Yıldız Metodu.

 

Güneşli bir günü hissetmek. 

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey. 

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.2024) 


Bu yazımı yaklaşık iki yıl evvel yazmışım. O günü anımsıyorum. Gerçekten de güneşi bir başka hissetmiştim. Hayır aslında bence güneş daha farklı parlamıyordu ama ben onu daha keyifli hissetmiştim. Aynaya baktığımda gerçekten de cildimin çok daha sağlıklı göründüğünü, adeta güneşin onu parlattığını düşünmüş ve bu gazla daha sonra yazı yazmıştım. O gün, güneşi sevmeyi çok sevmiştim.

Bunun sebebi insanlardı. Uzun süredir görmediğim birilerini görmüştüm. Bunun bana iyi geleceğine dair özel bir düşüncem olmasa da, bu bana çok iyi gelmişti. Ne olmuştu tam hatırlamıyorum. Belki de sıradan şeyler. Yine de o gün iyi hissettiğimi çok net anımsıyorum. O sıradan anların bile bir başka parladığını, çok çok net anımsıyorum. Bu nedenle de normalde bu kadar... nasıl desem işte, bu kadar... Fazla, evet parlak, saf bir parlaklığı yontmadan yazdığım yazılarımı artık normalde bu kadar sevmesem de, bu yazımı çok sevdiğimi fark ettim.

Neden saf bir parlaklığı sevmiyorum... Çünkü, böyle yazılarda okurlar parlaklığı değil, beni bulmaya çalışabilirler. Ben parlaklığı yazan bir kızken, parlaklığı taşıdığımın düşünülmesinden mi korkuyorum? Evet belki de sanırım buna inanıyorum. Kimse direkt bunu düşünmeyecek olsa da, bu, hem yazıya haksızlık olur, hem de son yazılarımda da ifade ettiğim üzere tatlı bir kız olarak değil, tatlı şeyleri gören blog yazan bir kız olarak geçirdiğim bir dönem yaşadığımın görülmesini tercih ediyorum. Çünkü böylece, yazdığım yazı görülebilir. Parlak bir gün görülebilir, diye düşünüyorum belki de. Aynı şey tam tersi için de geçerli. 

Sanırım ben yıllar içinde yazılarımı yazarken de kendi metodumu geliştirmişim: Yıldız metodu. Bu yönteme göre... aslında bu yöntem, sanırım Gestalt kuramına benziyor. :) Şöyle... Gestalt anlayışına göre insanlar olarak bir durumu tek tek görmeyiz, öncesinde bütün olarak görürüz. Örneğin şimdi sen bilgisayar ve telefon ekranından blog sayfama bakarken sitemi bir bütün olarak site başlığı, metin başlığı, metnin kendisi, yan taraftaki yazılar vb. şeklinde ilk olarak bütüncül bir bakışla algılıyorsun; daha sonra ise dikkatin tek tek detaylara yöneliyor. İnsan davranışlarını da bu anlayış bütüncül olarak ele almalıyız diyor. O kısmı çok bilemeyeceğim ama öğrenme psikolojisinde de gestalt yani algı yasaları bu konseptte çalışıyor: Şekil-zemin, yakınlık, basitlik, benzerlik, tamamlama, simetri, süreklilik, phi-fenomen (hareketsiz bir şeyin hareketli gibi algılanması) şeklinde yasaları bulunuyor. Aynı şekilde gestalt yasalarının bazı kuralları da var ama burada yıldız metodumu daha iyi açıklayabileceğim kadarını bilmemiz yeterli.

Yıldız metodumda, öhöm, yıldızları bulursun. Ben bunu önceden küçümsüyordum. Kendime, ''mecazların arkasına saklanıyorum,'' diyordum. Ancak bu, tam olarak yıldız metodumu işleten yöntemdi. Bir şeyi apaçık anlattığımızda, ona dikkat kesilmeyiz. Apaçık parlayan bir sürü yıldıza şöyle bir bakarız ama dikkat etmeyiz, algımızı vermeyiz. Onlara özel özel anlamlar tanımayız. Onların özel anlamlarını düşünmeyiz. Oysa mecazlar, içerisinde tek tek yıldızları barındırır; saklı yıldızları. Okur, o mecazlar içindeki yıldızları bazen alenen, bazense örtük olarak bulurken; aslında hem yazının bağlamını kavrar, hem de içine çekilerek yıldızları bulur. Bu yıldızlar yazıdan çıkar ve yazıya döner. Bu, bir yazının isteyebileceği (bence) en değerli şeydir.

Bu nedenle dış dünyadaki nesneler üzerinden kendi hislerimi mecazlaştırma yolu hem benim için bir çeşit (çoğunlukla) kaçıştı (o zamanlar ve bence öyleydi), hem de güzel bir yolmuş. Tek dikkat edilmesi gereken nokta, yazının içine sakladığınız yıldızların parlaklık oranı. Bu oran fazlaysa, yani yıldızlar fazla parlaksa, bu sefer yazı da sadece görünen yüzüyle anlaşılıyor. Bu da kıymetli olabilir; örneğin yukarıdaki yazım okuyana bu bağlamda direkt olarak kendi farkındalığını oluşturtabilir (güneşin gerçekten de güzel parladığını hissetmek gibi). Öte yandan bu oran azsa, yani yıldızların parlaklık oranı kısıksa, bu sefer de okuyanlar onları bulmaya yeltenmeyebilir. Yine aynı şekilde görünen anlam değerlendirilebilir. Oysa o yazının altında yıldızlar parlarken (art anlamlar), onların değil gece karanlığının ön plana çıktığının düşünülmesi (görünen anlam), yazının kendisine haksızlık olabilir. Yıldız metodu titizlikle uygulanması ve parlaklık oranına dikkat edilmesi gereken bir yazı düzenleme yöntemidir.

Dün kendimi çok iyi hissediyordum. Her şeyin yoluna gireceğine dair gece kurduğum cümlem, sabahın güneşine, kuş cıvıltılarına ve insanlarına ''ne güzel bir sabah'' dememi sağladı. Gerçekten çok hoştu. Dünyanın en sade kombini, en çok bendim. Böyle olduğunda hayatı çarpı bin beş yüz kat yaşanmaya değer buluyorum, ne tuhafım evet. Hep böyle şeyler beni etkiliyor. Hep böyle şeylere dikkat ediyorum. Annemle bile tatlı tatlı konuştum. O benimle tatlı tatlı konuştu. O zaman neden akşam olduğunda kendimi çok çok kötü hissettim, bunu düşündüm ve bir sürü cevap aklıma geldi. Yemek yerken, güzel akşam bulutlarını izlerken. Parlayan çift yıldızlarına bakarken, onlar beni dinlediler. Bulutlar ve yıldızlar, kulaklarımdan akan müzikle onlara iç sesimle gönderdiğim fısıltıları dinlediler. Bulutlar bir an durdu, çift yıldızlarım bir anlığına parladı (özellikle de bence Venüs olan ama hala emin değilim, ne yazık bunu bile ayırt edemiyorum!). 

Benim içimde bir çeşit avare var. Bunu düşündüm. Ruhumun biraz (!) avare olduğunu. Gün içinde de en çok bir Türkolog kızın yaptığı işe özendiğim aklıma gelmişti. İsmi Iraz. Instagramda (linkini ekliyorum: irazgulbay ) arada paylaşımları önüme çıkınca (ki normalde de) takipte olduğum birisi. En son çeşitli köylere giderek insanlarla kelime kökenleri hakkında röportaj\ sohbet yapıyordu. Ben daha küçükken de, üniversitenin ilk yılında falan, en çok böyle farklı ülke ve şehirleri gezip insanları fotoğraflayan bir fotoğrafçıya hayrandım ama çok hayrandım. Kendisine veya işine değil, yaşamını yaşama şekline hayrandım. Ben şu an bile bir şeyler için çabalıyorsam, bunun için, daha doğrusu bundan güç alarak çabalıyorum. Hikayeler bulmak, benim bu hayatta en sevdiğim şey. Hatta bence hiçbir şeyi bu kadar çok sevemem. Öğretmenliğin bile bu yanını sevmiştim. Özgün beyinler ve hikayeler. 

Hikayelerle dolu bir yeryüzü, yeryüzünde yıldızların parlayışını görmek gibi hissettiriyor. Her hikaye değil tabi. Kişinin karanlıktan (bütünden) parlatıp çıkardığı (parçalar) hikayeler. Belki de dünya böyle tamamlanıyor. Yıllar içinde bu özelliğimi yitirmeme, bunu bulma ve aslında kabul edebilme kapasitemin daralmasına biraz buruk bakıyorum sanırım. Bunu ben istemedim. Belki de, benim içimde parlamayan o kadar çok hikaye gördüm, duydum ve deneyimledim ki, bu durum benim yıldızımı da köreltti. Yıldızımın parladığı günlerin akşamında bile nedensiz bir hüzne kapılıyorum ve bunu sadece gün doğumuyla yok olacak yıldızlara ve bir rüzgarla dağılan bulutlara anlatıyorum, anlatmayı seçiyorum. Çünkü o anlatılar bile yok olmaya mahkum. Belki de iyi ki de öyle, öte yandan bunda benim için hüzünlü bir taraf var.

Belki de ''bulutlu bir günü hissetmek'' başlıklı bir yazı da yazmalıydım. Ancak artık bulutlu bir günde bile bulutlu bir günü değil, güneşli olmayan bir günü hissediyorum. Bunlar geçebilecek veya geçmeyebilecek şeyler, ben bununla ilgilenmiyorum; ben, içimdeki yıldızın parlamamasıyla ilgileniyorum. Ben o yıldıza düşmandım. Bir keresinde, yıllar evvel bir keresinde, bir meditasyon yapmıştım. Orada karanlık bir yerde duruyordum, yıldızları arıyordum. Tamam, yıldızımı. Tek bir yıldızı. Çok üzgün, telaşlı ve onu bulamadıkça korkmuştum. Sonra bir yıldızın parladığını görmüştüm. İçimde parlıyordu. Bu beni çok öfkelendirmişti. Öfkeden ağlamıştım. Şimdiyse beni üzüyor sanırım. O zaman bu kadar çok öfkelenmiş olmama üzülen bir yanım var. Çünkü o yıldızın ışığı, potansiyeli belki de, artık o kadar parlak hissettirmiyor. Beni üzen bu. Yetenek ve yapabilme\ başarabilme kapasitesi anlamında değil; canlı bir parlaklık anlamında...

Bu ışık, yıldızımız, hepimizin içinde var. Beni hayatta en çok bu heyecanlandırmış ve insanların yıldızlarına ve yıldızlara gözlerini yummaları sinir etmiştir. :) Tabi herkesin sinir olduğu bir şey var, önceden, belki de safken benimkisi buydu işte ne yapabilirim? Sanki bunu ben de yapmıyormuşum gibi, tabi neyse. Zaten sonra buna ben de ilgisizleştim. Kınadığını yaşamadan ölmezmişsin ahahah. *-* Bu yıldız, ateşle beslenir; çünkü evet, yıldızlar alev toplarıdır. Alev, isteği simgeler. Heyecanı, o bir şeye yönelme ve ilerleme arzusunu, içinden çıkan o saf kıvılcımı. Buna dair alan bulduğunuzda (kişi, olay, durum fark etmez) ateş beslenir ve yıldızınız parlar. Ancak uygun alan bulamayınca insan bulutların ardında kaybolan yıldızlı bir gök gibi karanlığında kalabilir. Kendi karanlığında. Bunlar değişebilir ancak bazen bulutlar uzun süre dağılmaz. Bulutların dağılması bizim elimizde olmaz. Bazı yoğun olmayan bulut katmanları arasından zar zor seçilen yıldızların ışık kırıntılarında devam etmeye çalışır ve yalpalarız. 

Yıldızım parlamıyor değil, yeterince parlamıyor mu acaba onu da bilmiyorum. Aslında ne olduğu çok da fark etmez. Çünkü ben yıldızıma körleştim. Bunu yine bir sorun olarak yazmıyorum, durum tespiti olarak ifade ediyorum. Durumlar değişebilir bilsem de, hüzün hep orada mı kalacak onu bilmiyorum. Beni hüzünlendiren de bu.


Momo, Michael Ende.


Spirited Away (Sen to Chihiro no kamikakushi\ Ruhların Kaçışı) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hayao Miyazaki 

Senarist: Hayao Miyazaki 

Yapımı: 2001 - Japonya


''Bana verilen ilk buket bir veda buketi... Ne kadar üzücü.''


Kaynak: Pinterest


+ Unutma Chihiro, ben senin dostunum...

- Adımı nereden biliyorsun? 

+ Seni küçüklüğünden beri tanıyorum. Benim adım Haku...


Chihiro ve ailesi yeni evlerine giderken yanlış yola sapmaları sonucu kendilerini terk edilmiş bir lunapark alanında bulurlar. En başından beri bu yerin tekinsizliğini sezen küçük kız, ailesini daha fazla ilerlememeleri için uyarır ancak tüm somurtma ve geride kalma restleri sonuçsuz kalır. Chihiro etrafı gezerken, anne ve babası bu ıssız yerde buldukları ziyafetteki tüm yemekleri tıka basa yemeye başlarlar. Bu sırada kendi yaşlarında ancak çok daha bilge görünen Haku isimli oğlan çocuğu, Chihiro'yu bu tehlikeli araziden gün batmadan evvel kaçması için uyarır. Ailesini bulmaya giden Chihiro'yu kötü bir sürpriz beklemektedir. Anne ve babası yedikleri yemekler sonucu birer domuza dönüşmüşlerdir. Kararan havayla birlikte meydana çıkan ruhlar, Chihiro'nun insan kokusunu almaya başlarlar. Neyse ki Haku, Chihiro'ya rehberlik edecek bir dosttur. Film boyunca, küçük bir kızın ruhların dünyasında yaşadığı birbirinden ilginç maceraları izleriz.

Chihiro, on yaşında küçük bir kız. Taşındıkları yeni evlerine giderlerken bu nedenle yüzünden düşen bin parça haliyle eski yaşamından geriye kalmış tek şeye, bir veda buketine sarılıyor. Bu çiçekleri Chihiro'ya eski yaşamında kaldığını düşündüğü bir arkadaşının vedalaşmak için hediye ettiğini öğreniyoruz. Chihiro, sorun çıkarmaya çalışmıyor; o sadece kendi sorununu ifade etmeye çalışıyor. Chihiro yeni bir yaşam istemiyor, eski yaşamını geride bırakmak da. Tüm bu yolculuk onu bunaltıyor. Ancak henüz küçük bir kız olduğu için bu rahatsızlığını kelimelerle değil, tepkileriyle ifade etmeye çalışıyor.

2003 yılında büyük usta Hayao Miyazaki'ye 75. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar kazandıran bu film, dünyada da kendine yer bulmuş bir yapım. Ancak benim bu filme ilgi göstermemin de, başarılı bulmamın da sebebi hiçbir zaman bu -kesinlikle hak edilmiş- tescilli başarısı olmadı. Ben bu filmi en çok da filme hayat veren sevgili Hayao Miyazaki (dedemin) filmin ana karakteri olan Chihiro'yu özel güçleri, üstün yetenekleri veya göz alıcı bir özelliği olmadan, gerçek yaşamda var olabilecek ''sıradan'' bir kız çocuğu olarak oluşturduğu için başarılı buldum. Miyazaki bu karakteri, aile dostu Seiji Okuda'nın on yaşındaki kızından ilham alarak oluşturmuş. Bu bakımdan ana karakter ile onu izleyen diğer çocukların empati kurabileceğini ifade etmiş. Ben Miyazaki filmlerinde hep en çok da bu ayrıntıyı seviyorum: Karakterler gerçek yaşamın doğallığından kopmadan belki yaşanabilir, belki bu filmdeki gibi fantastik maceraların içinde kendilerini buluyorlar. Karakterler tıpkı gerçek yaşamda karşımıza çıkan kişiler gibi insani tepkiler veriyorlar; küçük çocuklar, oldukları gibi küçük bir çocuk olarak, kendi tepkileri, beklentileri ve varoluşlarıyla maceralar yaşıyorlar. Bu da bana kalırsa sevgili Miyazaki'yi -yeteneğinin yanı sıra- ayrı bir noktada değerlendirmemizi sağlayan ve filmlerini zamansız kılan temel durum.

Filmin içeriğinde çok fazla mitolojik yaratık ve Japon mitine atıflar bulunmakta. Sağlıklı bir film okuması yapmak için bu atıflara konu olan arka plandaki hikayeleri bilmek ve filmdeki karakterler perspektifinden olaylarla özdeşleştirmek ve açıklamak gerekiyor. Malesef ki Japon mitolojisi ve kozmolojisi hakkında bu filmin zenginliğini ifade edebileceğim ölçütte bilgi birikimine sahip değilim. Aynı zamanda bu yazı bir ''film incelemesi'' değil, benim şahsi yorumlarımdan oluşan bir ''film yorumu'' yazısı olduğu için derin art anlamları incelemeyi yazıma dahil etmeyeceğim. Ancak daha derin bir analiz yazısı okumak ve filmin ilham aldığı mitolojik hikayeler hakkında bilgi sahibi olmak için şu yazıya göz atabilirsiniz. Oldukça detaylı ve bilgilendiriciydi.


''Eğer çalışmazsan Yubaba seni de bir hayvana dönüştürür. Göreceksin. Bizim dünyamızın kontrolünü elinde tutan büyücüdür o.''


Şimdi ben filmdeki olayların görünen boyutuyla ilgili yorumlarıma yazımın kalanında yer vereceğim.

Filmin girişinde Chihiro ve ailesi orman yolunda kaybolduklarında Chihiro kaybolabilecekleri, annesi ise arabanın hızı ve engebeli yolun sarsıntıları nedeniyle paniklemişti. Ancak baba, altlarında arabaları olduğunu ve bu nedenle kaybolmayacaklarını kendisine güvenerek söylemiş ve gaza basarak son sürat ilerlemişti. Ta ki bir giriş kapısındaki heykel onu durdurana kadar. Sonrasında ise izinsiz girdikleri bu arazide kendi kimliklerini kaybedeceklerdi. Arabaları değil, iradeleri onları kaybolmaktan koruyacak olan şeydi.

