Ayçiçekleri gibi sevmek.

 

Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür. 

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı.

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar (burada anlattım), aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever? 

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş.

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez. 

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.

 

Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir.

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır!

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü...

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Öhömmm, en azından dürüsttür! Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor.

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi.

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.



Sihirli Annem dizisindeki Dudu perinin fanilerle olan derdi üzerine bir inceleme.

 

Dudu perinin kızlarının fanilerle evlenmesi hakkındaki çekincelerini anlıyorum ve hatta arttırıyorum, onu haklı bulduğum bazı noktalar var. Ancak Dudu perinin bu konudaki katı tavrını anlamak için onun inanç ve yargılarını şekillendiren olayların yaşandığı gençlik yıllarına göz atmamızda yarar var. Öhömmmm...

Dudu peri henüz genç bir periyken -o yıllarda henüz sonrasında eşi olacak Tacettin ile tanışmamışlardı- babası, annesi ve kendisini başka bir kadın için terk etmiş, üstüne o kadından bir çocuk daha yapmıştı (şimdilik bu konuyu burada bırakıyorum). Bu olayın ardından pek tabii haklı olarak Dudu'nun annesi Merzuka peri perişan olmuş ve anne kız kötü günler yaşamıştı. Annesinin bu kalp kırıklığına yakından şahit olan genç Dudu için babasını kaybetmek bir yana, aşka dair inancı da sarsılmış ve kendisinde kalp kırıklığı korkusu oluşmuştu.

Bu olaydan çok geçmeden Dudu, genç ve yakışıklı Tacettin ile tanışmış ve ikili yıldırım aşkıyla evlenmişti. Biliyorsunuz ki Tacettin bir faniydi ve Dudu onun fani olduğunu, Tacettin de Dudu'nun peri olduğunu bilerek evlenmişlerdi. Hatta ikilinin bu aşk dolu evlilikten ikiz kızları olan Eda ile Betüş doğmuştu. Ancak ne yazık ki bu mutlu aile tablosu çok sürmedi. Bu ailenin mutluluğuna bir gölge düştü... Dudu perinin kıskançlığı.

Tacettin'in kendisini aldattığını düşünen (bunun doğru veya yanlış olduğuna dair elimizde yalnızca Taci ile Dudu'nun beyanları bulunmakta) somut bir veri yok. Ancak Dudu ne zaman duygusal boşluğa düşüp (ve yaptığı laneti kaldıracak büyüyü hatırlayıp) Taci'yi yeniden insana dönüştürse, sonrasında yine bu sefer temelsiz olduğuna emin olduğumuz bir şekilde kıskançlığa kapılıp (yani havadan nem kapıp) Taci'yi yeniden bir köpeğe çeviriyordu. Bu bakımdan benim kişisel görüşüme göre Tacettin aslında karısına gerçekten sadık ve aşıktı. Köpek olduğunda bile karısını asla terk etmemiş, Dudu'nun her türlü fiziksel ve duygusal şiddet ve manipülasyonuna boyun eğmiş bu adam, aşık olmasa o şatoda muhtemelen bir gün bile kalmazdı. Her neyse! Anlayacağınız üzere Dudu'nun babası nedeniyle oluşan erkeklere karşı güvensizliği, Tacettin ile birlikte ''fanilere güven olmaza'' evrilmişti.

Öte yandan Taci (köpek hali için bu kısaltma dizi boyunca kullanılıyor :) bir fani, yani ölümlü olması nedeniyle kısa bir ömre sahipti. Biliyorsunuz ki en uzun insan ömrü bile kısadır. Hele de bir perinin sonsuz yaşamıyla kıyaslarsak... bir faninin yaşam süresi bir andır bile denilebilir. Taci yaşlandıkça Dudu'da onu kaybetme ihtimalinin korkusu oluşmuştu. Bu bakımdan kızlarının kendi yaşadığı tüm bu aldatılma, terk edilme, ölüm gibi korkuları yaşamaması için onların kendileri gibi sonsuz yaşam ve sihir gücüne sahip perilerle evlenmelerini uygun görüyordu. Pek tabii bu, buzdağının görünen kısmıydı. Asıl neden çok daha bencil bir yerdendi.

Dudu, kızları dizinin dibinden ayrılsın istemiyordu. Sanıyordu ki, kızları perilerle evlenirse, hepsi cümbür cemaat aynı şatoda yaşayabilirler. Veya öyle olmasa bile, kızlarını bu yolla hakimiyeti altında tutmak daha kolay olacaktı. Çünkü periler sonuçta aynı kültürden, yaşam stilinden geliyorlardı. Alışkın olduğu bu tarzın içindeki kızlarının yaşamını kontrol etmek çok daha kolay olacaktı. Ancak kızları fanilerle evlenirlerse, işte o zaman onu bırakıp kendi yaşamlarına gideceklerdi. Nitekim öyle de oldu. Betüş peri bir fani ile, hele de iki çocuklu ve düzeni oturmuş bir fani adamla evlenerek, kendine bir anda bir aile kurmuş oldu. Yani ana ocağından, şatodan, ayrıldı. Ne demiştik... Dudu'nun en büyük yarası, ayrılmaktı. Babasından ayrılmak, eşinden ayrılmak, kızlarından ayrılmak.

Dudu ikiz kızlarını büyütürken Perihan'dan yardım almıştı. Bu nedenle kendisi Betüş ile ilgilenirken, Eda'nın tüm sorumluluğunu Perihan üstlenmişti. Eda, annesinin duygusal yokluğuyla büyümüş birisi olduğu için dizinin en azından ilk bölümlerinde Dudu'nun düşünce yapısını benimsiyor gibi davranarak, kız kardeşi Betüş'ün evliliğinin bozulmasında annesine yardım ediyor ve aşkı küçümsüyordu. Bu durum Eda'da gerçekten birine aşık olana dek devam etti. Evet, bir faniye. Ancak malesef ki bu faniyle olan ilişkisi bir noktada Eda'ya acı verdi. Bu durum bile aslında Eda'nın kişiliğinin dönüşümünde büyük bir eşikti. Tarık ile biten evliliği sonrasında Eda kendi yaşamına ve bir yarı peri olarak fani yanını sorgulamaya yöneldi. Tüm bunlar olurken ise Eda'yı, evet, aşk buldu. Gerçek bir aşk.

Bu sefer Dudu'nun asli projesi Betüş değil, Eda'nın ilişkisini bitirmeye döndü. İşin komik tarafı ise kızlarının fanilerle gerçek bağlar kurmasına inatla karşı çıkan Dudu peri (örneğin Yavuz ile Eda'nın birbirlerine olan aşkını net bir şekilde gördüğünü itiraf etmişti) kendisi de hep fanilerle flört ediyordu (önce Umur, sonra Kendal Bey). Tüm bunlar olurken ise şatoda köpek haliyle onu bekleyen Taci'yi asla bırakmıyor ve hatta Taci'yi en yakın arkadaşı Perihan'dan (Taci'nin köpek haliyle) kıskanıyordu.

