Varlık.

 

Dua etmenin gözyaşlarımı temizlediğini hissediyorum. Sanki bahar yağmuru gibi. Ferahlatan, etrafa toprak kokusu yayan birkaç damla gözyaşı ve burun çekişi.

Rahatlama. Kaybolmuşum da olduğum yere çökmüşüm ve işte bir zaman sonra toprak kokusunun her yanımı doldurduğunu fark etmişim gibi.

Sonra ne olur bilmiyorum ama kalp ritmimin düzelmesi uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Üstüne düşünmeyi bıraktığım ama ben bıraksam da onun beni bırakmadığı bir şey. Darlanma.

Öfke. Halsizlik. Sabırsızlık. Korku. Telaş. Ve daha nicesi.

Şimdiyse durulma. 

Dün gök gürültülerini hissetmiştim. Yine de bu histen çekinmedim. Konuştum konuştum. Eskiden tekrarladığım kelimeler, dilimde yeniden ruh kazanmış gibiydi. Bunun adı inançtı. İsteklerime inanç. Bunu kaybetmek beni çok yormuştu. O kadar çok yormuştu ki... Nereye bakacağımı bilemedim, ne yöne döneceğimi... Kendimi çok yalnız hissettim. Yapayalnız. Evrendeki en yalnız insan. 

Kimse yok. Böyle hissettim. Gerçekte yok. Yok yok.

Yokluğa o kadar odaklandım ki, yokluk büyüdü büyüdü. Onu genişlettim. Çünkü inanmadım. Var olabileceklere hiç inanmadım. Kırıldım. Kırıldığım yerleri umursuyorum sandım. Zaten başka kimse umursamaz ki, diye düşündüm. Belki de öyledir bilmiyorum. Ne önemi var? Tam da bu nedenle önemi yok. Her şey ve herkes her zaman unutulur, akıldan çıkar, geride kalır. Sonra gülünür, yürünür, bir şey yok gibi olur.

Ama var mıdır? Ne önemi vardır? Yoktur. İşte genişleyen yokluk, bu sandım. Ne önemi var, yok.

Ama ben varım...

Ben var mıyım? Nasıl varım, nasıl var olmalıyım, nasıl var oldum? 

Geçen yıl yokluğa saplanmıştım. Bu yıl bunu yapmayacağım! demiştim. Yapmadım da. 

Bir soru sordum. Benim neyim var! Bunu sordum. Büyük bir kırgınlıkla. Diğerlerine bakıp bunu boşluğa sordum. Gelen yanıt, pek çok yazımdı. Yetenek.

Geçen gün haksızlık ettiğimi düşündüm ve yediğim yemeğin güzel olduğunu itiraf ettim. Bu, lezzetli bir yemek. İşte, benim lezzetli bir yemeğim var şu an önümde! Gelen yanıt, o yemeği takip eden diğer lezzetli bulduğum yemeklerdi.

Yokluk dağılmaya başladı.

Sonra dua ettim. Başta mahcup. Ama biliyordum ki, beklemenin mantığı yok. Ezberlediğim şeyleri tekrarladım. Sonra bu tekrarlar, yeniden canlandı. Varlığa odaklandım. Varlık genişlemeye başladı. 

Eğer ki kalbinde sadece sana ait istekler varsa, iyi niyetli istekler, o şeyler dilerim ki en güzel şekilde gerçek olurlar!


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yıldız Işığı.

 

Yıldızım.

Yaz yıldızlarımı izlerken, içimde tohum veren bir acıyı deneyimledim. Bu öyle bir acıydı ki, başlangıçta ne olduğunu tanımlayamadım. Belki de bu tohumlar başlangıçta acı değildi de, benim onları anlamlandırma sürecimin evrildiği inat, zamanla onları buna dönüştürdü. 

Yıldızlarım değildi canımı yakan. Tek tek varlıklarla veya onlara yüklediğim anlamla ilgili değildi. Bu, varlıklar arasında gidip gelen ışıkla ilgiliydi. Bunu anladım. Bunu anlamasaydım inat etmezdim. O ışığın ucu, senin etrafından mı dolanıyordu yıldızım?

Hayır biliyorum.

Yıldızım. Bir kitap okuyorum. Belki de senin yıldız ışığının ulaşabileceği uzaklıktaki bir kurgusal gezegende geçen bir kitap. Bu kitapta düşüncelerinin şekilsizliğini ehlileştiremeyen bir ana karakter var. O, bana çok mu benziyor bilemiyorum ama onun nasıl hissettiğini biliyorum. Sen de diğer ana karakterin nasıl hissettiğini biliyor olabilirsin veya sen, ikisinin dışındaki bir hissedişte olabilirsin. (Muhtemelen öyle olacaksın).

O karakterin hissettiği yoğunlaştırılmış bir acı vardı. Tüm dağınık düşüncelerinin merkezi. Yönlendirilmemiş düşünceler insana bunu yapardı. Bir yıldız gibi parlamak varken, bir yıldızın yansıması olan uydu olduğunu sanmak. (Her şeye akan ışık bunu yapar).

