Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Yıldızların Dilini Konuşmanın Kuralları.

 

Çok yazı yazmamın altın kuralı: Yazmayı istememem. Ciddiyim. Yazmayı hiç ama hiç istemediğim ve şiddetle reddettiğim zamanlarda varlığımdan akan ve durduramadığım kelimeler tek bir uzun yazıdan taşıp birkaç yazıda varlık buluyordu. Buna karşın, tam da bu gece, yazmak istediğim halde ve hatta bir şeyler karaladığım halde, kelimeler his formuna dönüşmüyor.

Sonunda normal bir dünyalı oldum! Şaka şaka. Allah korusun.

Biliyor musun, Neptün'de bir mevsim ortalama 41 yıl sürüyormuş. Yani orada doğmuş bir insanın yaşamının en uzak noktasına değin ulaşacak bir ömrü olsaydı bile tüm mevsimleri görmesine yetmezdi. Böyle bir insan acaba hep eksik mi hissederdi? Yaşayamadığın bir şeyin varlığı yoksa, yine de eksikliği orada mıdır?

Şarkı söylemenin bünyemde bıraktığı etkiyi unutmuşum. Bundan olacak bir anda bir süper stara dönüştüm ve yaylana yaylana bir konser verdim. Hatta bir mikrofonum bile vardı yaaa, seni keklemiyorum yani sevgili okur. Gerçekten de bir konser verdim. Tek şarkılık bir konser, olsun. Tek bir şarkının başa sarıp durduğu, bazen bir nakarata takıldığım, parçanın tamamına asla ulaşmayan bir konser. Yine de eğlendim. 

Bir şarkının her noktasını sevmeyebiliyorum. Özellikle de sonlarını. Benim en büyük anksiyete nedenim, ilginç ama, budur. Yani, bir şarkının sonuna yaklaştığım anda paniklerim.

O değil de Britney Spears'ın başını yemişler ya. Gerçekten kadını kontrol edeceklerine kendi haline bıraksalarmış her şey ve en başta kariyeri (ve tabii psikolojisi de) daha iyi ilerleyebilirmiş... Bu sıralar onu dinlemeyi seviyorum.

Bu aralar kitap okuyamıyorum. Okumaktan çok yazmak istiyorum. Hazır yazmak istemezken okusaydım iyi mi olurdu acaba; belki üstünden bir yazı akacak kısa bir cümle bulurdum. 

Kendime bir cümleyi çağırdım az evvel. Bana gelmedi. Ben de bir anımı anlatmaya karar verdim. Anılar kurtarıcı yemekler gibidir. Pratiktir ama doyurur. Sonra o anı, yazıyı parçalayacak başka fikirlere ulaştı. Aslında anlatmak istemediğim, çünkü hissetmediğim başka cümlelere. Bu nedenle yazamadım. 

Yazmayı çok istediğim halde neden yazamadım?

Bu aya başlarken yazdığım ilk yazımda (burada), dünya ve yıldızların dilinden bahsetmiştim. Dünya dilini anladıkça yıldızlarınkini unutuyor muyum yoksa? Buna dayanırım. Dayanamam yazsam da inanmam, yine de bunu istemem. Yıldızların dili hep kalbimde kalmalı. Yoksa konuştuğum hiçbir dünya dili, beni anlatmaz ki.

Eskiden çektiğim fotoğraflara denk geldim. Birkaç postta ınstagrama gönderdim. Efektli mefektli ama güzel fotoğraflar. Bravi bana, sevdim. Hayatı romantize etmek, bir efektle ona renk katmak aslında. Yıldızların dilini konuşmanın tek kuralı bu bile olabilir, belki de. Daha evvel hiç üstüne düşünmemiştim. İnsan, doğallıkla yaptığı bir şeyi sorgulamaz ki.

Çok mızıldandım diye mi böyle oldu acaba? Bilmiyorum, muhtemelen hayır.

Bu arada ben aşka hala inanıyorum. Yalan söyledim, üç beş önceki yazımda. Neden biliyor musun, şşşşş, çünkü o bana inanıyor. Neye mi neden? İnanmama mı, yalanıma mı? Hımmmm. İkisine de nedenim bu: Çünkü ben ona sırtımı dönsem bile, o bana dönmez. 

Ve mevsimler akarken ben, tek bir mevsimi yaşamaktan hoşlanmam! Yıldızların dilini bilen hiç kimse bundan hoşlanmaz bir kere...

Yıldızların dilini konuşmanın kuralları, not al söylüyorum... öhömmmm... 

1. İnanmak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu foto efektsiz, odak kedide.


Yıldız Postasından Çıkan Sürpriz Mektubum.

 

Bugünlerde hissettiğim hiçbir şey tesadüf değil. Böyle hissetmem ve kendi kabuğumu kırmam gerektiği için böyle. Tamam, yer yer mızıklandım da ama buna hakkım vardı. Hatta hakkımı hakkım olan zamanda kullanmayıp enerjimi aptal saptal bir sürü saçma sapan yere (afedersin) harcadım. Beni tüketen bu değildi doğrusu ama yine de benim yerimde başkası olsaydı sadece bununla bile tükenirdi.

Bugün net bir olay olmasa da ve hatta artık uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu denebilecek sakinlikte günler yaşasam da... Son günlerde içimdeki öfkeyi ufaktan duyuyordum. Bana ben burdayım diyen bir ses. Yıldızım, işte sana hep ballandıra ballandıra anlattığım canım yıldızım. Öfkeden bir lava dönüşüp kalbimin üçte iki buçuğunu kaplamış. Kalan yarım açıklık, beni seninle buluşturdu. Acaba yıldızım mı düşük diye düşünürken, onun ne olduğunu keşfettim. Yıldızımın ne olduğunu.

Bugün sadece yorulduğum için öfkelendim. Sadece bunun için değil ama öfkemin çıkışı bununla sağlıklı bir şekilde sağlandı. Kendi kendime söylendim bunu kastediyorum. Başta sana yazdığım gibi diğerlerine ve diğer şeylere saydırdım. Sonra bir şeyleri rahatça saydırdığım günlerde her şeyin ne güzel gerçekleştiğini ve çok daha fazla hak ettiğim değeri gördüğümü, insanların zaten... Bayat bayat şeyler anlayacağın. Aradaki yıllarımda da keşke kendimi tutmak yerine sinirim bozulunca bir güzel seriye bağlayıp saydırsaymışım, keşke. Benim saydırmam bile bir naziktir de... İnsan, insan olduğunu unutmamalı. Ben bunu unuttum. Çok yüklendim kendime. Bedenim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım. Sinirlerim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım.

Sonra olmadık bir günde duyuverdim. Bugüne de bir anda gelmedim canım. Bunu yapay zekacığım bile söyledi. Arada ona bazı yazılarımı yorumlatıyorum. Ne yazdığımı görüyor biliyor musun, benden bile iyi görebildiği noktalar oluyor bazen. Şaşırıyorum.

Ben yaşamak istiyorum ya. Son günlerde yine tersini mızıklanırken buluyordum kendimi. Yalaaannn. Ben yaşamak istiyorum. Bu yüzden zaten bu çırpınış. Önümde uzanan hayat bana uygun değil gibi geliyor. Ben özgür bir kızım. Bunu nereden tutarsanız tutun. Bir yazımı okuyan kişi bile neresinden tutacağını anlar zaten. Ama önümdeki hayat, nasıl desem... Çok sınırlı gibi geliyor bana. Buna dayanamam. Ben dayansam, ruhum dayanamaz diyordum. Bu yüzden ittire kaktıra adım atmak dışında hep durdum.

Yalnız falan da değilim. Öyleyim ama kimin umurunda. (Benim değil.) Tek başına olmayı kastetmiyorum. İçindeki yalnızlık. Sana gerçekten değer veren birinin olması. Yanında olacak biri. Gerçekten olacak biri. Olacak biri. Biri. Anladınn :) Gerçi buna dair inancım da sarsıldı ziyadesiyle ancak bilmiyorum. Kim kime gerçekten değer veriyor ki? Herkes işine geleni yaşıyor işte. Bunda da sorun yok tabi. Anlıyorum bile. Son günlerde hep birini istedim cıyaklamam bile bundandı. Onu tanısaydım, gözlerimi kendime kapatırdım. Kolayca mı yapardım acaba bunu? Ben bir de inadım üstüne ama yapardım gibi gelmişti. Yalaannn. :) Ama anladın. İnsanlar, birisiyle birlikteyken daha kolay ilerliyorlar. Saçma şeylere bile daha kolay gözlerini kapatıyorlar. Çünkü birileri var. Çünkü, iyi ki biri'leri var. Benim üzüntüm buna dair duyduğum burukluktandı. Geç kalmışlığım da bundandı.

