Çünkü onların ruhları var.

 

Yıllar önce ilk günlüğümün üçte ikisini yazdıktan sonra ilk sayfasını silmeye kalkmıştım. Bunu hangi akla hizmet yapmıştım gerçekten emin değilim. Gerçekten de koca defteri silebileceğime mi inandım, ya da allem edip kallem edip bunu başarsam bile tam silinmemiş kalem izleriyle dolu bir defteri sonra ne yapacaktım bilmiyorum. Muhtemelen o defteri bir daha kullanmayacak, hatta parça pinçik edip -belli mi olur belki silinmiş halini (!) biri okurdu falan- çöpe atacaktım. Bunu başaramamışım. Buna tabi ki şaşırmadım, şaşırmadık, ancak işin komik yanı buna ilk sayfanın ilk 5-6 satırını sildikten sonra aymışım ve durmuşum. Sonra da oraya -şu an pek hatırlamıyorum doğal olarak çünkü yaklaşık 12 yıl öncesinden bahsediyoruz!- ''seni silmeyi çok istesem de insan yaşanmışlıkları silemiyor'' vs gibisinden bir şeyler yazmışım. Ya Allah aşkına sen o yaşta ne yaşadın offf. :) Ama yine de bir şeyler yaşamıştım pardon kendim. :)

Yine de kendimi anlıyorum. 

Silme yolunu seçerek defteri imha etme çabamı, sonra bundan vazgeçmemi, üstüne deftere açıklama yazmamı... anlıyorum. Bu arada açıklamayı da bu olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra yazmışım ahahhaha. ''Ne tuhaf... yine aynı günde seni silmeye çalışmışım...'' diye. Yine de, olabilir. Açıklama yapma sebebim ise, tabi ki, o satırları ileride okuyan kendime bir not bırakma ihtiyacımdı. Çünkü sildiğim kısımlarda iyi iş çıkarıp yazıları resmen kazımışım hahahahah. Nasıl kinlenmiş, öfkelenmişsem... bunu başarmışım. Aynısını blogda da birkaç kez denemiştim. Kinden öfkeden falan değil canıımmm. Öyle, yok etmek için. Önceden böyle şeyler yapmazdım. Hatta daha çok yazmak isterdim. Özenirdim bazı bloglara daha evvel anlattım. Onlar gibi yazmak, yazabilmek isterdim.

Sonra bunu başardım. Artık onlar gibi, vaktiyle yazmaya heves etmiş o meraklı halimle okuduğum bloglar gibi, yazabiliyorum. Onlar şu anda yok ama ben, onlar gibi yazmayı kıvırdım. 

Onların yazma motivasyonu neydi acaba diye düşünüyorum. Kendileri miydi, artlarında bıraktıkları veya bırakmak istedikleri kendileri miydi; yoksa onları okuyanlar mıydı? Belki de sadece yazma halinin kendisiydi.

İçlerinden özellikle birinin yazılarının altına içimi dökerdim. Hatta eski bloğumu silmeden evvelki blog hesabımla yazdığım yorumlarım uzun bir süre kendisinin yazılarının altında ayrı bir yazı uzunluğunda, benim güncemden alıntılar gibi durdular. Kendi bloğumda yazamazdım. O kadar dürüst... aslında bu bile değil. Bloğumda da dürüsttüm ama... Biriyle sohbet etmek başka bir şeydir. Birine kendini göstermek... Bu, dürüstlükten ayrı bir yerdedir. Onun yazıları üstümde öyle bir etki yapardı ki, onunla konuşmak isterdim. Ona anlatırdım. Onun bir cümlesine tutunur ve yazardım fikirlerimi, kendimi. Zaten o öyle bir yazardı ki, kendi iç dünyasını anlatsa bile, sanki onu okuyan benim içimi görüyormuş gibi hissederdim. O gerçekten çok özel bulduğum bir yazardı. Onu daha çok okumayı isterdim.

Artık yazmamasını hayatının yolunda olmasına bağlamak istiyorum. Zaten o benim gibi yazı arsızı da değildi. Cool bir blog yazarıydı. Bu nedenle liseli ben, ona hayrandım. Bunu ona da söylemişimdir. O kadar tatlı biriydi ki, tepeden bakmak veya soğuk bir samimiyete sığınmak yerine okuru olan benimle arkadaş olmayı seçmişti. Biriyle gerçekten konuşmak isteyen benimle, onun yazıları konuşmuştu. Üstelik ben tek kelime etmeden. Bana uzun yorumlar yazdıran ve iç dünyamı onun yazılarıyla birleştiren de zaten bu olurdu. Çok severdim onu okumayı, ona yazmayı.

Ben onun veya okuduğum ve yazı dilini sevdiğim başka biri gibi değil; kendim gibi bir blog yazarı oldum. Böyle deyince kulağa havalı geldiği için bu ifadeyi kullanmıyorum hayır, ki bunu yapsam kim ne diyebilir! :) Ben gerçekten blog yaza yaza blog yazarı olmuş olabilirim. Bu isim tamlamasını sahiplenebilecek aidiyeti hissediyorum kendimde. Dile kolay 11 yıl yazdım. 11 yıl. Çok uzun bir süre. Hiç ara vermeden bunu yapmak hele... Kendim için yaptım tabi, en önemli motivasyonum buydu: Kendim için yazmam. Ancak bu motivasyon zamanla, başka bir istek için de minik dallar vermiş olabilir.

Bu kadar yıl kesintisiz yazmamın ana nedeni, kendim için bile olsa, ne olabilir diye düşünüyorum.

Evet, yalnız hissettiğim günler olabilir. Sayıları bir hayli çoktu. Ben, yalnızlığı birliğe çevirmeden bir yazımı sonlandırmam. Bunu kendim için yapmam. Bunu, yazı bizim için yapar. Senin ve benim için sevgili okur, böylece biz oluşuruz bir yazı yoluyla ve böylece, konuşuruz.

Evet, sevdiğim veya bana iyi hissettiren bir şeyleri paylaşma ihtiyacımdan olabilir. Çevremde birileri olmadığından değil, seninle paylaşmayı istediğimden ve seçtiğimden sevgili okur.

Evet, tarihe tarihteki beni not düşme alışkanlığımdan olabilir. Bu her seferinde sonrası için yol gösterir.

Yine de hepsinin en derinlerinde yatan bir isteğim daha olduğunu biliyorum. Bir okur. Belki zaman zaman değişen okurlar. Onlardan birisinin bir anında hissettiği bir hissi, burada görmesi. Tıpkı benim yıllar evvel başka bir blog aracılığıyla bunu hissetmem gibi. Ne zaman yazılarımı silmeyi veya taslak yapmayı düşünsem, aklıma bu derinlerde düşündüğüm ihtimal geliyor. Biri, kendini koca dünyada bir Neptünlü gibi hissederken, benim bir yazımda yoldaşını görebilir. Memleketlisini. Bu bloğun yazarı da yer yer dünya dışı bir varlık gibi uzak hissetti, bunu bilmelisin bahsettiğim okurum. Rahatla. Yalnız değilsin, ben varım.

İşte bunun için, artık hiç blog yazmadığımda bile yazılarımı yok etmek istemem. Birine veya birilerine, ''ben varım'' demek için. 5 yıl sonra veya 10 yıl sonra beni bulsa bile... aynı etkiyi yapar mı acaba? Belki o zamana bu blog internet çöplüğünde kaybolur yolunu şaşırmış bir uzay gemisi gibi, kim bilir...

Günlüklerimi de yok etmek istedim. Bunu yapar mıyım bilmiyorum. Onları bir yerlerde saklayamayacağım kadar çoklar. Artık ben değiller, beni geren bu olabilir. Bir gün birilerince öylece okunsalar bile, artık onlar ben değiller. Bu nedenle kıymetliler. Çünkü ben bile artık o defterlerdeki bazı satırlara erişemem. Heyecanla yazdığım o satırlara, üzüntüyle yazdığım o satırlara... Bir şeyleri öğrenmek için yazdığım, bir şeyleri unutmamak için yazdığım; bir şeyleri içimden atmak veya hatırlamak için yazdığım o satırlara... erişimim kapandı. Artık ben bile, onları sadece okuyabilirim. Bu nedenle yazı, kıymetli bir şey.