Peki tüm olayı net bir şekilde hatırladığımıza veya öğrendiğimize göre şimdi de gelelim bezelyenin faydalarına... Ben neden böyle sorunlu bir periye hak veriyorum? Tabi ki Dudu perinin insan ve peri iradesine giren sihirlerini onaylamıyorum. Aynı şekilde aldığı bencilce kararları da doğru bulmuyorum. Öte yandan onu temelde anlıyorum. 

Eda ile Betüş çevrelerindeki bütün fanilere yalan söyleyerek ve onların yaşamını etkileyerek kendilerine bir hayat kurmuşlardı ve bu hayatı yine yalanlarla sürdürüyorlardı. Örneğin Avni ile Suzan'ın evlerinden kavganın eksik olmama sebebi bile yine perilerin fütursuzca yaptıkları sihirlerdi (şu zavallı adamın zihninden peri olduklarını bir türlü silmemeleri ise oldukça hayret verici - biliyorum biliyorum... bunu yapsalardı dizideki olaylar azalırdı!). 

Periler farklı bir türdür. İnsanlardan farklı bir tür. Onlar için sihir; yürümek, uyumak gibi doğal bir beceriyken, faniler bu becerilere doğaları nedeniyle sahip olamazlar. Bunu Dudu biliyordu. Ve hatta dizinin son sezonundaki son bölümlerde -SPOILEEER- periler çevrelerindeki fanilere peri olduklarını itiraf ettikten sonra Sadık'ta bir çeşit aşağılık kompleksi davranışları baş göstermişti ve evde huzursuzluk hakim olmuştu. Yavuz nispeten daha esnek ve uyumluydu. 

Bu itiraf bölümleri gelmeden önce ise özellikle Eda'nın kızı olan Toprak peri en azından babasına olsun peri olduklarını itiraf etmek istiyordu. Bu isteği için çocuğu suçlayabilir miyiz? Tabi ki hayır! Zaten Eda'nın tuhaf davranışlarından Yavuz da şüpheleniyor ve yer yer bu nedenle araları açılıyordu. Özetle, periler mecbur kalıyor olsalar bile fanileri kandırıyorlardı. Dahası faniler, perilerin güçleriyle tanıştıklarında onların dünyasını anlayamadılar. Saygı duymaları için zaman geçmesi gerekti. 

Periler perilerle evlenseydi ne olurdu? Mutluluk muhtemelen garanti olmazdı. Örneğin Betüş'ün gençlik sevgilisi Tuna peri egolu (narsist yazmayım dedim) bir periydi ve Betüş'ün kişiliğiyle onun bu özelliği çok uyumsuzdu. Betüş'e olan takıntısı dizide koca bir sezon boyunca kullanılmıştı. Demek ki önemli olan aynı tür olmak da değil, anlaşabilmek diyebiliriz. Öte yandan Tuna peri ile Tuna'ya başlangıçta platonik aşık olan Yosun peri zamanla çok uyumlu bir peri çift oldular. İkisi de peri oldukları için anlaşmaları da bence çok daha kolay bir şekilde gerçekleşti. Ancak bunun olması için öncesinde Tuna perinin ego kalkanını indirmesi ve Yosun'u görmesi gerekmişti. Aynı şekilde Yosun'un da kırgınlıklarına gerçekçi bir yerden bakması gerekmişti. Yani emek vermeleri gerekmişti! Peri olsalar bile ilişkileri için emek verdiler. Çünkü bu böyledir.

Tamam... Evet... Öhömmmm. Tamam! Perilerle faniler de sağlıklı bağlar kurabilirler; çünkü bu, aslında iki tarafın da emek vermesiyle oluşabilecek bir durum. Öte yandan bu bağın içinde hep bir farklılık teması da bulunmak zorunda, bunu da bilmeliyiz. Bu bakımdan Dudu periyle empati kurulabilecek noktalar mevcut diye düşünüyorum.


Beni mutlu eden bir diziyi izliyorum.

 

Benim konfor alanı dizim Sihirli Annem. Yılda bir kez mutlaka eski bir tatlı romantik veya tatlı aile veya tatlı arkadaşlık temalı eski Türk dizilerine sararım. Ama Sihirli Annem'e üç dört ayda bir muhakkak dönüş yapıyorum. Genelde orta yerinden rastgele bir bölüm açıp izliyorum. Bazen tamamını, bazen tatlı gülmeli kısımlarını. Hatta öyle ki, blogda bile farklı zamanlarda diziyi konuk ettiğim üç beş yazı yazmışımdır.

Yabancı dizilerden de böyle konfor alanı dizim var (bakınız Supernatural) ama yabancı dizilere sararsam duramam diye bizdeki diziler ilk uğrak yerim oluyor. Dizi izlemeyi de, yorum bırakmayı da, var olan yorumlara göz atmayı da seviyorum. Sihirli Annem'i benim için farklı kılan ise, muhtemelen diziyi seven çoğu kişide olduğu gibi, bu dizinin benim çocukluğumdan gelmesi.

Ben küçükken sihir temalı diziler çok popülerdi. Özellikle de çok çocukluk yıllarımı kapsayan sihirli dizileri ayrıca bir sevmişimdir. Sihirli Annem ve Acemi Cadı'nın yeri bende bu nedenle ayrıdır. Çünkü bu dizilerin bölümlerini ve karakterlerini kuzenlerimle (M. ve Ö. çünkü başka yaşıtım yoktu :) az canlandırmadık. Ö ile birlikte babaannemin -malesef- çiçeklerini yolup iksirler yaptığımız bazı zamanlar olmuştu (yemekler de ama ben iksir yaptığımızı da anımsıyorum). Özellikle de M. ile kendimize dizi karakteri rolleri verip canlandırmalar yaptığımız zamanlar hayal meyal aklımda.

Nesquik içerek koltuğa kurulup bu dizileri izlediğim zamanları anımsamak beni hep gülümsetmiştir. Biraz daha büyüdüğümde hafta sonları sabah erken kalkıp çizgi film ya da sihirli bir diziyi (o yıllarda Selena popülerleşmişti) izlediğim zamanların tatlı hissi de içimde bir yerde kıpırtılı bir nostaljidir. Yine de Selena, Prenses Perfinya, Bez Bebek gibi diziler -o yıllarda daha büyük bir çocuk olduğumdan olacak- benim favorilerim arasına giremediler. Benim en favorimse her zaman, evet, Sihirli Annem'di.

Bana ilk dilediğimi bu dizi vermişti: Peri olmak! Ah... Çilek periye öyle çok özenirdim ki! Evin ortasına salıncak kurması olsun, musluktan çikolata akıtması... Sonra benimle yaşıt olduğu için davranışlarımızı da benzetiyordum sanırım. Örneğin Sertap Erener'in Eurovision şarkısı olan Everyway That I Can'i Çilekle birebir aynı telaffuzla söylüyorduk (Altay Altayyy! :). Aynı zamanda Çilek ile Ceren'in odasındaki tüylü pembe telefonun rüyalarımın telefonu olmasının yanı sıra, evdeki tüm telefon hatlarının birbirine bağlı olması ve bu şekilde başkalarının konuşmalarını dinleme olayı da bana en az Çilek'in sihirleri kadar fantastik gelmiş olmalı.

Yine de benim en favori karakterim Çilek değildi. Evet, eski yazılarımı anımsayanlar hatırlayacaktır, Eda periydi. Ona bayılırdım. Hala izlerken en çok ona bayılıyorum. Özellikle de peri kıyafetlerine çok özeniyorum. Ben esmer bir kızım ve çocukken de esmerdim doğal olarak. :) Bu konuda hiçbir zaman ''ya keşke esmer olmasam'' özgüvensizliğim olmasa da (baba tarafım göçmen olduğundan benden sonra doğan tüm kuzenlerim sarı veya sarımtraktır, kardeşim bile), Eda perinin de koyu tenli olması beni kendisine yakın hissettirmiş olmalı. Bir de ben küçükken benim yanımda hep sarışın veya sarışınımsı kız çocukları için ''güzel'' sıfatı yakıştırılırdı. Benim esmerliğimle çocukken bile barışık olmam bu nedenle açıkçası biraz tuhaf. Yine de güzellik takıntımın o yıllarda zihnime ''güzellik başarıdır'' şeklinde kodlandığını düşünüyorum (ben çok çalışkandım ama yanımda hep güzellik başarı faktörü olarak anılmıştır :).

Her neyse. Çok çocukken saçlarımın taaa belime kadar uzun olduğu bir dönem hayal meyal aklımda. Aslında, bir itiraf, o dönem aklımda değil ama şu olay aklımda... Bu upuzun saçlarım bir anda omzuma kadar kestirilmişti de kendimi biraz buruk hissetmiştim. Sonra tv'de Sihirli Annem'in açık olduğu o anı anımsıyorum. Eda perinin de omuzlarında güzel saçları vardı ve o, evet, bir periydi! Bu nedenle çok mutlu olmuştum. İlginçtir, büyüdükten sonra da kendimi en çok saçlarım o boydayken yani omuzlarımdayken bir peri gibi hissettim (yani kendim gibi, şşşş :). Bu nedenle de yılda bir kez olsun saçlarımı o kadar kısa kestiririm ve bu hissi en azından ilk günlerde (veya ayda) alırım. Sonra da ''ama ne zaman uzayacaklar'' derim. :) Bu nedenle de saçlarımı uzatma kararı aldım. Varsın peri gibi hissetmeyim (ben zaten bir cadıyım :).

Yine Sihirli Annem'i izliyorum ve böyle birkaç gün ara ara izlerim herhalde. Ben böyleyim. Birkaç gün veya hafta yoğun izliyorum sonra bırakıyorum, sonra birkaç ay sonra yine aynı şekilde rastgele izliyorum ve rahatlıyorum. Bu dizi beni mutlu ediyor.


Güzel Annem.

 

Geçen gün temizlik yaparken kardeşim fotoğraf albümlerimizi bulmuş. Annemle babamın evlilik ve hatta nişanlarından başlayıp fotoğraf makinelerinin yerini akıllı telefon kameralarının aldığı zamana değin çekildiğimiz tüm fotoğrafların olduğu albümleri. Onlara göz atarken iş yapma sürecim ertelendikçe ertelendi ve ben de bakmayı yarıda bırakıp başka işlerle ilgilendim. Bugünse bazı albümlere kendim göz atmak istedim. 

Ben zaten banyo yaptırıldıktan sonra çekilen fotoğrafları görebildiğimiz eski makineleri ayrıca bir sevmişimdir hep. Çünkü bu fotoğraf makineleriyle çekilmiş fotoğraflar nasıl desem... an'ı yakalarlar. Fotoğraf çekilmek amaç değil, araçtır. O anı kaydetmenin aracıdır. Oysa günümüzde ruhsuz fotoğraflardan ortalık geçilmiyor. Bunu ben de önceden yapıyordum ama fotoğraf çekilmek için fotoğraf çekilmek an'ı değil, kendini göstermek. Bu da tercih edilebilir tabi ama ne bileyim işte, ben anların amaç, fotoğrafların araç olması fikrine daha yakınım. Gerçi bu fikrimin pekişmesinde son yıllarda iyice yorgun görünen ve bunun artık normalleştiği biri haline gelmiş olmamın da etkisi olabilir... Öhömmm, neyse!

Annemle babam çok gençler. Aslında bence yıllar içinde yüzleri pek değişmedi ama; işte bilirsin, gençlik başkadır. Gençliğin de bir ruhu var. Çoğu gençliğini veya ilk gençliğini geçirmiş kişi için genç birinin bu gerçeği görebilmesi şaşırtıcı geliyor sanırım. Oysa ben, ister inan ister inanma, tüm yaşlardaki ruhu görebiliyorum. Gençlik, gözlerde kendini gösteriyor değil mi? En çok gözlerde... Bu aslında yaştan bağımsız bir durum biliyorum. İnsanın her yaşta gözlerinden parlayan bir gençlik enerjisi olabilir. Bu değil kastettiğim. Benim kastettiğim, saf gençlik. Deneyimlerin en başındaki o... beklenti. Gençliği bir kelimeyle ifade edecek olsaydım sanırım, beklenti derdim.

Fotoğraflardaki genç anne babamın gözleri de böyle parlıyor. Bu, kalp kırıcı değil hayır. Hatta benim bunu görebilmem bence asıl kalp kırıcı kısım. Bu kadar genç biri, bunu neden fark eder? Etmemeli. Oysa ben fark ettim. O parlaklığı, o gençlik parlaklığını fark etmek... Gerçi bunu kardeşim de fark etmişti ve o benden genç :) ama... O bunu kişisel özelliklere yordu. Bense gençlikle bunu açıklıyorum. Çünkü acaba benim gözlerim hiç öyle parladı mı diye düşünüyorum. Aslında parlamış olabilir. Ve aslında evet, bu biraz da kişilik özelliğine bağlı kendini gösteren bir durum da olabilir. Ancak ben, gençliğin parlaklığını bence hiç\ pek?? yaşamadım. Bunun için hep çok yaşlıydım. Sadece gülümsedim ve sanırım böylece en azından fotoğraflarda parlayan gözlere sahip oldum. Biraz da genetik yardımla bunu başarabilmiş olmalıyım. İtiraf etmesem asla anlaşılmayacak bir şekilde, ittire kaktıra parlayan gözleri fotoğraflardan yansıttığımı görüyorum.

