![]() |
| Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir, Çevirmen: Merkez Kitap |
Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.
Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.
Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.
Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu.
Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.
Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.
Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.
Kitaplarla kalın.


.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)