Çok ağladığım bir günü hatırlıyorum. Niye o kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum ama elbette birden çok sebebi vardı ve tüm bu sebepler tek bir zamanda birleşip gözyaşlarına dönüşmüşlerdi.
Üç yıl öncesiydi. Evet öyleydi. O kadar çok ağlamıştım ki, gözyaşlarım ben olmuştu ve ben yok olmuştum sanki. Hayır, yok olmak ister gibi ağlamıştım. Evet öyleydi. Evet pek hoş değil ama öyleydi. Ağlama hali bedenlenseydi, sanırım o anki bana dönüşürdü. Sonrasında ne zaman ağlasam, aklıma bu ağlamam geldi ve böylece ağlamam kaçtı. Evet kaçtı. Çünkü hiçbir ağlama, evet bu kesin, o kadar kötü olamazdı. Olmasındı da zaten.
O zamanlar bedenimin beni tolere ettiğini görüyorum. Bana zaman tanıdığını. Bir sonraki yıl cilt sorunlarım oluşmuştu. Çünkü ben hiç akıllanmamıştım. Ondan sonraki yıl daha başka bir alerjik etki ara sıra uğrar olmuştu. Bu beni korkutmuştu. Çünkü hiç kimse ellerinin üstüne yatıp yok olmayı bekleyecek kadar alerji yaşamamalı.
Bununla ilgili trajikomik bir anım var. Cilt doktoru beni alerji doktoruna yönlendirmişti. Doktor hanım da bir görseniz işini pek bir seviyordu. Bütün dertlerini sanki ben çöp kovasıymışım gibi bana boşaltmıştı da, benim sorunuma dair bir adamakıllı cümle ağzından çıkmamıştı. Üstüne bana kızmıştı, neden alerjiden ölürken acile gidip serum almışım da üç hafta boyunca kendisine ancak bulabildiğim randevuyu beklememişim diye. Çok sevecen, ilgili bir doktordu yani. Üstüne kendisinin psikologluğunu da üstlenmiştim, oh.
Bir şeye alerjim çıkmamıştı ama ne hastalar geldi o doktora aman aman. Düzenli kullandığı ilacının adını hatırlayamayan mı dersiniz, alerjisine dair tek bir fotoğrafı bile olmayan mı... Doktor hanım nedense bir tek benimle dert ortağı (!) olmuştu da, diğerlerine sadece uzak bir muaneyle yetinmişti. Sağ olsun iki paket antihistaminik ilaç yazmıştı, o sıralar iki ay rahat etmiştim.
Psikolojikti. Stresten değil, sinirdendi benimki. Ne zaman sinirlensem (ki o sıra hepti), vücudumda bir sürü kırmızı kaşıntılı batmalı döküntü çıkıyordu.
Hasta olmaktan nefret ederim. Bir cilt sorunu yaşamak (ki genelde hayatım boyunca hep ilk cildim tepki verdi) ayrıca iğrenç. Hele de benim gibi görüntü takıntınız varsa. Sonra sonra kendimi alıştırdım. Alerjim tek tük kaldığı zamanlarda bile ilaç içmemeyi seçerek başladım (ki doktorunuz iç dediyse siz için, ben kafama göre davrandım, yaptığımı önermiyorum). Sonra sinirlenmemeyi seçmekle tamamen bitirdim. Ama inanın bana berbattı, leşti.
Korkunçtu.
En korkuncu neydi biliyor musun, hep budur, tek bir soruyu duymamam: Nasılsın? Artık bunu aştım ama bazen bu soruyu duymak istediğim tüm günler için buruk hissediyorum. Başka birine üzülür gibi buruk hissediyorum. O bunu hak etmiyordu gibi. O kadar kötü hissetmişim ki kendimi, o acıyı hissetmiş halimi ''o'' olarak görüyorum bugün. Beynim ancak bu şekilde başedebiliyor.
Bazıları bunda ne var der herhalde. Bu nedenle sorunlarımı da pek paylaşmam. Hiç paylaşmam. Bazen blogda bin yıl sonra yazarım. Neden bilmem. Anlaşılmak için değil aslında. Çünkü o zamana kadar bin kere değişmiş, kabuk değiştirmiş olurum zaten. Kendime sarılmış olurum. Yine de, belki de, ''o'' dediğim geçmiş acılı halim, veya bu fazla dramatik oldu, tek başına olan halim için bir şekilde ''ben buradayım'' deme yazılarıdır bunlar.
Ben senin yanındaydım İlkay, deme yazıları.
Bu da canımı yakardı. En çok buruk hissettiren de bu olurdu zaten. Ama insanın elinden başka bir şey gelmeyebilir.
Son zamanlarda içimi burkan şey ise, buna bir çare olmadığı. Geçmiş zamana çare yok. Yalnız hissetmiş parçamı onaramayacak olmak, kalp kırıcı. Ben onun yanında olsam bile, şimdi kendimle olduğumu bilsem bile, yalnız olduğum günler için ne yapabilirim? Hiçbir şey. Bu kalbimi kırıyor. Bazı parçalarımın yanında artık kimse olamaz. Bazı parçalarıma artık ''nasılsın'' diye sorulamaz. Üzülüyorum, böyle olunca gerçekten üzülüyorum.
Kendim için değil. Şu andaki ben için değil. Galiba artık bunu aştım. İçim o kadar ezilerek kabullenişe geçmiş ki, artık bunu aşmışım. Sadece, o parçam için üzülüyorum. O parçam için yazıyorum.
Çünkü o zaman bilmiyordum. Çünkü o zaman içimde bir yerde hareketli bir şey vardı. Beni ağlatan, beni sinirlendiren, beni kıran ama canlı bir şey.
Şimdi daha mı güçlü hissediyorum bilmem ama o canlı şeyi artık hissedememek de kalp kırıcı. Hissetmek de istemezdim bu arada. :) Çünkü o şey de beni üzüyordu. Çok, çok üzüyordu. Yine de, hissetmek canlılığın belirtisidir. Ve umudun. Benim içimdeki bazı şeyler yok oldu. Belki de kendimi korumam ve ilerlemem için bu gerekliydi ama...
Artık üzücü bile değil. Ben kendim için değil, geçmişte bir anda (en uzaktan en yakın geçmişe kadar) üzülmüş parçalarıma, hallerime üzülüyorum. Çünkü onun üzüntüsünü paylaşabileceği bile bir tek kişi yoktu.
Bu tip yazılarım sonradan beni ürkütüyor da kaldırıyorum. Ne için yazdığımın sorgulanması sanırım bu ürküntümün nedeni. Tamam, bazı yazılarımın bir amacı olabilir. Ama mesela bunun yok. Sadece içimden gelmiş olamaz mı? Sadece anlatmak istedim ve anlattım. Bu kadar basit olamaz mı?
Olabilir.
Sanırım sorun şu: Yalnızlık geçiyor ama yalnız hissetmiş olmak geçmiyor.
Böyle bir cümle vardı ama orijinalini anımsamıyorum. Olsun, bu benim cümlem işte. Bu cümleyi başlık yapsam yazım çok daha fazla okunur değil mi? Bu nedenle yapmayacağım. Çünkü bu sadece, evet, basit bir yazı.
Bazen, blog adımdan dolayı mı kendimi anlatıyorum burada acaba diyorum. Öyle öyle, bakma ekrana öyle, öyle ciddiyim. Acaba blog adım direkt kişi adı, yani benim diye mi acaba kendimi anlatıyorum diyorum. Eski bloğumun adı bir yer ismiydi mesela, bu nedenle demiyorum ama orada hep gördüklerimi anlatırdım. Yerlerimi. Oysa burada hep kendimi anlattım. Sence de tuhaf değil mi?
Yeni blog olmasa da, adımı değiştirme fikri de tam da dün aklıma gelmişti. Yeni ad önerimi yazmayacağım çünkü bundan vazgeçtim. Baktım ki, buradaki insanlar beni ''Neptünlü Cadı'' olarak tanıyor. Biraz artık marka değerim olmuş. :P Böyle benimsenmişim. O zaman sitemdeki yazı tarzımı değiştirmek için benim çaba sarf etmem lazım...
Bazen yazılarımı yine komple imha etmeyi veya taslakta tutmayı istiyorum. Taslak, yapabildiğim bir seçenek değil. Benim için sürdürülebilir değil yani. Sonunda mutlaka yayınlıyorum. :) Silince de yayınladığım yazım olsa da, silince yeniden yayınlama isteğim bitiyor. O yüzden geçen yıl tüm kişisel konulu yazılarımı silmiştim zaten. Bence doğru bir kararmış bu arada. :) Çok düşünmeden almıştım bu kararı ama doğruymuş.
Yine de, bu sefer silmek istemeyen bir yanım var. Silsem üzülürüm sanki. Çünkü hissederek yazdım. Öncekileri de hissetmiştim ama... Bilmiyorum, güzel yazılar?? :) Edebi değeri pek olmasa da, çünkü ana amacım bu olarak yazmadım, güzel yazılar.
Bunu düşündüm işte... Edebi değeri olan şeyler mi yazmalıyım? Veya, bilmiyorum; aslında beni ''Neptünlü Cadı'' yapan da bu değil mi: İçtenlik. Yani, tam olarak Neptünlü Cadı olmam. :)
Bu personamı sevdim sanırım. Bu kimliğimi yani. Bana en yakın şey bu çünkü.
Belki yeterince cool değil :) veya öyle bir şey... Ama yeterince gerçek, sanki?