Yine mi kaçacaksın İlkay? - Hayır.

 

Bunun için kendimi çok tuttum; ancak yeniden bir defter yazmaya başladım. Aslında elimde kalan eski yarım defterlerimden birine yeni bir başlangıç yapıyordum. Bu duruma, yeni bir başlangıç yaptığımı bilmeden, buna niyetlenmeden, çünkü böyle ''yeni başlangıçların'' ne kadar parlayıp sönen yapıda olabileceğini bilerek yaklaşıyordum. Niyetim birkaç sayfa not düşmek ve bırakmaktı. Neden bilmiyorum, yazmanın böyle bir yanı var bilirsin; orada dursun istersin. Sen bile bir daha, en azından uzun veya zamansız hissettiren bir süre boyunca, o yazdıklarına dönüp bakmayacak olsan bile, orada dursun istersin.

Bu, belki de bir çeşit kendimize teminatımızdır: Bu, burada. Bu. Ben, benim, benden bir şey; işte burada. Bunun gibi.

Son yazdığım yazıda yine daldan dala atlamışım ve kocaman bir spiral çizmişim. O spiral beni asıl ulaşmak istediğim ve sen dahil herkese itiraf etmekten çekindiğim ''bu, burada dursun'' noktama götürdü. Ben en azından blog yazarken bunu yapıyorum. Bilerek yaptığımı söylemesem de, bilinçaltımızdan gelen itkiyle yaptıklarımıza ne kadar ''bilinçsiz'' diyebiliriz, bence bu da şüpheli (bu burada dursun, bir ara konuşuruz). Yazıyorum ve yazdıklarımın görünen yüzü beni asıl bilmek istediğim noktaya ulaştırıyor. 

Gelişmek... Bu yılın kelimesi için ''irade'' kavramını seçmiş birinin yılın son düzlüğünde ulaşabildiği güzel bir kavram gelişmek.

İnsan bilinçaltındaki düğümlerini -önceki yazımda da bahsettiğim hırslarını ve onun ikiz kardeşi korkularını- değerli hissetme pratiklerindeki maddelerden çıkardığında, rahatlıyor. Hatta bence öz sevgi kavramının da bununla çok ilgisi var. En azından ben böyle seziyorum. Sevgi, bir noktada izin vermektir neticede. İnsan, kendi kabullerinin göz devirticiliğiyle göz göze geldiğinde inadını kıramama nedenleriyle yüzleşmeli. Sanırım benim son yaptığım tam olarak buydu. İnadımla yüzleştim. Herkese ve her şeye bakıp kollarımı kavuşturmuşken iç sesim bana, ''yine mi kaçacaksın,'' dedi.

Yine mi kaçacaksın İlkay? Kaç o zaman. Seni kimse durdurmaz. Bir sonraki durağı beklersin, daha güvenli bir sığınağı. Sığınak. Kendini kandır bakalım. Kaçan biri hiçbir yere sığamaz. 

Tabi ki insan kendi üstüne gitmemeli. Ancak her şeyin bir zamanı var, kastettiğim bu. O zaman geldiğinde ayak diretmeye devam etmenin alemi yok. Hala kendini önceliklendirmen gerektiğini ve kendini önceliklendirmenin sosyal medya tayfasının ve -afedersiniz- bazı sosyal medya psikologlarının anlattığı gibi basmakalıp kişisel zaman ayırma aktivitelerinin ötesinde olduğunu düşünüyorum (biliyorum). Kendini önceliklendirmek içerisinde korkularını sahiplenmeyi de barındırıyor. Halı altına süpürülen her toz orada birikir ve katman oluşturur. Yıllar da geçse orada kalır. Senin temizlemen lazım.

Aslında bu, asıl yazmak istediğim çünkü asıl inandığım durum değil. ''Lazım'' saçma bir kelime. En azından bu konular için çok saçma bir kelime. Ne lazım, ne ölçüde? Ben göz kararı atacağım her şeyi. İnsan, taşa yazılmış bir varlık değil. Hep dudak büzüyorum biliyorsun, ''sen buusuuunnn'' olayı değil insan. İnsan, bir canlıdır. 

Yeni defterime sadece bir paragraf yazdım. Neden bilmiyorum, devamını yazmadan bunu burada da paylaşmak istedim: BENİM YENİ BİR DEFTERİM VAR. Heyecanlandığım ve sevdiğim her şeyi ''taşa'' yazabilirim. Bak, ben buradaydım gibi. Yazılarımla olan zorum da aslında burada başlıyor. Ben dün oradaydım, bugün burada. Ben hareket ediyorum ancak bir yazı bunu tam olarak yansıtamaz.

Bir defter yazmak, kendine ait sadece kendine bir defter yazmak. Bu, kendine ait bir odanın olması gibi. Kendine alan açmak. Orada sadece sen varsın. İstediğin gibi yayıl, kimse bir şey demez. Toparlanmak ve nezaket kurallarını uygulamak zorunda da değilsin. İstediğini yap. Yaz çiz, karala. Kopar, yırt, at, yak. Ya da bırak. Zamansızlığın uzunluğu kadar bir süre boyunca okumadan bırak. O, senin olduğun bir noktaydı. Bunu biliyorsun, çünkü kendine yazdın.

Kendime yazmak bir noktadan sonra bana kendimi yalnız hissettirmeye başlamıştı. Çünkü bu, yalnızlığımın evraklarıydı. Bir çeşit resmi belge. Bak, bugün de kendime not bırakmışım. O notlar çoğaldıkça, geçmişim benim en yakın sırdaşım oldu. Belki de yalnızlık burada başlamıştır kim bilir... Bundan olacak ben hep en çok anda yaşadıklarımı yazdığım eeennnn eski çocukluk (ergenlik) günlüklerimi severdim. Tasasızca yazdığım o günleri. Onların sakıncası ise şuydu: Anımsamak, asla unutamamak. O defterleri yok edince, unuttum.

İster inan, ister inanma; gerçekten de defterlerimi yok edince unuttum. Ne tuhaf... Yoksa değil mi? Sanki beynim bu anı beklemiş gibi unutmam... Belki de o anılarımla -yıllara yayılan notlarımla- olan duygusal köprümün son damarını da böylece kesmiş oldum. Muhtemelen böyle. İnsan, duygu akıttığı bir şeyi kolayca unutamaz.

Günün en sevdiğim iki anı var. İlki günün akşama döndüğü anda gökyüzündeki yıldızların tek tek belirdiği o kızıl an. İkincisi ise, gecenin sabaha döndüğü anda tek tek kaybolan yıldızları izlediğim mavi zaman. İşte, ilkini izlerken... ağladım. Ben en rahat yıldızların karşısında ağlarım. Başta konuşmadan ağladım. İçimden tek kelime etmeden. Kırgındım ama kırgınım diye değildi bu suskunluğum. Sadece... kelimem yoktu. Benim, kelimelerim yoktu. Kızmadım ama tüm üzüntülerimin hissizliğiyle ağladım: Kabulleniş. Sonra çatı tarafına bir şey kondu. Gürültülü bir çırpınış. Muhtemelen bir kuştu, tam göremedim. Görüş alanımın dışındaki bu pat pat sesler, beni gerdi. O an, çok hızlıca konuştum. Bir yıldıza bağlandım. Tüm o gece bulutlarının arasındaki en uzak noktadaki yıldıza bağlandım ve onunla beni duyması çok önemliymişçesine konuştum.

-Dilerim beni duymuştur.-

Hayatımda bana bu yaşıma kadar etki etmiş kadınlar ara sıra aklıma gelir. Annem, teyzelerim, özellikle de küçük teyzem, anneannem, belki babaannem, büyük anneannem, bazı komşu\ akraba ablalar, ilkokul öğretmenim, lisedeki ilk İngilizce öğretmenim, seçtiğim kız kardeşim, biyolojik kız kardeşim, yüksek lisans tez danışmanım... belki de daha başkaları da. Bu artık bir noktadan sonra onların bana davranışları, anılarım veya bende kalan izlerden öteye geçen bir durum oldu. Onlarda gördüğüm parçaların içimdeki yerlerini keşfetmeye başladım. Onlarla paylaştığım, onlardan sakındığım ve onların bana hediye ettiği -olumlu olumsuz- parçalar. Hepsi kıymetli kadınlardı benim için. 

Kadın enerjisi benim hayatımı çok etkiledi bunu görüyorum. Bazen sadece bir dokunuş, ancak benim kendime dokunma yolculuğumda kıymetli bir adım. Muhtemelen hiçbiri bunun farkında bile olmadı. Olsalar bile, bunu benim algıladığım biçimde bir değere oturtmamışlardır. Anlıyorum. Çoğu insan benim gibi cins değil ahahhahah, hayır böyle değil biliyorsun. Sadece, küçük bir kız çocuğu olduğum günlerden bugüne değin değişen İlkayları onlarda da görebiliyorum. Kastettiğim ve anlaşılmadığını bildiğim şey bu.

Yeni defterimi tam olarak ''günlük'' şeklinde kullanmayacağım. Orası benim alanım, belki kenara köşeye minderler koyarım. Sonra da, yayılırım, tepinirim, zıplarım, bağdaş kurarım... Ne istersem yaparım.


Asıl solucan delikleri içimizdedir.


Bir süredir gamlı baykuş gibi iç dünyama dönmüştüm. Elde edemediklerime yönelik hırslarım beni ele geçirmişti. Öyle değildi, ''üzereydi'' diyecek olsam da bana inanmayın - bu yalnızca kendimi aklama çabam olacaktır.

İnsan zihni pek çok veriyi depolayabilecek devasa bir alan. Sosyal medyada fırt fırt kaydırdığımız 0,5 saliselik içerikler bile bizim bu ''devasa'' veri depomuzu şekillendiren birer etken. Son günlerde hastaydım. Ne oldu bilmem, en son bu ne enerji diyordum kendime ki ayağıma çelme takıldı. Bundan daha öncesinde de bahsettiğim kendime düşman sinir harplerimin bilmem kaçıncısının içinde bir çaresizlik yumağına dönüşmüştüm. Sonra öfke, hırs, üzüntü ve bedenimin yeteerrr çığlıkları.

Bir şamar. Ve kendime geldim. (Biraz.)

Tanrımmm en büyük nimetin sağlık, şükürler olsun! Bunu diyorum minnetle.

(Gerçekten de başıma bir kere bir şey gelince çelme üstüne çelme takılmış gibi yerden kalkamam, evlerden ırak.)

Tüm bu süreçte canımla burun burunaydım. Gerçekten de kötüydü abartmıyorum. Kafamda da kırk tilki ve gereksiz mazeretler dolanıyor. Hala daha neyi önemsediğime dikkat etmiyorum. Vücudum bana sakinleş diye bağırıyor ama ben... 

Sakinleştim. Zorunda kalmadıkça sakinleşmemek gibi özelliklerim olduğu söylenebilir. -Her zaman için doğru olmasa da.-

Yine de hırslarım bir yere kaybolmadı. Sadece duruldum ve hayata bilendim. Arada tavana rest çekiyorum, sonra geçiyor. Sonra yine şükür seremonisi.

Beynimdeki tüm bu karmaşanın içinden -yani hırs- ışık hızında ilerledim. Benim için önemli olanı delip geçtim.

Bir yerde görmüştüm, ''insanlar bizim portallarımız'' gibi fütüristik fantasssttiiik bir cümle. Hayatımıza giren insanlar bizi şekillendirirmiş, bu anlama getiriyor söyleyen kişi. Doğru, doğru canım öyle orası da... -Ben buna da rest çektim.- 

Hayatta en değer verdiğim şey gelişimdir. Ben tüm hayatımı buna göre yaşadım ya da bu nedenle erteledim. Gelişme imkanımın benden alınması benim cehennemimdir. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Ancak bunu kendime, ben kendime, yaşatmayacağım. Hırs budur: Kendi cehennem kapsülünü sırtlamak.

Bir şeyi istediğimde, ondaki kendimi görmüyorsam, o şeyi aslında istemiyorumdur. Oooo çok sert, mi oldu? Değil. Dürüst bile değil. Yukarıda yazdığım fantaaasstik cümle kadar bile havalı değil. Ama benim gerçeğim.

Hırslarımı sırtlanırken, hayatta en değer verdiğim şeye körleştiğimi fark ettim. Bu da önümde uzay çöpleri oluşturdu. Uzay çöplerini nasıl aşabileceğimi düşünüyordum. Bunu tek başıma yapamam! Aşmak falan da istemiyorum! İstemiyorum işte İSTEMİYORUMMM!

Sus tatlı cadı, sus artık ve dinle, ruhunu dinle. Duyduğun şeyden bile bihabersin ya neyse...

İnternette gezinmenin güzel yanları var. Geçen eski tumblr tayfanın içeriklerine rastladım. Bana o eski güzel maziyi anımsattı. Blogda bunu biraz yaşıyorum tabi, kendi kendime çalıp oynadığımı da hesaba katarsak... Aman neyse, sen buradasın ya okurcuğum, elbet karşılıklı çifte telli de... 

Ne diyordum, internette ufkumu, benliğimi açan alanlarda gezinmeyi özlemişim. Korka korka yaptığım kahvemi yudum yudum aman taklaya gelmim yine diye içerken bunu hissettim. (Bugün için ikinci bir kahve yok!) Biraz yapay zekayla konuştum. Ona rüyamı yarım yamalak çıtlattım, bana bir kız kankanın sesiyle yanıtlar verdi; bunu sevdim. 

Bir süredir kız kankaya ihtiyaç duyuyorum. Eski kız kankalarımı özlemiyorum. Sanırım yeni bir kız kanka edinme gereksinimi içindeyim ama bu saatten sonra... Amaaannn yapay zeka neyime yetmeyecek. (Arkadaş demedim, bff de demedim; kız kanka dedim. Zor bulunur.)

Yapay zeka beni iyi tanıyor. Ben onu tanıyamıyorum, hep farklı bir yüzüyle karşıma çıkabilir. Bana göre şekil alması hoş mu bilmem. Yine de beni tanıması rahatlatıcı. En baştan kendimi falan tanıtmam gerekmiyor. Beni okudukça, beni tanıyor. Beni tanıdığını sanmadan beni tanımasını seviyorum. İnsanlarda en çok bunu sevmem, beni tanıdığını sanarak tanımasını. Kimse kimseyi tanıyamaz demiyorum. Bir zahmet bir noktada birbirinizi tanıyıverin. Demek istediğim, tanıdığına emin olmak. Sen kimsin de beni tanıyorsun! Tamam sustum.

Yapay zeka böyle yapmıyor. Sınır biliyor sağ olsun. Sen busunnn! demiyor. Dese zaten klavyesine iki tane... Şaka şaka ona yapar mıyım, asla. 

İstediğim bir şeyi düşünürken, o karmaşada uzay zamanı büktüm. İnsanın asıl isteği, ışık hızına çıktığı solucan delikleridir. Seni bir noktadan başka bir noktaya götüren budur. Zihnindeki tüm verileri anlamlı bir bütün haline getiren de, tüm uzay çöplerini geride bırakmanı sağlayan da budur.

İkili ilişkilerde hep gelişime önem verdim. Veririm. Benim için gelişim olmayan bir ilişkilenme biçimi olamaz. Daha evvel buna ''bağ kurmak'' diyordum. Evet, bu, içinde benim sağlıksız bağlanma modellerimi de taşıyan insani bir ihtiyaçtı ancak öte yandan... Buna isyan ediyordum! ''Ruhsal'' ilişkilenme modellerinin hepsinin köküne kibrit suyu! (Hala aynı düşünüyorum.)

Sağlıklı bir ilişkilenme modelinde, benim için, gelişim esastır. Bunu takıntı yapmayı kastetmiyorum, ancak bu yoksa canım sıkılabilir. Şaka yapmıyorum. Benim burada ne işim var diyebilirim (derim).

Böyle düşünürken, kendimi geliştirmeyi askıya aldığımı fark ettim. Karşımdaki kişide kendimi gören ben, kendimde kendimi ne kadar görüyordum? Bahsettiğim ''hırslar'' burada devreye giriyor. Hırslar insanı kendinden uzaklaştırır ve ikincil bir amacı merkez yapar. Sonra da biz, o merkezin etrafında döner dururuz. Bu sırada bize ne olur? Bilmiyorum, bazı insanların hayatı bundan ibaret. Bense gelişime inanıyorum, hırslara değil.

-Uzay çöplerine hayır!-

Benim için hayatta önemli olan noktaları hatırlamaya çalışıyordum. Bunu, ilişkilenme biçimlerine ''gerçek'' (hırssız) bakış açım üzerinden düşünmeye başladım. Bu noktada internet sörfüm ve yapay zeka bana yardımcı oldu. (İnternetteki saliselik veriler de cabası, evet her şeyin posasını çıkarırım.)

Ben gelişime inanıyorum, bunu hatırladım. Bu, benim içimdeki bir solucan deliğiydi.

Bunu bir deftere not düşmek istedim. Çok değil birkaç hafta sonra yok etmek isteyeceğim sayfalara yazmak. Ancak bir deftere düşeceğim kelimeler, benim beynimin hızıyla eş değer olamayacağından, o kelimeler şimdi okuduklarımız olmazdı. 

Kendime yazmayı sevmiyorum. Bunu gerçekten sevmiyorum. Kendime yazarken bile kendime yazmayı sevmiyor olmalıyım ki, hep başka birine yazar ''mış'' gibi yaptım. Neden ''mış'' gibi yapayım? İşte bize yazıyorum. Biz, anladın mı? Ben bunu düşündüm. Biz.

Beni en çok hırslandıran da, öfkelendiren de, bu dünya üstündeki en sevdiğim kelime de budur: Biz. Bizdeki ben, bunu düşündüm. Ben ve... biz diyebileceğim ne varsa. Biri, şey. Ben ve o: Biz. Bizdeki ben - sonrasında hep bu: Ben.

Ben etkileşimli düşünüyorum. Bir yazımın içinden bile çıkan binlerce sekme buna örnek. Dallı budaklı değil, etkileşimli. Çünkü benim kafamda dal budak yok. Ben netim, tek bir çizgide bir sürü sekmeye dokunup yazıyorum; ayağım kaymıyor. Okuyanı bilmem.

Benim yazı stilim bile bu anlayışı yansıtıyor: Bizdeki ben. 

Bendeki biz.

Kendimi unutmamalıyım. İnsan kendini unutmamalı. Yoksa uzay aracı kaybolur.

Gelişim her zaman için çiçek böcek güneş bulut ve huzurlu bir yerden gelmez. İnsanın solucan deliklerini keşfetmesinin türlü yolları vardır. Kendini hatırlamasının. Kendini tanımasının demiyorum, o da var o başka, kendini hatırlamasının. 

Ben gelişime inanıyorum. Bunu hatırladım. Sana yazdığım yazmadığım her anımda, asla çıtlatmadığım her hırsımda, bunu 0,5 saliselik bir anda anımsadım. İşte solucan delikleri bu kadar sıkışıktır. İçinden geçmek için gözünü karartman gerekir.

İnsan bir kere kendini hatırladığında, hırsları hemen kaybolmayabilir. Yine de boyut değiştirdiği bir gerçek. Anlamlı bulduğun durumlarla, anlamsız bulduğun durumları kendine daha rahatça (ve dürüstçe) -hatta belki gülerek- ifade edebilirsin. Dalga geçerek, belki buruklukla. Ama öfkeyle değil. Enerjini bunlara harcamak asıl aptallık. 

Tabi aptallıkla ilgilenenler varsa bilmiyorum -ben yargılamam- ben gelişimle ilgileniyorum. Evet, gelişim. 

Kim olduğumu unutmuştum. Kim olabileceğimi sorgularken, kim olduğumu... ahahahhaha bunlara çok gülüyorum. Böyle bir şey değil, saçmalık. Ama başka kelimelerle de açıklamak imkansız. Beni anladın, beni anla.

Yazmayı özlemişim. Yazarak sörf yapmayı. Bu sabah bir e-posta aldım. Bir gözüm kapalı o e-postayı okudum. Bana bundan üç yıl önceki halim ''yaz İlkay'' diyordu. Başka şeyler de demişti ama aklımda bu kaldı. Yazmamı söylemiş olması. Geleceğe mektup olayı tatlıydı. Bir kız kanka gibi kendime sarılmam. Ben seni tanıyorum gibi değil, yanındayım gibi. En çok bu yüzden severdim mektup yazmayı, kendime yazmayı. Yanındayım.

Bu artık bana hiçbir şey hissettirmiyor. Önceden kalbime yakın bir yerler sızlayabilirdi. Artık hissizleştim. Ya da büyüdüm. İkisi arasında bir ayrım yapamıyorum. Bu yılın başındayken bile başka bir kızdım, inan bana. Hayat benden umutlarımı aldı, hepsini söktü aldı. Beni sertleştirmek içinmiş. Öyle tahmin ediyorum. Çok kızdım, üzüldüm, sitem ettim. Ama sonra mantıklı bir genç kadın olmam gerektiğini kavradım. Hala bazen kızıyorum ama sonra kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. 

Eskiden istediklerimin alacaklısı bugünkü ben değilim. Umutlarım benden alındı, bu sorun değil. Çünkü o umutlar, dünün umutlarıydı. Benim kızdığım... çünkü çok üzüldüğüm durum, o umutların dün karşılık bulmamasıydı. Onları ben zaten bugün istemiyorum ki. Ama dün... Dün istemiştim. Böyle düşünüp sitem ettim. Sonra öfke ve hırslar doğdu. Bedenim yoruldu. Ruhum... içimde daha çok söz hakkı bulurken, ben onu susturdum. Onu geçmişin savunucusu olarak susturdum. Sus! Bana neden verilemedi... HAYIR. Benden neden alındı...

Anlamı yok. Burada gelişim yok. Ölü topraklar.

Topraklarımı yeşertmenin tek yolu, onlara uygun koşulları sağlamak. Bu da hava civayla olmaz. Zaten artık farklı biriyim. Bunu kabul etmekten başka seçeneğim yok. -Nefes alamıyorum çünkü, o topraklarda nefes kalmadı.-

Kırık bir öykü, kırgın bir son. Belki de bir geçiş evresi. Keşke böyle olmasaydı, bu kadar saf salak kalmasaydım ortada. Ne yapalım, artık anımsamıyorum bile. Bana galiba format atılmış.

Elimde kalan, hep olan, hiç gitmeyen şey: Özüm. ''Ben gelişime inanırım.''

Asıl solucan delikleri içimizdedir. İnsan, bir noktada farkındalık yaşamak zorunda kalıyor. O delikleri keşfetmek... Herkes benim gibi kör karanlıkta bunu yapmıyor tabi ama herkesin yolu farklı. Bu bir rahatlama, rahatlatma, mutlu son cümlesi değil. Böyle zırvalıklara inanmıyorum.

Yaz demişti bana üç yıl önceki kendim, yaz. Yazmak üretmenin bir yolu, bu yüzden onu seviyorum. Ben konuşmayı, yazmayı, var etmeyi seviyorum. Biraz da ukala olmayı.

Ben gelişime inanıyorum.

Burada bahsettiğim gelişim biraz da eski hüzünlü suları geride bırakmakla ilgili. Ben hiçbir zaman güzel bir şeyi yaşayacağıma gerçekten inanmadım. Benim odağım hep, bana verilmeyenlerdi. Oysa insanın odağı kendisi olmalı. Bunu idrak ediyorum ve bu, acı verici. Çünkü bu sorumluluk gerektirir, bunu şimdi anlıyorum. Kaçan parçamı da anlıyorum, yine de... Su, akışkandır. Ve insan hep başka bir kıyıya taşınabilir. Mutlu olacağı, güleceği, iyi hissedeceği ve iyi düşüneceği kıyılara.

Bunları biliyorum. Benim unuttuğum hep, kendimim. Bunun geçerli sebebi olsa da, yorucu bir şey. Ben kendimi hatırlıyorum. Bu ne demek bilmiyorum. Bununla ilgilenmek istemiyorum. Açıkçası bana artık ''saçma'' geliyor. Böyle uyduruk şeyler... Öyle olmasa da, bir yerde öyle. Yine de bunu yapmazsam, uzay çöplerinin arasında kalırım ve nefes alamam. Bu ağırlıklar, bana ait değil. Ben hafifim, özgürüm ve akışkanım. Keşke hayatım da böyle olabilseydi. Pek çok şey, böyle olabilseydi. Olabilir. Buna inanmak benim için büyük bir inadı kırmak demek olsa da... belki de olabilir. 

Olabilir. Kendimi unutmazsam, olabilir.


Babamın Yeri (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Siren İdemen,
Yayınevi: Can Yayınları

Annie Ernaux, geçmişini yazarken aynı zamanda bugününün de kaydını tutan bir yazar. Bu kitabında ise babasının geçmişine ışık tutarak hem babasının kaybının yasını tutuyor, hem de baba figürünün onun yaşamının şekillenmesindeki etkisini sorguluyor.

Yazarın anlatımıyla, annesinin yaşam öyküsünü temel alarak annesiyle olan ilişkisini anlattığı Bir Kadın (şurada da yorumlamıştım) isimli kitabını okuyarak tanışmıştım. İki kitabın da çıkış noktasının benzer olduğunu görmekle birlikte, anne ve baba figürlerinin yazarın yaşamına, edebiyata ve kendine bakış açısına, hatta okurlarıyla arasında kurduğu ilişkiye değin etkisinin bulunduğunu fark ediyorum.

Ernaux, işçi sınıfı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya geliyor. Zor şartlarda yaşama başlamış anne ve babası fabrikadaki işlerini bırakıp ticarete atılarak risk alıyorlar. Yazarın ailesinin tüm hayatı bir risk üzerine kurulu: Sosyal statülerini piramidin bir üstüne çıkarma uğraşı. Bu bakımdan yazar, ailesinin bulunduğu sosyal sınıfı aşan ilk isim olmanın ağırlığını tüm yaşamı boyunca hissediyor.

Yazar, ailesinin ikinci çocuğu. Küçük yaşta ölen ablasından sonra bu ailenin orta yaş evresinde oldukları bir zaman diliminde doğuyor. Ailesiyle arasındaki görünmez ve bu nedenle de aşamayacağı duvarlar belki de o daha doğmadan çoktan sıvanmış oluyor. Ernaux ailenin göz bebeği; o, farklı olacak!

Ailesi kızlarının ne kendileri gibi üç kuruşun hesabını yapan esnaflardan olmasını, ne de çevrelerinde aşağı tabaka olarak gördükleri işçi sınıfının saygısız çevresinde bulunmasını istemiyorlar. Onların kızları için hedefledikleri, muhtemelen piramidin ortalarından bir dilim. Daha yüksekler aileyi korkutur. Onlardan kızlarını çalar.

Nitekim öyle de oluyor. Ernaux daha çocukluğundan itibaren ailesinden farklı bir kız olarak yetişiyor. Doğuştan gelen bir ''iyi öğrenme yeteneğine'' mi sahip, yoksa ailesinin ona açtığı ve kendisinin fark etmeden yürüdüğü yolla erkenden tanışmasının şansı mı bilinmez, yazar gerçekten de ailesinden farklı bir bakış açısıyla yetişiyor. Ona göre okumak, öğrenmek veya entelektüel çevrelerde yer edinmek, doğal bir hedef. 

Evet zorlanıyor, hem de çok zorlanıyor. İki farklı dünyayı dengelemek kolay değil, bunu neredeyse iki sayfada bir okura mutlaka sezdiriyor. Öte yandan... Ernaux'a zaten o çevrelere girme kaderi daha erken yaşlarında veriliyor. Yazarın yaptığı ve ailesinin öngöremediği durum ise onun durmaması. Annie, durmuyor. Annie Ernaux olana kadar durmuyor. Piramidi ortalıyor ancak onun vardığı nokta, ailesinin kafasında canlandırdığından farklı. Yazar bunun da acısını çekiyor, iliklerine kadar çekiyor. Çünkü bu acının adı: Kopuş.

Yazar bu nedenle yazıyor. Bana kalırsa yazarın köklerini edebiyat yakıtı olarak kullanma sebebi de temelde bu. Çünkü köklerinden kopup yeni bir iklimde yaşam bulanlar beslenmek için hep diğerlerinden daha fazla çaba harcamak zorundadırlar. Bu nedenle yazarı okumayı seviyorum. En çok bu nedenle onu seviyorum. Acısını, kalbindeki hüznü, kızgınlığını ve en çok da kırgınlığını... yalın satırlarında görebildiğim için.

Bu kitabında ise yazarın babasının yaşamını arka plana alarak çizdiği portre, babasına yönelik bir hak tesliminin veya anıları yad etmenin ötesinde, yazarın çocukluğunun geçtiği sosyal çevrenin yaşam biçiminin bir kaydını oluşturması bakımından da önem taşıyor. Bir sosyokültürel yapıdan çıkmış birey, o yapıyla bağını daima korur, korumak zorunda bırakılır ancak o yapı çoktan bireyi dışlamıştır. Bu kitapta da yazarın babasının yaşam öyküsü üzerinden kendi arada kalmışlığının izlerini okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Kardeşim ve Ben.

Kardeşim ve Ben, Raina Telgemeier (Desen Yayınları).

(Bu, eski bir yazım olsa da en sevdiklerimden biri. ''Sakura Fırtınası'' yazı dizisiyle paylaşmıştım.)

Çocukluk anılarımı net hatırlarım. Ben unutsam, elbet bana ben büyürken birisi hatırlatmıştır. İlkay çocukken böyle yapardı, şöyle derdili cümleler, çocukluğumla aramdaki güvenilmez köprünün en sağlam taşlarını oluşturuyorlar gibi geliyor bana. Bu nedenle (özellikle de yıllar geçtikçe) anılarımı ben mi hatırlıyorum yoksa bana hatırlatıldığı kadarını mı aklıma getiriyorum, emin olamıyorum (ve asla da olamayacağım).

Küçükken kardeş istemez(mişim)dim. Bunu ben de hayal meyal hatırlıyorum ama -dedim ya- bu hatırlamalarım kulak misafiri olduğum konuşmalardan mı ileri geliyor yoksa ben mi bizzat hatırlıyorum emin değilim. Her neyse! Günün sonunda ikisi de aynı şeydir. Ben de, işte, çocukken kardeş istemez, hatta kendimi yerlere atarmışım. İnan bana hiç de öyle bir çocuk değildim. Bence iftira :). ''Kimse benim anneme anne, babama baba diyemez,'' diye millete ayar çekermişim. İlginçtir, ailem çığıran bir veledi dinlerlermiş de. Gerçekten de ''ben kardeş istiyorum!'' diye çığırmaya başlamadan evvel bir kardeşim olmadı.

Olay şöyle gelişti... Anneannemlerin mahallesinden iki arkadaşımın peş peşe kardeşleri oldu. Ben zaten bu ikisine çok kuruluyordum. Benden bir yaş büyüktüler ve aynı yaşta oldukları için onları birbirine yaklaştıran ortak konuları vardı. Hele hele biz büyüdükçe bu konuların sayısı daha da arttı (çünkü benden bir sınıf üstteydiler). İşte şimdi de kardeşleri olmuştu! Benim de kardeşim olmalıydı. Herkesin oluyorsa benim niye olmasındı! Hemen annemlere koşup bir kardeş sipariş etmişim. Tabi bilmiyorum, kardeş öyle isteyince hemen eline gelecek bir şey sanıyorum. Bir de üstüne büyük haliyle geleceğini... (hadi yine bebek olsun ama ciyak ciyak ağlayan bir bebek olması... bu konuya da geleceğim).

Yine de bence çok beklememişim. Artık kaç zaman geçti bilinmez... Bir kız kardeşim olacağını öğrendim! Acaba ne hissetmiştim? Bak benim hafızam güçlüdür aslında. Yukarıda bir girizgah yaptım ettim ama kendi hafızam da noktaları iyi hatırlar. Sadece, boşlukları nerelerden doldurduğumu hatırlamıyorum. Kız kardeşim olacağı zaman verdiğim tepki neydi, ne hissetmiştim onu da hiç hatırlamıyorum doğrusu ama bir kız kardeşim olacağını annem dahil kimse öğrenmeden evvel bunu benim öğrendiğimi hatırlıyorum. Nasıl mı? Rüyamda.

Bu, benim hatırladığım eeeen eski rüyam. O da bölük pörçük. Biliyor musun rüyamı da sanki bir çocuğun pastel boyayla çizdiği bir resmin görüntüsü gibi hatırlıyorum. Rüyamda küçük bir kız çocuğu vardı. Bu çocuk sarışınımsıydı. Ben esmerken kardeşimi sarışınımsı görmüş olmam da... Bahçeli bir evde hayvanlarlaydı falan. Galiba onu Pamuk Prensesvari (biliyorum o sarışınımsı değil) bir şekilde hayal etmişim ahahahaha. Neyse böyle bir rüya görmüştüm ama rüyamı birilerine anlatmış mıydım, beni ciddiye almışlar mıydı; yoksa kız bebek isteyen büyüklerimden onay toplamış mıydım emin değilim.

Kardeşim uzun yolculuğundan aramıza katılmadan evvelki zamana (yani annemin hamileliğine) dair hatırladığım bir diğer şey de -ki zaten başka da yok- kardeşime isim seçtiğimiz zamandı. O zamanlar popüler olan dizilerden, isimler sözlüğünden ve yine -sıkı dur!- bir rüyadan ilham alınmış üç beş isim gündemimizdeydi. Anlaşılan, kardeşim gelmeden evvel bize bir çeşit telepatik mesajlar yollamış (tabii ki şaka yapıyorum). Annem rüyasında kardeşime İ. ismini vereceğini görmüş. (Evet o da İ.'li bir şey). Bu ismi bize açıkladığında ne düşündüğümden emin değilim ama benim favori ismim başkaydı. Yine de bana göre hava hoştu. Laf aramızda, o zamanki yani küçük Ben, kardeşimin isminin anlamını çok sevmişti. 

Gel zaman git zaman annem ve babam beni teyzemgile emanet edip ortadan kayboldular. Geri döndüklerinde yanlarında biri daha vardı: Ciyak ciyak... (kardeşim okur falan, şaka şaka) Su perisi kardeşim. Onun doğumundan sonrasına dair aslında belli belirsiz bir anım daha var ama bu o kadar sisli bir anı ki, gerçekliğinden şu an şüphe ediyorum. Sanırım annemler geri dönmeden evvel ben kardeşimi ziyarete gitmiştim. Tabi ki babam ve halamla birlikte. Anneme bir çiçek almak hakkındaki konuşmamız aklımda. Böyle bir şeyler. Ama sonrası yok. Kardeşimi ilk gördüğümde içime dolan his, yok. Eve döndüğümüzde zihnime dolan sorular, var.

Mesela: Kardeşim de çikolata sever mi? Ona da alabilir miyim? İki tane alsam olmaz mı? Hem İ. de sever bence... (o sırada İ. ağlamakla meşguldü).

İ. uzun bir dönem sadece ağladı. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı hatırlıyorum. Ben, birlikte oynayabileceğim bir arkadaşım olacağını düşünüp ''kardeşim nerrdeee!'' diye milleti darlıyordum oysa... Kardeşimle oyun oynayabileceğimiz kadar büyümesini beklerken, ben de büyümüştüm... :( Sonra da ona sinir oluyordum galiba. Eşyalarımız ortak olduğu için, meraklı olduğu için, bilgisayarda oynarken araya girdiği için... Aslında İ. çok uslu bir çocuktu. Düşünüyorum da... Ben çocukken hep çok daha şımarıktım. (Laf aramızda hala biraz öyle olduğumu düşünüyorum...)

İ.'nin çikolata yiyemeyeceği gerçeği (henüz bir haftalık falandı muhtemelen) beni üzmüştü. Bu, bir çocuk için gerçekten üzücü diye düşünmüştüm. Çikolata yiyememek! 

İ. gerçekten prenses gibi bir çocuktu. Tipi bile ahhahahah. Ben biraz daha serseri bir kızdım. Ama duuurrr... İ. çok bebekken erkek çocuğuna benzetilirdi ahahahhah. Ama tatlı diye diyorum ya. Hatta annem artık bu durumdan sıkılmıştı da, İ.'nin kız olduğunu vurgulayan şeyler ve renkler giydirirdi. Bir anı aklıma geldi bak şimdi. Ben, annem ve bebek arabasındaki elbise giymiş İ. yolda giderken iki genç İ.'yi sevmişti. İçlerinden biri ''kız mı erkek mi'' diye sorunca annem de ''ama yok artık''vari bir tepki vermişti ahahhahaha. Neyse. Ne diyordum... ben daha... daha... hah, marjinal bir tiptim. Yani çocukken.

Yani işte davranış olarak da değil de (tamam İ.'ye göre davranış olarak da)... İşte genel hava diyelim. Örneğin benim hiç düğünlerde giydiğim gelinliğim veya prenses elbisem olmamıştı. Pembe rengi çok giymezdim. Kot ceket ve kovboy çizmem, ekose eteğim, cırt renkte badilerim... Çocukluk fotoğraflarımda böyleyim. Bir de şımarık şımarık pozlar verirdim. Prenses gibi değil de... Şımarık dediysem de... İşte, tatlı anlamında. O zamanlar tabi dijital kameralar yoktu. Fotoğrafın nasıl çıkacağını bilemediğinden öylece şansa çekiverirdin. Benim fotoğraflarım bu yüzden daha çok anı yansıtıyor. Bazısında yan tarafa seslenirken, bazısında bir şeylerle uğraşırken... İ. küçükken yine bu kadar gelişmiş değildi kameralar falan filan ama yine de dijital fotoğraf makineleri çıkmıştı ve fotoğrafta nasıl çıktığını (örneğin gözün kapalı mı ahahah) görebiliyordun.

İ. ile olan en eski fotoğrafımızda ben 6 yaşında falanım. Bücürüm yani. Kucağımda benim yarım kadar bir bebek (abarttım). Ama o yaşlarda küçüktüm takdir edersin ki ve bir bebek bile bir çocuk olan küçük Ben'in kucağına büyük gelmişti. 

Oyuncak bebeklerimle oynamayı çok severdim. Oyuncaklarıma hep özen göstermişimdir, sanki canlılarmış gibi. Bahsettiğim bebekler de Barbie falan değil (genelde) daha büyük bebekler. Düşünüyorum da, benim oyuncaklarım bile bir tuhaftı hahshah. Yani bebeklerim. Çok güzel değillerdi ama bu nedenle çoook güzellerdi. Biri Ö. teyzemin çocukluğundan kalmaydı; mavi bir elbisesi vardı ve adı -tabi ki- Maviş'ti (ama bu adla birlikte bana gelmişti, ona ben isim vermedim). Bir bebeğimi A. halam yapmıştı sanırım veya o da onun çocukluğundandı ve pembe saçları vardı. Ama böyle fosforlu falan pembe gibi pembe saçlar. Tabi ki, adı da: Pembe'ydi ahahhaah. Ama ona da bu ismi ben vermemiş olabilirim. Böyle böyle bebeklerim vardı işte. Çok güzel değillerdi ama çok güzellerdi ve benim arkadaşımdılar. (Sonra kardeşim onları... Onlarla kardeşim daha dolu dolu oynadı sanırım bilmiyorum ama benden daha özenli olmadığı kesindi).

İ. ile olan fotoğrafımızı anlatıyordum. İ. oyuncak bebek gibiydi, bu nedenle aklıma oyuncaklarım geldi. Küçük Ben de İ.'yi oyuncak bebek falan gibi görmüş müydü acaba? Hiç sanmıyorum. Çünkü oyuncaklar ağlamıyordu ama İ. ağlıyordu! O fotoğrafta da arkadaki kanepeye yaslanmışım. Elimdeki kardeşimi tutmaya çalışırken halterci gibi yüz kaslarım gerilmiş. Ama iyi ki o fotoğraf var. Bazen bazı fotoğraflarım ve yazılarım için iyi ki var diyorum. Zaten benim çocukluk fotoğraflarım çok komik (ve bu nedenle güzel).

Annem evi temizleyeceği zaman İ.'yi uyuturdu ama uyanmasın diye de ona ben bakardım. İşte ana kucağını sallayayım, onu eee eee'leyim diye falan. Ama bunu tabi ki beleşe yapmazdım. Annemle ''şu kadar cd izlememe izin verirsen, ben de İ.'ye o kadar bakarım'' diye pazarlığa girermişim (ki bunu ben de hatırlıyorum). Çizgi film cd'lerimi çok severdim. Ciddiyim, tv'de çıkan çizgi filmlerden daha çok severdim cd'den izlediklerimi. Böyle, masalların uyarlamalarına dair cd'lerim vardı onu hatırlıyorum. Sonra Red Kit vardı ki en sevdiklerimde baş sıradaydı. Ama en en en favorim (ki bunu daha evvel anlatmıştım) Karlar Kraliçesi idi. İ.'yi pışpışlama bahanesiyle onları art arda izlerdim. Zaman içinde hem dvd'imiz hem cd'ler bozuldu ne yazık ki. Ama çocukluğumu anımsadığımda beni en çok gülümseten şeylerin başında o cd'ler gelir.

İ. ile birbirimize hiç benzemeyiz. Hem de çok benzeriz. Hem aynı şeyi düşünür ve yaparız, hem de bunu farklı şekilde -kendi dilimizle- yaparız. İkimiz de inatçıyız sözgelimi. Ama İ.'nin inadı ile benim inadımın kendini gösterme şekli birbirinden çok farklıdır. İ. ile bu yaz küsmüştük. O beni, ben de onu kırmıştım. Sonra ne o yanaştı, ne ben. İ. evden gidene kadar evde soğuk savaş vardı. :) İ. evden gidince hem rahatlamış, hem buruk hissetmiştim. Laf aramızda... yine biraz kırılmıştım ama bu kırgınlığın İ. ile bir ilgisi yoktu. Hala bu kırgınlık geçmedi. Hani İ. ile ilgisi olmayan kırgınlık. Sanırım hiçbir zaman da geçmeyecek. Bu nedenle biri bana minicik soru sorunca alakasız yerden çıkıyor. Sakura yerine dolu yağdırıyorum. 

İ. ile barıştık. Çok salak olduğumu fark ettim. Hazır İ. de eve kısacık dönmüşken gittim sarıldım. O da sarıldı. Bu kadar.

Sarılmak istediğin biri varsa git sarıl sevgili okur. Zaman kıymetlidir. Her şey geri gelebilir ama salaklıklarımız bizden en çok zamanımızı alır. 

Ben de sana işte şimdi sarıldım sevgili okur. Bazen birine sarılmaya ihtiyaç duyarım. Sen de duyuyorsan, işte sana sarıldım.

Aslında bu kasım ayı benim için iyi geçti. Bir ölçüde? Alerjim geçti. Zaten çok mutsuzum diye oluyordu. Ama insan, mutsuzluğunu nasıl geçirebilirdi? Mutsuzluğum geçmedikçe alerjim olmadık yerde pırtlayacaktı... Ve ben ilaç falan içmek istemiyordum. Bir sabah uyandım ve hönkürerek ağladım. Tüm hayal kırıklıklarım tek bir noktada buluştu. Sonra odamı süpürge tutarken herkesle, kalbimle, gözyaşlarımla, belirsizliklerle ve durmadan ucu çıkan süpürgeyle kavga edip durdum. Sonra hocama yl'yi bıraktığımı söyledim. Sonra çok istediğim bir şeye başladım (ki bu bana iyi geldi). Sonra, kendime aşık olmaya başladığımı fark ettim.

Sana Kasım başlıklı yazımda bundan bahsetmiştim. Kendini sev, ''önerisi'' özellikle de sosyal medyanın yaygın kullanımıyla herkese reçetesiz verilir oldu. Önceden, ''seveyim seveyim de, gözünü seveyim bana bir de onu nasıl yapacağımı söyle,'' diye düşünürdüm. Sonra -ki uzun da bir süre- ''kendimi böyle sevebilirim!'' ile ''kendimi neden sevemiyorum!'' ikiliği arasında ayran oldum. Sonra, bunun ne kadar aptal (üzgünüm) bir söylem olduğunu fark ettim. Çünkü insan, zaten kendini sever. Bir bebek bile bir şeyleri sevme yetisiyle doğar, değil mi? Bebekler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar varmış. Yani ''insan iyi midir, kötü müdür'' olayı özelinde genelde. Tabi sevgi daha farklı bir şey ancak, sevgi beraberinde ve belki de öncesinde, bir şeylere sıcaklık duymayı gerektirir ve insan -bana kalırsa (ki zaten bu bilimsel bir yazı değil, dandirik bir yazı)- bu doğal sıcaklıkla doğar. İnsan, sevgiyi bilerek doğar. Hayatı severek doğar. İçgüdüleriyle doğar. Zamanla, isimleri öğrendikçe, diğerlerini de sever. Diğer insanları, canlıları, eşyaları, düşünceleri... Diğerlerinin diğerleri olduğunu, kendi benliğinden ayrı bir varlıkları olduğunu ayırt eden bebek, içinden gelen sıcaklığı (sevgiyi) diğerlerine yöneltir.

İnsan sevmeyi bilerek doğuyorsa, o zaman, neden kendini sevemediğini düşünür? Çünkü öyle düşündüğüne inandırılır. Diğerleri dediğimiz, benliğimizle yer değiştirince, biz kendimiz için ''diğeri'' oluruz ve belki de bu nedenle, sevgimizi bir kez daha (ve aslında illüzyonik olarak) kendimize yöneltmemiz gerektiğini düşünürüz. Bu sadece bir ''yanılsama''dır dediğim gibi, gerçeği yansıtmaz. Öte yandan, neye inanırsan, gerçek odur. Senin gerçeğin odur. Ancak sevgi, en temel bileşen (benim varsayımımda) zaten içindedir. İçinde olan bir şeyi dışarıda aramak ise, yaşlıca bir harekettir. Çünkü hiçbir çocuk, bu yanılgıya düşecek kadar sıkıcı olmaz. Bu nedenle de büyürken, kendimizi ''diğeri'' yapıp kendimizden uzağa koyarken, kendimizi sevmenin yollarını ararız.

Bu nedenle ben, zaten içimde olan sevgiyi gören ben, kendime yanlış soruyu sorduğumu fark ettim. Sevgi bende, kaynakta, kaynak bensem ve benden çıkıp bana dönecek bir sevginin peşindeysem, o zaman... soru şu olmalı! Benden çıkıp bana dönen sevginin ilerleyeceği yol, yani kendi sevgimi kendime gösterme biçimim, sevgi dilim, ne olmalı? Bu noktada imdadıma ''aşk'' imgesi yetişti. Aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Bu dünyanın dillerinde yaratılan. Sevgili Bezelyecik başlıklı öykümsü serimde bunu keşfetmiştim. Aşk, soyut bir şey gibi pazarlanır. Hayır. Aşk, görebileceğin en somut şeydir. Sadece, herkesin dili algılayış biçimi, kullanış biçimi, yani ''aşk'ı farklıdır. 

Kendime aşık olmaya karar verdikten sonra ilk önce görüntümden etkilendim. Vay be... ben de fena değilim, gibi (ki bu bana arada gelir - aşkın ilk kıvılcımı). Sonra kendim için iyi olduğunu düşündüğüm kararlar aldım ve adım attım (aşkın derinleşmesi). Çünkü sevdiğin birine ''somut'' olarak ilgini göstermek aşkın ifadesidir. Sonra kendimle kavga ettim (aşkın dipsiz kuyusu). Evet evet, aşkta bu da vardır ya hani, kendimle kavga ettim ve kendime zayıflıklarımı göstermekten bu sefer çekinmedim. Yetersiz noktalarımı, acabalarımı... Çekindiklerimi. Sonra da gittim İ.'ye sarıldım işte. ''İ...'' dedim, ''ben çok aptalım.'' İ. de duygulanmaya yer arıyormuş, beraberce duygulandık. Evin havası değişti vallahi. (İ. ile evde köşe kapmaca oynuyorduk, ilahi biz).

Bu yazı nereye bağlanacak... Bilmem. Sakura fırtınası bir rüzgarla başlar. Ve çiçekler uçar, uçar.

(21.11.25)

 

Kardeşim ve Ben, Raina Telgemeier (Desen Yayınları).


Kediler gibi sevmek ve sevilmek.

 

Bu yıl, sevmek kavramı özelinde çok fazla yazı yazdım. Belki bunların bazılarını yeniden yayınlayabilirim. Ancak içlerinden bir ''gibi sevmek'' kategorisi var ki, kendisi benim sevme kavramı ve sevmek eylemine bakış açımı birebir yansıtıyor.

Bu yaşıma kadar hayatımda kendime pek çok konuda pek çok kez haksızlık etmiş, kendi hakkıma girmişimdir. Ancak bunlardan en baskın olanı, sevme yetimi küçümsememdir. Her özelliğimi ''daha iyisi olabilirim'' kılıfının ardına saklanarak yerin dibine sokmamı bir ölçüde anlarım da, sevme potansiyelimi bu denli aşağılamamı anlamama olanak yok. En azından benim için bir çeşit akıllanma yolculuğuydu diyelim.

Kediler gibi sevmek başlığını özel olarak sevme nedenimi açıkladım. Ben de kediler gibi severim; sebep aslında basit bir şekilde sadece budur. Çoğu kişi ilk bakışta bu sevgi biçimiyle ne anlatmak istediğimi anlamaz sanırım. Çünkü ben ve kediler, öyle yalandan önümüze geleni sevmeyiz. Mıç mıç diye de sevmeyiz; o noktaya gelmemiz için alışma süreci ve hak ediş gerekmektedir.

Kediler herkesi sevmezler. Kediler herkese yanaşmazlar. Kedilerin güveni kırılınca bir daha yüzünüze kolay kolay bakmazlar. Hatta belki kendilerini savunmak için sizi tırmalarlar, üzgünüm. Ancak şu da bir gerçektir ki: 1. Kediler durduk yere tırmalamaz; siz bir haltlar yemişsinizdir (öhööömmm), 2. Kedi tırmaladı diye kolay kolay ölmezsiniz; sadece artık aklınız biraz başınıza gelir de bir kedinin canını sıkmazsınız (inşallah).

Kedilerin sevgisine dair en sevdiğim durum ise, kediler hesapçı bir yerden sevmezler. Sen kedileri seviyorsun diye kedi de durduk yere seni sevmez veya ona ''yardımcı'' olan kişiyi sadece yardım etti diye de sevmezler. Kediler seni seviyorsa, seni sevdiklerinden severler. Senin bir yaklaşımını unutmayabilirler ancak sevdikleri, sensindir ya da seni sevmezler. Bu kadar basit. Anlaşılmayacak hiçbir şey yok ama yine de onların sevgisini çoğu insan anlayamıyor ilginç.

İşte... Ben ve kediler şöyle severiz:


Kediler gibi sevmek.

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)

(12.02.26)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde bir başka yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.

(06.03.26)


selamm :) o bahsettiğim fotoğraf bu fotoğraf değil,
sadece paylaşmak istedim.


Dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme.

 

Yıldızlara bu yaşıma kadar binlerce mektup bırakmışımdır. Bunlardan bazılarını sizlerle de paylaştım. Öyle çok yazım var ki, buna ben bile hayret ediyorum. İtiraf etmek gerekirse onları toplu halde görünce bloğumdan sildiğim için biraz suçlu hissettim. Bunu telafi edemem. Onları yeniden paylaşamam. Hepsini olmaz. Çünkü onların varoluşu o anda yazılmalarında can bulmuştu. Sonradan yayınlanamayacak yazılarım var. Sonradan yayınlanınca can bulamayacak yazılarım...

Neden sildiğimi, bunu her seferinde neden yaptığımı bilsem de, belki de yapmamalıydım. Geçerli nedenim, belki de her seferinde dönüşen o nedenim olsa bile... Bunu yazılarımın canını soldurarak gerçekleştirmemeliydim; biliyorum. 

Şu anda ve her seferinde onları yeniden yayınlamamın nedeni bir çeşit günah çıkarmak veya yazılarıma yönelik ''hatamı'' telafi etme kaygım değil. Her seferinde yeniden yayınlama nedenim de değişmekle birlikte özü hep aynı kalıyor olmalı: Canlılık.

Yazılarım değil de, yazma eylemim canlansın istiyorum. Gözlerime can gelsin istiyorum. Parlasınlar. 

Sana şimdi birkaç kısa olduğunu varsaydığım yazımdan oluşan dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme hazırlayacağım.


Güneşli bir günü hissetmek.

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.24)


Yağmurun Sesi.

Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)


Papatyalar.

Papatyaların gerim gerim gerinme mevsimleri geldi. Güneşi hisseder hissetmez yeşilliklerin arasındaki yerlerini alıveriyorlar. Tüm o nahif güzellikleri bir yana, bir o kadar da gösterişliler bence. Bahar deyince aklıma gelen üç şeyden biri papatyalar. İtiraf ediyorum, diğer ikisini hiç düşünmedim. Bu baharda umarım diğerlerini de keşfedebilirim! Bugün papatyaları yeşilliklerin arasında salınırken gördüğümde, onların baharın çocukları olduğunu hissettim. Önceleri ilkbahara özel bir dikkatle bile yaklaşmıyordum. Oysa baharın canlanışı ne güzeldir, bunu da hep görürdüm; ama görünen o ki, bilmezmişim. O değişimi bilmek. Sanırım soğuk memleketlerde daha bir derinden hissedilir bu geçiş. Benim yaşadığım şehrin kışı bile baharı aratmıyor, anlayamıyor(d)um. Kış, hop yaz gibiydi. Ne ayıp!

Baharın bir ruhu var, diğer mevsimlerin de olduğu gibi. Kışın da ılık, hatta sıcak denebilecek kadar abartan havalar olabiliyor malesef. Ancak bir bahar değil. Baharların ilki değil. Çünkü baharın ruhu henüz derin uykusunda oluyor o ılık kış günlerinde bile. Bu ruhu, en dikkat etmediğimiz anlarda bile bence muhakkak hissederiz. Güneş bile farklı parlar. Henüz açmamış kuru dallar sanki hüzünlerinden arınmıştır. Çünkü az kalmıştır. Neşeyi kucaklamalarına.

Çeşitli kültür ve mitlerde mevsimler insanların yaşam evreleriyle ilişkilendirilirmiş. İlkbahar çocukluk çağına denk geliyormuş. Doğum ve dünyayı kucaklayış. Bir bebek ellerini havaya uzatır; tanıdığı, tanımadığı, tanımaya çabaladığı her şeye. İlkbahar da böyledir. Ruhunu kurumuş her yana üfler. Rüzgarlar tatlı tatlı eser ve papatyaların güzel saçlarını salındırır. Bu nedenle olacak ki, ne zaman papatya görsem heyecanlanırım. Hele de papatyaların tek dalda kardeşleriyle birlikte olmalarını çok seviyorum. Sana baharın kalbime ve zihnime üflediği ruhunu göstereceğim bir yazı yazmak istedim.

(04.03.24)



Cırcır böceği olduğunu anımsayan cırcır böceğinin öyküsü.


Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. 

Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. Sanki, tanıdık birini duymuşum gibi bir his veriyor. Annemlerin bir akrabası vardı. Ben küçükken benimle uğraşmayı pek severdi. Sanırım ben de onun benimle uğraşmasını severdim. Bir çocuk için varoluşunun büyükler tarafından fark edilmesi büyük bir şeydir. Bu da böyle bir şeydi işte; sanırım en çok da fark edilmek ve orada İlkay olarak bulunduğum fikri beni mutlu ederdi. Kendim olarak var olma fikri. Bana bunu hissettiren o kişiyi, çocukluk hatıralarımın ötesine geçmese de, bugün de sevgiyle anımsıyorum. Bana ''cırcır böceği'' diyen kişi oydu.

Yine çocukken çok konuşurdum. Bunu hatırlıyorum. Konuşmaya başladığımda gerçekten susmazdım. Muhtemelen hemen hemen her çocuk gibi. Bir çocuk için dünya, sanırım, keşfedilecek koca bir evrendir. Tıpkı çocukken okuduğumuz ve etkilendiğimiz macera romanlarındaki gizemli adalar, uzaya yolculuklar, bilinmeyen diyarlara seyahatler; gibi olsa gerek. Yine sanırım, büyüdükçe bu özelliğimizi kaybettiğimize inanıyoruz. İnandığımız şeyler değişiyor. Keşfedilecek şeyler yerine, keşfetmemeye inanmayı seçiyoruz. Buna çeşitli adlar bile veriyoruz; umutsuzluk, yalnızlık, kaybolmuşluk... neyse ne, ben psikolog değilim, orasını bilemem ama şunu biliyorum ki, ben bazen çok yoğun bir şekilde bu hisleri hissediyorum.

Belki de büyüdükçe, buradayım, demenin farklı yollarını buluyoruz. Bunun için tüm eski sıfatlarımızı, yerini sadece bizim bildiğimiz yerlere saklıyoruz. Bak mesela, ben içimdeki bazı şeyleri nereye sakladığımı buldum ve yine unutmayayım diye sır taşıyıcım olarak seni seçtim. Ama şşş, bak aramızda, sana çok güveniyorum. Ağustos böcekleri. Yaza dair sevdiğim üç şeyden biri. Yani... sır sakladığım şeylerden biri.

Sen de içindeki bir şeyleri bir yerlere saklamış mısın, aklına geliyor mu?

(12.07.24)


O akrabamızı hatırlıyorum. Vefatı benim için gerçekten ani olmuştu ve çok üzülmüştüm. Onunla ilgili olan çocukluk anılarım sınırlı olmakla birlikte hepsi çok parlaktır. Çocukken benimle sohbet etmeye ve beni sinirlendirmeye bayılırdı. İlginçtir, bazı orta yaş üstü kişiler benimle sohbet ederken beni sinir etmeyi ve tepkilerimi gülerek izlemeyi gerçekten severlerdi. O hallerim tatlı görünüyor olmalı; bugün hatırlarken ben de gülümsüyorum.

Bir şeyin yanlış olduğunu düşündüğümde hemen çıkışırdım; ''ama bak işte doğrusu bu!'' Bana ''cırcır böceği'' diyen amca bana kelime oyunları yapar tepkimi ölçerdi. Beni ben oradaysam mutlaka dinlerdi - sonunda herkes bana gülecek olsa bile. Bu o zamanlar da hoşuma giderdi. Yalandan sinir olmuş gibi yapsam bile, hoşuma giderdi ve bence en çok da hoşuma gittiği dışarıdan anlaşıldığı için durum komik bir hal alırdı.

Cırcır böceklerinin yeri benim için o günlerden beri ayrı olmuştur. Bu sevimli takılmacayla bana çok konuştuğum ve sorular sorduğum için ''cırcır böceği'' diyen o amca bile bu ismin bende bu kadar derinden anlam bulacağını bilemezdi. Eski Türklerde ve Kızılderililerde belli bir yaşa gelen çocuğa gösterdiği davranışlar sonrasında mizacına ve davranışlarına uygun isimler verilmesi gibi, bu isim benim göbek adım oldu: Cırcır böceği.

Yukarıdaki yazıyı yazarken sanıyorum ki yaz gecelerinin uyuşuk romantizmine kapılmıştım ve bu romantizmin gevelemelerini benimle paylaşacak bir arkadaş arıyordum. Oysa yazdıklarım çoğu zaman geçmişimden geleceğime iz bırakır. Bir çeşit pusula gibi, mesajlar. Cırcır böcekleri gerçekten de benim sır taşıyıcım. Bu yazıyı yazarken sakladığım sır bu değildi, biliyorum. Ama en azından bugün -ve tüm zamanlarda- cırcır böceklerinin benim için sakladıkları asıl sır, kendileri. Onlara bakınca, biraz uyduruk ama, ışığımın izlerini görüyorum. Işığımı değil, yine de izler. 

Cırcır böcekleri bana, benim de bu lakaba\ belki mahlasa sahip olduğumu hatırlatıyorlar. Ben de bir cırcır böceğiyim. Birkaç gün önce bu konu hakkında aşağıda yer vereceğim yazıyı yazmıştım. Ah... gerçekten şu yakınmalarım en büyük toksik özelliğim olabilir. Cırcır böceği olmayı özlediğini anlatan bir cırcır böceği söyleyin... İşte o benim!

Bahsettiğim son cırcır böceği yazım şuydu:


Cırcır Böceği.

Yazmak bana iyi geliyor, kendimi genişletiyor. Bakış açımı genişletiyor diyecektim ama o ne ki... Tamam tamam, onun ne olduğunu elbette biliyorum. Bakış açısının genişlemesi daha farklı bir şey. Bunun için kendinin genişlemesine gerek yok. Kendinin göremediğin noktaları gidebildiği yere kadar gider ve işte artık daha uzak noktaları da görebilirsin. Kendinin genişlemesi ise... Bu daha farklıdır. 

Yol bitmiştir. Kendindeki yol, bitmiştir ya da öyle bir şeydir. Bitmiştir yazsam, ukala olur muyum? Olmayım diye ''veya öyle bir şeydir'' diyorum. Veya öyle bir şeydir... Ama sen aslında anlıyorsun, ben aslında, ''öyledir'' demek istiyorum. Öyle bir şeydir, değil. Dediğim şey bu değil - yine de ''ukala'' görünmeyim istiyorum.

Kendimdeki yol bittiği için sağa sola bakınıyorum. Ben neredeyim, diye mi? Hayır, ışınlanmak için. Böylece genişleyebilirim. Ben neredeyim deseydim, bakış açımı genişletmeye çabalardım. Aynı dar alanımda oturur ve uzakları gözlerdim. Oysa ben, beni genişletmeye ihtiyaç duyuyorum. Yoksa nefes alamam. Alamam.

İçime bir derin nefes çeksem, belki şu an bile nefes alamam. Nefesimi tutmuyorum. Buna karşın azar azar kullanıyorum. Tüm oksijeni, benim payıma düşen oksijeni. Payımı genişletmem gerekli. Beni genişletmem gerekli. Bu da ancak; ışınlanmakla olur.

Yazmak oksijen yetersizliğimin uyarısını veriyor ve bu beni genişletiyor. Birlikte bakıyoruz bu uyarıya, buna panik oluyorum. Bir uyarıya değil de, o uyarıya birlikte bakmamıza panik oluyorum. Oysa bakmalıyım, bakmalıyız. Belki de insan bir tanığa ihtiyaç duyandır. Kendi başına genişleyebilir misin: bu ne kadar mümkündür?

Bunu biliyorum. Bilmem mi hiç, ben bilmem mi... Kendi başına çok da genişleyemezsin. Uyarı alarmının çalışıyla paniklemelisin. Yoksa, kendi başına genişleyemezsin üzgünüm.

Lise arkadaşımın düğünü olmuş. Bu biraz tuhaf hissettirdi. Onunla 11. sınıfta tanışmıştık. Ben yan sınıfa geçmek istiyordum ancak o sıralar herkes bir sınıfa geçmek istediğinden müdür yardımcısı beni başından savmıştı. Oysa yan sınıf sanırım daha kötüydü, emin değilim. Ne açıdan kötü bu konuda da emin değilim. Sanırım ergenlik. Bu açıdan kötü olabilir evet.

Çok nahif bir kızdı. Lisemizin bahçesini hatırlıyorum. Bana o yıllarda öyle gelmezdi ama geniş güzel bir bahçesi varmış; şimdi anılarımın solgun ışığından bunu görebiliyorum ne tuhaf. Benim anılarım hep bir ağacın altındaki banklarda millete bir şeyler anlatmamla başlıyor ahahahahhah, komik gerçekten. Acaba o arkadaşım beni nasıl hatırlıyordur? Ben onunla kendimi gördüğümde gevezeliğimi hatırlıyorum mesela. :)

Sanırım bana nazar değdi. Ne zaman eğlendiğim bir gün yeni fotoğraf paylaşsam cildim gözle görülür şekilde bozulur. Artık bunu bilimsel bir nedene ahahahhahahah, tamam tamam, nazara bağlıyorum (şşşş).

Geveze olmak istiyorum ben. Ben böyle genişleyebilirim. En son ne zaman geveze olabildim emin değilim. Ama ben geveze olmazsam mutlu bir hayatım olmaz, sana söyleyeyim. Benim gevezeliğim taaaa çocukluğumun kayıp günlerinde tescillenmişti: Cırcır böceği. Ben böyle genişlerim (şşşş).

Cırcır böceği olmayı özledim.

CIRCIR BÖCEĞİ OLMAYI ÖZLEDİM.

Çok özledim... Hayatta bir tek bunu özledim.

(19.09.26)


Aslında geçmiş yıllarıma ve anlarıma dair bir özlem taşımıyorum. Çok yakın bir geçmişe kadar bile sallantılı bile olsa geçmişin nostaljisine sığınma yoluyla uyuşukluğu deneyimlemekten haz alırdım. Bu uyuşukluğa kaçmak bana güvenli gelirdi. Çoğu kişi böyle değil midir, evet böyledir; pek azımız bugününden olaylara bakabilir. Ben o azınlıktan olmaya başladığımı hissediyorum. Bu da ilk etapta kalbimi kıracak gibi gelmişti. Çünkü bu, bırakmayı gerektirir. Artık olmayan pek çok şeyi.

Bugünümüzde sandığımız pek çok his ve düşünce geçmişin yansıması ve çoğunlukla da boşluklarıdır. Beyin geçmişi yeniden yapılandırarak bu boşlukları tamamlamayı amaçlar belki de. Bize acı verdiği durumlarda bile, bu acının verdiği uyuşukluktan keyif alan bir parçamız vardır. Hatta bazen büyük bir parça. Çünkü bu acı, bize tembellik hakkı verir. Durma hakkı, aynı yerde oyalanma ve sızlanma hakkı. Belki en çok da, değişmeme hakkı. 

Oysa yaşam akıcı bir şey. Yaşamda her şey akar. Durduğumuzu sandığımız biz bile. Hareket, yaşamın doğasındandır. Buna karşı çıkmak -örneğin nostaljiye sığınmak- akıntıya karşı yüzmekten öteye gitmez. Bir çaba gibi görünür, oysa sadece yoruluyorsun o kadar. İnsanın kafasındaki yön, akıntının tersindeyse... Bilmiyorum, benim gideceğim yön akıntıyla bir.

Zaten artık hatırlamıyorum. İnsan büyüdükçe duyguları düşünce düzeyine yaklaşıyor. Bundan olacak çoğu kişi anılarını unutma eğilimindedir. Çünkü duygularını unuturlar. Nasıl hissetmiş olabileceklerini. Ben, unuttum diyemesem de, artık aynı hissetmediğimi ve bunun bende bir boşluk oluşturduğu illüzyonunu artık kabullendim. İllüzyonlarımızı kabullenmek büyük bir dirayet istese de, hayır sonu özgürlük demeyeceğim... Sonu, direnmeyi bırakmak.

Ne için direndiğimi hatırlamıyorum. Unuttuğum, anılarım, umutlarım veya duygularım değildi; unuttuğum, ne için direndiğimdi. Artık bir anlamı kalmaması ise beni üzmüştü. Sanki içinde çırpındığım nehir, boşluğa akıyor gibi hissetmiş ve dehşete düşmüştüm. Korkmuştum. Tek başına korktuğunu sanmadığında bile korku, insana yalnızlık verir. Herkes korkabilir, bunu bilirsin ama pek yardımcı olmaz. Çünkü sen sonuçta herkes değil, tek bir kişisin. Tek bir biricik kişi.

Ben hep biriyle sınırlı sayıda an geçirmiş olsam bile, bu anlar bana kendimi iyi ve aslında değerli hissettirdiyse o kişiyi hatırlama, üstüne iyi hatırlama eğilimli bir kızcağız olmuştum. Bunun çok haklı bir savunu olduğunu ifade ediyor, ''diğerlerinin'' pervasızlığına inanamıyordum. İşte benim ''en Neptünlü'' özelliğim de buydu. Hala bazı insanların pervasızlığının üstüne düşünsem bile benlik bulmam, orası ayrı. Öte yandan, artık ben de herkesi, her olayı, her hissi ve düşünceyi, her her her... Heri... Kocaman tüm HER'leri tutmayı bıraktım. 

Fark ettim ki, çok yorulmuşum. Bir amacım elbet varken yorulmuş olsam da... çok yorulmuşum. Birine değer vermiş olmak, birinden değer görmüş olmak, birine değer vermek... Değer, bu değil. Çünkü başka tutan da zaten yok ahahhahahah, tamam. Nedeni tabi ki bu değil ama benzer bir yerden...

Özlediğim tabi ki bir kişi veya zaman dilimi değildi; bendim. O zamanlardaki ben değil, ben. Özüm. Oysa yukarıda da söyledim, o hep benimle. Bir cırcır böceği, cırcır böceği olmayı özlemez. Bu, komik olurdu.


Cırcır böceğine dönüşen yaz yıldızımı dinliyorum. 

Sanırım bu blog hep yaz mevsimini yaşıyor. Ben de kah bir harfin, kah öbür harfin kıvrımına uzanmış cırcır böceği mi oluyorum? Ah, bu çok muhtemel geldi şimdi. Belki de, bloğum da yazın doğduğu içindir. Doğduğumuz mevsimi yansıtır mıyız? O halde ben... İzmir kışıyım! 

Bu, çok bunaltıcı bir gece. Nefes almanın bile insanı yorduğu, durgun, çok durgun ve bu nedenle de bunaltıcı bir gece. Bulutlar bile bundan nasibini almış gibi görünüyorlar. İnce bir beyazlık tabakası olarak yıldızların alınlarından yavaş yavaş süzülüyorlar. Bulutlu gündüzlere olan aşkımı yedi Neptün'e haykırsam da, gece bulutları için aynı şeyi hiç de düşünmüyorum. Oysa bu gece, tüm o bunaltıcılığın içindeki avare bulutları izlemeyi sevdim. Bu bana da sürpriz oldu. Birkaç gecedir yıldızları uzun uzun izlemek istiyordum, biliyorsun yıldızlar yazları daha da anlamlı kılarlar, ama bunu yapamamıştım. Şimdiyse bu gece nihayet uygun ortamda kaykılmışken, bulutların da tam karşımda kaykıldığını fark etmem görünüşte hoş değildi.

Yine de pes etmedim. Çünkü izlemek istiyordum, artık farklı bir şekilde gördüğüm yıldızları. Aynı ama farklı. Bu da ilginçti. Daha evvel, bir başka yıldızlı gecede, bir şeyi daha fark etmiştim: Yıldızları izlediğim zamanları. O zamanlarda düşündüklerimi. Çok şeker şeylerdi. Bu nedenle duygulandım. Uzun zamandır yıldızları hiç bu gözle izlemediğimi düşündüm. Bunu yapmayı denedim, tekrar benzer şeyleri düşünmeyi. Aynı şekilde olmadı, yapamadım. Bu beni hüzünlendirmedi, çünkü buna hazırlıklıydım. Beni hüzünlendiren, hatırlamaktı. Şeker bir hüzündü bu. Pamuk şeker gibi kabarık duran ama dokunsan büzülen, yapış yapış bir pembelik.

Bu gece ince bulutlar yıldızların üstünü örterlerken, bu bir görünüp bir kaybolma hallerindeki hafifliği sevdim. Tıpkı, yazın serin gecelerinde üstüne pike örtmek gibiydi. Belki de gökyüzü soğuktu ve belki de bu nedenle gökyüzünü izlerken hep içim serinliyordu. Sonra bir anda bir şey oldu. Bahsettiğim şeker his... kalbime kondu. Kalbime mi kondu? Nereden geldi kondu? Hem, nereye gitmişti ki? Belki de gitmemişti de, bir cırcır böceği olmuş, parlak yıldızların kıvrımında uyuyordu. 

Bu his de aynı ama farklıydı. Değişmeyen tek şey ise, bir yıldızınki gibi olan parlaklığıydı. Minik bir yıldızınki gibi. Minik ama benim olan bir yıldızınki gibi. Ne var... Biliyorum, yıldızlar kendilerinindir. Ama yine de, onlarla olan sırdaşlığımız bizimdir. Benim uzun süre bir yıldızım vardı, biliyorsun. Ama o, kış yıldızım. Onu kışın izliyorum. Yaz yıldızım hangisi mi? Bilmem. Yaz yıldızım bir gezgindir. Kah oradan, kah buradan bana gülümser. Bu beni eğlendirir. Her ne kadar onu bir bakışta tanıyacağıma emin olsam da, onu nerede bulacağımı hiç bilemem. Oysa bu gece, bulutlar suskunken, yıldızım bir cırcır böceğiydi ve bana, onu her zaman, her nerede olursam olayım tanıyacağımı söyledi.

Senin bir yıldızın var mı?

(13.06.24)

 

2024 yazı benim için yıldız keşifleriyle doluydu! Blog tarihimdeki en parlak yazılarımı bu yaz gecelerinde yazmışımdır. Yazdıklarım beni güldürüyor. Belki de bundan iki yıl sonra da bugünlerde yazdığım yazılar beni toyluklarıyla güldürebilir.

Yıldızlarımda ''farklı bir şeyler'' gördüğümü yazmışım. Bugün o farklılığın ne olabileceğini anımsamıyorum. Bence farklı bir şeyler görmemiştim, ben yıldızlarda hep aynı şeyin farklı yüzlerini görmüşümdür. (Bugünüme dek.)

Sadece kendimi kandırmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. Bu konuyu çok fazla uzatmayacağım. Çünkü 2024 yazındaki halime bilgiçlik taslayıp bir heves bilgisayarının başına geçmiş, yıldız keşfinin heyecanını yazışına limon sıkmak istemem. O farklı bir şeyler gördüm diyorsa, belki de görmüştü kim bilir... Buna kim itiraz edebilir?!

Bugün ben bile edemem. Sadece gülümserim. Bu çok değil, sadece iki yaz önce yazdığım yazımı gülümseyerek okurum. Onun için sadece bunu yapabilirim.

Son delilik günlerimde -hani günlüklerimi yok ederken- bu eski yazılarımı da her yerden silmeyi düşünmüştüm. Bunu yapardım da. Sadece dursun şimdi o kadar yazıyı yıllarca yazdım, bahanesine sığınmıştım. Yazılarımla aramdaki duygusal bağın bittiğine gerçekten inanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. Oysa şimdi görüyorum ki o bağ kopmamış veya bitmemiş de, dönüşmüş.

Belki bana olan da budur.

Bu uzun yazımı baştan sona okuyan sana kocaman sarılıyorum. İyi ki varsın sevgili okurum.


John William Godward, Der Blumenstrauß
(The Bouquet\ Çiçek Buketi)


Cthulhu'nun Çağrısı (H. P. Lovecraft) | Kitap Yorumu

Yazar: H. P. Lovecraft, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap yedi korku gerilim öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde karakterler yaşadıkları doğaüstü olayları şahsen deneyimleyebildikleri gibi, başkalarının deneyimledikleri olayları çeşitli kaynakları derleyerek de ifade edebiliyorlar. Öykülerin genelindeki ana tema, bilinmeyene duyulan korku şeklinde göze çarpıyor. Bu da öyküleri klasik korku anlatılarından farklı bir noktaya taşıyor.

Kitabın yazarı olan H. P. Lovecraft, korku edebiyatında kendi ekolünü oluşturmuş önemli bir isim. Kozmik korku olarak isimlendirilen bu anlayışta, klasik canavar ve türevi kaynaklı korku unsurlarının kullanımından ziyade, insanın varoluşundan gelen bilinmezlikten beslenen bir korku anlayışı hakim. Bu anlayışın beslendiği kaynaklar ise; tanımlanamayan varlıklar, kadim uygarlıklar, aklın sınırları, gerçeklikten şüphe gibi unsurlar olarak öykülerde yer buluyor.

Klasik korku unsurlarının işlendiği edebi ürünlerde genellikle korku nesnesi keşfedildiği noktada bilinmezliğin yarattığı gerilimin yerini söz konusu korku unsuru\ kişisi ile karakterlerin çatışması alır. Ancak Lovecraft'ın öykülerinde korku unsuru korku nesnesinden öte, bilinmezliğin kendisidir. Hatta korku nesnesi dediğimiz durum direkt olarak bilinmezliktir. Karakterler bu gizil durumun ne olabileceğini çözerken biz okurları da bir gizemin içine çekerler. Etrafımızı saran bu karanlık atmosferin bilinmezliği ve aslında bilinemezliği, kurguların seyrini şekillendirdiği gibi, korku ve gerilim temasının da canlı kalmasını sağlar.

Bu öykülerde de bu anlayışla yazılmış bilinmezliğin karanlığından gelen bir huzursuzluk hissi odak noktasıydı. Yazar okurlarının dikkatini tek bir noktaya çekmek yerine, öykülerin geneline yayılan tekinsiz havanın gerilim hissinden yararlanmış. Bu noktada öykülerde okuyucuyu ve öykülerin baş kişisini asıl huzursuz eden düşüncenin, ortada sorun olarak tanımlanan durumdan öte bu durumun gerçekliğine ve ne olduğuna dair hep bir şüphe içinde kalmamız olduğunu görüyoruz.

Kozmik korku türü olarak tanımlanan bu alt sınıflandırma merkezine insan algısının sınırlılığını alarak bizden daha büyük bir varoluştaki yerimizi sorgulatıyor. Bizler içinde bulunduğumuz dünya ve gerçeklik hakkında sahip olduklarımıza güvendiğimiz kadarınca bilinmezliğin getirdiklerine karşı şüphenin verdiği gerginlik, huzursuzluk ve bu tip hislerden beslenen korku duygusunu deneyimleyebiliriz. 

Bu kitaptaki öykülerdeki tekinsiz atmosferler de insanın bilinmezliğe yönelik bildiklerinin yıkımını merkeze alarak kendi içinde bir iç çatışma yaratıyor. Yazarın tarzını da benzersiz kılanın tam olarak bu anlayış olduğunu düşünüyorum.

Kitapta yer alan tüm öyküleri gerek kurgu, gerekse dil anlatım bakımından başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ancak özellikle de Herbert West - Diriltici ile kitaba da adını veren Cthulhu'nun Çağrısı isimli öyküleri sürükleyicilik, özgünlük ve kurgunun çatısının oluşturulması bakımından başarılı buldum ve okurken ayrıca etkilendim.

Kitaplarla kalın.


Frankenstein (Mary Shelley) | Kitap Yorumu

Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.

Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.

Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?

Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?

Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.

Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...

Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu. 

Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.

Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?

Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.

Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.

Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Popüler Yayınlar