Ayçiçekleri gibi sevmek.


Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.

(08.03.26)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.


Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.

(27.05.26)


Bir cadının özlemi.


Eski mutluluk yazılarımı hangi motivasyonla yazdığımı çikolatalı dondurma yerken hatırladım. Bunu dünyanın en basit şeylerini yavaş yavaş yaparken de sezdiğim anlar olurdu. Ama o çikolatalı dondurmanın dudaklarımın kenarını batırışı bana yeniden bir mutluluk yazısı yazdırmak istedi. Bunu orta karar güçte bir itkiyle istedim. Bir ilk cümle. Bu cümleden nereye varacaktım, nereye varabilirdim? Ben sadece çikolatalı dondurmanın hissettirebileceği coşkuyu yazmak istedim. Belki bir paragraf, belki iki. Sonra ondan kocaman bir yazı üretmek değil mi? Belki de mutluluk yazılarımdan tam da bu nedenle uzaklaşmıştım.

İnsan yorgun olunca abidik gubidik sanrısal hislere kapılmıyor. Zihni kendini korumaya alıyor belki de. Bu saçmalıklara yakıt harcayamayız çocuğum, diyor. Daha keskin oluyor, belki daha düz. Hele de yorgunken uyumuş sonra hafif bir dinlenme sızısıyla uyanmışsan... Bu benim en sevdiğim ve en içime dokunan haldir. Uyumadan önceki saçma takılmalarıma sitem ederim. Ne alakaydı ya derim. Boşa zaman harcamış olduğumu düşünürüm, sadece aklımda bile olsa. Böyle anlarda çikolatalı bir dondurmanın güzelliğini sana yazamam belki ama o güzelliği yaşadığımı iç hafızamda bilirim. Bir gün bana, ''sen ne seversin,'' diye sorsan, tam da bu iç hafızamdan güç alarak ben de sana, ''çikolatalı dondurma severim,'' derim. İnsan belki de kendini böyle böyle inşa ediyor. Kendi iç hafızasını. Dağılmasına izin vermeyerek.

Aslında ilginçtir, ben ergenliğimden ilk gençlik başlangıcıma kadar dağınık şeylerin hislerinde olmak istemişimdir. O dağınık şeylerin hissini hissetmiş ve belki de bunu yaşayamamanın hüznünü saklı bir sızı olarak içimde yaşamışımdır. Belki biraz dağınık olmak, belirsiz ama kendi içinde var olarak yaşamak. Bir rüzgara gidip de, ''sevgili rüzgar çok dağınıksın biraz daha kendi içine büzül,'' demezsin ya canım. Veya gözün ışığı algılarken onun sağa sola yayılmacı politikasını doğallıkla takip eder. Bunun gibi. Özgürlük ihtiyacı mı acaba; öyle ama farklı bir özgürlük. Sanki kendi kabuğumdan taşmak ve sınırlarımın ötesine geçip sınırlarımın içindeki beni yaşamak. Sanırım böyleydi ancak o yıllarda bir çocuk ve toy birinin bilincinde olduğumdan bunu bu kelimelerle ifade etmeyi geç, idrak bile edemiyordum.

Bunu hiçbir zaman başaramayacağıma inanmaya başlamıştım. Belki de son yıllarda katlanılmaz boyuta varmış olan yalnızlık hissimin sebebi de buydu. Gerçekten korkunç bir yalnızlık hissiydi. Buna nasıl katlandım bazen aklım almıyor. İçinden geçerken bile almıyordu. Hatta kendi kendime şey diyordum, normal bir insan bu denli bir yalnızlık hissiyle delirirdi... Abart. :) Kulağa öyle gibi geliyor, kendimi (ve sen de beni) ''diğerleriyle'' kıyasladığımızda. ''Gerçekten'' yalnız olanlarla. Nedir peki gerçekten yalnız olmak? Gerçekten yalnız olduğumu kanıtlamak için hangi evrakları hazır etmem lazım? Bunu düşünüyorum, bak cidden şu an bunu düşünüyorum. Yalnızlık nasıl kanıtlanır ki?

Belki de tutarsızlıktı benim yalnızlığımın kaynağı. Başkalarının tutarsızlıkları. Hep tutarsız yaklaşımlar. Bu da beynimde savunma duvarları kurdurdu bana. Bu çok doğal işleyen bir süreç. Her şey tıkır tıkır işlemiş vallahi. O duvarlar, o kalın duvarlar... Hayır, bana yalnız hissettiren bu değildi. Bana umutsuz hissettiren buydu. Peki yalnız hissettiren neydi? Bununla savaşmamdı. Bunu ancak şimdi görebiliyorum. Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşması gibi, yalnızlıkla savaştım. Görünmez bir düşmanla. Kimseye gösteremediğim, asla kanıtlayamadığım ve belki de kanıtlayamayacağım, bu nedenle de bana bir yıldız seçtirip beni çok fazla ağlatan bir düşmanla savaştım. 

Onunla barıştığım falan yok. Yıldızımı da bırakmıştım. Onu defalarca bırakmama rağmen o parladı. Bana hep, ''ben buradayım,'' dedi sanki. İstersen gel, istemezsen yok say beni. Böyle parladı içime içime. Ben de bazen inatla kafamı çevirdim. Bu sefer değil, dedim. Kendime dedim bunu, hep kendime. Sonra karanlığa bakarken buluyordum kendimi. Karanlığa, diğer görebildiğim noktacıklara. Kendimle konuşmaya, Tanrıyla konuşmaya ve uzaklardaki birileriyle konuşmaya başlarken buluyordum. Deli cesaretiyle hız kesmeden konuşurken. Bunu yaparken muhatabım yıldızımdı. Birini görmeye ihtiyacım vardı. Tüm bu kişiler bir noktada iç içe geçerken. Neden o kadar ağlıyordum hala bilmiyorum. Daha iki üç gün öncesinde bile ağlamışken bilmiyorum. Sana daha evvel yazdım, biri sorsa ''neden ağlıyorsun,'' dese... O anki, sadece o anki yalnızlığıma dokunmak istese... Dokunamaz. Çünkü ben neden ağlıyordum? İnsan bu sorunun cevabını nasıl verir ki?

Bence yalnızlık yanıtlarla değil, sarılmalarla giderilir. Hiçbir yanıt veya hiçbir soru insanı duvarlarının ötesine götüremez. Oysa sarılmak, o duvarlarla birlikte birine sarılmak... O kişi bunu fark etse de, etmese de; anlasa da, anlamasa da sarılmak... Sarılmak sarılmak. Artık bu fikir bile benim için masum bir hayal. Belki de bu nedenle yalnızlık yayıldı. Işık gibi, dağıldı. Bir şekli yok artık, bir pus o. Köşelere kadar ilerledi ve karıştı. Diğer her şeyime ve diğer her şeyimle karıştı. Bu nedenle de duruldum, sakinleştim veya bu yola girdim. Kızmamaya, söylenmemeye, içimde bile olsa diklenmemeye başladım. Başımı eğdim, tamam... belki de evcilleştim veya evcileşmeme izin veriyorum. Bu, kabullenmek, sinmek falan değil; bu, hiçlikle savaşmayı bırakmak. Sonuçsuz çabaları, kendini gösterme kanıtlama çabalarını, asla sonuç alamayacağım şeylere ve kişilere enerji akıtmayı bırakmak. Belki başta umutsuzca ama zamanla gelişen bir iç yapıyla sağlamlaşarak bırakmak. Yel değirmenleriyle savaşmamaya, sadece onları görmeye başladım. Bunun bu kadar uzun zamanımı alması ne buruk ve aslında doğal. İnsan, belki de, zamana ihtiyaç duyan bir varlıktır.

Sanırım bazı insanlar Ay'ın çocuklarıdır. Ay'ın öpücüğünü kalplerinde taşır, öyle parlarlar. Onlara baktığımızda hep sisin ötesini algılarız. Hayal meyal izler, bakışlar, düşünceler görürüz. Bu kişiler ne kadar net olurlarsa olsunlar, hatta isterlerse çırpınsınlar; hep şekilleri puslu kalır. Sözleri puslu, bakışları puslu, kendileri puslu. Parladıklarında bile, bir an sonra gidecek gibi; belki de böyle hissettirirler. Kötü bir his değil ama belki de Ay bu nedenle yalnız hissediyordur. 

