iki halkayı çıkarmış. ''Ne yani yanında mı taşıyorsun?'' demiş genç kadın hayretle.

''Bazen...'' diye cevap vermiş genç adam. ''Artık sadece dünyada kalalım. Belirsizlik yok. Varsayımlar yok. Biz varız. Biz ve Bezelyecik. Tamam?''

''Ama hiç Neptün'den bahsetmek de mi yok! Ben konuşmak isterimm...''

''Dünyada durup Neptün hakkında konuşabiliriz. Ama artık kaçmak, yok. Yoksa var mı?''

''Yok,'' demiş genç kadın netlikle, ''ama... insanlara ne diyeceğiz?''

''Yemişim insanları... Boşver insanları.'' Genç adam elindeki halkalardan birini genç kadının yara bandı izli parmağına geçirmiş. ''Onu da ben sana takayım,'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek. Kalbim neden bu kadar sakin, diye düşünmüş sonra. 

''Olur, Aslımcığım.'' Genç adam yüzüğü genç kadına uzatmış. Şimdi ikisinin de parmakları bir aradaymış. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Küçük Ağaç'ın Eğitimi, Asa Earl Carter)


Not: Final mutlu son olsun istedim. Daha da yazmaya cesaret edemem herhalde. Bunun ilk sebebi dünya sahneleri yazamamam. İkincisi, yazarsam yine ayrılırlar falan aman. Artık onları yazamayacak kadar yaşlandım. :P Öte yandan bu seri amacına ulaştı. Genç adamın aklı, genç kadının kalbi duruldu. Bu hikayeyi bazen bilerek bazen bilmeyerek (çoğunlukla), semboller üzerine yazdım. Yıldızlar, atkı, kedi, bakışmalar, gülüşmeler, saç, hatta müzik, şiir, elmas, bulutlar, gezegenler falan filan... hepsi aslında ikilinin iç dünyasını yani dolayısıyla aralarındaki ilişkiye bakış açılarını anlatıyor. Bunları söyledim çünkü hikayeyi (en azından bazı bölümleri) saçma bulabilirsiniz. Ammaannn neyse okumaya niyet edenler keyifli vakit geçirsinler yeter (ama tuhaf bulabilirsiniz :P). 

Aslında tüm bu keşifleri okura bırakmak lazım ama şunu da söylemek istiyorum... çünkü benim için gerçekten şaşırtıcıydı. Aslı benim parçamdı bunu anlamıştım da... O benim çocukluğumdan bana ulaştı sanırım. Tam olarak değil ama çok fazla yansıması var. Hem bana benziyor hem de değil. Oysa onu oluştururken kendimden ilham almıştım. Diğer karakteri ise hiç yazamadım. O biraz karman çorman oldu. Keşke yazabilseydim, neyse. Gerçi o da bana benziyor, neyse. :) Zaten bu seriyi blogda yazma nedenim de bu, sadece beni anlatması. Bu kadar eğlenceli bir seri beni hep ağlatıyor. Bana fazla geliyor sanırım. O nedenle seninle paylaşmak istedim. Seriyi değil, bu paragrafımı seninle özellikle paylaşmak istedim.

Seri, Küçük Bir Kesit yazı dizisiyle başlıyor (28 bölüm - burada ve şurada). Sonra Yeryüzü Güncesi ile devam ediyor (18 bölüm - burada ve şurada). Son olarak 3 bölümlük Sevgili Bezelyecik yazı dizisiyle son buluyor (ilk iki bölüm burada). Bu da finali. Bu kadar uzun olmasına bakmayın, her bölüm birbirinden bağımsız. Yalnızca Sevgili Bezelyecik başlıklı üç bölümü art arda okumanızı tavsiye edebilirim konu bütünlüğünü yakalamak için. Diğer başlıklardaki bölümler alakasız ilerliyor. Eskiden veya şimdi okuyan herkese teşekkürler, sevgileeer.


Bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim.

 

Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı? 

Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi: Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! (Ve şurada da yorumlamıştım). Kitabı dikkatli okuduğumu, severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.

Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor. 

Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir) parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten göremiyor mu merak ediyorum.

Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum. Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan özelliklerinden biri de budur. 

Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor. Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz. Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler, hey gidi. :)

Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık. Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları belli belirsiz zihnime kazınmış.

Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum, bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense, zamanım olsa bile, okuyasım gelmez. 

Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın, sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra böyle gelişiyor diye düşünüyorum. 

Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler başka kitap ve filmlerden\ dizilerden. 

Senin de buluşmak istediğin karakterler var mı? 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza)



Sevgili Bezelyecik 1-2.

(Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan)

Sevgili Bezelyecik #1 (28.10.25)

Genç kadın parmak uçlarını parmağının çevresindeki boşlukta gezdirmiş. Çalan müziği uzun uzun dinlemiş, dinlerken uzun uzun esnemiş ve gözleriyle parmağının çevresindeki boşluğu izlemiş.

''Kendimi en son doğum günümden birkaç gün evvel böyle hissetmiştim,'' demiş göğsünde uzanan Bezelyecik'e. ''Biliyorsun Bezelyecik,'' demiş kafasını yan tarafına döndürerek. Aynadaki yüzü de onu bekliyormuş. ''Saçlarım bu boydaydı... Gözlerim böyle buğulu, hatta gözüme kirpik kaçmıştı aynen böyle... Dudaklarım böyle önce zoraki, sonra gerçekten kıvrık. Ve sen Bezelyecik, sen benim göğsümdeydin. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle kalbim... Güzel çocuğum benim!'' Genç kadın, kedisine sıkıca sarılmış; ilginçtir, kedisi de ses etmeden göğsünde uzanmaya devam etmiş. 

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın tüylerin arasındaki parmaklarını gözleyerek, ''boş hissettiriyor.'' Bezelyecik, annesinin göğsüne daha çok yaslanmış. Tüm tüyleriyle annesini ısıtmış.

Genç kadın ağlamak için güzel bir zaman diye düşünse de, bunu başaramamış. Bezelyecik'i usul usul okşamış, müziği başa sarmış, sarmış sarmış... ''Bezelyecik... Aşkın bu dünyanın ötesinden olduğunu sanmıştım, oysa o, bu dünyada yaratılmış. Sen bunu hep biliyordun değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik hiç ses etmemiş ama evet, hep biliyormuş.

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın parmaklarını Bezelyecik'in tüylerinin arasına saklayarak. Bakışlarını boşlukta gezdirmiş, gezdirmiş... ''Biliyor musun Bezelyecik... Sevgi ve aşk ikiz kardeşmiş. Biri dünyada büyümüş, diğeri neptünde yaaa...'' Bezelyecik kısacık mırlamış, çünkü bu bilgiyi o da yeni öğrenmiş.

''Bezelyecik...'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek, Bezelyecik'in bilmediği bir şeyi keşfetmek ona çocukça bir gurur vermiş. ''Şarkıyı başa sarmayacağım. Hep aynı şarkıları dinlemekten sıkıldım. Nasıl bir şarkı sevdiğimi bile bilmiyorum. Boşluğu dolduracak şarkıları dinliyorum dinliyorum. Onları...'' Bezelyecik sıkılıp kalkmış ve genç kadının giysi yığınının tepesine uzanmış. 

Dışarıda yıldızlar parıl parıl parlıyormuş. Elektrik kesintisinin ortasında gökyüzü mumlarla dolu bir bahçeymiş. Genç kadın perdeyi hafifçe aralamış ve ağlamaya başlamış. Gökyüzünü çok özlediğini fark etmiş. Yıldızları izlemeyip dudak büktüğü günlere gülmüş sonra. Canı yıldız bulmaca oynamak çekmiş ama sonra buna canı sıkılmış. Çünkü aklına parmağındaki boşluk gelmiş.

Biliyor musun Bezelyecik, diye fısıldamış sonra. Sesi öyle belli belirsizmiş ki duyulmamış bile. ''Ben biliyorum.''

Genç kadın biraz istemeyerek, yine de tereddüt etmeden, perdeyi çekmiş ve yatağına kıvrılmış. Gözlerini örten kirpiklerinin arasından ne düşündüğünü görmek imkansızmış. Parmağındaki boşluk hala orada dursa da, o çok sakin görünüyormuş. 

Oysa değilmiş, Bezelyecik biliyormuş.


Yeryüzü Güncesi 2.

