Lilo and Stitch (Lilo ve Stiç) | Film Yorumu


Yönetmen: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois 

Senarist: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois

Yapımı: 2002 - ABD


''Arkadaşım olacak birine ihtiyacım var... Beni bırakmayacak biri. Belki bir melek gönderirsin... en güzel meleğini.''


Kaynak: Pinterest


''O'hana aile demektir. aile kimse geride bırakılmaz demektir. Fakat ayrılmak istersen, gidebilirsin. Ama ben seni hatırlayacağım. Giden herkesi hatırlarım.''


Lilo Hawai'de ablasıyla birlikte yaşayan yalnız bir kız çocuğudur. Anne ve babasının kaybından sonra içinde derin bir hüzün taşır. Küçük kız kardeşinin sorumluluğunu tek başına sırtlanan ablası ise fazlasıyla meşguldür. Üstelik Lilo, diğer kız çocuklarından farklı beğenilere sahip olması nedeniyle de dışlanır. Kayan bir yıldızın ardından tüm kalbiyle bir dilek, bir dua eder. Lilo tüm kalbiyle onu asla bırakmayacak bir arkadaş ister. Lilo'nun bu isteğine kulak misafiri olan ablası ona arkadaş olarak bir köpek sahiplenmeye karar verir. Ancak Lilo'nun ilgisini çeken evcil hayvan barınaktaki diğer hayvanlara hiç mi hiç benzemeyen tuhaf bir ''köpek'' olacaktır. Sadece yok etmeye programlanmış ve galaktik federasyonun peşinde olduğu dünya dışı varlık olan Stiç, Liloyla birlikte aile olmayı öğrenecektir.

Bu filmi çocukken izlemiş miydim hiç hatırlamıyorum ancak filmin öyküsünü bir şekilde hep biliyordum. Uzun zamandır izlemek veya tekrar izlemek istediğim bir filmdi. Filmi izlemeden evvel bile seveceğimi bilsem de, hem böyle eğlenceli hem de duygusal bir tarafı olan bir filmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. İzleyicilerin kendilerinden parçalar bulabildikleri karakterlerin olduğu filmler hep nahif bir dokunaklı yan taşıyor ve sanırım en çok da bu doğal gelişen tanıdıklık hissi nedeniyle o filmler unutulmaz oluyor. 


''Ben kayboldum.''


Filmin öyküsü için her yerde okuyabileceğiniz basmakalıp bir ''sevginin iyi geldiği iki karakter'' -daha da fenası ''sevgi iyileştirir''- yorumunu yapmayacağım. Evet, bu iki karakter birlikte anılar biriktirerek sevgiyi keşfediyorlardı. Stiç yok etmeye programlı bir uzaylıydı; üstelik yapay bir canlıydı. Bir bilim adamının elinden çıkmış bir yaratık. Stiç'in adı bile yoktu. Bu ismi ona ilk dostu olan Lilo hediye etti. Stiç bir şeyi almanın ne demek olduğunu bilmiyordu ki bir şeyi verebilsin... Bildiği tek şey, ona tanımlanan verilerdi. Stiç, yeni şeyler keşfetti. Lilo sayesinde değil, Lilo ile birlikte geçirdiği yaşantılar vesilesiyle keşfetti. Lilo ve Stiç birbirlerine benziyorlardı. İkisi de kendilerini sürüden dışlanan ''çirkin ördek yavrusu'' gibi görüyorlardı. Evet gerçekten de farklı tepkiler verdikleri için ayrıştırılmışlardı. Bu süreçte aile kavramına bağlı kalan Lilo, Stiç'e öğrettiği bir arada olmanın sorumluluğunu bir yandan kendisi de benimsedi.

Lilo'ya dair en sevdiğim şey, diğer kız çocuklarından farklı şeyleri sevdiği ve biraz ''farklı'' biri olduğu için diğerleri tarafından dışlanmasına rağmen hiçbir zaman kendi özgün kimliğinden vazgeçmemesi ve sevdiği şeyleri sırf yargılanma korkusuyla bırakmaması oldu. Onun yapması gereken, kendini kabul ettirmek için olmadığı birine dönüşmek değildi ve bu küçük kız, çok üzüldüğü anlarda bile zaten bu gerçeği biliyordu. Lilo'nun ihtiyacı olan, yalnızlığın hırçınlığını üstünden atmaktı; tıpkı Stiç gibi. Bu noktada Stiç'in durumunun farklı olduğunu da belirtmekte yarar var. Stiç'in yaradılışı, doğası, kötüydü. Ancak bu kötülük madde madde yazılan bir kötülük değildi. Kötülük olgusunu var eden eylemler değişince, ortada kötülük de kalmaz. 

Her yıkıcı mizaçlı varlığın (insanın) değişebileceğine ben inanmıyorum. Bana göre insanlar kolay kolay değişmezler; sadece bazı özelliklerini kontrol altına almayı ancak kendileri çaba gösterirse öğrenirler. Ancak tabii bu bir çocuk filmi olduğundan bu durum filmde Stiç üzerinden daha toz pembe diyebileceğim bir anlayışla yansıtılmıştı. Ancak sevginin pek çok şeyi tek başına ''iyileştirmediğini'' değişimin sağlanmasının gerçek yaşamda bu kadar kolay ve kökten gerçekleşmediğini aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat bunu büyüdükçe bizlere acı yoldan öğretir. 

Öte yandan birini sevmemiz için onun ''Tanrı'nın en güzel meleği'' olmasına da ihtiyacımız yoktur. Lilo'nun kalbinden geçen dilek, ailesini kaybetmenin verdiği travmadan ileri geliyordu: Onu asla bırakmayacak bir arkadaş. Dileğini dilerken bu küçük kız, diğer kız çocuklarının onu dışlamasına neden olan ''tuhaf şeyleri'' bir kenara bırakıp ''çok güzel'' bir arkadaş diledi. Ancak barınakta ilgisini çeken hayvan, herkesin garipsediği Stiç oldu. Burada insanı güldüren çok güzel bir durum var. Belki de Lilo'nun ''güzel'' tanımı, diğerlerinin aklına ilk gelen sıfatlardan oluşmuyordu; ya da belki de Lilo dileğinde geçirdiği ''en güzel melek'' kısmını sadece artık kabul görmek isteyen kırgın yanıyla öylesine söylemişti. Hangisi gerçeği yansıtıyor bilmiyoruz ancak bu durum da bizlere dostluğun, aile olmanın bu tip tanımlamalara bağlı olmadığını, ancak içimizde hissettiğimizde, birlikte yaşantı paylaşabildiğimizde ve birbirimiz için yapabileceklerimiz, verdiğimiz emek ölçüsünde birisiyle bağ kurabileceğimizi, o kişinin bizi bu ölçüde ''asla bırakmama ihtimalinin'' oluşabileceğini ve zaten çok sevdiğimiz birinin bizim için ''dünyanın eennnn güzel meleği'' olabileceğini gösteriyor.


''Bu benim ailem. Kendi başıma buldum. Küçük ve parçalanmış fakat hala iyi.''


Ben Lilo ve Stiç'in maceralarından çok keyif aldım. Yer yer duygulandım, bolca da güldüm. Bence her yaştan izleyicinin ilgisini çekebilecek çok güzel ve artık klasikleşmiş bir animasyon filmi.


Lilo & Stitch (2002) Trailer #1 | Movieclips Classic Trailers için tıklayabilirsiniz.

Hawaiian Roller Coaster Ride (From "Lilo & Stitch") için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kedi (Nine Lives: Cats in Istanbul) | Belgesel Yorumu

 

Yönetmen: Ceyda Torun

Diğer Adı: Nine Lives: Cats in Istanbul

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2016


''Hayat çok güzel. Ama yaşamasını bilirsen... Kalp gözün açık olursa sevebilirsin. Sevgiyle baktığın zaman her şey güzel. En ufacık bir kediden, bir kuştan, bir çiçekten zevk alırsan... ne diyim... dünyalar senin olur.''


Kaynak: Pinterest


''Sevdirmek istediğinde geliyor, sevdiriyor, gidiyor. Ben istediğimi yapamıyorum ama. Kuyruğunu tuttum, elimi ısırdı. Ama o kendi istediğini yapıyor. Benim için o, çok önemli. Özgürlüğüne dört dörtlük sahip çıkan bir kedi. Mücadeleci ruhu var. İnsanda olması gereken yapılara sahip.''


İstanbul'un kedilerini anlatan belgeselin baş aktörleri tabi ki kediler! Yardımcı oyuncular olarak ise kedilerin seçtiği insanları görüyoruz. Bu insanlar bizlere bağ kurdukları kedilerin mizaçlarını ve kendi bildikleri kadarınca onların hikayelerini anlatıyorlar.

Bu belgeseli uzuuunnn zamandır izlemek istiyordum. İzlemeyi niçin bu kadar ertelediğimi bilmemekle birlikte, bundan sonrasında her iyi hissetmek, nefes almak ve hayatın güzel yönlerini anımsamak istediğimde kedilerin dünyasını gözlemci bir dille işlemiş bu belgesele başvuracağımı biliyorum.


