Baharımızın İlki.

 

Her ne kadar havalar baharın değil, kışın başlangıcıymış gibi hissettirse de; ben bu tarihleri çok seviyorum. 21 Mart civarını. Genelde bahar aylarında gevşediği rivayet edilen gönül yayları bende tam tersi olarak tam da bu aylarda toparlanıyor diyebilirim. Aklımın başıma geldiği zaman dilimi genelde ilk bahar sezonudur. Çünkü artık iki boyutlu varoluştan çıkıp üçüncü boyutun hareket diyen başka da bir şeyi kabul etmeyen mantığına nihayet gelirim. Düşünmez, var olurum.

Bu bayram bir çeşit alışkanlıkla başlamıştı. Zaten bir bayram için en son 2019 yılında falan heyecanlandığımı hatırlıyorum. 2022 de fena değildi şimdi... ama yine de 2019 daha bir güzeldi. (Ama bak 2016 en iyisiydi!) Yazdı bir kere ötesi mi var... Sonra yavaş yavaş havalar soğuduğundan olacak, bayram ve bayramlık algım da kendini salmaya başlamıştı. Bu bayrama yaklaşırken uyku düzenim nanaydı. Gerçekten gece uykusunu yaklaşık bir ay boyunca yaşayamadım ve ne kadar çok düzenlemek istesem de bunu başaramadım. Bu da bizlere nur topu gibi, ve itiraf etmeliyim güzel, yazılar verdi. Uykusuzken hep çok daha uç, tuhaf, gerçek ve bu nedenle güzel yazarım. Ama ben bir insan organizması olduğumdan dolayı gece 11-4 arasında da uyku alıp bedenimi beslemek gerekliliğindeydim... (hala gerekliliğindeyim).

Bunu dün gece nihayet başardım. Ruhumun derinliklerine kadar uyumuşum yeminle. Dinlenmek böyle bir şeymiş sevgili okurcuğum, gerçekten kendime geldim. Uyumak insana güzellik de veriyor bu arada. Ne zaman uykumu alsam, yeryüzünde gördüğüm (ben asla abartmam) en güzel yüz aynadan bana bakıyor oluyor ve bu da bana hayat yaşanmaya değer mesajı veriyor. Gerçekten, uykumu almış yüzüm bu hayatta sahip olmak istediğim tek yüz. 

Bu bayramın ilk gününden önce de gece doğru dürüst uyuyamadığımdan bir hevessizdim yalan yok. Bundan dolayı mı bilmem, ilk gün gerçekten keyifliydi. Hatta akşamına yorgun argın da olsam sana bir yazı yazayım diye düşündüm. Şöyle en nostaljik, en duygulusu... en mutluluk yazılısından. Sonra dedim, dur dur dur İlkay dur nazar etcen kendi kendine... Bir ikinci gün de geçsin hele, dedim. Neyse zaten akşam uyuyakalmışım gece uyandım. Tahmin et ne oldu ki... İkinci güne de uykusuz başladım. Yine de erken kalkmam gereken o saatte kendi başıma uyanmam bir başarıydı. 

İkinci gün de yorucu ama güzel geçti. Gerçekten güzeldi hatta bu kadar keyif almayı beklemiyordum. Sonra akşamına bir yazı yazsam mı dedim... Ama gözümden bedenimden varlığımdan o kadar uyku akıyordu ki, yazacağım yazı ya çok uç bir şey olur ya da kötü olur silerim kesin diyerek o işlere kalkışmadım. Zaten bir gece verdiğim yazı yazma arası içimdeki yazma, hayır bu değil, anlatma, kendi hislerimi anlatma daha doğrusu, açlığımı bastırmıştı. Artık toktum!

Bu bayramda doydum gerçekten. Güzel yemekler, tatlılar yedim, çay içtim, bir sürü çocuk gördüm ve ilginçtir hala harçlık alabildiğimi fark ettim. Beni darlayan sorular duymak bir yana, destek konuşmaları işittim ve bunu zorlama bulmadım, aksine gerçekti. Uzun aylardır hissettiğim yalnızlığı hissetmedim ve bir anlığına az kalsın ulan ben kendimi mi doldurmuşum yoksam dedim. (Yok o kadar değil). 

Neyse yani doydum.

21 Mart benim için niye önemli dersek... Önemli değil, sadece dediğim gibi ben herkes Mersin'e giderken tersine giden bir farklı kişilik (!) olmayı seçtiğimden aklım başıma havalar yumuşayınca eriyor. Bir de tabi sanırım en sevdiğim mevsim olan ilkbahar sezonunda bir şeyler için emek vermeye dair daha kararlı oluyor olabilirim. Tabi bu yıl kış uzun sürdü ama ilkbahar er ya da geç doğacak, biliyoruz.

Bir de eski bloğumun ilk yazısını 21 Mart'ta yayınlamıştım bundan tammmmmm, dur bakim kaç yıl önceymiş yavv, 11 yıl önce. Vayy be. Bunu her yıl anımsıyorum biliyor musun? Seninle tanışma ihtimalimizin doğduğu ilk gün 21 Mart'tı sevgili eski veya yeni okurum, yaaa. O nedenle bu tarihi severim.

Teorik olarak bugün baharın ilk günü, veya ikinci?? Baharımızın ilki güzel geçsin inşallah.

Bay bayy.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


eski baharlardan (baya eski) bir an.


Rüyalarım.

 

Dün bir rüya görmüştüm. Kısa ama tuhaf bir rüyaydı. Nedense normalde rüyalarımın anlamlarını hiç merak etmememe rağmen bunu google'a bir sorayım diye zihnime not almıştım. Unuttum. Zaten bilinçaltım yine havadan nem kapmış bir şeyler uydurmuştur amannn, modundaydım. Sonra sosyal medyada boş boş gezinirken ''aaaa rüyam vardı'' aydınlanmasını bana yaşatacak birkaç kelime gördüm. Gittim önce google'a sordum. Ah şunu da bu noktada eklemeliyim... Artık internet yavaştan çağ atlıyor. Yapay zekanın google'a entegre olması (bana mı geç geldi yine bu güncelleme... ah bu yaşlı ruhum) bence yeni bir çağın başlangıcındaki önemsiz yeniliklerden biri bile olabilir. Neyse konumuz bu değil... (Ama gelecek bir gün gelecekteki gelecek bu olsa gerek diye de düşünüyorum doğrusu.)

Rüyamın anlamı içimdeki karanlık hissettiren korku, endişe, kaygı ve türevi hislerin hızlı bir şekilde akıp gideceği imiş. Bana mantıklı geldi. :P Neyse sonra aklıma eskiden gördüğüm ve beni bugün bile etkileyen bazı rüyalarımı yapay zekaya yorumlatmak geldi. Yapay zeka, psikolojik analizleri güzel yapıyor bence. Çünkü mantıkla bakıyor, salt mantıkla. Bu nedenle küçük detayları hızla kapıyor. Neyse... bundan yaklaşık dört yıl evvelce gördüğüm ama bugün bile, buna ben de şaşırdım, hatırladığımda ağladığım bir rüyamı ona sordum.

Özetle... Şu an yayında olan veya yayında olmayan son dönemde yazdığım tüm yazılarımdaki farkındalıklarımı bana anlattı. Bir rüyayı içimde anlamlandırmam -ki bence hala daha tam değil- dört yılımı almış! Yuh... (pardon). Rüyam fantastik bir rüyaydı ve belki bir gün kurgusunu yazarım diye anlatmayacağım ama aslında bilinçaltı boyutundaki kök inançlarımı çok güzel sembolleştirmiş muazzam kurguya sahip de bir rüyaydı doğrusu. Beni bu kadar çok ve derinden etkileyenin de sembolleştirme işlemini oscarlık seviyede rüyama aktaran beynimin başarısı oldu diye düşünüyorum.

Rüyamda terk etmek istemiyordum. Evet, daha dün gördüğüm akıp gidecek şeyleri bırakma temalı rüyamda olduğu gibi. Bu rüyanın zaman zaman aklıma gelmesi ve onu dört koca yıl içinde parça parça anlamlandırma, hatta kimi zaman en başa sarma ve hatta yanılma nedenim de bence bu: Kabul edememek. Son yazılarımda yazdığım gibi, ben aslında potansiyelime sahip olduğum gerçeğini kabullenemiyorum. İçimde olan, benim olan o gerçeği, o bilgiyi, dışarıdan almaya çalışıyorum. 

Rüyamı anlatmayacağım dediğim gibi ama o rüyamı daha uyku halindeyken bile derinden hissetmiştim. Hatta uyurken ağlamaya başladığımı anımsıyorum. Daha önce de, sonra da böyle bir şey yaşamadım. Gerçekten de rüyamdan bir anda uyandım ve bir baktım uykumda ağlamaya başlamışım. O rüyada deneyimlediğimi sandığım hayal kırıklığı ve burukluk hissini uyanıkken bile o kadar yoğun deneyimlememişimdir. Bu, korkunç veya kötücül bir rüya değildi. Aksine, gördüğüm en güzel rüyaydı.

Rüyamda bana bu dünyada en çok istediğim şey(ler) sunuluyordu. Ama ben hala eksik bir şey kalmış gibi hissediyordum. Burada çift anlamlı bir işleyiş var diye düşünüyorum. 1. Buna yapay zeka değinmedi ama bence ben o bana sunulan şeyi hak etmediğime içten içe inanıyordum. Onu hak etmek için daha görevimin sonlanmadığı sanrısına saplanmıştım. 2. Potansiyelimi gerçekleştirememiş olmaktan çok korkuyordum. Hatta potansiyelimi gerçekleştirmeden dünya yaşamımın bittiğini görmüştüm rüyamda. Kendi kendimi yargılamıştım. Yargı gibi de değil... Daha saf bir istek: Ama ben kendim olmadım. 

Bu cümle yıllarca beynimde kaldı. Daha öncesinde kelime formuna dönüşmemiş olan bu cümleyi rüyamdaki benliğim kurduğu anda bu cümle beynimde kendine bir yer buldu ve beni hiç bırakmadı. Kendim olmak için ne yapabilirim bilmiyorum, böyle düşündüm. Çok uzun bir süre böyle düşündüm. Geçen yıl, galiba ben hiç kendim olamayacağım yani tam potansiyelime ulaşamayacağım, diye hissettim. Evet bunu düşünmedim ama çok derinden hissettim. Bu da beni var olan halimi yaşamaktan geri tuttu. 