Bu girişin ardındaki terk edilmiş arazide ziyafet sofrası bulduklarında Chihiro bu yemeklerden yemek istemezken, anne ve babası hiç düşünmeden tabakları doldurmaya başlamışlardı. Filmin ilk sahnelerinden itibaren biz izleyicilere ''huysuz bir kız'' izlenimi verilmek istenen Chihiro ise, anne ve babasını kendilerine ait olmayan yemekleri yememeleri konusunda uyarıyordu. Bu noktada babası ona kredi kartı ve parası olduğunu, bu nedenle istedikleri yemekleri yemelerinin sorun olmayacağını söyleyerek açgözlü bir şekilde tabakları doldurmaya devam etti. Ancak bu yemekler onlar için değildi; dolayısıyla karşılığını para olarak ödeme fikrinin bir değeri yoktu.

Bu olayları takip eden diğer olaylar sonrasında bu arazinin ruhların mülkü olan büyülü bir arazi, yemeklerin ise ruhlar için hazırlanmış yemekler olduğu anlaşılıyordu. Bu yemeklerden izinsiz yedikleri için Chihiro'nun anne ve babası bu arazinin yöneticisi olan büyücü Yubaba tarafından birer domuza dönüştürüldüler. Chihiro kendisine ait olmayan bu yemeklerden yemediği için büyülenmedi ancak onun da ödemesi gereken bir bedel vardı; çünkü araziye izinsiz girmişti. Bu araziden çıkmak için akıllıca hamleler yapmalı ama bunu yaparken kurallara uymalıydı. 

Bu korkmuş küçük kızın bedeninin yavaş yavaş silikleştiğini ve yok olmaya başladığını görüyorduk. Çünkü burası ruhların bölgesiydi, insanların değil. Buraya ait olmadığı için de Chihiro'nun bedeni kendini saydamlaştırıyordu. Haku'nun Chihiro'ya bu bölgeye ait bir şey yemezse yok olacağını söylemesi üzerine, Chihiro korkmuştu. Anne ve babasının başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğinin tedirginliği yaşadığı şoku geçirdi. Ancak anne ve babası kimseden izin almadan yemek yedikleri için cezalandırılmışlardı, şimdi uzatılan yiyeceği ise ruhların topraklarına ait olan Haku Chihiro'ya sunuyordu. Bu nedenle de Haku'nun uzattığı yiyeceği yiyen Chihiro hem izin alarak ona sunulan bir ikramı yediği için insan kaldı, hem de bu topraklara ait bir yiyeceği yediği için bedeni eski haline geri döndü. Ancak sorunlar bitmemişti çünkü o hala daha bu topraklara ait olmayan bir insandı ve ruhlar onun kokusunu kolaylıkla alabiliyorlardı. Burada kalmak istiyorsa, bedelini ödemeli yani çalışmalıydı.


''Yubaba buradakileri isimlerini çalarak yönetir. Burada ismin Sen, ama gerçek ismini mutlaka bir sır olarak sakla.''


Yubaba bu toprakların sahibi değil, yöneticisiydi. Bu nedenle de onun da belli bir protokolü takip etmesi ve kurallara uyması gerekiyordu. Ruhlar için spa hizmeti verilen bir hamamı işleten bu büyücü oldukça güçlü, kurnaz ve huysuz olmasıyla bilinen tekinsiz bir patrondu. Tek zayıf tarafı koca bebeği, ayrıcalık tanıdığı tek kişi ise herkese yaptığı gibi ismini çalarak hizmetine bağladığı Haku'ydu. İsimler bu topraklarda önemliydi. Çünkü bir ruhun imzası, ismiydi. İsmi kaybolan bir varlık kim olduğunu unuturdu. Tıpkı Haku gibi.


''Eğer ismini çalarsa eve bir daha asla dönemezsin. Ben kendiminkini artık hatırlamıyorum bile. Ama gariptir, seninkini hatırladım.''


Yazımın bundan sonrasında SPOILER olacak, dikkat ediniz.

Haku, nehir ruhu bir beyaz ejderhadır. Ancak Yubaba'nın hizmetine girerken ona ismini sunmuştur. İsmi karşılığında Yubaba'dan büyücülüğün gizlerini öğrenmiştir. Ruhların dünyasında her şey karşılıklıdır. Vermeden alamazsın, almadan vermemen gerektiği gibi. Bu bakımdan eşit ve adil bir sistem var gibi görünmektedir ancak alınan ve verilenlerin değeri eşit olmak zorunda değildir. Yubaba ise kurnaz bir büyücüdür. Bu nedenle de en değerli bedelleri toplar. İsmin bir kişiye verdiği kimlik tanımı gibi.

Hayao Miyazaki filmlerinde mutlaka toplumsal ve evrensel mesajlar bulunur. Aynı zamanda bu mesajların alt katmanlarından birisi mutlaka çevre koruma bilinci üzerine olur. Bu filmde de bu temayı nehir ruhu Haku karakteri üzerinden görüyoruz. Chihiro, Haku'nun ismini kurtarırken aslında nehrin ruhunu kurtarıyordu. Nehrin ruhunu biz insanlar çeşitli ayrıcalıklar elde etmek için hapsediyor, onu kirletiyor, sularımıza sahip çıkmıyoruz. Nehri (suları\ ve hatta doğayı) tıpkı bencil büyücü Yubaba gibi kendi yararımıza olacak şekilde kullanıyoruz.

Filmde nehre ruh veren nehir ruhu Haku'nun ismini, cesur ana karakterimiz olan küçük kız Chihiro kurtarıyordu. Bunu büyük savaşlar, şiddet veya doğaüstü yetenekleriyle değil; cesareti, sevgisi ve özverisiyle yapıyordu. Bu bakımdan Chihiro benim için gelmiş geçmiş en güçlü süper kahraman olabilir. Çünkü belki de en süper güçlerimiz uçmak, vurmak kırmak, ışınlar savurmak değil; sevmek, sorumluluk almak, özveri ve çaba göstermek, korkuna rağmen cesur olmak (ki cesaret aslında budur) ve neyin doğru\ adil, neyin yanlış\ bencil ve zalimce olduğunu bilmektir.


+ Eminim ki sen her türlü güçlüğün altından kalkabilirsin.

- Benim gerçek adım Chihiro.

+ Chihiro... Ne kadar da güzel bir isim. Ona iyi bak, artık senindir.


Ruhların dünyasında her şeyin iki koldan yönetilebileceğini bencil büyücü Yubaba ile onun tam tersi şefkatli büyükanne Zeniba üzerinden görüyoruz. Burada Yubaba hükmetme yoluyla düzeni sağlayan eril sistemi (bebeğinin ona ''baba'' demesi, ona ''cadı'' değil de ''büyücü'' olarak hitap edilmesi bana bunu çağrıştırıyor), Zeniba'nın merhamet ve adalet temelli yaklaşımı ise dişil sistemi (Chihiro'nun ona ''büyükanne'' demesi, diğerlerinin ona ''cadı'' diye hitap etmesi de bana bunu çağrıştırıyor) simgeliyor. 

Burada eril ve dişil ifadeleri tabi ki cinsiyetten bağımsız olarak eylemlere şekil veren enerji türünü simgeliyor. Yin yang felsefesine göre her şey zıttıyla var olur (aydınlık karanlık, sıcak soğuk gibi). Eril ve dişil enerjiler ise (popüler kültürde anlatılandan farklı olarak) bir çeşit eylem anlayışlarını simgeler. Eril enerji, aktif ve yapan eden enerjidir; gölge yanı ise Yubaba'da gördüğümüz gibi hükmetmektir (günümüzde dünya bu sistemle yönetiliyor). Dişil enerji ise pasif ve alan açan enerjidir; yayılan ve genişleyen enerji. Gölge yanı ise kurban psikolojisi, aşırı pasiflik\ hareketsizlik, sınır çizememe, genişleyememe şeklinde sıralanabilir. 

Eril ve dişil enerjiler bir bütünün uyumunu sağlayan yapılardır ve akışkandır. Bunu filmde filmin son sahnesinde Chihiro'nun ruhlarla vedalaşırken büyücü Yubaba'ya da büyükanne demesiyle görebiliriz. Burada yine altını çiziyorum cinsiyet rol ve tanımlarından bağımsız olarak artık Yubaba'nın da bencilce hükmeden enerjisinin yumuşayacağını ve eril enerjinin aydınlık özellikleri olan koruyuculuk ve güven temelli bir harekete geçme enerjisinde olan bir yönetim anlayışını karakterin benimseyebileceği mesajını alabiliriz diye düşünüyorum.


SPOİLER BİTTİ.


Hayal gücünün üst düzeylerde kendini gösterdiği, ilginç, sürükleyici ve anlamlı bir film. Ancak yazımın en başında da ifade ettiğim üzere bu filmi benim için asıl başarılı ve değerli yapan, sevgili Chihiro oldu. Bence gelmiş geçmiş en ikonik karakterlerden birisi. Ruhların dünyasında yaşadığı maceralar ile olgunlaşan Chihiro, biz izleyicilere de bir kahramanın kendi gücünü süreç içinde kazandığını göstermekte. Tam bir kahramanın yolculuğu olan; içinde korkmayı, direnmeyi, istemeyi barındıran bir büyüme hikayesi. Öte yandan filmde Chihiro'nun ailesi üzerinden tüketim eleştirisi, (Ko)Haku karakteri üzerinden çevre duyarlılığı, Yubaba'nın çalışma ve yönetim anlayışı üzerinden sistem eleştirisi yapılmakta.


Spirited Away - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Sevmek.

