Hayatta hazmedemediğim tek bir şey kaldı: Benden korkma lüksümün alınması. Aslında hazmetmek zorunda olmadığım ve daha en başta hazmetmediğimi herkese belli etmem gereken birçok şey vardı ama ben hep ''çok akıllı'' bir kız olduğumdan, her şeyi hazmetmiş gibi yaptım. Kendime bile.
Zamanla pek çok şeyi dönüştürdüm de, ki inan bana bu çok zordu. Bata çıka ve sonra tekrar bata bata. Çünkü ne zaman çıksam, beni biri mutlaka ayağımdan tutup çekmiştir. Genelde psikolojime oynandı tabi. Hazmetmek için debelendiklerime oynandı. Örneğin, ''ben her şeyi doğru yaptım!'' gerçeğim vardı, hala var malesef... Bu beni hep aşağı çekti. Evet; 1. Her şeyi gerçekten de mükemmel yapmam (başkaları için, asla kendim için değil), 2. Bu durumun bu nedenle görülmemesi (mükemmelsen mükemmel olmama seçeneğin ortadan kalkar).
Neye göre mükemmel; diğerlerinin beklentilerine göre. Bir sınır var, o sınırı geçme. Zaten geçemezsin, çünkü yalnız kalırsın. Kimse sana geçme demez, bu da işin en sinsi tarafıdır; istersen geç, geç hele geç bakalım! Yalnız kalırsın. Bunu göze alıyorsan... geç. Almadım, göze alamam sandım; bu nedenle diğer tarafa geçmedim. Yalnız, yapayalnız kaldım. O kadar yalnız kaldım ki, beynim artık o zamanları (tüm hayatımı) siliyor. Beni koruması lazım çünkü, bu nedenle. Öte tarafa geçseydim başta yalnız kalacaktım ama sonra bitecekti. Bense bunu derinnnn ve yıllara yayılan bir ızdıraba dönüştürdüm. Anneciğim haklı, her şeyi ben kendi kendime yapmışım.
Benim hazmedemediğim tek şey... Artık bundan bile, her şeyden bile... Korkmamam. Sadece ''ama ben...'' mırıltılarım kaldı. Ama ben öyle sandım, böyle sandım mırıltılarım. Kimse duymaaazz. Bağır istersen, avazın çıktığı kadar. Sadece yakınlık için bağır. Duyulmak için bile değil (çünkü artık akıllandın), yakınlık için... bağır. Duyulmaz.
Bunu biliyorum. Hep biliyordum. Korkma lüksüm tekrar tekrar alınırken de biliyordum. Artık dilenci gibi gökyüzünden dilenmiyorum. Sanırım tüm dualarım, korkma lüksümün en küçük kırıntısına kadar benden çekilip alınmasına harcanmış. Bu, bende devasa bir üzüntü yarattı; senden saklayamam. Bir insan böyle üzülmemeli. Hele de yalnız başına. Ama tabi, korkma lüksün elinden alındığında yalnız üzülüyorsun.
Çocukken de korkma lüksüm yoktu. Dilenmelerim o yıllarda başladı, gökyüzünden. Karanlıktan korkamazdım, böceklerden, yalnızlıktan. Çocuklar neyden korkar; ben korkamazdım. Korkardım ve kendi kendine geçerdi. Bu kadar. Ben hiçbir şeyden korkamazdım, çünkü yalnızdım.
Odamda en değer verdiğim eşyam yedi yaş fotoğrafımdır. Sanırım hayatım boyunca en çok, o fotoğrafa kıymet vereceğim. Ne zaman yalnız hissetsem ona, ''ben geldim, senin için geldim,'' demek için.
Aslında artık yalnız hissetmiyorum. İnsanlar yalnızlığın bile ne olduğunu anlamazlar. Keşke ben de anlamasaydım. Ama anladım, anlamak zorunda bırakıldım, bir daha anladım ve işte... anladım... Dilerim bu son evredir; zira daha fazla acı çekecek, aman anlayacak yerim kalmadı. Zamanım da...
Küçükken pek ağlayamazdım da, bak aklıma geldi, benim ağlama lüksüm de yoktu. :)
Şimdiyse, yine de tüm mırın kırınlarımdan arınmak zorunda kalırken, tek bir korkum kaldı. Evet tek. Başka korkum yok benim. Özgürlüğümün elimden alınması. Çok komik, tüm hayatım esir hissetmekle geçmişken ben, hala en çok özgürlüğümün elimden alınmasından korkuyorum.
Ben aslında özgürüm. Ben etki altına girmem, başkasını da girdirmem. Korku ve hırslarım öldü, ölüyor. Ben, özgürüm. Bunun da bedeli vardı, var... galiba. Biraz ağırdı, tamam bence çok ağırdı. Kime göre neye göre derler. Gelsinler yaşadığım ağırlığı bir anlığına taşısınlar, bana göre olan ağırlığı görürler. Bir an bile dayanamazdı herhangi biri, bir an bile. Ben yıllarca taşıdım. Bir şeyden korkma lüksümün elimden defalarca alınışını! Her şeyi kendim öğrenmek zorunda kalışımı. Kendimi var etmeyi. Bir şeyi sevmeyi dilemeyi. Değer görmemeyi. Bunları ispat etmeye çalışırken parçalanmayı. Başka bir şey olmak zorunda kalmayı. Biri bile değil, şey. Çünkü o parçalar, koptu gitti.
Bu bana acı vermiyor. Bana acı veren pişkinlik, manipülasyon, bencillik, safa yatmak, gözlerini yummak... Bunları bana yapanlar! Benim en büyük ve TEK zaafım da buydu zaten: Kendimi korumak. Çünkü bunu benim için bir tek ben yaparım. Bu yüzden de hiçbir şeyden korkma lüksüm yok.
Sadece tek bir şeyden korkuyorum... Özgür olamamak. Bundan o kadar çok korkuyorum ki... Çok çok çok çok ÇOK KORKUYORUM. Bu sadece bir korku. Onu benim korkum yapmazsam, sadece bir korku olarak kalır. Biliyorum. Kahretsin ben zaten hep biliyorum!
(Bu yüzden de bir şeyden korkma lüksüm yok...)
Bu arada söylediğim şey ağır bir şey. Ben hep ağır şeyler söylüyorum. Anlıyor musun sevgili okur? Anlasaydın yalnızlığım... Yalnızlık ne ya? Bu kelimeyi iliklerime kadar yaşadım ben. Artık anlamını yitirdi. Beni çok üzdüler ve bunu inkar ettiler. Bu, ruhumda iz bıraktı. Ne soyuuuttt; ama öyle. Bu, benim ruhumda iz bıraktı.
İnsanlar tabi ki acı çekebilirler. Kötü, çok kötü, daha bile kötü, devasa kötü şeyler yaşayabilirler. Ah... bunu neden açıklıyorum hala? Yine de açıklayacağım. Benim sorunum ''yalnız'' ''hissetmek'' falan değil. Benim sorunum aynı döngüyü defalarca, tüm hayatım boyunca, yaşamam ve bunun ağırlığı. Ben tam kendimi döngünün dışına atıyorum ki bir şey beni aşağı çekiyor ya da beni tetikliyor ben kendime ket vuruyorum. İnsanlar bir anlığına dediğim sorunları yaşayabilirler, hayatlarının bir dönemi ''böyle'' geçebilir. Ama benim TÜM HAYATIM ben çırpınsam emek versem debelensem bile aynı yalnızlıkla, aynı haksızlıklarla geçti. Aynı şeyle geçti ve ben emek verdiğim halde AYNI geçti. Ben bunu kaldıramıyorum. Birkaç yıl kaldırırdım ama tüm hayatım... beni ezdi. Bu nedenle artık nefes alamıyorum. Nasıl nefes alırım onu da bilmiyorum. Bunu da umursamıyorum. Sadece bittim. Bana dair her şey bitti. Yok. Ben yokum artık, bana dair ne varsa yok. Böyle olmalıydı belki anlıyorum ama bu, haksızlık. Anlıyor musun, haksızlık.
Tek hatamsa, şu hani, ''anlıyor musun?'' sorum... Demek ki hala, yok olsam bile, ben anlamıyorum demek bu soru... Çünkü kimse anlamaz, beni anlamaz. Anlamasını istediklerim anlamaz. Zaten beni onlar yok etmedi mi? Hatta benim bile anlamam gerekmiyor. Bence ben kendimi fazla bile anladım. Bu bir hataydı. Yine de üzgünüm. Buruk bir üzgünlük bu. Hani çocukken bir şeye üzülürsün ya, öyle saf bir hayal kırıklığı. Bunu en iyi böyle açıklayabilirim. Bunu, üzücü yapan da zaten bu. Bu kadar saf olması. Bu yüzden çok öfkeleniyorum. Bana kıymet verilmemesine. Şu anki bir şeyden çok, geçmişe ve ona dair pişkinliklere, gelecekteki yalnızlığıma öfkeleniyorum. Tüm bu haksızlığa. Bana yapılmış ve muhtemelen yapılacak haksızlıklara öfkeleniyorum. Belki de kendimi koruma yöntemimi değiştirmeliyim, biliyorum.
(Hala hırslarım var... Olmasaydı ne böyle debelenmeye devam ederdim, ne öfkelenirdim, ne de bu yazıyı yazar, üstüne de yayınlardım. Ama ben insanım. Ben sadece insanım... ''Güçsüz'' olamaz mıyım... Neden hırslarım olmasın, neden öfkelenmeyim! Bu kadar kırılırken, neden her seferinde kendi başıma, tek başıma, YALNIZ iyileşeyim! Neden her defasında, unutmak zorunda kalayım! Unutamıyorum, çünkü ben mükemmeldim. Evet buna sığınıyorum. Hep de sığınacağım! Çünkü ben, insanım. Ben çocuktum ama ben insanım diyemedim. Ben gençtim ama ben insanım diyemedim. Diyemedim! Dediğim de ''cadı!'' ilan edildim. Ama cadılar da insandır; hatta sıradan bir insandan daha ''insandır'' cadılar...)
Offff çok sıkıcı. Böyle yazmadan önce dolmuş oluyorum, yazmazsam başka yazı da yazamıyorum zaten çünkü heybemi boşaltmadan yazamam. Sonra yazarken rahatlıyorum ama rahatlamak anlamında rahatlamak da değil her şey hala kabak gibi ortada oluyor ve bir şeyin değiştiği yok. Yazdıktan sonra yayınlamam geliyor yoksa yazmamış gibi oluyorum ve başa sarıyor. Yayınlayınca da bu ne şimdi oluyorum ve yazım sıkıcı geliyor. Sonra da siliyorum. :)





.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