Bazı insanlar ise Güneş'in çocuklarıdır. Güneş'in dokunuşunu kalplerinde taşır, öyle yayılırlar. İstedikleri kadar gizlensinler, saklansınlar... hatta belki yalan söylesinler; yine de bu insanların her yaptığı apaçık yayılır. Sanki onlara dair her şey alenen ortadaymış gibi bir hisle yayılır. Bence bu asıl yanılgı. Bir insan ne kadar tam anlamıyla açık olabilir ki? Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Bu gerçek mi?

Önceden böyle düşünmüyordum ama... Bence bazı parçaların sislerde kalması, bunu bilinçli olarak yapmadığında en çok da, insanı daha gerçek yapan bir durum. Bana öyle geliyor ki bu, değişimin çabukluğu ve çokluğuna alan tanımak. Gizlenmek, saklanmak, gizem yaratmaya çabalamak gibi bir yapaylık değil kastettiğim; benim kastettiğim, sadece olduğun şeyi yaşamak işte. Ne garip, ben Ay'ın ışığından çizilmiş bir kız olmama rağmen hep Güneş'in izlerini taşımak için savaştım. Sandım ki, Güneş'in mührünü taşısaydım hayatımda her şey yolunda ilerlerdi ve ben kendimi yalnız hissetmezdim. Ne büyük yanılgıymış, değil mi?

Belki de asıl yalnızlık kendimi terk etmek istememdi. Kendimi olduğum halimle hatalı bulmam, kaçmak istemem. Olduğum halim kötü veya eksik olduğu için bile değil aslında, temeldeki mesele bu değil, temeldeki mesele kaçış. Topluluğa kaçış, kabule kaçış... hayır, kendimden kaçış. Kendim olmayı kabulden kaçış, sorumluluktan kaçış, yaşamaktan, kendi yaşamımı algılayarak yaşamaktan kaçış.

Ay'ın ışığını yansıtan bedenimin ve ruhumun sevilmeyeceğine dair içimde katıksız, çok güçlü bir inanç taşıdım hep. Tıpkı yüzyıllar ve hatta binyıllar evvel yakılmış, taşlanmış, yok edilmiş ve hiç sayılmış, sürülmüş, değiştirilmek ve farklı bir şey yapılmak, farklı bir şey kabul edilmek istenmiş bir cadı gibi. Belki de gerçekten ruhumun bir kısmında, küçük de olsa bir kısmında, bir cadının ruhunu taşıyorumdur. Aslına bakarsan, bunu derinden hissediyorum. Bir cadının kırgınlığını taşıdığımı iliklerime kadar hissediyorum.

Acaba bir cadıyı sevenler olmuş muydu? Yakılmadan evvel parlayan alevlerde, onun adını haykıran birileri? Onun büyüsünü, insani ışığında gören birileri? Acaba bir cadının insan olduğunu anlayan, bilen ve bunu seven birileri olmuş muydu? Bunu düşünüyorum ve o cadı için kederleniyorum. Hatta ağlıyorum, şu an bile ağlıyorum. O cadı için ağlıyorum. Aklıma geldiğinde... Belki de o cadıyı anan, yüzyıllar sonra bile anan tek insan olduğum için ağlıyorum.

Belki de Ay'ın geceye hükmeden ışığında o cadının izlerini görüyorum. Bana keder veren bu mu? Tek başına olmasa da... şeylerden biri bu, artık biliyorum.

O cadıyı sevmiş olan birileri için de üzülebilirim tabi. Ama onlar için tek damla gözyaşı dökesim gelmiyor veya kalbim sıkışmıyor. Onları bir kurgunun karakterleri gibi görüyorum. Sanki gerçek değillermiş gibi. Bu cadının imgesi o kadar canlı ve parlak ki, diğerlerinin izlerini soluklaştırıyor. Gerçeklik algımı normalleştiriyor. Bir Ay'ın ışığını, geceye yayılan sıradan bir an'a dönüştürüyor. Sanki bir tek o cadı uzaklardan, uzaklardan geliyor; Ay'ın, yıldızların ve hatta Güneş'in ilk ışıklarının arasında son anında bile kalbinde parlayan özlemiyle geziniyor. Belki de en çok da o özlemi merak ediyorum. O cadının son anına kadar kalbinde taşıdığı o özlemi o kadar çok merak ediyorum ki! Ve en çok da bunun için üzülüyorum, en çok da bunun için korkuyorum.

Belki de diğerleri de bunun için korkmuştu. O cadıdan, o büyük özlemi, o büyük sevgisi ve son anına kadar koruduğu o iz nedeniyle çok korkmuş olmalılar. Onu yok etmek isteyecek kadar çok.

(04.07.26)

 


Bir Cadı masalı neye benzer?


Bazen kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bunun böyle olmadığını bilsem bile, böyle hissetmeme izin veriyorum. Bunun aslında bir his değil de, uyuşuk bir düşünceden geldiğini anlamam zor değil. Yine de, belki de tam da bu nedenle, kendimi ona kolayca teslim ediyorum. Bir akıntıya kapılmak gibi. Ancak buradaki deniz mavi ve berrak değil. Daha çok siyah opal taşlarından oluşmuş gibi. Kara bir cam nehri.

Bundan baya önce, artık yıllar evvel diyebileceğimiz kadar öncesinde mi emin değilim, bir masal yazmıştım. Eğlenceli bir öyküsü vardı. Bu kurguyu ben bulmamıştım. Bu nedenle yazarken de onu ben yazmışım gibi değil de, beğendiğim bir şeyi sevdiğim birine anlatır gibi sana anlatmıştım. Bu masalı bu şekilde anlatmayı sevmiştim. Birine anlatmayı sevmiştim.

Bu masalı ilk kez anlattığım o yazımda aslında böyle düşünmemiştim ama yine de, onu sözlü dile yakın bir şekilde ama edebiyattan da kopmadan yazmak, bana iyi gelmişti. Bahsettiğim masal, sildiğim yazılarımın arasında eriyip gitmişti. Ancak iyi haber! O masalı sonradan şurada yeniden yayınladım. Ne tuhaf, ben masalı 2023'te yazdığımı düşünüyordum; oysa daha 2024'te yazmışım. Bir yıl fark bile aradan geçen zamanı hesaplarken ''yıllar önce'' ifadesini kullanma durumumuzu etkileyebilir. :)

O masalı ilk kez dinlediğim videoda ne duymuştum acaba? Hayatımın bir noktasına işlemiş miydi güzel meslektaşımın söyledikleri? :) İnanın hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, açılımı yapan kişinin örnek vermek için anlattığı bu masal. O da çok eskiden okuduğu bir masal olduğunu söylemişti. Acaba hangi kitaptan okumuştu... Bunu belirtmiş miydi, yoksa o da bunu unutmuş muydu anımsamıyorum. Öte yandan bu durum, masal türünün doğasına uygun bir aktarım olmuş değil mi? Benim başkasından duyduğum bu masal, dilden dile sana ulaştı bile sevgili okur.

Masalları tam da bu yüzden çok severim. Anlatıldıkları için. Anlatılmaya açık oldukları için. Sana, alan bıraktıkları için. O alanda kendi düş gücünle masalı besleyebilme imkanın olduğu için belki de.

Masalı şimdi uzun uzun bir baskı daha yazmayacağım ancak, üstünden geçersek... Masalda bir çiçeği arayan iki şövalye vardı. İçlerinden birisi onu yetiştirmeyi kabul etmişti. O orman, büyülü bir ormandı ve uzun zamandır kimse o ormandaki bir şeye emek vermeye gitmediği için, her yer her yerdeydi! Yabani otlar ve çalılar toprağı çepeçevre sardıkları gibi, uzun ve heybetli ağaçlar da gün ışığının toprağa ulaşmasını engelliyordu. ''Burada hiçbir zaman büyülü bir çiçek yetişmedi ve yetişemez!'' demişti Bilge Ağaç kesinlikle. Şövalye bunu kabul etmedi. Koşulları değiştirdi. Yabani otları yoldu, çiçeğe yer açtı. Onun gün ışığını tadabileceği bir konumu var etti. Sonra da... bekledi bekledi.