''Siz nasıl kediyi fark ederseniz, kedi de sizi fark eder. Bu çok karşılıklı bir şeydir. Sanırım bu biraz büyülüyor beni, bu kadar karşılıklı olması. Ayna gibi.''


Belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Ceyda Torun'u tebrik etmeden geçmek istemiyorum. Kedileriyle ün yapmış bir ülkenin, hele de İstanbul gibi büyük bir şehrin, kedilerini konu alan yapımlar yapmaması çok tuhaf bir durum. Bu bakımdan bu belgesel kendi türü içinde eşsiz bir yere sahip. Bundan on yıl öncesinde çekilmiş olmasına karşın, kedilerin kendine has dünyasını ve insanlarla olan ilişkilerini dar kapsamlı da olsa kedilerin kendi doğal ortamlarında doğal koşullar çerçevesinde izleyiciyle buluşturması bakımından zamansız özelliklere sahip. Pek tabii on yıl içinde değişen şehrin durumunun kedilerin yaşantısına ve insanların kedilerle olan ilişkisine etkisini de sorgulamak gerekli.


''Bunlar insanı aşık ediyorlar...''


Kediler özgür varlıklar. Sanırım onları en çok bu nedenle seviyorum. Özgür olmalarını, gizemli olmalarını, ne yapacaklarının belli olmamasını, boş vakitlerinde ninja olmalarını, patilerini, mayışmalarını ve kendilerini bir şekilde sevdirmeyi bilmelerini seviyorum. O güzel gözlerini, hipnotize edici bakışlarını ve en çok da her kedinin kendine has bir karakterinin olmasını ilgi çekici buluyorum. Bu belgeselde de birbirinden güzel birçok kedi görüyoruz. Kamera açılarından kurguya, kedi türlerinin çeşitliliğinden (ki daha çok da olabilirdi tabii) kullanılan müziklere kadar belgeseli çok sevdim. Daha ilk kediyi gördüğüm andan itibaren dudaklarıma bir tebessüm yerleşti. Serseriler, kendilerini bir bilgisayar ekranından bile sevdirdiler. Bu belgeseli mutlaka izleyin! 

Ayrıca onların yaşamını kolaylaştırmak için onları beslemeyi, su vermeyi unutmayalım.


''Ayağınızın dibinde kafayı dikip size bakan ve miyavlayan bir kedi, hayatın size gülümsemesidir.''


Hoşça kalın.


Kedi - Official U.S. Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Kedi (2016) - Full Soundtrack için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kader Kapısı (Agatha Christie) | Kitap Yorumu

Yazar: Agatha Christie, Çevirmen: Gönül Suveren,
Yayınevi: Altın Kitaplar

Macerayla geçen bir yaşamdan sonra Tommy ve Tuppence Beresford çifti emekliliklerini gözlerden uzak bir kasabada satın aldıkları eski köşkte geçirmeye karar verirler. Nesiller boyunca farklı ailelere yuva olmuş bu eski yapının içerisinde yıllara meydan okuyan sırlar taşıdığını çok geçmeden anlayacaklardır. Buna çocuk kitapları vesile olur. Gizemleri çözmekte oldukça başarılı olan eski ajan Tuppence, evin eski sahiplerinden aldıkları bir çocuk kitabının içine gizlenmiş gizemli bir şifreyi çözer: ''Mary Jordan'ın ölümü normal değil. Bu içimizden birinin işi, onun kim olduğunu bildiğimi sanıyorum!''

Köşkteki tadilat bile tam bitmemişken bu eski ajan çift, kasabada köşkün tarihini ve Mary Jordan'ın kimliğini araştırmaya başlar. Karı koca için yıllar evvel yaşanmış bu olayı çözmek başlangıçta meraklarını gidermek istedikleri uzak bir gizemken, araştırmaları süresince etraflarını kaplayan tehlikeli bir sırra dönüşür. Bazı sırlar çözülmeseler bile bir zaman kapsülüyle saklanmışçasına yıllar sonra bir çocuk kitabı aracılığıyla eski bir ajanın ellerine düşebilir. Bu gizemli olayı çözmeye çalışan çiftin en büyük yardımcıları ise evin köpeği sadık Hannibal olacaktır.

Agatha Christie ne yazsa okurum kategorisine yerleştirdiğim yazarlarımdan. Ona bayılıyorum! Hayatta en çok tanışmak istediğim ilk beş yazardan biri kendisi olabilir. Ondan bir şeyler okumadan evvel ne okursam okuyayım beğeneceğimi düşünüyorum. Elime aldığım kitabının konusunu bile çok irdelemeden okumaya başlamayı ve her şeyi okuma anında öğrenmeyi seviyorum. Bu kitabını da gözlerimi kapatıp ellerimi kitaplar arasında dolaştırırken rastgele seçtim. Gözlerimi açtığımda yalnızca kitabın ismiyle karşılaştım: Kader Kapısı. Bu isim bana pek bir gizemli geldi.

Kitabı severek okudum. Ancak kitabın bir serinin taaaa beşinci kitabı olduğunu 1000 Kitap hesabımda kitap alıntılarını not alırken keşfettim. Christie'nin bu kitabında bizi ne Hercule Poirot, ne de Miss Marple karşılıyor. Bu roman Tommy ve Tuppence çiftinin yıllara yayılan maceralarından emeklilik günlerinde yaşanmış bir olayı konu ediniyor. Olay kendi içinde bir akışa sahip olduğundan, kitabın bir seri akışının devamı olması benim kafamı olayları anlayamayacağım şekilde karıştırmadı. Yalnızca kitap içerisindeki çiftin eskiden çözdüğü bazı davalara yapılan kimi atıfları anlayamadım ancak bu durum bu kitapta geçen olayı anlamama da engel olmadı. Yalnızca, kitapta işlenen olayın sonuç kısmını zorlama bulduğumu ve daha doyurucu bir sonla karşılaşmayı umduğumu söyleyebilirim.

Çiftin gençlik yıllarındaki maceralarını da merak ediyorum. Onlarla tanıştığım için mutluyum. Christie kitapları bana keyifli zaman geçirten, okurken eğlendiğim ve kafamı yormayan ancak malesef içeriklerini çok çabuk unuttuğum kitaplar. Bu zamana kadar hatırı sayılır sayıda Agatha Christie kitabı okumuş olmama rağmen malesef çoğunu büyük oranda unuttuğumu itiraf etmeliyim... Yine de polisiyenin kraliçesi olan Christie'nin zekice yazılmış keyifli dedektiflik romanlarını okumayı seviyorum.

Kitaplarla kalın.


Babamın Yeri (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Siren İdemen,
Yayınevi: Can Yayınları

Annie Ernaux, geçmişini yazarken aynı zamanda bugününün de kaydını tutan bir yazar. Bu kitabında ise babasının geçmişine ışık tutarak hem babasının kaybının yasını tutuyor, hem de baba figürünün onun yaşamının şekillenmesindeki etkisini sorguluyor.

Yazarın anlatımıyla, annesinin yaşam öyküsünü temel alarak annesiyle olan ilişkisini anlattığı Bir Kadın (şurada da yorumlamıştım) isimli kitabını okuyarak tanışmıştım. İki kitabın da çıkış noktasının benzer olduğunu görmekle birlikte, anne ve baba figürlerinin yazarın yaşamına, edebiyata ve kendine bakış açısına, hatta okurlarıyla arasında kurduğu ilişkiye değin etkisinin bulunduğunu fark ediyorum.

Ernaux, işçi sınıfı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya geliyor. Zor şartlarda yaşama başlamış anne ve babası fabrikadaki işlerini bırakıp ticarete atılarak risk alıyorlar. Yazarın ailesinin tüm hayatı bir risk üzerine kurulu: Sosyal statülerini piramidin bir üstüne çıkarma uğraşı. Bu bakımdan yazar, ailesinin bulunduğu sosyal sınıfı aşan ilk isim olmanın ağırlığını tüm yaşamı boyunca hissediyor.

Yazar, ailesinin ikinci çocuğu. Küçük yaşta ölen ablasından sonra bu ailenin orta yaş evresinde oldukları bir zaman diliminde doğuyor. Ailesiyle arasındaki görünmez ve bu nedenle de aşamayacağı duvarlar belki de o daha doğmadan çoktan sıvanmış oluyor. Ernaux ailenin göz bebeği; o, farklı olacak!

Ailesi kızlarının ne kendileri gibi üç kuruşun hesabını yapan esnaflardan olmasını, ne de çevrelerinde aşağı tabaka olarak gördükleri işçi sınıfının saygısız çevresinde bulunmasını istemiyorlar. Onların kızları için hedefledikleri, muhtemelen piramidin ortalarından bir dilim. Daha yüksekler aileyi korkutur. Onlardan kızlarını çalar.

Nitekim öyle de oluyor. Ernaux daha çocukluğundan itibaren ailesinden farklı bir kız olarak yetişiyor. Doğuştan gelen bir ''iyi öğrenme yeteneğine'' mi sahip, yoksa ailesinin ona açtığı ve kendisinin fark etmeden yürüdüğü yolla erkenden tanışmasının şansı mı bilinmez, yazar gerçekten de ailesinden farklı bir bakış açısıyla yetişiyor. Ona göre okumak, öğrenmek veya entelektüel çevrelerde yer edinmek, doğal bir hedef. 

Evet zorlanıyor, hem de çok zorlanıyor. İki farklı dünyayı dengelemek kolay değil, bunu neredeyse iki sayfada bir okura mutlaka sezdiriyor. Öte yandan... Ernaux'a zaten o çevrelere girme kaderi daha erken yaşlarında veriliyor. Yazarın yaptığı ve ailesinin öngöremediği durum ise onun durmaması. Annie, durmuyor. Annie Ernaux olana kadar durmuyor. Piramidi ortalıyor ancak onun vardığı nokta, ailesinin kafasında canlandırdığından farklı. Yazar bunun da acısını çekiyor, iliklerine kadar çekiyor. Çünkü bu acının adı: Kopuş.

Yazar bu nedenle yazıyor. Bana kalırsa yazarın köklerini edebiyat yakıtı olarak kullanma sebebi de temelde bu. Çünkü köklerinden kopup yeni bir iklimde yaşam bulanlar beslenmek için hep diğerlerinden daha fazla çaba harcamak zorundadırlar. Bu nedenle yazarı okumayı seviyorum. En çok bu nedenle onu seviyorum. Acısını, kalbindeki hüznü, kızgınlığını ve en çok da kırgınlığını... yalın satırlarında görebildiğim için.

Bu kitabında ise yazarın babasının yaşamını arka plana alarak çizdiği portre, babasına yönelik bir hak tesliminin veya anıları yad etmenin ötesinde, yazarın çocukluğunun geçtiği sosyal çevrenin yaşam biçiminin bir kaydını oluşturması bakımından da önem taşıyor. Bir sosyokültürel yapıdan çıkmış birey, o yapıyla bağını daima korur, korumak zorunda bırakılır ancak o yapı çoktan bireyi dışlamıştır. Bu kitapta da yazarın babasının yaşam öyküsü üzerinden kendi arada kalmışlığının izlerini okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Cthulhu'nun Çağrısı (H. P. Lovecraft) | Kitap Yorumu

Yazar: H. P. Lovecraft, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap yedi korku gerilim öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde karakterler yaşadıkları doğaüstü olayları şahsen deneyimleyebildikleri gibi, başkalarının deneyimledikleri olayları çeşitli kaynakları derleyerek de ifade edebiliyorlar. Öykülerin genelindeki ana tema, bilinmeyene duyulan korku şeklinde göze çarpıyor. Bu da öyküleri klasik korku anlatılarından farklı bir noktaya taşıyor.

Kitabın yazarı olan H. P. Lovecraft, korku edebiyatında kendi ekolünü oluşturmuş önemli bir isim. Kozmik korku olarak isimlendirilen bu anlayışta, klasik canavar ve türevi kaynaklı korku unsurlarının kullanımından ziyade, insanın varoluşundan gelen bilinmezlikten beslenen bir korku anlayışı hakim. Bu anlayışın beslendiği kaynaklar ise; tanımlanamayan varlıklar, kadim uygarlıklar, aklın sınırları, gerçeklikten şüphe gibi unsurlar olarak öykülerde yer buluyor.

Klasik korku unsurlarının işlendiği edebi ürünlerde genellikle korku nesnesi keşfedildiği noktada bilinmezliğin yarattığı gerilimin yerini söz konusu korku unsuru\ kişisi ile karakterlerin çatışması alır. Ancak Lovecraft'ın öykülerinde korku unsuru korku nesnesinden öte, bilinmezliğin kendisidir. Hatta korku nesnesi dediğimiz durum direkt olarak bilinmezliktir. Karakterler bu gizil durumun ne olabileceğini çözerken biz okurları da bir gizemin içine çekerler. Etrafımızı saran bu karanlık atmosferin bilinmezliği ve aslında bilinemezliği, kurguların seyrini şekillendirdiği gibi, korku ve gerilim temasının da canlı kalmasını sağlar.

Bu öykülerde de bu anlayışla yazılmış bilinmezliğin karanlığından gelen bir huzursuzluk hissi odak noktasıydı. Yazar okurlarının dikkatini tek bir noktaya çekmek yerine, öykülerin geneline yayılan tekinsiz havanın gerilim hissinden yararlanmış. Bu noktada öykülerde okuyucuyu ve öykülerin baş kişisini asıl huzursuz eden düşüncenin, ortada sorun olarak tanımlanan durumdan öte bu durumun gerçekliğine ve ne olduğuna dair hep bir şüphe içinde kalmamız olduğunu görüyoruz.

Kozmik korku türü olarak tanımlanan bu alt sınıflandırma merkezine insan algısının sınırlılığını alarak bizden daha büyük bir varoluştaki yerimizi sorgulatıyor. Bizler içinde bulunduğumuz dünya ve gerçeklik hakkında sahip olduklarımıza güvendiğimiz kadarınca bilinmezliğin getirdiklerine karşı şüphenin verdiği gerginlik, huzursuzluk ve bu tip hislerden beslenen korku duygusunu deneyimleyebiliriz. 

Bu kitaptaki öykülerdeki tekinsiz atmosferler de insanın bilinmezliğe yönelik bildiklerinin yıkımını merkeze alarak kendi içinde bir iç çatışma yaratıyor. Yazarın tarzını da benzersiz kılanın tam olarak bu anlayış olduğunu düşünüyorum.

Kitapta yer alan tüm öyküleri gerek kurgu, gerekse dil anlatım bakımından başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ancak özellikle de Herbert West - Diriltici ile kitaba da adını veren Cthulhu'nun Çağrısı isimli öyküleri sürükleyicilik, özgünlük ve kurgunun çatısının oluşturulması bakımından başarılı buldum ve okurken ayrıca etkilendim.

Kitaplarla kalın.


Frankenstein (Mary Shelley) | Kitap Yorumu

Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.

Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.

Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?

Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?

Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.

Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...

Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu. 

Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.

Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?

Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.

Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.

Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Lizbon'a Gece Treni (Pascal Mercier) | Kitap Yorumu

Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir,
Çevirmen: Merkez Kitap

Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.

Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.

Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.

Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu. 

Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.

Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.

Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.

Kitaplarla kalın.


Petite Maman (Küçük Anne) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Céline Sciamma

Senarist: Céline Sciamma

Yapımı: 2021 - Fransa


+ Bu odayı sevdim. Ama gece olunca başka.

- Neden?

+ Çocukça bir şey.

- Ben çocuğum. Merak ettim.

+ Çocuklar için uyku vakti. Ne zaman yatağa girsen sorular soruyorsun.

- Seni ancak o zaman görebiliyorum.


Kaynak: Pinterest


+ Oyuncu olmak isterdim.

- Gerçekten mi?

+ Evet. Hayalim.

- Olabilirsin.

+ Öyle mi dersin?

- Evet.


Nelly (Joséphine Sanz), büyükannesinin vefatından sonra annesinin çocukluğunun geçtiği orman evinde birkaç gün geçirir. Anne ve babası evdeki eşyaları toplarken, Nelly annesiyle daha yakın olmayı istemektedir. Annesinin çocukken yaptığı orman evini merak eden küçük kız, annesine çocukluğuna dair sorular sorar ancak pek çoğunun yanıtını alamaz. Yaşadığı duygusal yoğunluktan uzaklaşmak isteyen annesinin gidişiyle birlikte orman evindeki son günlerini etrafı keşfetmekle geçiren küçük kız, ormanda kendi yaşlarında başka bir kız çocuğu ile karşılaşır. Bu kız bir orman evi yapmaktadır. Film boyunca Nelly'nin annesinin çocukluğu olan Marion (Gabrielle Sanz) ile geçirdiği birkaç günlük arkadaşlık günlerini izliyoruz.

Ana dili Fransızca olan filmleri ayrıca bir seviyorum. Bu dil sanki kulaklarımdan akıp gidiyor gibi hissediyorum. Öte yandan bu filmde bu dilin farklı bir yüzüyle karşılaştım: Noktaları. Karakterler pek fazla konuşmuyordu. Sanki içlerindeki boşluk, filmi biz izleyicilere yansıtan dış dünya atmosferine karışmış gibiydi. Tüm bu replik azlığına karşın bu dilin akıcılığı, bahsettiğim noktalar, kısa yanıtlarda gizliydi. Zaten film de bunu anlatıyor: küçük bir kızın bu noktaların ötesine geçiş yolculuğunu.

