Persephone'nun Doğuşu.


Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Nergis. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar travmatik bağlanma yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki üç büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. En azından dürüst ve sözünün eri diyelim... Ona güvenebilirsiniz! (Öhömmm, sanırım. Yine de gerçeğin ardındaki olası bir manipülasyona dikkat edin, Olimposlular'a güven olmaz; benden uyarısı.) Aynı zamanda düzenli tertipli. Çünkü o, Ölüler Dünyası'nda işlerin doğru bir şekilde yürütüldüğünden emin olmalıdır. Hades kafasına göre ceza veremez; hatta cezayı uygulayan bile Hades değildir. Hades, Ölüler Diyarı'nın yönetiminden sorumlu hükümdardır. Tabii o da ''tanrı'' bilincini simgeleyen bir figür olarak ifade edildiği için -Kore'yi kaçırmak gibi- hakkı olmayan eylemlerde bulunmuştur... Sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliyoruz. Öte yandan ne Zeus gibi sadece keyfine göre hareket etmiş ve hilekar davranmıştır; ne de Poseidon kadar öfkelidir. Aksine, Hades'te buz gibi bir mantık göze çarpar. Onu tehlikeli kılan da, belki de, budur.

Çeşitli anlatılarda Hades'in Kore'ye davranış biçimi farklı anlatılmıştır. Olayları romantize etmekten kaçınmaya çalışsam da, ben Hades'in niyetinin kraliçesi olmasını istediği ve üstüne bir ''Tanrıça'' bilincine karşı tümden kötü niyetli olacağını düşünmüyorum. Kore ise kaçırılmaktan doğal olarak memnun değildi. Hatta Hades'e karşı koyduğunu çeşitli eserlerde görmekteyiz. Ancak yeraltında geçirdiği süre boyunca onun da Hades'e değil, kendi geleceğine dair bakış açısı değişmek durumunda kalmıştır. Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan saplantılı ''aşkının'' baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.

(12.03.26)


Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Gece.

 

Hiçbir şey yokken, boşluğun içinden o çıktı: Nyks (Niks). Gece. Boşluk da bir şeydi; ancak bir tanımı yoktu. Bir cismi, bir varlığı yoktu. Belki de o sadece varoluşun bir haliydi. Ancak onun içinden çıkan ilk şey olan gece, bir surete sahipti. Karanlık peleriniyle atlı arabasını sürerdi. Varlıklar onu tanımlayabilirdi. Böylece gece yayılırdı, onu gören değişen algılarla birlikte varoluş kazanırdı.

Gecenin içinde ne olduğunu çoğu zaman bilmeyiz. Ancak hayal gücümüz kadarınca tahminlerde bulunabiliriz. Karanlığın örttüğü suretler, gecenin bir katmanı gibi görünür. Gece bunların hepsini taşır ancak aslında hiçbiri değildir. Gece tarif edilebilir, bir şeye benzetilebilir ancak görülemez. Gördüğümüz sadece gecenin içindeki suretlerdir; onun yüzleri.

Bu nedenle ben hep bir şeyi tam olarak tanımlamanın imkansız olduğunu düşünür ve bunda sonsuz bir özgürlük bulurum. Bundan olacak, geceye karşı hep özel bir sempatim olmuştur. Günün batışından doğuşuna kadarki süreç, sanki benim özgürce dolaştığım bir zamandır. Düşüncelerimin, hislerimin, bunların durgunluğunun veya sadece var olmanın... Dürüstlüğün. 

Gece insanlara kabuslar ya da rüyalar verebilir. Bazen anlamlı bazen anlamsız bulduğumuz görüngüler. Bunlarda da ben, gecenin suretleriyle benzer noktalar görüyorum. Katmanlar. Bunlar bizim katmanlarımız olmak zorunda değil; belki de sadece bir yerlerde gördüğümüz şeylerdir. İlgimizi çeken, bu nedenle de kendi görünmez katmanlarımızın varlığını açığa çıkaran şeyler: Rüyalar ve kabuslar. 

Zaten bir rüyayı rüya, kabusu kabus yapan nedir ki? Katmanlar. Bu katmanlara göre tanımlamalar yaparız. Çoğu zaman olanı olduğu gibi görebilir miyiz; veya, bu gücümüze, anlamı doğru teşhis edebilme kabiliyetimize güvenebilir miyiz? Bir iç göz ne kadar keskin olursa olsun, dış katmanlarda değil, onların görüngülerinde kaybolduğunu unutmamalıdır.

Bu nedenle ben, geceyi de onun yıldızlarını da çok severim. Bu, insana pratik yapma imkanı sağlar. Karanlıktaki parlak noktalar. Solgun ve kocaman ışıklar. Başlarda onlara kendi anlamımı verdim. Çocukken, küçükken, çocuk kalmak isterken. Bu, kendi katmanlarıma ilk dokunuşumdu. Nasıl bir dokusu olduğunu anlamak için, karanlığa ilk uzanışımdı. Onda kendi yalanlarımı gördüm.

Çok uzun bir süre bu bana acı verdi. Bunu açıklayamadım bile; çünkü bu acı, çoğu kişinin yıldızlarda görebileceğinin aksine, ikincil bir kişi ya da nedene bağlı gelişmemişti içimde. Bu, sadece bana aitti. Belki de acı bile değildi. İlk etapta korku da değildi. Çünkü korku bile tanımlıdır. Bu, şüpheydi. Şüphe ettim. Işıkları bulurken, ışıklarla dans etmek isterken ve onları izlerken... şüphe ettim. Bu nedenle hayal kurmadım. Bir tane bile. Evet hiç.

Sonra, yıldızları izlerken, umut ettim. Artık ellerimi bu katmanlarda onu gözlerimle görmesem bile daha rahatça dolaştırabiliyordum. Bu dokuyu hissedebileceğime inanmak istiyor, çünkü merak ediyordum. Ancak kaçırdığım bir nokta vardı; ben onu zaten hissediyordum. Ama daha çok diyordum, bu olamaz... olamaz ki! Evet belki de hepsi bu değildi, belki de zamanla bu dokuyu farklı algılayacaktım ama ben, sabırsızdım ve açgözlüydüm. Evet öyleydim. Çünkü üzgün olduğumu söylerdim. Ben çok üzgünüm; yani sadece bu mu!

Bu, umudun karanlık yüzüydü. Ben onunla bu yüzüyle tanıştım. Ona o kadar çok inanmıyordum ki, onunla pazarlık ediyordum. Sevgili umut, diyordum, sana inanmam için bana bir şey ver. Bu yüzden onu hiç göremiyordum. Yıldızları severken, onları yüreğimde en derinliklerimde görürken, bulurken ve hatta zamanla bilirken bile, ben umudu hiç göremiyordum. Biraz bile. O, karanlıktaydı. O, uzaktı. O bir şeydi; benden ayrı, başka bir şey. Başka bir yerde. Uzakta.

Ona yaklaşmak istiyordum. Onun gerçek olmasını istiyordum. Tekrar tekrar analiz ediyor, tekrar tekrar tanımlar buluyordum. Ama hiçbir zaman işin içinden çıkamıyordum. Sonra zamanla, onu inkar ettim. Sen, benim içimde yoksun beni terk ettin, dedim. O kadar büyük bir öfke duydum ki... Gece bile bana sarılmaz oldu.

Aslında çok üzgündüm. Çok üzgün ve kırgın. Haklı bir kırgınlık ama haksız bir üzgünlük. Tüm bunlar olurken, sadece bir kere kalbimden hayal kurdum. Bunu neden yaptım bilmiyorum; hatta keşke yapmasaydım. Çünkü sonra umutla ve yıldızlarla olan savaşım daha da kızıştı. Siz oradasınız, ben buradayım sevgili yıldızlar. 

İçimdeki katmanlar yavaş yavaş erirken, gecem daha da koyu bir hal aldı. Arada bazı gerçek sorunlarım da oldu. Zaten hepsi gerçek sorunlardı ama ben hep, onları algılayışımı anlatmışımdır. Bundan mı acaba hep çok bir başıma kalmış olmam... Olabilir.

Gece, özgürdür. Katmanlarına takılmayı bıraktığında, yıldızlardan bile daha özgür hissedebilirsin. Yine de bu acı verici. İnsanın kendini kandırma çabalarını bırakması veya bu çabaların onu bırakması hep acı vericidir. Benim hep çok yanlış temel kabullerim vardı. Şimdi onları yazmak istedim ama gece, bana daha derin bir sınırsız yazım alanı tanıdı. İnsan kendini anlattığında, görülmez. İnsan, gördüğünü anlattığındaysa -bence- görülür. Belki de yazmaktan en çok bu nedenle kopamıyorum.

Artık yazmak istemiyorum. Güneşe karışmak istiyorum. Biliyor musun, bence güneş insanı daha çok saklar. Gün ışığı bir yalancı. Gece öyle değil. Geceyi görebilirsen, ondan daha dürüstünü bulamazsın. Ama insanlar geceye bakıp onda kendi görmek istediklerini gördükleri için, ona yalancı derler. Ben geceyi en çok bunun için seviyorum. Zaten ben hep, hakkını savunabileceklerimi sevdim.

Bu sevgi midir, yoksa başka bir katmanım mı? Tabi ki ikincisi. Sevgide hiçbiri yoktur. O, gece gibi pürüzsüzdür. Ben belki de pürüzlü olmaktan nefret ettim. Bu nedenle öfkelendim umuda ve yıldızlara. Oysa insan olmanın güzelliği burada değil midir? Pürüzlü olma hakkına sahip olmak ve böylece gelişmek, genişlemek, büyümek ve insan olmak. Her insandan tek bir insana dönüşmek: İnsan olan kendine.

Sanırım sevgiyi keşfediyorum. Bu, hayatımın en zor araştırma projesiydi. Yüreğimi ferahlatacak şey bu olsa da... bana yetecek mi? İnsanlar sevgiyi tanımıyor! Buna sığınıyorum çoğu zaman. Böyle böyle kaçıyorum sevme ve sevilme sorumluluğundan. Yaşama sorumluluğundan. İnsan olmanın büyüsünü keşfetmekten.

İnsan yalnızca kendi isteklerini bilebilir. Kendini bile değil, o tamamlanmadı, kendi isteklerini. İnsanlar hep sevdiklerinden daha çok sevilmeyi isteme eğilimindedir ve hatta diğerlerine de bunu öğütlerler. Böylece kalplerinin ferahlayacağını mı düşünürler? Ah, tabi ki bununla ilgilenmezler. Sadece bunu isterler. İsterler isterler. Oysa bu çok ağır bir yük; bunu nasıl göremezler?

Ben en çok özgürlüğü seviyorum diye mi, hemen anlıyorum? İnsanın zamanla beklentileri bile eriyor. İlk başta kötücül bir yerden. Öfke, hüzün, hayal kırıklığı, kırgınlık, çaresizlik... Sonra, gece gibi bir yerden. Orada olduğunu bildiği ama dokusunu tam kavrayamadığı. Belki korktuğu. Belkilerinin olduğu. Sonra... anlayarak. Kalbinin gerçek arzusunu.

Çoğu zaman doldurma tanımlarımız vardır. Oysa asıl belirleyici maddeler\ cümleler, hep en çok kaçtıklarımızdır. Her zaman için korkmak zorunda değiliz. Belki de bilmiyoruzdur. Bize öğretilenin ötesini bilmediğimizden, bunu dile getirmiyoruzdur. 

Cırcır böcekleri ötüyor. Artık cırcır böceği kız olduğum zamanları özlemiyorum. Artık onu ruhumda taşıyorum, kendimden uzaklaştırmıyorum. Benim kalbimin arzusu da bu: Ruhumda taşımak. Bu, daha çok veya azla kıyaslanarak olmaz. Bu, başka bir noktada da olmaz. Bu içinde bile olmaz. Çünkü ruh gece gibidir, tüm benliğine yayılmıştır. Artık onu inkar etmeyeceğim. Artık ruhumu inkar etmek istemiyorum. Ruhumu bedenimle yaşamak ve onun arzularını istiyorum. Kopmadan, parçalanmadan; bütün olarak yaşamak.


Hayaletler, Raina Telgemeier.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Ben kimim?

 

Bloğuma hoş geldin. Buraya ulaşabildiğine göre milyoonnnlarca ışık yılı öteden gelmiş olmalısın. Yaptığım birtakım hokus pokuslara göre, buraya gelen misafirlerim ne kadar uzak galaksilerden gelirlerse gelsinler, Neptün atmosferine kulaç attıkları anda buranın havasını soluyabilirler. Burada dilediğince kulaç atabilir, uçabilir, yürüyebilir, koşabilir... okuyabilir, belki şanslı yazımdaysan dinleyebilir, konuşabilir (malesef benimle değil - çünkü bloğuma öyle bir hokus pokus teknolojisi eklemedim) ve yazabilirsin. İsteğe göre yeraltına inebilir, isteğine göre uzay boşluğunda süzülebilir, çok kararlıysan elmas madenlerini görebilir, hatta elmas yağmurları altında çayırlarda koşabilir, bunlar olurken aralarda benim cırcır sohbetlerime ve zırıltılı iç çekişlerime ve hönkürmelerime katlanabilir ve sen de benim gibi bir -şşşş- cadıysan (ya da büyücüysen - aveda kadevra!-) yıldızlarda benimle ya da bensiz dans edebilir, yıldız mektupları yazabilir+okuyabilir ve kendi gezegeninin elmas madenlerinin koordinatlarını çıkarabilir, hatta yıldızlı göğünü, tabii istersen, bana gösterebilirsin.

Hoh... İşte bu blogda ben bunlara yer veririm. Ben kim miyim?

-Eğer Neptün dilinden anlıyorsan okumaya devam et.-

Ben bir cadıyım. Usta bir cadı. Ancak Dünya dillerini konuşmama konusunda son ana kadar inatçıyım. Bu da beni hep bir, ahhhh..., ''acemi'' bir cadı yapıyor. Oysa ne alakası var canım... 

Adım İlkay. Sana bir kod adı söyleyecek olsaydım da bu ismi seçerdim. Daha küçükken biri bana adımın anlamını sorduğunda ona ''ilk ay işte,'' derdim, ''ayın ilk hali.'' Ben böyle deyince karşımdaki ne anlardı bilmem ama ''hımmmm'' ile ''hıııaaaa'' arasında bir iç çekişle adıma karşı ilgisini yitirirdi. Adımın yazıldığı gibi anlamlandırılmasında bir sakınca göremesem de, bunu büyük bir bezginlikle dile getirirdim: İlk ay işte...

Büyüdükçe bu ismin anlamı hakkında daha çok konuşmak ister oldum. Çünkü bu ismin anlamını, ''ayın ilk halini'' düşünür oldum. Sahi, ayın ilk hali nasıl görünüyordu? 

Ayın ilk evresinde ay, görünmez. Güneş'in ışığıyla Dünya'ya yansıyan Ay'ın kendi olduğu tek haldir yeni ay evresi. Sadece kendi varlığıyla vardır. Bu evrede Güneş Güneş, Ay da Ay'dır. Kimse kimsenin ışığına karışmaz. Ayrıca Ay bu evrede, aslında Güneş'e en yakın olduğu andadır. Ben, bunu mu severim... ismime dair bunu mu sevmeye başlamıştım acaba? 

Ah hayır. Bu kadar saçma bir sebep olur mu sence? Benim için bile fazla zorlama. Ben bu ismi farklı diye seviyorum. Çevrene bak, hayatına. Kaç tane İlkay tanıdın? 1-2? 5-10? 15-20? :) Ne kadar tanırsan tanı, benim gibisini tanımamışsındır eminim sevgili okur, çünküüüü ben bir... cadıyım! 

Her ne kadar artık 21. yüzyılda olsak da son dakika uyarısı olarak geçmemde fayda var. Tabi ki ''gerçek'' bir cadı, kelimenin tammmm anlamıyla bir cadı değilim. Yine de kendimce bir cadıyım. Benim sihrim, kelimelerimdedir. Mükemmel şeyler yazdığım için değil (tam bu noktada beklentileri üzerimden savuşturayım çıkıt çıkıt), uçarak yazdığım için. Pek çok kelimeyi bir araya getirerek iksirler, büyüler, sihirler ve sonunda yepyeni bir şey oluşturduğum için. Ben kelimelerle kimsenin olmasa bile kendi iç dünyamda simya yaparım. Bir şeyi alır ve başka bir şeye dönüştürürüm. Bunu yapmadan bırakmam, bırakamam. Beni kafadan gidik... aman, sihri görebilen ve kelimeler yoluyla kullanabilen bir insan, yani bir ''cadı'' yapan da budur. Deliliğim.

Şaka şaka. Ben aslında çok ciddi bir kızım. Yine de söz konusu anlam üretmek olduğunda içime oyun oynayan küçük bir kız kaçar ya daaa... içimdeki küçük kız kendini göstererek eğlenir. 

Bundan olacak, bloğumu çok seviyorum. Bloğum bana yalnız geçen yıldız seyahatlerimde ve dünya dillerini öğrenme yolculuğumda yaşadığım buhranları gidermemde yardımcı oluyor. Bir de tabi sen varsın. Sizlerle buluşmayı seviyorum okurlarım, ziyaretçilerim, uzay yolcularım.

Önceden olsa, neyi sevdiğim ve sevmediğimle kendimi tanımlama yoluna giderdim. Sana en az bir üç kendimi tanıtma yazısı yazmışımdır. Hepsi hep dönüştü, dönüşmek zorunda kaldı. Ah bir de belki bilirsin, ben yazılarını kaybedip geri getirmelerimle ünlüyümdür. Dönüşüm büyüsü yaparken aklım karışıyor. Ben de önce yok etme büyüsü yapıyorum, sonra özlüyorum. Bu yüzden geri getirme büyüsü yapıyorum ama bir kere yok edilmiş bir şey artık kendisi değildir. Aslında bunu da seviyorum. Yazılarımın yeni bir şey olarak dönmelerini. Böylece daha çok benim olduklarını hissediyorum.

Ben İzmirliyim. İzmir'de doğdum büyüdüm. Bana sorsan bu şehirden bin kere çıkmıştım. Sevmediğimden değil, bayıldığımdan. Ben küçükken bana anne babamın memleketlerini söyleyip ''sen oralısın'' derlermiş de ben kendimi yerden yere atıp ''hayyııırrr ben İzmirliyim!'' dermişim. İzmir sevgim tartışmaya kapalıdır. Yazları sıcak olsa da, genelde orta karardır İzmir. Kışları ılıktır, baharları yağışlı. 

Kendim olabildiğim bir yerdir İzmir. Pek tabii hiç başka şehirde yaşamadım bilmiyorum ötesini berisini ama... Bu şehirde ben hep özgür oldum. Yani, kendi sınırlarım dahilinde diyelim. Zihnim, hep özgür oldu. 

Biliyor musun, benim ''en cadı özelliğim'' az buçuk yazabilme kabiliyetim veya istediğimde küçük bir kız istediğimde bin yaşında bir kadın olmam değil. Benim en cadı özelliğim, özgürlüğümde. Eğer ki ben özgür bir kız olmasaydım, ne İlkay olurdum ne de bir cadı. 

Özgürlük nedir? Benim ruhum özgür. Onu ben bile tutamıyorum, tutamam da. Onun bir şekli yok, o yayılmacı politika izleyen bir varoluşa sahip. Hep ama hep genişlemek istiyor. Çok meraklı. İlgisini çeken bir şey buldu mu kocaman açılan gözlerimden dünyaya bakıyor. O anlarda ilgi çekici bir kız oluyorum. Sanırım cadı olduğumu Dünyalılara birazcık açık ediyorum. Sen şanslısın, burada olan Dünyalılar'a hep, torpil geçiyorum (şşşş, ben kendini beğenmiş bir cadıyım ama çaktırmıyorum).

Saçlarım kısayken uzun halini özlüyorum, uzayınca da hemen kestirmek istiyorum. Kısa saçlı bir cadı mı, yoksa uzun saçlı bir cadı mı olmak istediğime karar veremiyorum. Şimdilerde saçları uzayan bir cadıyım. Bunu yaklaşık iki ay önce bana söyleseydik çok sevinir ve oh be derdim. Oysa şimdi... kısa saçlı bir cadı olmak istiyorum! Sanki yeniden kısa saçlı bir cadı olursam, büyü yeteneğimi daha iyi kullanabilirmişim gibi hissediyorum... Böyle kendimi mi avutuyorum yoksa bunda gerçeklik payı var mı hiçbir seferde tam ayırt edemiyorum. 

Benim Neptün'deki uzmanlık alanım neydi onu hatırlayamıyorum. Acaba hangi alanda tahsil yapmıştım... Pooofff, belki de bunu zaten unutmalıyım. Dünya'dayken Türkçe Öğretmenliği okudum. Buna tutkuyla bağlı mıydım dersen... Sadece iyi olduğumu bildiğim için okudum. Kazanacağımı bildiğim için, başarılı olacağıma çok emin olduğum için. Aklımdaki meslekler küçükken de ergenken de hep değişirdi. (Ben kararsız bir cad- insanım.) Sonra burada durdu ama ben orada durdurdum. Bir yanımla da istedim. Türkçesini mi daha çok istemiştim öğretmenliğini mi emin değilim; belki ikisinden de biraz.

Dille oyunlar oynamayı küçükken de çok severdim. Kitap okurken bile many- aman canım, eğlenmek için kitap okumak bir yana, okuduğum kitaptaki kelime ve cümleler üzerinde dil bilgisi konularını gözlerimle bulurdum. Burada zarf fiil var burada sıfat fiil var, bu birleşik cümle bu basi- Neyse ne, böyle bir cadıydım işte. Cadı olduğunu bilmeyen bir cadı.

İlk bloğumu lise bire giderken bir anlık büyük bir yıldız doğumuyla (heyecanla!) açtım. Arka planımda bulutlar uçardı, belki anımsayanlardan birisindir. O bloğumun en çok da bulutlarını severdim. 

Bana dair hiçbir şeyi bilmesen, gökyüzünü çoookkk sevdiğimi bilmelisin. Neden bilmelisin emin değilim; ne alaka canım, niye bilesin. :) Ama işte öyle; bulutları, yıldızları, Ay'ı, geceyi ve sabahı, (gündüzü değil), gün doğumlarını ve batımlarını, kuşların uçuşunu ve düşermiş gibi yapışlarını, göğe uzanan ağaç dal ve yapraklarını ve bu tip gökyüzüyle ilişkilendirilebilinecek çoğu şeyi severim. Başım çoğu zaman göğe dönüktür. Böyle olduğunda bir cadıyım. (Evet beni cadı yapan şeylerden biri de-). Bazense yere. Başım yere dönük olduğunda değil usta veya acemi bir ''cadı'', İlkay bile olmam. Beni öyleyken görmemelisin. Neyse ki Neptün'deyiz. Bunun bir önemi yok.

Oğlak burcuyum. Yani takıntılı ciddi bir many- Oğlak burcunun bütün özelliklerine sahip olmakla birlikte, biraz yandan yemişiyim de sanki (şşş, ne ayıp). İşin aslı... ımmmm, şey yani, aman neyse be, küçükken tam bir oğlak burcu çocuğuydum. Büyüdükçe başka bir şey oldum. Bir daha dünya ziyareti yaparsam (Allah korusun) şöyle gamsız bir burç olmak isterdim.

Kitap okumayı, film izlemeyi ve seni gözüm tuttuysa konuşmayı seviyorum. Çenem açılınca asla susmuyorum. Benim eski lakaplarımdan birisi cırcır böceğiydi. Küçükken cırcır cırcır konuşurdum. Bu konuda pek bir ortam yok. Ya başını şişiririm ya da... Başını şişirmem daha iyi bence. 

Bu nedenle de Neptün'e geldiğimde hep yazarım. Hiiiççç durmadan. Buna sinir oluyorum. Biraz dursana be cadı! Yeterrrr. Ama durmuyorum, dur dedikçe kendime, daha çok duramıyorum. Bir yazı duruyorum, beş yazı konuşuyorum. Kapatma tuşum yok, bu nedenle kendime boyun eğiyorum.

Benim çocukluk hayalim aşık olmaktı. Bu hayal büyüdükçe, aşık olabileceğin şeyleri bul, misyonuna evrildi, evrilmek zorunda kaldı. Hayatta en sevdiğim şey heyecan duymak. Kalbimin parlaması. Böyle olunca, her şeyi parlatabilecek denli büyük bir sihir potansiyeline sahip olurum. Yoksa kururum, solarım, ölürüm (temsili değil).

Küçükken peri olmak isterdim. Ama bilirsin ki periler, evet, insan değillerdir ve farklı bir ırklardır. Ben bir insan olduğuma göre, bir cadı oldum. Bir cadı... Tüm hayatım cadılık haklarımı savunmaya çalışarak geçti. Uslu bir çocuk, tatlı ve çalışkan bir genç kız, en azından potansiyeli olan bir genç kadın... yine de bir, cadı. Buna rağmen ''cadı'' olmayı hep sevdim.

Hatta cadı olmadığım anlara dair hep pişmanlık duymuşumdur. Keşke, cadı olmayı daha çok sahiplenseydim. Bazı anlarda. Böylece, potansiyelini yaşayan bir kız olurdum. 

Yine olurum. Ben ağlak bir kız olmasam da, yıldızları izlerken ve Dünyalılar dışındaki bir şeyle (kediler, balıklar, kuşlar, bulutlar, yıldızlar vb) konuşurken hep ağlarım. Hem de çok! Neptün'deki sular böyle birikti, istersen inanma. Artık bununla eğleniyorum. Bu suların bana can suyu olabileceğini, bana birkaç yıl evvel söyleselerdi bile inanmazdım.

Bu blogda daha ''yararlı'' şeyler yazmak istediğim anlar da yaşıyorum. En olmadı alanımla ilgili yazılar. Ya da... daha sistematik yazılar. Bunu da kendimi kasmayı bırakıp zaman ayırmaya ve yavaşlamaya karar verdiğimde yapacağım. Şanslıysak\m bu yıl bitmeden. Umarım, bilmiyorum.

Bu, ben kimim yazısından farklı bir yere evrilse de... Ben buyum. Ben, bir kalıpta duramıyorum. Belki de bu nedenle bazen mutsuzmuşum gibi davranıyorum. Oysa ruhum, her zaman uçmaya hazır bekler. Oturmaya mı geldik huhuuuu gibi. Yine de ben, oturmaya devam edebiliyorum. Bundan da pek çok şey öğrendiğimin hakkını teslim ediyorum. Örneğin bu blog bile. Yine de ben öğrenmek istiyorum. Ben, öğrenmeye inanıyorum. Bu dünyadaki bana heyecan veren şeyleri öğrenmeye! İşte... beni İlkay yapan da bu.

Bloğuma hoş geldiniz. Burada dilediğiniz gibi uçabilir, yüzebilir... (ilk paragrafa bir gidebilir), benimle konuşabilir ve beni okuyabilirsiniz.

Yine gelin.


şurada hep bi' kedi görürüm sanki.


Unutmamam Gereken Şeyleri Yazdığım Geleceğe Mektubum.

 

Sevgili İlkay.

Bu mektubun eline ne zaman geçeceğini bilmiyorum. Belki bir yıl, belki üç, belki beş... yıl sonra. Belki de hiçbir zaman! ahahahha boşver, hem zaten öyle bir şey olursa bu mektubun varlığı da aklından çıkacağı için sorun olmaz. İnsan var olduğunu aklından çıkardığı şeyleri aramaz. 

Ah hayır sana ''yine'' hayat dersi ve dersleri vermeye kalkışmayacağım. Buna ihtiyaç duyacağını sezmek de istemiyorum. Buna ihtiyaç duyma! İşte sana geçmişinden verebileceğim tek önemli hayat dersi artık sadece bu olabilir. Sadece mi... Gerçekten mi? Belki altı ay sonrasında bu mektubu yazsaydım sana güzel hayat dersleri verebilirdim. Ama şu anda...

Ben şu anda sadece seni görmek istedim. Seninle buluşmak ve kalbimin ferahlamasını. Kalbim ferah aslında ama... Neyden bahsettiğimi olaylarla anlatmazsam unutacaksın. Her şeyi unutacaksın. Neyin seni bunalttığını, daralttığını değil beş, bir yıl sonra bile ben yazmazsam hatırlamayacaksın. Bu hep böyledir, bunu senin de bildiğini biliyorum.

Ben sana unutmaman gerekenleri yazmalıymışım gibi hissediyorum. Belki de içimdeki zayıf dürtüyü yazı yazarak eyleme dökmemin tek amacı bile budur: Unutmaman gereken asıl şeyleri sana hatırlatmam. 

Sen benim evimsin. Bunu sakın unutma. Her şeyi unutsan bile, bunu asla ama asla aklından çıkarmaman çok önemli. Sen, benim evimsin.

Artık daha kontrollüyüm. Sen de öyle ol. Kırılmıyorum demiyorum. İçimdeki küçük kız hala kırgın. Tekrar tekrar kırılmaya da devam ediyor. Belki sen de kırılacaksın. Sana artık kırılmayacağının sözünü veremem. Ben veremem. Altı ay sonraki ben de veremez. Sonraki de sonraki de... Kimse sana artık kırılmayacağının sözünü veremez. Bunu asla unutma.

Yine de kendini kırmamayı seç. Hep bunu seç. Bu senin pusulan olacak. Bu senin kalbinden uzaklaşmamanı sağlayacak. Bu dünyadaki yolunu böyle oluşturacaksın. Kaybolduğunda bile, aslında hiç kaybolmamış olacaksın.

Sen cesursun. Hareketsiz kalmamaya çalış. Bir kere hareket etmeye alıştıysan, asla ama asla ama asla durma. Bu çok önemli. Kendin için bunu yapmayacaksan bile benim için yapacaksın. Bunu benim için yapmazsan seni asla rahat bırakmam, asla!

Senin bir suçun yok. Sen değersiz de değildin. Bunlar formalite hatırlatmalarım. Bunların doğruluğu içime mühürlendi. O kadar sensiz kaldım ki... o kadar... Bunun açık bir mektup olmasından da benim gibi utanmayacaksın. Utanmayacaksın. Kendine dair hiçbir şeyden asla utanmayacaksın. Ne zihninden, ne kalbinden, ne bedeninden. Hiçbir şeyden.

Biri seninle olmazsa da olmasın. Biri seni suçlarsa da suçlasın. Soğuk mu davranıyor, davransın. Seni istemiyor mu, istemesin. Yalnız mı kalacaksın, kal. Sensiz kalma. Kendini kendinden uzağa asla koyma. Hareket etmeyi, yine söylüyorum, asla bırakma asla. Bu, yaşamına adaletsizliktir.

Artık pek çok şeyi anlıyorum. Pek çok şeyi aştım. Ama yine de... bende bir şey eksik. O şey dilerim ki sende vardır. Var, sende var. Bende de var. Fazlasıyla var. Benim ruhum bundan yapılma. Ama... O kafesten çıktığını umuyorum. Senin için kafes olan her şeyi bırak. Bunu nasıl yapacağım desen de... sende olan şey bu olmalı. Benden farklı olan şey bu olmalı. Umarım öyledir.

Kendini açıklama. Senin buna ihtiyacın yok. Anlaşılmaz. Hala bir yaran varsa, uzaklaşmana rağmen varsa, bunun bile bir önemi yok. İnan bana. Bu hayat sadece bir hediye. Yeteneklerini yaşaman için bir hediye. Sadece onu kullanmamız lazım. Bu kadar basit. Değil diyenler karşına çıkabilir. Değil diyen olaylar da karşına çıkabilir. Ama zihnin, senin kendi zihnin İlkay, asla bu kadar basitten başka cevabı sana söylememeli.

Kendine karşı daima dürüst ol. Kalbini kırmasından korksan bile. Benim kalbim senin için kırıldı, kırılıyor. Bunu benim için yap. Benim için kendine karşı daima dürüst ol.

Senin bir zayıflığın yok. Sen güçlüsün de demeyeceğim. Belki de değilsindir. Ne önemi var? Bunu bahanen yapma. Sen sensin İlkay. Sen sensin ve sadece bu kadar.

Seni çok sevdiğimi asla unutma. Sana sarıldığımı, ihtiyacın olduğu her anda bunu daima ve hep ve her koşulda yapabileceğimi asla unutma. Yanında olduğumu, hep içinde olduğumu, nerede ne yapıyorsan yap seni desteklediğimi ve koruduğumu asla unutma. Bazen senin için ağladığımı, senin için gülmek istediğimi asla unutma. Benim için yaşa, benim için değerli hissettiğin bir hayatı yaşa.

Geçmişten,

Sevgiler.


Sen hala aynı kızsın, kendinden kaçma.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Sevgili Bezelyecik, sana ne söyleyebilirim ki...

 

Yalnızım demek, aslında içindeki kırılmış parçalarına tekrar tekrar aynı şeyi söylemek demek: Sen tek başınasın, ben seni terk ettim.

Geçen yılın temmuz ayında bir gece ansızın kendimi bile şaşırtarak yazdığım bir yazımı okudum. Onu yazarken çok ağlamıştım, o kadar çok ağlamıştım ki... O yazıyı gece yazdım, sabahına uyanır uyanmaz sildim. Yazıdaki her iki paragrafta bir ilk cümlem ''bu yazıyı kendimi rahatlatmak için yazmıyorum'' olmuş. Bu cümlem ve eğilimim o yazının varlığını bir yıl içinde neden belleğimden çıkardığımı açıklıyor. 

Ben o yazıda yazdıklarımdan değil, o yazıyı neden yazmış olabileceğime dair fikir yürütülmesinden kaçmıştım. Buna karşın sonrasında bir kişinin olsun -daha da var mıydı bilmem- o yazımı okuduğunu öğrenmiştim. Hatta sanırım o yazım o kişinin benim hakkımda olumluya dönük bir merak geliştirmesine sebep olmuştu. Hoş, sonrasında ben onu da tıpkı yazımı yok etme sebebim nedeniyle elime yüzüme bulaştırdım ama neyse. Sonuçta, geçmiş zaman odur ki...

Geçen yılın yaz ayları benim için iğrençti gerçekten. Kendimi o denli yalnız hissettiğim ikinci bir süreç olmuş muydu anımsamıyorum ve bunu ben söylüyorum. Dürüst olmak gerekirse, benim tüm hayatım yalnız geçti. Ama bak vallahi billahi bunu da rahatlamak için... ahahahhaha, boşversene. Şu cümle benim iliklerimden kopan bir gerçekken ondan bu kadar utanmam ne tuhaf... Ben hep yalnızdım.

Hem neden ben utanıyorsam... toplarına hiç girmedim, girmeyeceğim. Bunun için kimsenin utanması gerekmez, bu sadece olan bir şey. Öylece ortada duran bir gerçek. Bir yaşantı. Bu yaşantının bana ait olması durumu benim için biraz nahoş yapsa da... İşte, gerçek gerçektir.

Geçen yılın yaz aylarına dair içimde bazı şeyler kaldı ama yine de benim o zaman dilimini hatırlamamı sağlayan tek şey yıldızlı akşam ve gecelerde tek başıma gökyüzünü izleyişim ve özellikle de ezan okunurken sanki alarm sesini duymuş gibi Tanrıyla konuşma anlarım. Ağlaya ağlaya ona derdimi anlatma anlarım. Onu bile kendime inandırmaya çalışışım. Vallahi billahi yalnızım...

Sanırım Tanrı'nın bile beni yargılamasından, bana inanmamasından korkuyordum. Beni yalnız bırakmasını istemiyordum. Onunla konuşmak, dua etmek için belirli bir zamana ihtiyacımız yok. Ona her zaman ulaşmak mümkün. Yine de özellikle de ezan vakitlerini kollardım. Görüldüğümü daha çok hissetmek için olmalı.