Annemle babamın ikisine de aynı anda benziyor olmam çok tuhaf. Evlatlık olduğumu düşünemeyeceğim kadar net bir benzerlik göze çarpıyor ve bu benzerlik eşit dağılım göstermiş. İnsan istese bu kadar eşit benzerlik olmaz yani o kadar eşit. Aslında insanlar bana bakınca ''aaaa annesi'' derler ama annem bunu uzun süre kabul etmemiş, belki de samimi bir şekilde ''hayır babasına benziyor'' demiştir. Ona benzediğimi kabul etmesi neden hep bu kadar zor oldu merak eden bir yanım var ama cevapla da ilgilenmiyorum artık.

Gençliğinde ışıklı bir kadınmış. Gerçi hep öyle olabilir. İstediğinde parlama özelliğine sahip olan birisi. Belki de burcu nedeniyledir :), doğal bir çekiciliği varmış. Bence biraz eski Türk sineması oyuncularına benzeyen bir yanı varmış. Hoş bir esmerlik ve doğal bir güzellik. Beni en çok da, onunla sarıldığımız küçüklük fotoğraflarım etkiledi sanırım. Ailece çekilmiş fotoğraflarımız veya kalabalıkta çekildiklerimiz vardı ama ikimizin... sadece ikimizin ben çocukken çekildiğimiz fotoğraflarını görmek... belki de bana bu yazıyı yazdıran durumdur. Bir de tabi onu çok güzel bulduğumu yazmak istemiştim. :)

Daha evvel sosyal medyada bir içerik görmüştüm. Sokak röportajı gibi bir içerikte insanlara ''sizce dünyadaki ennnnn güzel kadın kim'' diyorlardı ahahahhahah. Herkes birilerini diyordu, genelde aynı - benzer isimler. Bir kadınsa ''annem'' dedi. Bu soruyu bana sorsalardı, önce yolumu değiştirirdim, sokak röportajı ne alaka yyaaa :) ama baktım yolumu değiştiremiyorum şey derdim ben de... Annem.


Tamamlanacak Hikayeler.

 

Anlatacak hikayelerimin olmadığını düşünüyordum. Oysa baksana, yazacak ''şeylerim'' asla bitmiyor. Bazen aynı anekdota yer verdiğimde bile onu farklı şekilde işliyorum. Çünkü bir şey bir formla (örneğin yazı dilinde kelimeler) varlık bulduğunda, artık o şey tanımlı bir şey olmuş oluyor. Belki de bu yüzden, ''şeylerime'' elastik bir form katarak onların esnemesini sağlamak için silip yeniden inşa etme yoluna gidiyorum.

Başlangıçta bunun sebebini anlamamıştım. Ancak her seferinde, bir olayı farklı bir zamandan işlediğimi fark ettim. Bu işleme durumu bir olayı farklı zamanlarından yazı yoluyla deneyimlemek gibi bir his veriyor. Geçmişi geçmişte yaşamak, geçmişi şimdide yaşamak, şimdiyi geçmişte yaşamak, şimdiyi şimdide yaşamak. Sonraki sezondaki yazılarım geleceğe mi uzanacak? Bilmiyorum. Belki sonraki sezon diye bir şey bile olmaz.

Sadece, hikayelerin kendi içinden bile sonsuz bölümlere ayrılabileceğini ve evet, çok yüzlü olduğunu, fark ettim. Anlatabileceğim hikayelerin tamam hadi sonsuzluğa olmasa bile çokluğa uzanabildiğini. Anlatacak şeylerin bitmeyeceğini. Ve en önemlisi, hikayelerimin olduğunu fark ettim.

Hikayelerimin olmaması beni üzüyordu. Hatta biliyor musun, anlatacak tek bir hikayemin bile olmadığını düşündüğüm çok zaman oldu. Hayatının yaklaşık son on iki yılındaki her haftasında (gününde diyecektim ama bunun abartılı olduğunu keşfettim *-*) yazan bir kızın böyle düşünmesi dünyadaki en saçma şeylerde baş sıralarda olmalı. Bazen günlük, bazen blog, bazen öykü, bazen (çoğunlukla) yarım öykü\ masal, çoğu zaman karalamalar... Daha anlatacak neyim olabilir ki! Üstelik işin sinir bozucu yanı, bu kız (yani ben), anlatacak hikayesinin olmadığına üzülüp her gün yazar ve hatta zamanla her gün (belki yüzeysel yazılarında) bunları paylaşırken, aslında anlatacaklarının tükenmesini umuyordu!

Ah... bu, yıldızların tükenmesini ummak gibi bir şey! Kim böyle bir şeyi umar ki!?

Biliyor musun, bir sır ama seninle paylaşabilirim sevgili okur, yıldızlar iyi hikaye anlatıcılarıdır. Anlatma sanatının inceliklerini ne kitaplardan, ne de lisans ve hatta biçare yarım yamalak yüksek lisans yıllarımdan öğrendim. Ben anlatmayı, evet, yıldızlardan öğrendim (şşşşuuşşşiişşş).

Sen de gökyüzünü izlerken, hikayelerini duyar mısın? Kendi hikayelerini. Yaşantılarını demiyorum. Hikayeler. Bunları ben sana çoğu zaman yaşantı olarak anlatsam da, yıldızlarda keşfettiklerim yaşantılar değil, öykülerdi. Benim öykülerimdi. Sanırım bu nedenle, onlar benim olduğu için, onları paylaşacağım kişileri seçmek isteyen bir yanım var. Yine, bu nedenle de, kendimi tutuyor olmalıyım. O öyküler kelimelere indirgenmedi hayır. Ancak şekillerini inan en çok ben merak ediyorum. Öte yandan... çekiniyorum. Beğenilmemelerinden değil. Onları kiminle paylaşacağımı bilmemekten mi acaba... Hayır.

Onları okuyanların da onların şekillerini devam ettirecek olmalarından çekiniyorum. Burada bile, küçük yıldız kümemde bile, yazılarımın şeklinin devamının getiriliyor olması hem bana heyecan veriyor, hem de... geriyor! Sanki anlattıklarımın nihai şeklini verme hakkı sadece bana aitmiş gibi! Ah... hiçbir yıldız bunu onaylamazdı. Çünkü yıldızlar, evet, yayılırlar. Onları izleyen her insanın yıldızlarda farklı öyküler görmelerinin sebebi de işte budur.

Ben oyunbozanlık yapıyorum biliyorum. Hep böyleydim ben, oyunbozan. Mızıkçı bir kız. Yine de hep böyle olmak zorunda değilim, biliyorum. Artık büyüdüğümü biliyorum. 

İnsanlar bir noktada büyürler. İçlerindeki çocuğa dönerler, onunla kucaklaşırlar ve sonra büyürler. Büyümezlerse, o zaman içlerindeki çocuğa da sarılamazlar. Bu böyle bir paradoks. En azından benim fark ettiğim gerçek bu. Ona sarıldığım an, ayrıldık. Onu anladığım an, onu gördüğüm ve onun sesini birine (sana değil) duyurduğum an, ayrıldık. 

Ben onu çok sevdim. Bana yıldızların yolunu gösteren oydu. Beni var eden oydu. Bazı fotoğraflarında somurtan, bazılarında tüm yüzüyle gülümseyen küçük ben. İşte ben oyum. Ama artık büyüdüm ve sanırım istediğim zaman somurtup istediğim zaman sırıtma hakkımı kaybettim. Bazen böyle hissediyorum. Bu, büyümek için ödenen bedel miydi sevgili okur? Onun en büyük hayali büyümekti. Ciddiyim, başka hiçbir ayrıntı yoktu ahahhaha. Sanırım kendine biraz fazla güveniyordu. Küçükken bile şunu olacağım, bunu olacağım demekten haz etmezdi. Sadece, ''İzmirliyimmm,'' diye direttiği aklımda. :) Bir de anne babasını aşırı sahiplendiği (kimse benim anneme anne, babama baba diyemez; meselesi). 

Onun en çok da bu tuttu mu bırakmayan yanını seviyorum sanırım. Büyüdükçe bu, pes etmemeye dönüştü. En sonda da istememeye. Müthiş dönüşüm. Buradan çıkarılacak çok ders olabilir ama bu, sıkıcı bir hikaye olurdu. Asıl eğlenceli hikayeler, bilinmeyene yolculukla gelişenler oluyor. Bunlar, tamamlanacak hikayelerdir.


Not: Üniversiten yazmayı öğrenmedim (ben zaten ortaokuldan beri yazıyorum), üniversitede yazmaya dair kendi başıma bakış açısı edindim. Zaten yazmak öyle havadan öğrenilecek şey değildir. Teori ''öğrenirsen'' öğrenirsin, çoğu yazar yaşamının içinde yaşarken yazmış ve yazarak yazmayı öğrenmiştir. Şimdi özel olarak yazar isimleri sıralamayacağım ama bazı yazarlar toplumun içinden gelip toplumcu gerçekçi bir tona, bazısı daha bireysel anlatılara bu yolla kaymıştır. Bazıları kendi yaşamını yazar, bazısı soyut konuları... Bazısı gördüğünü yazar, bazısı gördüğünün onda bıraktıklarını. Her yazarın yazış biçimi farklıdır; çünkü her yazarın yazmayı öğrendiği ve en önemlisi beslendiği alan farklıdır. 

Ben ''yıldızlardan öğrendim'' cümlesini kurarken aslında kavramları düşünerek ve kavramları (en önemlisi) sorgulayarak yazma itkisi, yani yazma motivasyonu edindiğimi ve bu alandan yazacak anlatılar bulduğumu, bu alandan ''beslendiğimi'' ifade ediyorum. Kaldı ki benim okuduğum bölüm, ana dili öğretmenliğiydi ve yazmak eylemi öğretilen bir yer değildi. Dili öğretiyordu, iyi de öğretiyordu bu arada, zordu hani bizim okul, zorlardı. Ama yazmayı bu şekilde direkt olarak öğrenemezsin. Bu şekilde dilin inceliklerini ''istersen'' keşfedersin ve çalışıp (ki ben hep yazdım diyorum) geliştirirsin. 

Düzenli yazmamak en büyük eksikliğimdi. Çünkü kendime gerçekten hiç inanmadım. İyi yazmadığıma veya daha iyi yazamayacağıma değil; ''gerçek bir yazar'' olamayacağıma (bir etiket yani). Oysa yazan kişi zaten yazardır. Gelişmiş bir yazar olmak için çabalarsa, iyi bir yazar olur. Yazdıklarını yayınlar veya yayınlatırsa, yazdıkları yayınlanmış bir yazar olur. Yazdıkları geniş kitlelere ulaşırsa, tanınan bir yazar olur. Yazdıkları, üstüne, beğenilirse; sevilen bir yazar olur. Yazdıkları edebi anlamda çok boyutlu ve temellendirilerek değerlendirilip de başarılı bulunursa, başarılı bir yazar olur. Oysa ben, hep bir çekingen, hep bir ''ama ben yazar değilim ki'' saçmalığında alçakgönüllülükle, yeteneğimi çöpe atabilecek birisiyim. Bende bu alçakgönüllülük vardı, vardır da yani, ondan yazıyorum... Yüzüme yüzüme vurayım diye. Oysa bir yetenek, parlatılmalı. 

İşte! Ben lisansta ve hatta yüksek lisansta, çoğunlukla örtük olarak, bunu öğrendim. Öğrencilerin yeteneklerinin açığa çıkarılması gerektiğini. Ben kendimin aynı zamanda öğrencisiyim. Yıldızlar ise, sadece ve en büyük, ilhamımdır. Bu konuya da bir açıklık getirelim dedim :).




Öldükten Sonra Yapılamayacaklar Listesi.

 

16 yaşındayken kendime bir çeşit bucket list hazırlamıştım. Tam olarak bu başlığı vermesem de, o yazdıklarımın amacı buydu. Sadece, o listedeki maddeleri ölene kadar değil, hayatımın sonraki 10 yılı içinde yapmayı planlamıştım. O liste günlüklerimin birine zımbalanmış halde duruyor olmalı. 5 yıl sonraki halime (yani 21. yaşıma) yazdığım mektupla birlikte.

Mektubumu en son geçen yılın bu zamanlarında falan okuduğum aklımda (dokuz yıl sonra :). Biraz buruk hissetmiştim, çünkü o mektup da bucket list tadındaydı. 16. yaşım o kadar meraklıydı ki, bu merak kalbimi kırmıştı. O günlerde kötü zamanlar yaşıyordum. Sana şimdi biraz agresif, biraz (bence değil ama eski yazılarımı bilenlere belki öyle gelir) karanlık yazılar yazıyorum gibi geliyor olabilir. Ama hayır, ben sadece artık dürüstçe yazmaya karar verdim. Kendime karşı dürüst olmaya.

