Kelimeleri Bulmak.

 

Yazamadığımı söylerken ciddi değildim. Ancak içimden tek bir cümleyi çıkarmak bile, bir word sayfasıyla bakışırken çok zor. Bunu ancak benim sevgili bloğum kolaylaştırıyor gibi görünüyor. Belki bir dostun rahatlatıcı sıcaklığı, belki de bir evin dinlendirici huzuru gibi. Böylece ben kelimelere gitmek için çırpınmıyorum da, onlar bana geliyor.

Üniversitedeyken de bazen sunum ödevlerimi yazarken tek bir kelimeye bile zor ulaşacağıma inandığım zamanlar yaşadım. Öyle anlarda bloğumda bir taslak yazmaya başlar, devamını worde taşırdım. Bloğum benim ilhamım olmaktan da öte, yükümü hafifleten bir çeşit yardımcımdı. Şimdi o günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Bir ödevi oluşturmak için çırpındığım o günleri (tabii akıl alabileceğim yapay zeka, evet o yakın yıllarda bile, henüz yoktu).

Şimdi de benzer bir his içindeyim. İçimden değil, dışarıdan, belki de dünyanın nefesinden çıkarmaya çalıştığım tüm o kelimeler... Hayır, bana ''bizi çıkar'' diye hissettiren o kelimelerin geceye karışan hissi... Peki sevgili kelimeler, siz neredesiniz?

Eski blog yazılarımdan utanmıyorum. Her ne kadar onların beni yansıtmadığına, veya tam olarak yansıtmadığına, inansam da... onları dünyanın karnında gördüğümü biliyorum. Dünyanın doğurdukları, ben onları gördüm ve yazdım. Belki de bu nedenle onları hem sevdim, hem de uzak hissettim. Onlara ben şekil vermedim. Ben, onları sadece gördüm ve anlattım.

Keza, yıllara yayılmış tüm o yarım hikayelerim. Onları yazamadım, onları yarım halleriyle yazamam da. Onlar, bir yerde gördüğüm şeyler. İmgeler, hisler, şekiller. Benim fikirlerimle biçim kazanmış hayaller; öte yandan, onların ruhu fazla biçimli olarak bana geldiler. İlk kez yazan birinin ilhamı gibi. İlk kez görmeye çabalayan bir insanın anlam çabası gibi.

Oysa şimdilerde daha farklı bir hissin içimde isteğe dönüştüğünü görüyorum. Bunun beni heyecanlandırdığını. Belki de isteklerimi bile zamanla bu nedenle kaybetmiştim. Benden alınan fikirler, bastırılmış fikirlerim... Heyecanla işleyen zihnimi susturdu. Hayallerimi ruhsuz bıraktı. Oysa ben, ruhu olmayan hiçbir şeye inanmıyorum.

Çok sorumluluk sahibi biri olsam bile inanmadığım bir şey için emek veremiyorum. Bunu deniyorum ama bir noktada aralar veriyorum. Sonra yine deniyorum. Belki bir döngü. Ancak bir noktada, aynı oluşum için bile, kendi sebebimi bulduğumda; ruhu gördüğümde; içimde binlerce kanatlı tomurcuk uçmak, özgürleşmek ve ilerlemek için baş veriyor.

Sana yazmak, canım bloğumdan güç alarak yazmak ne doğal, ne kolay... Hiç zorlanmıyorum. Değil bir cümleyi, bir kelimeyi bile aramıyorum. O bana uçuyor. İçeriden uçtuğunu sanırdım. İçimden dışıma hepsi taşıyor... Belki bazen öyleydi, belki bazen öyle. Belki de en çok o kelimelerimi bazen çok seviyor, bazen onlardan kopuk hissediyorum. Oysa şimdi, şimdi değişen şey, veya belki de yıllar boyunca değişmeye devam ettiğini fark ettiğim şey... dış dünyadan içime uçan kelimeler. Bu, bir yerde gördüklerimden ilham almaktan daha farklı. Hep aradığım şey: Bana dış dünyadan gelecek (gelen) hisler!

Hep, içimi tükettiğimi düşünüyordum. İçim... artık uçacak tüm tomurcuklarını kaybetti. İlk anlamıyla değil tabi ki. İnsanın iç dünyası, veya bazı insanların, kendi can suyunu üretir. Bu sanırım hayatta neyi önceliklendirdiklerimizle de ilişkili bir durum. Oysa böyle bile olsa; içten gelen şeyler tükenmeseler de dış dünyadan beslenmeye ihtiyaç duyarlar. Yoksa uzun süredir yemek yememiş biri gibi bitap düşerler. Hatta öyle ki, o kadar uzun süre beslenemedikleri durumlarda, artık dışarıdan gelen besini bile kabul edemeyecek hale gelirler.

Bunun bir kırılma noktası var mı? Belki kısa bir uyku anı. Bir kabusun bir düşe dönüşümü. Bu olabilir. Olabilir mi? Belki de sorular... Hayır, sorular kelimeleri getirmez; sorular düşünceleri getirir. Peki o halde, bloğumun bana kolaylıkla getirdiği bu kelimeleri ben neden kolaylıkla çekip alamıyorum?

İçimde tatlı bir heyecan var. Bu heyecanı ben ancak aşık olabileceğime inandığımda hissederim. Belki şu anda da öyle hissediyorumdur. Deneyim, kalbimi titreştiren deneyimler. Benim için aşkla eş değer olmalı. Yıldızıma baktığımda bu gece sessiz bir onay gördüm. Tıpkı karşımdaki pembe kazaklı yedi yaş halimin sakin duru bakışlarında gördüğüm merak gibi. Sanırım küçük Ben, beni merak ediyor. Benim onun gözleriyle görebileceklerimi, kulaklarıyla duyabileceklerimi ve bedeniyle hissedip var edebileceklerimi.

Belki de küçük Ben, beni değil benim deneyimleyebileceklerimi merak ediyordur. Kelimeleri bulmanın bununla bir ilgisi olabilir mi?

Belki.


Vejetaryen, Han Kang.


Bloğum 3 Yaşında.

 

Bugün çok sevdiğim bloğumun doğum günü. Yine böyle yıldızlı ve rüzgarlı bir gecede yeni bloğumu açmıştım. O zamana kadar zor bile dayanmıştım. Çünkü anlatmazsam, çatlamasam da, yaşayamazdım.

Neden Neptünlü bir Cadı olduğumu sanıyorum ki yeri geldikçe pek çok kez anlattım ve pek çok kez anlattığım yazılarımı da pek çok kez sildim. Bu nedenle bir kez daha anlatmam ilgi çeker mi, emin değilim. Buna gerek var mı, bu konuda da çekimserim. Hem ben her yeni veya yeniden dirilen yazımda aynı konuyu bile ele alsam, farklı anlamlara ulaşmayı yeğlerim.

Bence tam da bu nedenle Neptünlü bir Cadı olmayı seçtim. Bunu uzun uzun düşünmemiştim. Hatta son ana kadar Plütonlu olmayı planlıyordum. Sonra bir anda, klavyemin tıkırtıları arasından uzak bir yıldız doğdu. Belki de bu blog, onun dünya ruhudur kim bilir...

Sen farkında değilsin ama, benim hayatımı pek çok kez kolaylaştırdın sevgili okur. Bunun için sana çok teşekkür etmeliyim. Bir blog yazmak yıllar içinde benim için pek çok anlama geldi. Kendi büyüme yolculuğumu blog üzerinden okudum diyebilirim. Yaklaşık on bir yıl boyunca blog yazdım. Ancak tüm bu yıllardan geriye bana ne kaldı diye baktığımda aklıma sadece uzak bir yıldız pırıltısı geliyor. Bundan olacak, bu bloğumdaki pek çok yazım defalarca metamorfoz geçirdi ancak hala bir kelebeğe dönüşebildiklerini söyleyemeyiz.

Önceden olsa bu beni üzerdi sanıyorum ki. Önceden olsa pek çok şey beni üzerdi. Üzgün bir kız olan beni bloğum daha neşeli bir kız yapmadı ama yine de üzüntülerime daha farklı bir perspektiften bakmamı sağladı diyebilirim. İçimde olmayan hiçbir şeyi blog veya başka bir kişi veya şey vesilesiyle var etmedim, belki de sadece gördüm. Blog yazmak bir anlamda kendimi görme yolculuğumdu.

Son bir iki yıldır ise blog yazmanın benim içimdeki anlamının değiştiğini fark ediyordum. Buna bugün bile uzak yıldızların pırıltısını işitmeseydim bir yanıt veremezdim. Yalnızlık hissi üzerime beklemediğim anlarda çöküyor. Bunun beni etkiliyor olması tuhaf. Yıldızları izlerken, onların da yalnız olduğunu düşündüm. Bu bana güç vermese de, artık daha az yalnız hissediyordum. Çok da şey yapmamak lazım. :)

Tüm o yıllar, senin göremediğin arka planda, belki de daha korkusuz olma serüvenimdi. Bazen hayatımın başlangıcını düşünürüm. Öyle devasa anlam arayanlardan değilim. Sadece olanı görmeye çalışıyorum. Bu nedenle de hayatımı düşünürüm. Bu hayatın bana neyi anlatmak istediğini. Çok fazla yanıt buldum. Ancak çok fazla yanıt bulmak, ana yanıtı bulamadığını gösterir.

Ana yanıt var ama kelimelerle ifade edilemez. Sana anlattığım küçük kız, hangi yollardan geçerse geçsin ben olacaktım; bunu düşündüm. Ne yaparsa yapsın, ne tepki verirse versin... Hatta çevresindeki insanlar nasıl davranırsa davransınlar, neyi seçerse seçsinler... O kızın alması gereken bir ders vardı ve ben onu bu gece yalnız yıldızlarda gördüğümü düşünüyorum.

Tüm bunların bloğumla doğrudan bir ilgisi var. Bloğum benim arşivim. Önceden, okunmak için yazardım. Hala okunmayı ve sohbet etmeyi sevsem de... önceden, anlaşılmak için yazardım. Belki de görülmek için. Bunlar bana masum geliyor, çünkü yazı stilime bile dokunan beklentilerdi. 

Şimdi bloğumdan neyi umduğumu bilmiyorum. Neden yazdığımı bile bilmiyorum. Belki de hala çok yalnız olduğum için yazıyorum ama eskisi gibi susuz biri gibi değil. Belki evet, sevdiğim için de yazıyorum ancak kırgın bir heyecanla. Neden kırgın; belki de tek bir kırgınlık tüm parçalarıma sindi ondan.

Bazen, bazı okurlarım için de yazdığım olmuştu. Ben küçükken bazı bloglar bana anlaşıldığımı fısıldamış, bana dost kucaklarını açmışlardı. Onları unutmam mümkün değil. Malesef bu blog o bloglardan hiç olmadı ve olmayacak. Çünkü bu blog, bana hapsolmuş durumda. Birilerinin sığınağı olabileceğini sanmıyorum.

Bir gün bir şekilde beni, yazılarımı veya adımı bir yerde görürsen, dilerim yine Neptünlü bir Cadı olarak karşına çıkarım. Bu, kaybetmeyi asla istemeyeceğim bir özelliğim.

İyi ki varsın, iyi ki okurumsun.

Çok sevgiler.



Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitapta olaylardan çok bir atmosferin izini sürüyoruz. Yazar, arkadaşlığa ve romantik ilişkilere farklı anlamlar yükleyen karakterlerin bir aradalığından doğan bütünün parçalarını anlatıyor bize. Karakterlerin belirli anlarına onların gözlerinden tanık oluyor, aralarındaki ilişkilere onların gözlerinden bakıyoruz. Kitap bittiğindeyse elimizde ne tek tek karakterler, ne de bütünlüklü bir tema kalıyor; bence geriye, tıpkı karakterlerin paylaşımlarının ardından olduğu gibi kırgın ve kırılgan hatıralar kalıyor.

Bu bakımdan kitap, içerisinde birçok öyküyü barındıran tek bir anlatı etkisi yaratıyor. Her insan ancak kendi yaşantısı kadarınca yaşananları görebilir; her insan ancak kendi hissedebildiği kadarını yarınına taşıyabilir. Kitaptaki karakterler de birbirlerinden farklı mizaç ve beklentilere sahiplerdi. Zamanın akışıyla birlikte değişen durumları değişen benlikleriyle algıladılar. Dönüşen sadece aralarındaki bağ değildi; belki de en başta dış dünyanın kendisiydi. Dış dünyadaki bir farklılık, bir sapma ya da beklenmedik bir gelişme, her ilişkinin doğasında bulunan sessiz kurallara dokunarak onların ilişkisini de başka bir biçime büründürdü.

Tomris Uyar, atmosfer kuran yazarlardan. Onun öykülerinde gördüğüm temel etki ne bir olay, ne de karakterleri merkeze alması; yazar, tüm bu olay ve karakterleri aktarmak istediği ana ileti için bir çeşit atmosfer oluşturma aracı olarak kullanıyor. Bu bakımdan benim bu uzun öyküdeki karakterlere ısınamamam, normalde benim için bir eksiklik olabilecekken, burada tam tersine metnin etkisini artıran bir unsur oldu. Karakterlerle bağ kurmak zorunda değildim; çünkü anlatılan aslında karakterlerin neler yaşadıkları bile değildi. Yaşananlar yalnızca, aralarındaki ilişkiyi ve o ilişkinin dönüşümünü anlamamız için birer araçtı. Karakterler farklı tepkiler verselerdi, farklı mizaçlara sahip olsalardı bile biz aynı iletiye ulaşacaktık. Aynı atmosfere: İlişkilerin kırılganlıklarından doğan değişimler. 

Kitap aynı zamanda Tomris Uyar'ın son eseri olması bakımından da dikkate değer bir özelliğe sahip.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #9

Tabi ki yine hesapta olmayan bir alışveriş. 

Bir süredir Clarice Lispector'u radarıma almıştım. Bu alışveriş birkaç hafta öncesinden bana geliyorum demişti ancak ben de ona dur şimdi demiştim. Ta ki, okumayı çok istediğim eskilerden gelen kitapları anımsayana kadar...


Bu alışverişin sorumlusu bu çocuklar. Evet, onlar. Geçen gün paylaştığım yazıda kullandığım müzik sonrasında aklıma takılan Esirgeyen Gökyüzü'nün kitap yorumlarına göz atmam, alışverişimin fitilini ateşledi. Dedim, ben tek kitap için kargo parası ödemem... O zaman yine filmini yıllar evvel izlediğim ama kitabıyla orada burada hiç karşılaşmadığım için kendim edinmeden okuyamadığım Bulut Atlası'nı da sepetime ekledim. Her iki kitabın da filmini kitaptan uyarlama olduklarını bilmeden vaktiyle bayılarak izlemiştim, hatta üstüne unuttum bile. Şimdiyse önce kitapları araya alıp sonrasında filmleri yeniden izlemek düşüncesindeyim.


Bu yazarın okumayı delicesine istediğim kitabı Yıldızın Saati'ydi. Ancak tüm interneti talan etmeme rağmen bir tanecik olsun baskısını bulamadım... Şimdiyse elimde yazarın okumayı çok istediğim kitabı dışında bütün kitapları var. :) Aman canım belli mi olur yine baskıları biter, yenilemezler falan... Böyle güzel yazarların kitaplarını niye boynu bükük bırakırlar da güncel baskı yapmayı seçmezler anlamıyorum. Hayır yani işte yazarın tüm kitaplarını ne güzel basmışsınız, benim eeennn merak ettiğim kitabını niye dışladınız... Sanıyorum ki bu noktada kitapların iki farklı yayınevinde yayın haklarının bulunması da etkili. Ancak bu sadece benim tahminim. Yıldızın Saati'ni bastıkları an alacağım! 

Bu kitapları ise seveceğime dair, daha evvel hiç okumadığım bu yazarın anlatımına bayılacağıma dair, her nedense içimde bir çeşit güvence var. Biliyorsunuz ben her okumak istediğim kitabı dan diye satın alıp okumam. Bir beklerim, kütüphanelerde aranıp kaderin bizi buluşturacağına inanırım, en olmadı hevesim falan kaçar okuma sürecim sarkar da sarkar. Ancak bazı yazarlar vardır ki, onların daha evvel hiçbir kitabını okumamama rağmen kitaplarından haberdar olur olmaz gidip alırım. O kitap\lar benimle kalsınlar isterim. Bu yazar da üstümde böyle bir etki bıraktı işte. Nedeni sadece anlatım tarzına dair edindiğim duyumlar. İlham alabileceğimi düşünüyorum.


Bu kitabı içerisindeki bir şiir için almak istiyordum. Evet, belki de bir tek o şiir için (mektupmuş :).




Evet, alışverişim bu kadardı. Zaten daha ne olsun.

Ancak en son alışverişimi taaaaaaaa şubatta yapmışım, lütfen.


Yeni Tarot Destem: After Tarot.

After Tarot (reklam yok :).

Bir süredir bu destenin peşindeydim. Geçen ay aldım. Aslında her şey ani gelişti. Bu destenin baskısı olmadığından umutsuzdum ve belki önümüzdeki bir yılda alırım diye düşünüyordum. Diğer yandan bir süreliğine tarot kartlarımla arama mesafe koyacaktım. Ancak desteyi gördüğüm anla almam bir oldu. Kaçırmaktan çok korktum açıkçası. Çünkü, gerçekten hiçbir yerde bakısı yok. :) -belki vardır ama ben bulamamıştım.-

Bu kartların en sevdiğim yanı enerjisi. Her destenin kendi enerjisi var. Hayır bana öyle gelmiyor, gerçekten de her destenin farklı bir ''ruhu'' olur. Bu nedenle de bence her okuyucu her desteyi almamalı ve her deste kendi zamanını bekliyor. Bu durumu bir çeşit kilit açılımı gibi de düşünebiliriz. Bazı desteler bazı kişilerle tam uymaz, bazı desteler ise zamanını bekler. Kitap okurken bile böyledir. Uygun zamandan önce bir kitabı okumak onu her zaman için hiç etmek olmasa da, bazı noktalarını anlamlandıramamak demektir. Bu nedenle anlam katmamız gereken her durum için hazırbulunuşluk seviyemiz önem taşır.

Tarot kartlarıyla ilgili oldukça açıklayıcı ve bence özgün ve farklı bakış açısı sunan uzun yazılar yayınlamaya başlamıştım. Ancak sonrasında içimdeki bir noktaya bu durum sinmedi. Bence yazılar başlangıç-orta seviyesi için uygundu ancak nedendir bilmem, hem onları eksik hissettim, hem de bilgi içerikli yazılar paylaşmak bu bloğun işi değil diye düşündüm. Belki ilerleyen süreçte direkt ''bu budur'' tarzında olmadan tarot yazıları da yazabilirim. Bu yazılar belli bir zaman dizgesini değil, benim içimde anlam bulan durumları ifade edecektir. Öte yandan eskiden yazdığım bazı tarot yazısı parçalarını da tekrar yayınlayabilirim tabi. Burada pek kimsenin ilgisini çeken bir alan olduğunu düşünmesem de, ilginç bir konuyu güzel bir şekilde ele aldığımı düşünüyorum. Kartlar değil, hikayeleri ilginizi çekebilir.

After tarot destesinde ise adından da anlayacağınız üzere, klasik destedeki sahnelerin bir sonraki sahnesi kartlarda resmedilmiş. Ah... yapmak isteyeceğim şeylerden biri de kesinlikle kendi tarot destemi hazırlamak olurdu! Hatta keşke yeteneğim olsaydı da, hem deste tasarımını yapan hem de çizen kişi olsam... Bunun için hala çok yetersiz düzeyde tarot kartlarının felsefesine hakimim ancak işte bu isteğime bir özenme hali denilebilir.

Tarot dediğimiz durum, Joker ile başlayan kahramanın yolculuğunu anlatır. 22 büyük arkana, 56 küçük arkana olmak üzere toplam 78 karttan oluşan destede; büyük arkana dediğimiz kartlar kadersel durumları, küçük arkana kartları ise dış etken ve insanlara bağlı değişen daha kısa süreli olayları ifade etmektedir. Her deste bu anlama bağlı oluşturulur ancak deste tasarımları yani kartlarda kullanılan çizim ve semboller farklılaşma gösterebilir (gösterir). Farklı destelerde okuma yapmanın esprisi de budur. Her farklı çizim öyküyü zenginleştirir ve farklı bakış açısı katabilir.

Bu deste elimdeki diğer iki desteme göre (klasik ve manga tarot) boyut olarak daha küçüktü. Bu nedenle ilk kez karıştırırken biraz yadırgamıştım ama destemi o kadar sevdim ki artık elim sadece bu desteye gider oldu. Şimdi de diğer desteler elime büyük geliyor. :) 

Tarot benim sevdiğim ve ilgimi çeken bir uğraş. Tarotu fal gibi değil (ki öyle de bakabilirsiniz ancak bazı durumlar yanıltıcı olabilir ve bağımlılık yapar diye düşünüyorum), enerji okuması gibi görmek daha sağlıklı olacaktır. Enerji dediğimiz şey ihtimaller zinciridir ve kişinin kendi düşünceleriyle değişim geçirir. Ancak tarot yakın vadedeki en olası senaryolar hakkında bir çeşit uyarıcı niteliğinde öngörü sunabilir. Bu noktada tarot bakan kişi, bakılan soru ve zaman dilimi de önemlidir. Tarotu bu budur diye kullanmak, kendimizden bağımsız sorular sormak bizi kandırabilir. Tarota cevabını vermek istemediği soruları sormak da bizi yanıltır (ki kartlar bir noktada dalga geçmeye başlar, bunu anlarsınız).

Bana göreyse en anlamlı ve tarot olayına uygun durum, tarotta kendimizi ana karakter olarak konumlandırıp okuma yapmaktır. Bu karakterin (kendimizin) alması gereken derslere ve dönüştürmesi gereken durumlara açık bir şekilde okuma yapmak (insanlar genelde kim ne yapmış bunun derdindedir) daha amaca dönük olacaktır. İnsanların eylemleri, bizim düşünce şeklimize göre bile değişir ancak bu artık tarot konusundan çıkıyor tabi.

Bu sabah kendime mini okuma yaparken kartlarımdan bloğumda da bahsetmek istedim. Belki ilerleyen süreçlerde bu destedeki bazı kartları konuk alıp bazı sahneleri yorumlayabilirim.


Bir gök, bir iç göğü, içerisinde ne taşır?

 

Hayal kurmak yeni bir eve taşınmak gibidir. Önce eski evinden getireceğin eşyalarını kolilemen, belki içlerinden eleme yapman gerekir. Sonra evini temizlemen, odalarını kendine göre uyarlaman ve eşyalarını yerleştirmen gerekir. Belki zamanla eksik kalan eşyalarını da azar azar tamamlayabilirsin. Ancak öncesinde mutlaka, evini tanıman, döşemen, orayı kendi evin haline getirecek adımları atman gerekir.

İç dünyam benim evim. Uzun zamandır o evin bir odasında yaşıyorum. Sanki diğer odalar benim erişimime kapalıymış gibi çekingen, meraksız ve yorgun bekliyorum. Tek bir odadayken insan, evinde ne eksik, ne fazla bilemez. Eksiklikler bile bir noktada fark edilir de, fazlalıklar... Evin tıka basa dolsa bile uzun zaman geçene kadar anlamayabilirsin.

Bir evin boşaltılması, belki de en çok evin kendisini rahatlatır. Evi temizlemek, silmek süpürmek; bir noktada evini kendinin yapmaktır. Benim evim nasıl bir ev, bunu görmektir. Yoksa ihtiyacımız olmayan eşyaların arasında tozlanabiliriz. Bana olan buydu. İhtiyacım olmayan pek çok eşya... bir gün kullanırım, bir gün lazım olur, bir gün olur dediklerim, gerçekten ihtiyacım olan şeyleri düşünmemi bile engellemiş gibi görünüyor.

Evini temizlediğinde, gökyüzün genişliyor. İnsanın iç evi, dört duvar değildir; en azından böyle olmak zorunda değildir. Benim evim, iç evim, mavi bir gök tavanıyla çevrili. Bu tavan bazen yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor. Bana çok yaklaştığında, boğuluyorum. Kendi göğümden boğuluyorum. Onun hareketlerinin sebebini rastlantısal sanıyor, ancak böyle olmadığını da evimin köşelerindeki karartılardan anlıyordum. Temizlik; bir gök tavanı buna ihtiyaç duyar.

Genişleyen göğüm bana pratik yapma alanı açtı. Hayal kurma pratiği. Bu konuda uzun zaman önce iyiydim. O zamanlar kendi gök evim var mıydı bilmiyorum. İnsan eviyle mi doğar, yaşarken mi bu ev oluşur bu konuda da emin değilim. Öte yandan, evin zamanla kendi yapısını değiştirdiğini biliyorum. Sözgelimi bazen bu iç eve yeni odalar eklenir, bazense yeni duvarlar; bazen bir bahçe, bazen bir mahzen... Ne istersen o, ne istemezsen o; neyi düşünüp hissedersen o. Bu ev, hislerle kalbini çarptırır; düşüncelerle nefes alır.

Benim hayallerim bir noktada bir duvara çarptı. O duvarı oraya kim koymuştu? Hemen ardından gelen ikinci bir duvar, sonra bir diğeri... Bu bir süre devam etti. Dar koridorlarda dolanan sıkışık hayaller, yine de oradalardı. Sonra bir şey oldu. Evim bir avluya açıldı. O avlunun orada olduğunu bile bilmezdim. İnsanlar bize bunu getirir: Evimize yeni bölümler. O avlu, bana bir şeyi hatırlatmış olmalı. Ne olduğundan artık emin değilim. Belki de hayallerime yeni bir bakış açısı getirmişti denilebilir.

Yine de gök çok yakındaydı. Bununla ne yapacaktım? Bununla ne yapabilirdim? Bilmedim, hala bilmiyorum. Belki bilebilirdim; bazı zorlama yanıtlar verebilirdim ama ben bilmemeyi tercih etmiş olmalıyım. Belki de dar bir göğü, daha az dar bir gökle değiştirmek bana gereksiz görünmüş de olabilir. 

O gökyüzünün gerisinde ne var? Daha ilerisinde... şimdi bunu merak ediyorum. Göğün öte yakasındaki güneşin hareketlerini. Belki de güneşlerin. Ayların, yıldızların, gezegenlerin. Bir gök, bir iç göğü, içerisinde sonsuzluk ihtimalini taşımaz mı?

Bir heyecan kıpırtısı bizi evimizin başka bir odasına götürebilir. Yeni veya eski, ancak ne olursa olsun, farklı bir odaya.



Yazma Tutkusu.

 

Çok sevdiğim bir yazar var. Haziran gecelerini yazmaya ayırdığını bir instagram postuna yazmıştı. Onun paylaşımlarını çok seviyorum. Örneğin bugün küçük kızıyla birlikte geçirdikleri altıncı yılı (kızının doğum gününü :) kutlamış. Çok doğal, içten, benden hissettiren kelimeleri olan güncel öykücülerimizden. Melisa Kesmez. 

Onun yazmakla ilgili paylaşımları bana ilham oldu. Yazmaya dair kendi tutkumu hatırladım. Evet, burada çok çok çok ve artık eskisine göre bile daha çok yazıyorum ancak yine de... Bu bir kaçış, sığınma veya alışkanlık. Yazma refleksi denebilir belki; oysa yazma tutkusu başkadır... Tamam, blog yazmam da yazma tutkumun bir yansıması anlıyorum. Ancak benim ihtiyacım olan ve yitirdiğim durum o değil.

Önceden kurgularımı karşımda görmekten korkardım. Onların ham halini anlattığım bir dostum vardı. Onları başka kimseye de anlatmazdım. Çünkü hem o dostum yazmakla ilgilenmiyor (gibi görünüyor)du, hem de anlattıklarımı gerçekten dinliyordu. Genelde hepsini beğenirdi ve bu durum onu pek de iyi bir eleştirmen yapmazdı. Dahası, çoğu kurgumu unuttuğuna eminim (bu nedenle de yazmaya ilgisi olsaydı bile benim anlattıklarımdan ''ilham'' alamazdı). O, güvenli bir kurgu dönüştürücüydü benim için. Çünkü anlatmak, dönüştürür.

Belki de okunmaktan da korkuyordum. Blogda bile öyle değil mi? Kaçarcasına anlatıyorum. Saklanmıyorum belki ama... işte, kaçıyorum. Bir de eskiden anlatımım çok yavandı. Şimdi en azından üç beş fiyakalı numaramın olduğunu düşünüyorum. :)

Belki de iyi olmayı bekliyordum. İyi yazmayı. Yazmak için bile iyi yazmayı bekliyordum. Oysa o tutku... onu anımsıyorum. Uçarcasına sürüklendiğim o heyecanı başka bir şeyi yaparken hissedemedim. 

Ben de yazmak istiyorum diye düşündüm. Gökyüzü fotoğrafları çektikten sonra gördüm bahsettiğim instagram gönderisini. Sonra da... haziran bile bitiyor diye düşündüm. Ne yani, ben haziran gecelerinde uzun uzun yazamayacak mıyım!? Böyle düşündüm. Sonra yazmadığımı düşündüm. Gerçekten hiç yazmadığımı, bundan hep kaçtığımı. 

Oysa yazmayı hep çok sevdim. Hep çok sevdiğim şeylerden kaçmak gibi kötü huylara sahibim.

Artık blog yazmanın benim için manası ne emin değilim. Belki de içimde bir çeşit çözülme yaşadım. Evet öyle. Blog yazmamın her blog yazarında olduğu gibi bazı bilindik sebepleri olduğu gibi, bir de bana özel temel motivasyonlarım vardı. Bu motivasyonlar zamanla kaybolunca, bloğa dair yazma süreçlerim de yokuş aşağı gitmeye başladı. Bu motivasyonun kaybı aslında beni daha iyi bir yazar yapma yolunda bir itki olabilir. Öyle saçma bir sebepler bütünüydü. Öte yandan, dediğim gibi, bloğa dair bir çeşit sihrin çözülme anını yaşadım. 

Belki de ''gerçekten'' yazabilmek için buna ihtiyacım vardı. Büyünün bozulmasına. Böylece her yeni yazma sürecimde yeni bir büyü keşfedebilirim! Sonuçta yazmak eyleminin sihri de burada değil midir?


Hala kalbimi ısıtır.


Dileğim, benim dileğim.

Gökyüzünü izledim. Sanki daha önce hiç izlememişim, sanki ilk kez gökyüzünü izliyormuşum gibi hissettim. Bir dileğimi gökyüzüne bıraktım. Aslında birkaçını. Özellikle ikisini. Ama en çok birini.

O dileğimi çok sevdiğimi fark ettim. Çok çok çok fazla sevdiğimi. Bu yüzden bunca zaman onu hiç bırakmak istemediğimi, onu bırakınca fark ettim. Gökyüzü o kadar güzeldi ki, bir önemi yok diye bile düşünemedim. Dileğim beni ağlattı. Onu bırakmaktan korktuğum için kaçırdığım tüm o zamanları düşündüm. Çok çok öncesinde kalanı bile. Beni bu ağlattı. Zihin açıklığıyla gelen birkaç damla gözyaşı. 

Sonra gökyüzünü izleyiş. Bu, inancın ötesinde bir his. Huşu gibi değil, beklenti gibi bile değil. Belki de hak ediş. Hak etme hissi. Yorgunluk ve hak ediş. Bir de güzellik. Güzel gökyüzünü izlemek, beni mutlu etti bunu itiraf etmeliyim. Sanırım artık yıldız mektubu yazmaya ihtiyaç duymuyorum. Belki de buna ihtiyaç duyan, dileğimdi bilmiyorum.

Yine de gökyüzüyle dertleştim. Zaten gökyüzü benim dertlerimi az dinlemedi. Çok konuştum onunla, çok fazla konuştum. Belki de tek bir şeyi anlamak için bu kadar fazla konuşmuşumdur, bunu da bilmiyorum. 

Önceden kalbim acırdı. Belki de bırakamadığım için acıyordu. Uzun zamandır üzüldüğümde bunun beynimden, düşüncelerimden olduğunu hissediyordum. Bunlar geçiyor. Düşünceler geçer. Ama kalp acısı... Bu da geçer ama acır. O acıyı yitirdiğimde bile ağlamıştım. Çünkü korkmuştum. Bırakmaktan çok korkmuştum. Sanki ölecekmişim gibi korkmuştum.

Belki de artık inanıyorum. Dileğimin gökyüzüne ulaştığına inanıyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Demian - Emil Sinclair'in Gençliğinin Öyküsü (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Kamuran Şipal,
Yayınevi: Can Yayınları

Emil Sinclair, dünyanın kurallarını erken fark etmiş bir çocuktu. Ona göre dünya, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye bölünmüştü. Emil'in bildiği aydınlık dünya iyilik, sevgi ve güzellikten ibaretti. Bu dünyanın içerisinde ailesi, düzenli evleri ve şaşmaz öğretiler vardı. Bu dünyada sadece kabuller yer alırdı; Emil'in içinde dolaşan hayaller, tutkular ve sorgulamalar bu dünyanın dışındaydı. Bu korunaklı dünya dışındaki dünya ise karanlıktı. Orada bilinmezlik, sezgiler ve sorgulamalar bulunur ve aydınlık dünyanın kurallarını hiçe sayardı. Emil on yaşındayken kendini bu iki dünyanın sınırında gördüğü günleri anlatmaya başlıyor. Kitap boyunca Emil'in bu günlerinde yer etmiş ve ona iki dünya arasındaki seçim hakkını gösteren sınıf arkadaşı Max Demian ile olan yıllara yayılacak ilişkisini okuyoruz. Demian, Emil için sadece güçlü bir çocukluk figürü olmakla kalmayıp yetişkin yaşamının da bazen rehberi, bazen sorgucu; bazen dostu, bazense işkencecisi oluyor.

Kitabı, hakkında konusu dahil hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Bazı yazarlar bana bu güvenceyi veriyor. Tam da bu nedenle yazarın izinden ilerleyerek, kitabı beğeneceğime inanıyor, en olmadı beğenmeme ihtimalimi düşünmüyorum. Bu kitabı bana yaklaştıran durum giriş kısmındaki şu cümleydi: ''İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?'' Bu cümle içimdeki bir noktayı titreştirdi ve merakımı canlandırdı kabul ediyorum. Ancak bu cümleden bu kadar etkilenmemin esas sebebi benim kendi iç dünyam değil, kitabın yazarıydı. Kitabın yazarına olan güvenimin teminatı işte bu girişteki ilk cümlede karşıma anında çıkıvermişti.

Hermann Hesse psikanaliz ile mistisizmin kesişim noktasında duran bir yazar. Onun eserlerini sevme sebeplerimin başında, yazarın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bu iki alandan da beslenmesi geliyor. Hesse'nin ilgisi dış dünya olaylarından çok, bireyin iç dünyasının bu dış dünyayı fark etmesine yöneliyor. Onun karakterleri yaşadıkları olaylar ile değil, bu olaylarla dönüşen benlikleri ile karşımıza çıkıyor. Zaten kendisi de başarılı bir yazar olmaktan önce, onu başarılı bir yazar olmaya götürecek bir yaşantı geçmişine sahip. Gençlik yıllarında yaşadığı ruhsal bunalımlar sonrasında psikanalizle ilgileniyor. Carl Gustav Jung'un öğrencisi Lang ile karşılaşması ve aralarındaki dostluk sonrasında Jung'un fikirlerinden etkileniyor. Bu etkinin izlerini ise yazarın karakterlerinin kendilerini keşfetme süreçlerinde görüyoruz.

Yazarın bu kitabında ise kitabın anlatıcısı olan Emil'in çocukluk yıllarındaki sorgulamaları ile başlayan süreç, bana göre uzun yıllar yalnızca başlangıç aşamasında kalıyordu. Kitabın tamamını düşündüğümüzde her ne kadar bizleri bir bireyselleşme öyküsü karşılasa da, kitabı salt bu perspektiften okumanın insan yaşamının ve içgörülerinin çeşitliliğini gözden kaçırmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Emil aile evinden; diğer bir ifadeyle aydınlık dünyasının merkezi olarak gördüğü yerden uzaklaştığı ergenlik ve ilk gençlik yıllarında kendisini karanlık dünyanın içinde buluyor. Burada artık yanında ne Demian, ne de aydınlık dünya hatırlatıcıları bulunuyor. Demian'la zaman zaman yeniden karşılaşsa da, Demian artık onun yaşamındaki baskın figür olmaktan çıkıyor. Emil'in içsel arayışını uzaktan izleyen ve ona yön veren bir hatırlatıcıya dönüşüyor. Emil'in hayatına başka mentorlar da giriyor, o da başkası için bir mentor haline geliyor. Ancak tüm bu dönüşümlerin arasında Demian, ona iki dünya arasındaki sınırın hala var olduğunu hatırlatan kişi olarak kalıyor.

Kitaba ve yazarın anlatılarına dair en sevdiğim durum ise tam bu noktada kendini gösteriyor: Bana göre bu kitabın ana karakteri ne kitabın isminde bile yer alan Demian, ne de bizlere arayışını anlatan Emil. Bu kitabın ana karakteri bir figür olmaktan öte direkt olarak anlatının kendisi. Eğer bunu bir tema altında ifade etmek gerekirse; bu noktada da bir kesinlik değil, kitabın temel dinamizmini de ifade eden şu ikilik karşımıza çıkıyor: Arayış ve kopuş. Kitaptaki karakterler değişiyor, büyüyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ya da yeniden karşılaşıyorlar. Ancak bu iki tema sürekli varlığını koruyor. Bazen karakterlerin üzerine siniyor, bazen onların yerini alıyor, bazen de kendi aralarında yer değiştiriyorlar. Ancak anlatıyı ileriye taşıyan esas güç hep aynı kalıyor. Arayışın doğurduğu kopuş ve kopuşun doğurduğu yeni arayışlar. Bana göre kitabın esas meselesi de burada ortaya çıkıyor: Merak. Bu ikili gibi görünen döngünün içinde ortaya çıkan pek çok olasılığa hayat veren merak duygusu. Dünya içindeki kendi yerini bulmaya yönelik o bitmeyen varoluşsal merak.

Kitabı dışsal sorularımla değil, içsel bir merak hissiyle okudum. Bu durum beni gülümsetiyor; çünkü karakterin de anlatısının temelinde bu vardı. Geçmişini açıklama çabasından öte, bu geçmişi içsel bir merak dürtüsüyle görme isteği. Benim içimde yer eden kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. 

Kitaplarla kalın.


Kendi içime demir atmak.

 

Orta yaşlı hallerimi düşünüyorum. Ya da olsa olsa, ilk gençlikten nihayet tam olarak çıktığım ilk olgunluk halimi. Bu zaman dilimim kaç yaşlarıma tekabül eder acaba? Sanırım bu herkes için üç aşağı beş yukarı benzer olmakla birlikte değişim gösteren bir yaş grubu. Bazıları yirmilerinde de bu adıma gelebilir tabi veya bazıları için bu evre kırklara kadar sarkar. Ancak ben otuzlarımı hissediyorum. Belki yirmilerin sonu ve otuzların başı mı? Hayır, otuzların ikinci yarısı değil mi? Evet öyle.

Otuzlarının ikinci yarısında olan çoook hoş bir ablayı instagramdan takip ediyorum. Gerçekten müthiş birisi ancak öyle müthiş birisi olunmaz, doğulur. Benim hamurumda ne var acaba? Ben yalnızca bunu sezebiliyorum. Sezdiğim o titreşimi seviyorum. Yıllar önce de bana böyle olmuştu. Bir hayal beni hayal etmişti; o ana tanık olmuştum. Ben gibiydi ama daha parlaktı. Varlığından yayılan bir ışık. Onun gibi olmak için yaşam hakkında çok düşündüm. Gözlerim öyle parlasın diye, mutluluğu düşündüm. Ancak parlamadı. Yalancı bir ışık. Belki de uzay zamanın bükülmüş bir köşesindeki gerçek parlak ben, sana onu anlatan beni hayal etmişti. Ne saçma bir hayal. Zaten ben onu hayal edemedim.

Bir öykü kitabı okuyorum. Zaten kısacık. Belki bu akşam bile sana anlatabilirim. Ancak onu kısacık diye okumaya başlamadım tabi ki (ve tabi ki bazen böyle şeyler de yaptığım olur, şşş). Bu kitabı yazarı nedeniyle okumaya başladım. Bu yazarın adını nerede görsem, adını kendisinden bağımsız düşünürüm. Bana hep sana bahsettiğim cool ablalardanmış gibi gelir. Yazarlığı bir yana, ben onu kadın kimliğiyle aklıma getiririm sanırım. Okuduğum kitap Tomris Uyar'ın Güzel Yazı Defteri isimli kitabı. İçerisinde kadınlar var, erkekler var; kadınların gözünden erkekler var, erkeklerin gözünden kadınlar var... ve zaman var. 

Bir abla var burada da, Güzin abla. :) Zamansız bir kadınmış. Zamansız bir kadın nasıl olunur ki acep? Önceden olsa böyle şeylere çok gülerdim. Hatta dalgaya alırdım. Tabii bunu yapmadan önce bir bilir kişi edasıyla inciğini cinciğini incelerdim. Önceden olsa... ne kadar önceden? Çok yakından. İnsanın içi bir anda değişebilir mi? Sana önceki bir milyonuncu yazı açıklamamda ''artık eskisi gibi yazamam'' derken neyi kastettiğim fikri aklıma geldi. Daha bu ay bile ''eskisi gibi'' yazdım hadi ama... Neydi eskisi gibi dediğim bu belli. Peki neydi, ''yazamam'' dediğim? 

1. Gerçekten yazamayacağımı ifade etmiştim. Yazmış olmam, yazabildiğim anlamına gelmez. İç dünyam, bazı şeyleri yitirdi. Belki de insan değişirken (veya dönüşürken veya büyürken veya olgunlaşırken veya hepsi birdenken) böyle oluyordur. Bir şeyi verirsin, karşılığında bir şeyi alacağın da meçhul tabi. Bunu zaman gösterebilir. Belki de karşılığında yaş alırsın. Zaman insana bunu vermez mi? Yaş. 2. Öte yandan, ''artık yazamam'' derken, gerçekten yazamadığımı değil de yazmamam gerektiğini de ifade etmiş olabilirim. Artık beni hayal eden ışıklı kızı hayal etmeye çabalamaktan yorulmuş olabilirim. Bazı şeyler olmayınca olmuyor demek ki. Ve demek ki, ışık içeriden farklı şekillerde akıyor. Benimkisinin akış yolu neşe olmasa gerek ya da öyle saf bir parlaklık. Benim içimden akacak veya akan bir ışık varsa bile şayet, bu, damıtılmış bir ışık olurdu. Saf bir ışık değil, benim içimden sıkarak çıkardığım bir ışık. Ya da belki de ben, tüm saf ışığımı boşluğa yaydım. Hor kullandım. Bu nedenle de kendime yetecek ışığım kalmadı.

İnsanların hep kaz ayakları ilgimi çekerdi. Küçükken bile. Belki de bana kaz ayaklarını sevdiren, babamın gülümseyen yüzüydü; olabilir. Çünkü kaz ayakları benim için yaşlanmanın değil, gülüşün sembolü oldu. Gülmeyi anımsatan yaş alma çizgilerini bu nedenle severim. Örneğin kaş arası çizgilerini sevmem. Çünkü çizgiler bize bir insanın nasıl yaşadığını gösterir. Tüm o yıllar boyunca yüzünden yansıttığı kimliğini gösterir. Ben acaba nasıl bir kimlik yansıtacağım, yansıtmış olacağım? Belki de bu soru nedeniyle bir sonraki aşamadaki kendimi, değişen yüzümdeki kendimi merak ediyorumdur.

İnsanlarda ve kendimde (bazen) en sevdiğim bir diğer şey de tok bir sestir. Benim sesim bile değişken. Ancak ciddi ve resmi olduğumdaki tok sesimi ve hastayken değişen cızırtılı sesimi seviyorum. Bu ikincisini üniversiteden arkadaşlarım da severdi. Bana karakter katan bir ses gerçekten. Galiba dümdüz bir kızım ve bunu sevmiyorum. Bu ayın başında bahsettiğim ''farklılığın'' varlığımla ilgisi yok, o daha çok anlam verdiğim şeylerle ilgiliydi.

Dümdüz bir kız olmakta bir sakınca olmasa da, ben hep dümdüz olmayan ablaları seven bir kızdım. Bu nedenle de bunun gerginliğini yaşıyorum. Ancak ben, kendimden çok uzak olan da bir kızım muhtemelen. Yıllar içinde biraz bile kendime yaklaşmışsam bu, yine muhtemelen, diğer bir kişi vesilesiyle olmuştur. Bunu bile mi tek başıma yapamıyorum yani!?

Ben aslında çocuk edebiyatında ''ustalaşmak'' (!) istemiyor(d)um. Tamam bunu da yapabilirim ve gerçekten samimi bir istekle bunu istediğim uzun bir dönem yaşadım. Bunun için çabaladım da ama olmadı (çabaladım derken, lisansüstü eğitimde uzmanlık için bu alanda çalışmayı çok istemiştim ve bence başarılı da olurdum ve hatta bence hayat yolum bile açılırdı... ama bu alanda çalışma imkanım olmadı ve çok çok çok içimde kaldı pek çok şey gibi). Ben zaten ne zaman bir şeyi istesem... Ah, olumlamacı abla ve abiler bu halime şiddetle karşı çıkıyorlar. Ama ne yani, yalan mı söyleyim!? Yalan söyleyemediğim için mi ruh halimin kayan bir yıldıza düşüşünü izleyip duruyorum. Kendi içime demir atamıyorum, belki de sebep bu.

Çocuk edebiyatı ürünü verebilirim. Çok da güzel yazabilirim. Ama ben ''çocuk kitabı yazarı'' olmak da istemezdim sanırım. -mezdim? Sanırım? Ah, hala mı İlkaycığım... Hala net değilim değil mi? Değişken bir yapı. Bu, bence diğerlerini de korkutuyor. Bö! Beniyse sıkıyor. Ben bana ne olduğumun söylenmesini sevmiyorum. Bu, birini yargılamaktır. Benim bence tüm hayatım varoluşumu (direkt yeryüzünde kapladığım alanı) savunmakla geçti. Tüm bunlar olurken ben nasıl varoluşumu yaşayacaktım?

Dün instagramda takipleştiğim ve çok sevdiğim birinin bir yazısını okudum (şu yazısını). Orada umut kavramına değinmişti. Ben de ona bir yorum bıraktım. Umutla aramın iyi olmadığını ama yarına inanmamız gerektiğini yazdım. Bu ne perhiz ne lahana turşusu gerçekten?! Umut yarına inanmak değilse, o zaman nedir? Bahsettiğim yazıyı ve belki yorumumu okursan anlarsın aslında. En olmadı ne demek istediğimi sezersin. Ancak buna karşın, söylediğim kendi içinde temelde tutarlılık barındırmasına karşın... Neden yarına inanabilecek cesaretteki ben, umudu sevmiyorum? Cevap basit: Yaşantılarım. Öte yandan, ben umuttan ne anlıyorum veya bir zamanlar neyi anlamıştım da hala o eski anlayışın bir uzantısı üzerinden yargıya varıyorum?

Umut, sanırım, bazılarına göre kendiliğinden bir inanç, bazılarına göre bir şeyler yapmayı gerektiren bir durumdur. Muhtemelen gerçek yaşamdaki tezahürü ise hibrit bir duruma karşılık geliyor. Bu oldukça mantıklı, itiraf etmeliyim. Ancak, yine de burada benim uyumlanamadığım (bu nedenle defalarca hayal kırıklığı yaşadığım) bir durum var. Dış koşullar. Evet, bu. Hayatta benim kadar sorumluluk alan birini tanımadım, tanıyacağımı da artık sanmıyorum. Ben önce kendime bakarım, sonra karşıya. En sonda da tüm oluşuma ve oluşa. Sonra yine kendime. :) Ancak bu denklem her olay ve duruma uymuyor. Belki de benim umut tanımım bile hep emek temelliydi. Evet öyleydi. Konu sadece maddi\ somut dünya konusu olmadığında bile, bir aşkı düşlerken (ve korkarken, şşşş) bile... hep önce kendime baktım. Kendi sorumluluğuma. İkinci durumlardan ben ne anlarım, pas geç gitsin. Benim robot zihnim bunu kavramaz bile. Öte yandan ilk durum için kırgınım. Çok kırgınım sevgili okur(um). Çünkü ben dürüst bir yerden sevmek ve emek vermek istemiştim. Ben hayatımda benim kadar... Tamam tamam evet ondan da tanıyamam. Az zırlayıp döneceğim.

Kendimi görüyorum. Bu sefer hayalim mi beni hayal ediyor, ben mi onu ayırt edemiyorum. Belki de ikisi arasında bir ayrım yok. (Ya da sadece instagramda görüp hayran olduğum cool ablanın etkisinde kalmış da olabilirim...) Onun saf bir parlaklığı yok. Biraz korkutucu bir yanı var. Yumuşak bir enerji ama bu korkutuculuk bir sezgi gibi insana çarpıyor. Kötücül değil, kırgın bir korkutuculuk. O seni önemsemez ki. O kimseyi önemsemez. İnsan olarak önemser. Çok önemser hem de. Tüm kişilerin ve şeylerin varoluşunu önemser. Belki hala merak bile ediyordur (çünkü ruhu bundan yapılmış). Yine de... içindeki boş alanlar bile kendi mülkü. Asla birine veya bir şeye ait olmayacak. Bunda onun için kabullenilmiş bir kırıcılık, onu izleyenler için sezilen bir korkutuculuk var.

Hala yazmayı sevdiğini görebiliyorum. Belki Tanrı ona bu yeteneği verdi. Belki de o bu dünyanın yaşamında bu beceriye sıkı sıkı tutundu. İkisi arasında bile pek bir ayrım yok. Bizler savrulmamak için hep bir şeylere tutunmaz mıyız? O da işte öyle biri. Kaç yaşında kestirmek zor. Genç bir görünüşü olsa da, eskisi kadar değil. Belki de çocukluğundan beri ''büyümek istediği'' yaşa nihayet gelmiştir. Umarım o yaşta durur. Kaç yıl yaşarsa yaşasın, aynı enerjide durmasını ve onu gördüğüm o kısa andaki gibi cool durmasını temenni ederim.

Olmasa da onu severdim. Ama o bana, şu anki genişleyebilecek algı noktama, en çok benzeyen şey gibi görünüyor. Önceden olsa, sana, ''o olmak istiyorum'' derdim. Bunu kendime de der miydim bilmiyorum. Kelimelerle desem de, gerçekten der... Derdim. Ama o ben değilsem, o benim içimdeki bir potansiyel değilse, o halde beni nasıl bulmuş olabilir? Aramızda ne var? Zaman mı, bahaneler mi, boşluk mu? Bizi ayıran şey, yaşantılar mı? Biraz öyle, biliyorum. Ama o olmak için ne yapmalıyım? Yaşantı deyince insanın aklına ilk olarak daha sıkıcı, yakıcı ve kırıcı şeyler gelme eğiliminde sanırım. Belki de herkesin değil, benim aklıma öyle şeyler gelmekte demeliyim. Oysa belki de onun edinmesi gereken yaşantılar bunlar değildir. O zaman nedir?

Bunu mevcut algımla anlayamıyorum. 


Bazen Bahar, Melisa Kesmez.


Popüler Yayınlar