O bahsettiğim yazımda sana olayı kısacık anlatmış, sonra başka bir hayal kırıklığıma geçiş yapmışım. Sana bu hayatta ruhumu göstermeyi seçtiğim tek insanın beni nasıl büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını anlatmışım. Bu olayın o yaz yaşadıklarımla da, o yazının bağlamıyla da görünürde bir ilgisi yoktu. Yine de beni sana getiren, o hayal kırıklığımdı bu belli. Onunla hala arkadaş olsaydık ona her şeyi anlatır mıydım bilmiyorum. Onunla olan arkadaşlığımızı artık unuttum. Sahi, bizimkisi gerçekte nasıl bir arkadaşlıktı acaba? Belki de ben her şeyi kafamda büyütmüştüm. Bu, geçen yıl canımı çok yakmıştı. Onunla arkadaşlığımız bittiğinde bile değil, geçen yıl. Çünkü yüzleşmek istemedim. Onun çoktan unuttuğu bu durumla, ben yüzleşemedim bile. Şimdiyse hatırlamıyorum. Hayal kırıklığım kurudu. Evet, eskiden arkadaştık diyebilirim. Bu kuru cümleyi kurabileceğimi düşünmek bile önceden kalbimi dağlardı ciddiyim. Artık, hissim yok.

Belki de kafamızda kurduğumuz anlamlar yıkılınca acılar da, hayal kırıklıkları da kayboluyordur. Geçen yaza dair canımı yakan ne kaldı? Sadece aklıma getirirsem anıların verdiği sızı olabilir. Ama ben, şu anki ben ne hissediyorum? Hiçbir şey. Geçen yılki o kız... o nerede, yok. Onun yanına gittiğimi hayal etmiştim. Daha doğrusu, o beni hayal etmişti. Birine sarılmayı çok istemişti. İçi çok kuraktı. O zaman sarıldığım halimin çok daha uzak bir gelecekten geldiğini sanmıştım. En olmadı 3-5 yıl sonrasından. Belki de öyleydi bilmiyorum. Çünkü o halim kendinden çok emindi. Kendine bir hayat kurmuş biri kadar emin.

O halimin yüzündeki kabulü anlamamıştım. Buna dehşetle karışık bir hayranlıkla bakmıştım. Hislerimi kaybetmekten çok korkmuştum; hayallerimi, umutlarımı... Oysa sadece kendimi... Kendimi kandırmıyordum. Onlar da umut ve hayaldi. Ancak, demek ki gelecekteki halim onlara yürümemiş, belki de yürüyememiş. 

O kabulü hala tam olarak taşıyor muyum bilmiyorum, emin değilim. Bunu kabul ettim desem de, ancak zaman bizlere bizi verebiliyor artık bunu net olarak görebiliyorum. Yine de geçen yaz kendi kendine ağlayan o kız olmadığım açık. Artık ağlamadığım için değil; çaresizce ağlamadığım için. Duygularım beni terk etti. Avuntu ve beklentilerden doğan o biçare duygularım. Doğuştan nanemolla duygularım.

Duygularımın artık daha sert olması, bana dehşet veren buydu. Neden bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum, asıl nedeni bilmiyorum.

Tüm bu olaya karşı etkilendiğim, üzülebileceğim pek çok nokta bulmuştum. Oysa artık hepsi sadece tek bir şey. Babamın ağlayışlarıma olan kayıtsızlığı. Benim parçalanmama olan devasa kayıtsızlığı. Aslında bir şey yapmasını beklemiyordum. Elini taşın altına koyacağı bir şeye gerek yoktu. Hiç olmadı sarılsaydı, anladığını belli etseydi... Karşıma geçmeseydi. Benim bir şey yapmadığımı bile bile, bana bunu yapmasaydı. Beni korusaydı demiyorum. Bunu bile demiyorum. Çok korkuyorsa o an bir şey yapmasın, yapmasın zaten. Ben kendimi savunurum. Ama en azından sonrasında... sarılsaydı.

Bence çoğu insan sarılmanın ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Sana son bir ukalalık yapacağım. İnsanlar, sarılmanın anlamını kavramama eğiliminde. Bense bunu iliklerime kadar biliyorum. 

Daha evvel de burada bir yerde kendimi ''açıklamak'' için yazmıştım. Birine kollarını dolamak veya ona sarılmak... Ne önemi var. Artık ben de böyle düşünüyorum.

Bu yazı beni hala geriyor. En temel gerçeğimi başka birine söylemem beni hep gerer: Yalnız olmam. Hissetmem yazacaktım ama olmam daha doğru geldi. Zaten bir şeyi hissediyorsan belki de öyle olduğu içindir. Çektiğim yalnızlık acısı yüzünden suçluluk hissetmem de ayrıca bir yazı konusu ama neyse; umarım yazmam.

Bu yazıyı sadece o bahsettiğim yazımı yazarkenki gözyaşlarım için yazdım. Çünkü gerçekten üzücüydü. Rahatlamak için bile yazmadığım o yazım...

Ben tek başıma değilim. Ben kendimleyim. Zamanla, bu içimde daha da oturacaktır. Özgür olmayı göze alabildiğim oranda, kendi içimdeki varlığım bana çok daha yakın olacaktır. Yine de bu yazının bir anlamı yok. Kendimi avuttuğum bir yazı işte, yine de bir kayıt. Belki de bir sarılma denemesi sayılabilir (kendime).


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan, Agota Kristof.
Aslında son cümleyi işaretlesem daha doğru olurmuş,
niye kocaman ilk paragrafı boş boş işaretlemişsem...


Kediler gibi sevmek.


Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış.

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

(12.02.26)


Her Çocuğun Bir Yıldızı Var, Mustafa Ruhi Şirin,
Çizer: Serap Deliorman


Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar