Kendi sihrimi kendi asamla yapmak üzerine düşünce pratikleri.

 

Eskiden yazdığım hikayelerimi okuyorum. Blogda yazdığım, öylece yazdığım, beni nereye götüreceklerini kendimin bile bilmediği ama yazarken resmen gece göğünü gezdiğim bi' acayip hikayelerimi. Onlara bakmak, aradan zaman da geçtiği için, kendi parçalarımı görmek gibi. Eskiden dinlediğin müzikler, sakladığın biletler veya notlar, belki eski fotoğraflar bir anda hiç de beklemediğin anda karşına çıkar ya, ve sen, o anda kendinden bir parçayla karşılaşırsın ve tuhaf ama sıcak bir his hissedersin ya, işte öyle bir histi. 

O hikayeleri yazdığım zamanların da benim için önemli olduğunu görüyorum. Bu nedenle bu kadar kapalılar ve bu nedenle de bu kadar açıklar. Kurgu kapalı, okur kurgu dünyası hakkında gösterilenden ötesini anlayamıyor. Ancak öte yandan öykülerin yansıttığı hisler açık, aktarılmamış bilgiler bu yolla seziliyor. İtiraf etmek gerekirse bazen ben bile neyi neden yazdığımı anlayamıyor ve bundan etkileniyordum. Beni ''cadı'' kılan da (yapan değil) benim gözümde buydu.

Benim asam bir kalem. Zaten bunu bence hepimiz biliyoruz da... Harry Potter'ı hiç izlediniz mi? Orada filmde (kitapta) öğrenciler okul için alışverişe çıkıyorlardı da, kendilerine en uygun asayı seçiyorlardı hani. Bir cadı veya büyücü için kendisiyle uyumlu olan (ve kırık olmayan) bir asa çok önemliydi (yoksa büyü yapamazdınız ya da yanlış yapardınız). Benim bahsettiğim fark ediş işte bunun gibi bir şeydi. Asam bir kalemse bile, onun, ''benim kalemim'' olması önemliydi. Onun benim kalemim olması önemli.

Eskiden yazdığım ''acayip'' hikayelerim fazlasıyla çeyrekler (evet yarım bile değil). Onları bugün yeniden yazsam çok daha lezzetli anlatımları olacağını biliyorum. Öte yandan... Bundan -atıyorum- 5-10 yıl önce çektirdiğiniz bir fotoğrafı aynı şekilde yeniden çekilemezsiniz. Aynı giysileri giyseniz, aynı insanlarla bir araya gelip aynı pozu verseniz... ve hatta tipiniz bile pek değişmemiş olsa... yine de, tüm bu ''aynılıklara'' rağmen hiçbir şey aynı olmaz, olamaz. İşte onun gibi bir his.

İtiraf etmek gerekirse bu bana biraz buruk hissettiriyordu. Bu benim gerçekten tuhaf bir özelliğim. Aslında geçmişte yazdığım o ''çeyrek'' hikayeler hiçbir zaman çok güzel olmadılar. Şimdi onları bir tam yapamasam bile, en azından yarım veya tama yakına ve belki hadi şanslıysam bir ''tam''a dönüştürebilirim. Yine de bir şey... çok önemli bir şey eksik gibi geliyor bana. O zamanlar, şu anki ben kadar -çeşitli açılardan- gelişmemiş olmama rağmen, o hikayeleri benim gözümde değerli kılan ve bana ''asla aynı olmaz ki'' dedirten şey ne?.. İşte bunu düşünüyorum. Sence ne, sevgili okur?

Bilmemek.

O hikayeleri yazarken bilmiyordum. Uçmayı, bilmiyordum. Şimdi de pek başarılı olduğum söylenemez ancak... ''Bilmediğim'' de söylenemez. Bilmemenin büyüsü. Bence böyle bir şey var.

Küçükken doğum günlerimin şaşmaz dileği, sihirli güçlerimin olmasıydı. Üstelik bir ''asam'' bile olmadan. (Çünkü o yıllarda henüz Harry Potter serisiyle tanışmamıştım.) Üst üste doğum günlerimde hep bunu istedim. Üstelik tümmmm kalbimle (ve hınzır planlarımla). Gel zaman git zaman... bu dileğin hiç kabul olmadığını gördüm. Bu nedenle de zamanla, unuttum. Bu dileği yıllar boyunca -tıpkı dilek dilemenin kendisi gibi- unuttum. 

Yıllar sonra ikinci bir dileğim olduğunda bile kalbimde hep bu ilk dileğimin burukluğunu taşıdım. Bu burukluk öyle güçlüydü ki, ergenlik hormonlarımın verdiği yetkiyle kapıldığım depresiflik (o yıllardaki bahanem buydu) bana ağır gelmeye başladı. Böylece, hafiflemek için, gece göğüyle haşır neşir oldum. Bana uçmayı öğreten o büyülü manzaralara baktım baktım (pek tabii konuşarak ve dinleyerek - düşleyerek). 

Tüm dileklerim dilediğim anda kabul olmuştu. Çünkü ben bir cadıyım, şşşşş. Tüm cadılar insandır ve insanlar, sihir yapma potansiyeli müthiş gelişmiş canlılardır. İsterlerse, uçabilirler. İsterlerse düşleyebilirler. İsterlerse gerçek kılabilirler. İsterlerse hafifleyebilirler. İsterlerse yıkabilirler. İnsanlar, ve doğal olarak cadılar da, bahanelerin arkasına saklanan canlılardır. Bu nedenle dileklerinden kaçarlar (belki de).

Bana nasıl uçabileceğimi fısıldayan biri olmadı. Sanırım beni bu hayatta kendi yaşamımla ilgili en çok öfkelendiren ve ağlatan şey de hep bu oldu. ''Ben nasıl uçacağım... Bana bunu biri söylesin! Herkese biri söyler.'' Söylense bile kabul etmeyeceğim belliydi. Yine de... Uçmayı çok istedim. Kendi sihrimi, kendi asamla yapmayı. Böylece gerçek bir yaşam yaşamayı. Kendi yaşamımı yaşamayı. Düşüncelerle hislerin birleştiği bir yaşam... Her eylemi bilinçli seçtiğin ve yaşadığın bir yaşam. Yaşamak, uçmaya benzemiyor mu sence de?

Benim asam... Bir kalem olmalı. Çünkü bana uçmanın kurallarını en çok o öğretti. Ama şu da var... Asaların sihir yapma yetileri yoktur. Sihri yapanlar cadılar(insanlar)dır. Asa yalnızca bir aracıdır. Sihri kişiden çıkarıp bir şeyi var etmek için ilerleten bir araç. Bir araç... Kimse kimseye uçmayı öğretemez. Ve belki de, herkes veya bunu isteyen herkes, uçmayı gerçekleştirir.

Ben çok sabitim sanırım. Korkum, uçamamak mı yoksa düşmek mi acaba? Emin ol, emin değilim. Oysa öz benliğime ''bu dünyaya neden gelmiş olabilirsin'' diye sorsaydım; bana muhakkak, ''yeniden...'' derdi. Yeniden... İşte, deneyim budur: Yeniden.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry).


Şubat 2026.

 

İçimizde hissettiğimiz her şey, aslında iç dünyamızın haritasını şekillendiriyor. Bazen boğazımızda takılı bir yumru, bazen midemizde bir topak... bazen kalbimizde minik iğne dokunuşları, bazense cam kırıkları. Peki neşe? Neşeyi hissederken genelde onu görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, dokunuyoruz sanırım. Neşe bizimleyken, onu düşünmeyiz. Neşe insanın şekillenmiş haline mi gelir; anda var olduğu şekildeyken, tam o andayken, mi gelir?

Araba kavislerden geçerken bir filmi kaydeder gibi gökyüzünü kaydediyorum. Uzaklaşan yakınlaşan bulutlar, mavilikte kaybolmuş solgun ay ve belki yapraklar yapraklar. İnsanlara hikayeler uydurmayı da seviyorum. İnsanların yüzünde okuduğum duyguya bir hayat tanımlamayı çok seviyorum. Bunu aslında çok uzun zamandır yapmamıştım. Ancak geçtiğimiz günlerde bunu hatırladım. Sevgili Eva Luna'nın yardımı dokundu mu bilmiyorum (her ne kadar bana çok önemli bir sırrı fısıldamış olsa da), yine de ondan ilham almış olmalıyım ve insanlara odaklandığımda, uçuşan öykülerini görmüş olmalıyım.

Bunu kısa kestim. Kısa bir anda esen bir rüzgar gibi bir his. Kış rüzgarı gibi değil hayır. Yaz rüzgarı gibi de değil. Kışın esen bahar rüzgarı gibi. Sanki orada olmamalı ama orada olması neşe veriyor gibi.

Sanırım benim neşe tanımım tazelikle alakalı. İçimi genç hissettiğimde neşeleniyorum. Hissettiğimde, yaşadığımı hissettiğimde, bir anda binlerce yıl gençleşiyorum.

Çok saçma şeyleri kafaya takıyoruz. Instagramda bazı yardım hesaplarına denk geliyorum. Kıyas yapmak asla değil ama... Yaşadığın hayat aslında, var olan haliyle bir hediye. Daha iyiye gitsin, gitsin tabi en güzelleri olsun... Ama yaşamak, özellikle de sağlıklı, tok, kışın ısınabildiğin, ferah bir vicdana sahip olduğu bir yaşamı yaşamak, çok çok ÇOK kıymetli bir hediyedir. Bunu unutmamak gerekli.

Babaannemi hatırladım geçen ayın bir gününde. Ocak ayının bir gününde vefat etmişti. Zaten çok yaşlı olsa da, bu söylem bana hep çok acımasız gelir ya, ölümü beni sarsmıştı. Hatta bu kadar sarsılacağımı, onu her hatırladığımda ağlamadan duramayacağımı tahmin edemezdim. Bayramlarda ziyaret ederdik ve ömrünün son yıllarında bize yakın oturdu. Yine de, hiçbir zaman gerçekten (ikimiz) yakın değildik. Buna rağmen, çok üzüldüm. İnsan bir akrabası ölünce üzülür tabi. Ama bu, başka bir üzüntüydü. Onun gidişine üzüldüm biliyor musun? İnsan olarak, onun. Kış günü olmasına rağmen gökyüzü öyle parlak ve maviydi ki... O an cenazesinde ağlamaya başladım ve dakikalarca ağladım. Tıpkı onu her hatırladığımda ağladığım gibi... O çok güzel bir kadındı. Çok yaşlıyken bile, çok güzeldi. 88. doğum gününde bunu ona söylemiştim de kabul etmemişti. Keşke etseydi, çünkü gerçekten çok güzeldi. 

O günden sonra, masmavi bir gökyüzünün altında yaşamanın güzelliği beynime kazındı. Çünkü her insan, her bir insan, bu gökyüzünün altında olmayı, bir gün bile olsa daha yaşamayı, yüreğinde arzular diye düşündüm.

Geçen gün gökyüzünü izlerken, insanların değişen duygularla dolu yüzlerine göz atarken hani, değişen bu hayatlar bana umut verdi. Geçip giden vitrinler, değişen sokaklar... Yaşamak istedim. Kısa kısa görüntüler aklıma doluştu. Mutlu anılar. Gelecekten gelen anılarım. Onları çok sevdim. Çok çooook ÇOK sevdim.

Sana kalbimi açmayı özlemişim. Çünkü bu da beni gençleştiriyor. Tıpkı Howl'un Yürüyen Şatosu'ndaki Sophie gibi. Benim Ghibli film karakterim o değil ama onunla da benzer yönlerim olduğunu görüyorum. Sanırım o filmlerdeki çoğu karakterle benzer özellik ve hissediş biçimi bulabiliriz. Çünkü insanların değişen yüzlerindeki duyguları aktaran filmler onlar da. Her insan her şeyi hissedebilir, yeter ki ona tutunmasın. 

Kötü hisler veya kötümsü (buruk) hisler, ucu iyi bir noktaya bağlansın ya da bağlanmasın, aslında içimizde daima değişen ve bu gökyüzünün altında biz nefes alıp verirken değişecek olan şekiller oluşturuyorlar. Bugün mutluydum. Birine ders anlattım. Bu konuda gerçekten iyiyim. Hayatta en iyi yaptığım şeylerden biri bence öğretmenlik. Sonra anlatmak. Bunu da düşündüm geçen gün. Hani o, değişen yüzleri gördüğüm geçen gün. İyi olduğum şeyi düşündüm. Ben ne konuda iyiyim diye. 

Kendimi yıllarca neden kötülediğimi artık anlayamıyorum. Kendimi gerçekten sevememiş olmamı... Sebepleri görüyorum ve anlıyorum ama yine de... İnsan böyle birini nasıl sevmez ki? Ne istedim acaba kendimden? Kim olmak istedim? Ne istedim!.. Bunu yargılayan bir yerden söylemiyorum. Sadece saçma geliyor işte. Çok saçma. Sanırım büyürken böyle şeyler olabiliyor. Yine de, sanırım, kendim başkası olsaydım, kendime çok kırgın olurdum ve bir daha onunla arkadaş olmazdım. :)

Geçen ayın üçte ikisinde bir kitap okumuşum. Kalan üçte birlik zamandaysa hunharca okumuşum ahahahahah. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ben gerçekten böyleyim. Bazen kendimden geçercesine okuyorum. Bir şeyleri kazır gibi. Anlıyorum da okuduklarımı. Bütün olarak anında algılıyorum. Sanırım sorunum veya takıldığım nokta buydu. Bütün olarak görmek, bilmek isteği. Benim yaşamım bir kitap değil. Öyle olsa bile bitmiş değil. Hepsini zaten göremem! Henüz yok... Binlerce ihtimal içinden hangisi olabileceği belirsiz. Oysa ben bu harikalığı bırakıp içimdeki boşlukları yok etmeye çalışıyorum. Şu olursa bu olacak, bu olursa şu... Olmayacak. Çünkü boşluk ASLA kapanmayacak. Bunu önceden çok isterdim. ÇOK. Sonra kapanmayacağını anlayınca, yalandan bir iki üzüldüm... ama bu üzüntü beni alıştırdı da sanırım. Yine de boşlukla yaşamak istemiyordum! Kim ister ki... O zaman yaşama. Boşluğu yok edemezsin. Ama ona bir hikaye verebilirsin. Onu dönüştürmek için değil, onu görebilmek için.

Geçen ay okuduğum kitaplardan bunu öğrendim.

Bazı geceler kendime tarot falı bakıyorum. Çıkan sonuç beni tatmin etmiyor. Görmek istediğim şeyi göremiyorum. Kartlarda bir hikaye arıyorum. Bana benim hikayemi gösterin sevgili kartlarım... Belirsiz. Çünkü onu ben yazmalıyım.

Instagramda bir hesapta (adı aklıma gelmiyor) eskiden bir gönderi görmüştüm. Howl's Moving Castle filmi ile ilgili. Orada sevmenin de sevilmek gibi insanı değiştirdiği (gençleştirdiği) fikri üzerinde durulmuştu. Yazının detaylarını pek hatırlamıyorum ama; Sophie'nin büyünün etkisinde yaşlı bir kadınken bile bazı sahnelerde genç görünme nedeninin sadece Howl onu öyle gördüğü için değil, kendisi de sevdiği biri için veya bir amaç bulduğu bir şeyi yaparken gençleştiğinden dolayı olduğu anlatıyordu. Sevmek, sevilmek gibi, belki de bazen daha da fazla, insanı gençleştiriyor diyordu. Buna sonuna kadar katıldığımı düşünmüştüm. Beni bu hayatta en çok kıran şey, hep, sevgimin yeterince görülmemesi oldu. Annemle başladı ve sonsuzluğa kadar devam etti. Sanırım bu nedenle hep sevecek bir şeyi istedim. Oysa ben, seven bir insanım. Yaşamı seven bir insan. Tamam, yaşamak bazen (çoğu zaman) içimi bayıyor olabilir... ama hiç kimse, ama hiç hiç kimse, yaşamı çok sevdiğim konusunda aksini iddia edemez. Zaten aksi olamaz ki... Aksi olamaz... Belki de bu yüzden kendime durmadan acı yaratmışımdır. Belki de aslında sadece... bunu tüm bir çölü yürüdükten sonra (yaaa ben yalnız penguen değilim :P) fark etsem de... insanların farklı sevme biçimleri olabileceğini, sevgiyi farklı şekillerde ve oranlarda kabul edip verebileceklerini kabullenmeliydim. Yapamadım. Özgünlüğe bayılan ben, her insanın farklı olduğunu kabul etmek istemedim. O insanı sevmeyi çok istiyorsam, bunu düşünemedim.

Ben önceden Dünyalı bir cadıydım. Hatta biliyor musun, bir sır, eğer koşullar azıcık yardım etseydi dünyalı bir Cadı bile olabilirdim. Acaba hala olabilir miyim diye düşünüyorum. Olabileceğimi de biliyorum. Yine de... 

Beni hayatta ilerleten bir şey var. Çok parlak bir şey. Onu sen görsen, sen de görsen... ah bir görsen sevgili okur... Benim adıma sen bile sevinirdin bence. O benim aradığım bir şey değil. Sadece, bana yol gösteren bir şey oldu hep. Bana daima, bir ''cadı'' olduğumu hatırlatan bir şey. Çok yalnız hissettiğim gecelerde sanki canımdan can kopuyor gibi saçma sapan ağladığım bir şey. Bana pek çok şeyi yine saçma salak küçümseten bir şey. Benim bile buna inanmadığım ama başka tutunacak bir şeyim olmadığı için he deyip geçtiğim bir şey.