Beni bu masalda en çok etkileyen şey, onu sana anlattıracak kadar etkileyen şey neydi diye düşünüyorum sevgili okur. Biliyor musun, bu masalı hiç unutmadım. Hatta arada aklıma geldi. Bu nedenle ikinci bir bölüm bile uydurmuştum, aman yazmıştım. Çünkü merak etmiştim. Şövalyenin çiçeğini merak etmiştim. Hem de çok! Hatta itiraf etmek gerekirse bu masalda beni en çok heyecanlandıran şey buydu: Bu çiçek neye benziyordu?

O çiçeği hiç görmedim. Göremedim mi acaba diye düşünüyorum. Ama hayır. Kendimi bir karaktere dönüştürüp Büyülü Orman'a girdiğimde ve hatta bir Cadı kılığında Bilge Ağaçla konuştuğumda bile, o çiçek aklımdan uçtu gitti. Oysa o masala dair en çok merak ettiğim şey, çiçeğin şekliydi! Böyle düşünmüştüm. Şövalyenin çiçeği acaba nasıldır, diye düşünmüştüm. 

Cadı da en çok bunu merak etmişti. Bunu biliyorum, çünkü onu bana tarot yorumcum anlatmamıştı. Onu bana, kimse anlatmamıştı. Cadı'yı sana ben anlattım. O sadece merak etmişti. Karanlık bir ormanın ışık alan köşesinde sıradan bir çiçeğe emek veren bu şövalyenin inandığı büyüyü... İşte, Cadı sadece bunu merak etmişti. Çünkü evet, o da aynı büyüden yapmak istiyordu. 

Sıradan bir çiçeğe büyü katan nedir; işte Cadı'nın merak ettiği buydu.

(Benim de.)

Dün gökyüzündeki bulutları gördüğüm ilk anda, fotoğraflarını çekmek istedim. Ancak evler o kadar çirkin ve elektrik telleri de bir o kadar sinir bozucuydu ki... bulutların tek başına parladıkları bir anı yakalayamadım. Kendimi eğip bükmeyi göze almak güzel bir şey gördüğüne karar vermiş benim için kuşkusuz en kolay şeydir. Öte yandan bunu yaptığımda bile oradan buradan çirkin bir beton parçası kadrajımda bitmişti. Ah... bundan nefret ettim!

Yine de, bulutlar akşama kadar parladılar. Benim onların fotoğrafını çekmemi beklediklerini sanmasam da, parladılar parladılar. Ben de dayanamadım, bir fotoğraflarını çektim. Aslında birkaç. Ancak, ah biliyorsun işte şu çirkin beton parçaları! Bence fotoğraftaki tüm büyüyü bozdular. Evet, ışıltı büyüsünü. Yine de, içlerinden birindeki ışıltı büyüsü baskındı. Daha baskın olan bir başka fotoğrafı da görmüştüm ancak, şu sinir bozucu beton parçaları... 

Işıltı büyüsü. Bu benim en sevdiğim büyüdür! Bu büyü, Dünya'nın her köşesinde açık açık kendini gösterir. Heyecanlanmayı unuttuğunu iddia eden bir Cadı'ya bile, evet öyle. 

Cadı ile Şövalye'nin yolları ayrıldığında, Cadı'nın nereye gittiğini merak ettim. Acaba Cadı, Şövalye gibi kendi çiçeklerini yetiştirmeye mi karar vermişti? Yani işte bilirsiniz, büyüsüz çiçekler yetiştirmek. Bu, Şövalye için yeterince heyecan verici görünüyordu. Öyle ki, bunu Cadı bile anında görmüştü. Belki de imrendiği buydu. 

Cadı, bisikleti Tin Tin'e hangi ülkenin koordinatlarını fısıldamıştı bunu düşünüyorum. Büyülü Orman'dan bir süreliğine ayrıldığı bir gerçek. Belki de kara cübbesini bile çıkarmıştır. Bu, onun gizlenme büyüsüydü, ancak Şövalye'de işe yaramamıştı. Yoksa yaramış mıydı... 

Neyse! Bunu merak etmiyorum. Cadı da merak etmemişti, biliyorum. Acaba Cadı, Bilge Ağaç'ın onu şefkatle azarladığı gibi, neyi bekliyordu bunu sorguluyorum. Cadı üzgündü. Acaba neden üzgündü, bunu anlamaya çalışıyorum... Çünkü Cadı, yıldızları izleyemiyordu bunu biliyorum. Çünkü 2. bir kendi uydurma bölümümde buna yer vermiştim ancak yayınlamamış olmalıyım! O bölüm fazla iyi değildi ve evet blogda devamı gelmeyecek. Bu kurguyu yazmayı gerçekten çok isterdim! Ancak, bu kurguyu ben uydurmadım; yalnızca işte bir yerde duydum ve anlattım. Tamam, sonradan laf lafı açtı ve devamını getirdim ancak... Ben Cadı'nın öyküsünü uydurdum, Şövalyelerinkini değil. O halde, ben, Cadı'nın öyküsünü yazma hakkına sahip miyim?! Oyyy - aman - oh may gadnıs.

Cadı, yeterince iyi olmamaktan korkmuyordu. Tamam, bir itiraf, sihir yapmak konusunda pek de iyi sayılmazdı... Şeyyy, bu aramızda kalsa olur mu?! Yine de, bunu da dert etmezdi. Cadı böyle şeylere takılmaz. Çünkü o, ne olursa olsun bir cadı.

Cadı'nın bir adı bile yoktu. Çünkü o bir masal karakteriydi ve masallarda cadıların genelde bir adı olmaz. Olsa bile, bir önemi olmaz değil mi? Acaba Cadı, böyle mi düşünmüştü? 

Zaten bir önemi yok...

Ne hazin. Cadı çok yanlış düşünüyor.

Cadı'yı bir ağacın tepesinde, aman işte dalında, görüyorum. Yanında yeniden bir süpürgeye dönüşmüş eski bisikleti Tin Tin de var ve yeniden aslında olduğu şey olduğu için halinden memnun. Cadı, ağacın gövdesine başını dayamış ve uzaklardaki bir yeri izliyor. Acaba gökyüzünde yıldızlar var mı bunu görmeye çalışıyorum. Aslında parıltılı bir şeyleri gözümü kısınca hayal meyal seçebildim ancak net değil... 

Cadı nasıl hissediyor bilmiyorum. Ona bu kadar uzaktan bakarken, ifadesini seçmek mümkün değil. Zaten o bir Cadı, bunu asla anlayamazdım. Şimdi de sırtını ağacın kalın gövdesine dayadı. Ağaç eğer ki Bilge Ağaç olsaydı, dikkatsizliği için Cadı'yı şefkatle paylardı. Ancak bu masalda bir Bilge Ağaç yok. Sadece Cadı var ve tabi ki süpürgesi Tin Tin.

Bu başka bir masal olmalı. Ve işte Cadı, bir ağacın dalına tünemiş, bu masalı izliyor.

Yoksa gözlüyor mu?

Cadı... Bu masalın başrolü sensin. Seni destekliyorum!

(Cadı gülümsedi mi ne! Çok hafifti. Çok hafif bir tebessümün izi. Belki de gecenin rüzgarı beni yanıltmıştır. Ama hayır... gördüm. Cadı, beni izliyor!)

Böööö.

:)

(09.04.26)


Çiçek Masalı.

 

1. Bölüm. 

Bir varmış bir yokmuş... Hangi zamanda, hangi mekanda bilinmez; iki şövalye yaşarmış. Bu şövalyelerin biri beyaz atlı, diğeri kara atlıymış. İkisi de cesur, ikisi de güçlüymüş. Bu iki şövalye bir gün bir göreve çıkmışlar. Hayır hayır hayır, bizim bu şövalyeler rakip değillermiş -en azından Neptün arşivlerinde böyle geçmeyecek- hatta arkadaşlarmış. İkisi de bir şeyi arıyormuş, çok değerli bir şeyi. Bir çiçeği! Bu çiçeği daha evvel gören olmamış ama duyan çok olmuş. Hem, tüm efsanevi şeyler böyle değil midir; dilden dile hayali ve hayaleti dolaşır, sonra bunlar arzulara karışır ve tadam, belli mi olur, gerçeklikte madde halini buluverir. Bu çiçek ise henüz sadece manasıyla varmış.

İki şövalye uzun bir yolculuğa çıkmış; dereleri, tepeleri, belki tehlikeli canavarlarla dolu yabancı diyarları geçmişler. En sonunda bir ormana varmışlar. Bu ormanda ilerlemek çok zormuş. Her yer yabani otlarla kaplıymış. Yine de şövalyeler pes etmemiş. Sonuçta o kadar uzun ve zorlu bir yoldan gelmişler. Eh, ormanı bulduklarına göre çiçek de buralarda bir yerde olmalıymış. Aramışlar taramışlar. Belki saatler, belki günler geçmiş. Zaman kavramları şaşmış, bitkinlikten yığılmışlar. Şövalyeler çaresizce yakarmış, yardım istemişler. Bir ses duyulmuş sonra; ulu, bilge bir ağaçtan.

Ağaç, şövalyelere neyi aradıklarını sormuş. Şövalyeler başlamışlar bu dillere destan büyülü çiçeği tarif etmeye. Ağaç, rüzgarda salınan yapraklarını şövalyelere doğru sallamış ve yaklaşabildiği kadar yaklaşmış: ''Burada öyle bir çiçek hiç yetişmedi ve yetişemez.'' Şövalyelerin kalan son umudu da paramparça olmuş. Kara atlı şövalye bu duruma çok sinirlenmiş. ''Ne vakit kaybı!'' diyerek hiddetle yerinden kalkmış ve yorgun atını çekiştire çekiştire oradan uzaklaşmış. Ancak beyaz atlı şövalye düşünceliymiş. Pes etmek istememiş. Mutlaka bir yolu olmalı, diye mırıldanmış kendi kendine. Belki hayalindeki çiçeği düşünmüş. Belki o da diğer şövalye gibi gitmeyi düşünmüş. Belki bu iki düşünce arasında volta atıp beklemiş, beklemiş. Sonuçta işin içinden çıkamamış. ''Neden'' diye sormuş bilge ağaca usulca, ''neden burada öyle bir çiçek yetişemez?''

''Çünkü'' demiş bilge ağaç bu sefer yapraklarını iki yana gererek ''görüyorsun ya, burada her yer yabani otlarla kaplı. Bir çiçek büyümek için günışığına sarılmayı ister, rüzgarın fısıltılarını duymayı ister, yağmurun taşıdığı besini kana kana içmeyi ve diğer canlıların arkadaşlığını ister. Oysa bu yabani otların altında bunların hiçbirine ulaşamaz. Bu yüzden de burada bir çiçek yetişmedi ve yetişemez.''

''Yani...'' demiş şövalye gözleri parlayarak, ''bu şartlarda demek istiyorsun değil mi bilge ağaç? Bu şartlarda mı yetişemez?''

''Evet, bu şartlarda yetişemez.''

Şövalye bu onayı duyar duymaz düşmüş omuzlarını gererek kollarını sıvamış ve işe koyulmuş. Etraftaki tüm yabani otları ayıklamış ve tohumlara yer açmış. Beklemiş beklemiş. Belki saatler, belki günler, belki aylar, hatta belki... Yıllar boyu! Sonuçta burası büyülü bir ormanmış ve aradığı büyülü bir çiçekmiş. Sonunda bir gün topraktan esneyerek yeryüzüne uzanan bir çiçek fidesi görmüş. Çok cılızmış ama çok güzelmiş. Şövalyenin gözleri -aman ha şşşş aramızda kalsın- yaşlarla parlamış. Çiçeği karşısındaymış.

(01.02.24)


2. Bölüm

Beyaz atlı şövalye minik çiçek fidesinin her bir hareketini hayranlıkla izliyordu. Çiçeğine o kadar odaklanmıştı ki, heyecanlanmayı bile unuttu. Onun bu haline, ''ne kadar ahmakça,'' diye fısıldadı rüzgar. ''Iııı-hıı... Ne!'' Genç şövalye yerinden aniden doğruldu. Üstü başı, hatta kulaklarına varıncaya kadar, toprakla dolmuştu. ''Kim var orada!'' Bu bir sorudan çok kendini koruma nidası gibi görünüyordu. Çünkü genç şövalye o kadar çiçeğine odaklanmıştı ki, kılıcının yanında olmadığını bile çok geç fark etti. Kat kat zırhını çıkaralı çok olmuştu; o kadar zırhı en baştan yeniden giymesinin mümkünatı yoktu. Yine de kaçmadı; bir kılıca dönüştürdüğü elleriyle görünmez düşmanının üstünde -açıkçası pek de iyi olmadığı, çünkü vaktiyle tüm derslerde uyuyordu- kungfu darbelerini sergilemek için tetikteydi. Bu hazır, nazır ve pek tehlikeli görünen şaşkın şövalyeye rüzgarın verdiği cevap gittikçe yükselen kahkahalar oldu.

Başka zaman olsa, pek tabii, cesur şövalyemiz uygun adım yürür, arar tarar ve düşmanını bulurdu. Ancak o an korkusunun büyüttüğü sesler cesur şövalyeyi daha da korkuttu. Hadi ama, cesur şövalyeler bile illa ki bir şeylerden korkarlar!

Şövalye atını bile unutarak koşar ve düşer adım bayır aşağı yürümeye başladı. Çok geçmedi ki rüzgarın getirdiği sesin sahibi havada süzülürcesine, tıpkı rüzgar gibi adımlarıyla, ortaya çıktı.

''Haylaz Cadııı...'' dedi Bilge Ağaç dallarını sallarken. Dallarındaki ifade cadıyı azarlasa da, yanakları yapraklarına varıncaya dek yükselmişti. Sonra da gök gürültüsünü andıran kahkahalar yeri göğü inletti.

''Bilge Ağaaaççç!'' Cadı, bisikletinden atlayarak düşe kalka eski dostuna koştu. ''Seni özledim... Çok!''

''Ah benim haylaz yavrum... Ben de seni çok özledim. Gelişin de senin gibi pek bir yaramaz oldu. Hah-hah öhö öhö. Neden korkuttun şövalyeyi?'' 

''Kim? O mu?'' 

''Ne o mu yavrum?'' 

''Şövalye işte Bilge Ağacım. O mu şövalye? Üzgünüm... Hahhah-hahah. Az evvel pek de bir şövalyeye benzemiyordu. Ahahha- pardon.'' Cadı dudaklarını birbirine bastırarak kahkahalarını -nezaketen- tutuyormuş gibi yaptı. ''Hem... Bilge Ağaç! Baksana artık milleti korkutmamak için cadı şapkamı bile takmıyorum. Süpürgemi de bisikletle değiştirdim. Daha ne!'' 

''Haylaz Cadım benim. Yine yaptın yapacağını... Çiçeğini gözleyen masum bir adamdı o sadece.'' 

''Hani şu dillere destan büyülü çiçeği mi? Hala ona inanan mı vardı? Tumblr gibi, blogspot gibi modası geçti sanmıştım. İnsanlar artık uzun zaman alan şeylerin son hali dışındaki halleriyle pek ilgilenmiyorlar da.''

Bilge Ağaç dallarından birini indirerek Cadı'yı buyur etti. Cadı bu teklifi memnuniyetle kabul etti ve bağdaş kurarak gizli yerine kuruldu. 

''Bilge Ağaç...'' 

''Söyle yavrum?'' 

''Gerçekten büyülü bir çiçeği mi vardı o adamın -öhüö şeyyy- şövalyenin?'' 

''Vardı yavrum, aha orada.'' 

''Olmaz bakamam. O onun çiçeği sonuçta. Cadı olabilirim ama mahremiyete saygım vardır. Sadece...'' 

''Evet yavrum?''

''Bilge Ağaç,'' dedi Cadı yaşlı ağacın tırtıklı ve buruşmuş sert yüzüne kendi yüzünü yaslayarak. Kolları yaşlı ağacın çeyreğini anca turlamıştı. 

''Düşeceksin yavrum, tutun bir yere. Ah bu... Ah bu! Tutunsana haylaz Cadım benim. Yüreğime indireceksin vallahi...'' 

''Bana bir şey olmaz Ağaççım, tonton Ağaççım...'' 

''Dua et gönül almayı biliyorsun, öhö, iyi misin yavrum? Yanakların çizilecek o kadar yaklaştırma yüzünü.'' 

''Bir şey olmaz Bilgecim. Sadece seni özledim.'' 

''Açsındır yavrum. Ama artık meyve vermiyorum.'' 

''Meyvelerin için gelmedim güzel Ağacım. Seni özlediğim için dedim ya... Ama tabii... Tabii... Bir de...'' 

''Bir de?'' 

''Kulaklarının hala maşallahı var Bilgecim senin de...''

Rüzgar usul usul eserken şövalyenin sadık atı çimenlerden yapılmış yumuşak yatağından Cadı'yı izliyordu. Cadı ata el salladı. ''Merhaba sevgili At. Üzgünüm, dostunu biraz korkuttum. Ona özürlerimi ilet lütfen. Aslında onu korkutmak iste- istemiştim tamam ama üzgünüm. Çiçeğiyle ona mutluluklar. Mutluluk... Çiçeğiyle birlikteyken nasıl da mutluydu... Tıpkı bir ağaç gibi!'' 

''Sen de bir ağaçsın yavrum...'' 

''Ne? Ben bir ağaç mıyım Bilgecim? Bu bir kehanet mi?'' 

''Hayır yavrum. Sen haylaz bir Cadı olarak dünyaya geldin bu turda. Diyorum ki, meyvelerin...'' 

''Benim meyvelerim yok ki Bilge Ağaç... Yoksa var mı, Rin Tin Tin?'' Cadı, bisikletine kısa bir bakış atarak Bilge Ağaç'a döndü. ''Yokmuş Bilgecim.'' 

''Ah yavrum benim... Elmaların... Yerlerde çürüyor.'' 

''Elmalarım mı?'' 

''Senin çiçeklerin çoktan meyve oldu da yerlerde sürünüyor. Neden bu kadar bekletiyorsun onları?'' 

''Ah şu mesele. Tahmin etmeliydim!'' Cadı ani bir şekilde arkasını dönüp ellerini iki yanından upuzuuunnn uzattı. ''Sen!'' dedi çalıların arasından onu gözleyen şövalyeye. ''Ne cüretle!'' 

''Ödeştik...'' Şövalye ellerini iki yana kaldırmış, çalıların içine iyice gömülmüştü. Bir elinde yırttığı ceketinden, artık pek de beyaz olmayan, ateşkes bayrağı vardı.

''Sen...'' Cadı her adımıyla -laf aramızda uçma sihrini unutmuştu- genç şövalyeye daha da yaklaşıyordu, ''sennn... Osun. Özür dilerim şövalye. Seni korkutmak istemezdim. Büyük bir iş üstündeymişsin, fark edemedim. Dışarıdan öyle gibi görünmüyordu da.'' 

''O kadar da büyük sayılmaz,'' dedi şövalye. Cadı'nın yarı alaylı sesini ya umursamamış, ya da fark etmemişti. 

''Dalgın görünüyorsun yavrumm...'' dedi Bilge Ağaç genç şövalyeye. Gerçekten de biraz dalgın gibiydi. 

''Bazen zaman kaybettiğimi düşünüyorum...'' 

''Ama en azından uğruna zamanını verdiğin bir çiçeğin var!'' dedi Cadı. 

''Öyle mi dersin?'' 

''Dedim ya akıllım!'' Haylaz Cadı mimiklerine hakim olmaya çalışarak çiçeğin yanına çöktü. ''Bu arada seni kandırmışlar. Bu büyülü bir çiçek değil.'' 

''Değil mi?!?!'' 

''Değil ya akıllım! Bu yüzyılda büyülü çiçek mi kaldı?'' 

''Kalmadı mı?'' 

''Bilmem. Hah- hah. Şaka yaptım canım. Ama şu konuda...'' Cadı yeniden ayaklanarak ileri doğru ilerledi. Şövalyenin artık iyice dinlenmiş güzel atının bembeyaz tüylerinin üstünde ellerini dolaştırıyordu. ''Senin adın ne?''

''Düldül,'' dedi şövalye. 

''Ah ne tesadüf. Benim süpürgemin... ne var Tin Tin... Ah işte bisikletimin adı da Rin Tin Tin. Aha hahah.'' 

''Tatlıymış,'' dedi şövalye. Günlerden beri ilk kez gülümsüyordu. Çattığı kaşları rahatlamış, yanakları bu tuhaf kasılmayı çözmeye çalışır gibi gerilmişti. 

''Sakin ol şampiyon. Seni büyülemem merak etme. Hem ben serbest bir Cadı'yım.''

''Serbest bir cadı mı?'' 

''Yaa... Serbest meslek gibi... Hem... Cadı güçlerim galiba aktif değil. Yani korkma, işe yaramaz bir cadıyım ben.'' 

''Bence bu halinle bile yeterince korkutucuydun.'' 

''Öyle miydim?'' Cadı yeniden kocaman olmuştu. Sırtı dik, yüzü gün ışığı gibi parlaktı. 

''Buralardan gidiyorum,'' dedi sonra şövalye. 

''Çiçeğini ardında bırakıp da mı?'' dedi Cadı hayret ve galiba biraz da hüzünle. 

''Dediğin gibi cadı... Büyülü çiçekler bu yüzyılda yetişmiyor.'' 

''Hayır hayır hayır... Yanlışın var! Büyülü çiçekler tarihin hiçbir yüzyılında yetişmedi,'' dedi Cadı. Bu bilginin şövalyeyi avutmasını ummuştu. 

''Her neyse, önemli değil zaten. Önemli olan ilk çiçekti belki de...'' 

Bilge Ağaç usulca yapraklarını salladı. Hem de artık hiç rüzgar olmamasına rağmen. Belli ki şövalyenin bu yanıtından hoşnut kalmıştı. Ancak tek kelime etmedi.

''Burayı en son gördüğümde her yer... Her yerdeydi! Şimdiyse oldukça temiz ve nefes alıyor. Tüm toprak!'' Cadı elini uzattı, ''bir dost değil, birçok dost kazanmış gibisin sevgili Şövalye. Tebrik ederim.'' 

Şövalye, siyah cübbesinin içinden çıkan bu narin eli yavaşça sıktı. ''Teşekkür ederim Cadı.'' 

Yorgun şövalye dimdik sırtıyla sevgili atına doğru ilerledi ve ardında bırakacağı ormana son bir bakış attı. 

''Zırhın!'' dedi Cadı. ''Unutma. Saray malı sonuçta, üstüne zimmetlidir falan.'' 

''Ah haklısın. Bunları saraya teslim edeceğim.'' 

''Giymeyecek misin?'' 

''Bahçıvan olmaya karar verdim.'' 

''Çiftçi de olabilirsin aslında. Hep senden alışveriş yapardım.'' 

''Üzgünüm, çiçeklerin dilini bile anca öğrendim. Sebze ve meyveler için biraz çabalamalıyım. Ama... Bir adresin varsa...'' Beyaz atlı şövalye doğru kelimeleri ararken oldukça zorlanıyordu. Siyah atlı şövalye onun bu halini görseydi, mutlaka, katıla katıla gülerdi. 

''Bilge Ağaç'a adresini ver Şövalye. Ben sana gelirim. Ama çok pahalıysa çiçeklerinden alamam.'' Cadı söylediklerini kanıtlamak istercesine cübbesinin kocaman ceplerini ters düz etti. 

''Sıkıntı değil...'' Şövalye tekrardan kelimelerin ona gelmesini bekliyordu, bu nedenle biraz zaman geçti; çünkü hepimiz biliriz ki, kelimeler tam da onları aradığımız anlarda kaybolurlar. ''Ben,'' dedi sonra şövalye, ''hediye edebilirim... Sana.'' 

''Ah! Çok naziksin.'' Cadı kimsenin, hatta Bilge Ağaç'ın bile beklemeyeceği bir şey yaparak gergin şövalyenin yanağına minik bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, adeta şövalyenin tüm yüzünde hayat buldu. 

Cadı, süpürgesine -aman bisikletine- binerken genç şövalye onu görmez ama ışıl ışıl gözlerle izledi, Cadı'nın el sallamasına sadık dostu Düldül'ün de yardımıyla karşılık verdi ve ne kadar zaman sonra bilinmez atına binip uzaklaştı. Artık aklında ne geçen zaman, ne büyülü orman, ne de binbir zahmetle açtırdığı çiçeği kalmıştı. 

Bilge Ağaç yapraklarını heyecanla salladı. Evet! Üstelik rüzgar bile yoktu. 

''Gak gak gak, bugün pek bir genç görünüyorsun Bilge, gak. Değil mi Gagak.'' 

''Öyle valla Gagagak. Sahiden de ben diyeyim yüz, Gagagak desin iki yüz yıl gençleşmiş gibisin Bilgecim. Nedir sırrı söyle de bilelim.'' 

''Öğrenmenin yaşı yokmuş a dostlar ve güzel çiçekleri görmenin de.'' 

(05.05.24)


Not: 1. Bölümde yer alan masal başlangıcını çok önceden Nyks Tarot kanalının bir videosunda dinlemiştim. Kendisi daha kısa ve meselenin ana fikrini verecek şekilde bu masalı anlatmıştı. Ben de daha sonra bir yazımda bunu kurgu haline getirip daha uzun bir şekilde yazmıştım. Masalın orijinali nereden bilmiyorum. Bu masalı kaleme almayı çok sevmiştim ve yazarken çok eğlenmiştim. Bu nedenle bloğumda kayıtlı durmasını istedim.


Tanrıçalar Serisi: Persephone.


Persephone'nun Doğuşu.

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Nergis. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar travmatik bağlanma yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki üç büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. En azından dürüst ve sözünün eri diyelim... Ona güvenebilirsiniz! (Öhömmm, sanırım. Yine de gerçeğin ardındaki olası bir manipülasyona dikkat edin, Olimposlular'a güven olmaz; benden uyarısı.) Aynı zamanda düzenli tertipli. Çünkü o, Ölüler Dünyası'nda işlerin doğru bir şekilde yürütüldüğünden emin olmalıdır. Hades kafasına göre ceza veremez; hatta cezayı uygulayan bile Hades değildir. Hades, Ölüler Diyarı'nın yönetiminden sorumlu hükümdardır. Tabii o da ''tanrı'' bilincini simgeleyen bir figür olarak ifade edildiği için -Kore'yi kaçırmak gibi- hakkı olmayan eylemlerde bulunmuştur... Sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliyoruz. Öte yandan ne Zeus gibi sadece keyfine göre hareket etmiş ve hilekar davranmıştır; ne de Poseidon kadar öfkelidir. Aksine, Hades'te buz gibi bir mantık göze çarpar. Onu tehlikeli kılan da, belki de, budur.

Çeşitli anlatılarda Hades'in Kore'ye davranış biçimi farklı anlatılmıştır. Olayları romantize etmekten kaçınmaya çalışsam da, ben Hades'in niyetinin kraliçesi olmasını istediği ve üstüne bir ''Tanrıça'' bilincine karşı tümden kötü niyetli olacağını düşünmüyorum. Kore ise kaçırılmaktan doğal olarak memnun değildi. Hatta Hades'e karşı koyduğunu çeşitli eserlerde görmekteyiz. Ancak yeraltında geçirdiği süre boyunca onun da Hades'e değil, kendi geleceğine dair bakış açısı değişmek durumunda kalmıştır. Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan saplantılı ''aşkının'' baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.

(12.03.26)


Kırık bir ışık.

 

Defterlerimi özlüyormuşum. Veya özlemişim. Aslında buna özlem denmeli mi emin değilim. Özlem bana yabancı bir kelime biliyor musun? Ben özlemle... ah yine mi çocukluğuma inelim? Bodrum katlarını sevmem. Ben gökyüzünü görmek isterim. Yıldızları, bulutları... Havayı duymak, rüzgarı hissetmek. Böyle şeyleri severim. 

Benim ses hafızam da gelişmiş. Yani geçmiş zamanda bir yerde gelişmiş ve ben bunu şimdilerde fark ediyorum. Ben hep görüntüleri anımsamakta iyiyim sanırdım. O hala belki yerindedir ancak seslerde de iyi olduğumu fark ettim. Örneğin koku hafızam (sanırım) hiç yoktur. Acaba nasıl bir şey? Keyifli olmalı.

Özlemi bilinçli olarak ilk kez üniversite yıllarımda hissetmiştim. Kız kardeşimden uzaktayken. Seçtiğim kız kardeşimden. Keşke yanımda olsaydın, kolay olurdu o zaman... Böyle bir şarkı vardı, Yüksek Sadakat'in değil mi? Birlikte dinlemiştik, iki ayrı şehirde. Onu çok özlemiştim.

Çocukken de birilerini özlemem gerekirdi. Ancak buna yer kalmadan özlem hissinin yerini beklenti aldı. Saf bir özlemde beklenti yoktur biliyor musun? Ben hisleri deşiyorum değil mi? Kalbim, hisleri hep deşerek hisseder. Tek bir kere bile onu tatmış olsun...

Evet, çocukken de özlerdim. Saf bir özlemle değil; bastırılmış bir özlemle. Beklentiye dönüşen bir özlemle. Yalnız bir özlemle. Üniversitedeyken ise özlemim iki kişilikti. Bence özlem, iki kişilik olmalı.

Ben en çok iki kişilik hisleri seviyorum. Diğerlerine his bile demem. Demem.

Defterlerimi tutmayı bundan daha önce bırakamazdım, bunu biliyorum. Biriyle konuşmak; çocuksu, heyecanlı ve zırlayarak... güzeldi. İçimdeki göl, deniz, nehir, akarsu her neyse o su dolu alanı... Canlı kalmasını sağladı. Bir de unutmak istemezdim. Bir kere bile gördüğüm, düşündüğüm bir şeyi mi?... Bilmiyorum. Sadece, çok uzun bir süre unutmak istemedim.

Çocukluğumu düşünmeyi seviyorum. İçimdeki çocuk olayı için değil, ben hep onun olabileceği kıza bakıyorum. Ona bakınca gülümsüyorum. Benim hayatta olmak istediğim tek kişi o oldu; onun olabileceği kişi. Önceden bunu ''beklentiyle'' söylerdim. Üzülerek, kızarak, umutla... Hepsi aynı his biliyor musun? Hepsi aynı his. Sadece ışık yansıması yapıyor. Bir yere çarpıyor bu his ve orada ışık kırılarak farklı tanımlara dönüşüyor: Olay bu.

Onunla karşılaşsam ona sarılırdım. Tek yapacağım şey bu mu olurdu bilmesem de, ilk şey bu olurdu biliyorum. Sarılmak. Bir şey anlamazdı, hiçbir şey anlamazdı. Sıkılıp kaçardı ahahahhaha. Dünyaya açılan bir çocuk gibi duruyor. Öyle duruyor.

Şimdi elimde eski defterlerim olsaydı birini açıp okurdum. Normalde böyle şeyler pek yapmazdım. Gidip de eski bir defterimi okumak... benim yapmadığım bir şeydi. Özel bir sebebi yok. Veya var ama bu sebebi hiç düşünmedim. İçimde bildim ama zihin sesimle dillendirmedim. Kaçtım aslında biliyor musun; hatırlamaktan kaçtım. Büyük bir olay veya fikir olmak zorunda değil. Ben sıradan bir günü okumaktan bile kaçmışım. Böyle yazınca büyyüüükk bir şey gibi geliyor. Kaçış, ne büyük kelime olmalı gibi. Hayır değil. Kaçış, bence, sıradan bir kelime.

Defterlerimi yok ettiğime pişman değilim. Bu yazın başında, bu olaydan daha evvel bir şey oldu. İyi bir şey. Sonra, boşluk gitti. İçimde kuruttuğum boşluk, gitti. Kafamı karıştıran bu değil. Boşluk gitti evet ama yerine bir şey de gelmedi. Boşluk yok ama yeri de dolmadı. O halde boşluğun olduğu yerde şu an ne var? Dikiş izi mi?

Yazabilecekken yazmayı seviyorum. Gerçekten büyüükkk -Allah korusun- bir olay olmadıkça GERÇEKTEN kötü hissetmem. Benim ''kötü'' hislerim, sadece ışığın kırılması. Anladın mı? Işık, tek bir kaynaktan çıkan ışık, kırılıp binlerce parçaya dönmüş. Bazen o ışık demetlerini izlerim. Ellerimdeki kollarımdaki, gövdemdeki dans eden kırık ışığı. Bazen, yazmayı seçersem de bunu yazarım. Kırık bir ışığı.


Onu bana kim söyleyebilir? Onu. Onu...

 

İlkay dediğimde aklıma gelen tek şey, çocukluğum. Hep böyle değildi. Bu yıl böyle oldu. Açıkçası evet, bu yıl böyle oldu. Geçen yıl da biraz olmuştu. Ondan önce de. En son ne zaman İlkay'dım; anımsamıyorum. İlkay dediğimde aklımda hiçbir şey canlanmıyor. Senin canlanıyor mu? Keşke yazılarımı silmeseydim, belki benim için bir şeyler bulurdun. Derdin ki, İlkay deyince aklımda bak bu canlanıyor. Bana bunu der miydin, silmeseydim belki derdin.

Dün telefonumdaki çocukluk fotoğraflarımı görünce bunu anlamıştım. Ona küçük bir kıza bakar gibi baktım. Kendime değil, küçük bir kıza bakar gibi. Bu, kalbimi kırdı. Sen de hiç böyle yaptın mı; kendine, başka birine bakar gibi baktın mı?

-Ben hep böyle baktım. Başka birine bakar gibi.-

Galiba yoruldum. Biliyorum artık hiçbir şey yapmam gerekmiyor. Ama ben yapmazsam, sen yapmazsan... nasıl çıkacak yarınlar aydınlığa ahahhahahahha. İlkay bu mu? İlkay cümlenin orta yerindeki alakasız mizah mı? 

-Belki de evet, İlkay biraz bu.-

Tamam! Ben hala İlkay'mışım. İsmim yerinde duruyor yaşasın.

Hayao Miyazaki'nin Ruhların Kaçışı (yorumu burada kıps kıps) isimli animasyon filminde ruhların geldiği hamamın yöneticisi büyücü Yubaba çalışanlarına bunu yapıyordu: Onlardan isimlerini alıyordu. Bir kontrat. Yaptığı buydu. Karşılığı vardı ama ne olduğunu bile anımsamazdın. Çünkü geriye kendini anımsatacak ilk şey, ismin kalmazdı.

Bir yazım vardı, ne yazmıştım içinde bilmem, inan unuttum çoktan. Ama başlığı net. Başlıklarım hep net. Belki de onlar da hep ben. Ben? Başlıklarım hep İlkay. Bak o unuttuğum yazımın başlığını söylediğimde anlayacaksın: Ben İlkay'ım evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Kim İlkay? 

Hah biraz hatırladım. O yazımda, ahahahahhahah, o yazımda... Beni, asıl beni ne tanımlar diyordum? Ailem, anılarım, başarılarım, başarısızlıklarım, sevdiğim şeyler? Hepsi! Evet biraz. Ama biraz.

Ben İlkay'ım, evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Kim sence? Buna sen yanıt verebilirsin. Ben veremem. Çünkü ben zaten İlkay'ım. Ama... İlkay kim?

Bilmiyorum değil. Tanımıyorum değil. Belki biraz kafam karışmış evet. Ama bu da tam olarak değil. Bunlar sorunum değil.

Sorunum: İlkay kim? (onu hiç gördün mü?) Sorunum bu. İlkay'ı... hiç gördün mü?

Ben en son ne zaman kendimi görmüştüm?

Beni en son kim gördü?

-kimse... mi?-

Debelene debelene yoruldum. Ben İlkay'ım buna şüphe yok. Ama İlkay kim?

Bazen artık o yok sanıyorum. O artık yok. Onu görüyorum, görmem mi? Görmesem bu satırların işi ne? Ama yine de...

-İlkay kim?-

Anladın mı meseleyi? Açıkça yazmaya hala gücümün yetemediği meseleyi? 

-Dile getirmek istemiyorum.-

Kimse bunu düşünmez. Ama herkes hissedebilir. Keşke İlkay'ın kim olduğunu biri bana söylese. Tanım değil. İlkay'ı. Buyruk değil. İlkay'ı.

İlkay'ı... Onu bana kim söyleyebilir? -Kimse- Sana söyleyim, kimse.

(Belki biraz sen. Sen, evet sen. Ya da, kimse.)

Sevgili zaman... SEN SUS!


Evet demenin gerekliliği üzerine bir reçete: HAYIR.

 

Yıldızımın ne olabileceğini buldum! Yıldız, bir yıldız.

Günlerdir yapmak istediğim bir şey var. Öylesine bir şey ama hep araya bir şey girdi kaldı. Sonra da ertelemeyi sevdim. Ama biliyorum ki bir şeyi yapmak bir eşik. Sonra hayatın düzelecek. Vallahi bak böyle olur. Hayatın mı dedim, hah hayatım olacak. Böyle konularda sen diyerek anlatıyorum; ya da biz. Oysa benim hayatım. Mmmmmmmm. Çok da lezzetli miymiş? Bilmiyorum, çünkü ağzım yandı! 

Bir yemek ne kadar lezzetli olursa olsun çok sıcaksa lezzetini alamayız. Sadece dilimiz yanar. İlk yangının sızısı geçse bile bundan sonra ağzımıza atacağımız her lokma yalan, her su acı bir uyuşukluk olur. Yemek de zehir olur. Karnımız doyar belki, üç beş bir şey yeriz ama yine de ne yediğimizi bilmeyiz. Öylece yeriz. Yemek için yeriz. Ya da yemeyiz. Aç kalırız. 

Sonra sızı geçer. Bir sonraki öğüne belki hala bir uyuşukluk ama iki sonrası için geçmiştir bile. Yemek yiyebilirsin! -Yemek yiyebilirim.-

İnsanlar genelde hayır demekte zorlanırlar. Bu kelime benim için çok kolay bir kelime. Temassız geçiyorum, cırt cırt. Aman fırt fırt. Ben, evet demeyi denemeliyim. Çok sıcaksa da sıcak, evet de (fısıltılı oku).

Hayatımdaki tüm pişmanlıklarım evet demediğim anlara ait. Tabii hayır dememe pişmanlıkları da acıdır, olabilir. Bunları bilmemiz gerekmiyor.

-Her şeyi bilmem gerekmiyor.-

Bunu başaramam! Her şeyi her bir şeyi bilmeden evet diyemem. Hayır güvenli.

Hayır hayır hayır hayır.

-Ömür geçmiş.-

Ağzım hiç yanmasın mı? Açlıktan sürüneyim öleyim o zaman. Karnıma kramplar da girer iki büklüm beklerim zamanın geçişini. Zaman geçer. Zamanın en kolay yaptığı şey budur. Evet demek (yüksek sesle oku).

Kendime güvenmemek değil. Kalbimin kırılmasından korkmak değil. Başka bir şey bu, başka bir şey. Alışkanlık kelimesi bile daha yerinde inan bak. Yine de... bu da değil.

-O ZAMAN NE!?-

Sadece evet dememek. Çünkü evet dersem ne olacağını bilmiyorum. Bilseydim bile emin olmazdım. (Ben kronik şüpheciyim). Bu güzel bir özellik. Ama bu özellikten bık-tım. Kendimi korumaktan...

-bıktım.-

Kendimi öyle güzel korudum ki... kendimi kendimden bile korudum inan bana.

BEN KENDİMİ KENDİMDEN BİLE KORUDUM.

Çok sevdiğimden. Çok sevdim kendimi. Tüm sevgimi kendime akıttım. Kendimi böyle korudum. Çok sevgiyle. -Kendimle olan toksik ilişkim-

Bu korumak değil. Ama ben böyle öğrendim. KENDİNİ KORUMALISIN!

-KENDİMİ KORUMAM LAZIM.-

Bu beni korkusuz yaptı. İtirafçı biri. Çünkü bu yazıyı bitirdiğimde ve bu satırlara tek bir çift göz değdiğinde bile başka biri olabilirim. Böyle biri yaptı yaşam beni. Dokunulmaz biri.

-Hayat beni böyle mi korudu dersin?-

+ Kendine o kadar güvenme. - Ama evet demek istiyorum. + Neye? - Bir şeye.

Bir şey... O şey ne? O şey hep benden kaçtı. Kaçtı kaçtı. Kaçmasaydı...

Evet, evet derdim.

Ama kaçtı. Hayat beni böyle korudu. Hep böyle korudu.

-Bu noktada tehlikeli istekler yazamam, şşşş, bırak korusun; ama böyle DEĞİL.-

Bazen içim iyi hissederken, dışımdan ağlayacağım gelir. Sonra anlarım ki, iyi hissetmiyormuşum. Sonra bunun için ağlarım. Hala nasıl iyi hissetmiyorum diye. Bunu o veya bu yol çözmüyor. Bunu kendine iyi gelmek çözmüyor. Bunu bir insan çözemez. Bunu bir olay...

Bunu ne çözer ilgim bitti. İçim iyi hissediyor. Ağlarım en son nokta bu, geçer. Ama bir sonraki dil uyuşukluğuma kadar. NEDEN? 

-Çünkü yemeklerin tadını artık alamıyorum.-

Bunun çözümünü buldum. Sana itiraf edemem. Çünkü bunu henüz içimden salıveremem. Salmaya hazırlandığımda, itirafım anında gelir. Çünkü artık değişirim. Şimdiyse...

BU ÇÖZÜMÜ DE İSTEMİYORUM!

Ama başka yol yok. İnsanlar böyle yapar. İnsanlar böyle dener. 

Bu beni ağlattı. Kalbimin kırık yerleri sızladı. Kırık kalp dikilir. Kırık kalp yerine kaynar. Kırık kalp yok olur. Ama sızı... kalır.

Keşke en başından... bu yöntemi bilseydim. Kabul etseydim değil, bilseydim. Bilmiyordum. Biri öğretseydi de (ki herkes öğretti) bilmezdim. Ben bilmezdim. Ben bilmemek için direndim. Sızıdan acıyana dek. Tüm varlığım, yitene dek.

Ne zaman dürüstçe yazsam, koşa koşa saklanırım. Senden değil, kendimden saklanırım. Bu yüzden saklarım silerim. Ama flashıma kaydederim. İnternet çöplüğüne de.

Çünkü kalbim acıdı. Tüm varlığım acıdı. Bunun çaresi yok. Sadece bu var ve işte burada. 

Gün içinde düşünmem. Bir sonraki artık zaten geçmiştir anıma kadar düşünmem. Ama geçmez. Bu şeyi geçirmeye benim bile gücüm yetmez. Neyin yeter; zamanın, uygun bir olayın... Ya da aklıma gelmeyen bilemeyeceğim bir şeyin. Yine acılı mı bir şey? HAYIR. Ödül yok mu? Bana hiç ''ödül'' yok mu?

EVET. Buna evet dese biri. Keşke biri buna kosssskocaman EVET dese.

Bu bir reçete. Bu acı, sızı, geçti sanmak, geçmemek, çünkü aynı yerde debelenmek. Bir reçete. Ama ben, içinden geçmekten de yoruldum.

Kossskocaman bir HAYIR.

Ah yıldız diyordum... Yıldız işte bu. Akan akamayan ben ve hayat. Yıldız, bu.


Artık silmiyorum!

 

Okunduğumu bilmek beni keyiflendiriyor ama okunmadığımı bilmek daha çok keyiflendiriyor biliyor musun ahhahahaha. Dur, açıklayacağım.

Yazılarımı silme hikayemi zilyon kez anlattım ve sonra o yazılarımı da sildim (gülücük gülücük). Ancak neden, sor neden... -yorum yanıtlarımın olduğu yazıları da sild- Şimdi okurcuğum... Okunmaktan korktuğum için oldu mu rahatladın mı!?! Biri beni okuduğu için değil; ben, okunmaya, dinlenmeye bayılırım. Şurada zamanımı akıtıyorum lütfen. Bu kelimeler beynimden direkt ekrana akmıyor sonuçta... Kolay mı sanıyorsun? Yaz sil yaz sil... sil sil sil sil. YAZ. Kolay değil.

Çünkü... Önce içimde yazıyorum. Sonra dışımdan siliyorum. Anladın mı? İçimden yazıyorum ama içine yazdığını nasıl göreceksin? Bak mesela yine içime bir şeyler karaladım onları görüyor musun, hayır görmüyorsun. Ben de görmüyorum. Görmek için yazmalıyım. Sonra da beğenmezsem... ahahahahha, hayır bu nedenle silmiyorum. Ama gördüğüm şeyi gören seni düşünüyorum da siliyorum. Yanlış tanınma korkusu mu? Belki. Ama fazlası. Kimsenin umurunda değil. Benim umurumda ama umurumda olan asıl şey umurumda olduğunu sandığım şey değil: İşte, yazılarımı bir gün bile geçmeden bir gece karanlığında yarım yamalak imha etme girişimlerimden biri de bu. 

Anladın mı?

Ah şu soru... İşte gördün mü; yazılarımı silme nedenim hep şu soru. Anladın mıymış? Neyi anlatıyorsun İlkay be canım değil mi? Anlaman önemli tabi ki, okurlarım beni anlamayacaksa neden yazayım? Ama BEN YAZDIĞIM ŞEYDEN FAZLASIYIM! olayı. Evet, bunu sen de anlarsın ama bak ne diyeceğim.

Aylar öncesinde youtube'da bir röportaj içeriğine denk geldim. Hatta reklam olmasın amma Filme Gitmeden Önce kanalının Robert Pattinson ile yaptığı şu röportajıydı. Burada Robertciğim bizlere bir sorunun yanıtında bir karakteri ''tam olarak yansıtma'' kaygısını anlatıyordu. Buradaki ''tam olarak''tan kastı da yine kendi algısı tabii ki. Robert Beyciğim karakteri iyi yansıtmak için tabi ki emek veriyor, o psikolojiye giriyor, o oluyor. Onu yaşıyor. Ancak o karakteri oyuncunun kendisinin yaşaması ile onun performansını izleyen izleyici aynı şekilde anlamlandıramayabilir. Oyuncu da bu ikiliğe dikkat çekiyor ve izleyiciler onun canlandırdığı karakteri ''daha iyi'' anlayabilsinler diye röportajlarda nasıl gerildiğinden ve karakteri HER YÖNÜYLE anlatma kaygısı taşıdığından (veya buna benzer bir şeydi aylaaarr önce izlediğimden unuttum) bahsediyordu.

Bende de aynısından var. Bundanımdan var işte yaaa. O nedenle siliyordum yazılarımı. Bak, -dum dedim.

Anladın mı?

Anlaşılma kaygım tabi ki çift katmanlı. Bir bu var. Senin zihnindeki yazım. (''Ben aslında şunu demek istemiştim!? Bak bir de şu yönü...'' sus ya sus.) İki de şu: Senin okuduğun versiyonundaki ben. (Çünkü kendimi anlatıyorum.) En çok da bu ikincisi için panikliyorum. Çünkü bir yazı benim için tek bir yazı değildir. Benim için tek bir yazı on yazılık bir seri bile olabilir. Ben yazarak anlam kurarım. Kendi kendime yazamam üzgünüm. Onu çok yaptım. Ben beni okuyanlarca veya okuyamayanlarca birlikte yazabiliyorum. Bu yolla...

Bak işte, silmemeyi öğreniyorum. Sence de bu da değerli bir beceri değil mi? Özellikle de yazan biri için...

İşte, bu kadar. Artık silmiyorum! Silmeyeceğim. Umarım değil, son kararım. Artık utanmıyorum. Ne var canım, ben insan değil miyim? Utanıyordum belki. Olabilir. Ama yazdığımdan değil. Ben yazdığım bir şeyden utanamayacak kadar kendime güveniyorum. (Kimsenin umurunda değil.) Ben... beni anlayan senin gördüğü şeyin benim görmediğim bir şey olmasından bile utanıyor olabilirim. Yaaa...

Anlam kurmaya çok önem veren birinin ve yazmakta bulduğu asıl tutkunun... Tamam. Bir yazarda biraz bunlar olamaz mı? İşte bilirsin, ''benim dediğimi anlayın!'' Belki benim gibi toy ''yazarlarda'' olabilir. Hani şu kendine çoook güvenen yazarlarda. Bunu aşıyorum. Bunu öğreniyorum. Silmek benim için bir yazma yolu. Çünkü yazmayı öğrenmenin türlü yolları vardır.

Yaaaa.


Popüler Yayınlar