Senin Adın (manga)

Yeryüzü Güncesi #8 (19.02.24)

Zaman ilerliyor, tik taklar duyulmuyordu. Zamanın ilerleyişini usulca duyuran, güneşti. Bulutlar, güneşle sarmaş dolaşlardı. Kah bulutlar güneşi gizliyor, kah güneş bulutları renklendiriyordu. Bulutların arasına dolan rüzgar, onları arada sırada dört bir yana dağıtıp hareketi sağlıyordu. Sanki, etraftaki tek canlılık belirtisi de buydu. Gökyüzündeydi. Bulutlar yavaş da olsa ilerliyorlardı. Oysa yeryüzü sabitti. Rüzgar ağaçların çıplak dallarının arasından yavaşça ilerleyip genç kadının saçlarını okşadı. Genç kadın buna karşılık vermedi. Oflama puflamayla bile. 

Bulutlar küme küme olmuş, gri mor pamuk tarlaları gibi her yerdeydiler. Genç kadının Milka'nın mor inekleri rüyası gerçek olmuş gibiydi. Ancak Bezelyecik dışında bunu fark eden çıkmadı. 

''Falımda sorduğum soruya bir yanıt alamadım,'' dedi genç kadın.

''Fal mı? Ne zamandır falla ilgileniyorsun?''

''Bilmem. Aslında...''

''Aslında?''

''Bu benim için ilginçti biliyor musun Ozan? Sanki paralel bir evrendeki bir benliğim bir cadıymış da ben de kartlara çekilmişim gibi hissettim.''

Genç adam başını aşağı yukarı sallamakla yetindi.

''Ne! Saçmaladığımı mı düşünüyorsun?''

''Hayır canım ne münasebet. Sadece... Biri karşına geçip paralel evrenler ve cadılık deyince insan ne dese bilemiyor...''

Bezelyecik kimse fark etmeden usulca yerinden kalkmış, üstüne bir de gerinmiş ve yavaş yavaş genç adama sokulmuştu.

''Bezelyecik...'' dedi genç kadın hayal kırıklığı dolu bir sesle. Alt dudağını büzmüş, elini dramatik bir şekilde kalbine koymuştu. ''Kırıldı...'' diye fısıldadı. Dudakları daha da aşağı sarkmıştı. Adeta kocaman bir somurtkan yüzdü şimdi. ''Bugün bana hiç sarılmamıştın,'' diye devam etti, ''oysa... oysa şimdi ona sırnaşıyorsun... İncindim.'' Bezelyecik genç kadına yandan bakışlar atarak genç adama daha da sokuldu. Genç adam Bezelyecik'in tüylerini usulca okşuyordu. 

''O kadar iki büklüm oturuyorsun ki, Bezelyecik nereye uzanacağım bu sıkışıklıkta diye düşünüp benim yanıma geldi işte,'' dedi genç adam. ''Hem şaşkınım... Bulutları bile görmüyorsun. Oysa şimdiye koluma yapışman ve 'Ozaan baksanaağğğ' diye son dakika haberleri geçmen gerekiyordu.'' Genç adam ve Bezelyecik çattıkları kaşlarının ardına genç kadını hapsetmiş her bir hareketini inceliyorlardı.

''Evet,'' dedi dalgınca genç kadın, ''bulutlar bugün de güzel...''

''Sen de öyle,'' dedi genç adam genç kadını izlerken. ''Çok güzelsin, bu somurtuk ifadenle bile. Ama ben seni özledim Aslı. Gülümsemeni özledim, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler anlatmanı ve sesini olabilecek en tiz tonda kullandığın hararetli tartışmalarını...''

Genç kadın genç adamın koluna vurarak pofladı. ''Övdün mü gömdün mü belli değil...''

''Ama maşallah elin hala ağır...'' 

Sonra yüzlerine hafifçe birer gülümseme yayıldı. Bezelyecik'in görevi başarılı olmuştu.

''Bazen çığlık atmak istiyorum,'' dedi genç kadın. Sesi öyle sakin, yüzü öyle ifadesiz görünüyordu ki, genç adam başlangıçta genç kadının ne söylediğini anlamadı. ''Ama,'' dedi sonra derin bir nefes alıp ''Şimdi geçti.''

Genç adam ne demeliydi; genç kadını teselli mi etmeliydi, cesaret mi vermeli? Böyle bir ses tonu ve bu kelimeler birbirine öyle zıt görünüyordu ki, genç adamın endişesi bile gecikmeli olarak zihnine hücum etti. ''Nasılsın,'' diyebildi en sonunda. Bu soru ona çok orta yerde kalmış, iğreti ve gereksiz göründü ama genç kadına hiç öyle gelmemişti. Önce cevap, sonra soru gelmişti ancak ikisi de en başından beri ortadaydı. Tüm sorular ve cevaplar. İkili konuşmadan da oradalardı. Sadece şimdi dillendirmişlerdi, tersten de olsa.

''Bunu merak ediyordum ben de, bu sorunun yanıtını.''

''Peki cevabı aldın mı?''

''Evet. Bana kaçıyorsun dedi.''

''Kim?''

''Tarota bakan kişi, kim olacak?''

''Peki kimden kaçıyormuşsun?'' Genç adam alabildiği tüm yanıtları alabilmek için hiç duraksamadı. Normalde olsa genç kadın bin dereden su getirir de dosdoğru hiçbir sorusunu yanıtlamazdı. Bu sefer de farklı olmayacaktı.

''İlginç bir deneyimdi. Ne desem bilemiyorum. Sanki içimi okumuş gibi hissettim...''

''Peki,'' dedi genç adam. Pes etmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. ''Hangi sorunun yanıtını alamadın?''

''Bulutlar...'' dedi genç kadın, ''rüzgar sayesinde mi hareket ediyorlar Ozan? Işık sayesinde mi bu kadar güzeller? Peki ya kendileri? Salt bulut olarak, ışıksız ve rüzgarsız, nasıllardır? Onları öyle düşünemiyorum... Sen düşünebiliyor musun? Bulutları nasıl görüyorsun?''

''Bulutlar...'' dedi genç adam, genç kadınınki gibi düşünceli bir tonda, ''onları izlerken ışığı ve rüzgarı düşünmüyoruz, en azından başlangıçta. Sadece onları görüyoruz değil mi? 'Aaaa ne güzel bulutlar' diyoruz. Sonra belki yanımızdakine göstermek istiyoruz, değil mi?''

''Miyavvvv.''

''Evet, Bezelyecik'e katılıyorum. İstiyoruz.''

''O halde,'' dedi genç adam, ''bulutlar zaten tek başlarına da varlar ve kendilerine ait, bulut olmalarından gelen, bir tanımları var Aslı.''

''Eeee?''

''Aslı...'' genç adam derin bir nefes alıp genç kadının gözlerinin içine baktı ''bulutlara bak. Sana benziyorlar.''

''Bu, iltifat mı?''

''Hayır, falcı veya 'tarot okuyucusu' değilim ama seni görüyorum ve bulutları da. İkiniz de aynı görünüyorsunuz.''

''Miyavvv''

''Bulutlar parça pinçik, düzensiz ve karanlık görünüyorlar.''

''Aynı zamanda morumsu tarafları da var sanki. Şurada başka renkler de görmüştüm...''

''Ozaaaannn!..'' Genç kadının gülümsemesi yüzüne bir anda dağılmıştı. Tıpkı bulutlar gibi. 

''Her yana hareket etmek istiyorlar. Belki de fazla meraklılar. Her şeyi keşfetmek istiyorlar. Belki de... Bu nedenle, ilerledikçe bazen kararıyorlar. Yine de güzel görünüyorlar. Sen hiç bulutlara çirkin der misin?''

''Aslında bazen çok gri olduklarında içimi karartıyorlar ve hemen geçip gitsinler, güneşe yol açsınlar istiyorum...''

''Yine de onları sevmediğini mi düşünüyorsun?''

Genç kadın suskundu. ''Sanırım hayır,'' dedi en sonunda. Şimdi o da genç adamın gözlerinin içine bakıyordu. ''Bulutları seviyorum...'' O anda genç kadın kalbini hissetti. Kalbinin ne denli sakin olduğunu. ''Seni de,'' dedi sonra, ''çok seviyorum Ozan. Sen benim...''

''İyi ki biri’msin,'' ikili aynı anda söylemişti bunu.

''Miyavvv.''

Bezelyecik de onları onayladı.

 

Popüler Yayınlar