-Ben en çok seyahat eden ışıkla ilgilendim.-

Yıldızım. Sana yazmak kalbimi ferahlattı. Çünkü sen teksin.

Işık da tek, değil mi yıldızım? Ben, dönüp dolaşan ışığın acı verdiğini sanırken, o ışık aslında tek. Sendeki gibi, bendeki gibi.

Daha dikkatli sorular sormalı, daha dikkatli cevaplar bağırmalıydım. Dikkatsizliğim ışığın yolunu uzattı...

(Yıllarca. Yoksa bu gerekli miydi yıldızım?)


son dinlediğim şarkı, sana gelsin. en en en tekrar ettiğim noktasıyla.

(o şarkı hep değişir)


(Aeden, Azra Kohen)


Bedenimde Çarpan Ben.

 

Işığın değişen tonlarını, günün gittikçe kaybolan renklerinde izlemeyi severim. Bu ışık, cisimlerin dış hatlarını çizerken geriye kalan her şey gittikçe koyulaşır ve belirsiz silüetlere dönüşür. Diğerlerinin görünümlerini böyle bir soyutlukta ve dış bir göz olarak algılamak çok da ilginç bir durum olmasa gerek. Herkesin kendi yoğunluğunda soluklaşan renkleri, yerini gittikçe uzaklaşan ışığın getireceği geceye bırakır.

Gündüzün ışığının çizdiği kendi bedenim ise bana daha da ilginç bir his verir. Işık huzmelerinin yıkadığı bedenim, varlığımın kanıtı gibidir. Gecenin ışığı içimin renklerini boyarken, gündüzün ışığı varlığımın hatlarını çizer. Bir bedenin, kendi varoluşunun izlerinde çarpması... Bu sence de çok küçümsenen bir durum değil mi?

Evet hislerimiz ve düşüncelerimiz de çok kıymetli ancak varoluştaki yerimizi değerlendirirken bir bedenin varlığını koskoca galaksilerle mukayese edip küçümseme eğilimindeyiz. O galaksilerin de varlığı tek tek atomların titreşiminden oluşmuyormuş gibi, bu sefer farklı bir yolla -kendimizi küçümseme yoluyla-, varlığımızı varoluşumuzdan ayrıştırırız. Oysa günün ışığının çizdiği bedenler, koskoca galaksilerin etrafında dönüşünün yarattığı heyecandan çok daha az ilginç değil diye düşünüyorum. 

Bir bedeninin olması... duygu ve düşüncelerinden akan bir bedeninin olması. Tüm bunları taşıyan, tüm varlığını, seni, seni taşıyan bir beden! İnsanlar bunu neden küçümseme, hor görme, önemsememe veya bu önemi çarpıtma eğilimindedir? Onu sevmek değil kastettiğim, onu görmek. Işığın çizdiği bedenini görmek. Onu hissetmek. Kendi bedeninin varlığını kabul etmek ve böylece ona sana söylenenlerin ötesinde (mesela sosyal medya veya insanların torba olan ağzı) değer vermek.

Ben hep hislerimi araştırdığımı sanırdım. Sonra bu değişti.

Ben hep düşüncelerimi öğrendiğimi sanırdım. Sonra bu değişti.

Ben aslında tüm bunları taşıyan bedenimin varlığını görmeye çalışmışım. Bir bedenin seninle çarpışı, bu, tüm galaksileri dolanan bir ışığın gördüğü her şey kadar heyecan verici bir şey!


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Not: Tamam, bu küçümseme eğilimi bende de vardı! Ama aynı şekilde değil. Instagramda bir video görmüştüm. Düşüncelerimiz evrendeki yerimizi yüceltirken, bedenimiz küçültüyordu o videoya göre. Oysa insan bir bütündür ve düşünceler bedenle deneyimlenir.


Sonsuz Alev.

 

Sevgili yıldızım. 

Atmosferinin etrafında gezinmek, bu gece kalbimi dolduruyor. Işığın, etrafımızı kuşatan bir yaşam alanı. Senin batmanı, sonsuza kadar batmanı ve bir daha varlığıma yansımamanı neden istediğimi böyle anlarda anımsayamıyorum. Bu sefer sen güzelce parladığın, puslu gökyüzünde bana yol gösterdiğin veya ışığın diğer yıldızlardan ayrıştığı için değil... Benzediğimiz veya benzemediğimiz için değil. Hayır sen olduğun için de değil yıldızım, bana alınma. 

Sanırım, ben olduğum için. Ben olduğum için, bu sefer sana bakarken, kısacık bakarken, aramızdaki uzaklıklar içimizde parladı ve yok oldu. Zaman ve mekan, artık yok.

Yıldızım, parlamanı istediğim için mi böyle oldu? Hayır, parlamanı görmek, varlığını görmek beni eksik hissettirmediği için böyle oldu. Senin varlığın, yokluğunun kanıtıydı yıldızım. Bu nedenle de gece göğümün ışığında gözlerimin hep en çok sana kayması beni sinirlendirdi. Kırılacağımı düşündüm yıldızım. Oysa batışının ihtimali bile kalbimi hep daha çok kırardı. Bu nedenle düşünmezdim. Sadece, bat derdim ve bir daha parlama: İçimde.

Şimdi ikimizi kuşatan bu ışık, etrafımızda mı? Işığın içimizden çıkması beni mutlu ederdi. Seni de, biliyorum. Yoksa gece göğünde nasıl parlarım?

Yıldızım. Bir mektup uzaklığında parlayan kalp atışın, atmosferimizi kuşattı. Sen ve ben, aynı dünyanın ışığında parladık. Bunun adı neydi yıldızım? 

Neşe mi? 

Keyif mi? 

İnanç mı? 

Umut mu?

Gerçek mi? Buydu değil mi, benim yıldızım. 

Bir yıldızın ışığını anımsadığım tüm zamanların ötesindeki mekanları anımsıyorum. Hep aynı. Aynı hayalsizlikle yıkanmış sesli bir parlaklık. Bu parlaklığa bir isim takarsam, o zaman bu ses canlanır mı?

Hayır.

Yıldızım. Sessizliğin içinde titreşen sonsuz alevin, bildiğim eski bir şarkı gibi gerçek bir histi.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yeni bir kitaba başlamak.

 

Her yeni kitabın aslında uzun bir yolculuk olduğunu fark ediyorum son günlerde. 

Belki de pek çok okurun başvurduğu gibi uzun veya beklediğimden uzun süren kitap yolculuklarımda nefes molası olması için ben de kısa kitapların gölgesine sığınma yoluna başvururdum. Sanırdım ki, sayfa sayısı az olan bu kitaplar yorulmuş benliğimi avutacak, sırtımı sıvazlayacak ve ne kadar çok kitap okuyorum egomu canlı tutacaklardı. Zamanla bu kısa kitapların atmosferinde yeterince soluk alıp vermediğimi, bu nedenle onların doğasına çok kısa sürede yabancılaştığımı fark ettim. Diğer bir ifadeyle bu kitaplar, zihnimden siliniyorlardı!

Kitap okumayı alışkanlığın ötesine geçirmiş biri için okuduğu kitapların her detayını hatırlamak gibi bir durum malesef mümkün değildir. Beynimiz bu denli güçlü bir işlemciye sahip değil gibi görünüyor... Öte yandan okuduğumuz her şey, evet her şey, zihin çeperlerimize siner. Biz anlasak da anlamasak da, anımsasak da anımsamasak da... kelimeler olmasa da, kelimelerin titreşimleri bizimle kalır. Bu da düşüncelerimize eğilim oluşturan yolu sabırla inşa eden ana malzemedir: Gizil fikirler, sezgiler. Evet, kitapların tek görevi bilgi veya lap diye önümüzde beliren başkalarının fikirleri değildir. Kitaplar aslında bizlere sezgiler verirler, titreşimler. Buna bazıları ilham der, bazıları gelişim; özünde hepsi aynı yolu oluşturur: Bizim kendi dilimiz.

Kitapların bizi ilerlettiği veya bize inşa ettirdiği yol aslında kendi dilimizi bulmak üzerine kurulu diye düşünüyorum. Bu dil bizim bu varoluştaki imzamız gibi bir şey. 

Nasıl düşünüyorsun, 

nasıl hissediyorsun, 

nasıl var ediyorsun? 

Ortaokul ve lise yıllarımda okuduğum çerezlik kitaplara laf atan öğretmenlerime karşı içimde büyük bir isyan belirirdi. Onların ''sen falanca kitabı okusan da anlayamazsın'' minvalinde (ki evet kitap kurdu bana bile bunlar söyleniyordu, ki genelde kitap kurtlarına söylenecek ifadeler bunlar olurdu) kışkırtmalara asla boyun eğmez, okuyalım da görelim bakalım! diyerek her çeşit -çoğunlukla gizil- meydan okumaya tepki gösterirdim (hocalarımın bile beni bir çeşit ''Neptünlü'' olarak gördüklerini o yıllarda anlamıştım). Bu sayede okuduğum ve bugün beni güldüren ilk meydan okumam ise henüz altıncı sınıftayken okuduğumu sandığım Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor isimli kitabıydı. Kitabı anlamıştım, kelimeleri anlamıştım (çünkü okumam vardı!) ama böyle bir kitabı bir ortaokul öğrencisinin anlayamayacağını küçümsercesine yüzüme vuran öğretmenimi bugün bile anlayamadığımı eklemeliyim. Çünkü çocuklukta, ergenlikte ve hatta genç yetişkinlikte başvurduğumuz bazı ''Önemli'' (lütfen) kitapları bazen sadece kağıt üstünde, harfleri anlamlandırmak suretiyle :) anlar, o harflerin ifade ettiği fikirleri zihnimizde oturtamayız (doğal olarak?!). Bazense tam tersi olarak bu harfler bizi sıkar ve ne okuduğumuzu anlamadan sayfaları çeviririz (bunun için hayatımızın ilk çeyreğini yaşadığımız bir yaşta olmamıza gerek yok) ama yine de o satırlardaki fikirler olmasa bile fikirlerin ve dilin büyüsünün yaydığı titreşimler belleğimizde yer edinir.

Lisedeki felsefe öğretmenim kim ne okuyor diye aşırı eleştiren bir adamdı. Gerçekten insanların okuduklarına burun kıvırmadığı zamanları ben gördüm mü görmedim mi sadece tek bir seferinden emin olarak anımsıyorum. O bir seferinde de benim okuduğum Jack London'un Martin Eden isimli kitabımı elimden çekip almış ve tüm sınıfa göstermişti. Gururlandığımı saklamayacağım. Bana gözlerini kısarak bakıp ''aferiiiinnn'' deyişi bugün bile kulaklarımda. (Biraz da kendimi öveyim.) Bu hocam hakkında uzun uzun konuşamıyorum. Kendisi henüz genç denebilecek yaşında erkenden vefat etmişti ve her erken ölüm gibi o yıllardaki beni sarsmıştı. 

O yıllarda ve hatta sonrasında kitapları soluk almak ister gibi okudum. Çok ciddiyim, bu dünyanın atmosferine uyum sağlamak isteyen biri gibi kitapları okudum bitirdim yorumladım fikir ürettim... (Hala bunu yapıyorum ancak başka bir biçimde. Çünkü bu dünyanın atmosferini solumayı öğrendim.)

Son günlerde aklıma pandemi döneminde hiç olan bazı üniversite derslerim geliyor ve yine buruk hissediyorum. Oysa bu hissi artık çoktan aştığımı veya aşmam gerektiğini sanıyordum. Aslına bakarsanız eskiden hissettiğim burukluktan çok daha farklı bir burukluk bu güncelde aklımda beliren his. Sanırım bu burukluğun içimde değil de aklımda belirmesi onu farklılaştıran temel nokta. Önceden bu his, yaşanmayan bir şeye karşı duyulan ezilmişlik duygusunu karşılarken; şimdilerde (ki artık sadece üstüne düşünürsem beni buluyor) nostaljik bir görünüme büründü. Bu da beni şaşırtan bir diğer mesele ancak bu yazı bağlamında mı anlatmalıyım emin değilim...

Beni şaşırtan o ara mesele, artık yavaş yavaş yıllarımın beni terk etmesi. Yani işte, hani okuduğumuz kitapların detayları zamanla belleğimizin orta yerinde -veya köşelerinde- oturmak yerine duvarlarına siner ve elle tutulur gözle görülür hallerini kaybedip sadece his ve izlenim boyutunda bizlerle kalır ya, işte benim yaşadığım yaşantılar da zamanla pek çok insanın doğal olarak yaşadığı bir evreye girerek belleğimdeki görünür hallerini yitirmeye ve yalnızca ''aaaa evet öyleydi galiba'' izlenimlerine dönüşmeye başladı. 

Önceden bir zaman yolcusuydum: Anılarıma kolaylıkla ulaşabilirdim. Onları anlatmayı veya yazmayı kastetmiyorum, onların içerisine gidip yeniden yeniden beş (veya üç?) duyu organımla hissetmeyi kastediyorum. Aklımdan geçen bir ana içimde ışınlanabilme yeteneğim hep çok canlı olmuş ve çoğu zaman bana acı vermiştir. Belki de bu acı nedeniyle (bu yeteneği çok daha anlamlı şekilde kullanabilmek varken ben yine acı çekme yolunu seçmişim evet...) zihnim bu yeteneğimi ben bile ne olduğunu anlamadan beni korumak için bloke etmiş olabilir. Anılarındaki birinin yüzüne dokunabileceğin kadar yakınına gidebilmek... İşte ben bunu yapabilirdim. (Ama bence çok da gerekli değildi.)

Artık bunu yapamıyor olmamın sebebi belki de istemiyor olmamla başlamış olabilir. Böylece, anlata anlata beynimi -belki de- tamamlandı olarak kandırdığım durumlar zamanla beni terk etti. Belki de içimde pek çok kişide olduğu gibi izlenimler kalmıştır ancak artık somut anların pek çoğuna ulaşamıyorum. Onları vakitlice yazabildiğim için seviniyorum; çünkü artık onları tüm yazmalarım, aslında eski yazmalarımın gölgesinden yürüyecekler.

Ne diyordum... Üniversite üçüncü sınıftayken okuduğum bölümün en iyi derslerini uzaktan eğitimle aldım. Mikrofon problemim temel sorunumdu. Bu nedenle derslerine katılan üç beş kişiden biri olmama ve fikirlerimi hiç eksik etmememe rağmen, üstelik sevdiğim de, bir hocam adımı bir türlü öğrenemedi. Bu benim için gerçekten hep çok kalp kırıcı olmuştur. Adımı öğrenmesi için derslerine katılmak, derslerine fikirlerimle katılmak ve gerçekten ilgilenmek dışında başka ne yapabilirdim diye düşünüyorum... 

O hocamdan aldığım sevdiğim derslerin adını yazarsam beni fiilen tanıyan herhangi birinin bu yazıma rastgelmesi durumunda (milyonda bir?? çünkü açık açık paylaşılan hiçbir şey ilgi çekmez) hocamızın kim olduğunu anlaması da zor olmayacaktır. Ben yine de hep iyi şeyler söyleyip tüm bu iyi şeylerin arasında filiz vermiş kırgınlığım dışında dokundurma yapmadığım için dersin (belki derslerin) ismine de yazımda yer vereceğim.

Metindilbilim. Son günlerde aklımda dolanan ders buydu. Bu derste işlediğimiz ilk kavram yapısökümdü. Bir metni çeşitli açılardan parçalara ayırmak ve böylece anlam birimlerini incelemek. Bana bu dersi ilk anımsatan bu değildi ancak bana artık bu yazıyı yazdıran tetikleyici son okuduğum kitap olan sevgili Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabıydı. Metindilbilim dersimin vize veya final ödevi için kendisinin İpek ve Bakır isimli öykü kitabından bir öyküsünü incelemiştim. Ah, son dakika gönderdiğim o ödevler o zamanki ben için en büyük heyecandı! (Hep de yüksek not aldım ancak hocamın adımı öğrenebilmesini isteyen bir yanım hep canlıydı... Çünkü bunu yapmak için daha başka ne yapabileceğimi -belki bir mikrofonum olsaydı- bugün bile bilemiyorum).

Metindeki anlam üzerine düşünmek benim edebiyata dair en sevdiğim durum. Anlamı parçalamak, var etmek, nasıl var edildiğine dikkat kesilmek... Sanırım kaşif benliğimi besleyen, heyecanlandıran ve yaşamdaki tutkuları zihinsel düzlemde bulduran ana etkeni bu anlam kurmaca etkinliğinde buluyorum. 

Son okuduğum kitap olan Sonsuza Uzanan Köprü ile birinci ayımıza girdiğimizde ilişkimize biraz ara vermemiz gerektiğini düşündüm. Kitap da bu kararıma sıcak bakınca araya bana gölge yapacak birkaç ince kitap aldım (Kara Kedinin Gölgesi, Aramızdaki Şey gibi). Ancak şimdi, tam da bu gece, başladığım Azra Kohen'in Aeden isimli kitabı ile Richard Bach'ın Sonsuza Uzanan Köprüsü'nün kalbini kırıyormuşum gibi hissediyorum. 

Sonsuza Uzanan Köprü'yü sevmediğimden değil! Hatta onu çok sevdiğimden. Bu ironik. Çünkü kitabın ana karakteri olan yazarın kendisi de ruh eşini ararken (onlarca kadında! genele bakarsak bir kadın bu yolu seçmezdi emin olun) dünya eşini bulduğu halde onu çok sevdiği için ondan kaçıyor ve ilişkilerini bitiren mektubu görmeye bile katlanamıyor. O mektup bana bu kitabı aldıran mektuptu! Hatta mektubu okurken üzerine ayrıca bir yazı yazmayı da düşündüm ancak sonra ben kimim ki diyen bir cimcik hissiyle bu fikrimden vazgeçtim. Kaç ayrılık yaşadın... Sus sus sus. Ah ne arabesk fikirler! Bu tip fikirlere taktığım yakıştırma budur: Arabesk. Richard abimi severim bana alınmasın ama binlerce ayrılık yaşamış biri bile (evlerden ırak) kendisine göz devirir, kararlarını saçma sapan bulur ve ona benden çok daha fazla kızardı! Kitabın yorum yazısında da değineceğim ama, abicim, aklını başına çabuk devşir lütfen... Leslie Parrish benim bile ruh eşim olabilir, öyle mükemmel bir kadın!

İşte Leslie'nin mektubundan kareler. Belki üstüne, Richard abime yönelik, üç beş iğneleme ben de yaparım... (yapmadım, gereksiz yorgunluk olurdu. abim zaten hep kendine yapıyor, ben eksik kalayım.)







İşte favori kısımlarım bunlardı. Ancak bir erkek (erkek okurlarıma sevgilerle) bu kadar uzun ve itinayla açıklanmış bir metni anlamlandırabilir mi, bir yazar olsa bile!, emin değilim. Sanırım erkek kişileri karşı taraftan gelen bu tip kendini ifade açıklamalarıyla iletişim yollarını kendilerine yöneltilmiş bir çeşit suçlama olarak görüyorlar. Genelleme yapmıyorum, bilimsel araştırmalara göre bir konu hakkında genellenebilir... ahhahahahah, evet, bu bilimsel bir araştırma değil sevgili okur. Bu nedenle rahatla. Sadece atıp tutuyor ve bu yolla, herkes gibi, fikrimi ifade ediyorum.

Yaşadığım, yaşayamadığım veya yaşasam da bu neydi kuzuuummmm diye sorguladığım her şeyin beni oluşturduğunu (belki de bu nedenle tek tek olan şeyler giderek belleğimden siliniyor) ve bana pek çok şey kattığını görüyorum. Evet, olsun deneyimdi sözü en büyük sırt sıvazlama avuntusu olan gerçektir! Bana katılan yeteneklerden biri de, sanırım, bilimsel düşünme becerisi. Her şeyi sorgulama yetisine sahip bir deli olduğum için bu sistematik düşünme biçimi bana yakındı sanırım. Yine de düzenden çıkan kaos ile kaostan çıkan düzen arasında mekik dokumak en sevdiğim anlam yaratma biçemim olacak.

İşte, Richard abimin aşk hikayesiyle (ne aşk ama...) aramıza mesafe koymam bu nedenle oldu: Öfkelenmem. Richard abiye gerçekten öfkelendim. İçimden dışıma taşamayan bir öfkeydi bu. Bu nedenle de biraz nefes almak için farklı yolculuklara çıkmak istedim. Tercihen kısa yolculuklara. Bu iyi bir fikirdi. Okuduğum iki kısa öykü kitabı bana uzun zamandır hissetmediğim bir hissi verdi: Okuma anını romantize etmek. Kitabın masanın üstündeki duruşu bile havamı değiştirdi.

Ancak kısa kitapların yolculuklarının da sandığım kadar kısa olmadığını veya olması gerekmediğini, yol bitse bile o yola dair izlenimlerimin içimde yeni sapaklar oluşturduğunu fark ettim. Bir süredir daha evvel okuduğum kurgu veya şiirlere dair özelleştirilmiş yazılar (metnin derinine inip en olmadık şeyi çekerek kurgulayacağım yazıları kastediyorum, hayatta en sevdiğim şey budur) yazmak veya daha evvel izlediğim ama asla anımsamadığım 987654321587952 tane filmden birini yeniden izleyip ve\ veya yeni bir film izlesem bile o filmin yaşantıları hala zihnimde tazeyken film yorumuna ek olarak (yorum yazım önceliğimdir) özelleştirilmiş konu başlıkları ile yol ağızları oluşturmak fikri aklımda dört dönüyordu. 

Sanırım nesnel gerçekliği içeren ''yorumlardansa'' (kendini kandırmaca - bence) nesnellikten yola çıkıp öznelleştirilmiş yorumlar keşfetmek her zaman için en sevdiğim. Bu hayatta fikir üretmek, yani anlam üretmek ve tabii bunu akla, bilime, gerçekliğe uygun bir tonda saçmalamadan yapmak benim bu dünyada en sevdiğim, hayran olduğum, bayıldığım ve süper gücüm olduğunu bildiğim şeydir.

Saatin 00.00'ı geçmesiyle artık dün akşamda kalan bir vakitte başladığım Aeden ise oldukça kalın bir kitap. Hızlı akacağını düşünsem de bu tip kitaplarda (bilimkurgu gibi görünüyor, üstelik yerli bir bilimkurgu... hımmmm) ters köşe olabiliyoruz... Bazen kalın kitaplar gözümü korkutabiliyor. Kısa kitapların güvenli yolları (sanırım) kendimi avutmamda bana yardımcı oluyor. Bak işte yoldasın ama yol uzun da değil... gibi bir hal. O kitapların yollarında da, demiştim, çok fazla sapak olsa da (sorgulayabilenler için) uzun kitaplara bir okurun verdikleri hep çok daha fazlasıdır: Zaman gibi.

Aeden bilmediğim bir gezegenin atmosferinde başladı. Kitaba dair beni şu an heyecanlandıran ana nokta bu. Her yaşantı bilmediğimiz bir gezegene yolculuktur. Her kitap gibi. (Evet hepsi, sanırım). Ancak belki de o yaşantının atmosferini çözünce artık zihnimiz ona odaklanmayı bırakıyor ve biz de, unutuyoruz. 

Sanırım... (bu cümleyi ne sık kullandım *-*) hayatta da her zaman yeni bir kitaba başlamak mümkün.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Aramızdaki Şey (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.

Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.

Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim. 

Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...

Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarla kalın.


Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? | Ağaç Ev Sohbetleri 136



Giriş Notu: Aslında bu yazıyı yazdığım tarih olan 29 Mart 2022'de yaşadıklarım şu anki mevcut konumumla alakasız. :) Ancak bu yazımı coşkuyla yazmışım, bu çok hoşuma gitti. Diğer yandan, yazdıklarıma -yani fikir olarak- bugünümde de katıldığımı fark ettim. Bu nedenle bu yazımın da blog arşivimde durmasını istiyorum. Bunun güncelini de yazabilirim ama bu yazımı gerçekten çok sevdim, belki de üstüne ekleyebileceğim bir şey pek de yoktur.


''Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? Bu heyecanı tarif edebilir misiniz?''

İki baharı da çok severim. Baharlar bana hep başlangıçları çağrıştırmıştır. Ancak ikisinin başlangıcı da farklıdır. Sonbahar daha ziyade yeni bir yıla başlamak gibi gelir bana. Yeni okul döneminin sonbaharda başlaması dolayısıyla da olacak, daha düzenli olmak için fırsat gibi gelir. İlkbaharda ise kabuk değiştirme zamanı gelmiş gibi olur; kendiliğinden gelişen, bir şey yapmasan bile istemsizce yenilendiren bir şekilde olur.

Aslında havanın günlük durumlarının ruh halim üzerinde pek de etkisi olmadığını düşünürdüm. Hatta kapalı havaları daha çok sever, güneş ışığı görünce vampir etkisi gösterdiğim bile olurdu; ta ki bu yıla kadar. Bu yıl güneş ışığını alışık olmadığım kadar çok seviyorum. Güneşli günlerde içimden enerji taşıyor, dolanıyor dolanıyor ve yine daha taze bir şekilde ruhuma ulaşıyor ve yerimde duramıyorum.

Soğukların nihayet bitmesi sonrasında ılık havaların ve güneşin verdiği rahatlamayla son günlerde kendimi dışarı atar oldum. Bu dönem okulda dersim de az olduğundan dolayı okul için dışarı çok az çıkıyorum. Havaların kapalı olduğu dönemde açıkçası birisi bir şeyler yapmayı teklif edince de gidesim gelmiyordu; evde yatmak yatmak ve yatmak, perdeleri de asla açmamak, bunalım modunda takılmak istiyordum. :) Ama güneşi gördüğüm günlerde adeta bir sevgi pıtırcığı oluyor, herkese günaydın mesajı göndererek güne başlıyordum. :) Güneşin varlığının sihir gibi bir etkisi oluyor üstümde. Şimdi bir de üstüne havalar ısındığı için değmeyin keyfime.

Uzun zamandır ruh halimi mart ayına benzetiyordum. Hatta daha evvel bunu günlüğüme not almıştım. Üstelik bunu yazdığım sırada mart ayının bu kadar uzun ve alışılmışın dışında baharı erteleyen bir havada olacağından bihaberdim. Kışın uzatmalarına oynadığı bu ay sonrasında nihayet güneş doğdu üç boyutlu dünyamıza. Umarım iç dünyama da nisan ayı gelmiş, güneş tüm iç ısıtan parlaklığıyla çıkmış ve içimdeki vampir ebedi uykusuna yatmıştır. :)

Nisan en sevdiğim ay. Bunun nedenini ise söyleyemem. Yani özel olduğundan falan değil, baya baya bir nedeni yok. :) Dediğim gibi kapalı havalarla bir derdim bu yıla kadar hiç olmamıştı. Ama yine de nisan ayının ismi bile içime huzur verir, ışık verir ve mutluluk verir. Şefkatli bir ay olduğunu düşünüyorum sanırım. Güzel şeyler verme potansiyeli olan bir ay olduğunu. Hayatımın bir döneminde fark etmeden böyle olumlu bir izlenim edindim bu aya karşı.

Baharı uzun bir zaman sonrasında arkadaşlarla yapılan buluşmadaki sohbete benzetiyorum. Hararetli, eğlenceli ve enerjik hissettiren.

Baharı açık bir gökyüzünün altında sonsuzluğa uzanan bir çarşaf gibi uzayıp giden masmavi bir denize bahsediyorum. Her şeyin mümkün olabileceğini hissettiren, iç genişleten ve ferahlatan cinsten.

Baharı dinlendiğini hisseden küçük bir çocuğa benzetiyorum. İlk başta çekingen ama gittikçe dillenen ve dillendikçe dinleyeni gülümseten.

Baharı aniden keşfedilen ve dinlenmeye doyulamayan bir şarkıya benzetiyorum. İlham veren, dans ettiren ve cesaret veren olanından.

Hoş geldin ilkbahar! :)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Aramızdaki Şey.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Bugün, Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabına da ismini veren aynı isimli öyküsü hakkındaki düşüncelerime dair bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öykünün daha ilk satırlarından karakterlerinin gözlemcisi olduğumuz ilişkisine adımımızı atıyoruz. Bunun bir yaşantının, zamanın veya mekanın öyküsü olmadığı daha öykünün adından bile biz okurlara kendini belli ediyor: Aramızdaki Şey. Bu bir ilişkinin öyküsü.

Kendini saklamaya uğraşmayan ancak görülmekten de hoşlanmayan genç bir adamın değişen duygularının gözlerinden başlayıp tüm bedeninden okunması, öykünün anlatıcısı kadın karakteri eğlendiren bir şeydi. Sen zaten böylesindir, diye düşünüyordu, hayır, senin nasıl olduğunu ben bilirim. Senin nasıl hissettiğini ben bir bakışta bile bilirim... aklından bu düşünce geçerken aslında kendisi de genç adamdan farklı değildi. O da saklanmak için uğraşmıyor, ancak görülmek... işte bu, asıl bu durum genç adamın aksine kadını şaşırtıyordu.

Kadın bir üniversite hocası. Aynı zamanda bir yazar olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki öyküyü yazmasını istiyor genç adam. Yazar kimliğini keşfettiğimiz kadını bunun için zorlamıyor, ancak, yazarsan diyor, bizi yazarsan iki üç paragrafla geçiştirme bizi... Biz. Yaşanmışlıklarımızı veya yaşanmamışlıklarımızı değil, bizi yaz diyor genç adam. Bu, iki kişinin farklı yönlere baktığı, çünkü birbirlerini görmek istemedikleri ilk an. Tamam, diyor kadın; ancak bu öyküyü yazamayacağını biz okurlar çoktan anlıyoruz.

İkilinin ilişkisinin detaylarına dair hala net bir bilgimiz yok. Buna karşın onların arasındaki kırılgan bağı, ikiliyi adeta birbirine bağlayan saydam bir ışıkmışçasına görmeye çoktan başladık. İkilinin gündelik yaşamındaki ayrıma dönüyor odağımız. Adam gündelik işlerle zaman geçirmek ve bu işlere kadını da ortak etmek niyetinde. Oysa kadın bunlardan hoşlanmıyor, gezdiği yerler onu boğuyor. Kadının genç adamın misafiri olduğunu anlıyoruz. Bir misafir konumundaki bu kadın, genç adamın sevgilisi ve hatta arkadaşı bile değil. O zaman nesi, diye düşünüyoruz. Böyle belirsiz bağları sevmiyorum ama onlar ilgimi çekiyor. Onlar hiçbir şey değillerse, aralarındaki o ışıklı kordonlar da neyin nesi... Onları biz yapan şey ne ola ki? böyle düşünüyorum.

Zaman biraz çatırdıyor. İkilinin tanıştığı güne gidiyoruz. Üniversitede bir sınıf. Genç adam, kürsüdeki kadının sorduğu soruya verdiği yanıtla onu şaşırtıyor. Kadın, işledikleri öyküdeki ana karakterin kim olabileceğini - örneğin, cinsiyetine dair tahminleri soruyor sınıfa. Sınıftaki yanıtlar pek bir zorlama. Genç adamsa hafif bezgin. ''Ne önemi var,'' diyor, ''Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok'' (s. 12). Bize bu anları anlatan kadın karakter, erkek karakterin sesini duyduğunu söylüyor. Bu anı o kadar canlı ki onun zihninde, işte anıya sığmayan o ses, satırlarda kendine yer buluyor.

Bu, kadının üniversitedeki görevinde kalacağı odanın olmayan öyküsüne dair bir soruydu. Kadın, o ofise daha evvel hiç adım atmamıştı. Bu sorunun odanın sıkıcı genel geçerliğine kişisel bir parça katmasını umarak öğrencilerinde gözlerini buluşturdu. O odanın kimsesiz bir oda olduğu gerçeğini söyleyen tek kişi, dersine sadece dışarıdan bir dinleyici olarak katılan genç adamdı. Derse bir aidiyet taşımayan bu öğrenci, kadının ilgisini çekti. Genç adamın kapıya yakın oturuşu, dersi hiç kaçırmayışı ve hazır cevaplılığı.

Genç adamın Almanya'da bir yaşamı olduğunu ama bu yaşamın da üniversitedeki o sınıftaki gibi adeta kapıya yakın oturularak kurulduğunu kadın sorgulamadı. Buna hakkının olmadığına dair ince sınır, ikili arasında hep canlı kalmıştı. Onun hiç de kişiselleştirilmemiş yaşamını gezdi, onu anladığını sandı, belki de anladı. Ama öykünün anlatıcısı olan bu kadın, genç adama hiç dokunamadı.

Öykünün beni en çok etkileyen kısmı ise kadının Almanya gezisinde en çok etkilendiği kısmın Doğu Almanya ile Batı Almanya'yı bir zamanlar ayırmış olan sınırın kırılganlığını anlattığı kısımdı. İki kıyının arasından geçen ince bir ırmak. Bu ırmaktan geçmek ve karşı kıyıdaki sevdikleriyle birlikte olmak için ölümü göze almış nice yaşama gelecekten tarihi bir olayı izler gibi atılan bakışlardaki şaşkınlık... Kadını bu olay, bu mekan, hatta genç adamla yaşadıkları o anı bile değil; ziyaretçilerin gözlerindeki şaşkınlık etkilemişti. Çünkü belki de o şaşkınlığı gelecekte bir günde kendi içinde yaşayacağını o an sezmişti.

Genç adamı bırakmak istemedi. Hiç istemedi. Ancak ne yaparsa yapsın, onunla birlikte kalsa bile, onu çoktan kendinden ittirmiş bu kişiye yaklaşamayacağını biz okurlar seziyorduk. Bu kısımda spoiler vereceğim, isterseniz hemen sayfadan çıkın... 

Beni bu öyküde en çok etkileyen ikinci kısım ise, beni en çok etkileyen ilk kısmın devamı olan olaydı: Terk ediliş. Kadın, adamın ölümünün etkisini, içinde yükselmeye fırsat bulamayan o yası bile ilk kez adamın kendisiyle paylaşmak istediğini söylüyordu. O an hikayenin ilk cümlelerindeki öykünün yazıldığını hissettim. Aramızdaki Şey. İkisi arasındaki bağ o kadar derindi ki, bu bağın diğer ucunun kaybını bile kadın karakter adamla paylaşmak istedi. Birinin kaybını kaybettiğin kişiyle paylaşmak istemek... Bu his içimde uçurum hissi yarattı.

Belki de karakterlerin aralarındaki şey buydu, uçurum. Ve bu, kadın karakter ne yaparsa yapsın zaten kapanmayacaktı. Çünkü sınır, iki yakanın yaklaşmasıyla kapanır.


Spoilerlı Not: Kitabı bitirdim, söz konusu karakterler yazarı kendisi ve öğrencisiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Popüler Yayınlar