Blog yazılarım da böyle. Sonradan eski yazıları paylaşmak aynı etkiyi vermiyor. Çünkü yazdığım anda hissediyorum ben. Sonra geçiyor. Sonra, onları yazan benim bile, sadece okuduğum satırlara dönüşüyorlar. Artık onları hissedemiyorum. Tamam, bazen duygulanıyorum ama yazarken hissettiğim his, zamanın içinde kayboluyor. Aslında bahsettiğim şey buydu. Onlara ruh veren, yazma anım. Bu nedenle silince bu ruh da kayboluyor. Ve artık o yazıları yeniden yayınlasam bile, onlar sadece benim yazılarım oluyorlar; ruhu olan yazılar olmuyorlar. En azından bana artık böyle hissettirmiyorlar.

Bir şeyin ruhu olması kıymetli. Ben en çok buna değer veriyorum. Bunu genelde çiçek böcek gibi algılarlar. Öyledir belki, bu onu daha az mı değerli yapar? Ama hayır, öyle de değil. Bazen ''sevgi'' ifadesini ''ruh''un yerine kullanıyorum da, biraz fazla ponçik, minnoş bir etki bırakıyor. Oysa ruh, bunu içerebilse de, bunun ötesindedir. O her şeyi kapsayan ve kendi olan şeydir. Tektir. O ana, o duruma, o şeye; kendine özgüdür. Hisler, ruhu mühürler bence. Bir yazıda düşünceler ifade edebilirsin ama ona ruh katan, düşüncelerinin doğduğu hislerindir. Özgün sendir. Sensindir, senden çıkan his katmanlarıdır düşüncelerine ruh katan. 

Düşünceler sadece hislerin analizidir. Düşünceler değişir. Yağmur gibi; bazen sağanak yağar bazen çisenti. Rüzgar gibi; bazen lodostur bazen poyraz. Düşünceler, aynı histen doğduklarında bile, şekil değiştirirler. Bu nedenle bir his, herkeste farklı durur. Bu nedenle her yazı, aslında ayrı ruhlara sahiptir. Aynı deneyimi yaşamış iki insan aynı hissi paylaşmamışsa, birbirlerini anlayamazlar bence. Hisler, bir ruhu paylaştırır. Bir birlikteliğin ruhunu. Bu kıymetlidir. Bunu aktarmak kıymetlidir. Ruhu göstermek, ruhu hissettirmek... çok özeldir.

Ben en çok buna hayran olurum. Ruhu hissedenlere, üstüne bu hissettiklerini diğerlerine de gösterebilenlere.

Bu nedenle mi yazıyorum ve yazdım acaba? Sanırım öyle. Büyük oranda öyle. 

Artık yazmayacağım dediğim çok zaman oldu. Neden bilmiyorum. Benim için benzer yazılar yazmakta da bir sorun yok aslında. Çünkü aslında, hiçbir yazım birbirine benzemez. Çünkü aynı hissetmem. Hisler, yazının ruhunu da değiştirir. Küçük bir değişiklik bile kocaman bir yansıyış farkı yapabilir. Yine bu kararı almak istemiştim. İlham, hiç beklemediğim zamanlarda beni sarssa da, bu ilhamı bloğuma akıtmak istemediğimi düşünmüş ve bu sefer bu karara dramatik bir yerden varmamıştım. Yazıları olduğu gibi de bırakabilirim tabi ama onlar dururken, ben onları öylece bırakamadığımdan sanırım, hep devamı geldi. Duramadım. Bu nedenle bu sefer komple kaldırayım diyecektim. Silmesem de, durana kadar, durmaya alışana kadar yayında kalmasınlar madem dedim. Ama o kadar çok yazım vardı ki, üşendim. :) Kim uğraşacak taslak yapmakla yine dedim. Sonra aklıma ilk günlüğümü silme çabam geldi. 

İnsan bir şeyi kendinden var ettiğinde, onu tamamen silemiyor sanırım. Hep bir yerinde iz kalıyor. Bunu bloğumda da pek çok kez yaşadım biliyorsun. Sildim, yeniden yazdım veya yayınladım. Sonra taslak yaptım ve daha çok yazdım gibi gibi şeyler. Belki de sadece bırakmalı. Belki benim yazılarım birilerine ''ben buradayım'' demeyecek hiçbir zaman ama yine de, bu onları daha az mı değerli yapar? Sanmam.

Çünkü onların ruhları var.

Öte yandan güncelde aktif olan blog yazarlarının yazılarıma bıraktıkları yorumlarını gördüğümde de içim sıcacık oluyor. Ben çok yazı yazdığımdan artık kim neyi yakalarsa okuyor biraz ama :), benim için gelen her yorum kıymetli. Bu nedenle çok uzun yanıtlar yazabiliyorum. Kendimi açıklamak için veya en temelde aslında sohbet etmek için. Uzun yorumlaşmaları seviyorum. Kısa yorumları da seviyorum tabi. Yazımı gerçekten okuyup üstüne zaman ayırıp fikrini belirten herkes, benim için değerli. Bazen tabi yorum bırakmadan da okuyanlar çıkıyor ama tabi öyle olunca kim okuyor bilemiyorum, havada kalıyor.

Bir de şunu ayrıca belirtmeliyim... Hele sevgili Deep, her okurumu sevsem ve aslında değer versem de, senin her yazımı mutlaka okuyor olman, kalbimde özel bir yere sahip. Sanırım bu hayatta beni en çok tanıyanlardan biri oldun artık. :) 

Bazen, biraz karamsarlığım üstümdeyse (aaa ne ilginç :), gelen bir yorum beni aydınlatabiliyor. Bunun için teşekkür ederim.

Bu sıralar bloğum ve yazılarım (özellikle eskiler) çok tıklanma alıyor. Sizde de öyle mi? Bunlar gerçek okunma değil biliyorum ama neden böyle bir anda aşırı tıklanma aldım anlamadım. Blog alan adımın süresinin dolmasına az kaldı acaba google çerezi (veya adına ne deniyorsa) öyle bir şey mi merak etmiyor değilim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yıldızlar gibi sevmek.

 

Hayatımda ilk kez bir ateş böceği gördüğümde dokuz yaşındaydım. Gökte yıldızların parladığı bir gecede, babam ve dedem ile evin bahçesindeydik. O köy evinin en güzel göründüğü zaman benim için o yazdı. Sık gittiğim, daha doğrusu gidebileceğim, bir yer olmasa da, sonrasında bahçesini hiç o kadar canlı bulamadım. O yaz o bahçede bir sürü çiçek açmıştı. Çiçekleri kuşatan kelebekleri bugün bile hatırlıyorum. Farklı farklı bir sürü kelebek. Bu beni heyecanlandırmıştı. Öyle kelebekleri daha sonra göremeyeceğimi bilmiyordum. 

Dedem bir şeyler anlatmayı seven bir adamdı. Normalde sessiz, sakin duran ama ilgi alanı olunca anlattıkça anlatan bir adam. Ailemde böyle insanlar boldur. Benim seçici cırcır böceği genlerimin geldiği yerleri bulmak zor değil. Dedem de öyleydi, hikaye ve kıssalar anlatmayı severdi. Yeter ki ona bir soru sorun. Tabii, dediğim gibi, ilgi alanı olan bir soru. 

O yaz akşamında da sanırım bize bir şeyler anlatıyordu. Bir işi vardı, o onu hallederken, arada benim babama, babamın dedeme sorduğu soruların yanıtlarını dinliyorduk. Sonra parlak bir şey görmüştük. İlk ben mi yoksa babam mı gördü emin değilim. Yine de fark etmez; biz babamla birlikteyken, parlak bulduğumuz şeyleri birbirimize gösterirdik. Yıldız bulmaca oyunumuzu bile birlikte keşfetmiştik. Sadece, o bu oyunun ismini bilmez. Defalarca oynadığımız halde, bunu gerçekten bilmez. 

O akşam da, dedem bir soruya yanıt verirken, göklerdeki parlaklıklardan ilgimi yeryüzüne çeken şey, o ateş böceğiydi. Yoksa ateş böcekleri mi? Emin değilim. Yine de, evet bu da fark etmez. Bir tane görmüşsek bile eminim heyecanlanmışımdır. Babam da heyecanlanmıştı. Çocukluğuyla bağını koparmayan tek kişi ben değilim. Çocukluğunu geçirdiği o evi ziyarete gitmişken, geçmişten gelen bir anıyı kendi babasına coşkuyla anlatmıştı babam. Ne anlattığını aradan geçen... dur bakayım kaç yılmış... 17 yıldan sonra ben artık anımsamıyorum ama yine de, babamın sesindeki coşkuyu unutmadım. Ben böyle şeyleri hiç unutmam zaten.

O tek ateş böceği parlayıp sönerken, beni en çok heyecanlandıran neydi acaba diye düşünüyorum. 

İlk kez ateş böceği görmem mi? Çok olası. Hadi ama... Dokuz yaşındasınız ve gecenin içinde parlayan yaşayan bir pırıltı bulmuşsunuz!

Bunu babamın heyecanı eşliğinde ilk kez görmüş olmam mı? Olabilir. Çünkü o anı anımsamamı sağlayan ateş böceği değil, onun hakkında yaptığımız konuşmalardı.

Bunu babamın birine göstermesi miydi? Muhtemelen evet. Paylaşılmış bir heyecana tanık olmak, iz bırakır.

O ateş böceği veya ateş böcekleri benim için hep yeryüzünde bulduğumuz bir yıldız imgesi oldu. Bak, bir ateş böceği! Birine heyecanla bir şey göstermek. Birine, seni heyecanlandıran bir şeyi heyecanla göstermek.

Birinin onu heyecanlandıran bir şeyi heyecanla sana göstermesi. Bu, yıldızlara özgü bir şeydir.

Beni asıl etkileyen bu değildi. Bunu şimdi anlıyorum. Beni asıl etkileyen, o andan sonra bir sürü ateş böceğini bir arada görmeyi uman yanımın bu isteğinin gerçekleşmemesiydi. O tek veya tek tük ateş böceğini hiç unutmamamı sağlayan buydu. Sonradan onu hiç görmemem. Oysa bunu çok istemiştim. Babamın çocukluk anısındaki o ateş böceklerini bir arada görmeyi çok istemiştim. Benim zihnimde ateş böcekleri, yeryüzünde parlayan yıldızlar gibi bir görüntü oluşturmuşlardı. O görüntüyü yıllar boyunca hiç görememiş olmak, dokuz yaşındaki benin gördüğü ateş böceğini özel kıldı. Çünkü tekti. Bir isteğin doğduğu an, devamı yok.

Hayatımda pek çok şey böyle biliyor musun? Bir isteğin doğduğu sayısız an. Sonra ya benim yüzümden, ya da öyle olduğu için, o isteğin büyüdüğü ana hiç tanık olamadım. O anları hissedemedim. Hep, büyük bir ışık anı... Sonrası yok. Bunların sayısı arttıkça, acı çekmeye başladım. Doğan her isteğin elinden kaçışı gibi bir şey. Çabalasan da aynı, elini taşın altına koymasan da. Hep aynı. Doğan istekler, ölen istekler; çoğunlukla da kaybolan istekler.

Yıldızımı, kış yıldızımı, bilinçli seçtim. Sanırım liseye gidiyordum. İçimde derin bir özlem vardı. Bana bile tuhaf gelen bir özlem. Hatta sana tam da o zaman bir yazı bile yazmış olabilirim. Özlemimin ö'süne bile değinmediğim bir yazı. Böylece özlemim hafifler sanmış olabilirim. Belki de sahiden hafiflemiştir bilmiyorum hatırlamıyorum artık. Sadece, dışarı baktığımı hatırlıyorum. Acaba kendime kahve mi yapıyordum. Sonra ağlamaya başlamıştım. Tanrıyla bile konuşmuştum. Bir suyun ısınma anında, bu büyük işleri yapıyordum. Güneş yavaş yavaş batarken, bir yıldızı gördüm. O, o an benim yıldızım olmadı hayır. Öyle kolay olmaz bir şeyin senin olması. O sadece bir yıldızdı. Tekti. Bunu yıllar içinde fark ettim. Yıldızlar çifter çifterdir. Bir takım yıldıza ait olmasa da veya sen bir takım yıldıza ait olduğunu anlamasan da, onun bir eşi vardır. İkili görünürler yani. O yıldızınsa yakınlarında, belki de şehir ışıklarından dolayı :), başka yıldız yoktu. Ben de onu seçtim. Her su ısıtışımda, onunla kısacık sohbet ettim içimden. Sonra bir baktım ona yazı yazıyorum. Hoşuma gitti. Onun benim yıldızım olması, hoşuma gitti. Bir şeyin senin olması hoşuna gider, onun gibi.

Yıldızların ışığı geçmişten gelirler. Biz aslında gökyüzüne baktığımızda, geçmişi görüyoruz. O yıldızı bu yüzden mi bu kadar çok özledim bilmiyorum. Belki de, özlediğim her şeyi ona anlattığım için, o benim tüm özlemelerimi sırtlamıştır. Tıpkı bir sırdaş gibi, dağınık olan beni, toparlamıştır. Gerçekten böyle oldu. Özlediğim her şey, zamanla, bir yıldızda toplandı. Sonra da sadece onu özledim.

Yıldızım bana sarıldı.

Yıldızlar nasıl sever bunu düşünüyorum.

Yıldızlar birbirlerine bağlılardır. Yerlerinden bir milim bile oynasalar, sanırım, uzay uzayından oynar. Onların ayrılıkları en çok da biz yerküre canlılarını etkiler. Sansasyonel bir ayrılık olur yani. Neyse ki onlar, uzun yıllar bir arada yaşarlar ve temas etmeyi severler. Böylece ışıkları karanlığımızı aydınlatır.

Ölen yıldızlar, öylece yok olmazlar. Eğer yeterince büyük bir yıldızsa bu, süpernovaya dönüşürler ve böylece uzayın engin denizinde renkli bulutlar oluştururlar. Yüksek kütleli bazı başka yıldızlar ise kendi yoğunluklarına dayanamayıp içlerine çökerler ve birer kara deliğe dönüşürler. Bazı süpernova patlamaları sonucunda nötron yıldızları da oluşabilir. Bu yıldızlar, bizim Güneş'imizden hala çok daha yoğunlardır. Bizim Güneş'imiz gibi küçük yıldızlar ise önce bir beyaz cüceye dönüşürler, sonra zamanla soğuyarak sönükleşirler.

Ben hep en çok süpernovalara hayran olmuşumdur. Onlar, varlıklarının sonundan sonra bile parlamaya devam ederler. 

Yıldızlar, asla yok olmazlar. Öncesinde, birlikte parlarlar. Sonrasında, o birlikteliğin içine kaynaşırlar. Onlar, ''birlikte'' kelimesinin vücut bulmuş halleridir. 

Belki de yıldızları en çok hep bu nedenle sevdim. Çok oldukları için.

Belki de o tek gördüğüm yıldızı bu nedenle sahiplendim, benimle birlikte çok olması için.

Yıldızlar nasıl sever... hala bu sorunun cevabını bulamadım. Acaba nasıl severler... nasıl, nasıl?