Günlük dilimle blog dilim hiçbir zaman aynı olmadı ama şu anki son yazılarımdaki anlatım içeriklerim ve dilim aslında günlüklerimdeki anlatımlarıma en yakın olan versiyon diyebilirim. Hani eski uygarlıkların batmasının ardından (belki yüzler, belki binlerce yıl sonra) yeni uygarlıklar oluşur ya; işte benim yazılarımı komple silip yeniden baştan yazmaya başlamam da bana böyle hissettiriyor. Her yeni uygarlık aslında belki sezgisel olarak, belki elde ettiği bilimsel bulgularla, bir şekilde eski uygarlıklardan izler taşıma eğiliminde oluyor. Gelişim, üstüne koya koya sağlanıyor çünkü. İşte benim yazılarımı silip baştan yeni yazılar kümesi oluşturmam da benim iç dünyamda böyle bir etki yapıyor. Yeni bir uygarlığın doğuşu gibi bir etki.

Son yazılarımı bu nedenle çok sevdim. Daha çok bendenler çünkü. Hala biraz fazla tepkisel noktaları olsa da, o tepkilerin bile benim filtresiz noktalarımdan gelmesini ve beni okuyan senin bunu görmeni seviyorum. Senin beni okumanı seviyorum sevgili okur. Az evvel blog panelini açarken de bunu düşündüm. Bazen mızıklansam bile, iyi ki blog yazıyorum diye düşünüyorum. Artık bence blog yazma konusunda tecrübeli bile sayılabilirim :P ve bunu da seviyorum. Bir şeyin bu kadar benden olmasını ve bu kadar benden olarak başkalarına akmasını, seviyorum.

16. yaşımın listesi de, mektubu da muhtemelen benden uzaktır. Onun hayal gücü benimkinden daha gelişmişti. Çünkü umut edebiliyordu. Umut nedir sence? Artık sıkça bu kelimeyi sevmediğimi, hatta ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Nefret, güçlü bir kelime değil mi? Oysa ben artık bir şeyden hoşlanmadığımda onu sevmediğimi bile değil, ondan nefret ettiğimi söylüyorum. Bunun sebebi muhtemelen o şeyden gerçekten ''nefret etmem'' olmuyor, bunu sen bile anlamışsındır. Öfkeleniyorum, kırılmamak için öfkeleniyor ve inkar ediyorum. Bir şeyi sevmediğimi sandığımı kabul etmeyi inkar etmek için, ondan nefret ettiğimi kendime veya sana söylediğim zamanlar oldu. Yoksa ben kolay kolay nefret edecek biri değilim. Hissedemeyen biri olsam bile, hislerin ağırlıklarını bilen biriyim. 

İkisi arasındaki farkı anlıyor musun? Muhtemelen ben kendime ne zaman ''hissedemiyorum,'' hatta ''hissedemeyen biriyim'' desem bana inanmıyorsun. İnanmıyorsun değil mi, biliyorum. Ben inanıyorum, çünkü bence bu doğru. Doğru olmasını pek istemezdim ama doğru. Ben, bence, hissetmenin ötesinde algılıyorum. En azından bazı şeyleri. Hislerin doğasını anlamak gibi. Sadece hissedebilseydim, muhtemelen daha kolay olurdu. Ama ben, hissetmeyi anlıyorum. Bunu anladın mı? 

O listemin içeriğini tam olarak hatırlamıyorum ama çoğu maddeyi yapmadığımı biliyorum. Bunda tabi biraz yüksekten atmamın da etkisi büyük. :) 16 yaşımdayken, 10 yıl sonrası bana devasa bir zaman dilimi gibi gelmişti. Hatta 5 yıl sonrası bile. Aslında çok insani ve çok gerçekleştirilebilir şeyler ama muhtemelen tüm imkanlara sahip olan biri olsaydım bile 10 yıl içinde, 5 yılı pas geçiyorum :), gerçekleştiremeyeceğim şeylerdi. Bazıları gerçekleşmiştir belki, dediğim gibi hiç hatırlamıyorum ama bazıları da gerçekleşebilecekken gerçekleşmemiştir muhtemelen. Bunlara bahanem yok. Ben bahaneleri hiç sevmem. Oysa benim de ne çok bahanem var değil mi? 

Herkese kendi bahaneleri geçerli gelir, bana da benimkiler öyle geliyor sanırım. :) Ben aslında gerçekten anlayışlıyım. Kendime olmasa bile, en azından çok uzun yıllar böyle olduğu için şu anda da bunun kalıntılarını üstümden atamasam bile, başkalarına karşı gerçekten belki de haddinden fazla anlayışlıydım. Hala öyleyim bakma, keşke olmasam. Hep bunu düşünürdüm, hala düşünüyorum bazen, keşke diyorum, keşke biraz daha karanlık noktalarım olsaydı. İnsani diyerek bahaneler bulduğumuz karanlık noktalar. Daha kaba biri olsaydım mesela, bence nezaket zaten içten gelir ama toplumsal yaşamda artık topluluğa uyum sağlamak için bile nezaket gösterimi yok değil mi? Ama mesela bak benim nezaketim hep ben nazik bir kişilikte olduğumdan dolayı kendini dış dünyada gösterdi. Diğer yandan anlayış. Ben neden bu kadar anlayışlıyım, keşke olmasam, bunu düşünürdüm. Hala bazen düşünüyorum.

Ben benim kadar farklılıklara saygılı bir insan tanımadım. Ben, bir insanın varoluşuna ve özgün benliğine eleştiri getirildiğinde hissettiğim öfke kadar yüksek bir öfkeyi çok az durumda hissetmişimdir. Hatta biri bir ortamda benim yanımda yaptıysa, eğer karşımdaki kişi insansa tabi ki bazıları tırt hırt fırt da olabilir, içimden adeta ejderha çıkar ve o yargılanan kişiyi\ topluluğu\ anlayışı bir avukat edasıyla savunurdum. Ortaokulda ve hatta lisenin bazı dönemlerinde avukat olmak isterdim. Bunu büyük bir tutkuyla istediğimden değil, dünyadaki adaletsizlikleri çok küçük yaşlarımdan beri görme talihsizliğine sahip olduğumdan ve bundan, evet, nefret ettiğimden dolayı avukat olmak isterdim. Sonra insanlarla uğraşmanın beni daha çok öfkelendirdiğini ve özgün kişiliğimden uzaklaştıracağını keşfedince, yine insan doğasını keşfetmeye odaklı olan ama daha ''yumuşak'' alanlara yöneldim. Bunu bilinçli bir kararla yapmamış olsam da, bilinçaltımdaki seçim bundan dolayıydı biliyorum.