 

Bir şekilde bir yolu bulunur. Bu benim bu yaşımda ilk kez öğrendiğim bir cümle. Öğrenmenin doğru kavram olduğunu düşünmesem de, doğru olmasını umuyorum. Öğrenme, yaşantı temelli istendik davranışları ifade eder. Oysa ben bu cümlenin ne yaşantı temelinde, ne istendik davranışında (ucundan biraz) olduğumu sanmıyorum. Yine de bu cümleyi kurmayı öğrenmenin ilk adımını o cümleyi kurarak atmış olabilirim. Bu, kendiliğinden gerçekleşti. Oysa yalnızca falı için Türk kahvesi yapıyordum ahhahahah.

Çocukken teyzemin arkadaşlarına ilgiliydim. Teyzem bana hep, kendi dünyası olan bir insan gibi gelirdi ve o dünya bana değme mesafesindeydi (çünkü çocukların henüz bir dünyası yoktur, sadece kendileri vardır). Bu nedenle ben de istemeden bile olsa onun gözlemcisi olmuştum. Çocuklar bir modele ihtiyaç duyarlar, onun gibi. Pelin ablayı anımsıyorum. Bir anda aklımda biten Pelin ablayı. Sana P. abla diyerek geçmek istemediğim, çünkü yine ismini ve bana bu ismi sevdiren enerjisini anımsadığım Pelin ablayı.

Onu düşünüyorum. Çocuk beni çeken yanlarını. Teyzemin arkadaşları içinde en çok ilgimi çeken olmasa da (en çok ilgimi çeken ismi nedeniyle D. ablaydı ve aslında görünümünü de anımsamıyorum - merak et ismini :), enerjisini, varlığını yansıtma biçimini en çok kendime yaklaştırmak istediğim Pelin ablaydı. Sanırım ismini sevdiğim kişilerin ismini paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir çeşit ferah rüzgar etkisi veriyor bana. O isim, o ismi taşıyan kişinin varlığımdaki yeri gibi hissettiriyor: Yani onu sevdiğim için, ferah.

Pelin ablanın kısa saçları olduğunu hatırlıyorum. Uzun olduğu anlar vardıysa bile, kısa saçlı hallerinin daha çok o gibi olduğunu ve çevremde saçlarını o kadar kısacık saçlı kullanan kadın olmadığı için bunu ilginç ve ona çok uyduğu için güzel bulduğumu. Gözlüklerini ve gülümsemesini anımsıyorum. Sanırım gülümsemesi bana güven veriyordu. Çünkü özel olarak tek tek herkese uzanan bir gülümsemeydi bu. Merak ediyorum da kendisi bu satırları okusa acaba ne hissederdi? Biri benim gülümsememi bu kadar derinden hissetseydi sanırım çok mutlu olurdum, neyse.

Pelin ablayı kitap okurken gördüğümü anımsamıyorum ama tam olarak kitap okuyan biri gibi hissettiriyordu. Öyle görünüyordu demiyorum, öyle hissettiriyordu. Sakin bir enerjisi olduğu için mi, yoksa instagram popülerleştikten ve ben artık daha büyük olduktan sonra onun paylaştığı ve başka kimsede görmediğim alıntılar nedeniyle mi bilmem, o çok bilgili gibi ama bu bilgi sanki varlığından geliyor gibi görünüyordu. Onu şimdi anlatma nedenim de sanırım bu: Bu duru enerjisi. Üstüne yapışmayan, üstünden akan ve bu nedenle de o kendinde ne yapsa, ne giyse, ne taksa, saçlarını nasıl kestirse, ne okusa, ne paylaşsa, ne konuşsa, o gibi duran enerjisi. Sanırım buna özeniyordum. Buna gerçekten çok özenmiş olmalıyım.

Bir insan kendini nasıl sever, diye düşünüyordum. Sonra aklıma birini nasıl sevdiğim, sevmek istediğim, sevme, sevmeye direnme ve sevmeyi bırakma hallerim geldi. Acaba ben birini hiç gerçekten sevmedim mi diye düşündüm. Sevgi neydi? Ben kendimi çarpık seviyorum buna şüphe yok. Tutarlı bir sevgi değil. Bir gün var, yarın belki yoktur. Ya da belki de hep var, evet öyle; ama bugün gösteririm, yarın göstermem. Çünkü ben böyle sevildim. Bu benim bahanem mi olmalı, hayır. Zaten değil de; yine de, ben kendimi böyle sevmeye alıştım. Bu benim suçum olmasa da, bunu devam ettirmek benim sorunum olur.

Sonra aklıma, tam da kahvem kaynarken o geldi. Pelin abla. Onun bir şeyi severkenki doğallığını düşündüm. Buna şahit olduğumdan bile değil de... Onda çok doğal duran şeyleri. Çok doğalca sevdiği şeyleri. Onun ettiği bir iltifat da gerçek bir iltifat olurdu; bunu bilir ve hissederdim. O nasıl sever bilmiyorum ama onu anımsamamın nedeni muhtemelen, ondan yansıyan doğal hali hatırlamamdı. Doğal bir hal. İnsanın kendi gibi olması da böyle bir şey olmalı. Başkasında insanların eleştirebileceği (sanki hakları varmış gibi), onda eleştirilmez şeyler gibi mesela. Öyle bir hal, öyle doğal bir enerji. Çünkü öyle kendi. En azından ben onu böyle anımsadım. Bu yönüyle, bende bıraktığı izle anımsadım. Belki de şimdi bunlardan çok uzaktır, bilmiyorum.

O, kendini sevmek üzerine düşünmüş müdür bilmiyorum. O, kendini sevmek üzerine düşünecek biri miydi emin değilim. O, birini sevmek üzerine düşünmüş müdür; bu konuda çekimserim. O, sevgiyi öylece deneyimlemiş midir; evet. Onu tanımasam bile, artık yıllar sonra onu tanımadığımda bile, evet derim.


Burada sevmeyi düşünmüştüm.


Gün batarken ve doğarken.

 

Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.


Haziran 2026.

Il Mare\ Göl Evi (2000, Güney Kore).
"Aşk hayatımıza farklı yollarla girer, ama özünde tek bir aşk olduğuna inanıyorum."
 
Bu ayın ilk günü ayın 1'ine ve hafta başına denk geldiğinden bir şeylere başlamak için uygun motivasyonu sağlıyordu. Ben de bir şeylere başlamayı düşünmüştüm. Belki de çok daha düzenli ve kararlı adımlar atmaya. Bunu ezik ezik bir yerden söylemiyorum, yani tamam bu konuda hala tetiklendiğim için böyle ifadeler kullanacağım kendini hazırla, bir şeylere bağlanma sorunlarım var. Hatırı sayılır bir süredir. Bu da tabi ki sistemimin artık alarm vermesine bağlı gelişen bir durum. Hep elinden geleni yapan sorumluluk sahibi insanlar eğer hiçbir noktada yeterli düzeyde içsel olarak tatmin elde edemezlerse (içsel tatmini kastediyorum ancak tabi ki bunun içine emek verilen duruma yine içsel olarak biçtiğimiz karşılık da girebilir), bir noktadan sonra sistemi kapanır. Benim kapandı.

Bundan sonra ise öfke, sorgulama, hayıflanma, hissizlik, yönsüzlük ve buna bağlı yine öfke, yön belirleme ve ardından yine aynı olacak inancı, en sonunda tüm süreci oluşturan, şekillendiren, yönetimi ele geçiren ve çıkışı sağlayan, tatminsizlik.

Aslında yönüm yok değildi. Ben kendimi genele baktığımızda oranlarsak çoğu insandan çok daha iyi tanıdığımı biliyorum. Düşünüyorum demedim, çünkü bunu artık biliyorum. Çünkü bunu bile analiz ettim. Bunun üzerine düşünüyordum. Düşünmemin ne kadar doğal gerçekleştiğini ve analiz etmemin aslında aşırı düşünme halinden değil, beynimin işleme mekanizmasının böyle olmasından kaynaklı olduğunu. Bunu bir sorun gibi dayatsalar da (örneğin: çok sorgulamak, hassas olmak, her şeyi anlamlandırma ihtiyacında olmak ve böyle olduğun için de seni etiketleyip suçlamaları\ yargılamaları) benim beynim böyle çalışıyordu, böyle çalışıyor ve böyle çalışmaya da devam edecek. Bunu fark ettim. 

Temel ''sorunumun'' da, beni kendimi diğerleriyle kıyaslamaya itenin de (çünkü bendeki ''eksikliği'' bulmak istiyordum) bu olduğunu fark ettim. Sonra karşıma tesadüfi yolla ''evet gerçekten de öyleymiş'' diyeceğim bir onay çıktı. Bir doktorun konuşmasını dinledim. Çoğu kişinin ''psikolojiktir geçer'' dediği durumları (ki tam da bu nedenle yıllardır aynı yerde dönüp duruyordum, çünkü ben böyleyim ve bunlar geçmesini istediğim veya geçebilecek şeyler de değil, çünkü ''bunlar'' benim dünyayı algılama anlamlandırma biçimim), doktor hanım baya baya somut olarak fiziksel süreçlerle kendi yaşantısından da örnekler vererek beynin yapısı ve işleyişindeki farklılık üzerinden açıklamıştı.

Bu, kendi kendine tanı koymak vs değil. Ancak bu anlatımı dinlediğim anda rahatladığımı çünkü birinin beni anladığını düşünmenin de ötesinde (bu nedenle yıllar içinde durmadan kendimi açıklama ve hatta açıklamanın bile açıklamasını yapma ihtiyacı hissetmişimdir), kendimi nihayet anladığımı ve bende ''bir sorun olmadığını'' gördüm. Bu durumda tabi ki doktor hanımın tüm bu olayı fiziksel olarak açıklaması etkiliydi. Demek ki benim hayata bakış şeklimin, düşünme şeklimin, bu dünyada fiziksel olarak bir karşılığı var diye düşündüm.

Bahsettiğim videoya yazımda yer versem mi bilmiyorum ama belki ilgilenenler çıkarsa diye işte linkini ekliyorum. Çoğu kişi videonun yorumlarında gördüğüme göre doktor hanımı yine de anlamamış (çünkü doktor hanımın bahsettiği şey düşünme şeklindeki farklılık, bir seçim değil\ ve başta kendisini yabancı bir doktor sanmıştım, çünkü bence bu konuyu ele alma şekli oldukça yenilikçi), belki de bu nedenle sen de benim neyden bahsettiğimi ve aslında ''beni'' anlamazsın diye bunları bile açıklama ihtiyacı içindeyim. İşte olayın ''psikolojik'' boyutu da burada. Kendini açıklama ihtiyacı. Çünkü yıllar içinde defalarca buna maruz bırakılınca insan, bunu bir çeşit kendini koruma refleksi olarak geliştiriyor. Nasıl tepki verirsem vereyim, her defasında ''farklı'' bulundum. Bu ''ben biraz farklıyım yhaaa'' olayı değil. Çünkü farklı bulunmayı hiçbir zaman istemedim (tabi bunu dümmdüz etiketlenmeye tercih ederim ama sanırım ne yaparsam yapayım bir şey olmaktan kaçışım yok). Yine de insanlar bunu açık açık belirtmeseler bile (ki yakınıma aldıklarımın yanında kendimi apaçık ifade ettiğim her anda -örneğin haksız bir duruma karşı aşırı dürüst olma anlarım- hemen ''farklı'' görüldüm ya da ilgi alanlarımı apaçık göstermem ve hatta ilgi alanlarımın kendisi (sanata olan duyarlılığım) ve kendimi ifade özgür ve özgünlüğüm (fikrim bilgim olan konularda susmamam ve herkesin dediğini kopyala yapıştır yapmamam yapamamam buna karşı çıkmam) hemen ''sen biraz farklısın sanırım''a evrildi. Bir noktada ise ne haliniz varsa görün demeye başlamış olabilirim.

Benim aslında bence dışadönüklüğe meyilli bir kişiliğim var. Çocukken de böyleydim\ böyleymişim (okul öncesi ahahahah\ okul yıllarımda sessiz ve içe kapanık olmayı yine kendimi koruma refleksi olarak geliştirmiştim ama bunun başka nedenleri var), içimde de hep böyleydim. Bir ortamda da eğer oraya adapte olmuşsam (yani örtük ifadeler ve baskı azsa -örneğin manipülasyon, diğer bir ifadeyle ''şöyle olmalı, davranmalı, görünmelisin baskısı'') en dışadönük insandan daha samimi bir dışadönüklük gösterdiğimi düşünüyorum (eğer karşımdaki kişiyi beynim tutarsa gerçekten çok konuşkan, aktif ve atılgan oluyorum, hatta bazen durup çok mu baskın oldum diye bu sefer bu konuyu açıklama ihtiyacı hissediyorum ahhhh! *-*). Ben hiçbir zaman tribünlere oynamam. Bunu yapamayacağım için değil. Bunu da yıllar içinde ara sıra düşündüm. Benim gibi bir kız, diye düşündüm sözgelimi... ah anladın işte, bana kendimi övdürme ama öyle. Hissettiğim değersizlik hissi belki ergenlik ve ilk gençlik yıllarımda çarpıtılmış sıfatlara ve etiketlerime :)) dayanıyordu ancak yıllar içinde büyüdükçe ve aslında olgunlaştıkça kendimin gayet de farkına vardım [ve haksızlığa uğrayıp (emeklerimin karşılığını net almamam) baskılanmaya çalışıldıkça (kendi özgün benliğimi yansıtma anlarımdaki her seferinde dış dünyadan gelen tribünlere oyna baskısı), sanırım sistemim yetti ulan demeye başladı bana]. Benim kadar kendi düşüncesi üzerine düşünmeyi alışkanlık edinmiş biri kendini de bir noktada fark eder. Ancak benim temel sorunum kendine inanç olmadı çoğu zaman, ben kendi yapabilme kapasitemi biliyorum. Ben kendi yeteneklerimi, sınırlarımı biliyorum (hadi en azından büyük oranda biliyorum diyelim). Benim takıldığım nokta ''diğerleri gibi olmalıyım'' baskısı. Bu kısmı da uzun uzun açıklamak istemiyorum. Dileyenler linkini bıraktığım videodaki doktor hanımı dinleyebilirler.

Özetle, bu aya başlarken aslında kendimi kabullenmeye mi başladım acaba diye düşünüyorum. Çünkü ben kendimi tanısam da, çeşitli yaşantılarım ve yaşanamatılarım :), bana kendimi sorgulattı ve sanki başka biri olursam her şey yoluna girermiş alt mesajı bana hep dayatıldı. Ancak hayır. Beni biraz bile tanıyanlarınız olduysa belki çoktan anlamıştır, benim bu hayatta en ama en tahammül edemeyeceğim şey, etiketlenmektir. Çünkü bu benim için bir kalıba sıkışmak demek. Buna dayanamıyorum. Ancak buna dayanamadığım düşüncesine takılmam da aslında bir şekilde kendimi etiketlemem ve kendimi bu fikir ekseninde sınırlamam demek. Kendimi yaşamaktan alıkoymam ve çünkü korkmam demek. İstediğim yaşamı yaşayamama korkusu, uyumlu olduğum eylemleri yapamama korkusu, derin ve gerçek bağlar kuramama korkusu. Korkunun bile korkusu. Gerçi bu sonuncuyu artık aştım (işte asıl bunlar psikolojiktir geçer, benim öz benliğim yani düşünme şeklim yani BEYNİMİN KENDİSİ DEĞİL).

Bu durum, yani diğerleri gibi olmaya zorlandığımı çünkü öyle olmazsam asla sevdiğim şeyleri yapamayacağımı ve hatta o çok değer verdiğim aşkı bile yaşayamayacağımı düşünmem, beni öfkelendirmişti. Ancak herkesin düşünme şekli aslında (tamam herkesin değil ama çoğunluğun diyelim) farklı ve kendine hastır denilebilir belki bilmiyorum o kadarını. Ancak bunu yargılamak da bana düşmedi. Bunu yargılama sebebim ise yargılanmak. Bana asla alan açılmamış, kendime açmaya çalıştığım alanın da hep kapatılmış olması. Sonra da yıllar içinde daha içedönük kişilik yapısı geliştirerek yine kendimi koruma refleksi geliştirmiş olmam. Ben anlamıyor muyum sanki manipülasyonları. En küçüğünü bile anladığım için zaten birine ''ikiyüzlü'' deme eşiğim çok düşük. Bunu yapamadığımdan veya yapamayacağımdan da değil; yapmamayı seçtiğimden yapmıyorum. Benim değerlerimin çoğunluğunun sonradan oluşmadığını, yani dışsal bir dayatma veya ödül-ceza sistemiyle veya duygusal bir yerden oluşmadığını, belki de yıllar içinde gördüklerimi beynimin işlemlemesi ve analiz etmemle oluştuğunu ve açıkçası bu durumu çevremde pek görmediğim için farklı bulduğumu, bu nedenle de insanların özellikle de ''kendine yarar'' davranışlarının, herkes gibi olma çabalarının, bilinçli veya bilinçsizce yapay tavırlarının (sosyal onay veya kendine iyi biri olduğunu kanıtlama çabaları) beni tetiklediğini düşünüyordum (bu nedenle de en başta en çok kendimi sorguladım, acaba bunlar bende de var da ondan mı irrite oluyorum diye: hayır veya hadi şeeeyyy görünmeyim ''büyük oranda'' hayır).

Sonra kendimi anlamlandırınca bunlar önemini yitirdi. Evet bir anda sanki üstümden tonlarca spiral kalktı gibi hissettim: Düğümler. Sanki her şey yerine oturdu ve diğer olan her şey de kendi köşesine çekildi. Bunlar bir günde bir anda da olmadı. Daha öncesinde hep zaten içsel hazırlık olur ve bir tetikleyici bunu dengeler. Özellikle de bunun dengelenmesini istiyor ve sorguluyorsanız. Bazısının tabi umuru olmaz ama tüm bunları boşuna yazmadım. Ben böyleyim, benim umurumda. Benim beynim analiz eder, her şeyi analiz ediyorum evet ve bunun da değişmesini istemiyorum, çünkü benim düşünme şeklim ve dünyayı tanımlama şeklim, gerçekliğim ve en önemlisi gerçekliğimi ve gerçekliği görme ve kurma şeklim bu (seninki başka olabilir\ bak, ''anlayışlı'' olmayı öğreniyorum yaaa). Öte yandan (yine) bu yazıyı niye yazdım bilmem. Belki de sadece alışkanlık. Bir deftere yazmaktansa sana yazmak daha anlam taşıyan bir eylem olabilir. Zaten bildiğim şeyleri sadece kendime yazmak artık benim için bir ''amaç'' taşımıyor. Birine yazmanın amacından da emin değilim ancak kendine yazmaktan daha geliştirici diyebilirim. 