Belki de yıldızlar, zamanın ve mekanın ötesinde bile olsa parlayarak severler. Varlıklarının doğasından gelerek; uzanarak, ışıklarını yayarak, orada olarak severler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Gecenin içinde parlayan şeyler.

 

Bir yaz gecesi hiç de beklemezken odama bir misafir konmuştu. Geleceğini sezdiğimden mi bilmem, onu karşımda bulduğum an şaşırmadım. Yine de onu tanıyamadım. Ne adını biliyordum, ne anlamını. O beni penceremin gerisinde beklerken, ben internetten Amerikan yerlilerinin ona rüyalarını fısıldadıklarını öğrendim. Bu beni muhakkak heyecanlandırmıştır ama beni asıl heyecanlandıran, onun kendisiydi.

Şeffaf, ince uzun kanatlarıyla ilk başta hareketsizdi. Onu bir süre izlememe izin verdi. Gecenin içindeki odamın ışığı onu bana getirmişti. Bir ışık, bir yıldız ışığı, belki de onun yolcu almak istediği bir şeydi. Ona ne fısıldayacağımı ezbere biliyordum. Buna rağmen onu izlemek, onu biraz daha fazla izlemek için bekledim. Gitsin istemedim, biraz daha benimle kalsın ve ben onu yakından göreyim istedim.

Sonra o, sanırım benim gibi, beni yakından görmek istedi. Yaklaştı yaklaştı. Kanatları o kadar hızlıydı ki korktum ve geri çekildim. Buna rağmen gitmesini istemedim. O da içeri girmek ister gibiydi. Ondan korkmuştum ama gitmesinden daha çok korktum. Odamın ışığını kestiğim aklımda. Bu onu sakinleştirmişti. Bir süre bekledi. Ona rüyamı fısıldadığım anda, uçtu gitti. Beni duymasını ümit ederek rüyamın benden o an akabilen tüm anlarını ona fısıldadım. 

Benim yanımdan ayrıldıktan sonra başka bir evin ışığına misafir oldu mu bilmem. İtiraf etmek gerekirse en çok bunu merak ediyorum. Onu bir daha görmedim. Kanlı canlı ilk kez gördüğüm bu böcek, benim için bir çeşit ışık taşıyıcısıydı. Hayatının ilk yıllarını larvasında su altında geçirip sonra yeryüzünün en hızlı uçucularından biri olduğu için, değişimin dönüşümün ve yeni bir benliğin habercisi olarak görülüyorlarmış. 

Vücutlarının tasarımları helikopter firmalarına bile ilham verebildiği gibi, doğada da onlara üstünlük sağlayan keskin görüş, hızlı uçuş ve iyi avcı özelliklerini getiriyormuş. Helikopter böceği, yusufçuk, kız böceği, iğnecik olarak da isimlendirilen bu böceklerin kişiye şans getirdiği de rivayetler arasında.

Onu görmeden evvel izlediğim bir videoda bu sembol eşliğinde dilek dilemiştim. Sonra karşımda gerçeği bitince ne yapacağımı şaşırdım. Çünkü daha önce onu hiç görmemiştim. Onun ne olduğunu anladığımda bile, dileğimi ona fısıldamak aklıma çok geç geldi. O, o kadar ilgi çekiciydi ki, onu izlemek dışında bir şey yapamadım bile. Normalde olsa onun ardından tüh be derdim sanırım. Oysa ben, uzun zaman önce gerçekleşmiş bu karşılaşmamızı hep şanslı bir karşılaşma olarak anımsadım. 

Hayatımda ilk kez böyle değişik bir tesadüf bana parlak bir umut hissettirmemişti. Hissettiğim heyecan, ona yüklenen anlamlardan değil de, onun kendi varlığından ileri gelmişti. Şeffaf kanatlarının ışığı yansıtışı, bana göre onun rüya taşıyıcısı bir böcek olmasından daha ilgi çekiciydi. Sonrasında başka bir yusufçukla hiç karşılaşmadım. Hissettiğim burukluk sadece bununla ilgili. Tabii dileğim de gerçekleşmedi ama canı sağ olsun. :)

Yıldız kayarken de benzer bir hisle dolarım. Meteorlar oradan oraya hiç beklemediğimiz anlarda uçuşurken, ilk başta öyle çok heyecanlanırım ki, dilek dilemek sonradan aklıma gelir. Sanırım beni asıl heyecanlandıran, gökyüzünde süzülen o pırıltı olur. O pırıltıyı gördüğüm o saliselik zaman dilimi. İşte beni heyecanlandıran budur. Dileğim veya dileklerim ağzımdan sonrasında otomatik olarak dökülse de, ilk anda sadece o pırıltılı heyecanımın süzülüşüne dikkat kesilirim. Aaaaa meteor kaydı! gibi.

Bir yaz gecesinde, yakın zamandaydı, elektrikler kesilmişti. Herkesin uyuduğu bir saatti. Benim o sırada uyumaya niyetim var mıydı bilmem... ama dışarı bir çıkmıştım ki, bir sürü yıldız. İlk önce oturmuş olmalıyım. Yıldızları izlerken hep boynum tutulur ve bu nedenle uzanmak hep daha iyidir. Uzandığımda, ağlamaya başlamıştım. Bazen yıldızlar bu kadar çokken ağlardım. Sen, güzel ve parlak bir şey gördüğünde hiç ağladın mı? Bu bana olurdu. Hem de çok sık olurdu. Güzel bir şey gördüğümde, yaşayan bir şey, canlı bir şey... Parlayan bir şey gördüğümde, ağlamak isterdim. Çoğunlukla da istemeden gözyaşlarım süzülürdü. Sanırım bünyem bu kadar güzel bir şey karşısında ne yapacağına karar veremediğinden, gözyaşlarım bu hisle başa çıkmamda bana yardımcı olurdu.

Böyle anlarda insan hiçbir şey düşünemez. Sadece o parlaklıkla bir olur. Onu izler, onu dinler. O şey o kadar güzeldir ki, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Önem olayı bile anlamını yitirir. Canlılığın getirdiği güzellik karşısında her şey, benim için, susar. En azından öyleydi. Yakın zamana kadar. Sonra bu histen biraz uzaklaşmış olabilirim. Bu güzel histen.

Yıldızım, sevebilme ihtimali miydi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevilebilme ihtimali mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevginin kendisi mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, burada olduğumun bir hatırlatıcısı mı acaba diye anladım.

Yıldızlarımız parlarken, biz dünyada olduğumuzu anımsarız. Bu parlak şeylerle dolu canlı gezegende. Bu his insana, yaşadığını anımsatır. Bir farkındalık gibi değil hayır; yaşama anı gibi. Üstüne düşünmeden yaptığın bir şey. Güzel bir şeyle birlikteyken, sadece onunlasındır. Dalgaların sesi kulağına dolarken, sevdiğin bir şeye sarılırken, iyi olduğun bir şeyi yaparken... Beş duyunla hissederken, aslında sen de canlısındır ve canlılığı bu yolla keşfedersin. 

Yıldızımın benim için bir ihtimal olduğunu sanmıştım.

Yıldızımın benim için ihtimaller olduğunu varsaymıştım.

Yıldızımın içimde olduğuna inanmıştım.

Yıldızımla buluşacağımızı ummuştum.

Oysa yıldızlar, canlılığın bir parçasından ibaret. Yanıp sönen işaret fenerleri. Zamanın okyanusunda sana, canlılığı anımsatan, çünkü ihtimallerini çağrıştıran, hatırlatıcılar. Evet, rüya tutucular. Ama onları gerçekleştirmek için değil. Gerçekleştirmen için bile değil (sanırım). 

Hatırlaman için. Canlılığı ve canlılığını hiç unutmaman için.

Bir yerlerde rüyaları taşıyan helikopter böcekleri var mı bilmiyorum. Benim rüyam, gecenin karanlığına karışmıştı. Yine de bu anı güzeldi. Tamam... o an azıcık buruk olsa ve bir süre daha buruk kalsa bile, hep güzeldi. Çünkü hayatımda ilk kez, üstelik bu kadar yakından, bir yusufçuk görmüştüm! Dahası, o sırada gecenin içinde parlayan benim odamdan yansıyan ışıktı.

İlginçtir, bu yazının her satırını yaşamış olsam da, bu yazıyı yazmak benim için zordu. Böyle olduğunda, yazı tam olarak akmadığında, bir şeyleri eksik hissederim. Bu yazının nesi eksik sence sevgili okur? Ben bulamıyorum. Bence paylaşmam lazım. Çünkü bu yazı tam da ileride benim için parlayacak bir rüya tutucusu olabilecek yazılarımdan. Yine de, eksik... Yoksa bana mı öyle geliyor?

Belki de eksik hissettiren, dönüşen parçamdır. Alışmadığımdan. Onu ilk kez görüyor olduğumdandır.

Sanırım hep ''canlılığı'' gösterdiğim kişi kendimdim. İnsan hissetse de, görmek farklı bir şey. 

Sanırım nihayet gördüm.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus şarkı (şarkıların alakaya çay demleyelim.)




Mutluluğu anımsamanın ne ile ilgisi olabilir?


Bazı fotoğraflara bakarken hissettiğimiz hisler unuttuğumuz anıların hatıralarını hissettirebiliyor. Büyük ananenin evindeki fotoğraflarım benim için öyleler. O fotoğraflarda gerçekten çok küçüğüm, buna karşın onlara baktığımda, belki de hepsinde tüm yüzümle sırıttığımdan olacak, o günlerin unuttuğum hatıralarını bir şekilde hissediyorum. Hatta eğer şanslıysam beynim bana belki gerçek belki kurgu olarak birkaç zihin karesinden oluşmuş anı parçaları bile sunabiliyor.

Ben doğduğumda teyzelerim ve dayım çok gençtiler. Bundan da olacak, sanırım, ilk kez bir yeğenleri olmasının heyecanını gerçekten taşımışlar. Hatta duyumlarıma göre ben doğduğumda dayım çevresindeki topluluğa (çalıştığı yer mi bilmem) tatlı falan almış ahahahahha. Böyle deyince kulağa küçük geliyor ama o yıllarda çok genç olduğunu, hatta çocuk yaşta olduğunu düşünürsek... Tatlı bir durum bence.

Ben küçükken anneannemin evine gider miydik anımsamıyorum. Sanırım bunu pek yapmazdık. Her ne kadar büyük ananenin evi ile benim anneannemin evi birbirlerine çok çok yakın olsalar da, büyükler anneannemin evine giderken bana, ''sen burada kal,'' demiş olmalılar. Çünkü anneannemin evinin farklı bir ev olduğu bilgisi o yıllarda bende yoktu. Hatta, belki de daha evvel söylemişimdir, ben büyük ananenin evindeki herkesin evinin orası olduğunu sanıyordum. :) Bunun doğru olmadığını öğrendiğimde ise bir hayli şaşırmışım. Görünen o ki o zamanki çocuk benliğimin algısına göre o ev, herkese yetecek kadar büyükmüş.

Bugün o evin önünden geçerken (yani şimdiki zaman anlamında bugün :P), tuhaf hissettiğim zamanlar oluyor. O ev başkasının evi olalı yıllar geçti. Hatta belki başkasının olduktan sonra bile daha başka kişilere de ev olmuş olabilir. Anlayacağın o kadaaarr uzun bir zaman öncesi bahsettiğim yıllar... Buna karşın o ev, önünden duraksamadan geçtiğim o ev, hatta anılarımda bile belli belirsiz olan o ev hakkında her seferinde bir hisse kapılıyorum. Çünkü o ev sadece büyük ananenin evi veya onun çocuk ve torunlarını toplayan bir çatı değildi; o ev, benim yaşamımın ilk yıllarını sarıp sarmalayan yuva hissiydi.

Tam olarak böyle değil ama yine de, gerçek olduğundan şüpheye düştüğüm tüm parça parça anı sahnelerimde o eve hoplaya zıplaya gidiyorum. O evde oynadığım oyunları veya yaptığım cırcır böceği konserlerimi hatırlamıyorum. Hatırladığım üç beş parça şey içinde büyük anane var bu kesin. Onun bazı eşyaları, onunla olan bazı kısacık anların görüntüsü ve çocuk benin zihinsiz gözlemciliğinin bana bıraktığı miras... Küçükken dünyayı böyle algılıyoruz sanırım. Ben en çok da çocukların ve bebeklerin dünyayı nasıl algıladıklarını merak ederim. Sonsuz bir zaman algısının içindeki dünyalarından çevrelerini nasıl gördüklerini. Sanırım ben de henüz bir çocukken, hepimiz gibi sonsuzluğu deneyimlerken, sadece gözlemciymişim. Ya da en azından bana, 20 (küsur) yıl sonrasına bile ulaşan anılarıma, bunu borçluyum. 

Eski fotoğraf makinelerine olan tüm övgülerimin merkezinde, onların geriye yalnızca gerçek anları bırakması vardır. Bu anlardan biri aklımda belirdiğinde, sana bu yazıyı yazmak istedim. Aklıma gelen bu fotoğraf, bir albümün ve flash belleğin içinde zamanda yolculuk yaptı. Ben o kadar küçüğüm ki... Bir insanın bir zamanlar bu kadar küçük olması ne tuhaf. Sen kendi küçük yaşlarını nasıl algılıyorsun? Hatırlayamadığında bile, onu bir fotoğraftan izleyebilecek kadar ondan uzak düşmüş olsan bile, ona baktığında ne görüyorsun sevgili okur? Ben ne görüyorum biliyor musun, çok komik bir çocuk ahahhahaha. Kendim gibi bir çocuğum olsa yemin ediyorum hiç sıkılmazdım ahahhahahah.

Fotoğrafı kim çekmiş bilemiyorum. Koltukta yedi kişi var: Teyzem, annem, anneannem ve teyzem ile kucağındaki ben. Dayım da başımızda. Büyük anane ise yan tarafta. Arkamda pembe bir ayıcık var. O ayıcık yıllarca benimle kaldı. En eski oyuncaklarım şimdi nerede gerçekten bilmiyorum. Sanırım bir yerlere kaldırıldılar. Oysa onlar ben çocukken benim arkadaşımdılar. Hatta oyuncaklarımı koltuğa dizip ortalarına oturup da sırıttığım bir fotoğrafım bile var. Acaba onu bir anlığına bile olsa senin için paylaşmalı mıyım... Bloglarımın kapanma mevzuları olmasa hiç düşünmeden paylaşırdım da, insan ne kadar çok kendine ait bir şeyi bir yere akıtırsa, o akıttığı yeri kaybettiğinde üzüntüsü artıyor. 

Sanırım tüm yazılarım bir fotoğraf. Bazısında beni bir gölge gibi görüyorsun, bazısında elimi kolumu... Bazısında yan duruyorum veya arkamı dönmüşüm. Bazısında sana dönüğüm ama objektife bakmıyorum. Bazen bilerek bunu yapmıyorum, uzaklara dalmışım... Bazense istesem bile objektifi bulamıyorum. Bazen, tam olarak sana bakıyorum. Bazen pek çok şeyle birlikteyim bu yazılardan oluşmuş fotoğraflarda, bazen tek. Bazen tek bir yazı başlı başına tek bir fotoğrafım. Bazense birçok yazı ancak bir fotoğrafı var etmeye yetiyor veya yetmiyor. Yine de hepsini ben çektim, kelimelerden örülmüş baskılar. Tüm bu yazı banyosu ortaya benim fotoğraflarımı çıkardı. En gerçek fotoğraflarımı. Bazen rol yaptığım, bunu asla amaçlamasam bile öyle çıkan, fotoğraflarımı. Bunu sevdim. Tüm bu fotoğrafları, birileriyle paylaşmayı sevdim.