Bucket listten buralara ne ara geldik değil mi? Boşversene, ki bilerek buralara geldik açıklayacağım kısma da geleceğiz, ben zaten sana başka bir şey yazacaktım ama söze nasıl başlasam bilemediğimden bu konuyu açıverdim işte. Bucket list konusunu. Dün bir yorum yanıtımda 16. yaşımın talihsiz günlerini anlatmıştım. Aslında o kadar dramatik değildi, ki bence öyle olmalıydı ama o yıllarda çok üstünde durmamıştım. Yine de, ben 16. yaşımda bir kırılma yaşadığımı biliyorum. Bazı yaşlarım var; çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe uzanan bazı noktalar. Spesifik noktalar. O noktalardaki yaşlarımda ben başka bir yola sapma ihtimaline sahipmişim de, beni bugüne getiren tercihleri yapmışım gibi seziyorum. Önceden olsa bunu olumsuz bir yerden ifade ederdim. Çünkü değerlendirmeden hüküm verirdim. Bahaneler üreterek, sızlanarak ve başka durum ve kişileri suçlayarak ''olmadı işte'' derdim. Kendimi küçümserdim. Ne acımasızca. 

Bugün uzun zamandan sonra ayna konuşması yaptım. Ayna konuşmalarını insanlar motivasyon amaçlı yapıyorlar sanırım. Benimkilerin bununla alakası yok. Ben, şizofrenik bir yerden yazmıyorum :), kendimle konuşmak için ayna konuşması yaparsam yaparım. Bedenimi görmek için. İnsan bilinci ve bedeniyle bir bütün ama yaşam içinde çeşitli zamanlarda biri daha çok baskın çıkabiliyor. Bilinçten kastım tabi ki zihin. Ben zihinsel olarak kendini algılayan biriyim. Bunu mutlak bir gerçeklik olarak yazmıyorum, çünkü bu, çeşitli zaman dilimlerinde değişebilecek ve aslen, dengelenmesi gereken bir şey. Mesela bunu daha iyi anla diye söylüyorum, çoğu insan bedensel olarak kendini algılar. Diğerlerinden bu kadar sık bahsetme sebebim de bu: Kendimdeki ''eksik'' parçayı diğerlerine bakarak bulmayı ummam. Oysa ortada eksik bir durum yok. Bunu keşfedeli uzun süre olsa da, insan denen varlık, her ne kadar diğerlerinde bunu ölümüne eleştirsem de, kendini diğerleri aracılığıyla var etme eğiliminde. Beynimizde hep bir ikili sistem var çünkü. Kıyas. Bu budur, bu değilse budur; gibi. Oysa bir şey, bir şey olması ya da olmamasından bağımsız olarak kendisidir.

Aynada kendimi ne zaman gerçekten dikkat vererek görsem, kendimi görürüm. Ben, bedenimden hep çok kopuktum. Belli bir yaşıma kadar. Bu, muhtemelen senin anladığın şekilde bir kopukluk değil. Nasıl bir kopukluk olduğunu kelimelerle tam olarak tanımlayamam, ama bu durumu en iyi ifade eden kavram, kopukluk olacaktır. Ben kendimi yaşamımın büyük bir kısmında hep çok güzel buldum. Buna rağmen hep görünüm takıntım vardı. İnsanlara dayatılan güzellik algısıyla bu durumun alakası yok, ki beni biraz bile tanıyorsan herkesin kabul gördüğü basmakalıp her şeyden, evet nefret ettiğimi ve bu uyduruk fikirlere kapılmayacağımı bilirsin. Hatta bu güzellik algısı tantanası bana çok aptalca gelir ama konuyu dağıtmayalım. Benim güzellik takıntım, bedenimle olan temassızlığımdan ileri geliyordu. İlk kez yüz yogası yaparken yüzümü gerçekten keşfetmiştim. Tuhaf bir histi. 

Bana herkesin şakşaklayacağı, ayılıp bayılacağı bedenleri gösterseler, ben yine de her seferinde içinde yaşadığım bedeni seçerdim. Ciddiyim, çok ciddiyim hem de. Bu ayna konuşmamda da bunu gördüm. Kendime baktığım o ilk anda bile bunu gördüm. Tam olarak istediğim gibi göründüğümü. Kaşım gözüm, kolum bacağım belim oram buram değil mevzu; mevzu benim varoluşumu bedenimde görmem. Ben, herkesin yakışıklı\ güzel bulduğu tiplere de bayılmam bu arada. Evet, estetik olarak orantılı diye düşünürüm. Cansız sanat eserleri için de böyle düşünmez misin, işte ben de herkesin şakşakladığı güzellik standartlarına bu gözle bakarım: Cansız bir varlığa bakar gibi. Oysa benim güzel\ yakışıklı bulduklarım her zaman, varoluşları bedenine yansıyanlar olmuştur. Çünkü onlar, parlarlar.

Bedenimden kopukluğum muhtemelen annemle olan ilişkime ve oradan şekillenen hoş olmayan deneyimlerime dayanıyor. Kendimi sevmek için çırpındığımı sandığım tüm o yıllar, aslında kendimi kabul etmek için, daha doğrusu kabul ETMEMEK için çabaladığım yıllarmış. Önceden olsa, ''ne zaman kaybı'' derdim, ama değil bunu biliyorum. Bugün, bir anda aklıma benim yaşam amacım ne ola ki fikri geldi. Biliyorsun, beni ''tuhaf'' bulma diye hep ara sıra açıkladığım için artık bilmelisin, ben çoğu şeyi oturup da uzun uzun düşünmem. Ben çoğu şeyi oturup da düşünmem, sadece aklıma gelirler. Zihnim hep çok aktif olsa da, bilinçli zihnimde sesler korosu falan yoktur. Hani zihni susturma cart curt derler ya, bende susması gereken bir şey yok. Sadece, aktif çalışan ve bunu bağırmadan yapan bir zihin var. Aşırı düşünmek gibi değil, düşünmeyi içselleştirmek gibi. Bu bence daha yorucu, çünkü kısacağın bir ses bile yoksa zihnini nasıl dinlendirebilirsin ki... Bilmiyorum. Benim zihnim genelde dinlenmiyor sanırım. Neyse, benim yaşam amacımı ben hep biliyordum bakma. Sadece, sanırım içten içe bu kadar basit olamaz diye düşünen bir yanım vardı. 

Ben kendime çok yüklenen biriyim. Hep böyle oldum. Neyi değiştirirsem, yaparsam veya BAŞARIRSAM (ki bu durum aslında benim odağımda değil, çünkü ben hep başarılı sayılabilecek biri oldum) kendimle uğraşmayı bırakırım diye düşünüyordum. O hep eleştirdiğim şakşaklanma halini mi deneyimlemek istiyordum yoksa? İçimdeki sinsi küçük bir parça, o hep eleştirdiği şeyi mi arzuluyordu? Hayır. Sadece, daha büyük bir şey olabileceğini düşünüyordu. İşe yarayan biri olmam için, sevilebilen biri olmam için... Aslında bunlar bile değil, ait hissetmem için belki. Evet bu. Hak etmek için diyecektim ama bu bile tam olarak değil; ait hissetmek. Bu, benim bu yaşamda hiç tam olarak deneyimleyemediğim bir şey oldu. Bunu deneyimleseydim sana kendimi Dünyalı bir cadı olarak tanıtırdım değil mi? Ama deneyimlemedim. Belki de, kendimden bile bu yüzden hep az veya çok hep bir şekilde kopuktum. Belki de, bu nedenle hisseden biri değil de, hissetmeyi anlayan biri oldum.

Bu biraz canımı yakıyor. Hala yakması da... :) Ama aynaya bakarken, kendimi gördüğüm her seferinde olduğu gibi, ait hissettim. Ben buraya aidim. Ben, kendime aidim; gibi. Tam olarak böyle bile olmasa da, daha da uzatmaya gerek yok sanırım. :) Zaten başka nasıl ifade edebilirim bilmiyorum, kendime bile.

Bugün üç kız çocuğunu ip atlarken gördüm. İkisi ipi çeviriyor, ortadaki atlıyordu. Bu oyunu çok özlediğimi düşündüm. En son yıllar evvel oynamıştım. O kadar yıllar evvel ki anımsamıyorum bile. Tek başına ip atlamayı değil de, ben böyle arkadaş grubu şeklinde ip atlamayı hep daha çok severdim. Ben aslında bireysel biri değilim. Evet, herkese tahammül edemiyorum doğrusu :) ama ben, özümde grup odaklı biriyim aslında. Topluluk odaklı. Baksana, anlatmadan bile ben yaşayamam. Abartmıyorum, gerçekten öldüğümü hissederim. Benliğimin (diğer bir ifadeyle ruhumun) öldüğünü.

Hayatımın son yıllarında neredeyse her gün bunu deneyimledim. Bu korkunç bir şey. Bu herkes için korkunç olmaz ama cırcır böceği özellikleri gösteren kızlar için olur! Anlıyor musun, ben anlıyorum. Ve bu bana yardımcı olmadı, anlamak bana hiçbir zaman yardımcı olmadı. Ne zaman bir şeyi istesem, istediğim şeyin zıddını yaşadım. Ruhum ölüyor gibi hissettim. Ben bir günde isteme becerimi yitirmedim. Korktuğum için, çok korktuğum için, artık bir şeyi istediğimde bile temkinliyim ve umut etmekten korkuyorum.

Benim bu hayatta aslında tek bir korkum var: Kendim. 1. Kendim olamamak. 2. Kendim olmak.

Bu hayata kendimiz olmak için gelmediysek, ne için geldik ki? Hep bunu düşündüm ve beni görünmeyen bir sınırın berisine atan da bu oldu. Oysa, daha evvel sildiğim bir yazıda yazmıştım, deneyimlere saygı diye bir şey var. Herkesin ''yaşam amacı'' (ki bunu göz devirttiren popüler bir söylemle veya havada kalan temelsiz bir romantiklikle ifade etmediğimi belirtmeliyim) farklıdır. Herkesin yaşam amacı, kendisi olmak zorunda değil; ki muhtemelen değil. Ben nasıl ki kendim olamadığımda öldüğümü hissedecek kadar mutsuz oluyorsam, başka birisi de başka bir durum için böyle hissedebilir. Bir insanın iyi hissettiği durum için onu yargılamam, ne kadar adilce? İnsanın özgünlüğüne dünyadaki pek çok şeyden daha fazla saygı duyduğunu düşünen ben, bu kadar basit bir şeye bile saygı duymakta neden bu kadar zorlanıyorum? Üstelik beni ilgilendirmiyor bile!

Ben, bir şeyi bozmaktan hep çok korktum. Çünkü sonra tamir edemezsem, o şey bozuk kalırsa ne olurdu! Öncesinde, kendim tamir etmekten korkardım. Evet, bir şeyi ''bozacağımdan'' hep bu kadar emindim. Sonrasında ise, tamir edememekten korkmaya başladım. Yani bende hep bir ''tamir'' teması vardı. Zaten yıllarca kendimi tamir etmeye çalışmışım sanki baksana. Komik. Kendime haksızlık etmiyorum. Ben kendime başkalarının garipseyeceği şekilde takılırım. Bunun nedeni de muhtemelen kendimin en büyük zorbası olmam. Uzun yıllar böyle olunca, insan bir anda aksine alışamıyor. 

Bunu hak etmediğimi bilsem de, galiba kendimi beceriksiz bulan bir yanım var. Bu da, bana kendimi zorbalamaya hakkım varmış gibi hissettiriyor olmalı. Ya tamir edemezsen, hiiii! böyle düşünen bir ses. Cılız ama güçlü bir sezgi. Sesini çıkarmadan bana kendini hissettirdiği için, bu fikri içselleştirmişim. Böyle fikirleri dönüştürmeyi bırak, fark etmek bile zor. ''Diğerleri'' olmasaydı ben de fark edemezdim. Neyse ki ben, sadece kendimin yargıcıyım. Başkalarını yargıladığım anda anlıyorum ki, kendimde tahammül edemediğim noktamı diğerlerinde büyütüyorum.

Bir şey ''bozuk'' kalsa ne olur ki? Hadi ben beceriksiz olayım ve o şeyi bozayım. N'olur? Hiçbir şey olmaz. Bunu bilsem de, kabul etmek bilmekten daha zor. Yine de, 16. yaşıma artık mahcup hissetmesem de, şimdime de mahcup hissetmesem de, herhangi bir yazılmış veya yazılmamış bucket listte yapılabilecek maddelerim varken, sırf korktuğum için bunu denememem bile, evet, saçmalık derecesinde aptalca bir tercih olur.

Örneğin, öldükten sonra yapamayacaklarından biri de, bedeninde yaşamaktır. Bu nedenle de ölmeden önce bedeninde kendi yaşamını yaşaman gerekir. Böyle de yazıyorum mantıklı mantıklı ama ben zaten hep mantıklıyım. Umarım bunu uygularım da. Çünkü malesef uygulamayacak kadar korkak ve mantıksızım.

Ki aslında :), bunun çözümü de basit. Burayı havada çözümsüz bırakmayacağım tabi ki. Çözüm, benim kendi yapımda işe yarayacak çözüm, bir şeye kendimi kaptırmam. Ana olay gibi. Böylece zihnim dağılmıyor. Sonra da yan dallarda bucket list, cart curt.


Popüler Yayınlar