Önceki yazı dizimi yine sildim. Art arda çok yayınladıklarım birbirinin devamı oluyor, bir hikaye gibi (farkında olmadan öyle yazıyorum, olaylar öyle gelişiyor). Bu nedenle de bu yazı dizilerimdeki ilk yazım hangi histen doğuyorsa (bu seferkinin alt notalarından kırgınlık kokusu buram buram geliyordu), diğer onu takip eden yazılarımda da o hisse merkezlenmiş temalar ve anlatılar dönüyor (öfke ve kırgınlık temelli yazılar yazmak ve yargılayıcı olmak istemediğimden sildim hepsini). Daha önceden mesela fazla iyimser, mantıksal olmaya çalışan (ciddi), kötümser, komik\ komiğimsi ve türevi temalarla şekillenmiş yazı dizilerim de oldu; hiçbiri tam olarak ben değilim! Ah... biliyorum biliyorum, bunlar bir bütün olarak benim bir yüzümü belki karşılar ama işte... bir kere tüm yazılarımı (sanırım geçen yıldı) toptan silince böyle oldu! Buna pişman olmasam da, sonra dengeyi asla yakalayamadım ve muhtemelen yakalayamayacağım da. Silinmeyecek tek yazılarım yorum yazılarımdır (onlarda da onları yazan benim varlığımı görmen mümkün tabi).

Dün gece çok güzel bir gökyüzü vardı. Artık eskisi kadar sık gökyüzünü izleme ihtiyacında olmadığımı fark ettim. Sanırım kendime yalan söylemeyi bıraktıkça bu ihtiyaç azalıyor ve yıldızları daha berrak görebiliyorum. Oldukları gibi, kendileri gibi. Onlara kendi anlamlarımı yüklemeden bakmak, bana daha iyi geliyor ve beni kendime yaklaştırıyor. Çoğu kişi yıldızları çeşitli kavramlarla özdeşleştirir. Benim için yıldızlar eşittir aşktı. Zamanla bu etiketin arınması beni mutlu ediyor. Cidden, doğru ifade bu: Mutluluk. Bir şeyi etiketlemek yani ona kendi anlamını yüklemek tabi ki kıymetli ancak, sanırım ben bunu çok yaptığımdan... doydum ve duyarsızlaştım. Ben kendimde kalarak, şeyleri oldukları şey olarak görmeyi daha ilham verici bulmaya başladım. Bu hep böyle değildi ancak insan değişen, dönüşen ve gelişen bir varlık. Benim de bu konudaki bakış açım değişiyor işte.

Sana bir şey itiraf edeceğim. Bir şeyleri itiraf etmek benim için zor değil, çünkü itiraf ettiğim her şey geçmiş zamana ait. Yıldız ışıkları gibi, görünürlükleri geçmişten yansıyor. Şu anda yoklar, değiştiler. Yıldızlar da böyledir. Hep değişirler, dönüşürler. Biz onları aynı görürüz, hatta özel bir ilgi göstermeden onlara bakarsak onların hep aynı olduğunu bile sanabiliriz. Bunun ne bizim ne de yıldızların gerçekliğine somut bir etkisi olmaz. Çünkü yıldızlarla ilgilenmeyen biri için her yıldız aynı olsa ne olmasa ne, hiçbir etkisi yok. Aynı şekilde yıldızlar için de; onlarla ister özel olarak ister genel olarak ilgilenelim, istersek hiç ilgilenmeyelim, onlar değişmeye, dönüşmeye, parlamaya devam edecekler. Onların parladıkları ve değiştikleri gerçekliğin bizimle alakası yok, biz sadece bunu gözlemlemeyi seçebiliriz ya da seçmeyebiliriz; fark edebiliriz ya da fark etmeyebiliriz. İşte bu kadar basit. Belki de her şey için böyledir: Bu kadar basit. Değersiz anlamında değil, sade olsun yıldızlar anlamında ahjahaj.

İtirafım: Yıllar içinde hayallerim Dünya'dan Neptün'e, Neptün'den Dünya'ya geldi. Bu ışık seyahatlerine rağmen hiç bozulmamış olmaları takdire şayan, bu kısmı vurgulamak yıldızlarıma borcumdur. Değişen şey ise, rol dağılımı olabilir. Benim odağım hep dış dünyadaydı, önceliğim de. Ama kendime karşı dürüst olmayı seçtiğimde, ki benim tüm hokus pokusum buradadır (bu nedenle acemi bir cadıyım), başrol ben oluyorum. Bunu başarmak bence zor bir şey. Diğerlerini bilmem, ancak benim için çok zordu. Ben çok zorlandım. Çok. Yine de geçti veya geçiyor bilmiyorum. Bu konu artık üzerimdeki etkisini yitiriyor. Yıldız ışıkları geçmişten bile gelse, ışık ışıktır.

Bu yazıyı yazarken de kendimi açıklama kafesine kısıldım sanırım. :) Öte yandan sanırım, bu yazının doğduğu his, özgürlük. Bayat bir özgürlük olmaması, onu yayınlamamı ve bu yazının bana getirebileceklerini görmemi istememi sağlıyor. Özgürlükten doğan bir umut, benim tam olarak ''umut''' tanımımdır. Ben basmakalıp bir umuda inanmam. Tıpkı bayat özgürlükler gibi bayat umutları sevmem. Bahsettiğim şey temellenmiş durumlardan ziyade, içten gelen nedenlere bağlı bir umuttur. Çünkü benim temelim hep, içimde ve içimden atılır. Yoksa o temelden hayır gelmez (benim için). Çünkü benim için, içten gelen şeyler sınırsızdır; azalsalar veya artsalar bile hep orada oldukları ve daima değişip dönüşerek başka bir şey olarak doğma imkanına sahip oldukları için içten gelen şeyler benim gözümde asla tükenmezler.

Ve belki de ben, ''farklı'' bulunmadım, insanların kafasındaki ''İlkay'dan farklı'' bulundum. Bu nedenle kendimi ne kadar açıklarsam açıklayım, hep çoğu şey karanlıkta kaldı. Ben bu kadar apaçıkken, bu kadar ''gizemli'' (kapalı) sezilmek... bunu ister miyim bilmiyorum. Çünkü bunu belki de yönetemiyorum. Gizem, değerli bir şey olsa da; insanlar o gizem loşluğunu kendi kafalarına göre doldurduklarında, buna dayanamıyorum ve tetikleniyorum. Benim en büyük korkum, etiketlenmek de değil; etiketlerin benden alabilecekleri: Yaşamım. Kendi yaşamım. İlkay'ın yaşamı. Ben hayatta sadece, bundan korkuyorum. Ve hayatta en çok, tüm isteklerimi bir çatı altında toplayacak şekilde belki de tek, kendimin yaşamını yaşamak istiyorum. Kendi yaşamımı demedim; kendime zaten verilmiş, orada potansiyel olarak duran, zaten benim olan ama yine de komik bir şekilde nasıl erişebileceğimi bilemediğim yaşamımı, kendimin sahip olduğu zaten sahip olduğu yaşamı, yaşamak istiyorum. Çünkü ben içimde kendimi biliyorum, biraz fazla net biliyorum. Bu da beni yıpratıyor çünkü korkuyorum. Onun yaşamını yaşayamamaktan korkuyorum.

Her neyse.

Güzel bir ay dilerim.


Zamanı Durdurmanın Yolları, Matt Haig.


Whisper of the Heart (Mimi wo Sumaseba\ Yüreğinin Sesi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Yoshifumi Kondo 

Senarist: Hayao Miyazaki, Aoi Hîragi

Yapımı: 1995, Japonya


''Bu çocuk bir harika. Bütün kitapları benden önce okumuş.''


Kaynak: Pinterest


''Ama önemli olan içindeki cevheri keşfedip işleyerek değerlendirmektir.''


Shizuku, okumayı ve yazmayı çok seven yetenekli bir ortaokul öğrencisidir. Ortaokulun son yılına girdiği yaz tatilinde kütüphaneden bolca ödünç kitap alıp okur. Shizuku'nun dikkatini, bu kitapların hepsini kendisinden önce okumuş olan bir isim çeker: Seiji Amasawa. Tüm kitapları kendisinden önce çoktan okumuş olan bu okur, Shizuku için büyük bir gizem halini alır. Bir gün Shizuku, trende karşılaştığı havalı ve aldırmaz bir kediyi takip ederek içerisinde pek çok gizemli ve güzel antika eşyanın bulunduğu bir dükkanı bulur. Bu dükkanın sahibi yaşlı adamın torunu Seiji ise tıpkı Shizuku gibi hayallerinin peşinden gitmek isteyen yetenekli bir çocuktur. Shizuku ile Seiji arasında birbirlerine ilham olacakları bir bağ gelişir. Film boyunca başta Shizuku olmak üzere tüm karakterlerin; Seiji, Seiji'nin dedesi, Shizuku'nun ablası, Shizuku'nun arkadaşları Yuko ile Sugimura... hayallerini bazen sorgulama, bazen bulup işlemelerinin öyküsünü izliyoruz.

Bu filmi ilk kez, tıpkı o yıllarda izlemiş olduğum birbirinden güzel diğer Japon animasyonları gibi, liseye giderken izlemiştim. Filmi zaten bir tek o ilk izlememdeki zamanda izledim. Yine de filme dair bir gönderiyi ne zaman görsem, içimde hep sıcak bir his oluşmuştur. Bu durum, Japon animasyonlarını genel olarak çok sevmemden farklı olarak, bu filmin içimde özel olarak yer etmesiyle gelişen bir histi, hismiş. Öyle ki ben bu filmden sanırım sandığımdan bile daha çok etkilenmişim. Bu filmi izledikten sonra blogda kendimi ifade etmek için yazdığım öykümsüler, bu filmden izler taşıyor. Bunu bir şekilde seziyor ve biliyor olsam da, beni filmi şimdiki izlememde asıl şaşırtan durum, filmin müziği oldu. Ne zaman kendi kendime bir melodi mırıldansam, hep aynı melodiyi mırıldanırdım ancak o melodiyi nerede duyduğumu hatırlayamazdım. O melodiyi bu filmde duyduğumu keşfettim ve filmin beni yıllara yayılacak bir şekilde bu kadar çok etkilemiş olmasına şaşırdım.


''Hikayeyi bitirince neyin farkına vardım size de söyleyeyim mi? Bir şeyi sadece istemek yetmiyor. Hem Seiji kendini daha hızlı geliştiriyor. Yazmak için çok zorlandım. Ama, hep korktum. Hep korktum.''


Filmin basit ama çok tanıdık bir konusu var: İlk aşk. Filmi bu durumla sınırlamanın, filmin ifade ettiklerine haksızlık olacağını önceden olsa ilk aşk temasına haksızlık olacak şekilde düşünebilirdim ancak artık bunu düşünmüyorum. Filmin konusu gerçekten de bu, ilk aşk. Karakterler çocukluk ile ergenlik arasındaki o kafa karışıklığının yaşandığı yıllardalar. Hayatlarında alacakları ''ciddi'' kararların belki de ilki olan iyi bir liseye yerleşme olayı gözlerini korkutuyor. Özellikle de bir duruma karşı yeteneği, özel bir ilgisi olan çocuklar, yaşamlarının seyri konusunda daha tedirgin olma eğiliminde olabiliyorlar. Çünkü maddi bir oluşum var etmek ile kendi içlerindeki heyecanı buluşturacak bir seçim yapmaları gerektiğini sezebiliyorlar. Filmimizin ana karakterleri Shizuku ile Seiji, öz farkındalığı gelişmiş çocuklardı. Shizuku yazmak, Seiji keman üreten bir zanaatkar olmak için çabalıyor ve bu yeteneklerinin peşinden gitmelerinin yollarını arıyorlardı.

Bizimle ortak gayeye sahip olan insanlar ya da en azından kendi içimizdeki kıvılcımdan parçalar gördüğümüz insanlar, bize ilham olurlar; bizi, etkilerler. Bu durum özellikle de filmdeki karakterlerin yaş grubundayken, dış dünyanın kurallarıyla bakış açımız sınırlandırılmamışken, çok daha belirgin bir şekilde kendini gösterir. Karakterlerin akran olmaları, onları bu ortak gayede bir arada ilerleten durumlardan bir diğeriydi. Karakterler birbirlerini anlayabiliyorlardı. Üstelik Shizuku ile Seiji'nin çok fazla ortak ilgi alanının olması, onları birbirlerinin hem en yakın arkadaşı, hem de ilhamı yaptı. Özellikle de Shizuku'nun hisleriyle empati kurabildiğimi hissettim. 

Shizuku, Seiji'nin kendini geliştirmesinden çok mutluydu ancak ondan hem fiziksel mesafeler, hem de deneyim farkı olarak ayrılacak olmak, Seiji'nin ''gerisinde'' kalacak olmak, Shizuku'nun kalbini kırmış, diğer yandan onun kendi yeteneklerini ciddi bir şekilde sorgulaması ve kendine gerçekçi hedefler koyması için ittirici güç, diğer bir ifadeyle ilham, olmuştu. Benim kalbimi kıran da buydu. Shizuku'nun bu saf hisleri. Mutluluk, kaygı, yalnızlık, coşku, umut, korku... Ve hepsini kapsayan ilk aşk. Yazmaya dair, geleceğin belirsizliğine dair ve ilk kez başka bir insana karşı hissedilen yoğun duygulara dair o benzersiz saf his: Aşk. Bu, kalbimi kırdı. Çünkü karakterler çok gençti, bunları en saf haliyle görebilecek kadar genç. Aynı zamanda ben de bu filmi ilk kez izlediğim liseye giderkenki halimi düşündüm. Bu saf hislerimi en derinlerimde hissedebilecek kadar küçücük olduğum yaşlarımı. Bu, gözlerimi doldurdu. Belki de tam da bu nedenle bu film benim için hep çok özel olarak kalacaktır.


''Ben kararımı verdim. Bu tepeyi birlikte çıkacağız. Seninle birlikte.''


Filmin arka planında yer alan yan olaylar; arkadaşlık ilişkileri, büyümeye dair kafa karışıklıkları, gerçekten önem verdiğin ve içinden gelen bir şey için çaba göstermek ve denemek, sorumluluk duygusunun gelişimi, aileyle ilişkiler, bir manzara gibi basit anlara yüklenen anlamlar... filmin çizimleri ve müzikleri, çok gerçekçi ve bu nedenle de sade bir etkileyicilikteydi.

Filmin çizimlerine bu noktada ayrıca değinmem ve övgüler dizmem gerekli. Her detay, tıpkı gerçek yaşamda olan veya olabilecek şekilde ince ince çizilmişti. Özellikle de Shizuku'nun odasının dağınıklığını her gördüğümde, bu odadaki her bir detay beni güldürdü. Tüm bu ince detayların düşünülmesi, hem karakter gelişimlerinin hem de zamanın akışının dinamikliğini de arttıran durumlardı diye düşünüyorum. 

Bu filmi izledikten sonra filmde yer alan Baron karakterinin başka bir macerasını daha izlemek isterseniz Sihirli Kedi (The Cat Returns\ Neko no ongaeshi) isimli filmi de izleyebilirsiniz (filmi şurada yorumlamıştım). 

Benim çok sevdiğim ve muhtemelen hep seveceğim, basit ama gerçekçi bir konu ve akışa sahip, çoğu kişinin de benim gibi kendinden parçalar bulabileceğine inandığım, benim artık konfor alanı filmim Yüreğinin Sesi.


Whisper of the Heart | Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

WHISPER OF THE HEART Soundtrack Collection için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


The Cat Returns (Neko no ongaeshi\ Sihirli Kedi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiroyuki Morita 

Senarist: Reiko Yoshida

Yapımı: 2002 - Japonya


''Sen çocukken kedilerle konuşabildiğini söylerdin.''


Kaynak: Pinterest


''Belki de iyi olur. Bütün gün yan gelip yatmak... Kulağa harika geliyor. Harika bir yemek, ardından güzel bir uyku. Rahatsız eden kimse de olmaz. Ama bir kediyle evlenmek tuhaf olur. Her ne kadar prens olsa da...''


Haru kendi halinde ve biraz da utangaç bir lise öğrencisidir. Bir gün trafikte bir kedinin hayatını kurtarmasıyla sakin hayatı hareketlenir. Kediler Krallığı'nın prensi olan bu kedi, Haru'ya teşekkür ederek aceleyle yoluna döner. Ancak prenslerinin hayatını bir insan kızın kurtardığını öğrenen Kedi Kral, Haru'yu oğluna gelin olarak kediler ülkesine getirmekte kararlıdır. Film boyunca Haru'nun Kediler Krallığı sakinleri ile olan mücadelesini izleriz. Kediler Krallığı'ndaki herkes bir kedidir ve Haru orada zaman geçirmeye devam ettiği her an, bir kediye dönüşecektir. Kedi Kral tarafından alıkonulmuş Haru'nun yardımına centilmen Baron, azılı balık hırsızı Muta ve eski bir dost olan Yuki yetişecektir. Ah tabii bir de karga Toto'yu unutmamak gerekir!


''Bazen insan bir şey yarattığında ve yarattığı şeye ruhunu kattığında yarattığı şey bir ruh kazanıp hayat bulur.''


Bu filmi ilk kez çocukken televizyonda izlemiştim. Filmin ne kadarını izlediğimi anımsayamasam da, kediye dönüşmüş bir kızın animasyonunu izlediğim yıllar boyunca hatırımda kalmıştı. Ta ki lise yıllarıma dek. Sihirli Kedi benim hem Japon animasyon filmleriyle tanışmam, hem de bu filmleri sevmem konusundaki ilk filmimdir. Bu nedenle de yeri bende ayrıdır.

Japon animasyonları büyülü dünyalarını gerçekçi hisler içerisinde izleyiciye yansıtmaları nedeniyle pek çok kişinin kalbinde yer edinmişlerdir. Bu filmde de kedilerin gizemli dünyası büyülü bir anlatım dili ve hepimizin aşina olduğu tanıdık hislerle kurgulaştırılmıştı. Özellikle de yaz akşamlarında etrafı kolaçan edip bir yerlere kararlı bir şekilde yürüyen kedilere rastladığımda, aklıma onların kendi gizli dünyalarına yürüdüğü fikri gelir. Bu fikri de çocukluğumda yer bulmuş bu filme borçlu olduğumu biliyorum.

Kısa ama insanı içine çeken, olayların doğallıkla aktığı, sevimli bir film. Kedileri sevenler filmi zaten severler de, bunun yanı sıra ben filmde özellikle de Haru karakterinin dönüşümünü izlemekten keyif aldım. Başlangıçta utangaç bir genç kız olan Haru, yaşadığı macerayla birlikte duygularını ifade etmeyi öğreniyor ve olgunlaşıyordu. Film aslında kahramanın yolculuğu temasını olabilecek en doğal, içten ve sevimli bir şekilde yansıtıyordu. Bu bakımdan filmi yaşı küçük izleyicilerin de, yaşı büyük izleyicilerin de severek izleyeceklerini düşünüyorum.

Sihirli Kedi her ne kadar ayrı ve tek başına bir kurgu olsa da, filmde yer alan Baron ve Muta karakterlerini Yüreğinin Sesi (Whisper of the Heart) isimli anime filmde de görüyoruz (filmi şurada yorumladım). Yüreğinin Sesi filminin ana karakteri Shizuku, Baron'dan ilham alarak bir hikaye yazıyor. Shizuku'nun Baron için yazdığı hikaye, Sihirli Kedi'de izlediğimiz kurgu olmasa da, Baron karakterinin geçmişine dair bilgi edinmek için iki filmi bir arada izleyebilirsiniz. 


The Cat Returns - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz | Film Yorumu


Yönetmen: Mustafa Kotan 

Senarist: Arzu Yurtseven, Gamze Özer

Yapımı: 2025


''Bir varmış, bir yokmuş... Sihirli zaman içinde, dünyaların çok ötesinde, evreni ortadan bölen yıldız tozu nehrinin bittiği yerde güneşlerden daha parlak bir ağaç varmış. Bu ağacın sesini duyanlara peri, duymayanlara fani denmiş. Ağacın sesi perilere sihir, fanilere masal vermiş. Bu ağacın gücünden doğan perilerin bazıları buraya geri dönmüş, bazıları da ölümsüz hayatı yaşayacakları gezegenlere gitmiş. Her peri geldiği yeri bilirmiş de, hayatın akışına kaptırınca kendini, bu ağaç da zamanla bir efsaneye dönüşmüş.''


Kaynak: Pinterest


''Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. Yıldızlara bakmaktan, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin; vazgeçmeyin ki, gerçek olsunlar.''


Uzak bir gezegendeki hapishanesinden çıkan Gogo (Kutsi), Periliçe'nin (Ayşen İnci) emriyle birlikte üvey ablası Dudu (Nevra Serezli) ile birlikte yaşamaya başlar. Gogo, peri hapishanesinde geçirdiği günlerin intikamını almaya yeminlidir. Sonsuz ömrünü bir fani gibi sihirli güçleri olmadan geçirmekle cezalandırılmış Gogo, çeşitli hinlikler yaparak perilerin başına dert olacaktır. Film boyunca Gogo'nun periler dünyasının başına dert olma hikayesini izlediğimiz gibi, olayların arka planında Sihirli Annem'in 2003-2006 yılları arasında yayınlanmış ve artık klasikleşmiş sezonunda yer alan karakterlerin yıllar içinde hayatlarında yaşanan değişikliklere de tanık oluruz. Bu bakımdan film, yıllar evvel çıkan ana dizinin fandomu (hayranları) için bir çeşit nostalji etkisi barındırmakta.

Filmin çekildiği haberini geçen yıl aldığımda çok heyecanlanmıştım ancak o zaman da, şimdi de filmin çok oldu bittiye getirilerek çekildiğini düşünüyorum. Sanki ana diziyi yıllar evvel izlemiş birileri bir sohbet sonrasında bu senaryoyu genel hatlarıyla oluşturmuş da hemen ardından detayları düşünmeden filmi çekmeye koyulmuşlar gibi bir his verdi bana film. Bence ana sorun filmi özellikle de senaryo anlamında zayıf bulmam bile değildi; ana sorun, filmdeki yapay oyunculuk performanslarıydı. Ben karakterlerin kendilerinin bile yıllar sonra onlara biçilmiş hayat akışını içselleştirebildiklerini düşünmüyorum açıkçası. Özellikle de Toprak (Jennifer Boyner) ve Çilek (Zeynep Özkaya) karakterlerinin yaşamının seyri yalnızca diziye çocuk oyuncu çeşitliliği kazandırmak için o şekilde çizilmiş gibiydi. Hele hele Çilek ile Toprak'ın eşleri olan karakterler köşe yastığı gibi gıklarını çıkarmadan sahnede bekliyorlardı. Aynı şekilde çocuk oyuncu ve peri karakter sayısı artsın diye filmdeki karakterleri net çizilmemiş çocuk oyuncular da vardı. Özetle, doldurma karakter çoktu.

Sihirli Annem dizisi ilk versiyonunu 2003-2006 yılları arasında televizyon ekranlarında yayınladı. Yıllar sonra izleyicilerin isteği üzerine 2011-2012 yıllarında ikinci bir dizi versiyonu daha aynı oyuncularla çekildi ancak o versiyon bile benim gözümde dizinin ilk sezonlarının etkisine sahip değildi. İlk sezonu bu kadar özel yapanın diziyi ilk çocukluk yıllarımda izlemem veya dizinin bana çocukluk yıllarımı anımsatması olduğunu düşünmüyorum. Bu sezonları daha başarılı bulma nedenim duygusal değil, somut nedenlere dayanıyor. 

İlk sezonlarda oyunculuk performansları daha gerçekçiydi. Pek çok izleyicinin de benimle aynı veya benzer görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Karakterler arası ilişki dinamikleri (örneğin kardeş kavgaları, aile bağları), peri-fani dünyaları arasındaki geçiş ve geçirgenliğin doğal akışı, olayların çok yönlü ve en önemlisi gerçek hayat senaryolarından üretilmesi... Zaten bu diziyi daha sonraki yıllarda çekilmiş olan sihirli çocuk dizilerinden ayıran temel unsur da bu: Gerçek yaşamda yaşanan veya yaşanabilecek olaylar hakkında izleyicide duyarlılık oluşturmak ve bunu yaparken de doğal yaşam tepkilerinden kopmamak (yani doğal bir oyunculuk performansı sergilemek).

Bu filme gelecek olursam, filmin hedef kitlesi çocuklar olduğu için çocuk oyuncu bolluğu (karakterlerin doldurma karakterler olması buradaki ana problem) ve yetişkin oyuncuların sanki çocuklar onlar düzgün ve doğal bir telaffuzla ve mimiklerle konuşmazlarsa onları anlayamayacaklarmış gibi abartılı mimik ve tonlamalarla konuşmaları bahsettiğim yapaylığa neden olan temel durumdu. Böyle davranmayan Periliçe (Ayşen İnci), Dudu (Nevra Serezli) ve az sahnede yer alan Perihan (Gül Onat) karakterlerinin performansları ise doğal olmaları sebebiyle başarılı ve akıcıydı. Karakterler dümdüz konuşsalar bile daha gerçekçi bir akış olurdu ciddiyim. Zorlama bir ''rol yapıyoruz'' havası filmin her sahnesinde görülüyor. Aynı şekilde Taci karakterinin seslendirmesini de asla beğenemedim. Zaten ilk sezonlardaki eğitimli bir köpek olduğunu oyuncuların her röportajında ifade ettiği köpek Taci ile onu seslendiren Metin Serezli'nin verdiği sanki gerçekten de insandan köpeğe dönüşmüş bir karakteri izliyormuşuz hissi sonraki sezonlarda bana hiç geçmedi. Bu filmdeki Taci ve seslendirmesi ise fiyaskoydu.

Filme dair en beğendiğim ve duygulandığım sahne ise, sevgili Defne Joy Foster'ın hayat verdiği Eda karakterinin yapay zeka aracılığıyla yer aldığı sahneydi. Burada da çok başarılı bir görüntü çıkmamıştı ortaya ancak bu karakteri ve karaktere hayat veren oyuncuyu çok sevdiğim için filmde onu görmek, onun anısına oyuncuların ve yapım ekibinin hep saygılı davranması, beni duygulandırdı. Öte yandan film boyunca tekrar eden ''hepimiz biriz'' fikrini anlamlı bulmakla birlikte, olaylara yedirilişini çok çiğ bulduğumu eklemeliyim. Bu fikrin film boyunca gerçekten oturduğu sahne de, sevgili Eda periyi gördüğümüz andı. Perilerin başka bir yerden gelip oraya döndükleri ve dönüşümün yaşamın bir gerekliliği olarak var olduğu, bu nedenle sevdiklerimizden hiçbir zaman gerçekten ayrılmayacağımız fikri, alışıldık ama anlamlı bir fikir. Filmdeki işlenişi ise, filmin genel senaryosunun acemiliğine rağmen, başarılıydı.

Film bittikten sonra bitiş jeneriğinden önce ve jenerik sırasında ilk sezonlardaki set arkası görüntülere yer verilmesi ise oldukça duygusaldı. Hatta koca filmde beni gerçekten etkileyen sahneler de bunlardı. 

Filmin, özellikle de dizisiyle büyümüş bir izleyicisi olarak, çok fazla eksik noktası olduğunu düşünmekle birlikte, izlerken hiç sıkılmadığımı ve hatta zamanla bahsettiğim olumsuz durumlara da alıştığımı ve kabullendiğimi, bundan sonrasında ise filmden keyif aldığımı söyleyebilirim. Gerek senaryo, gerekse oyunculuk performansları olarak çok çok çok daha başarılı olabilecek ancak mevcut haliyle de keyifle izlenebilir bir film. 


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz (Fragman) için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Popüler Yayınlar