Sakura Fırtınası #5: Neyi Sevdiğimi Hatırlıyoruz.

 

Bu serideki yazılarımın hepsine bayıldım. Hatta blog tarihimde en çok içime sinen yazı dizilerimden biri oldu. Ancak öte yandan yine onları yok etme dürtüsüyle karşı karşıya kaldım. Bu sefer hadi silmeyim de kuliste kalsın öylece beklesinler diye de düşündüm. Sorun acaba yazılarım değil de, mektupvari yorum yanıtlarım mı diye de düşünmüyor değilim ama hayır... Sorun, çok da okunmayan gariban bloğumu okuyan azınlığın benim duygusal biri olduğuma inanacağına dair kök inancım. Ay aman bence kimse de üstünde o kadar düşünmeyecek ama bilmiyorum. Öyle düşünüyorsan söyleyim sevgili okurcuğum, duygusal biri değilim. Duygusal olmak yerine... zeki falan olmayı tercih ederim! Gerçi... zeki biri de duygusal olamaz mı? Sanırım bir şeyleri kategorize eden kişi, şey, aslında benim beynim. Bir şeyleri bütün olarak algılamaya dair öncelikle ben alıştırma yapmalıyım!

 

Gün doğumu mavisi: Gökyüzü tam aydınlanmadan, hala karanlıkken gökyüzünü izlemeye başlamayı çok severdim. Bir süredir yapmasam da kesin hala seviyorumdur. :) Yıldızlar teker teker kaybolurken, sesler yavaşça artar. İnsanlar uyanır, arabalar falan da ayaklanır (tekerleklenir ?? :)... Ve gökyüzü, siyah ile mavi arasındaki o ara tonuyla güneşi karşılar.

 

Ay: En çok dolunay dışındaki halleri. Dolunay'ı herkes sever, ben onun az ışıklı yanlarını bilene severim diyorum. O da bana arkadaşlık ediyor. Sevgili Ay, benim arkadaşım. Tamam Dolunay da uzun yıllar mektup arkadaşım oldu ama alınmasın. Dolunayla çok yakın değiliz, o nedenle ona kırgınlıklarımı yazdım Dolunay başlıklı yazılarımda hep. Bazen de zırvaladım. Diğer hallerini ise hep selamladım. Büyürkenki küçülürkenki hallerini... kimsenin özellikle dikkat etmediği gezgin Ay'ı hep selamladım.

 

Yıldızlar: Yıldızları başlı başına seviyorum, farklı yıldız takımlarını bulmayı da seviyorum. Çok da bildiğimden değil de... bazılarını tanırım. Görünce parmağımla resmini çizerim. Zaten biliyorsun :P, yıldızları çok severim. Küçük bir kızken bile çok severmişim. Gerçekten yanında cırcır böceği olabildiğim büyüklerimi çekiştirir, bak dermişim, yıldızlar orada.

 

Hayvanlar: Hayvanlar kendi halinde takılırken izlemeyi severim. Tabi ki evcil hayvanları. Mesela bir leopar veya orangutan yanımda dursa pek de hoşlanamam herhalde ahahhaha.

 

Sanat: Özgünlük içeren her şeye bayılırım. Ama modern sanata ısınamadım :)

 

Sohbet etmek: Eğer karşımdaki kişi açık fikirli ve üç beş konuya ilgili bir insansa, benimle saatlerce sohbet edebilir.

 

Çikolata ve kek ve kurabiye ve pişmaniye ve öyle şeyler ahahhaha: Tatlı severim ama nedense son yıllarda içecekte pek sevmiyorum ahahah (kendimi kandırma çabam değil gerçekten).

 

Kahve: Kıymetlimiissss.

 

Yazmak: Yazmasaydım bu kız olamazdım bak ciddiyim. İyi mi olurdu kötü mü bunu bile düşünmeyen biri olurdum. İyi mi olurdu bilmesem de, belki mutlu olurdum bilemiyorum :) Bu da iyi olurdu mu demek mi ki :)

 

Okumak, İzlemek\ Dinlemek, Konuşmak, (Yazmak x2'leyelim): Dört temel beceride de iyiyimdir üzerinize afiyet :))) ajahahahhahah. Şaka tabi ki. Dört temel beceride kendimi geliştirecek aktiviteleri pek severim.

 

Gökyüzü, Deniz, Doğa falan: Bak doğada yaşayamam ama severim. Başım boynum tutulurcasına hep göğe dönük olmuştur ve bu dünyaya dair en favori parçam denizdir.

 

Gülmek ve Güldürmek: Bayılırım. Ben bebeyken biri bana senin gülümsemen güzel dedi bence, kendimde de hep gülümsememe aşıktım ahahahah. Hep 32 diş sırıtmışımdır fotoğraflarda belli bir yaşıma kadar. Sonra baktım herhalde başka sırıtan yok kestim :) Ve insanlarda gülümsemeye tikkat tikkat kesilirim. Gülün canımmmm. Hatta bizde peynirrr yoktur, kiraaazz vardır. 32 diş güldürme garantili.

 

Yürümek: Özellikle müzik dinleyerek.

 

Mp3'üm: Ruhum 2008'de yaşayacak dersem de inanma, nostaljik hisleri sevsem de geçmişe tutunmayı sevmem. Ben asıl bu aletin bende uyandırdığı hissi seviyorum ve hangi parçanın denk geleceğini bilemeyişimi, yıllar boyunca biriktirdiğim şarkıları yeniden keşfedişimi ve böyle şeyleri işte. Teknoloji ve uygulamalar ne kadar gelişirse gelişsin ben müzik dinlemeyi en çok mp3'ümle seveceğim. Ki aslında sık da dinlemiyorum artık. Arada.

 

Yollardaki kavisler: Hatta araba\ otobüs oralardan geçerken içimden''vuuu'' demek gibi eski bir alışkanlığım vardır. Sanki bir lunapark oyuncağında gibi hissederim.

 

Dua etmek: Yaratıcı'yla\ Yaradan'la konuşmayı hep çok sevmişimdir.

 

Yıldızlarla Konuşmak: Bunu artık yapmıyorum ama bu zamana kadar içimden az yapmadım hani. İçimden konuşurdum dediğim gibi. Kalbimden. Onlara sorular sorardım. Bilmek istediğim, kalbimin bilmek istediği soruları. Sonra oturur, bekler beklerdim. Belki bu arada birkaç meteor da kayardı. Sonra... bir yanıt yükselirdi, pek tabii içimden :) Cevap, kalbimden gelirdi. Bazen sana da laf arasında söylerdim. Anladıysan bravo :)

 

Keşfetmek: Öğrenmek de denebilir belki ama ben keşfetmeyi seviyorum. Keşfedemediğimde mutsuz olurum. Artık çoğunlukla kalbim mutsuz. Bunun nedeni bu sanırım.

 

Yazdığım bir yazıyı bitirince baştan sona okumak: Blog yazısı olur, başka bir yazı olur... hatta derslerim için yazdığım makalelerde bile en çok bunu severdim :)))

 

Fotoğraf çekmek: Ayyy bayılırımmm. Hatta önceden takıntılıydım. Mesela güzel bulduğum bir şey mi keşfettim, tak tak fotoğraflamalıydım. Yoksa aklımı kemirirdi onun, o yerin neyse artık fotoğrafını çekene kadar... Hatta yerlere bile eğilirdim gocunmadaaannn :) Gerçekten manyaktım. Yetenekliydim de bence. Çünkü bir şeyin doğru açı ve belki efektle, olduğundan daha farklı ve güzel çıkabileceğini düşünüyor, kendi beynimi\ gözümü çıkarıp herkese gördüğümü gösteremeyeceğim için de, fotoğrafa (ve yazıya) sığınıyordum.

 

Bloğuma gelen yorumları ilk okuma an'ım: Her seferinde ilk blog yazıma gelen yorumlar kadar heyecanlandırıyor beni <3 Bir kişi bile yorum bıraksa heyecanlanırım. Çünkü bu benim için kıymetli, hep de kıymetli olmuştur.

 

Ağaçlar: Doğa dedik ama özellikle de ağaçlar için ayrı bir başlık açmalıydım! Ağaçların gökyüzüyle bütünleşen dallarındaki yapraklarını izlemeyi çooook severim. Özellikle de ilkbaharda yeşeren ağaçların yeşilliğinin göğün mavisiyle buluşması içimi ferahlatır. Hatta üniversitede insanlar sohbet ederkene cins olan ben kafamı kaldırıp bunu izlerdim ahahahhah :) Bir sürü de bu bahsettiğim görüntüyü fotoğraflamışımdır. Yapraklarla dolu bir gökyüzü. Bak böyle bir anım var. Ayrı yazı yazmayacağım, şimdi yazayım da aradan çıksın. Küçükken (ben pek hatırlamıyorum) yine gökyüzünü boynum tutulurcasına izlermişim de bir gün gözüme çöp kaçmış. Hatta annemgil beni (babama da duyurmadan çünkü hasta olmamızdan nefret ederdi :) doktora götürmüş. İlginçtir doktor da anneme kızmış bu çocuğa bakmıyor musunuz diye. Aaaaa ama insanlık hali olur öyle doktur beyyy (kesin beydir bu, hanım olsa anlardı herhal bir anneyi). Neyse sonra gözümden çıkmış herhalde o şey neyse. İşte benim gökyüzü sevdam şaka değil. :)))

 

Yapraklar: Sanırım farklı tarzdaki yaprakları da seviyorum.

 

Gün ışığının bir yerlerden sızması: Yani bir yerlerden derken... elimi gün ışığına doğrultup romantik sahne yaratmayı severim hahahahah, işte parmaklarımın arasından gelen ışık gibi. Veya yaprakların arasından süzülen ışık huzmeleri gibi. Hafif nostaljik efektli gün ışığının odaya yansımasını da severim.

 

Eski aile albümleri: Çooook severim.

 

Hafif yağmurda yürümek: Önceden sevmezdim ama artık seviyorum mu acaba... Ama bak mesela yine çok değil ama biraz yağdığında yağmuru izlemeyi severim. Camdan süzülmesini ve aslında camın buğu olmasını ve ona kalp, gülen yüz vs çizmeyi. :)

 

Sarılmak: Çok küçükken dokunmatiktim. Annemin yanağını severek uyurdum. Hayal meyal aklımda. Sonra arada soğuk nevale oldum. Sonra yine sarılmayla hafiften dokunmatik oldum. Tabi ki sevdiğim, gerçekten sevdiğim birilerine sarılmayı kastediyorum. En sevdiğim sıcaklık, sarılma sıcaklığıdır. En sevdiğim derece. :)

 

Yolları izlemek: Keşke bolca seyahat ettiğim, ama çok güzel yerlere seyahat ettiğim, bir hayatım olsa. Bunu tüm ruhumla isterdim. İsterim!

 

Mandalina kokusu: Geçen demiştik, listeye eklemezsek ardımızdan ağlar.

 

Eski yerli dizileri izlemek: Sadece sihirlileri değil, genel olarak eski dizileri arada rastgele bir yerden açıp atlaya atlaya izler ve hunharca yorum bırakırım ahahahahha öhöm tamam. O kadar da hunharca değil ama izlerken bir şeyleri tespit edip yazmayı severim şindi.

 

Güzel defterler almak: Onlara yazmayı da severim tabii. Günlüklerimi de severim ama... Bak çok ilginç, eskiden olsa ilk maddelere (ki aslında bu listede sıralama da yok da) günlük yazardım. Oysa şimdi... Son iki yıldır pek günlük yazmıyorum. Blog doyurdu beni herhalde. :) Gerçi günlüğe de ergenken olay yazardım. Sonra sonra düşünce yazar oldum. Arada eski günlüklerimi yok etmek istiyorum ama çok defterim var. Okunma endişem yok aslında ama tabi iznim olmadan okunmak hoş olmaz. Öte yandan zaten her şeyi her zaman herkese açıkça söyleyip gösteririm (bence ?? :). Böyle ekşınlara gerek kalmaz ve pek merak uyandıran bir yaşamım da yok. :) Yine de ne diyordum işte onları yok edesim de gelmiyor değil. Zaten artık günlük yazmak istemiyorum. Günlüklerim kendimi tanımamı sağladı o ayrı... Başta hep negatif şeyler yazardım kendim hakkında. Ne üzücü.

 

Eski romantik şarkılar: Dans şarkıları ahhahaha :) Hiiççç... tatlı. Tatlı değil mi? Hayal falan kurmam bu arada. Ben müzik dinlerken, sadece onu dinlerim. Genelde yani. Çünkü hayal kurarsam, o şarkıyı o hayale ve insana bırakmış olurum. Sonra o şarkı bana değil, ona veya o hayale ait olur. Bunu istemem. Bu nedenle çoook nadiren yapmaya özen gösteririm. Yaaa. :)

 

Okuma kitaplarındaki illüstrasyonlar: Özellikle de sanatçısının kendine has bir tarzı varsa, bayılırım.

 

Yaz sonunda ipe biber, patlıcan vs dizilmesi: Balkon ipinde duran bu dizili sebzeler beni hep gülümsetir. Aklıma önce anneannem, sonra da bizim karşı komşumuz gelir.

 

Kitapların birilerine ithaf edilmesi: Okuma kitaplarında ilk önce buna, sonra yazar biyografisine bakarım ve öylece kitaba başlayabilirim. Bir kitap yazsan, kime ithaf ederdin? :) Bence insanın kitap ithaf edeceği kadar sevdiği biri olması çooook kıymetli.

 

Kelime oyunu yapmak: Şahsen çok eğleniyorum :)

 

Yeşil Erik: Sevmeyen mi var :)

 

Sebze yemekleri: En sevdiği yemeklerden biri kereviz olan birini tanıdın mı? İşte ben ahahhahah. Çocukken de yemek seçmezdim. Belki de öyle alıştığımdan, sebze yemekleriyle aram hep çok iyiydi.

 

Şiir Falı: Bir şey düşünüp veya soru sorup bir şiir kitabından rastgele şiir okumayı ve soruma dair çıkarım yapmayı severim :)

 

Tarot kartlarımı karıştırmak: Bazen karıştırma sesi de çıkar, onu bile severim :) Kartların kendi kendilerini atmalarını da severim.

 

Kütüphaneyi dolaşmak: Hem istediğim kitabı bedavaya alabilirim :))

 

Pinterest: Panolar oluşturup düzenlemeye bayılırım.

 

Çocuk kitapları: Her çocuk kitabını değil tabi, içimde yer edinenleri. O saf ama yaratıcı anlatımı severim.

 

Uzun zamandır dinlemediğim şarkıları yeniden dinlemek: Özellikle de çocukken veya ergenken dinlediklerime dönüş yapmaya bayılırım ahahahha :)

 

Diğer blogları okumak: Komşularımı ziyareti çok severim.

 

Bloğuma uzun yorum gelmesi: Eeeennnn sevdiğim uzun yorumlaşmalardır ki zaten ben kısa kesemiyorum genelde, karşı taraf da uzun tutunca hoşuma gidiyor :)

 

Monet gökyüzüsü: Bu tabiri ben buldum, açılın ahahahha :) Yani bir ressam var, Claude Monet. Empresyonistlerden. Bu nedenle gökyüzüleri hep buğulu buğuludur. Yağmurlu günlerde bazen bulutlar fırça darbeleri almış gibi görünür gözüme. İşte o gökyüzülerine Monet gökyüzüsü derim ve bu beni eğlendirir.

 

Bulutlardaki turunculuklar: Fotoğraflarını çekmek için elim kaşınır :) Turuncunun en sevdiğim tonu da, gün batımı turuncusudur (şiirseeell :).

 

Gün batımı: Aslında güneşin tamamen battığı anı izlemek bana hüzün verir ama genel olarak o kızıllık anını severim. Sesli bir veda gibi gelir. Gün doğumu sessizdir mesela, batımıysa öyle değil.

 

Sevdiğim şeyleri anlatmak: Sanırım bunu da seviyorum :)

 

Düşünce özgürlüğü: Asıl sevdiğim bu.

 

Özgürlük: Kendin olmaktan kastım da budur. Bu derin bir konu şimdi uzatmayım. Ama şunu biliyorum ki, özellikle de günümüzde çoğu kişi özgürlüğe hapsolmuş durumda. Çünkü özgürlük üzerine yeterince düşünmüyoruz. Ben düşünüyorum gerçi, seni bilmem ahahhaahh :) Yani aslında çoğu kişi özgür iradelerine göre hareket ettiklerini sansalar da ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Dış bir yönlendirmeyle, başkaları için kararlar alınıyor en basit örnek bu olabilir. Veya bahsi geçen özgürlük içten dışa yayılmıyor, bu nedenle dışta da kalıcı olmayabiliyor. Anladın mı? Tarih boyunca böyleydi. Şimdi sosyal medya var, daha çok böyle. Yargılayıcı ve fazla genelleştirici mi oldu? E yani bilimsel yazı yazmıyorum neticede, gördüğüm bu (malesef). Keşke olmasa tabi. Keşke herkes özgünlüğüne sahip çıksa, haklarına kendine sahip çıksa. Bedenine, ruhuna... Bilincini tanısa, keşke. Gerçi bu iyi bir şey mi emin değilim. İnsanı bocalatan bir şey. Özgüven olayı hakkında da düşünüyorum mesela. Özüne güven olayıyla ilgili... Özünü tanımadan ona güvenemeyeceğini düşünmüştüm, yanılmışım. Çok yanılmışım. Bu nedenle bana bakma. :)

(02.12.25)


Not: Bunları evet seviyorum ama sanırım bu yazıları yazdığım dönem eski bir benliğimi, eski bir kendimi kabul biçimimi bırakmamakta direndiğim ve bu nedenle de kendimi kabul edemediğim dönemlerimden biriydi. Şimdi bu kadar büyük büyük bakmıyorum olaya; sanırım kendimi sindirdim. Yani, kendimi içselleştirdim ve bundan da farklı olarak, kendimi sindirdim işte. Sindirim sistemi anlamında. :) Ay neyse. Bunu yapmak için birine ihtiyaç duymuştum. İkinci, belki üçüncü, belki beşinci... her neyse, diğer bir kişiye. Çünkü insan kendini tek başına göremez, bunun gibi. Yine de yayında durmasını istiyorum. Uzun uzun, tatlı tatlı anlatmışım. Neden saklayım ki, amacı ne? Paylaşmak hoş bir his. Böylece belki sen de sevgili okurum, kendi sevdiğin bir şeyi düşünüp iyi veya ferah hissedebilirsin (07.07.26).





Sakura Fırtınası #4: Kalbimdeki İzler.


Eskiden benim odam kardeşimle ikimizindi. Daha da eskiden ise salondu. Şu anki salonumuz o zamanlar küçük Ben için fazlasıyla gizemli bir bölgeydi. Öyle ki, sanki o odaya girince fantastik bir evrene giriş yapıyormuşum gibi hissederdim. Orası sadece temizlik zamanlarında veya anne babam o odadan bir şeyler almak istediklerinde açılırdı. Bir de tabii... misafir geldiğinde. Çünkü orası, misafir odasıydı.

O odaya girmiş küçük Ben'i hayal meyal hatırlıyorum. En çok da babamla birlikte o odaya girmeyi severdim. Çünkü babam benim en favori oyun arkadaşımdı. Bugün beni en çok kıran, bunu ona defalarca belli etsem de, onun benim ve küçük Ben için olan rolünü asla kabul edememesi olabilir. Onunla oynadığım oyunları, yaptığım sohbetleri, gecenin bir yarısı bile olsa sadece küçücük bir böceği ortadan kaldırması için onu uyandırmamı mazur görmesini ve bana hep ışıl ışıl bakmasını ve tabii hayatımda gördüğüm en güzel gülümsemeye sahip olmasını, hayatım boyunca asla unutamayacağımı, ben unutsam küçük Ben'in bunu asla yapamayacağını kabul edememesi kalbimi binbir parçaya böldü diyebilirim. Birçok kez.

Bunu sana anlatıyorum sevgili okur, oradaki sana anlatıyorum çünkü senin dışında anlatmayı gerekli bulduğum biri yok. Belki de beni görmeyen sen, kalbimi bile görmeyen sen, kırık bir kalp resmini hayal edebilirsin. Kelimeler insanlara hayaller verir ya hani, işte, ben de sana kırık bir kalbin resmini çiziyorum şimdi. Merak etme canım acımıyor. Ama kırık bir kalp, kırılmamış bir kalp değildir. Hiçbir zaman da olamaz. Hem sen, kendinde beni suçlama hakkını bulmazsın. İnsanın bu özgürlüğe sahip olması kıymetli bir şey. Biri tarafından suçlanmamak. Bu nedenle hep en çok sana anlatmayı sevdim.

O odadan bahsettik madem, biraz daha içine girelim. Oradaki eşyaların çoğu bugün yok. Bir aynayı hatırlıyorum mesela, yoksa iki ayna mıydı, oradan kendimi izlediğimi... Camdan eşyalar, vitrin, koltuklar ve sanki doldurma başka eşyalar ve en sevdiğim olan yemek masası! O yemek masasını çok severdim çünkü o da benim oyun arkadaşımdı. Daha doğrusu yemek masası değil de, yemek masasını çevreleyen sandalyeler. Annem temizlik yaparken onları koridora çıkarır, sıra sıra dizerdi. Sanırım o bu işi yaparken ben de sandalyeleri taşımasında ona yardım ederdim. 

Sana daha evvel de anlatmıştım. Benim en favori hayali evrenimde (ki başka da yokmuş ahahhaha) her ev bir toplu taşıma aracıydı. Bizim evimiz uçak, anneannemlerinki gemiydi mesela. Buna neden böyle karar verdiğimi yıllar boyunca -üstünde pek düşünmedim kabul- anlayamadım. Sonra bunu bir arkadaşıma söylediğimde o bana çok gülmüştü. Yoksa kardeşime mi demiştim ya... Bilemedim bak ama o kişi beni aydınlatmıştı bu kesin (ve gülmüştü). Bizim ev biraz yokuştaydı. Bu nedenle yüksekte olduğumuzdan olacak bizim evi uçağa benzetmişim ahahhaha. Sıkı dur, anneannemlerin evine yaptığım benzetme de yaratıcı, bence. Onların evinin arkasında dere yolu adıyla bilinen bir yol vardı. Bir de anneannemlerin balkonundan o yola bakınca balkon biraz geride kaldığından kendimi güverteden ufka bakıyor gibi hissederdim ahahahah, yani oraya dere dedikleri için ben de evi gemiye, kendimi kaptana dönüştürmüşüm. Komikti bence. :)

Nedendir bilmem, küçükken kardeşime bu oyunu açmamıştım. Sadece kendi hayal dünyamda koridordaki o sandalyelerin de yardımıyla hem pilot, hem hostes (ki o zaman adını bilmezdim), hem de yolcu olurdum. O odaya dair sevdiğim bir diğer şey de babamın gençliğinden kalma kitaplarıydı. Böyle eski atlaslar. Ama içinde bir sürü dünya haritası ve açıklamalar vardı ve Bulgarcaydı. Yani onları okuyamazdım, okusam da malesef anlayamazdım çünkü babam o zamanlar iyi bildiği ama yıllar içinde kendinin bile unutacağı ikinci dilini bana da, kardeşime de asla öğretmedi.

Ben göçmenlere hiç benzemem biliyor musun? Artık biliyorsun ahahahhah. Baba tarafım genelde sarıdır. Kardeşim bile ufaktan sarıdır da ben annemgile çekmişim. Aslında eşit dağılım olmuş bence ama bana ve aileme bakış atan biri beni aslında fiziksel olarak anneme benzetir. Annemse babama ve onun tarafına. :) Babamı sevdiği için bunu olumlu bir şey olarak algılıyorum tabii. Ama geçen gün kulak misafiri olurken bir anda fark ettim. Anneme benzeyen bazı yanlarım var. Mesela bir şeyler anlatırken öyle neşeli oluyor ki bazen şaşırıyorum. Keyifli bir konuysa çok heyecanlanıyor ve arada ses tonu değişiyor falan. Ben zaten onu hep dışarıdan izlerken öyle gördüm; dışarıdan, en dışarıdan izlerken.

Ben de heyecanlı heyecanlı konuşurum. Bu yönümüz benziyormuş. Güzel bir özellik mi bilmiyorum tabi. Yeni cool dünyada zor bir özellik açıkçası. Hep ''tatlı'' bulunmaktan nefret etmişimdir. Gerçekten nefffet etmişimdir. Neden biliyorum. İnsanlar seni ''tatlı'' olarak damgaladıklarında salak falan da sanabiliyorlar veya öyle sanmasalar da, senin sınırlarını zorlayabiliyorlar. İlkay ses etmez zaten gibi. Hele de bende kredisi varsa. Ben zaten hep yanlış insanlara yanlış oranda kredi vermişim onu fark ettim. Taaaa ilkokulda başlamış bu ve yıllara yayılmış. Bir yerde ilmiği kaçırmışım da, sonra yanlış yanlış örmüşüm, anca baya ilerledikten sonra atladığım ilmeği (veya ilmekleri) fark etmişim gibi rahatsız edici bir his.

Neyse. ''Tatlı olmak'' ne demek tam olarak emin değilim aslında. Çünkü ben sadece kendimim -özellikle de birine veya bir ortama kredi vermişsem.- Ancak öte yandan bir şey olmaktan ölümüne korkan bir yanım varmış hep sanki. Sanki, bir şey olursam başka bir şey olmak için savaş vermem gerekiyormuş gibi bir his. Ben hepsiyim. Hepsi olamaz mıyım... Yani, hepsi derken... Tatlı olmak bile içinde farklı tatları barındırmaz mı? Bazen de mesela çok ciddi olurum. Yani ben, hepsiyim. Ben sadece kendim olamaz mıyım diye düşündüm uzun bir süre. Bence asıl coolluk böyle bir şey. Hayatta en çok ilgimi çeken insanları düşündüğümde onlarda hep ortak nokta görüyorum ve bu bende de olan bir şey. Ve bu, kıymetli bir şey. O zaman neden nefret ediyorum ki, diye düşündüm.

Sanırım uçlarda düşünmek yerine, her şey dediğim orta şekerli kıvama da şans vermeliyim. Sanırım, bazen ''biraz'' sivri oluyorum. En azından hissedişlerimde ve bazen de bir şeyleri değerlendirirken. Bu yorucu bir şey. 

(30.11.25)


Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin.


Sakura Fırtınası #3: Fotoğrafımın Hikayesinin Adı Heves.


Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mine istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. Yaşımın hala genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.

(17.03.26)



Sakura Fırtınası #2: Büyük Anneanne.

Yazımda bahsettiğim ev, bu ev değil. Yazımdaki evin fotoğrafı yok bende.

Çocukluğuma dair hatırladığım en eski görüntüler anneannemin annesinin evinde olanlar. Bunlara anı demek doğru bir ifade olur mu emin değilim ancak o yıllarda çok küçük bir çocuk olmama rağmen gerçekten de hem o evi, hem büyük anneanneyi, hem de yaşadığım bazı anları tıpkı birer fotoğraf karesi gibi sahne sahne hatırlıyorum.

Kendimi bildim bileli o ev vardı. Anneannemi ve teyzelerimi ziyaret etmek istediğimizde oraya giderdik. Hatta öyle ki ben çok uzun bir süre anneannemin evinin orası olduğunu düşünmüştüm. Hatta orada gördüğüm herkesin evinin orası olduğunu sanıyormuşum. :) O evi unutamamamın asıl sebebi bahçemsi terasıydı diyebilirim. Orada nasıl oyunlar oynadığımı hatırlamasam da, bir koşturuşumu iki kedileri hatırlıyorum. Bir de büyük anneanneyi uzaktan gördüğüm bazı anları. 

Bir bayram günüydü sanırım, yoksa değil miydi, ancak kesinlikle normale göre şık giyinmiştim o kesin. Yağmurlu bir gündü ama çok soğuk olduğunu sanmıyorum çünkü etek veya elbise giydiğim hatırımda. Çok soğuk olsa annem asla giydirmezdi ahahhaha. Daha kardeşim bile yok meydanda. Hatta ailedeki tek küçük kız (sayılı sayıdaki küçük kız) benim. Bunun sefasını sürdüm mü bilmem. Bir de bir kuzenim (sayılan biri) daha var tabii. -o konuya geleceğim.-

Ne diyordum... elbise! Elbise giydiğim aklımda. Ayağımda yanları püsküllü çizmelerim vardı çünkü. O çizmeler olmalı, çünkü onları çok severdim ve onları giyince ayaklarımı izlerdim ahahahha. Bak bir de ışıklı spor ayakkabım vardı diye hatırlıyorum. Ah yoksa o benim değil miydi... Işıklı spor ayakkabı giyen kardeşim de olabilir, şimdi bilemedim ama benim kesinlikle püsküllü bir çizmem vardı buna eminim. Suların üstünden mi hopluyordum, içine mi... Ay yok canım ben asla suyun içine hoplamam, annem gözlerini bana dikmese, ben kendim yapmam öyle şeyler... Ama belki de suların üstünden hoplamış olabilirim mi acaba... evet öyle! Annem beni uyarıyordu, o sahneyi kısacık hatırlıyorum. Sonra büyük anneannelere giderdik. Biz hep oraya giderdik. Çünkü dedim ya, orada tanıdığım herkes vardı.

Benim hatırlayamadığım ama bana söylenenlere göre büyük anneanne numaradan ya topunu, ya mendilini düşürürmüş. Benimle barışmak için yaparmış bunu sanırım. Çünkü ben dudağımı büzüp otururken benden düşürdüğü şeyi ona geri vermemi istermiş. Ben de dudağımı daha da büzer, omuzlarımı silkermişim. O zaman da büyük anneanne ''bak M.'yi çağırırım, bana o getirir'' dermiş. Benim tepemin atması ve kapris modumun açılması için de bu yeterliymiş. ''Tamam o zaman!'' dermişim, ''mendilini sana M. getirsin...'' Yani bücürken bile kapr- hayır canım, işte, inatçı falandım. -şşş-

M. annemin kuzeninin kızıydı. Benimle yaşıttı. Bir keresinde ona özel bir yazı da yazmıştım hatta, bilmem hatırlar mısın... Onu çok severdim. Çünkü hiç benimle yaşıt bir akrabam, hatta arkadaşım yoktu çoook küçükken. Sonra arkadaşım oldu -pek tabii- ama akrabam yoktu işte. Düğünlerde, nişanlarda hep M. ile dolaşır, slow dans eder (ahahahahah :) ve göbek atardık. O zamanlar gerçekten göbek atabiliyordum. M. ile o dönemde popüler olan dizileri yeniden canlandırır, ansiklopedileri karıştırır, senaryolar uydurup oyunlar oynardık. M. benim kalbimde özel bir yeri olan çocukluk arkadaşım diyebilirim. Onu hep çok sevmişimdir. Sonra tabi büyüdük ve bağımız eskisi gibi olmadı. Ama şimdi bugün bile onu görsem mutlu olurum sanıyorum ki.

M. demişken... M. ile ilgili bazı anılarım var tabii ama şimdi uzun uzun anlatmak istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim, yaşadığım ama benim edilgen olarak bildiğim bir anım. O nasıl oluyor değil mi? İşte şöyle... Ben küçükken gözüm aralık uyurmuşum. Ne? Hiç görmedin mi öyle uyuyan? Ben az buçuk kardeşimde gördüm bunu ama tam değil. Acaba ben nasıl uyuyordum bilemiyorum bu nedenle. Ama işte, gözüm aralık uyurmuşum. :) M. bir keresinde büyük anneannelere gelmiş. Benim yanımda bana seslenmiş seslenmiş ama ben ona cevap vermemişim, o da bana küsmüş mü nolmuş ahahhaha. Annemlere ''İlkay benimle konuşmuyor'' demiş. Oysa ben uyuyormuşum ahahahha. Bu anıyı M.'nin kendisi bile hatırlamaz herhalde ama komik. Sanırım beni güldürdüğü için ben hiç unutmadım.

Genelde beni güldüren anılarımı unutmuyorum biliyor musun? Ben bilmiyordum. Hatta şimdi fark ettim. İnsan, üzüldüğü zamanlara daha çok tutunuyor aslında ama yine de onları bırakmayı seçtiğinde aklına sadece güldüğü anlar doluşuyor. Kalbini açan anlar. Yirmi yıl sonra bile.

Büyük anneanne aklıma nasıl mı geldi... Bir dizi izliyordum. Çocukluğumdaki en en en favori dizim. Rastgele bir bölüm açtım ve izlemeye başladım. Merzuka perinin olduğu bölümler. Hatta az evvel Toprak peri büyükannesiyle telefonda konuşuyordu. Benim de aklıma, kendi büyük büyük annem geldi işte. İçinde üç tane anne taşıyan, büyük büyük annem. İsimleri açıkça yazmıyorum fark ettiğin üzere. Neden bilmem, aslında kimseye zararı yok ama... Bunlar benim zihnimden çıkan anlar ya hani... Belki bu anılardaki kişiler olayları böyle hatırlamaz diye veya burada yoklar diye... Ama yeri gelmişken şunu söylemek istiyorum; ben kendi anneannemin de, onun annesi olan büyük anneannenin de ismini çok seviyorum. Hep de çok sevdim. Başka kimsede duymadığım için seviyorum sanırım. Onlardan başka kimseyle bu isimleri eşleştiremediğim ve hep onları anımsadığım için. <3

Acaba büyük büyük anne beni bugün görse hakkımda ne düşünürdü? Onun eşi, büyük dede, beni çok severmiş. Yani bebekken. Gerçekten, bebekken beni çok severmiş. Zaten ben bebekken de vefat etti. Üzücü anıları anımsamıyorum dedim ama... Ben büyük anneannenin ölümünü anımsıyorum. Ölümü ilk kez gördüğüm andı. Çok anmak istemiyorum ama görmüştüm. O hastaydı ama ölürken, öleceğini herkes bilirken bile... yaşamdan bir şey istemişti. Su. Su istemişti. Umarım gittiği yer ismi gibi bir yerdir. Onu gerçekten hiç hatırlamasam da... sevdiğimi biliyorum. Onunla olan bütün fotoğraflarımda kıkır kıkır gülüyorum (yani çoğunda :). Acaba o da bana hiç gülmüş müydü, biraz merak ediyorum. Acaba beni tanısa sever miydi, yoksa o, zaten ben'i tanıyan sayılı kişilerden mi... Bilmiyorum.

Bir de ilk kardan adamımı onun terasında yapmıştım. Kocamandı. Sonra bir daha öyle büyük bir kardan adamım olmadı ne yazık ki. Kardan adamımla iki fotoğrafım vardı. Biri fotoğraf albümümde, diğeri zihnimde. Ama zihnimdekini uyduruyor muyum artık emin değilim. Zihnimdeki fotoğrafta ben kedileri hatırlıyorum. Cidden hatırlıyorum. Ama fotoğrafta yoklar, ne tuhaf. Acaba uyduruyor muyum, vallahi bilemiyorum. Ama bak kardan adam yapmıştım, hemi de kocamandı o kesin.

(28.11.25)


Sakura Fırtınası #1: Kardeşim ve Ben

Kardeşim ve Ben (Raina Telgemeier).

Bu sakura serisini çok sevmiştim. Bir hışımla yazmış, başka bir hışımla da silmiştim. Ah... neden böyleyim? Hiç oturup düşünüp sonra karar vermiyorum. Bir blog yazısının geleceği için bile. Az evvel blog yazısı taslaklarımda bu serinin ''Büyük Anneanne'' bölümünün blog yazılarımı silme fırtınamdan -hem de iki kez!- sağ kurtulmuş olduğunu gördüm. Bu gerçekten ilginç bir durumdu. Her nedense o yazı bir şekilde saklanmış, öylece beklemiş beni. Sanki, ''bak ben buradayım, bu serin de burada,'' deyip el kol eder, belki göz kırpar -yok hayır daha nazik ama uzak bir selamlayıştı bu- gibi. Ben de, ''o zaman tamam, seni yayınlayalım güzel yazı,'' dedim. Ama o bir ikinci yazıydı. Neredeydi bu serinin başlangıcı, ilk yazısı, ilk kıvılcımı!? Neredeydi bu serinin doğuş yazısı? İşte burada. Sakura Fırtınası'nın ilk yaprağını kardeşime adamıştım.

.

.

.

Çocukluk anılarımı net hatırlarım. Ben unutsam, elbet bana ben büyürken birisi hatırlatmıştır. İlkay çocukken böyle yapardı, şöyle derdili cümleler, çocukluğumla aramdaki güvenilmez köprünün en sağlam taşlarını oluşturuyorlar gibi geliyor bana. Bu nedenle (özellikle de yaşlandıkça, şşş) anılarımı ben mi hatırlıyorum yoksa bana hatırlatıldığı kadarını mı aklıma getiriyorum, emin olamıyorum (ve asla da olamayacağım).

Küçükken kardeş istemez(mişim)dim. Bunu ben de hayal meyal hatırlıyorum ama -dedim ya- bu hatırlamalarım kulak misafiri olduğum konuşmalardan mı ileri geliyor yoksa ben mi bizzat hatırlıyorum emin değilim. Her neyse! Günün sonunda ikisi de aynı şeydir. Ben de, işte, çocukken kardeş istemez, hatta kendimi yerlere atarmışım. İnan bana hiç de öyle bir çocuk değildim. Bence iftira :). ''Kimse benim anneme anne, babama baba diyemez,'' diye millete ayar çekermişim. İlginçtir, ailem çığıran bir veledi dinlerlermiş de. Gerçekten de ''ben kardeş istiyorum!'' diye çığırmaya başlamadan evvel bir kardeşim olmadı.

Olay şöyle gelişti... Anneannemlerin mahallesinden iki arkadaşımın peş peşe kardeşleri oldu. Ben zaten bu ikisine çok kuruluyordum. Benden bir yaş büyüktüler ve aynı yaşta oldukları için onları birbirine yaklaştıran ortak konuları vardı. Hele hele biz büyüdükçe bu konuların sayısı daha da arttı (çünkü benden bir sınıf üstteydiler). İşte şimdi de kardeşleri olmuştu! Benim de kardeşim olmalıydı. Herkesin oluyorsa benim niye olmasındı! Hemen annemlere koşup bir kardeş sipariş etmişim. Tabi bilmiyorum, kardeş öyle isteyince hemen eline gelecek bir şey sanıyorum. Bir de üstüne büyük haliyle geleceğini... (hadi yine bebek olsun ama ciyak ciyak ağlayan bir bebek olması... bu konuya da geleceğim).

Yine de bence çok beklememişim. Artık kaç zaman geçti bilinmez... Bir kız kardeşim olacağını öğrendim! Acaba ne hissetmiştim? Bak benim hafızam güçlüdür aslında. Yukarıda bir girizgah yaptım ettim ama kendi hafızam da noktaları iyi hatırlar. Sadece, boşlukları nerelerden doldurduğumu hatırlamıyorum. Kız kardeşim olacağı zaman verdiğim tepki neydi, ne hissetmiştim onu da hiç hatırlamıyorum doğrusu ama bir kız kardeşim olacağını annem dahil kimse öğrenmeden evvel bunu benim öğrendiğimi hatırlıyorum. Nasıl mı? Rüyamda :))).

Bu, benim hatırladığım eeeen eski rüyam. O da bölük pörçük. Biliyor musun rüyamı da sanki bir çocuğun pastel boyayla çizdiği bir resmin görüntüsü gibi hatırlıyorum. Rüyamda küçük bir kız çocuğu vardı. Bu çocuk sarışınımsıydı. Ben esmerken kardeşimi sarışınımsı görmüş olmam da... Bahçeli bir evde hayvanlarlaydı falan. Galiba onu Pamuk Prensesvari (biliyorum o sarışınımsı değil) bir şekilde hayal etmişim ahahahaha. Neyse böyle bir rüya görmüştüm ama rüyamı birilerine anlatmış mıydım, beni ciddiye almışlar mıydı; yoksa kız bebek isteyen büyüklerimden onay toplamış mıydım emin değilim.

Kardeşim uzun yolculuğundan aramıza katılmadan evvelki zamana (yani annemin hamileliğine) dair hatırladığım bir diğer şey de -ki zaten başka da yok- kardeşime isim seçtiğimiz zamandı. O zamanlar popüler olan dizilerden, isimler sözlüğünden ve yine -sıkı dur!- bir rüyadan ilham alınmış üç beş isim gündemimizdeydi. Anlaşılan, kardeşim gelmeden evvel bize bir çeşit telepatik mesajlar yollamış (tabii ki şaka yapıyorum). Annem rüyasında kardeşime İ. ismini vereceğini görmüş. (Evet o da İ.'li bir şey). Bu ismi bize açıkladığında ne düşündüğümden emin değilim ama benim favori ismim başkaydı. Yine de bana göre hava hoştu. Laf aramızda, o zamanki yani küçük Ben, kardeşimin isminin anlamını çok sevmişti. 

Gel zaman git zaman annem ve babam beni teyzemgile emanet edip ortadan kayboldular. Geri döndüklerinde yanlarında biri daha vardı: Ciyak ciyak... (kardeşim okur falan, şaka şaka) Su perisi kardeşim. Onun doğumundan sonrasına dair aslında belli belirsiz bir anım daha var ama bu o kadar sisli bir anı ki, gerçekliğinden şu an şüphe ediyorum. Sanırım annemler geri dönmeden evvel ben kardeşimi ziyarete gitmiştim. Tabi ki babam ve halamla birlikte. Anneme bir çiçek almak hakkındaki konuşmamız aklımda. Böyle bir şeyler. Ama sonrası yok. Kardeşimi ilk gördüğümde içime dolan his, yok. Eve döndüğümüzde zihnime dolan sorular, var.

Mesela: Kardeşim de çikolata sever mi? Ona da alabilir miyim? İki tane alsam olmaz mı? Hem İ. de sever bence... (o sırada İ. ağlamakla meşguldü).

İ. uzun bir dönem sadece ağladı. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı hatırlıyorum. Ben, birlikte oynayabileceğim bir arkadaşım olacağını düşünüp ''kardeşim nerrdeee!'' diye milleti darlıyordum oysa... Kardeşimle oyun oynayabileceğimiz kadar büyümesini beklerken, ben de büyümüştüm... :( Sonra da ona sinir oluyordum galiba. Eşyalarımız ortak olduğu için, meraklı olduğu için, bilgisayarda oynarken araya girdiği için... Aslında İ. çok uslu bir çocuktu. Düşünüyorum da... Ben çocukken hep çok daha şımarıktım. (Laf aramızda hala biraz öyle olduğumu düşünüyorum...)

İ.'nin çikolata yiyemeyeceği gerçeği (henüz bir haftalık falandı muhtemelen) beni üzmüştü. Bu, bir çocuk için gerçekten üzücü diye düşünmüştüm. Çikolata yiyememek! 

İ. gerçekten prenses gibi bir çocuktu. Tipi bile ahhahahah. Ben biraz daha serseri bir kızdım. Ama duuurrr... İ. çok bebekken erkek çocuğuna benzetilirdi ahahahhah. Ama tatlı diye diyorum ya. Hatta annem artık bu durumdan sıkılmıştı da, İ.'nin kız olduğunu vurgulayan şeyler ve renkler giydirirdi. Bir anı aklıma geldi bak şimdi. Ben, annem ve bebek arabasındaki elbise giymiş İ. yolda giderken iki genç İ.'yi sevmişti. İçlerinden biri ''kız mı erkek mi'' diye sorunca annem de ''ama yok artık''vari bir tepki vermişti ahahhahaha. Neyse. Ne diyordum... ben daha... daha... hah, marjinal bir tiptim. Yani çocukken.

Yani işte davranış olarak da değil de (tamam İ.'ye göre davranış olarak da)... İşte genel hava diyelim. Örneğin benim hiç düğünlerde giydiğim gelinliğim veya prenses elbisem olmamıştı. Kot ceket ve kovboy çizmem, ekose eteğim, cırt renkte badilerim... Çocukluk fotoğraflarımda böyleyim. Bir de şımarık şımarık pozlar verirdim. Prenses gibi değil de... Şımarık dediysem de... İşte, tatlı anlamında. O zamanlar tabi dijital kameralar yoktu. Fotoğrafın nasıl çıkacağını bilemediğinden öylece şansa çekiverirdin. Benim fotoğraflarım bu yüzden daha çok anı yansıtıyor. Bazısında yan tarafa seslenirken, bazısında bir şeylerle uğraşırken... İ. küçükken yine bu kadar gelişmiş değildi kameralar falan filan ama yine de dijital fotoğraf makineleri çıkmıştı ve fotoğrafta nasıl çıktığını (örneğin gözün kapalı mı ahahah) görebiliyordun.

İ. ile olan en eski fotoğrafımızda ben 6 yaşında falanım. Bücürüm yani. Kucağımda benim yarım kadar bir bebek (abarttım). Ama o yaşlarda küçüktüm takdir edersin ki ve bir bebek bile bir çocuk olan küçük Ben'in kucağına büyük gelmişti. 

Oyuncak bebeklerimle oynamayı çok severdim. Oyuncaklarıma hep özen göstermişimdir, sanki canlılarmış gibi. Bahsettiğim bebekler de Barbie falan değil (genelde) daha büyük bebekler. Düşünüyorum da, benim oyuncaklarım bile bir tuhaftı hahshah. Yani bebeklerim. Çok güzel değillerdi ama bu nedenle çoook güzellerdi. Biri Ö. teyzemin çocukluğundan kalmaydı; mavi bir elbisesi vardı ve adı -tabi ki- Maviş'ti (ama bu adla birlikte bana gelmişti, ona ben isim vermedim). Bir bebeğimi A. halam yapmıştı sanırım veya o da onun çocukluğundandı ve pembe saçları vardı. Ama böyle fosforlu falan pembe gibi pembe saçlar. Tabi ki, adı da: Pembe'ydi ahahhaah. Ama ona da bu ismi ben vermemiş olabilirim. Böyle böyle bebeklerim vardı işte. Çok güzel değillerdi ama çok güzellerdi ve benim arkadaşımdılar. (Sonra kardeşim onları... Onlarla kardeşim daha dolu dolu oynadı sanırım bilmiyorum ama benden daha özenli olmadığı kesindi).

İ. ile olan fotoğrafımızı anlatıyordum. İ. oyuncak bebek gibiydi, bu nedenle aklıma oyuncaklarım geldi. Küçük Ben de İ.'yi oyuncak bebek falan gibi görmüş müydü acaba? Hiç sanmıyorum. Çünkü oyuncaklar ağlamıyordu ama İ. ağlıyordu! O fotoğrafta da arkadaki kanepeye yaslanmışım. Elimdeki kardeşimi tutmaya çalışırken halterci gibi yüz kaslarım gerilmiş. Ama iyi ki o fotoğraf var. Bazen bazı fotoğraflarım ve yazılarım için iyi ki var diyorum. Zaten benim çocukluk fotoğraflarım çok komik (ve bu nedenle güzel).

Annem evi temizleyeceği zaman İ.'yi uyuturdu ama uyanmasın diye de ona ben bakardım. İşte ana kucağını sallayayım, onu eee eee'leyim diye falan. Ama bunu tabi ki beleşe yapmazdım. Annemle ''şu kadar cd izlememe izin verirsen, ben de İ.'ye o kadar bakarım'' diye pazarlığa girermişim (ki bunu ben de hatırlıyorum). Çizgi film cd'lerimi çok severdim. Ciddiyim, tv'de çıkan çizgi filmlerden daha çok severdim cd'den izlediklerimi. Böyle, masalların uyarlamalarına dair cd'lerim vardı onu hatırlıyorum. Sonra Red Kit vardı ki en sevdiklerimde baş sıradaydı. Ama en en en favorim (ki bunu daha evvel anlatmıştım) Karlar Kraliçesi idi. İ.'yi pışpışlama bahanesiyle onları art arda izlerdim. Zaman içinde hem dvd'imiz hem cd'ler bozuldu ne yazık ki. Ama çocukluğumu anımsadığımda beni en çok gülümseten şeylerin başında o cd'ler gelir.

İ. ile birbirimize hiç benzemeyiz. Hem de çok benzeriz. Hem aynı şeyi düşünür ve yaparız, hem de bunu farklı şekilde -kendi dilimizle- yaparız. İkimiz de inatçıyız sözgelimi. Ama İ.'nin inadı ile benim inadımın kendini gösterme şekli birbirinden çok farklıdır. İ. ile bu yaz küsmüştük. O beni, ben de onu kırmıştım. Sonra ne o yanaştı, ne ben. İ. evden gidene kadar evde soğuk savaş vardı. :) İ. evden gidince hem rahatlamış, hem buruk hissetmiştim. Laf aramızda... yine biraz kırılmıştım ama bu kırgınlığın İ. ile bir ilgisi yoktu. Hala bu kırgınlık geçmedi. Hani İ. ile ilgisi olmayan kırgınlık. Sanırım hiçbir zaman da geçmeyecek. Bu nedenle biri bana minicik soru sorunca alakasız yerden çıkıyor. Sakura yerine dolu yağdırıyorum. 

İ. ile barıştık. Çok salak olduğumu fark ettim. Hazır İ. de eve kısacık dönmüşken gittim sarıldım. O da sarıldı. Bu kadar.

Sarılmak istediğin biri varsa git sarıl sevgili okur. Zaman kıymetlidir. Her şey geri gelebilir ama salaklıklarımız bizden en çok zamanımızı alır. 

Ben de sana işte şimdi sarıldım sevgili okur. Bazen birine sarılmaya ihtiyaç duyarım. Sen de duyuyorsan, işte sana sarıldım.

Aslında bu kasım ayı benim için iyi geçti. Bir ölçüde? Alerjim geçti. Zaten çok mutsuzum diye oluyordu. Ama insan, mutsuzluğunu nasıl geçirebilirdi? Mutsuzluğum geçmedikçe alerjim olmadık yerde pırtlayacaktı... Ve ben ilaç falan içmek istemiyordum. Bir sabah uyandım ve hönkürerek ağladım. Tüm hayal kırıklıklarım tek bir noktada buluştu. Sonra odamı süpürge tutarken herkesle, kalbimle, gözyaşlarımla, belirsizliklerle ve durmadan ucu çıkan süpürgeyle kavga edip durdum. Sonra hocama yl'yi bıraktığımı söyledim. Sonra çok istediğim bir şeye başladım (ki bu bana iyi geldi). Sonra, kendime aşık olmaya başladığımı fark ettim.

Sana Kasım başlıklı yazımda bundan bahsetmiştim. Kendini sev, ''önerisi'' özellikle de sosyal medyanın yaygın kullanımıyla herkese reçetesiz verilir oldu. Önceden, ''seveyim seveyim de, gözünü seveyim bana bir de onu nasıl yapacağımı söyle,'' diye düşünürdüm. Sonra -ki uzun da bir süre- ''kendimi böyle sevebilirim!'' ile ''kendimi neden sevemiyorum!'' ikiliği arasında ayran oldum. Sonra, bunun ne kadar aptal (üzgünüm) bir söylem olduğunu fark ettim. Çünkü insan, zaten kendini sever. Bir bebek bile bir şeyleri sevme yetisiyle doğar, değil mi? Bebekler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar varmış. Yani ''insan iyi midir, kötü müdür'' olayı özelinde genelde. Tabi sevgi daha farklı bir şey ancak, sevgi beraberinde ve belki de öncesinde, bir şeylere sıcaklık duymayı gerektirir ve insan -bana kalırsa (ki zaten bu bilimsel bir yazı değil, dandirik bir yazı)- bu doğal sıcaklıkla doğar. İnsan, sevgiyi bilerek doğar. Hayatı severek doğar. İçgüdüleriyle doğar. Zamanla, isimleri öğrendikçe, diğerlerini de sever. Diğer insanları, canlıları, eşyaları, düşünceleri... Diğerlerinin diğerleri olduğunu, kendi benliğinden ayrı bir varlıkları olduğunu ayırt eden bebek, içinden gelen sıcaklığı (sevgiyi) diğerlerine yöneltir.

İnsan sevmeyi bilerek doğuyorsa, o zaman, neden kendini sevemediğini düşünür? Çünkü öyle düşündüğüne inandırılır. Diğerleri dediğimiz, benliğimizle yer değiştirince, biz kendimiz için ''diğeri'' oluruz ve belki de bu nedenle, sevgimizi bir kez daha (ve aslında illüzyonik olarak) kendimize yöneltmemiz gerektiğini düşünürüz. Bu sadece bir ''yanılsama''dır dediğim gibi, gerçeği yansıtmaz. Öte yandan, neye inanırsan, gerçek odur. Senin gerçeğin odur. Ancak sevgi, en temel bileşen (benim varsayımımda) zaten içindedir. İçinde olan bir şeyi dışarıda aramak ise, yaşlıca bir harekettir. Çünkü hiçbir çocuk, bu yanılgıya düşecek kadar sıkıcı olmaz. Bu nedenle de büyürken, kendimizi ''diğeri'' yapıp kendimizden uzağa koyarken, kendimizi sevmenin yollarını ararız.

Bu nedenle ben, zaten içimde olan sevgiyi gören ben, kendime yanlış soruyu sorduğumu fark ettim. Sevgi bende, kaynakta, kaynak bensem ve benden çıkıp bana dönecek bir sevginin peşindeysem, o zaman... soru şu olmalı! Benden çıkıp bana dönen sevginin ilerleyeceği yol, yani kendi sevgimi kendime gösterme biçimim, sevgi dilim, ne olmalı? Bu noktada imdadıma ''aşk'' imgesi yetişti. Aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Bu dünyanın dillerinde yaratılan. Sevgili Bezelyecik başlıklı öykümsü serimde bunu keşfetmiştim. Aşk, soyut bir şey gibi pazarlanır. Hayır. Aşk, görebileceğin en somut şeydir. Sadece, herkesin dili algılayış biçimi, kullanış biçimi, yani ''aşk'ı farklıdır. 

Kendime aşık olmaya karar verdikten sonra ilk önce görüntümden etkilendim. Vay be... ben de fena değilim, gibi (ki bu bana arada gelir - aşkın ilk kıvılcımı). Sonra kendim için iyi olduğunu düşündüğüm kararlar aldım ve adım attım (aşkın derinleşmesi). Çünkü sevdiğin birine ''somut'' olarak ilgini göstermek aşkın ifadesidir. Sonra kendimle kavga ettim (aşkın dipsiz kuyusu). Evet evet, aşkta bu da vardır ya hani, kendimle kavga ettim ve kendime zayıflıklarımı göstermekten bu sefer çekinmedim. Yetersiz noktalarımı, acabalarımı... Çekindiklerimi. Sonra da gittim İ.'ye sarıldım işte. ''İ...'' dedim, ''ben çok aptalım.'' İ. de duygulanmaya yer arıyormuş, beraberce duygulandık. Evin havası değişti vallahi. (İ. ile evde köşe kapmaca oynuyorduk, ilahi biz).

Bu yazı nereye bağlanacak... Bilmem. Sakura fırtınası bir rüzgarla başlar. Ve çiçekler uçar, uçar.

(21.11.25)


Kardeşim ve Ben (Raina Telgemeier).


Yıldızlar dünyayı hangi imgelerle ifade ederlerdi?

 

Neden ve neye göre bilmiyorum, bazı yazılarım daha çok okunuyor. Art arda çok yazmamın da bunda payı var mıdır emin olmamakla birlikte, bazı yakın tarihli yazılarımın okunma sayıları arasında gerçekten devasa farklar bile oluşabiliyor. Böyle olunca google çerezidir diyorum, belki de google'ın daha çok ilgisini çekecek kelime kombinasyonlarından oluşmuştur... Yine de neden öteki değil de berikisi daha çok okundu diye de sessiz ve kısa bir düşünme hali yaşıyorum. Oysa ben diğerini daha çok hissetmiştim...

Önceden daha yaratıcıydım, böyle düşünüyorum. Veya yüzümü döndüğüm mevcut imgeler dünyasını henüz tam keşfetmemiştim ve bu nedenle de ne yazsam, ne söylesem, nasıl söylesem, neresinden tutsam, ne yaparsam yapsam o imge hep yeni, hep yabancıydı. Zamanla onu tanıdım, ondan türettiğim bir başkasını ve başkalarını da. Hal böyle olunca imgeler dünyası benim bir uzantıma, onlar da benim tanıklığıma dönüştüler. Aramızda birbiriyle iç içe geçmiş bir hal oluştu. Hatta belki de beni okuyan senin zihninde bile bir yapboz gibi iç içe, olası bir boşluğu artık senin zihninin otomatik tamamlayacağı bir alışkanlık halini aldı.

Belki de bundan sıkıldım.

Yeni imgeler keşfetmek nasıl başarılan bir şey emin değilim. İnsan, yaşadığı yaşantı parçaları ekseninde ileri geri giderek görüntüler elde edebiliyor. Anlam dünyasının oluşumundaki sabit etken bu olmasa, hiç olmasa da, insanın anlam dünyasını ifade etmesinde bu durum temel bağlayıcı diye düşünüyorum. Örneğin, benim yıldızlarım gibi. Artık yıldızlar ve türevi kelimeler sana Neptünlü Cadı'nın yazılarını anımsatabilir. Aaaa bu kız böyle yazıyordu, diyebilirsin. Evet böyle yazıyorum ancak sadece böyle mi yazabiliyorum acaba? Bir yolu defalarca yürümek insana farklı şeyler gördüğünde bile yeni görüntüler görme hissini verebilir mi? Daha kaç yeni yıldız keşfedebilirim? Daha kaç yıldız takımını birlikte izleyebiliriz?

Üstelik ben tüm yıldızları yalnız izler ve hatta bazen izlememeyi seçerken.

Belki de bana bu sıkıntıyı veren benim bu omuz silken halim. Yıldızları hala aynı açlıkla izleseydim eminim gıkım çıkmazdı ve sana pek çok farklı fikri uzaktan aynı gibi görünen yıldızların içine tıkarak gösterebilirdim. Bu bana yetmiyor mu? Bu bana, yetmemenin ötesinde yalan söylüyormuşum gibi hissettiriyor. Çünkü artık anlam bağlama uymuyor gibi hissediyorum. Artık yıldızlar, benim anlam dünyamı tam olarak yansıtan imgeler olma işlevinden ufaktan emekli olmak istiyorlar. Hatta bana bazen, bizi salsan da artık rahatlasak, diyorlar.

Ama bunu nasıl yapabilirim?

İnsan yeni anlam kalıplarını nasıl bulur? Ha deyince hop diye içselleştiremez ki! İnsan belki de alıştığı bağlamlar ölçüsünde genişlemeyi daha güvenli bulur. Ancak ben bir anda geri dönülemez ölçüde hızla ilerlemek, genişlemek ve anlam düzleminin uzak noktalarına ve hatta belki de farklı bir boyutundaki noktalarına erişmek istiyorum. Bunu, alıştığım anlam kalıpları çerçevesinde algılayabilir miyim? Hiç sanmıyorum.

Yıldızlar dünyayı hangi imgelerle ifade ederlerdi? Gerçekten bunu düşünüyorum. Bir yıldızın anlam evrenini.

Bir yıldız, tanımadığı bilmediği bir dünyayı kendi dünyasına karşıt -örneğin yeryüzü terim ve imgeleri- ile ifade ederek mecazlar sunma ve anlam kurma yolunu tercih edebilir. Tıpkı benim gökyüzü kelimelerinden imgeler evreni yaratmam ve onun içinde kaybolmam, en azından belli bir zaman ve noktaya kadar bunu başarabilmem, gibi. Artık başaramıyorum. Belki de yıldız dünyası bana yabancılık sınırına çarptı. Gökyüzüne dair yeryüzü algımla görebildiğim her şeyin sınırı bu kadardı. Şimdilik bu kadardı, bu nedenle de farklı imgeleri bulmak, kullanmak ve anlamlandırmak zorundayım.

Yıldızlarımı bırakmayacağım.

Onları bırakmam söz konusu olabilir mi? Böyle radikal bir değişime gitmeyi kalbim ister mi? Önceden olsa buna katiyetle karşı çıkar ve 'hayır!' derdim. Ancak artık emin değilim. Yeni bir kavram dünyasına erişmek için neleri ardımda bırakabilirim?

Bazı eski blog yazılarımda kendime takındığım ikiyüzlü bir tutumla yine kendime haksızlık ettiğimi görüyorum. Aslında basbaya övdüğümün kendim olduğunu bilerek kendimi aşağı gösterip başka bir kişi veya şeyi zamanın nostaljisini illüzyon olarak kullanarak yücelttim (örneğin Sevmek başlıklı yazım) ve bu yolla içimdeki örtülü noktamı sevdim. Ne saçma bir değerli kılma yöntemi! Bu çocuksuluk, anlam evrenimin tekdüzeliğinden mi kaynaklanmıştı? Örneğin sevmek eylemini hep aynı noktaya bakarak anlattığımı görüyorum. Bu yılımın odak kelimesinin sevmek olması benim için gerçekten ilginç oldu. Geçen yılın sonunda yazdığım yazıma -ki korkup kırptığım ve bu yolla kaçtığım o yazım- baktığımda gördüğüm şey asla bu kelime değildi. Ancak belki de bilinen imgelerim beni bu yola soktu. Bu bildiğimi sandığım yolun sokaklarında yeni kavramlar görüp göremeyeceğimi mi merak etmiştim yani? Öyle olmalı; bilinçaltının kusursuz bir oyunu.

Eski yazılarımdan bu kadar sık bahsetmemin sebebi de bu mu? Onları yeni kavramlar üzerinden yansıtarak yeniden görmek istemem mi? Tam olarak böyle değil. Değil. Böylesi benim için fazla bayat ve fazla sıkıcı olurdu. Bir kere keşfedilmiş bir anlatım, onu istediğin kadar evir çevir özünde aynıdır. Ben yeni bir şeyler görmeyi mi umuyorum? Yeni kavramlar değil de, yeni anlamlar mı? Evet! Bana yeni kavramların yeni anlamlar getirmesini umuyorum.

Yeni kavramları geç, yeni bir kavramı bile bulmak çetrefilli bir süreç. İnsanın içinden bazı şeyleri, neyleri?, çıkarması gerekir. Bunu yapmaya muhtemelen değmez. Mevcut tarzının ve kabullerinin değiştiğini fark etme sürecine girmek, mevcut tarzının ve kabullerinin değişmesinden bile daha zorlayıcı.

Belki de algılayışım değişti. Sana bir keresinde, yine anında yok ettiğim bir keresinde, bir yazımda umudun benim için ''maviliğin etrafa saçılması''na dönüştüğünü ifade etmiştim. Benim için umut, karanlığın azalması veya yok olması değil de, maviliğin artması olarak kendini gösteriyor demiştim. Maviliğin etrafa saçılmasını aydınlanan gökte gördüğümde sana bu tamlamadan bir kez daha bahsetmek istedim. Ancak bunu yapmak demek, senin okuduğun ya da okumadığın (muhtemelen) o eski yazımdaki kelimeleri kullanmak demekti. Aradan geçen aylarda içimde hiç mi bir şey değişmemişti? Bu anlamı karşılayan başka kavramlarım yok muydu? Onları neden göremiyor, daha da ötesinde kullanamıyordum? 

Belki de gerçekten bunun daha da ötesi, kullanmaktı. Ben önce görmeyi sonra kullanmayı seçiyordum. Ancak beni bugüne getiren mevcut kavramlarımın oluşturduğu evreni de en başındayken görmemiştim. Sadece kullandım ve sonra büyük patlama oldu. Yavaş yavaş gerçekleşen büyük bir patlama.

Bu kavram evreninden çıkmaya çalışmıyorum. Yalnızca, bu evrenin başka bir yüzündeki anlam kümesinin bana ulaşmaya çalıştığını hissediyorum. 

Hissediyorum, göremiyorum. Bu nedenle onlara isim veremiyorum. İçimde bekletiyorum.

Yıldızlar dünyayı hangi imgelerle ifade ederlerdi; bu soruda yaratıcı bir yan gördüğümü fark ettim. Belki de kendine yakın olanın, kendine yabancı olanla ilişkisinden yola çıkmak da ilerlemek ve değişmek için bir yoldur.


Yürüme, Oruç Aruoba.


Bir iç sesin kalıntılarını yazmak.

 

Geçtiğimiz bir bir buçuk hafta uyku sorunu yaşadım. Üç farklı konu art arda zihnime dolandı ve sanki birbirlerini şifalandırarak uykusuzluğuma karıştılar. Aslında uykusuzluğumu hissetmedim bile; bu kısım tuhaftı. Belki de şifanın büyüsüne kapılmıştım. Şifam, meraktı; yani öyleymiş. İlerleme merakı. O noktada durmak istemememe. Tüm bu konuları benim düşündüğüm yoktu tabi; hatta sanki hiçbir şey düşünmedim de sadece ortada olan o durumları gördüm. Görmem için de gözlerimin açık olması gerekti ve uyuyamadım.

Sana İlk Dünya Mektubu'mdan sonra belki de yazmamalıydım sevgili okur. O noktada durmalı ve o yazının ruhunu yansıtan hisleri yakalayana, deneyimleri yaşayana kadar seninle bir yazıda buluşmamalıydım. Neydi bana sadece beş gün sonra ikinci bir yazıyı yazdıran... Göremediğim kelimeler. İşte buydu, ikinci çözemediğim konum. Çözemediğim mi, çözmek istemediğim mi? Çünkü onu çözersem, içimdeki o gevşek düğümü...

Ben ağlak biri değilim aslında. Bundan olacak, aslında bundan olmasaydı bile de bir şey olmazdı, sana ağladığım zamanları kolaylıkla söyleyebiliyorum. Benim ağlamalarım, açıklanamaz. Açıklanabilir olanların bile anlaşıldığını sanmıyorum. Ben ağlarken, sanki bedenim değil de ruhum ağlar. Aslında anlaşılmadığına emin olma sebebim budur. Ben x olayı oldu\ olmadı diye ağlamam. Ben... X olayını çok sevdim veya o olayla taban tabana birbirimizden upuzağız ama onunla bir aradayım diye yabancılık çekerek ağlarım. Evet, ben sadece iki sebeple ağlarım: 1. Ait, çok ait hissettiğim için, 2. Yabancı, çok yabancı, gurbetteki biri gibi yabancı olduğum için. Ağlarım, ağlamam rol yapmayı bırakmamdır.

Üç dört gün önce aniden ağlamaya başladım. Bunu beklemiyordum. Yıldızıma baktım, onunla konuştum ve içim daraldı. Aslında konuştuğum, yıldızım dışındaki her şeydi. İçimden konuştum tabi. O ses, sesim, içimde dolandı dolandı. Belki de bu nedenle sana o sesin yankılarını yazmadan duramıyorum. O sesin kalıntıları... bir iç sesin kalıntıları. Bunu sadece bloğumda yazabilirim. Belki de bu nedenle blog dışında yazarken zorlanıyorum. Çünkü o iç ses, o kadar baskın çıkamamış ve sıkışmış ki, bu onu güçlü yapıyor. O ses ancak bir ''cadı dilini'' oluşturabilir, böyle düşünüyor olmalıyım.

Artık böyle düşünmemeye başlıyorum. Cadı dilimi oluşturan diğer her şeyden utanmamaya başlıyorum. Evet, utanıyorum. Çok utanıyorum. Bu cadı dilini bana çözdüren kelimelerden... Başkalarını büyüleyebilir; ya çeker, ya iter. İnsanların ne düşündüğünü hep çok önemsemiş olmalıyım. Ana sebep bu mu? Cadı dilimden mi utanıyorum yani! Ben bu dünyaya bunun için gel- Bu, zamansız bir konu. Benim zamansız konum. Diğer tüm zamanlı, zaman aşımına uğramış ve çürümüş konuların uzay zamanını oluşturuyor: Ben bu dünyaya...

Bu sorunun bir anlamı yok. Soru anlamı, anlam soruyu bloke etti. Eski yazılarımı yayınlarken onların içinde kaybolmuştum. Başlangıçta ve bazılarının. Bu sefer onları kendim için yayınlarken. Hep içimdeki bir ses yayınla dedi, silemezsin. Sanki onlar sadece bana ait değillermiş gibi. Onları birilerinin okumaya hakkı var diye düşündüm; ilk düşüncem buydu, yazıların kendilerine yönelikti. Sonra sildim. Korktum, cadı dilimden korktum ve onlardan, yazılarımdan. O yazılar, kalbime şüphe verdi. İkinci yayınlamamda, onları kendim için yayınladım. Birileri görsün istedim; bu nedenle onları kaçarcasına art arda yayınladım. Yeniden düzenlerken devasa bir zaman harcamıyormuşum gibi, okunmasınlar diye hızla yayınladım. Beni göstermelerinden korktum. Bu ben değilim! Bunlar anlar, noktalar... böyle düşündüm. Ne yazdığıma bile dikkat etmeden, böyle düşündüm.

Son yayınlayışım içsel bir itkiyle oldu. Aslında hepsini silecektim. Flash belleğimden bile silecektim. Bir daha yazmamak, bir daha asla yazmamak; cadı dilimi... Cadı dilimi unutamasam da, bu dilin kavramlarını unutmak için. Yıldız ışığında, ay ışığında, bulut gölgesinde ve... Benim cadı dilim bana çok sığ geldi! İşte itiraf ettim. Sığ kelimesi, aslında belki anladığın anlamda değil ama... Gerçeğin sadece bir kısmı. Yıldız ışıklarının küçük bir kısmını yazıya aktarabiliyorsam o zaman ne önemi var... Kime ulaşacak ki bu... Hayır, bu bir noktada önemini yitirse de... 

Bu ışık artık beni aydınlatmıyor. İşte sorun, buydu.

Son ağlamam da bunun üzerineydi. Son yıldız ağlamam. Yıllar içinde ağlama nedenlerim değişse de, beni ağlatan sebep değişmedi. Mahrum kalmak, işte tek sebep bu. Yıldız ışığından mahrum kaldığımı düşünmem ve uzak hissetmem. Hayatım boyunca hep uzak hissetmem. Belki de bu nedenle yazmayı seviyorum. Yaklaşmak için, kendi içimdeki cadı kelimelerime yaklaşmak ve ışığın süzülüşünü izlemek için. Bazen de karanlığın süzülüşünü.

Yazmaya başlama yolculuğum nasıl başlamıştı bilmiyorum. Hatırlamıyorum değil, gerçekten bilmiyorum. Belki de içimdeki dünya yankısının beni sarsması nedeniyle bu yankıyı bir yere aktarmak istedim. Okunsun ya da okunmasın, görülsün ya da görülmesin; bu yankıyı dış dünyada duymak. Bunu istedim. Sonra bu yankının başkaları tarafından nasıl duyulduğunu görmek istedim. İçlerinde nasıl anlam bulduğunu. Bunu hala bilmiyorum. Korkak olmaya ve cadı dilimden kaçmaya devam edersem de asla öğrenemem. Buna idealizmle veya büyük bir hayalmiş gibi yaklaşmıyorum. Yaklaşadabilirdim tabi ama hayır, bu, daha doğal bir durum. Bir şey ürettiğinde o, artık çift taraflı olur. Bunun gibi olmalı. Beni etkileyen kelimelerimin etkilediği diğerlerinin de beni etkileyişi. Yoksa neden yazayım ki... Bu, eksik bir bakış açısı mı? Yine, cadı dilimi küçümsemek mi? Bu, kaçışlarıma bilet mi?

Aslında sadece uçmak ve süzülmek. Bunu uzun zamandır eskisi kadar baskın hissedemesem de, yazarken tüm bu kelimelerin adeta dans eder gibi veya çok çok hafif melodiler gibi bilgisayar ekranına karışmasını seviyorum. Çok düşünmüyorum, çünkü bu bir ses. Bir yankı. Belki de güçlü değil; işte korkum buydu. Belki de anlamı yok. Belki de, kendi yankımı değil diğerlerinin yankısını yazmalıy- Hayır, o zaman yazma yoluna attığım ilk adımıma uygun davranmam. Ben kendi yankımdan doğan ve senin\ sizin\ diğerlerinin yankılarına karışan kelimeler yazmalıyım. Bu benim, yazı sözleşmem. İç dünyamla, cadı dilimi kullanabilmem için yaptığım bağlayıcı bir anlaşma.

Artık görülmekten korkmuyorum. Bu korkumu yenmek zor olsa da... İşte beni uykusuz bırakan üçüncü ve son sebep buydu. Görülmekten korkmayı yenmem. Bir korkuyu bırakmak, bir zehri ve bir şifayı da bırakmaktır aslında. Bırakmak bana ikinci korkumu, ayrılık\ uzaklık acımı hatırlatıyor. Yine mi bir yabancı gibi hissedeceğim, böyle düşünüyorum. Yeniden başlamaya dayanamam, bir de böyle düşünüyorum. Ama her yaklaşma, uzak olduğun bir nedeni siler. Ben yıllar içinde, pek çok neden sildim. Neyden uzak... Sana nasıl açıklamalı? Belki de kimseye açıklamamalı. Çünkü bunun bir açıklaması, yalnızca cadı dilimle yapılabilir ve bunun da bir önemi yok.

Son yazılarım, bu zamana kadar en anlam veremediklerimdi. Sanırım sadece yazmak için yazdım. Yazmaya, eskisi gibi yazmaya devam etmek için. Bu nedenle güzelce yazdım. Güzel görünürlerse, kendimi kandırdığımı düşünmem sandım. Hep aynı noktada dolanamazsın öte yandan... Artık günlük yazmıyorum ve yazmayacağım. Bir arşive ihtiyacım var, bir yankı arşivine. Yoksa bunlar içimde mi patlar? Öyle olsa ne olur... Onları kabul eder ve serbest bırakırım. Oysa ben, tek başıma kabul etmek istemiyorum! Ben, bu sarsıntılara tek başıma katlanamam. Böyle düşünüyorum. Bir önemi olmayan ne çok şey düşünüyorum. Ama sana söyledim... Ben oturup da düşünmüyorum. Benim ruhum, benim üzerine düşünceler kazınmış ruhum... Sadece o yazıları mı cadı diline tercüme ediyorum?

Sadece değil. Bazen dünya, bazen yıldız yankılarını tercüme ediyorum. Bir anlamı olan, bir anlamı olmayan; bir anlamı olmadığı için bir anlamı olan pek çok şey. Belki de bazen sadece kendimi eylemek. Buna hakkım yok mu!? Pek çok kişinin pek çok şeye hakkı var değil mi!? Ben de işte sadece bir cadı dilinde konuşuyorum. O da çat pat. 

Artık buruk hissetmiyorum. Buruk hissettiğim günlere olmasa da, çok yakın bir zamana kadarki yazılarımda bile çok umutsuz olduğum gerçeğine çok şaşırıyorum. Bu kadar karanlığı neden bile isteye taşıdım anlamak güç. Belki de bir şeye yakın olmak istedim. Işığa uzaksam, tüm o yıldızlar bana uzaksa o zaman... İşte bunun gibi. Bunu dramatik anlama. Bu sadece bir metafor. Gerçek olan tek şey uzaklık. Belki hala gerçektir ama en azından bir yere tutunabiliyorum. En azından bunca yıllık yaşamımda öğrendiğim bir şey var. Bu cümlem bile bir kaçış, çocuksuluk. Burun kıvırma, küsme... Ama doğru. 

Bazen acaba hiç bir cadı dilini konuşmasaydım mı diyorum? Acaba, yıldız ışıklarıyla hiç ilgilenmeseydim mi? Acaba karanlığı bile bu kadar ilginç bulmasa mıydım? Acaba, farklı biri gibi mi davransaydım? Kendime sırt çevirseydim, yankılarıma kulak tıkasaydım? Kabul etseydim; susmayı, duymamayı, görmemeyi, sevmemeyi. Bunları yapsa mıydım? Böylece ağladığımda neden ağladığımı açıklayabilirdim. Böylece, ağlarken olsun yalnız hissetmezdim.

Sanırım yazacağım. Korksam da, bezsem de, ne anlamı var desem de, kaçsam da, saklansam da, kafa tutsam da, anlamı olsa da, olmasa da, bir yankı da olsa, bir müzik de, bir sessizlik de, bir sohbet de... benim yazmam gerekli. Çünkü benim, utanmamam gerekli.

Belki de, yeni bir dünya mektubu yazana kadar durmalıyım. Belki de içimdeki hareketin akmak istediği yer orasıdır. Öyle olmasına öyle olsa da... Önceden neden yazdığımı bilmeden yazma eğilimindeydim. Şimdiyse beni okuyanları da gözeterek yazmanın yazma eylemime amaç katacağına inanan bir yanım var. Böyle düşünmem, benim şu anda ve şu zamana kadar bu blog çerçevesinde yazdıklarıma haksızlık yapmam demek olmaz mı? Hayatta beni en çok sinirlendiren şeyi bu yolla ben kendime yapmıyor muyum? 

Beni en çok kıran şeylerden biri de, yaptığım, kalbimle yaptığım ve emek verdiğim bir şeyin değersiz görülmesi, hatta görülmemesidir. Bu kadar çalışkan halimle bir noktaya doğru dürüst erişememe nedenim bile buydu. İçim, isyan etti. Bedenimin yaptıkları yeterli onayı almadı. Üstüne üstlük ruhum doymadı... Bu beni silkelese de... İşte bahsettiğim yalnızlığın bir görünümü de bu oldu. Belki de bu yüzden yazmaktan da kopamıyorum. Bu yalnızlığın gerçekten yaşanmış, hissedilmiş, olduğunu kendime kanıtlamaya çalışıyorum. Alakasız konularda yazsam bile, değer verdiğim bir şeyi yapmak, kalbimle yazmak bana, hatalı olmadığımı, benim de bu dünyada yerim olduğunu (çünkü sevgi benim için dünyada yer kaplayan devasa şeylerden biridir) gösteriyor. İşte ben de bir şeyi seviyorum diyorum bu yolla. Ben de seviyorum... görüyor musun?

Neden benim sevgim görülmüyor acaba? Benim devasa tutkum, neden hiç görülmedi acaba? Bunu aslında artık düşünmüyorum ama bu benim canımı çok yakmıştı. Neden böyle boş şeyler canımı yakıyor? Neden sana ve diğerlerine yaranmak için şu anda bile çok değer verdiğim bir şeye, canımı gerçekten yakan bir şeye, ''boş'' diyorum? Boş değildi, gerçekti. Belki de görmeyen, görmek istemeyen en başta bendim. Benim için gerçekten değerli olan şeyleri.

Şu anda bir önemi kalmadığı konusunda ciddiyim. Hatta böyle şeylere üzülmüş olmama şaşırıyorum. Yine de yalnızlığın gerçek olduğunu bilmelisin. Bu beni yordu, çünkü zamana yayıldı. İnsan bir anda yalnız kalsa neyse, bir anda yalnız hissetse neyse. Benimkisi uzun uzun yavaş yavaş ve bu nedenle sivri sivri hissedildi. Biten bir şeyi neden anlatıyorum? Galiba bitmesinden cesaret alıyorum ama sana da, birine de, göstermek istiyorum. Bak, ben gerçeğim demek gibi. Belki de sadece kendime kanıtlamak gibi.

Sana dünya mektubu falan asla yazamam sevgili okur. Çünkü korkarım. O kadar güzel bir şeyi\ şeyleri elde edince, paylaşamam bile. Zaten insan paylaşmamalı muhtemelen. Gerçek şeyler, paylaşılmaz ki. Nasıl desem bilmiyorum, sadece hissediyorum. Belki korumak gibi, belki sadece o anın tadını yaşamak gibi. Belki yıllar sonra anı gibi paylaşırsın, bu bu olmuştu gibi. Belki de ben bile çoktan dünya mektupları yazmışımdır kim bilir...

Belki de içten içe çok önemsiyorum. Bu kadar önemsediğim ne, neden iç dünyamdaki yıkıntıları uzatıp duruyorum? Bir önemi yoksa, neden hayatı kaçırmaya devam etmeyi seçiyorum veya en olmadı eksik yaşamayı? Artık bunu istemiyorum, buna dur diyorum. İnsan ne düşüneceğini, ne hissedeceğini ve yapacağını seçebilir. İnsan, kendini seçebilir, deneyimlerini seçebilir. Her an, yeniden yeniden şekillendirebilir. Ben de bunu seçiyorum, deneyimlerimi en güzel haliyle şekillendirmeyi seçiyorum.


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Bu dünyanın güneşi.


Bu alıntıyı ilk kez sevgili Ebru Ceylan'ın bir gönderisinde görmüştüm. Beğendiğim için öylece ekran görüntüsü almış, yıllarca telefonumda saklamıştım. Bu alıntının üstüne belki de yüzlerce başka görüntüyü daha bir daha asla geri dönmemek üzere telefonumun klasörüne doldurmuştum. Pek çok alıntı, pek çok film\ kitap adı, pek çok not, pek çok istek... Bir sürü görüntü. Saklamak istediğim, elimde tutmak istediğim ama asla geri dönmediğim bir sürü görüntü.

Bu alıntının varlığı o klasörde kayboldu haliyle. Telefonum kastıkça görüntüleri eledim, yeniden yeni görüntüler ekledim ama her yeni yarım temizleme işlemi döngümde, bu alıntıya kıyamadım. Ne bir defterime not aldım, ne bloğuma; sadece tuttum onu. Telefonumda tuttum ve onu her gördüğümde ''ne güzel bir alıntı'' dedim.

Bu güzel alıntının bir kitaptan olduğunu bile bilmiyordum. Bunu bile araştıracak kadar etkilenmemişim demek ki. O alıntıyı ilk kez gerçekten okumam ancak telefonumun artık iyice eskidiğinden de olacak -ki telefonlarım kendini imha edene kadar onları kullanma huyum olmuştur hep- kasması sonucu pek çok fotoğrafı silmemle gerçekleşti. Belki bir gün izlerim dediğim tüm o film adlarını, unutmayım dediğim cümleleri, notları; önce eleyerek, sonra bıkıp komple siliverdim. 

Dokümanlar azaldıkça ilgim asıl okumak istediklerime yoğunlaştı. Ben aylar yıllar önce neleri not almış ve defalarca yaptığım telefon temizliğimde her seferinde neleri silmeye kıyamamıştım? Bunlara baktım. İlk manifestlerim; güzel bir cadde, bir ev, bir sokak, bir çift... Belki anlamlı cümleler, belki bazı mutlaka izleyeceğim yıllardır beni bekleyen filmlerin tanıtımları. Bir de şu alıntı: ''Günlerden bir gün, bir başka dünyanın güneşi doğarken sana şarkı söyleyeceğim, 'Seni daha önce yeryüzünün ışığında, insani bir aşkın içinde görmüştüm.' diye.''

Alıntıyı ilk kez bu çevirisiyle okudum. O okumamda da hala derinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Sadece bu sefer onu gerçekten okuduğumu hissetmiştim. Aaaa güzelmiş, cümlesinin ötesinde bir okuma.

Sonra yine bekledi bu alıntı. Ne zamana kadar bilmem. Bir gün bu alıntıyla telefonumun köşe başında yine karşılaştım ve onu bloğumun görünen yüzüne yerleştirmek istedim. Bunu sanki ruhumdan istedim. Bloğumun yan tarafındaki alıntıların oraya, bu dizeyi ekledim. Bloğuma gidip geldikçe, hep en çok o alıntıyı aradı gözüm. Sesli okudum, sessiz okudum. Bu benim seremonim oldu.

Hüzünlendim. Bu alıntıyı en çok da sesli okurken hüzünlendim. Hatta bloğumun yan tarafına eklerken ağlamıştım. Bu alıntıyı ilk kez düşünürken... Ne hüzünlü diye düşünmüştüm ama aynı zamanda ne umutlu. Ne gerçek! Bu alıntı benim içimdeki bir noktaya dokunmuştu. Bir yaraya değil, bir sızıya değil; bir özleme bile değil, bir isteğe değil... Bir gerçeğe, bir gerçeğime dokunmuştu. Kendi sesimle bütünleştirdiğim bu alıntı, benim yüreğimin kapı zili gibiydi. Bir ses, bir can demektir neticede. Belki de bu nedenle bu alıntıda umut buldum. Benim yüreğimde duyduğum en derin sesi, yıllar yıllar evvel Hintli bir şair kelimelere tercüme edebilmiş diye.

Aslında şair bu dizeleri ve bunun gibi olan dizeleri vefat etmiş eşi için yazmış. Bu bağlamda dizeleri değerlendirmek çok daha sarsıcı. Gerçekten yaşanmış bir aşkın ardından yakılan bir ağıt belki de... Oysa ben bu dizeleri yaşanmamış bir aşka ithafen okudum hep. Böyle düşününce kendimi çok toy hissediyorum. Böyle düşünmemeliymişim gibi. Benim hislerim çok daha değersizmiş gibi.

Kitabı da bu alıntı için aldım. Rabindranath Tagore’un kaleme aldığı Avare Kuşlar isimli şiir kitabını. Bu kitapta şair yaşamda gördüklerinin iç dünyasında uyandırdıklarını dizeler halinde yazmış. Doğu kültüründen gelen bir şair olduğundan da olacak -henüz detaylı okumasam da- dizelerin hisli olduğunu söyleyebilirim. Narin ama derin dizeler.

Yalnız, yazımın en başında yer verdiğim fotoğraftaki dizeler bana benim ilk kez okuduğum versiyonundan daha zorlama geldi. Tabi kitabın orijinal dilinde nasıl yazılmıştı bilmiyorum ancak sanki benim ekran görüntüsünü alarak sakladığım versiyonu çok daha akıcı ve melodik. Bundan olacak, bu dizeler bana gerçekten bir çeşit şarkı gibi gelmişti. Bir buluşmanın hayalini anlatan bu şarkı söyleme vaadi, bana şarkının bizzat kendisi gibi uçucu hissettirmişti.

Sana anlatacaklarımın bittiğini sanmıştım sevgili okur. Ne yazarsam yazayım zorlama olacağını. Biliyorsun, ben dümdüz şunu yaşadım diye yazmam, yazamam. Yapamıyorum işte, ben böyleyim. Ben deneyimi alırım, evirip çevirip kendi şarkıma dönüştürerek yazarım. Tüm o notaları bazen kendi nünüğümü sıkarak çıkarırım. Bazen çok derinlerimi kazarım, bazen yüzeydeki akıntıya kapılırım. Bu benim doğalım.

Hep bu noktaya gelmek istemiştim. İnsan bir noktaya gelmek istiyor ama o noktaya geldiğinde aslında o noktanın düşündüğü gibi olmadığını görebiliyor. İçimde geldiğim nokta, dünyanın dönmeye başladığı yere geri gelmesi gibi. Sanki dönmüşüm dönmüşüm dönmüşüm ve tüm bunlar olurken karaları, denizleri, bulutları tepmişim de, nihayetinde yeniden aynı noktaya, her şeyin başladığı yere dönmüşüm gibi bir his. Belki de hayattaki tüm döngüler böyle işliyor. İç dünyamızda biz bazı kabulleri edinene kadar devam ediyor. Bazı kabulleri ''ben edindim tamam'' desen de, o iş öyle olmuyor-muş. Herkesin dersi başka, herkesin varacağı nokta da. Dünyanın her gün yeniden kendi etrafında dönmesi gibi, insanlar da bazı derslerinin etrafında böyle turluyor olmalılar. Belki de bu, yaşam dediğimiz döngüyü deneyimleyen bizlerin gerçekleştirdiği bir çeşit akıştır: Dönmek. 

Her bitişte aynı noktaya, başlangıca, çıksak da; o nokta yeni bir serüvenin başlangıcı oluyor. Sindirdiklerinle başlayacağın yeni bir akışın, maceranın, yaşamak anlarının. Yaşamın bir parçasının. Yaşamının, kendi yaşamının bir motifi oluyor; belki de. İlmek ilmek örüyorsun o motifleri. Örerken anlamıyorsun çoğu zaman. Sadece bir şeyler işliyorsun; bazen birileri yardımcı oluyor sana. Bazen yol yordam göstererek, bazen ilmek kaçırttırarak. Hepsi bir yardım.

Aşk hakkında düşünüyorum. Aşkı, hayatımda ilk kez düşünüyorum. Bu, belki sen bilmezsin, benim için şok edici bir olay. Ben, aşkı ilk kez düşünüyorum. Vay be.

Bu konuda sana uzun uzun yazmak istiyorum. Bin beş yüz kez buna yeltenmemişim gibi bir kez daha en en en baştan yazmak. Ama bunun bir önemi yok. Çünkü ben daha önce aşkı hiç düşünmedim. Aşkı ben olarak, benden olarak düşünmedim. Bunu kabullendiğim an, bitti. Bir döngü bitti. Ne müthiş bir rahatlamaydı. Başta korkutucu, sonra buruk, sonra öfkeli, sonra beklentili, sonra yine buruk... ve nihayetinde rahatlama. Özgürlük. Bir ana sığan özgürlük, ne kadar uzun zamanımı aldı. Artık aynalara ihtiyaç duymuyorum.

Böylece aşkı ilk kez, ben düşünüyorum. Vaayy be.

Gece rüzgarı gündüzün kuruluğunu süpürüyor sanki. Birikmiş tüm kabukları alıp götürüyor.

Geriye hoş bir serinlik kalıyor. Rüzgarın hafif sesinin eşyalara çarpışı, ağaçlara çarpışı, kulaklarıma çarpışı.

Sana anlatacaklarım bitti mi yani? Artık ne yazarsam yazayım zorlama mı olacak? Bilmiyorum, eski döngünün kelimelerine daha ne kadar sığınabilirim? Üstelik artık korkmuyorum! Rüzgarın serinliğinden korkmuyorum. O kelimeler eskisi kadar sıcak değil. Daha büyüleyici benim için, daha şok edici ama bir ev gibi değil. Orası eski yurdumdu. Eski kabullerimin çatısı, duvarları, sınırları, boyası ve nihayetinde rutubeti. Daha çok üşütürdü beni. İnsanın sığındığı şeyin onu üşütmesi de... 

Böyle böyle sınırlarımı tanıdım, üşüye üşüye.

Oysa rüzgar öyle değil. Hele yaz rüzgarı, hiç öyle değil.

Şu dizeden ne anladım bilmiyorum. Kalbime dokunmuştu, yine üşüdüğüm bir anda. Birçok anda... İşte, itiraf ediyorum! Ama gerçekti. Gerçekten dokunmuştu. Ben onlara değil, dizeler bana dokunmuştu. Düşünmüştüm, bir başka dünyanın güneşinin sıcaklığını. Belki de sadece bunu düşünmüştüm... Bunu o kadar uzun süre düşündüm ki... Bunu sana, kimseye anlatamam. Anlamazsın mı acaba? Anlar mısın mı acaba? Ben anladım mı... Anladım! Anladım, o kadar derinden, ruhumdan, varlığımdan sarsılarak anladım ki... bitti. Anladığın an, biter.

Şimdiyse, o güneşin altındaki beni hissediyorum. Bu dünyanın güneşinin düşünü görüyorum.

Bu dünyanın güneşinin düşü, içimden taşan okyanusu karşımda görmemle başladı. Nihayet kurtulmuştum! Derin bir sessizlik ve acı. Utanmayı unutmuştum. Sonra dalgalar, aktı gitti. Bu dünyanın sularına karıştı. Benden uzağa, uzağa. Bu sefer korkmadım. Bu sefer anladım. Bu düşlerin, yeni düşlerimin neye benzeyebileceğini anladım. İçim heyecanlandı. Sanki daha evvel yaşadığım bir anıyı anımsar gibi. Bu çok doğal geldi, sanki, sanki nasıl olabilir sorusunu hep biliyormuşum da nihayet gözlerimi kapatacak kadar güvenmişim gibi. Hem bu kadar sabit ve ağır, hem de bu kadar coşkun nasıl olabilirdim!? Asıl buna şaşırdım. En başından beri böyle mi olacaktı yani! E o zaman... o zaman neden direndim neden neden... Bilmediğim için.

Bu dünyanın güneşi nasıl parlar? Bunu düşünmek istemiyorum. Çünkü bu güneş, çoktan rüyalarıma işledi.



Bir cadının özlemi.

 

Eski mutluluk yazılarımı hangi motivasyonla yazdığımı çikolatalı dondurma yerken hatırladım. Bunu dünyanın en basit şeylerini yavaş yavaş yaparken de sezdiğim anlar olurdu. Ama o çikolatalı dondurmanın dudaklarımın kenarını batırışı bana yeniden bir mutluluk yazısı yazdırmak istedi. Bunu orta karar güçte bir itkiyle istedim. Bir ilk cümle. Bu cümleden nereye varacaktım, nereye varabilirdim? Ben sadece çikolatalı dondurmanın hissettirebileceği coşkuyu yazmak istedim. Belki bir paragraf, belki iki. Sonra ondan kocaman bir yazı üretmek değil mi? Belki de mutluluk yazılarımdan tam da bu nedenle uzaklaşmıştım.

İnsan yorgun olunca abidik gubidik sanrısal hislere kapılmıyor. Zihni kendini korumaya alıyor belki de. Bu saçmalıklara yakıt harcayamayız çocuğum, diyor. Daha keskin oluyor, belki daha düz. Hele de yorgunken uyumuş sonra hafif bir dinlenme sızısıyla uyanmışsan... Bu benim en sevdiğim ve en içime dokunan haldir. Uyumadan önceki saçma takılmalarıma sitem ederim. Ne alakaydı ya derim. Boşa zaman harcamış olduğumu düşünürüm, sadece aklımda bile olsa. Böyle anlarda çikolatalı bir dondurmanın güzelliğini sana yazamam belki ama o güzelliği yaşadığımı iç hafızamda bilirim. Bir gün bana, ''sen ne seversin,'' diye sorsan, tam da bu iç hafızamdan güç alarak ben de sana, ''çikolatalı dondurma severim,'' derim. İnsan belki de kendini böyle böyle inşa ediyor. Kendi iç hafızasını. Dağılmasına izin vermeyerek.

Aslında ilginçtir, ben ergenliğimden ilk gençlik başlangıcıma kadar dağınık şeylerin hislerinde olmak istemişimdir. O dağınık şeylerin hissini hissetmiş ve belki de bunu yaşayamamanın hüznünü saklı bir sızı olarak içimde yaşamışımdır. Belki biraz dağınık olmak, belirsiz ama kendi içinde var olarak yaşamak. Bir rüzgara gidip de, ''sevgili rüzgar çok dağınıksın biraz daha kendi içine büzül,'' demezsin ya canım. Veya gözün ışığı algılarken onun sağa sola yayılmacı politikasını doğallıkla takip eder. Bunun gibi. Özgürlük ihtiyacı mı acaba; öyle ama farklı bir özgürlük. Sanki kendi kabuğumdan taşmak ve sınırlarımın ötesine geçip sınırlarımın içindeki beni yaşamak. Sanırım böyleydi ancak o yıllarda bir çocuk ve toy birinin bilincinde olduğumdan bunu bu kelimelerle ifade etmeyi geç, idrak bile edemiyordum.

Bunu hiçbir zaman başaramayacağıma inanmaya başlamıştım. Belki de son yıllarda katlanılmaz boyuta varmış olan yalnızlık hissimin sebebi de buydu. Gerçekten korkunç bir yalnızlık hissiydi. Buna nasıl katlandım bazen aklım almıyor. İçinden geçerken bile almıyordu. Hatta kendi kendime şey diyordum, normal bir insan bu denli bir yalnızlık hissiyle delirirdi... Abart. :) Kulağa öyle gibi geliyor, kendimi (ve sen de beni) ''diğerleriyle'' kıyasladığımızda. ''Gerçekten'' yalnız olanlarla. Nedir peki gerçekten yalnız olmak? Gerçekten yalnız olduğumu kanıtlamak için hangi evrakları hazır etmem lazım? Bunu düşünüyorum, bak cidden şu an bunu düşünüyorum. Yalnızlık nasıl kanıtlanır ki?

Belki de tutarsızlıktı benim yalnızlığımın kaynağı. Başkalarının tutarsızlıkları. Hep tutarsız yaklaşımlar. Bu da beynimde savunma duvarları kurdurdu bana. Bu çok doğal işleyen bir süreç. Her şey tıkır tıkır işlemiş vallahi. O duvarlar, o kalın duvarlar... Hayır, bana yalnız hissettiren bu değildi. Bana umutsuz hissettiren buydu. Peki yalnız hissettiren neydi? Bununla savaşmamdı. Bunu ancak şimdi görebiliyorum. Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşması gibi, yalnızlıkla savaştım. Görünmez bir düşmanla. Kimseye gösteremediğim, asla kanıtlayamadığım ve belki de kanıtlayamayacağım, bu nedenle de bana bir yıldız seçtirip beni çok fazla ağlatan bir düşmanla savaştım. 

Onunla barıştığım falan yok. Yıldızımı da bırakmıştım. Onu defalarca bırakmama rağmen o parladı. Bana hep, ''ben buradayım,'' dedi sanki. İstersen gel, istemezsen yok say beni. Böyle parladı içime içime. Ben de bazen inatla kafamı çevirdim. Bu sefer değil, dedim. Kendime dedim bunu, hep kendime. Sonra karanlığa bakarken buluyordum kendimi. Karanlığa, diğer görebildiğim noktacıklara. Kendimle konuşmaya, Tanrıyla konuşmaya ve uzaklardaki birileriyle konuşmaya başlarken buluyordum. Deli cesaretiyle hız kesmeden konuşurken. Bunu yaparken muhatabım yıldızımdı. Birini görmeye ihtiyacım vardı. Tüm bu kişiler bir noktada iç içe geçerken. Neden o kadar ağlıyordum hala bilmiyorum. Daha iki üç gün öncesinde bile ağlamışken bilmiyorum. Sana daha evvel yazdım, biri sorsa ''neden ağlıyorsun,'' dese... O anki, sadece o anki yalnızlığıma dokunmak istese... Dokunamaz. Çünkü ben neden ağlıyordum? İnsan bu sorunun cevabını nasıl verir ki?

Bence yalnızlık yanıtlarla değil, sarılmalarla giderilir. Hiçbir yanıt veya hiçbir soru insanı duvarlarının ötesine götüremez. Oysa sarılmak, o duvarlarla birlikte birine sarılmak... O kişi bunu fark etse de, etmese de; anlasa da, anlamasa da sarılmak... Sarılmak sarılmak. Artık bu fikir bile benim için masum bir hayal. Belki de bu nedenle yalnızlık yayıldı. Işık gibi, dağıldı. Bir şekli yok artık, bir pus o. Köşelere kadar ilerledi ve karıştı. Diğer her şeyime ve diğer her şeyimle karıştı. Bu nedenle de duruldum, sakinleştim veya bu yola girdim. Kızmamaya, söylenmemeye, içimde bile olsa diklenmemeye başladım. Başımı eğdim, tamam... belki de evcilleştim veya evcileşmeme izin veriyorum. Bu, kabullenmek, sinmek falan değil; bu, hiçlikle savaşmayı bırakmak. Sonuçsuz çabaları, kendini gösterme kanıtlama çabalarını, asla sonuç alamayacağım şeylere ve kişilere enerji akıtmayı bırakmak. Belki başta umutsuzca ama zamanla gelişen bir iç yapıyla sağlamlaşarak bırakmak. Yel değirmenleriyle savaşmamaya, sadece onları görmeye başladım. Bunun bu kadar uzun zamanımı alması ne buruk ve aslında doğal. İnsan, belki de, zamana ihtiyaç duyan bir varlıktır.

Sanırım bazı insanlar Ay'ın çocuklarıdır. Ay'ın öpücüğünü kalplerinde taşır, öyle parlarlar. Onlara baktığımızda hep sisin ötesini algılarız. Hayal meyal izler, bakışlar, düşünceler görürüz. Bu kişiler ne kadar net olurlarsa olsunlar, hatta isterlerse çırpınsınlar; hep şekilleri puslu kalır. Sözleri puslu, bakışları puslu, kendileri puslu. Parladıklarında bile, bir an sonra gidecek gibi; belki de böyle hissettirirler. Kötü bir his değil ama belki de Ay bu nedenle yalnız hissediyordur. 

Bazı insanlar ise Güneş'in çocuklarıdır. Güneş'in dokunuşunu kalplerinde taşır, öyle yayılırlar. İstedikleri kadar gizlensinler, saklansınlar... hatta belki yalan söylesinler; yine de bu insanların her yaptığı apaçık yayılır. Sanki onlara dair her şey alenen ortadaymış gibi bir hisle yayılır. Bence bu asıl yanılgı. Bir insan ne kadar tam anlamıyla açık olabilir ki? Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Bu gerçek mi?

Önceden böyle düşünmüyordum ama... Bence bazı parçaların sislerde kalması, bunu bilinçli olarak yapmadığında en çok da, insanı daha gerçek yapan bir durum. Bana öyle geliyor ki bu, değişimin çabukluğu ve çokluğuna alan tanımak. Gizlenmek, saklanmak, gizem yaratmaya çabalamak gibi bir yapaylık değil kastettiğim; benim kastettiğim, sadece olduğun şeyi yaşamak işte. Ne garip, ben Ay'ın ışığından çizilmiş bir kız olmama rağmen hep Güneş'in izlerini taşımak için savaştım. Sandım ki, Güneş'in mührünü taşısaydım hayatımda her şey yolunda ilerlerdi ve ben kendimi yalnız hissetmezdim. Ne büyük yanılgıymış, değil mi?

Belki de asıl yalnızlık kendimi terk etmek istememdi. Kendimi olduğum halimle hatalı bulmam, kaçmak istemem. Olduğum halim kötü veya eksik olduğu için bile değil aslında, temeldeki mesele bu değil, temeldeki mesele kaçış. Topluluğa kaçış, kabule kaçış... hayır, kendimden kaçış. Kendim olmayı kabulden kaçış, sorumluluktan kaçış, yaşamaktan, kendi yaşamımı algılayarak yaşamaktan kaçış.

Ay'ın ışığını yansıtan bedenimin ve ruhumun sevilmeyeceğine dair içimde katıksız, çok güçlü bir inanç taşıdım hep. Tıpkı yüzyıllar ve hatta binyıllar evvel yakılmış, taşlanmış, yok edilmiş ve hiç sayılmış, sürülmüş, değiştirilmek ve farklı bir şey yapılmak, farklı bir şey kabul edilmek istenmiş bir cadı gibi. Belki de gerçekten ruhumun bir kısmında, küçük de olsa bir kısmında, bir cadının ruhunu taşıyorumdur. Aslına bakarsan, bunu derinden hissediyorum. Bir cadının kırgınlığını taşıdığımı iliklerime kadar hissediyorum.

Acaba bir cadıyı sevenler olmuş muydu? Yakılmadan evvel parlayan alevlerde, onun adını haykıran birileri? Onun büyüsünü, insani ışığında gören birileri? Acaba bir cadının insan olduğunu anlayan, bilen ve bunu seven birileri olmuş muydu? Bunu düşünüyorum ve o cadı için kederleniyorum. Hatta ağlıyorum, şu an bile ağlıyorum. O cadı için ağlıyorum. Aklıma geldiğinde... Belki de o cadıyı anan, yüzyıllar sonra bile anan tek insan olduğum için ağlıyorum.

Belki de Ay'ın geceye hükmeden ışığında o cadının izlerini görüyorum. Bana keder veren bu mu? Tek başına olmasa da... şeylerden biri bu, artık biliyorum.

O cadıyı sevmiş olan birileri için de üzülebilirim tabi. Ama onlar için tek damla gözyaşı dökesim gelmiyor veya kalbim sıkışmıyor. Onları bir kurgunun karakterleri gibi görüyorum. Sanki gerçek değillermiş gibi. Bu cadının imgesi o kadar canlı ve parlak ki, diğerlerinin izlerini soluklaştırıyor. Gerçeklik algımı normalleştiriyor. Bir Ay'ın ışığını, geceye yayılan sıradan bir an'a dönüştürüyor. Sanki bir tek o cadı uzaklardan, uzaklardan geliyor; Ay'ın, yıldızların ve hatta Güneş'in ilk ışıklarının arasında son anında bile kalbinde parlayan özlemiyle geziniyor. Belki de en çok da o özlemi merak ediyorum. O cadının son anına kadar kalbinde taşıdığı o özlemi o kadar çok merak ediyorum ki! Ve en çok da bunun için üzülüyorum, en çok da bunun için korkuyorum.

Belki de diğerleri de bunun için korkmuştu. O cadıdan, o büyük özlemi, o büyük sevgisi ve son anına kadar koruduğu o iz nedeniyle çok korkmuş olmalılar. Onu yok etmek isteyecek kadar çok.



Popüler Yayınlar