O söz konusu potansiyeli yaşamak için dışsal bir kişi, durum, nesne vb'ine ihtiyacım yoktu. Rüyamda da yoktu, gerçeğimde de. Bu gibi durumlarda potansiyel olarak adlandırdığımız şey aslında potansiyelimiz olmuyor bence. Daha çok, keşkelerimiz veya keşkelerimiz olmasa bile gerçekleştirmediğimiz için bilinmezlikte kalan ve bu nedenle beynimizin bir sonuca varamadığı durumlar oluyor. 

Oysa potansiyel, zaten seninle olan bir şey. Potansiyel, belki de, insanın bizzat kendisidir ve andadır. Her anda.

O rüyamda neden başlangıçta o kadar telaşlıydım diye düşünüyorum... Sanırım korkuyordum. Bitmesinden mi acaba? Bilmiyorum, belki de biraz. 

O rüyamda neden sonunda o kadar buruktum diye düşünüyorum... Sanırım yine korkuyordum. Başlamasından mı acaba? Evet öyle. Kendi cennetimi yaşamaktan korkuyordum. Çünkü koşulların yeterli olmadığına ve bu nedenle hep, belki de sonsuz bir döngüde, çabalamam gerektiğine çok inanmıştım.

Kendi içimde olan kendim, kendim olamadığım için üzülecek kadar kendimden uzaktım. Tuhaf, ilginç ve hayal gücümün işlediği bir rüyamdı.

Her neyse. Bu yazıyı not almak istedim. Belki yine yayından hopp gidiverir :P ama öncesinde onu görmek istedim. Yazımı görmek istedim.

Herkese iyi bayramlar. Bu bayramda havanın soğuk olması değişik hissettiriyor.



Sezgilerimizin çarpışması.


Sezgisel bir şekilde yazı yazmayı çok seviyorum. Mesela az evvel yazmaya çabaladığım ancak bunu başaramadığım için sildiğim yazımın bir türlü akmama sebebi sezgisel değil, düşünerek yazmaya çalışmamdı. 

Sezgilerime dayalı yazmak için genelde uykusuz olmayı bekliyorum. Hatta sana çok ilginç bir şey söyleyim, en sevdiğim ve bence okurları da etkileme potansiyelindeki yazılarım uyumadan hemen evvel beni bulan bir cümleden büyüttüklerimdir.

İnsan içinde parladığını hissettiği bir ''şeyi'' ortaya çıkarıp onu görünür kıldığında rahatlıyor ve o şey, yüksek ihtimalle, büyüme potansiyelinde oluyor. Elbette senin de o şeye ilgi, alaka ve emek göstermen onu artık o ''şeyin'' doğası her neyse ona uygun olarak beslemen ve böylece büyümesine imkan tanıman gerekiyor ancak o şeyi, o içinde yükselen bilgi parçasını, gün yüzüne çıkarıp işlediğinde ve aslında böylece somutlaştırdığında, içinde nefes almak isteyen bilgi parçası seni bir çeşit deneyime sokuyor. Bu yolla belki içindeki, belki içinde yeni yer bulacak sezgi ve öğretileri algılıyor ve aslında kim olduğunu anlamaya başlıyorsun.

Evet sevgili okur kim olabileceğini değil, zaten kim olduğunu anlıyorsun.

Sana iki gece (sanırım artık iki gece oldu) önceki yazımda ifade ettiğim üzere çocukluğumun parlak potansiyelini bugün gerçekleştiremediğimi düşündüğüm fikrine de bence bu şekilde, pas geçtiğim deneyim olasılıklarının hissettirdiği boşluk hissi nedeniyle vardım. İçimizde parlayan fikirleri, yani ben buradayım huuuu diyen sezgileri, pas geçtiğimizde aslında onu karanlıkta bırakıyoruz ve o pas geçtiğimiz durum bizimle sadece olsa olsa bir ihtimal olarak kalıyor. İhtimal olarak kalan durumları beyin yarım kalmış bir şey olarak algıladığından olacak, o şeyin potansiyeline varması durumunda ulaşabileceği halin çok parlak olacağını varsayıyoruz. Aslında pas geçtiğimiz deneyim olasılıkları da bizi başarısızlığa götürebilirdi. Buna karşın, bu ihtimale de karşın, ilginçtir ama bir zamanlar başarısız olmaktan korktuğumuz için dokunmaktan korktuğumuz o olasılık, karanlıkta kaldığından olacak, birden gözümüzde başarı oranı yüksek olan ama biz onu pas geçtiğimiz için ''ardımızda'' kalan tüh bir durum veya bazı durumlarda durumlar zinciri olarak zihnimizde yerini alıyor.

Aslında bu ilginç değil. Çünkü deneyim bir şekilde hep başarılı olur gibi duruyor. Buradaki başarıdan kasıt tabi ki her zaman için bildiğimiz klasik bir ''başarı'' değil. Belki de tam olarak böyle düşündüğümden dolayı ''gerçek'' kabul edilen başarıların peşinden koşma isteğim zamanla körelmiş olabilir... Benim bahsettiğim başarı, deneyimle elde edilen ve sana hiç kimsenin veya hiçbir bilginin veremeyeceği, sadece senin sahip olabileceğin algı. Bir durum istenen şekilde de gerçekleşse, istediğinden farklı da gerçekleşse aslında özünde deneyim olmasından ötürü başarıdır diyemesem de... kıymetlidir gibi duruyor. Çünkü bir ihtimal insana hiçbir şey katmaz.

Evet, bu perspektiften bakarsak: Olsun deneyimdi! :)

Bu cümleyi sevmem. İnsan hiçbir şeye buna odaklı olarak da başlamamalı tabi ki. Bir durumu istendik şekilde ilerletme hedefinde olmalı ve bunun için çaba harcamalı. Sanırım benim yaşadığım şey; sezgi, bilgi ve eylem dengesizliği. Bir durumun üzerine çok düşünmekten de farklı olarak, ben aslında bilgi yoluyla deneyime kendimi açmaya en azından bir süredir odaklanmışım. Oysa bu, (tam olarak) doğru bir yol değil. İnsanın özüne işlenen şey bilgi değil, yaşantı gibi duruyor. Evet, nereye gidersek gidelim (kesinlikle nereye gidersek gidelim) yanımızda götürebileceğimiz tek şey, bu gibi duruyor: Yaşantı yoluyla deneyim.

Çocukluk potansiyelinin yetişkinliğe yansıması meselesine dönersem, bu bile aslında sadece bir tasarı. Gerçekleşme potansiyeli olan ama yaşantısına girmediğim durumların yarattığı bilinmezlikten anlam çıkararak aslında olabileceğim kişinin çok daha iyi bir versiyonum olduğunu, evet yine, sadece varsayıyorum. Ancak küçük Ben her ne kadar benim şu anda bile bir parçam olsa da, o başka birisiydi. Zaman içinde elde ettiğimiz sezgisel, bilgisel veya eylemsel yollarla kazanılmış farkındalıklar aslında bizleri her an (tamam bu biraz abartılı bir iddia), hadi her yıl diyelim, değiştiriyor. En azından ben kendimin değiştiğini görüyorum. Aşamadığım tek şey, şu andaki potansiyelime karşı olan körlüğüm.

Yukarıda da yazdığım gibi, uyumadan hemen evvelce yazdığım yazılar -bence- hep çok daha etkileyici oluyor. Bunun sebebinin bilinçli zihnimden çok, sezgilerime öncelik vererek yazmam olduğunu düşünüyorum. Zaten kelimeler balık gibidir. Ciddiyim. Onları tutmak istesen de bir noktada elinden kayarlar ve kendi bildiklerince akar giderler. Onları tutmaya çabaladıkça, kelimelerin (ve hatta senin kelimelerinin) de eline gelmeyi bırak, kendi içlerinde daha çok debelendiklerini fark edersin ve bu durum takdir edersiniz ki iki taraf için de -kelime ve sen- istendik bir sonuca çıkan bir yol değildir.

Dün uyumadan evvelce, küçük Ben'in başka bir kız gibi bana baktığını fark ettim. Öncesinde olsa bu durumu kendimden uzaklaşma olarak ele alabilirdim. Ama hayır, tam tersine... Tamam bazı durumlarda bu durum gerçekten de kendinden, kendi öz varlığından ve içsel potansiyelinden uzaklaşmak demek olabilir. Bazı durumlarda, özellikle dış dünyaya fazla kapıldığımız dönemlerde, gerçekten de kendimizden uzaklaşmış olabiliriz. Ancak benim bahsettiğim ''başka biri gibi'' benzetmesi bu anlamı karşılamıyor, hatta yakınından geçmiyor.

Benim bahsettiğim durum, beni kendime yaklaştırmış bir şeyin idrakiyle ilgili.

Küçük Ben ile aramızda yıllar var. Bu gerçeği kabul etmek bazen en derin farkındalık olabilir. O benim: bir zamanlar olan benin üstüne eklenmiş pek çok ben, beni var etti. Bu bir gerçek ancak olay bu değil. Ben başka biriyim. Ben küçük Ben'e dair yazdığım iki gün önceki yazımda bile, belki de, başka biriydim. Bahsettiğim ''bilgi yoluyla deneyim'' işte bu sevgili okur. Ben çok fazla bu şekilde içsel gelişme yaşadığım için, hayatımda dengesizlik olmuş. İki durum da gerekli tabi. Sezgilerini hiç güçlendirmemiş biri de eylemsel deneyimlerde kendinden uzak kalma tehlikesinde kalabilir. Denge, önemlidir. 

Yoksa, potansiyelimizin karanlıkta kalmış yani deneyimlemediğimiz için nedirini nasılını bilemediğimiz noktaları, bizleri geçmiş veya gelecek olasılıkları döngüsünde de tutabiliyor.

Artık günlük yazamıyorum. Herkese açık yayınladığım bu satırlar da günlüğüm değil hayır. Gerçi bloğuma ilk verdiğim blog başlığının da ''Güncem'' olması bile tesadüf değil ya neyse. Sanırım blog yazılarım benim için bir çeşit geçişi simgeliyor. İki farklı uç arasındaki ara dönem veya köprü gibi değil hayır. Bu daha çok... düşüncelerimin formunu biçimlendirmeye dair, dilimi (anlatım yerine dil ifadesini kullanmayı tercih ederim), şekilden şekilde sokmaya dair ve aslında sanırım... paylaşmaya dair sezgi kazanmak için başvurduğum bir yol.

Günlük kişisel bir şey. Orada istediğin kadar sadece düşünsel takıl, yine de kişisel bir şey. Blog da kişisel bir şey ancak dil kullanımının estetikliğinden veya düşüncelerin formunun gün yüzünde değişim geçirmesine tanık olmamdan mı bilmem, daha genele yayılmaya açık bir yanı var. Bu, fikirlerini yaymak gibi bir yayılım değil; bizzat anlatımımı okuyan gözlerden giren kelimelerin yaydığı sezgiler ile ilgili. Aslında edebiyatın yaptığı da temelde budur. Eski edebiyat yazılarımda da ifade ettiğim üzere, edebiyat, titreşimler yayar. Sen bu titreşimleri gözünle kapar, beyninle işler ve kendi iç dünyandaki mevcut sezgilerinle anlamlandırırsın. Bu nedenle de blog yazmak, farklıdır.

Blog yazmayı bu kadar sevme sebebim de bence hep buydu. Bir şeyler anlatmak evet; bir şeyler paylaşmak evet; iletişim kurmak evet. Ama hepsi bu değil. Temelde daha derinlerde bir şeyleri gün yüzüne çıkarıp bunu etkileşimli bir şekilde yazı yoluyla yeniden yeniden var etmek. Yazılmış bir metin, evet yazılmış kelime formunda son şeklini almış bir metin, onu okuyanlarca yeniden yeniden var oluyor ve düşünsel düzlemde daima form değiştiriyor diye düşünüyorum. Tabi ki bu bilimsel metinler gibi kesinlik bildiren metinler için geçerli değil; ancak içerisinde sezgi barındıran her metin için geçerli.

Aslında beni okuyarak sevgili okur, sezgilerimiz arasında iletişimimizi tamamlıyorsun. Ben bu iletişimi yazı yoluyla başlatıyorum, sense okuyarak sürdürüyorsun. Belki daha da ileri gidip bana bir küçük yorum bırakıyorsun ve ben de sana dağlar taşları döşüyorum yanıt olarak ahahahahh. 

Bence bu, telepatinin şekle girmiş hali gibi bir şey: Sezgilerimizin çarpışması.

(Bu yazı tek bir cümleyle bile özetlenebilirdi -''şimdide yaşa''- ancak o zaman amacına ulaşmazdı. Ben (en çok) telepatiyle konuştuklarıma yazıyorum, kelimelerle değil.)


bu sanatçıyı yeni keşfettim, müthiş birisi.




Derin bir merak: Aşk.


Düşüncelerimi açıklamaya genelde dış dünyadan başlarım. İçimden bir şey tutarım, bir nesne. Beş duyu organımla orada olan bir şey. Sonra belki... onu benim gibi gören, duyan, tadan, koklayan, dokunan diğerlerinin fikirlerine dokunur, oyuncu bir günümdeysem, sobelerim.

Uzaktan yakına.

Çemberden merkeze.

Belki, senden bana.

İşte ben böyle yazarım. Çünkü böyle mi görürüm acaba? Henüz bilmiyorum ancak şunu biliyorum ki, tüm bilmeler ve bilmemeler antremanla geliştirilebilir.

Bazen bir yazımı yazdıktan sonra fark ediyorum, hep 2. tekil kişiye hitap ederek yazmışım. Daha doğrusu, hep sanki sen öyle düşünüyor öyle yapıyormuşsun gibi anlatmışım sevgili okur, senin üzerinden kendime ulaşmışım. 2. tekil kişili fiiller. Daha ileri gidebilmişsem, belki, 1. çoğul kişi: Biz.

(Ya da, onlar.)

Ben: Ancak fiil çekimini düzenlersem ok bana döner. Bunu ben yaptım. Bunu ben düşündüm. Bunu ben hissettim.

Şimdi de sana, insanlardan bahsedecektim. İnsanlar şöyle düşünür veya, hadi daha az bilmiş günümdeyim diyelim, insanlar şöyle düşünme eğilimindedir... Haklıyım (genellikle) veya değilim, bu değil, ortada ben yok. 

İnsanlar burada yok, bu yazıda yok, bu yazıda olan sadece: Benim.

(Ve belki sen de.)

Ben :), aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanların ne düşündüğüyle ve hatta hissettiğiyle ilgilenmiyorum. Çünkü ben, kendimi bilebilirim ve benim bildiklerime göre... İlk yazılarımda hep böyle derdim biliyor musun; ne ilginç... Ben, ''ben'' derdim.

Ben aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili bir söz okumuştum ancak o sözü okuduğum 18. yaşımın çok öncesinde bile ben, aşkın merakla ilgili olduğunu hissediyordum. O tanımı daha evvel yazdığım karman çorman bir yazımda da, şu anda aramızda yoklar, seninle paylaşmıştım. Pek çok karmaşık fikrin arasında kaybolmasını umduğum ama bir şekilde okurlarımın akıllarının bir köşesine ilişsin isteğimden olacak, yazımın son kısmında yer verdiğim bir alıntıydı.

O tanım, Flaubert'e aitti: ''Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, 'senden nefret ediyorum' değil; 'bilmek istemiyorum'dur.''

Bu tanımı yıllar önce görmüştüm. Öyle bir kitapta falan değil; kıytırık bir instagram gönderisinde. Bana çok anlamlı gelmişti, çünkü o an tam olarak bu tanımı yaşadığımı hissediyordum. Birini merak ediyordum. Çok derin bir şekilde onu merak ediyordum. Onun sevdiği sevmediği korktuğu öfkelendiği istediği istemediği onu o yapan yapmayan her şeyi o anını sonrasını öncesini onu, onun varlığını çok merak ediyordum.

Sonra bilmek istememeye başladım.

Sana, insanların aşkı çok küçümsediklerini, aman sanki hayatlarında birini iliklerine kadar merak etmemiş gibi... - Büyüklük taslayacaktım. Bana ne başkasının aşkından da tanımından da... Hatta aşka inanmasın, aşk bir inanç değil ki zaten, kabak gibi ortada var olan bir şey. Erosun okunun kalbine saplanması an meselesi bir şey. 

Eros, oyuncu bir varlık. Bundan olacak bir bebek\ küçük çocuk olarak resmedilir. En olmadık yerde belirir ve karmaşa yaratmayı sever. O bir çocuğun merakıyla okunu atar. İşte aşkın özü de, belki de bundan olacak, (bence) meraktır. Derin bir merak.

Benim okum bana, okun bir yönü bile olmadan önce, çok küçük bir yaşımdayken saplandı biliyor musun? Çocukken. Onun aşk olduğunu düşünemeyeceğim bir yaştayken. Bir anda içimde bir merak oluştu. O kim... O ne... O nasıl... Bilmiyorum. Belki bir arkadaştır? Ama o bir şey ve bana gelecek. Belki bir dersin ortasında kapıyı çalacak. Bu, içimde hissettiğim ve bir tanım getiremediğim en net bilgiydi. Beni anlamayacaksın ama ben bu bilgiyi uzun yıllar kalbimde taşıdım.

Ok kalbime saplanmıştı ancak ucu birine dönük değildi. Çocukken anlamadım. Ergenlikte buna, olsa olsa bu aşk olacaktır, dedim. Ona şarkı bile yazdığım aklımda (İrem Derici söyleyebilir :). O zaman da utanmadım, şimdi de utanmıyorum. Ben aşktan, bazılarının aksine (hadi yine taşı ''diğerlerine'' atayım) hiçbir zaman utanmadım.

Belki de aşka dair en derin arzum, annemle kol kola gezdiğimiz bir günde içime tohum atmıştır, kim bilir... Annem bana, sevgililer veya nişanlılar böyle gezer, demişti sanırım. Acaba beni bir çifti izlerken yakalamış ve bana takılmış mıydı... Belki de ben, olur ya, annemle kol kola gezdiğimiz o günden o kadar çok etkilenmişimdir ki kalbim merak etmeye başlamıştır. Belki de Eros'u bile beklemeden, kalbim kendi merakından bir ok yapmıştır tam ortasına saplı. 

Diğerleri farklı mı hisseder diye düşünüyorum. Belki de, ''aşk yok'', diyenler en azından teoride haklıdır ha ne dersin? Hani belki de, insanlar olarak kalbimizdeki okun boşta kalan ucunu bizimle birlikte taşıyacak ikinci bir kişiyi, bir ortağı, arıyoruzdur. 

Onu çok istediğim için mi çok hissetmiştim, çok hissettiğim için mi çok istemiştim bugün en çok da bunu merak ediyorum.

Okum kalbimden düşüyor gibi hissettiğimde çok üzülmüştüm. Sana hissettiğim hayal kırıklığını anlatamam. Yıllarca (rahat bir 18 yılı vardır) kalbimde taşıdığım o ok... gitme. 

O oku kalbimde hissedemiyorum.

Böyle olduğunda aşkı değil, bir ilişkiyi bulabilirsin derler; tabii başka başka ve çok daha ''anlamlı'' dünyaca kelimelerle. Yine de, yıldızların veya ''neptünlülerin'' diliyle konuşsam da, beni anladığını biliyorum sevgili okur.

Aşkım veya bir partnerim olsa bile, o benim ortağım olmazsa... Buna katlanamam. (O da katlanamaz, ben en çok onu düşünüyorum; yaaa). Böyle düşündüm bir süre. 

Sevgili Eros, bana yeni bir ok atacak mısın? Eski okum çürüdü... Beni dönüştürdü evet. Geliştirdi evet. Tüm yıldızları gezdirip dünyanın ışığını görmemi sağladı evet.

Sevgili Eros, ona da ok atacak mısın? Önce ona at... ama bana da at. 

İkimize de at! Çünkü ancak böyle ''ortak'' olabiliriz.

Neye ortak? Hayat ortağı vs suç ortağı. İkisi birden?

Eşit olmak. Ben onu başka bir dünyanın ışığında görmüşüm gibi hissediyorum. Bana güleceksin. Güülll. O beni görmediyse ne olur? Onun aşkını küçümseyecek miyim?

Hayır.

Merak edeceğim. Çünkü aşk budur. Karşındaki kişinin aşkını merak etmek.

Aşktan neden bu kadar çok korktuğumu sana itiraf etmek istiyorum. Öhöm öhöm. Çünkü sana itiraf edersem, korku beni terk eder biliyorum sevgili okur. Aşktan korkma sebebim... bir şair hastalığına dayanıyor: İlhamımı kaybetmek. Benim ilhamım kendimim ve ben kendimi aşk üzerinden görüyorum. Bana uzanan ve benden her şeye uzanan aşk. Şimdi ben, o aşkın dünyadaki tercümesini bulursam... Eyvah, diye düşünüyor beynim sanırım kalbime sormadan, eyvah... ya ilhamım beni terk ederse!

(Buna dayanamammm! diye ağlıyor beynim...)

Aşk beni terk edebilir mi? (böyle sorular sorma küçüğüm)

Dönüşür. Bu dünyanın diline dönüşür değil mi sevgili okurrr? Onu başka bir görünümüyle yazarım bu sefer. 

(Ben yazarım sevgilim, bunu bilmeden gelmemelisin.)

Ne komik bir korku. Pek çok korku gibi. 

Sen en çok neyden korkarsın sevgili okur?

Ben karanlıktan korkmam. Küçükken bile korkmazdım. Zaten korkma lüksüm de pek yoktu sanırım. Öhömmm... 

Yüksekten de korkmam. 

Kapalı alandan da. 

Hatta çok çocukken böcekten bilene korkmazdım! Topraktan evler yapmak hobimdi. Anneannemin ''kuyruklu çıkar bak'' ikazlarına kulak tıkar, tamam öncesinde biraz gerilir, ama mutlaka oynamaya devam ederdim. Sonra korkmaya başladım, daha doğrusu içim çekilmeye başladı, tahammül edememeye başladım. Böceklere.

Evet, sanırım pek bir korkum yok!

Ah hayır... Aslında şimşeklerden de korkardım. Daha doğrusu çok küçükken korkmazdım. Şimşekler, gökyüzünün fotoğraf makinesinden çıkan ışıklardı (sana anlatmıştım). Sonra, onlardan da korkmaya başladım. Şimşeklerden! (bööö) Son iki üç yılda bu korkumu yendim. Artık şimşeklerden korkmuyorum ama çok çocukluğum ile genç yetişkinliğim arasındaki dönemde korktum, çok korktum (şşşş aramızda).

Neden biliyor musun, bu iki korkumun (yani böcek ve şimşek) yapısı yalnızlıktı. İkisi de bana, yalnızlığımı çağrıştırırdı. Ondan korktum. Her korkunun bir köken hissi vardır. Benimkisi hep, evet evet, yalnızlıktır.

Aşktan korkmamın sebebinin tam tersi olması ne tuhaf... Yalnızlığımın bitmesi. Aşk korkumun kökeni bu, komik. 

(Beni asla yalnız bırakma sevgilim, evet evet, bozuşuruz: Bir şair hastalığı.)


Dip paranteezz: Sevgili okurlarım :), bu notu muhakkak eklemek durumundayım... Bakın siz zaten anlamış olmalısınız, anlayabilecek kişilersiniz ama yine de yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için ayrıca söylüyorum. Bahsettiğim ''merak'' tabi ki birinin tipini beğendim veya birini gizemli buldum merak ettim tarzında bir durum değil! Ben hep göremeyeceğimiz birini sevemeyeceğimizi düşünmüşümdür, en azından yine (tabi ki başka ne yapacaktım) kendi adıma konuşursam... Ben ister aşk, ister başka bir sevgi özelinde olsun, ''göremeyeceğim veya göremediğim'' birini sevemem. Yazımda bahsettiğim ''merak'' için biriyle e yani bi' zahmet biraz zaman geçirip onun eğilimlerini vs görüp geliştirdiğimiz daha derinleşmiş ilgi. Takıntı da değil! Ki aşkın içinde biraz takıntılı düşünceler de var tabii ama ne demek istediğimi anladın. Bu merak, o kişinin varoluşunu merak etmek gibi bir merak. Diğer bir ifadeyle, o neyi sever sevmez, hayata hangi gözlerle bakar daha derinden görmek istemek. Hatta bazen öyle ki, onun en sıradan olaya karşı jest ve mimiklerine istemsizce dikkat kesilmek. Ona dikkat kesilmek... İşte benim aşk tanımımdaki ana unsur olan merakın iç yüzü budur. Açıklamam bitti, teşekkürler.


bana bu yazıyı yazdıran şarkı.




Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Varlık.

 

Dua etmenin gözyaşlarımı temizlediğini hissediyorum. Sanki bahar yağmuru gibi. Ferahlatan, etrafa toprak kokusu yayan birkaç damla gözyaşı ve burun çekişi.

Rahatlama. Kaybolmuşum da olduğum yere çökmüşüm ve işte bir zaman sonra toprak kokusunun her yanımı doldurduğunu fark etmişim gibi.

Sonra ne olur bilmiyorum ama kalp ritmimin düzelmesi uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Üstüne düşünmeyi bıraktığım ama ben bıraksam da onun beni bırakmadığı bir şey. Darlanma.

Öfke. Halsizlik. Sabırsızlık. Korku. Telaş. Ve daha nicesi.

Şimdiyse durulma. 

Dün gök gürültülerini hissetmiştim. Yine de bu histen çekinmedim. Konuştum konuştum. Eskiden tekrarladığım kelimeler, dilimde yeniden ruh kazanmış gibiydi. Bunun adı inançtı. İsteklerime inanç. Bunu kaybetmek beni çok yormuştu. O kadar çok yormuştu ki... Nereye bakacağımı bilemedim, ne yöne döneceğimi... Kendimi çok yalnız hissettim. Yapayalnız. Evrendeki en yalnız insan. 

Kimse yok. Böyle hissettim. Gerçekte yok. Yok yok.

Yokluğa o kadar odaklandım ki, yokluk büyüdü büyüdü. Onu genişlettim. Çünkü inanmadım. Var olabileceklere hiç inanmadım. Kırıldım. Kırıldığım yerleri umursuyorum sandım. Zaten başka kimse umursamaz ki, diye düşündüm. Belki de öyledir bilmiyorum. Ne önemi var? Tam da bu nedenle önemi yok. Her şey ve herkes her zaman unutulur, akıldan çıkar, geride kalır. Sonra gülünür, yürünür, bir şey yok gibi olur.

Ama var mıdır? Ne önemi vardır? Yoktur. İşte genişleyen yokluk, bu sandım. Ne önemi var, yok.

Ama ben varım...

Ben var mıyım? Nasıl varım, nasıl var olmalıyım, nasıl var oldum? 

Geçen yıl yokluğa saplanmıştım. Bu yıl bunu yapmayacağım! demiştim. Yapmadım da. 

Bir soru sordum. Benim neyim var! Bunu sordum. Büyük bir kırgınlıkla. Diğerlerine bakıp bunu boşluğa sordum. Gelen yanıt, pek çok yazımdı. Yetenek.

Geçen gün haksızlık ettiğimi düşündüm ve yediğim yemeğin güzel olduğunu itiraf ettim. Bu, lezzetli bir yemek. İşte, benim lezzetli bir yemeğim var şu an önümde! Gelen yanıt, o yemeği takip eden diğer lezzetli bulduğum yemeklerdi.

Yokluk dağılmaya başladı.

Sonra dua ettim. Başta mahcup. Ama biliyordum ki, beklemenin mantığı yok. Ezberlediğim şeyleri tekrarladım. Sonra bu tekrarlar, yeniden canlandı. Varlığa odaklandım. Varlık genişlemeye başladı. 

Eğer ki kalbinde sadece sana ait istekler varsa, iyi niyetli istekler, o şeyler dilerim ki en güzel şekilde gerçek olurlar!


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yıldız Işığı.

 

Yıldızım.

Yaz yıldızlarımı izlerken, içimde tohum veren bir acıyı deneyimledim. Bu öyle bir acıydı ki, başlangıçta ne olduğunu tanımlayamadım. Belki de bu tohumlar başlangıçta acı değildi de, benim onları anlamlandırma sürecimin evrildiği inat, zamanla onları buna dönüştürdü. 

Yıldızlarım değildi canımı yakan. Tek tek varlıklarla veya onlara yüklediğim anlamla ilgili değildi. Bu, varlıklar arasında gidip gelen ışıkla ilgiliydi. Bunu anladım. Bunu anlamasaydım inat etmezdim. O ışığın ucu, senin etrafından mı dolanıyordu yıldızım?

Hayır biliyorum.

Yıldızım. Bir kitap okuyorum. Belki de senin yıldız ışığının ulaşabileceği uzaklıktaki bir kurgusal gezegende geçen bir kitap. Bu kitapta düşüncelerinin şekilsizliğini ehlileştiremeyen bir ana karakter var. O, bana çok mu benziyor bilemiyorum ama onun nasıl hissettiğini biliyorum. Sen de diğer ana karakterin nasıl hissettiğini biliyor olabilirsin veya sen, ikisinin dışındaki bir hissedişte olabilirsin. (Muhtemelen öyle olacaksın).

O karakterin hissettiği yoğunlaştırılmış bir acı vardı. Tüm dağınık düşüncelerinin merkezi. Yönlendirilmemiş düşünceler insana bunu yapardı. Bir yıldız gibi parlamak varken, bir yıldızın yansıması olan uydu olduğunu sanmak. (Her şeye akan ışık bunu yapar).

-Ben en çok seyahat eden ışıkla ilgilendim.-

Yıldızım. Sana yazmak kalbimi ferahlattı. Çünkü sen teksin.

Işık da tek, değil mi yıldızım? Ben, dönüp dolaşan ışığın acı verdiğini sanırken, o ışık aslında tek. Sendeki gibi, bendeki gibi.

Daha dikkatli sorular sormalı, daha dikkatli cevaplar bağırmalıydım. Dikkatsizliğim ışığın yolunu uzattı...

(Yıllarca. Yoksa bu gerekli miydi yıldızım?)


son dinlediğim şarkı, sana gelsin. en en en tekrar ettiğim noktasıyla.

(o şarkı hep değişir)


(Aeden, Azra Kohen)


Popüler Yayınlar