Filmde Nelly'nin yaptığına bir çeşit zaman yolculuğu da denebilir. Bu içsel bir yolculuğun ötesinde, gerçekten de somut olarak geçmişe yapılmış bir yolculuktu. Nelly, annesinin çocukluğuyla annesinin anlatıları aracılığıyla tanışmak istiyordu. Annesinin gözünden annesini görmek istiyordu. Bu isteği gerçekten de yerine geldi. Annesinin çocukluğunu kanlı canlı olarak karşısında buldu. İki küçük kızın çocukluğa özgü o bir arada olma halleri ne tatlıydı... Kendi çocukluk arkadaşlarımı anımsadım. Biriyle birlikte gülmenin kalpte aydınlanan çarpıntısını Marion ile Nelly'nin kıkırdamalarında, canlandırdıkları senaryolarda ve aralarındaki o ikisinin de çocuk oldukları için içten içe bildikleri boşluğu sarılarak kapatışlarında hatırladım.

Özellikle de küçük Marion'un doğum günü sahnesi çok tatlıydı. Annesine ve gelecekteki kızına sarılan küçük kız... Yıllar sonra kendisiyle en yakın arkadaş olmak isteyecek kızıyla birlikte orman evini tamamlayan yalnız küçük kız... Nelly'nin annesi yalnız bir çocuktu. Gerçekten yalnız bir çocuk ve bu durum onun kalbinde iz bırakmıştı. O izi kendi küçük kızı iyileştirdi.

Yazımın hiçbir noktasında spoiler vermediğimi bildirmeliyim. Çünkü bu film zaten şu tek cümleyle ilgili: Annesinin çocukluğuyla çocukluk günlerini paylaşan küçük bir kızın yaşadıkları. Bazı filmler hislerin dilini anlatır. Olayları değil, hislerin dilini. Bu film öyle bir filmdi ve bu nedenle de kalbimde hep özel bir yerde olacağını düşünüyorum. 

Ayrıca filmde Nelly ile Marion'un çocukluğunu canlandıran iki çocuğun birbirlerine çok benzediklerini düşünüyordum ki onların kardeş -ve hatta sanırım ikiz- olduklarını keşfettim. Çok tatlı.


Petite Maman - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

Petite Maman 2021 - La Musique du Futur dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Uçabilen Kız (Victoria Forester) | Kitap Yorumu

Yazar: Victoria Forester, Çevirmen: Süeda Çavuşoğlu,
Yayınevi: Pegasus Yyaınları

Piper uçabilen bir kız. Henüz bir bebekken bile bu yeteneğini doğallıkla kullanabilen küçük kız, başta ailesi olmak üzere çevresi tarafından bu yeteneği nedeniyle kısıtlanmış, dışlanmış ve hatta izole edilmiştir. Buna karşın uçma sevgisinden vazgeçmeyen Piper, dünyanın bile görmezden gelemeyeceği bir sorun haline gelir. Çünkü o farklıdır ve bu fark başıboş bırakılamaz. Bu nedenle de özel yetenekli çocuklar başta olmak üzere, dünyada özel güçlere sahip olan canlıların -bitkilerin, hayvanların ve diğer mikroskobik organizmaların- gözetim altında tutulduğu bir kuruluş duruma müdahale eder. Böylece Piper kendisini, kendi gibi özel yeteneklere sahip çocukların arasında bulur.

Hayatı boyunca merakı, soruları ve uçma yeteneği yargılanmış bu küçük kız için yeni evi, nihayet kendisini farklı hissetmeyeceği bir yerdir. Kuruluşun yöneticisi Dr. Hellion başta olmak üzere, burada kimsenin özel bir yeteneğe sahip olmayı tuhaf bir durum olarak görmemesi, Piper'ın bir yere ait hissetme ihtiyacını kısa bir süreliğine karşılar. Ancak küçük kız bu yeni evinde bile uçmamalıdır; yuvası olarak görmeyi istediği bu kuruluş bile ona uçmasını yasaklar. Burada bir tuhaflık olduğunu Piper çok geçmeden anlayacaktır. Kitap boyunca Piper'ın doğuştan getirdiği uçma yeteneğini kabullenme ve savunma yolculuğunu, yerleştiği kuruluşta yaşadığı maceralar aracılığıyla okuyoruz.

Kitabın asıl hikayesinin farklı bir yeteneğe sahip olmanın ötesinde, o yeteneği kabullenme, koruma ve yaşama cesaretine sahip olmak olduğunu düşünüyorum. İnsanlar belli konularda başarılı olmaya yatkın olarak doğabilirler; ancak bu yatkınlık yaşamın akışında karşılık bulmazsa söner ve bir anlamı kalmaz. Piper'dan beklenen de kendi öz benliğinden gelen bir heyecanı bastırmasıydı. Hayatta bizi heyecanlandıran, kalbimizden gelen bir tutkuyla, adeta bir itkiyle doğal olarak yaptığımız eylemler vardır. Örneğin benim için yazmak böyle bir eylem. Yazarken düşünmem bile; sadece yazmayı isterim ve yazarım. Piper da sadece uçabileceğini biliyor, uçmayı istiyor ve uçuyordu.

Herkesin tutkusu ve başarı elde edebileceği alan farklıdır. Herkes çalışıp çabalayarak, benim bahsettiğim o doğallıkla yapma haline erişemeyebilir. Örneğin bazı insanlar resim çizmekte yeteneklidir ve bu yeteneklerini pratikle birleştirirlerse çok başarılı olabilirler. Bazı insanlar resim çizmekte çok yetenekli olmasalar da pratik yaptıkça iyi bir seviyeye gelebilir, hatta başarı elde edebilirler. Ancak yetenek, çalışmanın ötesinde bir doğal eğilimdir; aslında benim bahsettiğim durum tam olarak bu. Bunu sadece sanat üzerinden örneklendirmek de dar bir bakış açısı olur. Bazı insanlar bilimsel konularda, bazı insanlar hayatın içinden pratik konularda, bazıları ise insan ilişkileri konusunda yetenekli olabilirler. Bazı insanlar iyi birer dinleyicidir, bazıları empatiktir; bazılarının varlığı bile şifalıdır, bazıları ise iyi bir konuşmacıdır.

Bazen yeteneklerimizin gölge yönlerini de çalıştırabiliriz. Örneğin bu hikayedeki Conrad üstün zekalı bir çocuktu; ancak zekasının küçümsendiğini düşündüğü ve gerçekten de eylem alanı bu bağlamda daraltıldığı için, zekasını acımasızlık yönünde kullanma eğilimi gösteriyordu. Yetenekler baskılandığında veya bu tür etkilere maruz kaldıklarında, gölge arketipleriyle de hayatta varlık bulabilirler. Örneğin bir insanın konuşması çok etkileyici olabilir; ancak bu yeteneği manipülasyon için de kullanabilir. Böylece aydınlık bir özellik, gölge tarafıyla birlikte çalışır. 

Bu kitabı ilk kez ortaokula giderken okumuştum. O zaman kitaptan etkilendiğimi hatırlamıyorum. Çünkü kitabı yüzeysel bir bakışla okumuştum. Uçma yeteneğine sahip bir kızın hikayesini okumak ilgimi çekmiş olabilir ancak metnin alt anlamlarını pek de sorgulamamış olmalıyım. Kitap, çocuk kitapları kategorisinde değerlendirilebilecek olsa bile ben bu kitabın çocuklardan çok yetişkinlere hitap ettiğini düşünüyorum. Zaten kitabı bilinçli bir gözle incelediğimizde, çocuk edebiyatı ürünlerinin taşıması gereken çeşitli ölçütlere uymadığını görüyorum. Çocuk kitaplarında, kitabın hitap etmesi gereken yaş grubunun bilişsel ve duyuşsal özelliklerine duyarlılık gösterilmeli. Bu kitap ise, amiyane tabirle, ''paldır küldür'' yazılmış. Çocuklar yetişkin bilinciyle doğru ve yanlış ayrımı yapamazlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar da henüz bunu bütünüyle yapabilecek durumda değildir.

Örneğin bu kitapta çocukların isyanını yetişkinler belli bir mantık dizgesi içerisinde okuyabilirler. Ancak bir çocuk veya ergen, buradaki alt anlamları sorgulamadan okuduklarını davranışlarına istenmedik şekillerde yansıtabilir. Derslerde hak etmediğini düşündüğü bir durumla karşılaştığına inandığında öğretmenini veya idarecileri ''kötü'' olarak görüp taşkınlık yapabilir. Her çocuğun aynı davranışı göstereceğini iddia etmiyorum. Ancak çocukların farkındalık seviyeleri de birbirinden farklıdır ve bu nedenle özellikle çocuk kitaplarında daha dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum.

Kitabı genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Güzel bir hikayesi ve içinde kendimizden parçalar bulabileceğimiz noktalar var. Buna karşın kitabı duygusal değil, işlevsel bir bakışla incelediğimde başarılı bir çocuk kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yine de ilgisini çekenlere önerebilirim, ben sevdim.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar