The Cat Returns (Neko no ongaeshi\ Sihirli Kedi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiroyuki Morita 

Senarist: Reiko Yoshida

Yapımı: 2002 - Japonya


''Sen çocukken kedilerle konuşabildiğini söylerdin.''


Kaynak: Pinterest


''Belki de iyi olur. Bütün gün yan gelip yatmak... Kulağa harika geliyor. Harika bir yemek, ardından güzel bir uyku. Rahatsız eden kimse de olmaz. Ama bir kediyle evlenmek tuhaf olur. Her ne kadar prens olsa da...''


Haru kendi halinde ve biraz da utangaç bir lise öğrencisidir. Bir gün trafikte bir kedinin hayatını kurtarmasıyla sakin hayatı hareketlenir. Kediler Krallığı'nın prensi olan bu kedi, Haru'ya teşekkür ederek aceleyle yoluna döner. Ancak prenslerinin hayatını bir insan kızın kurtardığını öğrenen Kedi Kral, Haru'yu oğluna gelin olarak kediler ülkesine getirmekte kararlıdır. Film boyunca Haru'nun Kediler Krallığı sakinleri ile olan mücadelesini izleriz. Kediler Krallığı'ndaki herkes bir kedidir ve Haru orada zaman geçirmeye devam ettiği her an, bir kediye dönüşecektir. Kedi Kral tarafından alıkonulmuş Haru'nun yardımına centilmen Baron, azılı balık hırsızı Muta ve eski bir dost olan Yuki yetişecektir. Ah tabii bir de karga Toto'yu unutmamak gerekir!


''Bazen insan bir şey yarattığında ve yarattığı şeye ruhunu kattığında yarattığı şey bir ruh kazanıp hayat bulur.''


Bu filmi ilk kez çocukken televizyonda izlemiştim. Filmin ne kadarını izlediğimi anımsayamasam da, kediye dönüşmüş bir kızın animasyonunu izlediğim yıllar boyunca hatırımda kalmıştı. Ta ki lise yıllarıma dek. Sihirli Kedi benim hem Japon animasyon filmleriyle tanışmam, hem de bu filmleri sevmem konusundaki ilk filmimdir. Bu nedenle de yeri bende ayrıdır.

Japon animasyonları büyülü dünyalarını gerçekçi hisler içerisinde izleyiciye yansıtmaları nedeniyle pek çok kişinin kalbinde yer edinmişlerdir. Bu filmde de kedilerin gizemli dünyası büyülü bir anlatım dili ve hepimizin aşina olduğu tanıdık hislerle kurgulaştırılmıştı. Özellikle de yaz akşamlarında etrafı kolaçan edip bir yerlere kararlı bir şekilde yürüyen kedilere rastladığımda, aklıma onların kendi gizli dünyalarına yürüdüğü fikri gelir. Bu fikri de çocukluğumda yer bulmuş bu filme borçlu olduğumu biliyorum.

Kısa ama insanı içine çeken, olayların doğallıkla aktığı, sevimli bir film. Kedileri sevenler filmi zaten severler de, bunun yanı sıra ben filmde özellikle de Haru karakterinin dönüşümünü izlemekten keyif aldım. Başlangıçta utangaç bir genç kız olan Haru, yaşadığı macerayla birlikte duygularını ifade etmeyi öğreniyor ve olgunlaşıyordu. Film aslında kahramanın yolculuğu temasını olabilecek en doğal, içten ve sevimli bir şekilde yansıtıyordu. Bu bakımdan filmi yaşı küçük izleyicilerin de, yaşı büyük izleyicilerin de severek izleyeceklerini düşünüyorum.

Sihirli Kedi her ne kadar ayrı ve tek başına bir kurgu olsa da, filmde yer alan Baron karakterini Yüreğinin Sesi (Whisper of the Heart) isimli anime filmde de görüyoruz. Yüreğinin Sesi filminin ana karakteri Shizuku, Baron'dan ilham alarak bir hikaye yazıyor. İnternette karşımıza çıkan çeşitli yorumlara göre Sihirli Kedi filmi, Shizuku'nun yazdığı hikayenin ta kendisidir de denilmekte. Dolayısıyla iki filmi bir arada izleyebilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Renklerin dokusunu görebilen koca bir kız.

 

Sevgili Nil'in şu güzelim yazısı bana kendi renk tayfımı düşündürdü. İçimde dönüp duran renkten bir çark. Bunu düşündüm. Zaman içinde ışığın ve karanlığın durmadan dönüp duran bu çarktaki izlerini fark ettim. Benim hep renklerim vardı ve hep olacak diye düşündüm. Bazen pastel tonlar, bazen tatlı, bazen cırt, bazense koyu. Hepsini sevdiğimi ve hepsinin dokusunu keşfetmekten hep keyif alacağımı fark ettim.

Ve bunun bana yetmediğini. Bazen yetmediğini ve bazen yetmemeye devam edeceğini fark ettim. Bunun yalnızlık için altın bir bilet olduğunu, çok önceden fark ettim. Ancak insan, eninde sonunda kendisidir ve ben, renk tayfının dokusunu inceleyen bir kızım. Koca bir kız. Canım Nil de böyle yazmıştı yazısında, koca bir kız olduğunu. Renkleri görebilenler değil ama -bence- renklerin dokusunu bilenler, hep içlerinde kız kalırlar. Yaşları büyür, böylece kocaman bir kız olurlar ama hiç kadın olamazlar.

Ben kendi öykülerimi yazmaktan hep, onlara isim bulamadığım için kaçmışımdır. İsmi olmayan varlıklar, gerçekten varlar mıdır? Bu soruyu direkt olarak düşünmesem de, içten içe derin de bir hisle, bunu sorguladım. Onların bir şekilleri yok, bir renkleri. Onlar renklerin dokusuna hakim canlılar, ancak bir şey değiller. Ben de öyleyim, bunu düşündüm. Renklerin dokusuna hakim birisi ancak bir renk değil ve asla da olmayacak. Çünkü yapısı buna uygun değil. Bunu sorun olarak görmesem de, biliyorsun, bu, yalnızlığa altın bilettir.

Burada hiç gerçek karakterlerim olmadı. Zaten blogda hiç öykü yazmadım. Bazen belki genç kadınların ve genç adamların karşılaştığı anlatılar. Onları hiç göremedim, çünkü sadece renk demetlerinden ibaretlerdi, şekilsizlerdi. Belki de bir şekilleri olsun istemedim. Onlar yalnızca genç kadınlar ve genç adamlar olarak kalsınlar da, tüm o renklerden doğan daha baskın bir rengi görelim, göreyim, istedim. Biz olmaya gümüş bilet. Bu, tüm o anlatılardaki en sevdiğim renkti.

Sanırım ben hayatımda da böyleydim. Hep, tek bir baskın renkten ziyade, farklı renklerin karışımıyla ilgilendim. Yeni renkler üretmekle. Benim veya bizim renklerimizle.

Küçükken mavi ile beyaz renklerini birbirlerine karıştırırdım. Bunu geçen gün de yaşadım. Mavi kelimesi yerine beyaz diyecektim az kalsın. Mavi rengin mavi, beyaz rengin beyaz olduğunu bilsem de, kelime formunda sanki tam tersi daha uygunmuş gibi gelirdi bana. Hala arada hatlarım karışıyormuş. Bazen bazı durumlar için de böyle hissediyorum. Bazı yaşantılarım, yaşanmatılarım. :) Sanki başka bir renk olmalıymış da, mevcut rengin adını söylemek kafamı karıştırıyormuş gibi bir his.

Belki de benim bulmam gereken uygun bir ton var ve bu, farklı renk demetlerini karıştırmamla olacak. Bu, beni o kadar sinirlendiriyor ki! Altın biletler insana bunu yapıyor. Neden, diyorsun, ne vardı sanki... Hayır demiyorum. Çünkü ben renklerin dokusunu görebilen koca bir kızım ve hep öyle kalacağım.

Bu arada şunu da ekleyim... Bu bahsettiğim mevzu, hiç büyümemenin sorumsuzluğuyla (ben bu DÜNYADAKİ en sorumlu kişilerden biri olabilirim malesef ki, ne geldiyse başıma bundan gelmiştir... yine öfkem yükleniyor :) veya çocuksu bir ''tatlılıkta'' (aaa canım :) kalmakla ilgili bir şey değil! Ah böyle anlaşılmalar beni çok tetikliyor. Çünkü mantıksız her şey gözüme batarken beni çocuksu bir saflıkta görmeniz beni kırar. Benim bahsettiğim, benim asla bir biçilmiş kılıfa girmeyeceğimdir. Bunu asla yapmayacağım. Sevgili Nil muhtemelen bunu kastetmemişti ve onun bakış açısı da anlamlı bir yerden olmalı ancak ben, kalıplara girmemeyi kastediyorum. Bir kız çocuğu gibi sınırsız olmayı. Özgür olmayı. Bu bakımdan yazımın sonuna ''Peter Pan klanından olduğunu'' söylemekten gocunmayan sevgili Patti Smith'ten bir alıntı ekliyorum.


Hayalperestler, Patti Smith.


Oz Büyücüsü.

 

''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.'' 

''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.'' 

''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' 

(Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86) 


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-


Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.2021)


Not: Bu yazımın son paragrafına artık tam olarak katılmıyorum. Çünkü bazen çabalasak da, beklesek de, çok istesek ve çoğu şeyi anlasak da... bazı şeyler solar. Ancak yazının genelindeki atmosferi sevdim. Zaten kitabı da çok severim. Hatta evdeyse okuyayım bir ara yeniden.

Ve yazmazsam içimde kalır, o son paragraftaki saflığım beni gülme krizine soktu. Ne tatlııı.


Güneşli bir günü hissetmek.

 

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.2024)


(Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin).


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz | Film Yorumu


Yönetmen: Mustafa Kotan 

Senarist: Arzu Yurtseven, Gamze Özer

Yapımı: 2025


''Bir varmış, bir yokmuş... Sihirli zaman içinde, dünyaların çok ötesinde, evreni ortadan bölen yıldız tozu nehrinin bittiği yerde güneşlerden daha parlak bir ağaç varmış. Bu ağacın sesini duyanlara peri, duymayanlara fani denmiş. Ağacın sesi perilere sihir, fanilere masal vermiş. Bu ağacın gücünden doğan perilerin bazıları buraya geri dönmüş, bazıları da ölümsüz hayatı yaşayacakları gezegenlere gitmiş. Her peri geldiği yeri bilirmiş de, hayatın akışına kaptırınca kendini, bu ağaç da zamanla bir efsaneye dönüşmüş.''


Kaynak: Pinterest


''Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. Yıldızlara bakmaktan, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin; vazgeçmeyin ki, gerçek olsunlar.''


Uzak bir gezegendeki hapishanesinden çıkan Gogo (Kutsi), Periliçe'nin (Ayşen İnci) emriyle birlikte üvey ablası Dudu (Nevra Serezli) ile birlikte yaşamaya başlar. Gogo, peri hapishanesinde geçirdiği günlerin intikamını almaya yeminlidir. Sonsuz ömrünü bir fani gibi sihirli güçleri olmadan geçirmekle cezalandırılmış Gogo, çeşitli hinlikler yaparak perilerin başına dert olacaktır. Film boyunca Gogo'nun periler dünyasının başına dert olma hikayesini izlediğimiz gibi, olayların arka planında Sihirli Annem'in 2003-2006 yılları arasında yayınlanmış ve artık klasikleşmiş sezonunda yer alan karakterlerin yıllar içinde hayatlarında yaşanan değişikliklere de tanık oluruz. Bu bakımdan film, yıllar evvel çıkan ana dizinin fandomu (hayranları) için bir çeşit nostalji etkisi barındırmakta.

Filmin çekildiği haberini geçen yıl aldığımda çok heyecanlanmıştım ancak o zaman da, şimdi de filmin çok oldu bittiye getirilerek çekildiğini düşünüyorum. Sanki ana diziyi yıllar evvel izlemiş birileri bir sohbet sonrasında bu senaryoyu genel hatlarıyla oluşturmuş da hemen ardından detayları düşünmeden filmi çekmeye koyulmuşlar gibi bir his verdi bana film. Bence ana sorun filmi özellikle de senaryo anlamında zayıf bulmam bile değildi; ana sorun, filmdeki yapay oyunculuk performanslarıydı. Ben karakterlerin kendilerinin bile yıllar sonra onlara biçilmiş hayat akışını içselleştirebildiklerini düşünmüyorum açıkçası. Özellikle de Toprak (Jennifer Boyner) ve Çilek (Zeynep Özkaya) karakterlerinin yaşamının seyri yalnızca diziye çocuk oyuncu çeşitliliği kazandırmak için o şekilde çizilmiş gibiydi. Hele hele Çilek ile Toprak'ın eşleri olan karakterler köşe yastığı gibi gıklarını çıkarmadan sahnede bekliyorlardı. Aynı şekilde çocuk oyuncu ve peri karakter sayısı artsın diye filmdeki karakterleri net çizilmemiş çocuk oyuncular da vardı. Özetle, doldurma karakter çoktu.

Sihirli Annem dizisi ilk versiyonunu 2003-2006 yılları arasında televizyon ekranlarında yayınladı. Yıllar sonra izleyicilerin isteği üzerine 2011-2012 yıllarında ikinci bir dizi versiyonu daha aynı oyuncularla çekildi ancak o versiyon bile benim gözümde dizinin ilk sezonlarının etkisine sahip değildi. İlk sezonu bu kadar özel yapanın diziyi ilk çocukluk yıllarımda izlemem veya dizinin bana çocukluk yıllarımı anımsatması olduğunu düşünmüyorum. Bu sezonları daha başarılı bulma nedenim duygusal değil, somut nedenlere dayanıyor. 

İlk sezonlarda oyunculuk performansları daha gerçekçiydi. Pek çok izleyicinin de benimle aynı veya benzer görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Karakterler arası ilişki dinamikleri (örneğin kardeş kavgaları, aile bağları), peri-fani dünyaları arasındaki geçiş ve geçirgenliğin doğal akışı, olayların çok yönlü ve en önemlisi gerçek hayat senaryolarından üretilmesi... Zaten bu diziyi daha sonraki yıllarda çekilmiş olan sihirli çocuk dizilerinden ayıran temel unsur da bu: Gerçek yaşamda yaşanan veya yaşanabilecek olaylar hakkında izleyicide duyarlılık oluşturmak ve bunu yaparken de doğal yaşam tepkilerinden kopmamak (yani doğal bir oyunculuk performansı sergilemek).

Bu filme gelecek olursam, filmin hedef kitlesi çocuklar olduğu için çocuk oyuncu bolluğu (karakterlerin doldurma karakterler olması buradaki ana problem) ve yetişkin oyuncuların sanki çocuklar onlar düzgün ve doğal bir telaffuzla ve mimiklerle konuşmazlarsa onları anlayamayacaklarmış gibi abartılı mimik ve tonlamalarla konuşmaları bahsettiğim yapaylığa neden olan temel durumdu. Böyle davranmayan Periliçe (Ayşen İnci), Dudu (Nevra Serezli) ve az sahnede yer alan Perihan (Gül Onat) karakterlerinin performansları ise doğal olmaları sebebiyle başarılı ve akıcıydı. Karakterler dümdüz konuşsalar bile daha gerçekçi bir akış olurdu ciddiyim. Zorlama bir ''rol yapıyoruz'' havası filmin her sahnesinde görülüyor. Aynı şekilde Taci karakterinin seslendirmesini de asla beğenemedim. Zaten ilk sezonlardaki eğitimli bir köpek olduğunu oyuncuların her röportajında ifade ettiği köpek Taci ile onu seslendiren Metin Serezli'nin verdiği sanki gerçekten de insandan köpeğe dönüşmüş bir karakteri izliyormuşuz hissi sonraki sezonlarda bana hiç geçmedi. Bu filmdeki Taci ve seslendirmesi ise fiyaskoydu.

Filme dair en beğendiğim ve duygulandığım sahne ise, sevgili Defne Joy Foster'ın hayat verdiği Eda karakterinin yapay zeka aracılığıyla yer aldığı sahneydi. Burada da çok başarılı bir görüntü çıkmamıştı ortaya ancak bu karakteri ve karaktere hayat veren oyuncuyu çok sevdiğim için filmde onu görmek, onun anısına oyuncuların ve yapım ekibinin hep saygılı davranması, beni duygulandırdı. Öte yandan film boyunca tekrar eden ''hepimiz biriz'' fikrini anlamlı bulmakla birlikte, olaylara yedirilişini çok çiğ bulduğumu eklemeliyim. Bu fikrin film boyunca gerçekten oturduğu sahne de, sevgili Eda periyi gördüğümüz andı. Perilerin başka bir yerden gelip oraya döndükleri ve dönüşümün yaşamın bir gerekliliği olarak var olduğu, bu nedenle sevdiklerimizden hiçbir zaman gerçekten ayrılmayacağımız fikri, alışıldık ama anlamlı bir fikir. Filmdeki işlenişi ise, filmin genel senaryosunun acemiliğine rağmen, başarılıydı.

Film bittikten sonra bitiş jeneriğinden önce ve jenerik sırasında ilk sezonlardaki set arkası görüntülere yer verilmesi ise oldukça duygusaldı. Hatta koca filmde beni gerçekten etkileyen sahneler de bunlardı. 

Filmin, özellikle de dizisiyle büyümüş bir izleyicisi olarak, çok fazla eksik noktası olduğunu düşünmekle birlikte, izlerken hiç sıkılmadığımı ve hatta zamanla bahsettiğim olumsuz durumlara da alıştığımı ve kabullendiğimi, bundan sonrasında ise filmden keyif aldığımı söyleyebilirim. Gerek senaryo, gerekse oyunculuk performansları olarak çok çok çok daha başarılı olabilecek ancak mevcut haliyle de keyifle izlenebilir bir film. 


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz (Fragman) için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Ayçiçekleri gibi sevmek.

 

Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür. 

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı.

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar (burada anlattım), aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever? 

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş.

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez. 

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.

 

Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir.

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır!

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü...

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Öhömmm, en azından dürüsttür! Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor.

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi.

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.



Popüler Yayınlar