Canımı yakan bu değil. Canımı yakan bir şey yok. (Ama vardı. Uydurmasyon veya gerçek... ya da karışım; ama vardı. Gözyaşlarım bazen doğallıkla aktı. Saf gözyaşı... Artık bunu ayırt edebiliyorum. İnsan yalnızca bu tip gözyaşına izin vermeli bence. Ben artık böyle yapacağım.)

Yine de bazı geceler ağlıyorum. Son beş yılda bazen korkuyordum. Küçükken bile hiç korkmayan ben, nedense bazen bazı geceler korkuyordum. Sonra bir baktım ki, Neptünlü olmuşum. Oradan, imgeler dünyasından, çok şey öğrendim. Yine de ben, yaşamı seviyorum.

Bir cadı (mecazen canımmm), dönüştürendir. Geçen gün işte kendime has yeteneklerimi düşünürken aklıma en başta bu geldi ve aklıma gelen diğer tüm cevaplar hep bir şekilde buna bağlandı. Bu iyi bir şey değil. Çünkü yeteneğimi kullanmayı hiç beceremedim. Becerdiğim zamanlar da kesin kazara olmuştur. Buna rağmen, yine de, zordu. Kendim olmak istiyorum diye yeri göğü inletip kendimden kaçmamın nedeni de sanırım buydu. Çünkü bu yetenek bana hep yalnızlık getirdi diye düşündüm içten içe. Bu yüzden, kendimi susturmak için, yıllarca kendime bilerek veya bilmeyerek kötü davranmış olmalıyım.

Kalbimde bir hüzün hissediyorum. Bunu sana söyleyebilir miyim? Belki de böyle şeyler söylenmemeli. Söylenmezse kaybolurlar değil mi? Kaybolmasalar bile içinde yaşayıp giderler. Sen de dışında yaşayıp gidersin. Bir dünyalı yaşamını güzelce yaşarsın. Nedense bu bana hiç yetmedi. Ama sorun değil. 

Çünkü benim de anılarım var. Yaşanacak anılarım.

Güzel bir ay dilerim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Hareket etmelisin, bir şeyleri çok istemeli ve çaba göstermelisin.

 

Yeniden bir hayalim var. Aslında yeni bir hayal değil. Yıllar evvel günler ve geceler boyunca araştırdığım şeyler. Oysa zaman içinde onlara inancımı yitirdim. Onları gerçekleştirebileceğime, onları gerçekleştirebilsem bile bir anlamının kalacağına inancımı yitirdim. Diğer yandan bu hayaller benim için gerçekten anlamlıydı. Çünkü hani bazı resimlere veya fotoğraflara bakınca, kalabalık bir görüntü olsa bile, odaklanacağınız kişi veya nesneyi net olarak görürsünüz ya... işte bu hayallerde de odak noktası bendim.

Bunları düşünürken henüz çok gençtim. Hatta kardeşimden bile daha küçük yaştaydım. Her şeyi planlamadan, önümü görmeden rahat edemezdim. Mutlu olabileceğim senaryolar bulmadan adım atamazdım. Sadece mutluluk değil, maddi güvence ve hatta yaşlılığımı bile düşünürdüm. Bu da beni cesur kılarmış (anlamamıştım). İstekli, güçlü ve cesur. Sonra yavaş yavaş anlamlarını yitirdiklerini düşünmüştüm. Şimdiyse dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında anlamını yitiren birden çok şey değil, tek bir şeymiş. İçimdeki temel bir şey, ne olduğunu ben de bilmiyorum, sarsılmış. Bu nedenle resimdeki odağımı görmekte zorlanır olmuşum.

Umudumun, sebeplerimin ve kendime güvenimin yitirilmediğini görüyorum. Özellikle son yıllarda yoğun olarak hissettiğim burukluk hissi de sanki uçtu gitti. İnsan odak noktasında kendini konumlandırırsa, sanırım bir şeyler için çaba harcamayı istemek bile heyecan verici olabiliyor. Kimseyle kendini kıyaslamadan, hatta kendinle bile kendini kıyaslamadan devam etmelisin. Bir yol seçip, önün zaman zaman sisli görünse bile, hareket etmelisin. Yürümeli yürümeli yürümeli, bazı duraklara varmalı ve yolu izlemelisin. Belki yerleşmelisin de bir yere ama asla ama asla hareketsizliğe alışmamalısın. Kaslarının, zihninin ve kalbinin sıcaklığını her daim diri tutmalısın. 

Bunu not düşmek istedim.


(Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez).


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar