Hiçbir şey yokken, boşluğun içinden o çıktı: Nyx. Gece. Boşluk da bir şeydi; ancak bir tanımı yoktu. Bir cismi, bir varlığı yoktu. Belki de o sadece varoluşun bir haliydi. Ancak onun içinden çıkan ilk şey olan gece, bir surete sahipti. Karanlık peleriniyle atlı arabasını sürerdi. Varlıklar onu tanımlayabilirdi. Böylece gece yayılırdı, onu gören değişen algılarla birlikte varoluş kazanırdı.
Gecenin içinde ne olduğunu çoğu zaman bilmeyiz. Ancak hayal gücümüz kadarınca tahminlerde bulunabiliriz. Karanlığın örttüğü suretler, gecenin bir katmanı gibi görünür. Gece bunların hepsini taşır ancak aslında hiçbiri değildir. Gece tarif edilebilir, bir şeye benzetilebilir ancak görülemez. Gördüğümüz sadece gecenin içindeki suretlerdir; onun yüzleri.
Bu nedenle ben hep bir şeyi tam olarak tanımlamanın imkansız olduğunu düşünür ve bunda sonsuz bir özgürlük bulurum. Bundan olacak, geceye karşı hep özel bir sempatim olmuştur. Günün batışından doğuşuna kadarki süreç, sanki benim özgürce dolaştığım bir zamandır. Düşüncelerimin, hislerimin, bunların durgunluğunun veya sadece var olmanın... Dürüstlüğün.
Gece insanlara kabuslar ya da rüyalar verebilir. Bazen anlamlı bazen anlamsız bulduğumuz görüngüler. Bunlarda da ben, gecenin suretleriyle benzer noktalar görüyorum. Katmanlar. Bunlar bizim katmanlarımız olmak zorunda değil; belki de sadece bir yerlerde gördüğümüz şeylerdir. İlgimizi çeken, bu nedenle de kendi görünmez katmanlarımızın varlığını açığa çıkaran şeyler: Rüyalar ve kabuslar.
Zaten bir rüyayı rüya, kabusu kabus yapan nedir ki? Katmanlar. Bu katmanlara göre tanımlamalar yaparız. Çoğu zaman olanı olduğu gibi görebilir miyiz; veya, bu gücümüze, anlamı doğru teşhis edebilme kabiliyetimize güvenebilir miyiz? Bir iç göz ne kadar keskin olursa olsun, dış katmanlarda değil, onların görüngülerinde kaybolduğunu unutmamalıdır.
Bu nedenle ben, geceyi de onun yıldızlarını da çok severim. Bu, insana pratik yapma imkanı sağlar. Karanlıktaki parlak noktalar. Solgun ve kocaman ışıklar. Başlarda onlara kendi anlamımı verdim. Çocukken, küçükken, çocuk kalmak isterken. Bu, kendi katmanlarıma ilk dokunuşumdu. Nasıl bir dokusu olduğunu anlamak için, karanlığa ilk uzanışımdı. Onda kendi yalanlarımı gördüm.
Çok uzun bir süre bu bana acı verdi. Bunu açıklayamadım bile; çünkü bu acı, çoğu kişinin yıldızlarda görebileceğinin aksine, ikincil bir kişi ya da nedene bağlı gelişmemişti içimde. Bu, sadece bana aitti. Belki de acı bile değildi. İlk etapta korku da değildi. Çünkü korku bile tanımlıdır. Bu, şüpheydi. Şüphe ettim. Işıkları bulurken, ışıklarla dans etmek isterken ve onları izlerken... şüphe ettim. Bu nedenle hayal kurmadım. Bir tane bile. Evet hiç.
Sonra, yıldızları izlerken, umut ettim. Artık ellerimi bu katmanlarda onu gözlerimle görmesem bile daha rahatça dolaştırabiliyordum. Bu dokuyu hissedebileceğime inanmak istiyor, çünkü merak ediyordum. Ancak kaçırdığım bir nokta vardı; ben onu zaten hissediyordum. Ama daha çok diyordum, bu olamaz... olamaz ki! Evet belki de hepsi bu değildi, belki de zamanla bu dokuyu farklı algılayacaktım ama ben, sabırsızdım ve açgözlüydüm. Evet öyleydim. Çünkü üzgün olduğumu söylerdim. Ben çok üzgünüm; yani sadece bu mu!
Bu, umudun karanlık yüzüydü. Ben onunla bu yüzüyle tanıştım. Ona o kadar çok inanmıyordum ki, onunla pazarlık ediyordum. Sevgili umut, diyordum, sana inanmam için bana bir şey ver. Bu yüzden onu hiç göremiyordum. Yıldızları severken, onları yüreğimde en derinliklerimde görürken, bulurken ve hatta zamanla bilirken bile, ben umudu hiç göremiyordum. Biraz bile. O, karanlıktaydı. O, uzaktı. O bir şeydi; benden ayrı, başka bir şey. Başka bir yerde. Uzakta.
Ona yaklaşmak istiyordum. Onun gerçek olmasını istiyordum. Tekrar tekrar analiz ediyor, tekrar tekrar tanımlar buluyordum. Ama hiçbir zaman işin içinden çıkamıyordum. Sonra zamanla, onu inkar ettim. Sen, benim içimde yoksun beni terk ettin, dedim. O kadar büyük bir öfke duydum ki... Gece bile bana sarılmaz oldu.
Aslında çok üzgündüm. Çok üzgün ve kırgın. Haklı bir kırgınlık ama haksız bir üzgünlük. Tüm bunlar olurken, sadece bir kere kalbimden hayal kurdum. Bunu neden yaptım bilmiyorum; hatta keşke yapmasaydım. Çünkü sonra umutla ve yıldızlarla olan savaşım daha da kızıştı. Siz oradasınız, ben buradayım sevgili yıldızlar.
İçimdeki katmanlar yavaş yavaş erirken, gecem daha da koyu bir hal aldı. Arada bazı gerçek sorunlarım da oldu. Zaten hepsi gerçek sorunlardı ama ben hep, onları algılayışımı anlatmışımdır. Bundan mı acaba hep çok bir başıma kalmış olmam... Olabilir.
Gece, özgürdür. Katmanlarına takılmayı bıraktığında, yıldızlardan bile daha özgür hissedebilirsin. Yine de bu acı verici. İnsanın kendini kandırma çabalarını bırakması veya bu çabaların onu bırakması hep acı vericidir. Benim hep çok yanlış temel kabullerim vardı. Şimdi onları yazmak istedim ama gece, bana daha derin bir sınırsız yazım alanı tanıdı. İnsan kendini anlattığında, görülmez. İnsan, gördüğünü anlattığındaysa -bence- görülür. Belki de yazmaktan en çok bu nedenle kopamıyorum.
Artık yazmak istemiyorum. Güneşe karışmak istiyorum. Biliyor musun, bence güneş insanı daha çok saklar. Gün ışığı bir yalancı. Gece öyle değil. Geceyi görebilirsen, ondan daha dürüstünü bulamazsın. Ama insanlar geceye bakıp onda kendi görmek istediklerini gördükleri için, ona yalancı derler. Ben geceyi en çok bunun için seviyorum. Zaten ben hep, hakkını savunabileceklerimi sevdim.
Bu sevgi midir, yoksa başka bir katmanım mı? Tabi ki ikincisi. Sevgide hiçbiri yoktur. O, gece gibi pürüzsüzdür. Ben belki de pürüzlü olmaktan nefret ettim. Bu nedenle öfkelendim umuda ve yıldızlara. Oysa insan olmanın güzelliği burada değil midir? Pürüzlü olma hakkına sahip olmak ve böylece gelişmek, genişlemek, büyümek ve insan olmak. Her insandan tek bir insana dönüşmek: İnsan olan kendine.
Sanırım sevgiyi keşfediyorum. Bu, hayatımın en zor araştırma projesiydi. Yüreğimi ferahlatacak şey bu olsa da... bana yetecek mi? İnsanlar sevgiyi tanımıyor! Buna sığınıyorum çoğu zaman. Böyle böyle kaçıyorum sevme ve sevilme sorumluluğundan. Yaşama sorumluluğundan. İnsan olmanın büyüsünü keşfetmekten.
İnsan yalnızca kendi isteklerini bilebilir. Kendini bile değil, o tamamlanmadı, kendi isteklerini. İnsanlar hep sevdiklerinden daha çok sevilmeyi isteme eğilimindedir ve hatta diğerlerine de bunu öğütlerler. Böylece kalplerinin ferahlayacağını mı düşünürler? Ah, tabi ki bununla ilgilenmezler. Sadece bunu isterler. İsterler isterler. Oysa bu çok ağır bir yük; bunu nasıl göremezler?
Ben en çok özgürlüğü seviyorum diye mi, hemen anlıyorum? İnsanın zamanla beklentileri bile eriyor. İlk başta kötücül bir yerden. Öfke, hüzün, hayal kırıklığı, kırgınlık, çaresizlik... Sonra, gece gibi bir yerden. Orada olduğunu bildiği ama dokusunu tam kavrayamadığı. Belki korktuğu. Belkilerinin olduğu. Sonra... anlayarak. Kalbinin gerçek arzusunu.
Çoğu zaman doldurma tanımlarımız vardır. Oysa asıl belirleyici maddeler\ cümleler, hep en çok kaçtıklarımızdır. Her zaman için korkmak zorunda değiliz. Belki de bilmiyoruzdur. Bize öğretilenin ötesini bilmediğimizden, bunu dile getirmiyoruzdur.
Cırcır böcekleri ötüyor. Artık cırcır böceği kız olduğum zamanları özlemiyorum. Artık onu ruhumda taşıyorum, kendimden uzaklaştırmıyorum. Benim kalbimin arzusu da bu: Ruhumda taşımak. Bu, daha çok veya azla kıyaslanarak olmaz. Bu, başka bir noktada da olmaz. Bu içinde bile olmaz. Çünkü ruh gece gibidir, tüm benliğine yayılmıştır. Artık onu inkar etmeyeceğim. Artık ruhumu inkar etmek istemiyorum. Ruhumu bedenimle yaşamak ve onun arzularını istiyorum. Kopmadan, parçalanmadan; bütün olarak yaşamak.
![]() |
| Hayaletler, Raina Telgemeier. |

.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)






.jpg)
.jpg)
