Kalbimin İçi.

 

Sana yazmayacağım dedim ama tabi ki böyle bir şey mümkün değil. Hele de bu sıralar bir şeyleri kafaya takmaya müsait bir ruh halindeyken neden yazmayım ki? Hem burası benim bloğum istediğimi de yazarım bi' kere! -tamam-

Yine de artık eskisi gibi yazmayacağım konusunda ciddiydim. Yeni yazılarımı entelektüel bir çerçevede ve havalı ve bilgilendirici bir zeminde ele alma kaygısı içindeydim ki bir de ne göreyim, ben gönlümce yazmak istiyorum. Aman canım öylesini de yazarız ne yani aaaaa.

İşte bu. Ben sanıyorum ki bir anda elimi şıklatacağım ve bir çağ kapanıp öbür çağ açılacak hayatımda, benliğimde. Hade ordan İlkay hade ordan. Keşke öyle olsa mı mızık mızık onu bile bilmiyorum. Belki de iyi ki öyle değil. Öyle değil mi Dünyalı dostum, söylesene.

Dünyalı dostum, sence bu dünyalılar niye böyle? Ne olacak bu işin başı ortası sonu? Bazen bazı insanlara gıcık kapıyorum. Bana da kapan vardır elbet ama bana ne ben de kapıyorum. Ben haklı sebeplerle kapıyorum ve sonra da diyorum ki, ''Tanrım, ben de mi 'onlar gibi' olayım bunu mu istedin benden!?''

Bana ne insanlardan o da ayrı. Ben şanslıyım üzerine afiyet. Buna gözlerimi kapatmaya devam ettikçe de rüyamda bile ''mutlu'' olamam. 

Son günlerde öldüğüm doğruydu. Son günlerde son günlüğümdeki içime oturan yazım da bununla ilgiliydi. Başka bir yere gitmek istemişim. Buradaki ben'in acıklı halini yok edip başka bir yerde var olmak. Ne fark edecekti ben benken? Hiç. 

Çok dırdır ettim ben kendime. Çok üzüldüm, acıdım belki. Acımak da tepeden bakmak değildi aslında, şefkatti. Yine de böylesi bir şefkatten nefret ederim. Hayatta en nefret ettiğim şey ''güçsüz bulunmak''tır. Böyle diye diye kendimi mahfettim zaten.

Bir de şu var... Ben çok istemiştim. Bu cümleyi çok kuruyorum. Sanıyorum ki, iyi bir kız olup isteklerimi dilenirsem veya bana maaş yatırılır gibi verileceğini sanırsam olacak. Yetecek. Nerede yetecek, kendine üzüldüğünle ve kıytırık şefkatinle kalacan yaaaa.

Ama yine de insan bir karşılık bekliyor tabi bu konudaki ''dırdır'ımın hakkını yiyemem. Ben mükemmel biriydim. Bu aslında geçen yılımın dırdır konusuydu ama bu yıla da sinir krizi ve bıkkınlık olarak taşmış gibi görünüyor. Ben mükemmel oldum ama değerim bilinmedi ve karşılık alamadım... Bak bak bak. Öyle öyle. Çocukken de karşılık alamadım ben, alamazdım da. Kimlere kimlere neler verilirdi de... Mesela ne? Takdir, onay, sevgi, kabul... bla bla.

Beniyse hep bir ayrıca zorlarlar ve bana hak ettiğim onayı vermezlerdi. Ne ailem, ne öğretmenlerim... Arkadaşlarımın bile, en yakın gördüklerimin bile (ki sözümona onları kendim itinayla adeta ''elimle'' seçerdim) bana gerçek bir değer vermediklerini gördüm. Fark ettim değil, gördüm. 

Ben hep bir şeye bağlanmak istedim. Ben hep, bağlanacak bir şey aradım.

Ve aşk. Ne saçma kabullerim... Saçma değillerdi de, güzellerdi. Biraz da mit gibilerdi. Beyaz atlı prens idealim vardı benim. Bak vallahi öyle. Mıç mıç olmasa da, öyle. Ben mıç mıç değildim zaten de... Bir gülümsemeye aşık olurdum. Ne demiştim son yazılarımdan birinde aşk için, hah, ''parıltılar'' - hade ordan :) bin yılın saçmalığı. Pırıltı olmaz demiyorum ama pırıltı ne Allah aşkına ya, aloooo kızım uyan geldik geçti durakk hişşşttt pişşşttt.

Yine de üzgünüm. Ben her şeyi biriyle birlikte deneyimlemek istemiştim. Bu salak dünyanın da taaaa... en ucuna kadar onunla birlikte maceradan maceraya mı... Hayır canım ben öyle biri miyim? :) Ama benzer bir şey. Ne çok istemiştim. Sonra da baktım olmuyor şey dedim, kimlere kimlere neler neleeerrr... ahahahahah, haksız mıyım elini vicdanına koy de bana hele, haksız mıyım? Değilim. Her konuda haksız olsam bunda olmam.

Bu da tabi parmak şıklatması gibi olmazdı, olamaz da. Emek gerekir. Ben emek verirdim de, emek verecek kişi de yoktu. Hep aynı şey, benim mükemmelliğim dermişim. :) Yok yok ama öyle. Hep numaralar numaralar. Ben salak mıyım sence sevgili okur, ben numaraların Allahını...

Numara mı yapsaydım acaba dedim, bak cidden dedim. Birini çok sevmesem bile, kalbim atmasa bile he mi deseydim? Yalan söyleseydim o zaman; bak bu cümle benim ağzımdan düşmez: Yalan söyleseydim o zaman! O zaten yalan söylememi istemez mi? O her kimse. İnsanlar yalanlara aşık olurlar, olmazlarsa de bana? Ben benim gerçekliğime, bana aşık olan birini görmedim. O hadi yalan istesin benden, ya ben? Kendime de mi yalan söyleyim? Karşıdaki kişi beni tatlı görsün, entelektüel görsün, zart görsün zurt... Elinin körünü görsün karşıdaki kişi. Beni göremedikten sonra elinin...

Beni görmesi de zor ama biraz insan olan da...

Sinirleniyorum ama şu an sinirli değilim sadece bunlara sinir olmuştum işte. Haksız mıyım, de bana.

O olsaydı, bir şeye yürekten bağlanmak için hayatımı da bekletmezdim. Ama ben korktum. Özgür olmamaktan korktum. Bir hayata hapis olmaktan ve bunu tek başıma yaşamaktan korktum. Tek başıma bunu taşımaktan korktum anladın mı? Biri olsaydı derdim, gözlerimi kapatırdım. Belki de bu nedenle olmadı. Bu nedenle ben de, sistem veya adına her ne dersen o da belki de bu nedenle hep sabote etti! Karşıma yüreğimle uyumlu, o hep istediğim (hayır beyaz atlı prens değil o ne be) ortağımı çıkarmadı! Yakında da çıkarmayacak çünkü ben kendim güçleneceğim yersek... Sonra zaten yaşlandım!

Aaaaa bak bu da var: Zaten yaşlandım! Gelen kişi yaralı savaşçı olur artık. Veya vitrin birlikteliği mi? Yol arkadaşı arıyorum diyenlerin de aklı beş karış havada afedersin. Eeeee bana ne kaldı ne kaldı ne ne ne?!

Kalbimi mi kapatsaydım. Bu hayatta sevmeyi sevilmeyi benim kadar istemiş ve bunu sistemli bir şekilde cıfkını çıkarana kadar istemiş birini de bulamayız. Hele bu çağda! Hade ordan.

Ama kim beni hak edecek? Kimse! Ben geliştim fazla geliştim herhalde. Gelişmez olaydım. 

Hayır tabi ki sadece öfke kusuyorum.

Bari içime şu lanet ''ortaklık'' isteğini ben teee çocukken koymasalardı. Lanet olsun istediğim her ana! Hayır insan gibi de istemedim. Ne vardı da istedin o kadar ne vardı puuuuu yani.

Günün sonunda ortada bir ortağın olmadığını fark ettim. Üstüne aklım da hep başımdaydı. Millet mıçmıç kendini ruh ikizim bu diye kandırırken ben hoopppp hayır birader dedim hep. Demez mi olsaydım, kendimi de onu da kandırırdım artık ohhhh yalnız da kalmazdım mis olurdu mu artık de bana hele.

Deneseydim ama işte sorun burada neyi deneyecektim. Bana deneyecek ne verdiler? Beni ruh tarafım açıkta kalmış bir şekilde bu sahte dünyaya fırlatmışlar. Lanetlenmişim ben.

Neyse. Bu yazıyı yazma sebebim bunların geçtiğini bildirmemdi (kendime ve Neptün'e :). İnsanlara da gıcık kapıyorum o ayrı ama bana ne insanlardan. Ben kendime bakacağım. Ben kendime sahibim. Bir şeye de çok bağlanmayıvereyim bundan sonra amannnn yani çok da lazımdı sanki. Lazım olsaydı bugüne bu insan, bu kadın olarak gelmezdim. Ölmedim yaşıyorum, sadece saftirik uyumuş kalmış içi geçmiş ve... 

Ve... en gerçek parçam yok oldu :( Bazı şeyleri hazmetmem de çok zor. Kalbim bence kapandı. Kalbim umarım yok olur amin. Bu ''kötü biri'' olmak değil bu arada. Sadece, benim kalbim çok büyüktü bence. :) Bu dünyada adına aptallık derler hani, ondan.


Son.

 

Günlüklerimi yok ettim. Evet, doğru ifade bu: Hepsini yok ettim. Çok şaşıracaksınız, belki okurken bir an duralayacaksınız, yirmi tane defterim vardı benim. Yaklaşık on yedisi tam günlük, üç tanesi manifest-günlük karışımı. :) Sadece birini bıraktım. Onun da yarısını hiç ettim, talan ettim. Kopardım, yırttım, yok ettim. Bunu bir anlık sinirle veya oturmuş bir sinirle de yapmadım. Bunu çok sakin bir şekilde yaptım. Fazla sakin belki de. 

Hayatımın son on iki yılını yazmıştım. Bu da neredeyse hayatımın yarısı demek. Bu çok uzun bir süre. Bazı günlüklerimi yeniden dönüp okumayı severdim. Özellikle de ilkini. Ne zaman cevap arasam, içinde tek bir ''bilgece :)'' cevabın bile olamayacağı o ilk çocuksu günlüğüme dönerdim. Uzun uzun derste ne işledik onu bile yazdığım, hangi arkadaşıma nasıl sinir olduğum, aşık olduğum çocuğa olan gıcıklık-heyecan arasındaki hislerimi ifade ettiğim... kendi içime gömülmüş olmamın en bariz göründüğü ama yine de kendime bir kimlik, bir hayat görüşü ve hayat isteği seçmeme hakkım olduğu için çocuksu çıkışlar yapmamın hakkım olduğu o ilk çocukluk günlüğüme dönerdim. 

Defterin en arkasına her yıl bir sayfa not bırakmıştım. O günlüğüme dair -çünkü o benim günlüklerimdeki ''yol arkadaşlarımla'' ilk tanışma defterimdi- ve o notu bıraktığım andaki bana dair minik notlar bırakırdım. 

Sadece o günlüğümü okumazdım tabi ama ben günlüklerimi okumaktan hep çok korkmuşumdur. Günlüklerim ilerledikçe çok daha bir şeye evriltilebilir satırlar yazdığımı hayal meyal anımsıyorum. Tüm defterlerimi baştan sona yalnızca bir tek sefer okumuştum. Birkaç yıl önce olmalı. Hayır, hoş bir deneyim değildi. Hem de hiç hoş değildi. Hepsini yeniden anımsamak bana ağır gelmese de... Bir şey olmak zorunda değil; bana kendimi görmek ağır gelmişti.

Bu nedenle de bir kez daha ''ders çıkarmak'' veya ''vedalaşmak'' için bile olsa onları okumadım. Hem, yazan her şeyi gerçekten unutmuştum. Hafızam silinmiş gibi değil, sanki o satırları başka bir kız yazmış gibi unutmuştum. Duygularım bitmişti, sebep buydu. O satırları yazan kızın duyguları... o satırların yakıtı olan duygularım... Benim canım duygularım, bitmişti.

Normalde bu beni üzerdi. Beni, o kızı. O satırları yazan kızı. Şimdi bile gözlerimden yaşlar süzülse de, üzgün değilim. Sadece çok öfkelendiğimi ifade etmeliyim. Çok. Ama sonra anladım ki, bunun bir anlamı yok. Hem zaten kime öfkeleniyorum... Gökyüzüne mi? Hayır, yıldızlar benim dostlarım.

Hayat yolumun böyle olması beni çok üzdü, bunu da itiraf etmeliyim. Ben farklı düşünmüştüm. Farklı beklemiştim. Beklemiştim... Beklemiştim. Olmadığını kabul etmek güzel. Bazen sadece kabul edersin.

Bu tek bir şeyle ilgili değil. Bu, genel bir şeyle ilgili. Evet bence ben bunu hak etmedim. Neyi? Bu bana saklı kalabilir. Hem yazsam da eminim bir anlamı olmaz. Bu, o kızın üzüntüsü, kırgınlığıydı. Ben o kıza üzüldüğümden kızdım. Çok kızdım çok. Belki de ben de hatalar yaptım ama...

Ben hiçbir zaman kimseyle kendimi kıyaslamadım. Ben hiçbir zaman, çok kırıldığımda ve hayal kırıklığı yaşadığımda bile kızmadım. Ben bu yüzden kızdım, çok kızdım.

Sonra geçmese de, geçiyor. Kızgınlığım bile hızla geçiyor. Bu akşam daha da azalır, yarın daha da, bir sonraki aysa biter. O kız yok. Bu cümleyi sıklıkla kurmayacağım. Düşünmeyeceğim bile. Yoksa yas tutarım. Üzülürüm.

Buradaki yazılarımı sildim. Nihayet bunu başarabildim. :) Çünkü onlara kıyamıyordum. Gerçekten kıyamıyordum. Bırakmak istemiyordum. Ama ne yapabilirim? Bırakmadıkça o yazılar beni olduğum yere, kendi ölmüşlüğümün başına çekip duruyorlardı. Aynı şeyleri farklı kelimelerle yazıp durmaktan sıkıldım. Sıkıldım. Beni öldüren de buydu. Çok ama çok ama çok sıkılmam.

Bazen yine eski alışkanlıklarıma dönercesine, ''bu muydu yani,'' diyorum, ''ben bunu mu hak ettim!'' Tek bir şey değil, yine değil, genel. Tek bir şey olsa niye böyle diyeyim? Demem. Ben der miyim sence... Ben, demezdim. Belki de demeliydim. Çok önceden çok kızmalıydım. Çok önceden kendi içimdeki parçaları dönüştürmeliydim. Böylece, onları yok etmem gerekmezdi. Ama ben... kıyamadım. Bence beni suçlayamayız.

Artık blogda böyle yazılar yazmayacağım. Daha farklı yazılar yazmak istiyorum. Bu belki de birine gösterme isteğimin son kalıntısıydı. Sondu.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


Vejetaryen (Han Kang) | Kitap Yorumu

Yazar: Han Kang, Çevirmen: S. Göksel Türközü,
Yayınevi: April Yayıncılık

Kitap, hayatı boyunca varlığı neredeyse hiç görülmemiş bir kadının, kendi bedeni ve ruhu için aldığı ilk karar sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Yonğhe gördüğü rüyalar sonrasında et yemeyi bırakır. Genç kadının bu ani kararı ailesi tarafından kabul görmez ve hatta baskı ve şiddetle karşılanır. Et yememek Yonğhe için yalnızca bir beslenme değişikliği değil; yıllar boyunca bedeninde ve ruhunda biriken istismar izlerine karşı sessiz bir tepkidir. Her ne kadar kitabın adı vejetaryen olsa da, Yonğhe sadece et yemeyi değil; hayvansal gıda ve ürünlerin tamamını yaşamından ani bir şekilde çıkarır. Hatta etin kokusuna, insan bedeninin kokusu da dahil olmak üzere tahammül edemez. 

Yonğhe, baskıcı bir aile ortamında, sert ve otoriter bir baba ile büyümüştür. Ablası ve erkek kardeşinin payına düşen fiziksel ve psikolojik şiddeti de o yaşamıştır. Yetişkinliğe adım attığında evlendiği erkek ise ona ne bir kadın, ne de bir insan olarak gerçekten değer vermeyen duyarsız bir adamdır. Çevresindeki insanlar Yonğhe'nin kendisine ait bir kişiliği ve iradesi olabileceğini ancak onun vejetaryen -daha doğru bir ifadeyle vegan- olma kararıyla birlikte fark ederler.

Üç kısımdan oluşan kitabın bölümleri; Vejetaryen, Moğol Lekesi ve Alev Ağacı olarak isimlendirilmiştir. Bu bölümlerin üçü de Yonğhe'nin yaşadıklarına şahit olmuş ve hayatında iz bırakmış üç farklı kişinin bakış açısıyla anlatılmaktadır. 

İlk bölüm olan Vejetaryen'de olayların başladığı döneme Yonğhe'nin kocasının anlatımıyla tanık oluyoruz. Bu bölümde Yonğhe'yi bu ani yaşam düzeni değişikliğine iten sürecin şimdiki zamandaki yansımalarını görüyoruz. 

İkinci bölüm olan Moğol Lekesi ise Yonğhe'nin eniştesinin ağzından anlatılıyor. Bu kısımda çevrenin skandal olarak karşılayacağı bir olayı okurken, aynı zamanda Yonğhe'nin kendisini toplumdan ayrıştırmasının arka planını sorgulamaya başlıyoruz. 

Kitabın üçüncü ve son bölümü olan Alev Ağacı ise Yonğhe'nin ablasının bakış açısıyla anlatılıyor. Bu kısımda da Yonğhe'yi yine doğrudan değil, başkalarının gözlerinden ve onların yorumları aracılığıyla edilgen olarak görüyoruz.

Biz okurlar, kitap boyunca hiçbir zaman Yonğhe'nin ne düşündüğünü ve ne hissettiğini doğrudan onun bakış açısıyla öğrenemiyoruz. Önce toplumla, ardından yaşamın kendisiyle arasına mesafe koyan bu genç kadını o noktaya getiren olayları da, bulunduğu günü de belki de ironik bir biçimde diğerlerinin gözlerinden okuyoruz. Diğerlerinin gözleriyle var olmayı reddeden Yonğhe, biz okurlarına bile ancak başkalarının anlatıları aracılığıyla görünür oluyor.

Bu kitabı ilk kez yıllar önce okumuş ve gerçekten etkilenmiştim. O zamanlar daha evvel bu tarz bir konu ve anlatımda başka bir kitap okumadığım için yaşadığım şaşkınlığın verdiği etkilenme hali üzerimde daha baskındı. Son günlerde 1000 Kitap hesabıma gelen bildirimler sonucunda -ki en çok beğeni alan kitap yorumum Vejetaryen'e aitti- kitabı yeniden okuma zamanımın geldiğini düşündüm. Bu kitap, aslında Yonğhe'nin bizzat kendisi, kalbimi acıttı. Onun aldığı karar diğerlerinin gördüğü gibi pasif bir yaşam tarzı değişimi değildi. Yonğhe, içinde taşıdığı fırtınaları yine kendine özgü bir sakinlikle ve bu nedenle de buruk bir şekilde dış dünyaya gösterdi: Ben de varım!

Kitabı ilk okuduğumda en çok Moğol Lekesi bölümünden etkilenmiş ve hikayenin günah keçisi olarak Yonğhe'nin eniştesini görme eğiliminde olmuştum. Şimdi aradan geçen beş altı yılın ardından, kitaba ne kadar yüzeysel bir bakışla yaklaştığımı fark ediyorum. Bugün kitabın en çok etkilendiğim bölümünü düşündüğümde ise zihnimde farklı sebepler nedeniyle farklı bölümler öne çıkıyor. Yonğhe'nin yalnızlığını kocasının anlatımında görüyorum sözgelimi. Yonğhe'nin yeni varoluşuna dair kabulünü eniştesinin tanıklığında ve onun yavaş yavaş kayboluşunu ablasının hissettiklerinde görüyorum. Bu nedenle Vejetaryen, sade anlatımıyla okurun yere çakılış hissini biraz yumuşatan, ancak buna rağmen etkisinin sertliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir kitap.

Yazarın böylesine gözlemci bir dille, hikayesini karakterlerin ruhlarında taşıdıkları izler üzerinden bu kadar derin anlatabilmesi ise beni hayrete düşürüyor. Bana göre Han Kang kesinlikle özel bir yazar. Bu kitabında ise hayatı boyunca görünmez kılınmış bir kadının, kendi varlığını kendisine kanıtlamak için başka bir şeye dönüşmeye dair çabasının öyküsünü okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Kitabın etiket fiyatının vaktiyle 18 lira olması
bana hayatı sorgulatıyor...

Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitapta olaylardan çok bir atmosferin izini sürüyoruz. Yazar, arkadaşlığa ve romantik ilişkilere farklı anlamlar yükleyen karakterlerin bir aradalığından doğan bütünün parçalarını anlatıyor bize. Karakterlerin belirli anlarına onların gözlerinden tanık oluyor, aralarındaki ilişkilere onların gözlerinden bakıyoruz. Kitap bittiğindeyse elimizde ne tek tek karakterler, ne de bütünlüklü bir tema kalıyor; bence geriye, tıpkı karakterlerin paylaşımlarının ardından olduğu gibi kırgın ve kırılgan hatıralar kalıyor.

Bu bakımdan kitap, içerisinde birçok öyküyü barındıran tek bir anlatı etkisi yaratıyor. Her insan ancak kendi yaşantısı kadarınca yaşananları görebilir; her insan ancak kendi hissedebildiği kadarını yarınına taşıyabilir. Kitaptaki karakterler de birbirlerinden farklı mizaç ve beklentilere sahiplerdi. Zamanın akışıyla birlikte değişen durumları değişen benlikleriyle algıladılar. Dönüşen sadece aralarındaki bağ değildi; belki de en başta dış dünyanın kendisiydi. Dış dünyadaki bir farklılık, bir sapma ya da beklenmedik bir gelişme, her ilişkinin doğasında bulunan sessiz kurallara dokunarak onların ilişkisini de başka bir biçime büründürdü.

Tomris Uyar, atmosfer kuran yazarlardan. Onun öykülerinde gördüğüm temel etki ne bir olay, ne de karakterleri merkeze alması; yazar, tüm bu olay ve karakterleri aktarmak istediği ana ileti için bir çeşit atmosfer oluşturma aracı olarak kullanıyor. Bu bakımdan benim bu uzun öyküdeki karakterlere ısınamamam, normalde benim için bir eksiklik olabilecekken, burada tam tersine metnin etkisini artıran bir unsur oldu. Karakterlerle bağ kurmak zorunda değildim; çünkü anlatılan aslında karakterlerin neler yaşadıkları bile değildi. Yaşananlar yalnızca, aralarındaki ilişkiyi ve o ilişkinin dönüşümünü anlamamız için birer araçtı. Karakterler farklı tepkiler verselerdi, farklı mizaçlara sahip olsalardı bile biz aynı iletiye ulaşacaktık. Aynı atmosfere: İlişkilerin kırılganlıklarından doğan değişimler. 

Kitap aynı zamanda Tomris Uyar'ın son eseri olması bakımından da dikkate değer bir özelliğe sahip.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #9

Tabi ki yine hesapta olmayan bir alışveriş. 

Bir süredir Clarice Lispector'u radarıma almıştım. Bu alışveriş birkaç hafta öncesinden bana geliyorum demişti ancak ben de ona dur şimdi demiştim. Ta ki, okumayı çok istediğim eskilerden gelen kitapları anımsayana kadar...


Bu alışverişin sorumlusu bu çocuklar. Evet, onlar. Geçen gün paylaştığım yazıda kullandığım müzik sonrasında aklıma takılan Esirgeyen Gökyüzü'nün kitap yorumlarına göz atmam, alışverişimin fitilini ateşledi. Dedim, ben tek kitap için kargo parası ödemem... O zaman yine filmini yıllar evvel izlediğim ama kitabıyla orada burada hiç karşılaşmadığım için kendim edinmeden okuyamadığım Bulut Atlası'nı da sepetime ekledim. Her iki kitabın da filmini kitaptan uyarlama olduklarını bilmeden vaktiyle bayılarak izlemiştim, hatta üstüne unuttum bile. Şimdiyse önce kitapları araya alıp sonrasında filmleri yeniden izlemek düşüncesindeyim.


Bu yazarın okumayı delicesine istediğim kitabı Yıldızın Saati'ydi. Ancak tüm interneti talan etmeme rağmen bir tanecik olsun baskısını bulamadım... Şimdiyse elimde yazarın okumayı çok istediğim kitabı dışında bütün kitapları var. :) Aman canım belli mi olur yine baskıları biter, yenilemezler falan... Böyle güzel yazarların kitaplarını niye boynu bükük bırakırlar da güncel baskı yapmayı seçmezler anlamıyorum. Hayır yani işte yazarın tüm kitaplarını ne güzel basmışsınız, benim eeennn merak ettiğim kitabını niye dışladınız... Sanıyorum ki bu noktada kitapların iki farklı yayınevinde yayın haklarının bulunması da etkili. Ancak bu sadece benim tahminim. Yıldızın Saati'ni bastıkları an alacağım! 

Bu kitapları ise seveceğime dair, daha evvel hiç okumadığım bu yazarın anlatımına bayılacağıma dair, her nedense içimde bir çeşit güvence var. Biliyorsunuz ben her okumak istediğim kitabı dan diye satın alıp okumam. Bir beklerim, kütüphanelerde aranıp kaderin bizi buluşturacağına inanırım, en olmadı hevesim falan kaçar okuma sürecim sarkar da sarkar. Ancak bazı yazarlar vardır ki, onların daha evvel hiçbir kitabını okumamama rağmen kitaplarından haberdar olur olmaz gidip alırım. O kitap\lar benimle kalsınlar isterim. Bu yazar da üstümde böyle bir etki bıraktı işte. Nedeni sadece anlatım tarzına dair edindiğim duyumlar. İlham alabileceğimi düşünüyorum.


Bu kitabı içerisindeki bir şiir için almak istiyordum. Evet, belki de bir tek o şiir için (mektupmuş :).




Evet, alışverişim bu kadardı. Zaten daha ne olsun.

Ancak en son alışverişimi taaaaaaaa şubatta yapmışım, lütfen.


Popüler Yayınlar