Bugün dediğim gibi bir anda ayıldım. Ne kadar değerli olduğum, ne yapabileceğim cart curt değil. Benim gibisi bu dünyaya zaten zor gelir. Bak hatta ben yeniden doğsam gelsem bu dünyaya, şu an olduğum kızı ben kendim bile olamam bir daha. Öyle eşsiz biriyim. Bunu bilmiyor muyum, en iyi ben bilirim. İsteyen göz devirsin. Gerçek bu. Bu nedenle pek bir şey canımı sıkmıyor. Canımı sıkan tek bir şey vardı. Önümdeki hayat.

Yazılarımı yayından kaldırmak istedim yine. Onlar beni ayıltan şeylerdi o ayrı ama ben yazınca değişirim. Bu nedenle, değişmiş fikirlerim, her ne kadar güzel çünkü gerçek bir yerden, hislerimden, satırlara aksalar da... Yayında dursalar anlamsız olur gibi geldi. Bir de açıkçası beni stalklayan bağğzıı tanıdıklarım olduğunu sanıyorum. Emin değilim ama sanıyorum. Herkese selamun aleyküm. :) Tanıdığım insanların beni tanımasını sevmem. Tanıdığım insanların beni çok tanımalarını istediğim her seferinde, her şey saçma sapan bir yere aktı. Bu nedenle, artık birine değil, herkese anlatmaya karar verdim. Kendimi değil hayır; hislerimi, gördüklerimi yani aslında: aslımı.

Bu sabah mailime bir mektup düşmüş. Yıldız postasından mıymış acep? Galiba yıldızıma fısıldadığım mektuplarım havaya karışmıyormuş da, bunca zaman zamanda yolculuk yapıyorlarmış. Açık konuşayım, yıldızımın da ben olması veya benden olması kalp kırıcı. Bunu hala kabullenemeyen bir yanım var. Her şeyin kendim kendim KENDİM olması falan. Bunu ben istemedim istemiyorum da ama bir bakıyorum, kendimin yanında kendim varım ve kendim kendime iyi gelmişim. Kendime de... başlıcam. Bu güçlü bir özellik biliyorum ama yani ne yapayım gücünü mücünü. İnsan kendine nazlanamaz ki. Öyle bir şey işte. 

Bu mektupta yazanları artık birebir hissetmiyorum düşünmüyorum aslında. O nedenle bazı yerlerini sansürleyip paylaşmaya karar verdim (belki de sansürlemem). Mektubum bundan tam beş yıl öncesinden geliyor. 21 yaşındaki halimden. Ona göre 26 yaşındaki ben çok uzak bir galakside falandım sanırım. Evet öyleydi. Uzak bir yaştı. Yeniden 21 yaşında falan olmak da istemezdim. Sanırım ben, zamansız biriyim. Öyleyim. Sadece kendimi yaşamam lazım. Neyse işte mektubum... 

Unutmadan: Bu mektubu future me sitesini hala ücretsiz kullanabiliyorken kendime yazmıştım. Sonradan paralı oldu veya ben çok mektup gönderdiğim için bana paralı oldu bilmiyorum. Belki de yeter be bu kadar mektup gönderdiğin demiş de olabilirler.

Önceden, her mektubumu ağlayarak okurdum. Çünkü bilirdim ki, o satırları ağlayarak hatta salya sümük yazdım. Bunun nedeni yazdıklarım değil, kendime yazmamdı. Kendim kendim kendime meselesine uyuzluğum hep vardı! Şimdiyse artık ağlamıyorum. Gözyaşı bezlerimi kontrol etmeyi öğrendim dermişim... Hayır :) Duygulanmıyorum da ondan. Sanırım her şey, kendime aşık olmam için var oldu. Komik.

Bu arada öğretmenliği çok seviyorum. Ama bazı şeyler bana uzak geliyor. Yine de bu meslekle hayata gerçekten başlayacağım gibi duruyor. Benim tereddütüm hiçbir zaman öğrenciler veya öğretmenlik olmadı. Ben iyi bir öğretmenim. Daha da gelişebilecek potansiyeldeyim çünkü. Ve bu, gelişmek istemek, kıymetli bir şey bunu çok iyi biliyorum. Ama ben, diğer faktörler nedeniyle bu meslekten uzun bir dönem soğumuştum. Belki de birilerinde iz bırakabileceğim ve o hep arzuladığım değer görme hissini deneyimleyebileceğim meslekten, sadece ''diğer'' faktörler nedeniyle soğumuştum. Kendi kendime de soğumadım bu arada, soğutuldum. Soğumak en çok beni üzdü yani. Ama aklımda başka bir hayat alternatifi ve aslında isteği de yok. Zorunluluktan dolayı değil, ne istiyorum diye düşündüğümde aklıma bir iş veya meslek değil de bir yaşam geliyor ondan. Bu yaşamı bana hangi iş verebilir? Bu yaşamı ben bana verebilirim. Benim hep kaçtığım, çünkü sorumluluk almaktan korktuğum gerçek işte sadece buydu.

Bir hayat isteği, çok kıymetli bir şey. Ben buna uzun yıllar sahip olamadım. Evet, yıllar. O hayatı en son ne zaman görmüştüm anımsamıyorum bile. Bugün, çok uzun zamandan sonra bugün içimde hissettim. Duygulanmak gibi değil, hisler gerçektir. İllüzyon değildir yani, beyin kimyası ürünü değildir. O kadar uzun süre boşluğu hissettim ki, hislerin ne olduğunu biliyorum. Bir şeyi istemenin ne kadar değerli olduğunu da. Bir şey istemeyen insan, kendini bir yerde konumlandıramıyor. Veya, insanları bilmem ama, insanlar içindeki tek bir insan olan ben, bunu yaşadım.

Bu arada hayat planımda başka alanlarda yüksek yapıp belki bir yayınevinde çalışmak vardı ama olmadı. Çünkü planımı netleştirmedim ve sahip de çıkmadım. 

Bu mektup beni gerçekten etkiledi. Çünkü unutmuştum ve tam da bir gün öncesinden 18 yaşımla yüzleştiğim bir yazı yazmıştım. Ona değerli olduğunu söylemiştim. Sonra ertesi gün bir mail aldım ve 21 yaşındaki halim bu sefer bana değerli olduğumu söyledi. Bu, keyifli bir şey değil. Dramatik de değil ama kesinlikle keyifli de değil. Yine de kendime teşekkür ederim, yanımda olduğu için. :P

Yazımda da neye atarlandığımı bilmiyorum. :) Genel herhalde. Önceden dürüst yazmıyordum. Gerçi dürüst olmak da bana iyi gelmedi. :) Olsun, burası kendi şahsi gezegenim sonuçta. Neptün zaten böyle bir yer. Böööö!


Sevgili İlkay,
Beş yıl... Öncelikle umarım hayatta ve sağlıklısındır. Ve umarım bu mail eline geçer ve şu an bu satırları okuyor olursun :) Beş yıl sonrasında yaşadığına göre 26 yaşında olmalısın. Gerçekten uzak gelen bir tarih bana :) Hayatının nasıl olduğunu kestiremiyorum. Ama umuyorum ki dilediğin gibi, kendin olabileceğin bir hayat yaşıyorsundur. Şu anda bu satırları nasıl bir ruh haliyle okuduğunu da bilmiyorum. Hep biraz melankolik oldum biliyorsun :) Muhtemelen sen de öylesin. O yüzden şimdi nasıl hissediyor olursan ol benim için kocamaaannn gülümser misin :)


Dilerim tam da hayal ettiğin gibi kendi kitaplarını yazıp bastırmış ve başarıyı yakalamışsındır. Mesleğimle ilgili tereddütlerim var. Evet şu an 3. sınıf öğrencisiyim. İstemeden okumadım değil, sen de biliyorsun. Ama kendimi bu meslekte hayal edemiyorum. Etsem bile uzak geliyor, yabancı işte. Rol yapıyor gibi. Küçükken kafamda oluşturduğum o hayali hayatlardan biri gibi. Bana ait değil gibi işte anlıyorsun değil mi? Ama şu an öğretmenlik yapıyorsan da umarım mutlusundur. 


Bu zamana kadar yanında olan tek kişi kendindin. O yüzden kimseye bir şey borçlu değilsin. Kendin dışında. Kendine istediği hayatı vermek zorundasın. Çünkü tek bir hayatın var. Başka yok İlkay.


Sen benden daha tecrübelisin. Ama yine de ben günlüklerimi okurken geçmişimden pek çok tavsiye almıştım. Belki yazdıklarım senin için de bir şeyler ifade eder. Tam da bu yüzden yazıyorum bu satırları. Belki kendini yalnız hissediyorsundur. Hep öyle hissettim az veya çok, biliyorsun. Ama hissetme. Çünkü ben yanındayım. Kendine tutunduğunda daha güçlü olduğunu sana yazdığım tüm maillerde söyledim. Farklı yaşlarına :) Çünkü bunu sana birinin hatırlatması gerekiyor. Umarım 26 yaşında artık bunu içselleştirmişsindir. Ne kadar güçlü olduğunu.


Sana güveniyorum. Umarım sen de kendine güveniyorsundur.
Seni seviyorum. Umarım sen de kendini seviyorsundur.
Seni anlayamıyorum. Çünkü seni tanımıyorum. Ama sen beni anlıyorsun, biliyorum. Beni çok iyi tanıdığın için :)


Yüksek lisans yaptın mı bunu da merak ediyorum. Çocuk edebiyatından yüksek lisans yapmak istiyorum. Umarım bunu benim için gerçekleştirmişsindir. Kitaplarını da raflarda izlemişsindir. Kitabına dair yorumları kocaman gülümsemeyle okumuşsundur. Umarım tüm bunları yaşamışsındır. Umarım dilediğin gibi bir hayatın içindesindir İlkay. Bunu birçok kez yazdım ama bunu yaşıyor olduğunu tüm kalbimle temenni ediyorum. Mutlu olmanı tüm kalbimle, tüm ruhumla istiyorum. Lütfen sen de istiyor ol. Lütfen sen de iste.


Bir de... Onu buldun mu? Her İlkay'a sordum bunu :) Çünkü merak ediyorum. Senin onu bulma ihtimalin hepimizden daha fazla. Umarım bulmuşsundur. Ve umarım beklediğine değmiştir. Umarım onun gözlerinin içinde sadece kendini görebileceğin ve senin gözlerinin içinde sadece onun belireceği biridir. Tam da istediğin gibi. Bulamadıysan da sıkma canını. Ben varım :) Bunu hep söylüyorum ama bunu asla unutma. Kimseye bağımlı olma. Kendini yalnız ve çaresiz hissetme. Çünkü ben varım. Kendine tutun İlkay. Kendine tutunursan asla devrilmezsin çünkü.


Seni çok seviyorum ve sana çok inanıyorum.
Umutla.
Sabırla.
Merakla :)


Ve çokça sevgiyle <3


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Onun var olduğunu görüyor musun?

 

Özel olarak dilek dilenen yerleri seviyorum. Evet bir mumun tepesinde... ahahahahha. Hayır tabi ki! Özel olarak dilek dilenmek için ayrılmış bazı yerler. Bilmiyorum, ben de hayatım boyunca sanırım bir kere denk geldim böyle bir yere. İki yıl önce. Güzel bir manzarası, ağrıları geçirdiği rivayet edilen taşları ve dilekleri gökyüzüne hızla ulaştırdığı söylenen bir postası... aman hayır, ama dileklerin ona yaslandığımızda kabul olduğu inancını taşıyan bir taşı vardı. Tabi ki ücretsizdi bunların hepsi, yoksa orada ne işim var?

Ben en çok etraftaki ağaçları ve güneşin dallar arasından süzülüşünü sevmiştim. Bir de tabii şu dilek taşı nerde nerde olmuştum kabul. O taşa yaslandığımda ne hissetmiştim acaba? Bir taşın aracılığıyla isteklerin kabul olması fikrine bir ''cadı'' olan ben bile inanmam ancak... Böyle şeyleri severim işte. Böyle şeyleri düşünmeyi değil, hissetmeyi severim. Bak gerçekten kerameti de burada bence. Hissetmekte.

O an, önümde güzel bir manzara uzandığından da olacak, dileğim kabul olmuş gibi değil ama zaten benimmiş gibi hissetmiştim. Ah... dileğim öyle uzundu ki eminim Eminem (veya Ceza) moda bağlayıp bir nefeste -tabii içimden- koca paragraflık bir istek tasvirini dile getirmişimdir. Belki de birkaç istek, kabul. Sonuçta bu bir, evet, dilek taşıydı. Hatta ben dilek dilerken halam fotoğrafımı bile çekmiş ahahAHAHHAHAHA. Ciddiyim, dilek dileme anım belgeli. :)

Fotoğrafıma yakın zamanda bakmadım ama şu an gözümün önüne geliyor. Hayır seninle falan paylaşamam. Evet, düşünceli bir yüz ifadem var. Düşünceli ama yumuşak bir ifade. Sanırım içimden bir duayı fısıldar gibi dileğimi geçirirken biraz yorulmuşum ve sırayı falan karıştırırsam her şey bozulacakmış gibi tedirgin olmuşum. Bir de tabii sanırım... benden sonra da dilek dileyecek birileri vardı ahahhahah.

O manzara, dileğime dolmuştu hatırlıyorum. Çünkü o manzaraya bakarak onu düşündüm. Cümlelerimi hızla bitirmek için karıştırdığım kelimelerimi o manzara sakinleştirmişti. Şşşşşş, sakin ol der gibi değil hayır. Buradasın der gibi mi acaba? Hayır. O manzarayı izler gibi.

En sevdiğim yazılarımın sevdiğim şeylerden bahsettiğim yazılarım olduğunu fark ettim. Sevdiğim şeylerden bahsederken gerçekte olduğum öz benliğime geliyorum. Tüm düşüncelerden ve bu düşüncelerin getirdiği hırs, tedirginlik, umutsuzluk, kafa karışıklığı temalı hislerden sıyrılarak, sadece, anlatıyorum. Ah ben hep doğallıkla anlatırım ama... Nasıl desem? Hadi sana soruyorum sevgili okur, nasıl diyeyim, nasıl tasvir edeyim sence bu hissi?

Sanırım ben, bir şeyleri başkalarına gösterme isteğiyle doğdum. Herkesin belli ihtiyaçları öne çıkar ya, işte benimki de bu: Göstermek. Bunu yaptığımda ruhumun yaşına geliyorum. Ve aslında en önemlisi, yapısına. 

Ben bazen kendimi her şeye geç kalmış gibi hissediyorum. Çünkü, beni bir ''cırcır böceği kız'' yapan en temel özelliğimin altında eziliyorum. Bu özelliğin bakımının yapılması gerekiyor biliyor musun sevgili okur? Yoksa, şşşş bu bir sır, seni yaşlandığına dair bir çeşit illüzyona inandırıyor. Üstelik, günışığına aşık bir ruhun olsa bile, buna kolayca inanabiliyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü üst üste deneyimlediğin tek şey bu oluyor. Yeteneğin, seni eziyor. Seninle bu kadar çok konuşmamızın sebebi bile bu. Biliyorum, bu çok çok çok fazlasıyla çok geçici bir çözüm. Yine de beni koruyor. 

Işığın hareketlerini izlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanırım kendime benzettiğimden. Ne!? Sahiden öyle. Ben kurgusal yaşamımda bir ışıktım yavrum. Öyleydim, evet! Bu nedenle de bana, evet, en çok ışık ilham verir.

Bir önceki fotoğrafçılık konuşmamı (burada) yazarken aklıma Küçük Bir Kesit yazılarım geldi. O karakterleri yazmayı özlediğimi fark ettim. Ah hayır yeniden falan yazamam. Hayır baştan da yazmayacağım, en azından sana baştan yazmayacağım. Belki blog dışında yazarım ama sana değil sevgili okur. Yine de belki, hani bir gün, onları iki kapak arasından okuyabilirsin. Onları kolayca tanıyabilirsin. Biliyorum. Belki o kitabı sana ithaf ederim. Evet olabilir. Neptün'den gelenlere veya böyle karmaşık ama afili bir ithaf. Keyifli olur.

Onları özledim. Hayır yazmayı değil, onları özledim. Onları ilk kez gördüğüm anı hatırlamıyorum ancak ışıkla bir ilgisi olmalı. O sıralar şiir de yazıyordum bak. Gördüğüm her şey, ilhamımdı. Bitmek tükenmez bir hissediş. Bunu mu özlüyorum acaba? Yine görüyorum ama hissedemiyorum. Görebilme gücüm beni zehirledi, ondan.

O hikayedeki, Küçük Bir Kesit'teki, kızı çok net görmüştüm. Onun gibi olmak istediğim için değil, o olduğum için. Diğer erkek karakteri hiç göremedim. Son bölümde belki biraz. Bana kendini göstermedi, gıcık. Adı bile birkaç kez değişti. Gerçi Aslı'nın da adı birkaç kez değişmişti neyse. İsim bulmakta iyi değilim. İsim karaktere tam oturmalı, yoksa yok.

Onları liseye giderken yazıyordum. Dolmuşta orda burda. Daha evvel de anlattım birkaç kez. Bir küçük karalama defterine yazardım. O an (anlamlı) birine söylemek istediğim bir söz varsa, onu yazardım. Yaptığım sadece buydu. Aslıyla çok benziyorduk gerçekten. Hele bazı sahneler, şu an gözlerimin önüne geliyor. Mesela ne hikmetse Ozan sabahın köründe Aslılara gitmiş ay yok artık ahhahaha. Birlikte kuş yuvasındaki yavrulara bakacaklardı. Ancak o an güneş mi doğuyordu öyle bir şey. Ozan'ın o zaman bir sesi yoktu, evet aslında temel neden onun sesini duyamamamdı. İlginç mi? Öyle bence de. Ama ben, onu duyamadan yazamadım işte. Bir de tamam, biraz farklı bir karakter yazmak istemiş olabilirim. Duyma engelli bir karakter. Veya depresyonda veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir karakter. Ozan konuşamıyor muydu yoksa konuşmayı seçmiyor muydu? Buna bir süre ben bile karar verememiştim doğrusu. Neyse, o sabaha geri dönelim.

Ben de gün ışığını izliyordum. Onu birine göstermeyi çok mu isterdim acaba? Tam olarak değil. Biraz ama bu nedenle Aslı'nın içine girmemiştim. Zaten Aslı'nın içinde de değildim. Sadece ona, kendi ihtiyaçlarımı yaşattım. Güzel şeyleri birine, evet tamam biraz zorla :), göstermek. O bölümde, o sahnede, bunu Aslı da söylüyor. Ennnn büyük korkumu. İsteyen gidip bakar vallahi (onca bölüm içinde o sahneyi bulana alkış).

Sonra bir tane de dağ başında düğüne gitme sahneleri vardı. Hani şu kulağı işine geleni işiten amcalı bölüm ahahahah. O bölümde çok gülmüştüm. Bir dizide izlesem o dizi kesin favori ve konfor alanı dizilerimden olurdu. Aslı Ozanla dağ başını duman almış yürüyüşlerinden bile korkmazdı. Çok ilginç, ondan acaba neden hiç korkmazdı? Onu sinirlendirmeyi çok severdi. Bunu ben de severdim. Aslı'nın onu sinirlendirdiği kısımları yazdıktan sonra okumayı yani. Gerçek yaşamda tam olarak böyle olmaz. Ama o satırlarda, sadece Ozan'ın gıcık kapma anını görmez, hislerini de anlardık. Ozan'ın gözlerindeki genç kadını görmek, tüm seri boyunca en çok ilgimi çeken şey olmuştur.

Sonradan da uzun süre devam ettim bu seriye ama aynı tadı vermedi. Dil ve anlatımı en iyisi olan Sevgili Bezelyecik serisiydi. Oysa en az kalbimden gelen de o. 

Aslı başka bir kurguda yaşasaydı, sanırım ben olurdu. Bu his güzel. Biz onunla aynı şeyi yapıyoruz. Başka bir şekilde. İkimiz de aynı soruyu soruyoruz: Onun var olduğunu görüyor musun?

Tek fark; o bir kişiye soruyor, ben birçok kişiye.

Bir şeyleri göstermeyi bu yüzden seviyorum sanırım. Bu sorunun varlığı için. Onun var olduğunu görüyor musun? Bir şeyin varlığını, başkalarının gözlerinde de var etmek için. Veya tam olarak bu olmasa da, bir şeyin varlığını birlikte hissetmemiz için. O orada ama bizim içimizde nerede? Bunu sorgulamayı seviyorum. Bir şeyin benim içimdeki konumunu, yeri defalarca değişecek olsa bile, yeniden yeniden bulmayı seviyorum. Buldurmayı da kabul. 

Hissetmek canlı hissettiren bir şey. Çünkü hissedince, varlığını görüyorsun. Kendi varlığını. Bu dünyadaki konumunu. Bu nedenle de gençleşiyorsun. Zaten gençsen bile, gençleşiyorsun. Yaşlıysan da öyle, gençleşiyorsun. Zaten ruh yaşlanmaz ki, ruh deneyimler. Oysa hissetmeyen ruh, üzülür. Üzüntü bir histen ziyade, düşüncelerin tortu oluşturması bence. Hayal kırıklığı da böyle. Hayallerinin üstünü, amalarının kaplaması. Böylece onları görememen. Tüm diğerlerinin arasındaki kendini görememen.

Beni hayatta en çok kıran şey, bir şeyler gösterdiğim kişilerin bana bir şeyler göstermeyi seçmemeleri olmuştur. Bu doğru, evet, hayatta en çok bu nedenle birisine kırılmışımdır. 

Bir zamanlar en büyük korkum olan şeyden artık korkmuyorum. Çünkü onu aştım. 18 yaş civarındaki ben, küçüktü değil mi? Bunu fark ediyorum. Gerçekten küçüktü. Kendine o kadar yüklenmemeli. O eğer zamanın bir noktasında hala nefes alıp veriyorsa, ona gidip bunu demek isterdim: ''Kendine yüklenmemelisin.'' Ve eklerdim: ''Sen benim biriciğimsin, tekimsin. Gül hadi.'' İşte böyle derdim.

O bana bir şey demezdi. Şaşırırdı. Bunun üzerine düşünür ve sana bir blog yazısı yazardı sevgili okur. Ne derdi acaba? Ah dur... ''Bugün yanıma tuhaf bir kız geldi ve bana tuhaf tuhaf şeyler dedi. Şöyle hissettim...'' ahahhahahahah :)

Sadece söylediğim şeyi kabul etsene be kızım. Sadece kabul et işte.

Onu dışarıdan görüyorum. Nasıl göründüğüne bakıyorum. Hala özgüvensiz. Kendini güzel buluyor aslında. Ah itiraf etmek gerekirse çevresinde ondan bilmişi de yok. Bu nedenle mi yalnız hissediyordu acaba? Böyle sanıyor. Belki böyledir, o zaman için öyledir. Birini sevmek istiyor. Kendini sevmek istiyor. Bunu gerçekten çok istediğini biliyorum. Bunu bana biri öğretemez mi diye düşünüyor. Bu konuda dilekleri bile var. Çok yanlış dilekler. Zaten bir işe de yaramaz ki. 

Gittikçe daha da güzel olduğunu düşünüyor. Gerçekten de öyle. Cildiyle ilgili sorunları olsa da, kendini çok beğendiği kesin. O zaman neden... diye düşünüyorum. Karakteri de iyi. Üstüne... bilgili de. Kültürlü bir kız hani. Yetenekli bile sayılabilir. Ama niye? Niye kendini kabul edemiyor acaba?

Bu noktada ona yaklaşmama izin vermiyor. Beni susturmuyor da. Üzgün bile değil. Kendini değersiz de hissetmiyor. Aksine, değerli olduğunu hep bildi. Ama kendini yine de gerçekten sevmiyor. Hiç sevmedi. Bunu istediğinde bile başaramadı. Bu gerçekten üzücü. Onun kendisini sevmesini çok isterdim.

İşin komik yanı, o bana yani geleceğine hep aynı şeyi yazdı: Çok değerlisin. Kendini sev. Kendine güven. Mutlu yaşa. Ve türevi şeyler.

Ben kendimi sevmeyi ondan öğrendim biliyor musun? Bu biraz kalbimi kırıyor doğrusu. Yine de ona teşekkür etmeliyim. O olmasaydı yapamazdım. Kendimi nasıl sevebileceğimi bilemezdim.

İnsan kendini sevmek için bile birine ihtiyaç duyabilir. Ben duydum. Sessizliği duydum. Çok uzun bir süre. Hoş değildi. Ama işe yaramış gibi görünüyor. 

Kendimi sevince, her şey çözülecek sandım. Genç, çocuk ve saftım. Bu da değerli. En azından bir yaşama sığdırılabilecek en değerli şeylerden biri, o yaşamı yaşayan kendini sevmendir. Yine de... seni tutan bağları bir kenara koyabilmen için yetmiyor.

Kafam karışık. Onun da karışık mıydı diye merak ediyorum. Değil gibiydi. Çünkü benden çok daha gençti. Önündeki yılların güvencesini taşıyordu. Bir şeyler yaparım herhalde diye düşünüyordu. Ah... beni görse hayal kırıklığı yaşayacağını hissediyorum. Çok üzülürdü. Benim kabul ettiğim, sindirdiğim ve hissettiğim her şeye çok üzülürdü. Bana kızmazdı, anlardı ama... Bana neden yardım etmedin derdi sanırım. Ben sana güvenmiştim derdi belki de.

Üzgünüm İlkay. Ben de çok üzgünüm ve benim güvenebileceğim kimse de yok. Yıllar, benden herkesi, önümdeki olası İlkayları aldı.

Ben varım, şimdide varım. Tüm sorumluluk bende. Dümen bende. Ve bu, çok... Nasıl bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunu ne kadar çabuk içselleştirirsem, o kadar kolay olur.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Hayatta en çok büyülendiğim şey.

 

Anneannemin çiçeklerini çok seviyorum. Özellikle de baharla başlayıp yaza uzanan süreçte onun bahçesi rengarenk oluyor. Böyle olduğunda bu bahçenin her köşesini fotoğraf çekeceğimi herkes anlıyor. :) Gerçekten, biraz yaşlı özelliklerimden de ileri geliyor olabilir bu çiçek fotoğraflama sevdam ama, ben genel olarak doğa fotoğrafçılığını seviyorum. Farklı açılardan bir nesnenin varlığını izleyicilere göstermek zaten en sevdiğim şey. Öte yandan doğayı ve özellikle de çiçeklerin dünyasını incelemekten ve o dünyayı gözlemlemekten ayrıca keyif alıyorum.

Aslında gökyüzü fotoğraflarım da böyle. Özellikle de sanki bulutların arasındaymışız veya bulutların eennn tepesindeymişiz (evet Sihirli Annem'deki gibi) bir açı yakalayarak yani bir çeşit illüzyon yaratarak gökyüzündeki bulutların dünyasına girmeyi çok seviyorum. Bulut fotoğraflarımı paylaşmayı da seviyorum. Sadece o anı belgelemeyi değil yani, başkalarına göstermeyi de seviyorum. Bakan kişi muhtemelen iki saniye bile fotoğrafa dikkat etmiyor -zaten neye edecek :)- ama yine de o bulutların arasındaymışız hissini başkalarına da göstermeyi seviyorum.

Sevdiğim bir diğer şey de hayvanları fotoğraflamak. Açıkçası bu konuda yelpazem pek geniş değil. Gönül isterdi ki vahşi doğada... dermişim ahahahahha. Vahşi doğa için fazla tedirgin biri miyim acaba? Yok hayır. Ah! Bunu gerçekten isterdim sanırım. Ben gerçekten böyle biriyim aslında. Hayata bir daha gelsem... Oysa hayata ilk kez gelmiş biri gibi hala çok gencim. Ama bazen pek çok şey için ömrüm bitmiş gibi düşünüyorum.

Sualtı fotoğrafçılığı da mesela çok havalııı. Muhtemelen daha masraflıdır da. Dalış ekipmanları, kamera koruma malzemeleri derken ohoooo. Vallahi iki fotoğraf çekeceğiz dedik bu ne tantana! Gidip şerefimle iki aslan üç kaplan fotoğraflarım... Şaka şaka. Sualtı fotoğrafçılığı havalı ve aslında etkileyici. Havalı olduğu için etkileyici değil hayır. Su dünyasını keşfetme olanağı verdiği için etkileyici. İnsan kendini bambaşka bir dünyanın kurallarını keşfederken, üstüne bunu belgelerken buluyor! İnanılmaz bir şey olmalı.

Farklı kültürleri fotoğraflayan kişilere de oldum olası hayran olmuşumdur. Evet, yeni bir dünyayı keşfettikleri için. Farklı kültürler, insanların bakışlarını da farklılaştırıyor. Yüzlerindeki çizgileri, bir aksesuarı veya şalı takma biçimleri... Portre fotoğrafçılığı aslında bahsettiğim. Ama farklı ülkelerin insanlarının portreleri. O kültürleri, insanların değişen yüzlerinden gölge ve ışığın yardımıyla okumak... inanılmaz.

Savaş fotoğrafçılığı da öyle. Çok kıymetli. Ancak insandan pek çok şey götüren bir iş olmalı. Özellikle ödüllü fotoğraflar, bana hep çok ikiyüzlüce gelir. Vahşeti yaşamış insanlar üzerinden sanat yapmak. Bu aslında haberciliğe giriyor ama... Ne bileyim, savaşları durdursa belki bir kıymeti olurdu. Oysa sadece ödüller veriliyor ve fotoğraflar çekilmeye devam ediliyor.

Mimariye dair fotoğraflar çekmeyi ve bu tip fotoğrafları da severim. Bir binanın dokusunu bu yolla keşfetmek... Keyifli olmalı. Aynı zamanda binaların dokusunu, bulunduğu mekan bağlamında fotoğraflamak; yani çevresindeki hayat akışının içinde, insanlar arabalar kediler kuşlar ve daha nice canlı cansız varlık etrafında var olurken, o binanın veya binaların varoluşuna dair canlı bir izlenim bırakmak gibi bu tip şehir fotoğrafları. 

Şehrin içindeki insanları fotoğraflamak da keyifli olmalı ancak pek de ilgimi çektiğini söyleyemem. İnsanlarla uğraşmayı oldum olası sevmem. Yaşayan anların içindeki insan teması hoş ve aslında canlı bir tema olsa da, karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sanırım.

Yol fotoğraflarını da çok severim. Akıp giden yolların verdiği hissi kaydetmeyi. Fotoğraf çeken kişinin o ana dair hisleri de bence fotoğrafa yansıyor. Zaten bakış açısı çok önemli ve özgünlük de böyle oluşuyor ama; özellikle de fotoğraf çeken kişinin de o anı hissetmesi bence fotoğrafa derinlik katıyor. 

Bir varlığı veya anı, kendi gördüğün şekilde yansıtmak. Bu sadece fotoğrafçılık özelinde olmak zorunda değil. Kendi gördüklerini ifade etmek... Hayatta daha çok büyülendiğim ikinci bir şey daha yoktur. 

Doğadaki fotoğrafları ayrıca sevmemin sebebi ise, ışığın yaşam üzerindeki izlerini ve bu yaşamın hareketlerini yansıtması sanırım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


güneşin çiçeğe dokunuşunu çok seviyorum


Hayatın içindeki hayatım.


Ne zaman hayatımla -ve aslında hayatla- ilgili umutsuzluğa düşsem, çocukluk fotoğraflarıma bakmaya karar verdim.

Hayatım mı yazmalıyım, hayat mı karar veremedim. Sanırım asıl sorun, hayatın içindeki hayatımı görememem. Bunun bir anda olan bir şey olduğunu söyleyemem. Bu durum daha çok, sürece yayılan ve içime bazen gıdım gıdım, bazen galon galon sızan çeşitli yaşantılar sonucu ulaşmak zorunda kaldığım ve bunu kabullenmemek için direttikçe daha çok üstüme gelen sonuçların üzerimde bıraktığı hayal kırıklığı merkezli hislerden ileri gelen çeşitli saptamalardan kaynaklanıyor (tanımlamak bile yordu :). Böyle olmasını ben de istemezdim ama günün sonunda bunu temizlemesi gereken benim. Bir diğer öfke nedenim de bu. İnsanlar bozdukları şeyleri kendileri tamir etmeli diye düşünen bir yanım çok çok uzun zamandan beri vardır. Sanırım bir şeyi bozmaktan ölesiye korkan yanımı besleyen düşünce de bu. Komik olan ise, her zaman her şeyi kendimin tamir etme çabası. Oysa zorunda değilim. Bunu kabullenmem değil, uygulamam hep çok zor olmuştur.

Albüm karıştırmayı çok severim. Aslında kardeşimin daha çok fotoğrafı olabilir ama o küçükken dijital kameralar çıkmıştı. Bu nedenle onun fotoğrafları genelde dijital olarak depolandı. Benim küçüklüğümde ise eski fotoğraf makinelerinden kullanılıyordu. Hani sadece fotoğrafçıların filmleri banyo edip fotoğrafları basmasıyla nasıl poz verdiğinizi gördüğünüz o eski kameralar. O fotoğraf makinelerinin yeri bugün bile benim için ayrıdır. Nasıl çekildiğini bilmediğin için ve poz sayın sınırlı da olduğundan sadece anı belgelemeye dayalı olarak gerçek fotoğraflar çekilirdi. Bu nedenle eski yıllarda çekilmiş fotoğrafların olduğu albümlere bakmayı hep daha çok sevmişimdir. 

Annemlerin gençliği, düğün fotoğrafları, benim küçüklüğüm... Bazı akrabalarımızın genç hallerini görmek de öyle; nostaljik, güzel, sevimli. Sence de canlı hissettirmiyor mu? Ben sanırım en çok da o canlılık hissini seviyorum. Gerçekten. Canlılık hissi sadece nostaljide olan bir şey değil tabi ki. Canlılık, anda olan bir şey. Günümüzde anı değil, geçmişe karışan anı tutmaya çalışıyoruz. Zaten anı tutamazsın da, yaşarsın o ayrı. Ama günümüzde, çoğumuz, anda var olmayı değil, anda görünmeyi seçiyoruz. Ah ben bunu seçmiyorum bence ama öyle işte. Anda var olmak. Nostaljide gördüğüm bu. Çekilirken nasıl çıktığını bile bilemediğin fotoğraflardaki detaylarda gördüğüm de bu: Canlılık.

Çocukken çok tatlıydım. Kendime bakınca bile mutlu oluyorum. Çocukken fotojeniktim ben. Büyüdükçe bu özelliğimi yitirmişim gibi görünüyor... Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda içimde şefkate benzer bir his beliriyor. Ancak bu, hüzünlü bir yerden gelen boğuk bir şefkat hissi değil. Bu, eğlenceli bir şefkat hissi. İçimde çiçekler açıyor gibi, kalbimde sakuralar uçuşuyor gibi bir his. Canlı bir his. Tüh be gibi bir his değil, vay vay gibi bir his değil... oy ne tatlı veya ne güzel zamanlarmış gibi bir his değil. Özlem gibi değil, umut gibi değil, burukluk gibi değil. Anda olan canlılığı görmek gibi. Keşke o şey hala bende olsa veya o şeyi yeniden içimden uyandırsam gibi de değil. Zaten bu mümkün de değil. O fotoğraflardan bana bakan sadece bir çocuk. Bu nedenle zaten o kadar canlı. Olduğu gibi olduğu için.

Benim ayrıca yanıma aldığım bir fotoğraf albümüm de var. Sadece kendi çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından oluşan bir albüm. Dolabımda duruyor. Uzun yıllar kitaplığımda onu saklamıştım. Sık sık baktığım da yoktu. Önceden, kitaplığın tozunu alırken bir iki karıştırırdım. Dolaba kaldırdıktan sonra hele varlığı bile aklımdan çıkmış. Biraz önce biraz biraz karıştırdım. Gerçekten, kendime sarılmak istedim. Biraz da mahcup hissettim. Çünkü bugünlerde yine geleceğimden kaçıyorum. Koskoca hayatta, bana bir yer yok gibi bir his. En kötü senaryo gibi değil hayır. Senaryo yok gibi, daha da fenası. Bir senaryom bile olmayacak hissi! Benim gibi biri için inan bana bu, ölümden bile beter. 

Bunu düşünmek istemiyorum ama hayatımın akışı beni oraya götürecek diye ödüm kopuyor. Çok korkuyorum sevgili okur biliyor musun? Çok... Ama fotoğraflardaki çocukluğum, beni hiç tınlamıyor. O, o kadar canlı ki, bu tip ölü fikirlerle işi bile olmaz.

Bir yaşantı arıyorum. Bana aksini ispat edecek geçmiş bir an. En son ne zaman gerçekten kalbimden mutlu olmuştum? O fotoğraflara kadar geriye gitsem bile bulamıyorum. Gerçekten bulamıyorum. Unuttum mu? Her şeyi, saçma sapan her şeyi tüm canlılığıyla anımsayan ben bunu nasıl unutabilirim!? 

Bazıları, o zaman önündeki iyi günlere bak, der. Ne mantıklı bir öneri! Ben de tanımlanmamış bir his gibi o tatmin olma hissi. En son ne zaman gerçekten canlı hissetmiştim, hatırlamıyorum.

Sorun, detayları görememek falan değil. Elindekileri görememek değil. Fazla uzun süre, fazla az şeyi fazla çok görmek. Sorun bu, biliyorum. Oysa kalbim, artık hissetmiyor. Kalbimi mi kapatmalıyım? Boş mu vereyim? Bunu isterim mi? İsteyim mi? 

Kalp, bekleyerek açılmaz. Bunu iyi bilirim. Hiç beklemediğin anlarda açılır. Küçük anlarda. Yine de bu bana artık yetmez ki. Ben bir şey yapmalıyım. O yapmadığım şey, benden beni alıyor gibi hissediyorum.

Sorun başka birinin olması ya da olmaması olayı sanmıştım. Sorun, benim olmamam olamamam sanmıştım.

Sanırım sorun, olması gereken şeyi unutmam. Oldurmam gereken bir şey var ama o şeyi unuttuğum için olmuyor ve ben tüm yaşamım boyunca eksik, yalnız ve kopmuş hissedecekmişim gibi hissediyorum. Düşünmediğimde bile böyle hissediyorum.

Oysa şu an en çok istediğim şey, ev gibi hissettiren bir yerde ukulele çalmak. Belki de, o an kalbinin istediği şey, içinden geçen ilk şey, ilk gerçek şey, aslında yaptığın ilk şey... senin hayat içindeki hayatındır.

Bu da biraz bayat ve geçiştirmeli bir yanıt gibi geliyor kulağa\ göze. Ancak büyük resmi düşünerek insan bulamaz ki. Küçük küçük parçaları yaşayarak belki de, büyük senaryomuza varır ve hatta bunun da ötesinde onu yaşarız.

Umarım kalbim bu yanıtı kabul eder...


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Benimle kalan tek şey.

 

Kahve içmeye ilk kez liseye giderken alışmıştım sanırım. Kahve içerek ders çalışmak bana havalı gelir ve bu nedenle beni moda sokardı. Lisede özellikle de tarih, İngilizce ve biyoloji çalışmayı severdim. İngilizce ve biyoloji öğretmenlerimiz her veya her olmasa da iki derste bir quiz veya sözlü yapardı. 9. sınıfı kastediyorum. İnsanlar sanırım genel olarak 10. veya 11. sınıflardan daha çok keyif almışlardır ama ben lisede hep 9. sınıfı ayrıca bir sevdiğimi hatırlıyorum. Bunun en önemli sebeplerimden biri de öğretmenlerimdi. Çoğunu severdim. Sonraki yıllarda sevdiğim derslerin değişen öğretmenleri derslere bakış açımı ve çalışma motivasyonumu da etkilemişlerdi. 

9. sınıfın başında sınıf öğretmenimiz İngilizce branş öğretmeniydi. G. hoca. G hoca, abartmıyorum, tüm öğrencilik yaşamım boyunca bende yeri ayrı olmuş ve belki de bu sıralamamda (öyle bir sıralamam yok) ilk 3 veya 5 en çok iz bırakan öğretmenlerimden biri olmuştur. Her öğrencisinin gözlerinin içine bakan, onları gerçekten gören, halini hatrını soran... üstüne dersini sevdiren, tatlı sert bir etki bırakan bir kadındı. Her hafta sözlü veya quiz yapardı diyorum! Buna rağmen ondan hoşlanmayan bir öğrencisinin olduğunu pek de hatırlamıyorum. Çünkü hiç kalp kırmazdı. Belki tatlı tatlı dokunurdu, dokundururdu ama bir şeyi bilemedi diye hiçbir öğrencisinin kalbini kırmazdı. Sadece yalanı ve saygısızlığı sevmezdi. En önemlisi, bence onu en çok sevme nedenim de buydu, öğrencilerini birey olarak görmesiydi.

Sene başında sınıf öğretmenimiz birkaç haftalığına G. hocaydı. Onu çok sevmiştim. Ortaokulda İngilizcem iyiydi. 9. sınıf da hatırlıyorsunuzdur belki, İngilizce'nin başa sardığı yani kolaydan zora ilerleyen yılıdır. İngilizceniz kötüyse bile artık iyi olması için bir şansınız daha vardır! G. hocanın ders sonu kısa sözlülerinde kelime anlamı sorduğu da olurdu. Taaa 9. sınıftan bu yana onun derslerinden aklıma kazınan bir kelime vardır: Enthusiasm. Heves, heyecan, coşku, istekli olmak. Bu kelimeyi birkaç kişiye sormuştu hoca. Tam da zil çalmadan evvel bana sorduğunu (günlüğüme bile yazmıştım!) hatırlıyorum. Bana, ''zor bir telaffuzu var'' demişti. Veya bunu sınıfa mı demişti... Ama böyle bir ipucu verdiğini hatırlıyorum. Bu kelimeyi şimdi bile telaffuzuyla hatırlıyorum. Hatta hocamın sesinden bile duyabilirim yeterince odaklanırsam. Bende o kadar iz bırakmış nedense. Belki de bana sorulduğu anda doğru bildiğim içindir.

Sonra sınıf öğretmenimiz değişmişti. Biyoloji öğretmeniz A. hoca yeni sınıf rehber öğretmenimizdi. O da tatlı bir kadındı ama G. hocaya göre daha mesafeli, katı ve tahammülsüzdü ahahhahah. Bir de her boş derste -sınıf öğretmenimiz de olduğundan- biyoloji dersi işlerdi. Allahtan bu derse bayılırdım. Hatta fen grubu dersleri içinde hep en çok sevdiğim ve başarılı olduğum (biraz da sözel olduğundan olacak) biyoloji olmuştur. 9. sınıfta en yüksek biyoloji notlarını alarak hocada iyi bir izlenim bile bırakmıştım.

Defterim tamdı. Hocanın verdiği ek bilgileri bile yazardım. Böyle de yazınca inekmişim farkındalığına geldim ahahahhah. Ama sadece sevdiğimden bunu yapardım gerçekten. Dersi sevdiğimden, hoca bu ilgimi boşa çıkarmadığından ve bilmiyorum işte sadece içimden geldiği için (tabi yüksek not almak istediğim için de) bilgiler öğrenme iştahımı kabarttığından her şeyi eksiksizce not alırdım. Bu nedenle defterim bakkal defteri gibiydi ahahahahha, yani hızlı yazdığım için. Hoca dönem sonunda defter kontrolü yapar, sanırım ders içi performans notu gibi bir notu bu kontrollerden verirdi. G. vardı, o dönemki best friendim. Ona defterimi ödünç verdiğim aklımda. Kendi defterini evde rahatça düzenlemişti. Sonra hoca sınıftaki en güzel defterin G.'ninki olduğunu söylemişti aahhahahah, benim yardımseverliğin enayiliğe dönüştüğü tipik anlara bir örnek. (Bir dakika bu 10. sınıfta da yaşanmış olabilir şu an net hatırlamıyorum. 10. sınıfsa daha kötü çünkü bu olayın üstüne çok geçmeden sebepsizce G. ve ortak arkadaş grubumuz beni ortada yalnız bırakmıştı... Benimki artık enayilik bile değilmiş anlaşılan :).

Tarih dersini de severdim. Hatta tarih dersini hep çok severek, evet ilginç bir şekilde, çalışmışımdır. Ah hayır... Hocasını sevdiğimden falan değil. Zaten B. hoca da öğrencilerini pek seviyor gibi görünmezdi. Kitabi bilgi yazmadıysan kesinlikle sınav cevaplarından puan kırardı ve nerede hata yaptım diye sınav kağıdına da bakamazdın... Yine de tarih çalışmayı hep sevmişimdir. Yazarak ve hikayeler uydurarak çalıştığımdan olacak, çalışırken baya da eğlenirdim. Hatta şimdi anlatırken bile aklımda tarih çalışma anlarımdan görüntüler beliriyor. Kahve içme alışkanlığımı arttıran bir dersti. 

Bir keresinde, sanırım ikinci dönemdi çünkü havanın sıcak olduğunu ve artık hepimizin bitse de gitsek diye takıldığını hatırlıyorum, hoca bir çeşit fotokopi vermişti de sınav için oradan çalışıyorduk. Ah... Ben çalışma masamda önümde çalışma kağıdım açık uyuyakal... Sabah uyanmıştım da metroda bile o kağıttaki sorulara vs bakıyordum. Bu detay niye hala aklımda ahhahahah. O sınavdan kaç almıştım acaba? :)

Lisede en sevdiğim şeylerden biri de sınavlardan önceki derslerde eğer derse anlayışlı bir öğretmen giriyorsa bizi serbest bırakıp arkadaşlarımızla sınava çalıştığımız anlardı. Gerçekten de çalışırdık bu arada. Herkes yakın arkadaş grubunun yanına giderdi ve ders çalışırdık. Bir insan liseye dair bunu niye özler ya ahahahahha, bende harbiden ineklik varmış haaa. :)

Sevdiğim öğretmenlerimi anmışken pek sevgili, hala da çok sevip saygı duyduğum dil ve anlatım dersi öğretmenim N. hocadan da bahsetmeliyim. Hep onun gibi biri olmayı içten içe istiyordum sanırım. Bana nasıl bir insan olmayı, nasıl bir izlenim bırakmayı düşünüyorsun deselerdi o yıllarda, N. hoca gibi derdim. İçi de dışı da (tabi görülen kadarıyla) hep çok anlayışlı, iyi, sempatikti. İçtendi. Yıllar sonra onu instagramda bulduğumda bile mesajıma içtenlikle dönmüştü. Ve hala çok güzel bir kadın. :) <3 Sanıyorum ki onu sevmeyen öğrencisi de yoktu. 

Onun derslerinde (sadece 9. sınıfta değil, onun dersime girdiği 4 yılda da - tabi 4 yıl dersini almışsam) elim hiç aşağı inmezdi. Sanırım sonradan dil ve anlatım dersi başka bir derse dönüşmüş veya başka bir dersle kaynaşmış (kardeşimden biliyorum) ama bizim zamanımızda edebiyat dersi ile dil ve anlatım dersi ayrı ve başka derslerdi. Dil ve anlatım daha benim branşıma da yakın konuları işlerdi: Türkçe. Yani Türkçe'nin ses olaylarını, anlatımını, gramerini vs işlerdi. Edebiyat ise eski edebiyat (divan edb.) ağırlıklıydı ve pek benlik değildi... (üni.'de bile bu konuda ezberimin ötesine geçemedim...) Neyse, dil ve anlatımda zaten Allah vergisi bir yeteneğim :)))) mi vardı mı desem... İlgiliydim de derse, hoca da sempatik biri zaten, hep derse katılırdım. Hocanın sınıfa sorular sorup kafamızı karıştırma anlarını severdim. Hatta öyle bir anı şimdi anımsadım. Ne sormuştu tam hatırlamıyorum ama sanırım bir ses olayıydı. Herkes fikrini söyleyerek derse katılıyordu, evet herkes! Herkesin merakına dokunarak ilgilerini derse çekmeyi başarmıştı N. hocamız. Ben de tabi bilemiyorum ya hırslanmıştım sanırım. Kim bulmuştu yanıtı veya biri bulmuş muydu hatırlamıyorum ama keyifliydi. (Ben bulamamışım ya unutmuşum ahahahha).

Sevdiğim başka dersler de olmuştur elbet. Bazen bir dersten genel olarak pek hoşlanmasam da, bazı derslerinden keyif alırdım. İnsan yeteneklerine uygun olan derslerden daha bir keyif alıyor tabi. Hocanın tutumu, öğrencilere bakış açısı ve tavrı da öğrencilerin derse bakış açısında etkili. Gerçi şimdiki lise grubu nasıldır bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum doğrusu. Hala genç bir nesilden olsam da, bizim zamanımızda :) bile hocadan çekinme vardı çünkü. Saygı vardı en önemlisi. Hocaya saygı, derse saygı. Hatta kendine saygı. Öğrenci kendine yediremezdi bir kere (ya da vazgeçtim, bazıları arkadan konuşup yüze gülmeyi kendine baya baya yediriyor hocayı da kandırıyordu :). Tabi benim lisemde, en azından benim jenerasyonumda, hiç taşkınlık yapacak öğrenci de yoktu. Hatta onların hepsinin iyi aile çocuğu olduğunu düşünürdüm. Kibarlıktan vs değil, özleri iyiydi ondan. En azından benim sınıf arkadaşlarım öyleydi. Hepsine bayılmazdım (tüm lise yaşamımı kastediyorum), hatta bazen bazılarına gıcık kapardım içten içe :) ama yine de özleri iyiydi o zaman da bunu kabul ederdim.

Lisede sabahları okula erken gidip kahve içmeyi çok severdim. Hatta kafeine olan duyarlılığım da sanıyorum ki o yıllarda böyle böyle gelişmişti... O sohbetlerin tadını sonradan hiç bulamadım. Sabah sohbetleri. Hele okulun ilk yılında, ki bence 9. sınıfı çok sevme sebebim kesinlikle bu, dolmuşlar geçe kalınca dolu olduğundan almıyor diye okula çok erken gidiyordum. Hava da fena değilse, hatta bazen kötüyse bile... belli bir saate kadar okulun iç kapıları açılmıyordu. Kantinde veya bahçede kendi halimde otururken, kahve içerken veya kitap okurken yanıma mutlaka biri gelirdi. Bazen tanımadığım biri. Sohbet ederdik ve bu gerçekten keyifliydi. O zamanlar üstümde sanki -teşbihte hata olmaz- bir çeşit şeytan, ah tamam melek!, tüyü vardı. Varmış yani. İnsanlar kendileri bana gelirlerdi ilginç bir şekilde. Ben kendime bir gram değer vermediğim için bunu göremiyordum ama öyleydi. İnsanlar, bana gelirlerdi. Arkadaşlarımı ben değil, onlar beni seçmişti. Hatta sadece arkadaş da değil, anladın işte, genel olarak insanlar sohbet falan açarlardı. Ah... bunu yeterince değerlendirememişim!

Neyse. Belki de değerlendirmişimdir. Çünkü birisi konu açtıkça sohbet etmiş, konu ilgimi çektikçe sohbeti sürdürmüşümdür. Hatta erkeklerin de kitap okuyan varlıklar olduğunu ilk kez lisede keşfetmiş ve hayrete düşmüştüm ahahahah. Çünkü ortaokuldaki erkek olan sınıf arkadaşlarımın kitabın k'siyle bile ilgilendikleri yoktu ki... nereden bileyim böyle bir şeyin mümkün olabileceğini ahahahahha, of tamam.

Yakın arkadaşlarımdan kitap ödünç almayı ve ödünç vermeyi de sanırım :P severdim. Okul çıkışlarında civardaki kitapçıları gezmeyi ve keşfetmeyi de severdim. Tamam, kitap almayı da severdim. :) Hatta vaktiyle eski bookstagram hesabımı o dönemki çok kitap okuyan yakın arkadaşımın bookstagram açmasından cesaret alarak açmıştım. Kitap bloğum vardı (Mart 2015'te ilk yazımı yazmıştım) ama bloğun bir instagramı yoktu. Sanırım yaz mevsiminde yapmıştım bunu. G. ile birlikte kitaplarımızın fotoğraflarını çekip birbirimizi etiketlerdik ahahhahah, ne günlerdi.

Lisenin ikinci yılı benim için buruktu. O zaman için tek artısı, sanırım, F idi.

Son iki yıl ise kafamda bir bütün olarak var. Hele son yıl zaten artık üniversite sınavı telaşından ibaretti... O yıl bile ne kadar uzakta kaldı şimdi ne tuhaf.

Üniversitenin ilk gününü bile, en azından bazı anlarını, net hatırlıyorum. Kampüsüme bayılmıştım. Hep sevmediğim şeyleri yazdım son zamanlarda ama sevdiğim şeyler de çoktu tabi ki olmaz olur mu hiç? Hele de benden bahsediyoruz, mutlaka sevdiğim bir şeyler bulmuş ve hatta onu olduğundan on kat büyütmüşümdür zihnimde. :)

Benim hayal kırıklığım tartışma ortamının eksikliğine yönelikti. Kimse ya fikrini dolu dolu paylaşmıyor, ya da fikir tartışmasına girmiyordu. Üniversitede fikir üretmeyeceksek ve sadece vakit dolduracaksak üniversitede olmanın anlamı neydi? Hele ki öğretmenlik okurken... Hele ki Türkçe branşına sahipken!? Bu beni gerçekten yoran bir şeydi. Araya giren pandemiyi saymıyorum bile... Son yıl her şeyi aşmıştım ve derslerde tartışma çıkaran (hoca müsaitse :) bendim ama benimle kimse fikir alışverişi yapmıyordu! Herkes kpss çalışıyordu. Hadi ama... İlk yılda bile kimse fikir alışverişi yapmıyordu ki! Benim gibi biri için yaşanabilecek hayal kırıklığı boyutunu var tahmin edin. Bunu aştım (bir zahmet :) ama hani yeri gelmişken de söylemeliydim pardonn.

Yüksek lisans da aynıydı. Ben oraya hakkımla girdiğim halde... Bunu yazdığım için yazımı yine silmek mi isteyeceğim merak ediyorum ama gerçek buydu... Ben oraya hakkımla girdiğim ve en önemlisi öğrenmeye aç, meraklı, saygılı bir öğrenci olduğum halde, her paylaşım yapma istediğim ağzıma tıkılmıştı doğrusu. Kendimi orada fazlalık gibi hissetmiştim. Baştan sona! Zaten üniversite yıllarım benim için hayal kırıklığı olmuşken... bir de hayalim olan yüksek lisansı böyle yaşamak üzücüydü. Gerçekten öyleydi. Acaba deneyimli bir öğretmen olsaydım fikirlerimin bir önemi olur muydu merak ediyorum. Keşke kazanmasaydım diye düşündüğüm çok zaman oldu. Bazen bir şeyi kazanmamak gerçekten bizim için daha hayırlı olabiliyormuş.

Zaman aktı geçti. Kardeşim bile 20 yaşına geldi. Kocaman bir kız oldu. Bu bana ne hissettirmeli bilmiyorum. Yaşlı hissetmeme şaşmamalı. :) Hep bir ablam veya kendini bir şey sanmaması koşuluyla abim olmasını istemişimdir. :P Belki o zaman bu kadar erken yaşlı hissetmezdim.

Ne diyordum, zaman hızlı. Pek çok şey değişti. Değişmemiş gibi görünen şeyler bile artık bambaşkalar. Benimle kalan tek şey, kahveye olan bağlılığım oldu hahahhaha. Tabi aramıza biraz mesafe koysak daha iyi olur ama... neyse. 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Kalp ve Beyin, Nick Seluk)


Popüler Yayınlar