Yağmurda parlayan kırmızı güneşler.

 

Sanırım ki, ''cadılık'' eğitimimin başlangıcı, doğa içinde geçirdiğim zamanları kapsayan çocukluk yıllarıma dayanıyor. Doğanın sesini duyma pratikleri yapmam için kendimi zorlamam gerekmezdi. Doğa, zaten kendi sesiyle daimi şarkısını söylerdi. Her çeşit renk her yanda, kendi şarkısıylaydı ve benim tek yapmam gereken sadece, onları izlememdi. 

Yağmurun sesi akşamın sessizliğine karışırken, bazen aklıma bazı manzaralar gelir. Özellikle de köy yolunda dalgalanan gelincikler. Bu gelincikler ile yağmurun evin damlarına vuran sesi benim hatıralarımda birbirine karışmış ve bir koşuya dönüşmüştür.

Anneannemlerin köyündeki evde çocukken zaman geçirdiğim günler oldu. İtiraf etmek gerekirse, büyüdükçe bu günler yalnızca maziye karıştı ancak o köy evi benim aklımda yağmurdan kaçıp sığındığımız, sobasında ısındığımız ve yavaşça uykuya daldığım bir an olarak yer bulmaya devam etti.

O evin bahçesine uzanan kiraz ağacı yıllar içinde soldu gitti veya ilerideki ağaçlara yaptığımız kat kat battaniyeden oluşan salıncağım da öyle... Artık o ev bile eski haline benzemiyor, iyi ki benzemiyor, ancak yine de... Bazı şeyler değişse bile, o şeyler bizim için bizde yaşantı bıraktığı haliyle var olmaya devam eder ya... İşte ben de şimdi o evin çok daha konforlu olan salıncağında sallansam bile, içimde hep iki ağaç dalına yapılmış ve düşmeyim diye tetikte olduğum, tamam galiba biraz rahatsız, salıncağı anımsayacağım.

O zamanlarda oradaki tek torunun ben olmam da bunda etkili mi acaba diye düşünüyorum... Sanırım evet. Kardeşim bana yetişene kadar bile bir süre zaman geçmişti. Kuzenlerimin gelişiyse benim bir ergene ve hatta yetişkine dönüşmemi buldu. Kuzenleriyle büyüyenlere, zorlasam, özenebilecek bir yana sahibim. Çünkü benim küçükken benimle yaşıt biri ilk kuşak, diğeri ikinci kuşak olmak üzere bizden uzakta yaşayan iki kuzenim dışında yaşıtım hiç kuzenim yoktu.

Bunun bana ayrıcalık sağlayıp sağlamadığını düşünüyorum. Eee, tek torun olmak kulağa havalı geliyor hani... Oysa hayır. Pek bir ayrıcalık yaşadım mı emin değilim. Tamam, çok çok küçüklük fotoğraflarımda hep sırıtmam halimden memnuniyetime bir kanıt olabilir, öte yandan... Uzun süre tek torun olarak kalmış olmamın (beni kardeşim takip etmişti) bana pek de büyük ayrıcalıklar sağladığını söyleyemem.

Yalnızlık hissettiğimi de düşünmüyorum. En azından o köy evinde bunun sorgulamasına giremeyeceğim kadar çok değişken varmış gibi görünüyor. Bahçe işleri, salıncakta sallanmak ve insanların kafasını şişirmek dışında bir cırcır böceği kız olarak yapabileceğim eminim pek çok başka şey daha bulmuşumdur.

Yağmurun çatıda çıkardığı sesin hissi bugün hala kulaklarımda. Sesi unuturuz ama hissi bizimle kalır değil mi? O ses, gelinciklerin arasında dolaşıp bana ulaşıyor.

Gelincikler, ince uzun halleriyle kırmızı elbiselerini giymiş zarif çiçekler. Onların böyle alelade yerlerde öylece açabiliyor olmaları beni biraz şaşırtır. Pek bir çaba istemeden kendi başlarına var olup topraktan yükselen bu zarif çiçekler, aslında anlam olarak güçlü duyguları simgeliyorlar. Kırmızı gelincikler, 1. Dünya Savaşı'nda şehit düşen askerlerin anısına ithaf edilmişler. Bu kırmızı yoğunluğu bizlere vatan uğruna dökülmüş kanı çağrıştırdığı gibi, fedakarlık ve aşkı da ifade eder. 

Japon kültüründe narinliğiyle yaşamın geçiciliğine atıf yapan gelincik çiçekleri, Yunan mitolojisinde uyku ve ölüm tanrıları ile ilişkilendirilmiştir. Gelinciğin uyuşturan etkisi, uyku ile ölüm arasındaki ince çizgiye dokunur.

Yol kenarlarında bitebilecek kadar alçakgönüllü, bakanın içini açabilecek kadar özenli bu kırmızı duvaklı gelincikler, renklerinin canlılığı ve narinliklerinin zıtlığında yaşamı, umudu ve yeniden doğuşu simgelerler.

Peki gelincikler nasıl sever?

Gelincikler, benim onları birbirlerine yakıştırdığım gibi, yağmura karşı boş değiller midir acaba bunu düşünüyorum.

Gelincikler, bizlerin altında yürümekten hoşlanabileceğimiz kadar yağan, narin yapraklarını okşarcasına akıp giden ince uzun yağmur tanelerini severlermiş. Çok şiddetli yağmurlar onların köklerini çürütür, çiçeklerini soldururmuş. Yani o zaman... gelincikler, kendileri gibi nazik bir aşka karşılık verebiliyorlarmış.

Aslında onların asıl sevdiği, güneş ve nemli havaymış. Yani onlar, yağmurdan sonraki toprak kokusunu içlerine çekmeyi muhtemelen tercih ederlerdi.

Gelincikler, yaşamayı bilen çiçekler. Yaşamın yol ağzında açan, var olan, süzülen, nefes alan ve kırmızı kırmızı parlayan çiçekler. Aynı zamanda gelincikler, benim çocukluğumun yağmurda parlayan kırmızı güneşleri.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Görsel yapay zekâ ile üretilmiştir.


Yazmak hatırlamaktır.

 

Yazmak, hatırlamanın bir yolu. Üstünden zaman geçtikten sonra yazdıklarını okuyup anımsamak için değil, tabii o da var ve açıkçası bunu göze almak gerçek bir cesaret ister... Yine de benim bahsettiğim hatırlamak; yazma sonrasında değil, yazma eylemini gerçekleştirme anında olan hatırlama davranışıyla ilgili.

Yazmak son geliştirdiğimiz dil becerimiz. Bir insan, eğer bir sağlık sorunu yoksa, önce duyarak yaşamına başlar. Sonra duydukları aracılığıyla bir dili edinir, ki buna ''ana dili'' deriz. Sonra o dili konuşur. İlk iki beceri hazır bile: Dinlemek ve konuşmak.

Bazı çocuklar bunu evde de öğrenebilse de, genelimiz okula başladığımızda diğer iki dil becerisini öğreniriz: Okumak ve yazmak. Yazmak daha zor gelişen bir dil becerisidir. Gerek ana dili öğretiminde, gerekse yabancı bir dili öğrenirken aslında en son başvurduğumuz beceri de bu nedenle yazmaktır. Çünkü yazmak, aslında bir yaşanmışlık gerektirir. Söz konusu dile dair hiçbir artalan bilgisi bulunmayan birey, o dile dair üretime geçemez. Yazmak, üretici konumuna geçtiğimiz bir anlatma becerisidir. Bundandır ki, özellikle de, yabancı bir dili öğrenirken en çok anlatma becerileri olan konuşma ile yazmak konusunda sıkıntı yaşandığı görülür. 

Ben neden yazıyorum acaba diye düşünüyorum. 

Ana dilimizi bildiğimizi sandığımızda bile aslında onun inceliklerinden bihaber yaşamımızı sürdürüyoruz. Dil, evet, temelde bir iletişim aracı olsa da, bu aracın derinliklerine ulaşmak aslında dil organizmasını kontrol etme becerisi kazanmak demek. Dili iyi kullanabilen bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebildikleri için, diğerleri üzerinde de etki bırakma gücüne sahiptirler.

Dil, yaşayan bir varlıktır. Onun soluduğu hava, insanlardır. İnsan ilişkileri dilin yapısını canlı tutan ana unsurdur denilebilir. Bu bakımdan bebeklikten ve hatta ana karnında dış dünya seslerini işitmekle başlayan dil ile tanışma sürecimiz, bebeklik-çocukluk evresinde dili kullanmayı öğrenme ve bu yolla iletişim kurma ile ilerler ve akabinde formal yolla okullarda dili, ana dilimizi, başta temel kurallarıyla (okuma yazma) öğrenir, ardından bu dili daha etkin ve etkili kullanabilme becerileri geliştiririz.

Dil aslında bir çeşit düşünme aracıdır denilebilir. Bizleri Neandertallerden üstün kılan faktörlerden biri de, evet, dildi. Dil yoluyla iletişim kurmayı keşfetmiş atalarımızın elindeki silah her şeyden daha güçlüydü ki bizler, bir klavyenin ışığında yazılmış bu metnin etrafında bugün toplanabildik.

Dili öğrenmek, düşünceyi öğrenmekle eş değerdir denilebilir. Bunu kimse demese bile, inanın, ben derdim. Dili kullanmayı öğrendikten sonra bizler aslında okulda üst düzey düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak dili bir araç konumunda kullanırız. Bir insan zaten ana dilini biliyordur; mühim olan ana dilini kullanabilmek. Ana dilimiz, düşünce dünyamızı şekillendiren ve çeşitlendiren ana mekanizmadır. Yabancı bir dili veya bebekken öğrendiği ikinci dilini çok iyi seviyede konuşan insanlarda bu durum daha çeşitlenmiş olabilir tabii. Hatta öyle ki, ikinci bir dil olarak öğrenmemiş olsa bile, yani bebekken veya hayatın erken çocukluk evresinde öğrenilmemiş de sonradan büyüyünce öğrenilmiş bir dil olsa bile, öğrendiği yabancı dili yaşamında sıkça kullanan ve ana dilini kullanmayan bireylerin ana dillerinde gerilemeler olduğunu görebiliyoruz. Bu gerileme en bariz olarak konuşma becerisinde hissedilir. Çünkü konuşma aslında düşüncenin dış dünyaya çıkış yaptığı ilk dil beceri alanıdır.

Ne dedik?: Düşüncenin dışarı çıkış yaptığı... 

Dil ile aslında yaptığımız tam olarak bu. Düşüncelerimizi dışarı çıkarmak.

Yazma becerisi diğer üç beceriden sonra yetkinlik kazanılan bir alan. Evet, ben neticede bir Türkçe öğretmeniyim ve bunu söylemeye hakkım var :), bizler 4 temel dil becerimizi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) bir arada geliştirmeyi hedefleriz. Yani önce şu beceri iyi kıvama gelsin, sonra öbürü; değil. Mümkün mertebe eşit düzeyde ilerlemek amaçlanır. Ancak, tabi ki yazmak daha karmaşık bir beceri alanıdır. Beynin öğrenilen söz konusu dilde (bu ana dilinde yazmak da olabilir) sembolleri ifade edebilmesi için, yukarıda da değindiğim üzere, birey (ve beyni :) öncesinde dile dair girdi elde etmelidir. Yoksa beyin o sembolleri nasıl kodlayabilir de bir kağıda aktarabilir ki?

Dilini bu dört temel dil becerisi alanında geliştirmiş bir insanın kavram ve aslında kavramların da ötesinde imgeler dünyası genişler ve hatta derinleşir. Düşünme becerilerini ve hatta üst düzey düşünme becerilerini (eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi) geliştirmemizin yolu da zaten budur: Dili geliştirmek. Bir dilde önce düşün, sonra o dili öğren; bana bu bakımdan inandırıcı gelmiyor. O dilde bir yaşantı elde etmemiş birey, o dilde nasıl düşünebilir? Bu olsa olsa, iyi ihtimalle, dil becerilerini geliştirme sürecinde (ki bu aslında bilişsel, duyuşsal ve devinişsel olarak çok boyutlu ilerleyen bir süreçtir) bir bütün olarak gelişim gösterebilir. Ben dili öğreneyim sonra o dilde fikir üretirim diye de bir şey yok. Her şey zaten eş zamanlı gerçekleşir. Öğrenmek bir bütündür. Bence bizim yaptığımız ana hata bu öncelik sonralık ilgisini katı bir şekilde kurmak.

Bilişsel dedik, nedir bilişsel süreçler... Beyinle ilgili olan, söz konusu dil özelinde olduğu için, beyindeki dili anlamlandırmayla ilgili tüm durumlar diyebiliriz. Bilişsel öğrenme basamakları da bulunuyor ama burada sadece kendi fikrime yer verdiğimden, bilgi verme amacı taşıyan bir metin yazmadığımdan dolayı, buralara artık girmiyorum. Ne ne demek biraz anlasak yeterli.

Duyuşsal dedik, nedir duyuşsal... Duyuşsal, bireyin öğrenme sürecinde psikolojik durumlarını ifade eden etkenler. Motivasyon, kaygı, tutum, ilgi, özyeterlik vb.

Devinişsel dedik... Bu da, motor becerileriyle ilgili durumlar. Bedensel organ ve kasların kullanımıyla ilgili durumları ifade eder; kas zihin uyumu vb gibi durumları içerebilir.

İşte! Yazmak, tüm bu süreçlerin en kapsamlı bir şekilde gerçekleştiği dil beceri alanı. Çünkü bir kere, anlatma becerisidir yazmak. Yani önce bir ifadeyi anlaman lazım ki, sonra anlatabil. İkincisi, yazma becerisi yapay bir dil becerisidir. Ne demek istiyorum; çocuk doğduğu gibi yazmayı öğrenmez. :) Dinleme ve konuşmayı doğal yolla, yaşantıyla öğrenir, geliştirir. Dinleme ve konuşma için de zaten bu nedenle doğal dil becerileri diyoruz. Yapay dediğimiz de, okulda formal (resmi, kurallara dayalı) yolla öğrendiğimiz okuma ve yazma beceri alanlarıdır.

Yazarken insan aslında tüm girdilerini çok hızlı, hatta kendi farkındalığının da ötesinde hızlı düşünür. Bu nedenle, özellikle de yazma alışkanlığı edinmiş insanlar beni anlayacaklardır, bazen yazarken ''ben aslında bunu yazmayı başta düşünmemiştim,'' diye bile düşünebiliriz. Çünkü bilinçaltından da zihnimizde tuttuklarımız yazma anında yüzeye çıkarlar ve düşünce formundan yazı formuna akış sağlarlar. Bu bakımdan yazmak, hatırlamaktır. Topladıklarını hatırlamak. İçindekileri hatırlamak.

Yazmayı benim için özel kılan da budur: Hatırlamak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Midoriyle sırdaşlığımız çok kısa sürmüştü,
insanın içindekileri akıtabileceği alana ısınması da
önemli sanırım (işte! duyuşsal alana giren bir durum :).


Kalbim, nasıl seversin?

 

Yıldızım.

Defterime çok önemli bir şey yazarken araya girdin. Ya da belki de, çok önemli kısımlar bittikten sonra araya girdin. Böyle giderse gerçekten hiç kavuşamayacağız. Yoksa bunu istemiyor musun? Aaaa, tamam tamam, alınmam.

Baksana, seni yazmak yerine her seferinde sana yazmayı tercih ediyorum. Yoksa bunu sen mi yapıyorsun yıldızım!? Yıldız ışığını bana ulaştırıyor ve beni bir mektup yazmaya mı ikna ediyorsun? Anlamadım sanma! Bu kadar tesadüf fazlaydı...

Seni görememem tuhaf. Yağan yağmurun aramıza okyanuslar çektiğini düşünebilirdim, eğer gökyüzüne bakmasaydım. Gökyüzünün karası ile uzaklaşan gece bulutlarının grili beyazı birbirinden net bir şekilde ayrışıyordu. Buna rağmen o karanlıkta seni göremedim. Gecenin karanlığında bile yoksan, neredesin yıldızım?

İyice kısacaktım gözlerimi ki, o da ne! Yüz hatlarım bu kadar belirgin miydi? Ah evet, artık öyle bunu ben bile biliyorum. Öhöm, işte sen de gördün mü bilmem... Senin yerine kendimi izledim ne var canım. Belki de loş floresan ışığının mutfak camında gizlediği cildimdeki buğu, beni tam bir modele dönüştürmüştü. Evet, öyleydi. İstersen inanma, aaaa.

Biliyor musun, artık hep böyle oluyor. Ben seni görmeye niyetleniyorum, sonra bir bakıyorum kendimi izliyorum. Hem de uzun uzun.

Geçenlerde bir fotoğrafım çarptı gözüme. İnsanın kendi fotoğrafını beğenmesi, çok beğenmesi, böyle mi hissettiriyormuş acaba? Sanki başka birini beğenir gibi yoğun bir his. İnsan kendini böyle mi sever yıldızım? Sen biliyor musun?

Yıldızım... Başka birine aşık olursam bana bozulur musun? Dünyalı kalbim, başkası için çarparsa... Onun bakışlarını merak edersem, onun gülüşünün izlerini ezberlersem... Bana kızar mısın yıldızım? 

Kalbin biri için çarptığında, o senin yıldızın olmasa da... en azından ilk etapta böyle olmasa da... O kişi senin yörüngene giriyor. Her seferinde ''deriinnnn bir merak'' duymasan da, bir merak noktası, seni ona çekiyor. İtiyor yazacaktım ama hayır; çekiyor. Belki de seni ona çeken şey, evet onu sana çeken değil yanlış okumadınız sevgili okurlarım, seni ona çeken şey... Onun manyetik alanı oluyordur belki de. 

Her insanın bir manyetik alanı var değil mi? Bazı günler bunun çok farkında oluyoruz. Kendi manyetik alanımızın. Bu günlerde güneşin parlaklığı, yağmurun sesi, kedilerin pati kuşların kafa hareketleri ve hatta insanların varlıklarından gelen sıcak his... Bunlar seninle bir bütün olarak akıyor değil mi? Bunun üzerine özel olarak bile düşünmüyorsun. Bu, birine duyulan ilgiyle ilgili bile değil. Bu, senin manyetik alanını üstüne giymen ve aslında onu taşımanla ilgili. Üstünde zaten olan bir şeyi, kendi enerjini, taşımanla ilgili. 

Belki sonra da böylece... Bir yıldıza değil belki ama; yaşayan bir varlığa çekiliyorsun. Belki o da sana çekiliyor. Bence bu, insan olmanın en keyifli yanlarından biri. Belki de insanlar da böyle seviyordur. Bu doğru mu insan kalbim? Doğruymuş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(1Q84, Haruki Murakami)


Basit Bir Yazı.

 

Çok ağladığım bir günü hatırlıyorum. Niye o kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum ama elbette birden çok sebebi vardı ve tüm bu sebepler tek bir zamanda birleşip gözyaşlarına dönüşmüşlerdi.

Üç yıl öncesiydi. Evet öyleydi. O kadar çok ağlamıştım ki, gözyaşlarım ben olmuştu ve ben yok olmuştum sanki. Hayır, yok olmak ister gibi ağlamıştım. Evet öyleydi. Evet pek hoş değil ama öyleydi. Ağlama hali bedenlenseydi, sanırım o anki bana dönüşürdü. Sonrasında ne zaman ağlasam, aklıma bu ağlamam geldi ve böylece ağlamam kaçtı. Evet kaçtı. Çünkü hiçbir ağlama, evet bu kesin, o kadar kötü olamazdı. Olmasındı da zaten.

O zamanlar bedenimin beni tolere ettiğini görüyorum. Bana zaman tanıdığını. Bir sonraki yıl cilt sorunlarım oluşmuştu. Çünkü ben hiç akıllanmamıştım. Ondan sonraki yıl daha başka bir alerjik etki ara sıra uğrar olmuştu. Bu beni korkutmuştu. Çünkü hiç kimse ellerinin üstüne yatıp yok olmayı bekleyecek kadar alerji yaşamamalı.

Bununla ilgili trajikomik bir anım var. Cilt doktoru beni alerji doktoruna yönlendirmişti. Doktor hanım da bir görseniz işini pek bir seviyordu. Bütün dertlerini sanki ben çöp kovasıymışım gibi bana boşaltmıştı da, benim sorunuma dair bir adamakıllı cümle ağzından çıkmamıştı. Üstüne bana kızmıştı, neden alerjiden ölürken acile gidip serum almışım da üç hafta boyunca kendisine ancak bulabildiğim randevuyu beklememişim diye. Çok sevecen, ilgili bir doktordu yani. Üstüne kendisinin psikologluğunu da üstlenmiştim, oh. 

Bir şeye alerjim çıkmamıştı ama ne hastalar geldi o doktora aman aman. Düzenli kullandığı ilacının adını hatırlayamayan mı dersiniz, alerjisine dair tek bir fotoğrafı bile olmayan mı... Doktor hanım nedense bir tek benimle dert ortağı (!) olmuştu da, diğerlerine sadece uzak bir muaneyle yetinmişti. Sağ olsun iki paket antihistaminik ilaç yazmıştı, o sıralar iki ay rahat etmiştim. 

Psikolojikti. Stresten değil, sinirdendi benimki. Ne zaman sinirlensem (ki o sıra hepti), vücudumda bir sürü kırmızı kaşıntılı batmalı döküntü çıkıyordu. 

Hasta olmaktan nefret ederim. Bir cilt sorunu yaşamak (ki genelde hayatım boyunca hep ilk cildim tepki verdi) ayrıca iğrenç. Hele de benim gibi görüntü takıntınız varsa. Sonra sonra kendimi alıştırdım. Alerjim tek tük kaldığı zamanlarda bile ilaç içmemeyi seçerek başladım (ki doktorunuz iç dediyse siz için, ben kafama göre davrandım, yaptığımı önermiyorum). Sonra sinirlenmemeyi seçmekle tamamen bitirdim. Ama inanın bana berbattı, leşti. 

Korkunçtu.

En korkuncu neydi biliyor musun, hep budur, tek bir soruyu duymamam: Nasılsın? Artık bunu aştım ama bazen bu soruyu duymak istediğim tüm günler için buruk hissediyorum. Başka birine üzülür gibi buruk hissediyorum. O bunu hak etmiyordu gibi. O kadar kötü hissetmişim ki kendimi, o acıyı hissetmiş halimi ''o'' olarak görüyorum bugün. Beynim ancak bu şekilde başedebiliyor.

Bazıları bunda ne var der herhalde. Bu nedenle sorunlarımı da pek paylaşmam. Hiç paylaşmam. Bazen blogda bin yıl sonra yazarım. Neden bilmem. Anlaşılmak için değil aslında. Çünkü o zamana kadar bin kere değişmiş, kabuk değiştirmiş olurum zaten. Kendime sarılmış olurum. Yine de, belki de, ''o'' dediğim geçmiş acılı halim, veya bu fazla dramatik oldu, tek başına olan halim için bir şekilde ''ben buradayım'' deme yazılarıdır bunlar.

Ben senin yanındaydım İlkay, deme yazıları.

Bu da canımı yakardı. En çok buruk hissettiren de bu olurdu zaten. Ama insanın elinden başka bir şey gelmeyebilir. 

Son zamanlarda içimi burkan şey ise, buna bir çare olmadığı. Geçmiş zamana çare yok. Yalnız hissetmiş parçamı onaramayacak olmak, kalp kırıcı. Ben onun yanında olsam bile, şimdi kendimle olduğumu bilsem bile, yalnız olduğum günler için ne yapabilirim? Hiçbir şey. Bu kalbimi kırıyor. Bazı parçalarımın yanında artık kimse olamaz. Bazı parçalarıma artık ''nasılsın'' diye sorulamaz. Üzülüyorum, böyle olunca gerçekten üzülüyorum. 

Kendim için değil. Şu andaki ben için değil. Galiba artık bunu aştım. İçim o kadar ezilerek kabullenişe geçmiş ki, artık bunu aşmışım. Sadece, o parçam için üzülüyorum. O parçam için yazıyorum.

Çünkü o zaman bilmiyordum. Çünkü o zaman içimde bir yerde hareketli bir şey vardı. Beni ağlatan, beni sinirlendiren, beni kıran ama canlı bir şey.

Şimdi daha mı güçlü hissediyorum bilmem ama o canlı şeyi artık hissedememek de kalp kırıcı. Hissetmek de istemezdim bu arada. :) Çünkü o şey de beni üzüyordu. Çok, çok üzüyordu. Yine de, hissetmek canlılığın belirtisidir. Ve umudun. Benim içimdeki bazı şeyler yok oldu. Belki de kendimi korumam ve ilerlemem için bu gerekliydi ama...

Artık üzücü bile değil. Ben kendim için değil, geçmişte bir anda (en uzaktan en yakın geçmişe kadar) üzülmüş parçalarıma, hallerime üzülüyorum. Çünkü onun üzüntüsünü paylaşabileceği bile bir tek kişi yoktu.

Bu tip yazılarım sonradan beni ürkütüyor da kaldırıyorum. Ne için yazdığımın sorgulanması sanırım bu ürküntümün nedeni. Tamam, bazı yazılarımın bir amacı olabilir. Ama mesela bunun yok. Sadece içimden gelmiş olamaz mı? Sadece anlatmak istedim ve anlattım. Bu kadar basit olamaz mı?

Olabilir.

Sanırım sorun şu: Yalnızlık geçiyor ama yalnız hissetmiş olmak geçmiyor. 

Böyle bir cümle vardı ama orijinalini anımsamıyorum. Olsun, bu benim cümlem işte. Bu cümleyi başlık yapsam yazım çok daha fazla okunur değil mi? Bu nedenle yapmayacağım. Çünkü bu sadece, evet, basit bir yazı.

Bazen, blog adımdan dolayı mı kendimi anlatıyorum burada acaba diyorum. Öyle öyle, bakma ekrana öyle, öyle ciddiyim. Acaba blog adım direkt kişi adı, yani benim diye mi acaba kendimi anlatıyorum diyorum. Eski bloğumun adı bir yer ismiydi mesela, bu nedenle demiyorum ama orada hep gördüklerimi anlatırdım. Yerlerimi. Oysa burada hep kendimi anlattım. Sence de tuhaf değil mi?

Yeni blog olmasa da, adımı değiştirme fikri de tam da dün aklıma gelmişti. Yeni ad önerimi yazmayacağım çünkü bundan vazgeçtim. Baktım ki, buradaki insanlar beni ''Neptünlü Cadı'' olarak tanıyor. Biraz artık marka değerim olmuş. :P Böyle benimsenmişim. O zaman sitemdeki yazı tarzımı değiştirmek için benim çaba sarf etmem lazım...

Bazen yazılarımı yine komple imha etmeyi veya taslakta tutmayı istiyorum. Taslak, yapabildiğim bir seçenek değil. Benim için sürdürülebilir değil yani. Sonunda mutlaka yayınlıyorum. :) Silince de yayınladığım yazım olsa da, silince yeniden yayınlama isteğim bitiyor. O yüzden geçen yıl tüm kişisel konulu yazılarımı silmiştim zaten. Bence doğru bir kararmış bu arada. :) Çok düşünmeden almıştım bu kararı ama doğruymuş.

Yine de, bu sefer silmek istemeyen bir yanım var. Silsem üzülürüm sanki. Çünkü hissederek yazdım. Öncekileri de hissetmiştim ama... Bilmiyorum, güzel yazılar?? :) Edebi değeri pek olmasa da, çünkü ana amacım bu olarak yazmadım, güzel yazılar.

Bunu düşündüm işte... Edebi değeri olan şeyler mi yazmalıyım? Veya, bilmiyorum; aslında beni ''Neptünlü Cadı'' yapan da bu değil mi: İçtenlik. Yani, tam olarak Neptünlü Cadı olmam. :)

Bu personamı sevdim sanırım. Bu kimliğimi yani. Bana en yakın şey bu çünkü.

Belki yeterince cool değil :) veya öyle bir şey... Ama yeterince gerçek, sanki?



İçimdeki Sessizlik.

 

Kendimi nöronlarımdaki zehirden arınıyormuş gibi hissediyorum. En son ne zaman böyle hissetmiştim... En son ne zaman sessizliği hissetmiştim?

İzin vermek mi bunu sağladı, yoksa neyin sağladığından öte, neyin neden olduğunu mu sorgulamalıyım?

Türkçede çoğunlukla bazı ifadeleri yanlış bile olsa birbirleri yerine kullanıyoruz. Örneğin ''sağlamak'' kelimesi olumlu durumlar için kullanırken, ''neden olmak'' ifadesi olumsuz durumlar için kullanılır. İstendik bir sonuca bizi götüren maddeleri ifade ederken, ''sağladı'' demeliyiz; istenmeyen bir sonucun nedenlerini ifade ederken ise, ''neden oldu.''

Bu tabi ki günlük hayatta uyulması gereken mutlak bir kural değil ancak dilbilgisi ve anlatım bozuklukları konusu kapsamında evet, bir kural.

Üniversitede bir lisans dersimde bir hocam bu tip konularda gerçekten dikkatli ve katıydı diyebilirim. Koskoca sınıfta benden başka 'hata' yapan yok muydu bilemesem de (belki de kendini en çok ifade eden veya etmek isteyen ben olduğumdan), nedense hep ben uyarı alıyordum (ya da aklımda öyle kalmış, çünkü ismim bir hayli anılmıştı - buna rağmen bir türlü öğrenilememişti :). 

Derste ''adına'' kelimesi yerine ''için'' kelimesini kullanmamın doğru olmayacağını net ve detaylıca açıklamıştı hocam. Örneğin; ''yazmak adına buradayım'' yanlış bir kullanım. Bunun yerine, ''yazmak için buradayım'' demeliyiz. Çünkü ''adına'' aslında birinin yerine geçmek anlamında kullanılan bir edat. Bu cümlede ise burada bulunma amacımın nedeni belirtiliyor. ''İçin'' ve ''adına'' edatları birbirleri yerine kullanılmamalı.

Gündelik hayatta bu kullanıma kim dikkat eder: Pek az kimse. Ancak o derste o kadar uzun uzuuunnn doğru kullanım açıklanmıştı ki, evet, gerilmiştim. Böyle şeyler de hep benim başıma gelmiştir bu arada ahhahahah, galiba öğrenmeye açlığımdan dolayı hep kendime çektim...

Ne diyordum... Öğrenme açlığı. Ne diyordum... Sessizlik.

Sessizlik benim için unuttuğum bir haldi doğrusu. Öyle ki ben artık benim normalim, hatta ve hatta kişiliğim, özüm, varlığım seslilik sanmıştım. Oysa sadece, nöronlarımda dolanan bir çeşit... bir çeşit... Tutunduğum düşüncelerden kaynaklı bir çok seslilikmiş bu. Kendini kendine bile açıklama ihtiyacı. Bunun ötesinde bir ses yoktur muhtemelen.

Oysa sessizlik, gerçek bir sessizlik, aslında berraklıkla eşdeğermiş. Bunu hissettim. Bunu hiç bu kadar uzun süreli ve aslında tutarlı bir şekilde hissetmemiş, deneyimlememiştim. Resmen beynim sustu. Sessizlik, varoluşunu görmekmiş.

Hep sesliliğimi paylaşacak bir şeyin özlemi içinde oldum sanırım. Oysa zamanla, bu istek avuçlarımın arasından kayıp giderken... kafam karıştı. Bilmiyordum ki bu çözülme bana daha gerçek, benim gerçeğimi getirecek.

Belki de bunun sebebi büyümemdir. Yaşımın, evet biyolojik yaşımın büyümesidir. Olgunlaşmak bile çok seslilikten geçebilir. Oysa beyin gelişimi nettir, biyolojik bir süreçtir. Sanırım, beyin gelişimimle ilgili bir şey bu. :) Frontal lobum mu gelişti nedir... Öyle olmalı.

İnsanlar meditasyonla bile bu dinginliğe ulaşmayı hedefliyorlar. Oysa çok yanlış bir yolla bu deneyimleniyor genelde. Meditasyonda veya sadece dururken bile, hep bir şeyler düşünürüz. Bir şeyler yaparız. Bir şeyler söyleriz. Bir şeyler hissederiz.

Oysa sessizlik, sadece kendinde kalmak. Kendini eylediğin, oyaladığın, takıldığın ve hatta bunlara sebep olan bağımlı fikirlerini zihninden arındırmak. Bizlere -psikolojik gelişim için bile- düşünceleri zihinden atmamızı öğüt verirler; oysa kökü kazımadıkça bir fikri atarsın, bir benzeri belirir. Masum gibi görünür ama aynı fikrin lacivertinden öteye gitmez. Arındırmak lazım, atmak değil. Bunu fark ettim sessizlikle birlikte.

İçimdeki sessizlik bana mavi rengi çağrıştırıyor. Deniz gibi bir rengi. Deniz gibi bir hali.

Sanırım artık cırcır böceği kız değilim. İçimdeki cırcır böceği acaba neye dönüştü, merak ediyorum. Belki de hala bir cırcır böceğim vardır kalbimde ama belki de o, kelimelerin ötesindedir. Kelimelere tutunmuyor, onların yazı dilindeki kurallarını sorgulamıyor, sadece deneyimliyordur.

Evet belki de sessizlik, kelimeleri deneyimlemektir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Son olarak kitaba getirebileceğim olumsuz eleştirilerden bahsedeceğim. Kitabın özellikle ilk 120 sayfasındaki Aeden gezegeni kısımlarında aşırı yoğun ''bu böyledir'' tarzı öğreti ağırlıklı cümle içermesi, anlatımın akıcılığını olumsuz etkilemiş. Edebi yani kurgusal metinlerde bu kadar çok yargı cümlesi, metni bağlamından uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Kurgu akışına gölge düşürmeyecek şekilde, biraz daha okura da alan bırakacak, bir şeyleri keşfetme imkanı tanıyacak şekilde bu ''fazla anlamlı'' cümlelerin azaltılması ve metnin sakinleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum (hadi ama o kadar da ''insansı'' değiliz, düşünebiliyoruz yazar hanımcım!). Bunun dışında dünyaya giriş sahnelerinde fark ettiğim ilginç bir durum var. Yazar, Dünya betimlemelerindense Aeden gezegenini çok daha edebi ve canlı bir şekilde tasvir etmiş. Bunu belki de bilinçli bir seçimle yapmıştır bilmiyorum ancak Dünya kısımlarını gözümde canlandırmak, hiç gitmediğim :) Aeden'i gözümde canlandırmaktan daha zorlayıcıydı. Son olarak, kitabın özellikle son 100 sayfasındaki olayların çok hızlı aktığını düşünüyorum. Hatta bazı olaylar ne ara yaşandı anlamadım bile. Anlıyorum, 576 sayfalık bir kitap için zaten yeterince detaylı bir metindi ancak o zaman madem her şeyi son kısma yığmak yerine, ikinci kitaba da sarksaymış olaylar. En azından hangi olay nasıl oldu daha net okurduk.

İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Biten ve Başlayan Şeyler Üzerine.

 

Bitişler insana özgürleşme fırsatı veren başlangıçlar anlamına da gelebiliyor. 

Benim hayatta en çok korktuğum şey... hayır bitişler değildi. Ben kendi varlığımın, zaten veya malesef, başlatmaya yatkın olduğunu düşünüyorum. Bir şey bana iyi gelmiyorsa, onu bırakma kararım fazla ani bir karar bile olabilir. Aman emek verdim, aman bunca zaman şunu tasarladım bilmem ne... ben burada değilim. Bir şey benim iç dünyamı aydınlatmıyorsa, veya artık aydınlatmıyorsa, benim için artık bir anlamı yoktur yani bitmiştir. 

Sanıyorum ki çoğu insan bunu kabullenmekte sıkıntı yaşar. Biten ilişkilerine tutunmak veya biten bir durumu bırakamamak en sık karşılaşılan bırakamama davranışıdır. Bende bu durumun belirtisi ise, geride kalan beni anlamaya yöneliktir. Çoğu insan giden kişi veya durum sonrasında aslında, benim gibi (ve sanırım), kaybettiklerini sandıkları bağı bırakmak istemezler. Oysa bağ, kaybolan bir şey değildir. Bu bir insanla olan bağımız gibi bir şey değil; bu, söz konusu bir insanla olan ilişki dinamiği olsa bile, aslında o ilişkiye senin akıttığın enerjidir. Zaten o ''bağa'' aidiyet hissetmeni sağlayan da budur. Karşı taraftan sana enerji akmasa bile, sen o oluşuma enerji akıttığın için, o şeye kendinden vermeyi kestiğinde, sanki kendinden bir şey azalıyormuş yanılgısına düşebiliyorsun. Oysa bu bir alışkanlığın kesilmesinden başka bir şey değil. İlk atak geçince ise, özgürleşirsin.

Enerji akışı zaten sağlıklı olsaydı, iki taraf da veya bu bir kişi değil de durumsa bile, o şey de bu ortak bağa enerjisini eşit veya eşite yakın (ki eşit olmalı aslında) verseydi, zaten bitiş yaşanmazdı. Dengesizlik, bitişleri mecbur kılan bir nedendir. Tek neden olmasa da, en büyük nedenlerden biridir veya olmalıdır. 

Senin kendi bağ parçan boşa gitmez. Yaşanmış hiçbir şey boşa gitmez. Hiçbir his boşa gitmez. Hiçbir düşüncenin de boşa gitmediği gibi. Her şey aslında senin anlaman ve her yeni adımını atabilmen için kendi kendine var ettiğin durumlardı. Bu bakımdan bitişler bir bağın sonu olsa da, senden bir şey eksiltmiyor. 

Bunu kendi kendime çoğu zaman kelime formuna getirmeden, bir çeşit bilinç haliyle anlatmaya çalışmışımdır. Bir şey bittiği için değersiz olmaz. Çünkü yaşandı. Biten bir şeyi devam ettirme çabası seni beslemez. Çünkü o bir bağ değil, senin boşa akan musluk gibi yitirdiğin enerjin (en başta zamanın, fikrin, duyguların).

Bu nedenle, bir şey bitecekse biter.

Bu nedenle, bir şey hep başlar.

Sadece başlayan şey, değişir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Asla Unutmamak İçin.

 

Benim bir defterim vardı. Bu defteri o amaçla mı almıştım bilmesem de, muhtemelen dış kabı nedeniyle, tamamen içgüdüsel olarak o defteri dilek defterim yapmaya karar vermiştim. Yazıcıdan istediğim şeylerin fotoğraflarını çıkarmış, onları kesmiş karşıma koymuş, hatta hangi sayfanın neresine resim yapıştıracağımı belirleyip yazmaya başlamıştım. Hayatımı yazmaya başlamıştım. Aslında bunun için iyi bir manifest yöntemi derler ama... belki de ben pek beceremedim.

Bu defteri 2019 yılının eylül ayında yapmıştım. Tam da yeni okul döneminin öncesinde. Odama vuran güneş ışığı bugün bile aklıma gelebiliyor, ne tuhaf... Ellerime yapıştırıcı bulaşmasın diye uğraşmam, resimler ikinci sayfaya taşacak genişlikteyse onları düzgün katlamak için harcadığım çaba... Bölük pörçük ama canlı sahneler halinde aklıma gelebiliyor.

Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundan esinlenilmiş bir kapağı vardı defterin. Tam olarak aynı tablo olmasa da, benzerdi. Hatırlıyorum vaktiyle çok da ucuza almıştım o defteri. Hele şimdi günümüzde o fiyata defter almayı rüyamızda bile göremeyiz sanırım. Güzel defterler alırdım o yıllarda. Elimde yedek defter bulunmasını önemserdim. Tamam, hala önemsiyorum ama o zaman defter fiyatları da makul olduğundan bunu yapmak daha kolay ve zevkliydi. Sonuçta ne zaman bir deftere ihtiyacım olacağını bilemezdim ya!

O defterin ilk sayfasına önce tarihi yazdım. Sonra da altına kocaman ''NE İSTEDİĞİMİ ASLA UNUTMAMAK İÇİN'' yazdım. :)

Bu gerçekten mantıklı bir yöntem benim için. Ben çok unutkanım. Değil yazmadığım şeyi unutmak, ben not aldıklarımı bile unutabilirim. Evet, anları, gerçekten yaşadığım anları unutmuyorum, aslında unutamıyorum... Belki de görsel hafıza dedikleri şey bende güçlüdür kim bilir... Veya mekansal\ uzamsal zeka? Bilemiyorum. Ama evet, bir anı aklıma getirmekte iyi gibi görünüyorum. Buna karşın, bildiklerimi kolayca unutabiliyorum. Sanırım yaşantı elde etmeye dair çekincelerimin de verdiğim önemin de en birinci nedeni bu: Hatırlamak. Ben benden akan ve bana akan, yani etkileşime girdiğim, yaşadığım şeyleri unutmuyorum. Yoksa hepsi zaten silinir ki.

O deftere yazdıklarımı büyük oranda unuttum. Hikaye gibi yazmıştım. Sanki o, benim hayatım gibi. Bu ilginç. Çünkü o yıllarda bu tip yöntemler henüz popüler değildi ve sosyal medyada dolaşmıyordu. Yine de bunu kendi kendime bulup yapmış olduğumu da sanmıyorum. Bunu yıllar sonra başka bir defterde bir daha yaptım. O daha yakın bir tarih. Ama nedense o ilk defterimin yeri bende hep özel kaldı. Belki de daha ilk sayfasına yazdığım not yüzündendir... 

İstekleri gerçek yapan da zaten bu değil midir: Asla unutmamak ve harekete geçmek.

Ne istemiştim peki yaşamdan... O deftere göre 2026 yılında sahip olmam gereken her şeyi yazmıştım biliyor musun? Bana o zamanlar -yani artık 7 yıl öncesi- içinde bulunduğumuz bu 2026 yılı çok uzak geliyordu çünkü. O zamana kadar olur herhalde amannn, diyordum. Hatta bir ödül aldığımı yazmıştım da, ödülün üstüne 2026 yazmıştım ahahhahahahahHSKJZGVKJDHXCKJHKJ tamam. Bu komik, çünkü buna inanmıştım. Yani, tamam, bana kimse ödül vermeyecek olsa bile (ki aladabilirdim! :P) bir ödül hissi yaşatacak bir şey... Bunu başarırım herhalde sanmıştım. Aslında makul bir istekti. Düşünsene, 7 yıla ne çok şey sığabilirdi.

Defterin ilk sayfalarına -tabi ki- aşkımı anlatmıştım. Sevgilimi ahahhahah. Onunla istediğim ilişkiyi. Uzun uzuuunnn yazmıştım. Sonradan arada okuyordum da onları. İnanarak mı okuyordum acaba... Bilmem. Ama gülerek okuyordum, mutlu olarak. Bazense hüzünlenerek. Olmayacakmış gibi bir hisle. Belki de bundan dolayı olmadı. Beni o zaman en çok bu üzüyordu. Şimdiyse bu bana komik geliyor. Bu isteğim, hayır isteğim değil (öyle olsaydı bunu sana yazmazdım), bu isteğimi isteme şeklim bana tatlı geliyor. Masum, saf, güzel. Bu nedenle artık beni hüzünlendirmiyor.

Sanırım -bir itiraf- bunu hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünerek istemedim. O zaman ne için? Bilmiyorum. Ama hiç gerçekten inanmadığımı biliyorum.

İkinci isteklerim başarılarımla ilgiliydi. Bu kısımdan hala ümitliyim. Bu nedenle ''manifestim bozulmasın'' :) diye sana onları açıklamayacağım. Ama şu an onlara aslında uzak değilim. Yine edebiyat\ Türkçe ekseninde isteklerdi. Ben zaten hep böyleydim. Daha liseliyken, hatta ortaokulda bile kendi kendime kendimle bu özelliğim nedeniyle övünürdüm. Kendi iyi olduğum alanları bilmemle yani. Ya da belki de, bildiğimi sanmamla. Ben hep iyi olduğum ata oynadım. Bir konuda baktım yeteneğim yok, kafam almıyor ve ''başarılı'' olamayacağım... Yeteneğime yöneldim. Zaten bu doğallıkla da oldu. Çünkü ben, zevk aldığım şeyde zaten hep öne çıkabilirdim ki. Benim alana ihtiyacım var. Büyüyünce işlerin hep böyle gitmeyeceğini anlıyorsun tabii ama... Ah buna hala inanmıyorum ve inanmayacağım! Sence ben hiç büyüyemeyecek miyim? Ben, iyi olduğum şeyi yapacağım. Bunun için doğmadıysam ne için doğmuş olabilirim!? Tabi ki bunun için doğdum, iyi olduğum şeyi yapıp diğerlerine de alan açmam için. Başka ne için olacak ki akılımm lım lım! :)

Sadece ötelendi. Ben o kadar içime gömüldüm ki... İyi olmayı, hazır olmayı beklerken... Yeterli olmayı, yetkin olmayı... Ödül alabilecek kadar mı yetkin olmayı yani?... Sanırım öyle. Saçma, evet. Ben de biliyorum! Ama insan bir şeye alışınca... O zaman başka şeye alış! Tamam biliyorum.

Biliyorum.

Üçüncü konu başlığım ise arkadaşlık üzerineydi. Hayatımda olan herkese hep değer versem de... Hani ''ortak bir dava'' derler ya... Ortak bir amaç. Buna sahip olduğum bir grup istemiştim. Sanırım ben hep bir grubun parçası olmayı istedim. Bir yere ait olmayı. Bunu gerçekten hep çok istedim. Ait olmayı, hep çok özledim. Bu gerçekten kalbimi bile sızlatabilir. Şu an sızlatmıyor ama istersem... 

İnanmadığım için sızlatıyordu. Önceden. Hiçbir yere ait olamayacağıma çok inandığım için, bu istek kalbimi çok sızlatırdı. Ne tuhaf... Artık ait olabileceğime inanıyorum. Bu nasıl olmuş olabilir? Üstelik bunun üstüne uzun zamandır hiç düşünmedim bile! 

Belki de onu dürtmediğim için. Korkumu. Sonra da o, erimiş gitmiş.

Ve bugün beni en çok mahcup hissettiren isteğim de bununla bağlantılıydı: Büyük işler yapmak. 

Instagramda bir sayfayı takip ediyorum. Çocuklar isteklerini yazıyorlar ve bu sayfa yöneticileri de gerçekleştiriyorlar. Genelde maddi durumu düşük ailelerin çocukları oluyor bu istek sahipleri. Çok basit şeyler istiyorlar. Çok çok basit. Bu düzenin adil olmadığını gösteren şeyler. Bu basit şeyler onlara kocaman gülümsemeler veriyor. Belki de yaşamları boyunca asla unutmayacakları hediyeler oluyor bu gerçekleştirilmiş dilekleri.

Şimdi, yine karşıma çıktı. Bir kız çocuğu sadece döner yemek istemiş ya. Kardeşiyle birlikte sadece bunu yemek istemiş. Tek de değil, kardeşimle birlikte yemek istiyoruz demiş. Döner ya. Bir çocuk bunu istemiş. Her şeyi isteyebilecekken sadece döner istemiş ve kardeşini de düşünmüş üstüne! Çok utandım. O kadar çok utandım ki. 

Hayatta beni en çok etkileyen dört grup vardır. Özellikle bu dört grubun yardıma ihtiyacı olması beni derinden sarsıyor: Çocuklar, hayvanlar, doğa ve yardıma ihtiyacı olan yaşlılar. Bu dört grup kırmızı çizgim. Çünkü birine ihtiyaçları var. 

Benim isteklerimden biri de buydu. Yardım etmek. Aktif olarak bunu yapmak. 

Bazen, kendi hayatımın beni mutlu edebileceğine inancımı yitirdiğimde de bunu düşünüyordum. Kendini adamak bence çok uç bir durum ve bu yaşamda benim de kendi yaşamımı yaşamam lazım. Ama bunu düşünüyordum. Hiçbir şey olmasa bile, kendi yaşamımı yaşamasam bile, yardım edebilirim. 

Yardım etmek için buna gerek yok tabi ki. Ama işte kendimi iyi hissetmediğimde bile bu yaşamda bir ışık hep bulurdum: Diğerleri.

O gönderi beni gerçekten etkiledi. Çocukların bu kadar basit bir şeyi istemeleri ve benim ''basit'' dediğim şeyin onların en büyük istekleri olması... Çok üzücü. Çocuklar bunu düşünmeyi, bunun hesabını yapmayı bile hak etmiyorlar. Onlar yiyecek düşünmemeliler. Tüm çocukların temel ihtiyaçları tabi ki sağlanmalı. Bu nasıl lüks bir istek olabilir ki?! Bu, bu gerçekten ağır. 

İnsan yanılgıya da düşmemeli. Üzgünüm ve öfkeliyim ama tüm dünyayı kurtaramazsın. Böyle düşünüyorum. Ama yine de, bir kişiye bile, bir canlıya bile yardım edebilirsin. 

İnsan kör olmamalı. Yaşama, kör olmamalı. 

O defterimi hala seviyorum. Hepsi de gerçekleşebilir şeylermiş aslında değil mi? Yazınca fark ettim. :) Sadece ben, büyük büyük yazmışım işte. Abartarak. Ondan dolayı gerçekleşmezmiş gibi olmuş. Sonra da buna inanmışım.

Yine de onu yazdığım için mutluyum. Özellikle de ilk sayfasındaki notumu: ASLA UNUTMAMAK İÇİN.


bu şarkıyı en son yıllar önce dinlemiştim.

şöyle bir versiyonu da varmış, güzel.



Popüler Yayınlar