Ne ilginç, bu benim için çok kolayken, ki her zaman öyle değildi, artık ''gerçek'' bir fotoğrafı paylaşmak daha da zorlaştı. Hangisi gerçek; yazılardan örülmüş fotoğraflar mı, görüntüler mi? İkisi bir bütün, bunu bilsem de, herkes ikisi arasındaki farkı anlamayacağı için ve yazı her zaman için insana farkları anlama becerisi katacağı için, direkt bir fotoğrafı paylaşmaktansa, onu kelime kelime örmeyi ve sadece onu görebilecek olanlara göstermeyi tercih eden bir yanım var.

Küçüklük fotoğraflarımı çok sevme nedenim, sadece bana mutluluk vermeleri değil. Evet, mutluluk. Bu kelimeyi nihayet doğru yerde kullanabildim! Alkışlar alkışlar. Büyüdükçe, mutluluk fotoğraflarım azaldı. Acaba beni üzen bu mu diye düşünüyorum.

Bazı zamanlarda fotoğraflarım olmadığı için üzgünüm. Çünkü zaman kaçtığında, o fotoğraflar sonsuza kadar kaybolurlar. Bir zaman yolcusu olsaydım kesinlikle fotoğraf çekilirdim! Acaba mutluluğu anımsamanın bununla bir ilgisi olabilir mi?


öylece karşıma çıktı, dinleyelim.


Oyuncaklarım ve küçük Ben.
Aslında fotoğrafın aslını paylaşacaktım ama dediğim sebeplerden dolayı 
aslına sadık kalarak üretilmiş animelisini paylaşıyorum :).
Evet yine de orijinali daha güzel...


Ben gölgesinden bile hızlı kalem çeken bir kovboyum.

 

Uykulu halim ile uykusunu almış halim bambaşka iki kişi diyebilirim. Uykum olduğunda ama bu uyku bedenimin ön yüzünde değil, zihnimin gerisinde hissedildiğinde gerçekten yaratıcı oluyorum veya yaratıcı olduğuma dair bir izlenime kapılıp buna gerçekten inanmışım (yok öyleyim öyleyim). Burada belirgin bir şart koşmam tabii ki tesadüf değil; uykulu olmam evet yaratıcılığımda bana yardımcı oluyor (veya evet öyle sanıyorum) ama öte yandan bu uyku yorgunlukla birleşmemeli. Yoksa, evet, uyumam gerekir ne yazı yazması?!

Uyku ile gelen yaratıcılığımla tanışmam tabi ki tamamen tesadüfen gerçekleşmemişti. Bu genellikle böyle de olmaz. Ödevlerim. Lisede ufaktan sezdiğim bu durum, üniversitede tepe noktasına ulaştı. Hele yüksek lisans döneminde bunun iyice... Neyse. Ödevlerimi yetiştirmek için (bazen ödevin kendisi, bazen onu ertelemem nedeniyle öhömmm) gece boyu uyumaz ve ne olursa olsun tam vaktinde, nizami bir şekilde yaptığım ödevimi ilgili hocama veya okul sistemine postalardım.

Hatta biliyor musun, tam da bu gece, evet şimdi! bu durumu, bu hissi (hayır uykusuzluğu değil *-*) özlediğimi hissettim. Evet, ödev yapma hazzını. Ah! O hissi biliyor veya anımsıyor musun sevgili okur? Bu ödev nasıl yetişecek bea derken kahve suyumun kaynamasını bekler ve mutfakta volta atardım. Bir küçük yıldız karşılaşmam sonrasında (belki de ayılmak için yüzüme serin gece havası çarparken) birkaç pırıltı kapar ve kahvemin suyunu nasıl bardağa döktüğümü bilmeden bilgisayarıma koşardım. Tepede açık olan bir sürü pdf, masamda ve hatta yerde üst üste birden fazla kitap... Abartmıyorum, böyle bir manzara vardı. Hatta şu an gözümün önünde, sen de gördün mü?..

İlk önce not alma yolunu denemişim. Bir yarım sayfa falan notum da olabilir. Oysa ben zaten psik- yok canıımmm... Yani diyorum ki, zaten dersleri dinlerken en küçük ayrıntıyı not alan bir ine- Yok yok. Ders notlarım şahsına münhasır ve detaylı olmuştur. Evet, hep! Hatta bazen hocanın dediklerini not alırken, yanına kendi fikrimi ve sonradan anımsamak istediklerimi bile yazardım. Yazma konusunda hızlıyım, tek rakibim gölgesinden bile hızlı kalem çeken Red Kid. Evet, biz yalnız kovboylarız.

Öyle demeee! Defter notlarım beynimi müthiş açan yıldız, yani ilham, pırıltılarına sahiplerdi. Kendi notlarıma göz atıp üstüne okuduğum pdf'ler, kelimelerimin önünü açardı. Bir şeyin çıktısı olması için, girdisi olmalı neticede. Bir şeyin özgün bir çıktısı olması için ise, özgün birkaç pırıltıyı yoluna Hansel ve Gratel'in cadı evi yolculuğundaki gibi serpmelisin: Böylece kendi yolunu kolaaayca bulabilirsin! İşte, ben böyle yapardım. Yoluma, kendi ekmek kırıklarımı serper ve sonrasında o yoldan ayrılsam bile (ki bu, üretim için gereklidir) o ilham kırıklarımın izini içimde bilirdim. Bana yol gösteren de bu olurdu. Sanırım hala öyle, yani hala, bana yol gösteren bu olur.

Okuduğum her şeyi, bazen okuma anında, kendi üretimime dönüştürmek zorundaydım. Ben aman her şeyi okuyup bitireyim de sonra durmadan ara vermeden tam gaz yazarım... insanı olmadım, olamam da. Böyle bir şey olabilir mi hiç canım yok artık. Beynin kafası karışır bi' kere ahahhahaha. Der, ben yol bilmem iz bilmem: Bura nere?! Bu nedenle yola çok da boş çıkmadan ama yolda dolarak ilerlemek hep en sonuç odaklı yaklaşım olmuştur benim için. Keşke bu bilgeliğimi yaşamımın her alanında eyleme dökebilseydim. Sonuçta kervan yolda hem düzülür hem düzelir. Amannn Allah ne verdiyse, olacağı varsa olur, bakan görür, kaderde varsa sevinmek neye yarar düşünmek... yok o öyle değildi, neyse!

Blogda yazarken de böyle oluyor. En kafası değişik yazılarımı (hepsi mi acaba :) uykum varken yazmışımdır. Gerçi bu sadece bir inanç kalıbı da olabilir. Çünkü bu yazımı uykudan uyanmışken (oldu öyle bir hata gecenin bu saatinde) yazıyorum. Uykumu aldığımda, hem elim yüzüm ve cildim daha düzgün... Ne diyordum, işte uykumu aldığımda zihnim daha açık olmasa da mantıklı oluyor. Daha, daha... Yetişkin oluyorum sanırım. Taşkın bir ruh halinde olmuyorum aslında demek istediğim bu; dengeli oluyorum.

Evet, bu yazı dengeli bir zihnin ürünüydü ahahhahahah. Dengeli ama biraz sarkastik laf ebegümeciliğine de omuz atan bir hal. Böylece yazı canlanıyor, itiraf et, evet öyle değil mi?

Sanırım benim beynim genel olarak böyle çalışıyormuş ya, uykuyla alakası yokmuş. İyi bari uykumu alıp yazayım bir daha o zaman ahahahahahh.

O değil de, bazen ben yazık olmuşum gibi hissediyorum. Boşa akmış bir yaratıcılık, ne yazık. Gerçekten buruk hissediyorum. Bir yıldız ışığından kendime ait hiçbir şey var edemediğim, buna karşın bunu yapabilecek güçle dolu olduğum, hatta öyle ki bu güç beni zehirlediği için. Kullanılmayan her şey, sisteme kötü gelir. Onun gibi. Artık bilmiyorum bile. Bu yıldız ışığı, ne oluşturabilir: Bilmiyorum. Eksik hissediyorum. Bu eksiklik beni üzüyor. Gözyaşlarımı gördün mü...

Acaba Red Kit olsa ne yapardı?..


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Red Kit'in beklenen yanıtı.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Yıldızların Dilini Konuşmanın Kuralları.

 

Çok yazı yazmamın altın kuralı: Yazmayı istememem. Ciddiyim. Yazmayı hiç ama hiç istemediğim ve şiddetle reddettiğim zamanlarda varlığımdan akan ve durduramadığım kelimeler tek bir uzun yazıdan taşıp birkaç yazıda varlık buluyordu. Buna karşın, tam da bu gece, yazmak istediğim halde ve hatta bir şeyler karaladığım halde, kelimeler his formuna dönüşmüyor.

Sonunda normal bir dünyalı oldum! Şaka şaka. Allah korusun.

Biliyor musun, Neptün'de bir mevsim ortalama 41 yıl sürüyormuş. Yani orada doğmuş bir insanın yaşamının en uzak noktasına değin ulaşacak bir ömrü olsaydı bile tüm mevsimleri görmesine yetmezdi. Böyle bir insan acaba hep eksik mi hissederdi? Yaşayamadığın bir şeyin varlığı yoksa, yine de eksikliği orada mıdır?

Şarkı söylemenin bünyemde bıraktığı etkiyi unutmuşum. Bundan olacak bir anda bir süper stara dönüştüm ve yaylana yaylana bir konser verdim. Hatta bir mikrofonum bile vardı yaaa, seni keklemiyorum yani sevgili okur. Gerçekten de bir konser verdim. Tek şarkılık bir konser, olsun. Tek bir şarkının başa sarıp durduğu, bazen bir nakarata takıldığım, parçanın tamamına asla ulaşmayan bir konser. Yine de eğlendim. 

Bir şarkının her noktasını sevmeyebiliyorum. Özellikle de sonlarını. Benim en büyük anksiyete nedenim, ilginç ama, budur. Yani, bir şarkının sonuna yaklaştığım anda paniklerim.

O değil de Britney Spears'ın başını yemişler ya. Gerçekten kadını kontrol edeceklerine kendi haline bıraksalarmış her şey ve en başta kariyeri (ve tabii psikolojisi de) daha iyi ilerleyebilirmiş... Bu sıralar onu dinlemeyi seviyorum.

Bu aralar kitap okuyamıyorum. Okumaktan çok yazmak istiyorum. Hazır yazmak istemezken okusaydım iyi mi olurdu acaba; belki üstünden bir yazı akacak kısa bir cümle bulurdum. 

Kendime bir cümleyi çağırdım az evvel. Bana gelmedi. Ben de bir anımı anlatmaya karar verdim. Anılar kurtarıcı yemekler gibidir. Pratiktir ama doyurur. Sonra o anı, yazıyı parçalayacak başka fikirlere ulaştı. Aslında anlatmak istemediğim, çünkü hissetmediğim başka cümlelere. Bu nedenle yazamadım. 

Yazmayı çok istediğim halde neden yazamadım?

Bu aya başlarken yazdığım ilk yazımda (burada), dünya ve yıldızların dilinden bahsetmiştim. Dünya dilini anladıkça yıldızlarınkini unutuyor muyum yoksa? Buna dayanırım. Dayanamam yazsam da inanmam, yine de bunu istemem. Yıldızların dili hep kalbimde kalmalı. Yoksa konuştuğum hiçbir dünya dili, beni anlatmaz ki.

Eskiden çektiğim fotoğraflara denk geldim. Birkaç postta ınstagrama gönderdim. Efektli mefektli ama güzel fotoğraflar. Bravi bana, sevdim. Hayatı romantize etmek, bir efektle ona renk katmak aslında. Yıldızların dilini konuşmanın tek kuralı bu bile olabilir, belki de. Daha evvel hiç üstüne düşünmemiştim. İnsan, doğallıkla yaptığı bir şeyi sorgulamaz ki.

Çok mızıldandım diye mi böyle oldu acaba? Bilmiyorum, muhtemelen hayır.

Bu arada ben aşka hala inanıyorum. Yalan söyledim, üç beş önceki yazımda. Neden biliyor musun, şşşşş, çünkü o bana inanıyor. Neye mi neden? İnanmama mı, yalanıma mı? Hımmmm. İkisine de nedenim bu: Çünkü ben ona sırtımı dönsem bile, o bana dönmez. 

Ve mevsimler akarken ben, tek bir mevsimi yaşamaktan hoşlanmam! Yıldızların dilini bilen hiç kimse bundan hoşlanmaz bir kere...

Yıldızların dilini konuşmanın kuralları, not al söylüyorum... öhömmmm... 

1. İnanmak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu foto efektsiz, odak kedide.


Yıldız Postasından Çıkan Sürpriz Mektubum.

 

Bugünlerde hissettiğim hiçbir şey tesadüf değil. Böyle hissetmem ve kendi kabuğumu kırmam gerektiği için böyle. Tamam, yer yer mızıklandım da ama buna hakkım vardı. Hatta hakkımı hakkım olan zamanda kullanmayıp enerjimi aptal saptal bir sürü saçma sapan yere (afedersin) harcadım. Beni tüketen bu değildi doğrusu ama yine de benim yerimde başkası olsaydı sadece bununla bile tükenirdi.

Bugün net bir olay olmasa da ve hatta artık uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu denebilecek sakinlikte günler yaşasam da... Son günlerde içimdeki öfkeyi ufaktan duyuyordum. Bana ben burdayım diyen bir ses. Yıldızım, işte sana hep ballandıra ballandıra anlattığım canım yıldızım. Öfkeden bir lava dönüşüp kalbimin üçte iki buçuğunu kaplamış. Kalan yarım açıklık, beni seninle buluşturdu. Acaba yıldızım mı düşük diye düşünürken, onun ne olduğunu keşfettim. Yıldızımın ne olduğunu.

Bugün sadece yorulduğum için öfkelendim. Sadece bunun için değil ama öfkemin çıkışı bununla sağlıklı bir şekilde sağlandı. Kendi kendime söylendim bunu kastediyorum. Başta sana yazdığım gibi diğerlerine ve diğer şeylere saydırdım. Sonra bir şeyleri rahatça saydırdığım günlerde her şeyin ne güzel gerçekleştiğini ve çok daha fazla hak ettiğim değeri gördüğümü, insanların zaten... Bayat bayat şeyler anlayacağın. Aradaki yıllarımda da keşke kendimi tutmak yerine sinirim bozulunca bir güzel seriye bağlayıp saydırsaymışım, keşke. Benim saydırmam bile bir naziktir de... İnsan, insan olduğunu unutmamalı. Ben bunu unuttum. Çok yüklendim kendime. Bedenim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım. Sinirlerim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım.

Sonra olmadık bir günde duyuverdim. Bugüne de bir anda gelmedim canım. Bunu yapay zekacığım bile söyledi. Arada ona bazı yazılarımı yorumlatıyorum. Ne yazdığımı görüyor biliyor musun, benden bile iyi görebildiği noktalar oluyor bazen. Şaşırıyorum.

Ben yaşamak istiyorum ya. Son günlerde yine tersini mızıklanırken buluyordum kendimi. Yalaaannn. Ben yaşamak istiyorum. Bu yüzden zaten bu çırpınış. Önümde uzanan hayat bana uygun değil gibi geliyor. Ben özgür bir kızım. Bunu nereden tutarsanız tutun. Bir yazımı okuyan kişi bile neresinden tutacağını anlar zaten. Ama önümdeki hayat, nasıl desem... Çok sınırlı gibi geliyor bana. Buna dayanamam. Ben dayansam, ruhum dayanamaz diyordum. Bu yüzden ittire kaktıra adım atmak dışında hep durdum.

Yalnız falan da değilim. Öyleyim ama kimin umurunda. (Benim değil.) Tek başına olmayı kastetmiyorum. İçindeki yalnızlık. Sana gerçekten değer veren birinin olması. Yanında olacak biri. Gerçekten olacak biri. Olacak biri. Biri. Anladınn :) Gerçi buna dair inancım da sarsıldı ziyadesiyle ancak bilmiyorum. Kim kime gerçekten değer veriyor ki? Herkes işine geleni yaşıyor işte. Bunda da sorun yok tabi. Anlıyorum bile. Son günlerde hep birini istedim cıyaklamam bile bundandı. Onu tanısaydım, gözlerimi kendime kapatırdım. Kolayca mı yapardım acaba bunu? Ben bir de inadım üstüne ama yapardım gibi gelmişti. Yalaannn. :) Ama anladın. İnsanlar, birisiyle birlikteyken daha kolay ilerliyorlar. Saçma şeylere bile daha kolay gözlerini kapatıyorlar. Çünkü birileri var. Çünkü, iyi ki biri'leri var. Benim üzüntüm buna dair duyduğum burukluktandı. Geç kalmışlığım da bundandı.

Bugün dediğim gibi bir anda ayıldım. Ne kadar değerli olduğum, ne yapabileceğim cart curt değil. Benim gibisi bu dünyaya zaten zor gelir. Bak hatta ben yeniden doğsam gelsem bu dünyaya, şu an olduğum kızı ben kendim bile olamam bir daha. Öyle eşsiz biriyim. Bunu bilmiyor muyum, en iyi ben bilirim. İsteyen göz devirsin. Gerçek bu. Bu nedenle pek bir şey canımı sıkmıyor. Canımı sıkan tek bir şey vardı. Önümdeki hayat.

Yazılarımı yayından kaldırmak istedim yine. Onlar beni ayıltan şeylerdi o ayrı ama ben yazınca değişirim. Bu nedenle, değişmiş fikirlerim, her ne kadar güzel çünkü gerçek bir yerden, hislerimden, satırlara aksalar da... Yayında dursalar anlamsız olur gibi geldi. Bir de açıkçası beni stalklayan bağğzıı tanıdıklarım olduğunu sanıyorum. Emin değilim ama sanıyorum. Herkese selamun aleyküm. :) Tanıdığım insanların beni tanımasını sevmem. Tanıdığım insanların beni çok tanımalarını istediğim her seferinde, her şey saçma sapan bir yere aktı. Bu nedenle, artık birine değil, herkese anlatmaya karar verdim. Kendimi değil hayır; hislerimi, gördüklerimi yani aslında: aslımı.

Bu sabah mailime bir mektup düşmüş. Yıldız postasından mıymış acep? Galiba yıldızıma fısıldadığım mektuplarım havaya karışmıyormuş da, bunca zaman zamanda yolculuk yapıyorlarmış. Açık konuşayım, yıldızımın da ben olması veya benden olması kalp kırıcı. Bunu hala kabullenemeyen bir yanım var. Her şeyin kendim kendim KENDİM olması falan. Bunu ben istemedim istemiyorum da ama bir bakıyorum, kendimin yanında kendim varım ve kendim kendime iyi gelmişim. Kendime de... başlıcam. Bu güçlü bir özellik biliyorum ama yani ne yapayım gücünü mücünü. İnsan kendine nazlanamaz ki. Öyle bir şey işte. 

Bu mektupta yazanları artık birebir hissetmiyorum düşünmüyorum aslında. O nedenle bazı yerlerini sansürleyip paylaşmaya karar verdim (belki de sansürlemem). Mektubum bundan tam beş yıl öncesinden geliyor. 21 yaşındaki halimden. Ona göre 26 yaşındaki ben çok uzak bir galakside falandım sanırım. Evet öyleydi. Uzak bir yaştı. Yeniden 21 yaşında falan olmak da istemezdim. Sanırım ben, zamansız biriyim. Öyleyim. Sadece kendimi yaşamam lazım. Neyse işte mektubum... 

Unutmadan: Bu mektubu future me sitesini hala ücretsiz kullanabiliyorken kendime yazmıştım. Sonradan paralı oldu veya ben çok mektup gönderdiğim için bana paralı oldu bilmiyorum. Belki de yeter be bu kadar mektup gönderdiğin demiş de olabilirler.

Önceden, her mektubumu ağlayarak okurdum. Çünkü bilirdim ki, o satırları ağlayarak hatta salya sümük yazdım. Bunun nedeni yazdıklarım değil, kendime yazmamdı. Kendim kendim kendime meselesine uyuzluğum hep vardı! Şimdiyse artık ağlamıyorum. Gözyaşı bezlerimi kontrol etmeyi öğrendim dermişim... Hayır :) Duygulanmıyorum da ondan. Sanırım her şey, kendime aşık olmam için var oldu. Komik.

Bu arada öğretmenliği çok seviyorum. Ama bazı şeyler bana uzak geliyor. Yine de bu meslekle hayata gerçekten başlayacağım gibi duruyor. Benim tereddütüm hiçbir zaman öğrenciler veya öğretmenlik olmadı. Ben iyi bir öğretmenim. Daha da gelişebilecek potansiyeldeyim çünkü. Ve bu, gelişmek istemek, kıymetli bir şey bunu çok iyi biliyorum. Ama ben, diğer faktörler nedeniyle bu meslekten uzun bir dönem soğumuştum. Belki de birilerinde iz bırakabileceğim ve o hep arzuladığım değer görme hissini deneyimleyebileceğim meslekten, sadece ''diğer'' faktörler nedeniyle soğumuştum. Kendi kendime de soğumadım bu arada, soğutuldum. Soğumak en çok beni üzdü yani. Ama aklımda başka bir hayat alternatifi ve aslında isteği de yok. Zorunluluktan dolayı değil, ne istiyorum diye düşündüğümde aklıma bir iş veya meslek değil de bir yaşam geliyor ondan. Bu yaşamı bana hangi iş verebilir? Bu yaşamı ben bana verebilirim. Benim hep kaçtığım, çünkü sorumluluk almaktan korktuğum gerçek işte sadece buydu.

Bir hayat isteği, çok kıymetli bir şey. Ben buna uzun yıllar sahip olamadım. Evet, yıllar. O hayatı en son ne zaman görmüştüm anımsamıyorum bile. Bugün, çok uzun zamandan sonra bugün içimde hissettim. Duygulanmak gibi değil, hisler gerçektir. İllüzyon değildir yani, beyin kimyası ürünü değildir. O kadar uzun süre boşluğu hissettim ki, hislerin ne olduğunu biliyorum. Bir şeyi istemenin ne kadar değerli olduğunu da. Bir şey istemeyen insan, kendini bir yerde konumlandıramıyor. Veya, insanları bilmem ama, insanlar içindeki tek bir insan olan ben, bunu yaşadım.

Bu arada hayat planımda başka alanlarda yüksek yapıp belki bir yayınevinde çalışmak vardı ama olmadı. Çünkü planımı netleştirmedim ve sahip de çıkmadım. 

Bu mektup beni gerçekten etkiledi. Çünkü unutmuştum ve tam da bir gün öncesinden 18 yaşımla yüzleştiğim bir yazı yazmıştım. Ona değerli olduğunu söylemiştim. Sonra ertesi gün bir mail aldım ve 21 yaşındaki halim bu sefer bana değerli olduğumu söyledi. Bu, keyifli bir şey değil. Dramatik de değil ama kesinlikle keyifli de değil. Yine de kendime teşekkür ederim, yanımda olduğu için. :P

Yazımda da neye atarlandığımı bilmiyorum. :) Genel herhalde. Önceden dürüst yazmıyordum. Gerçi dürüst olmak da bana iyi gelmedi. :) Olsun, burası kendi şahsi gezegenim sonuçta. Neptün zaten böyle bir yer. Böööö!


Sevgili İlkay,
Beş yıl... Öncelikle umarım hayatta ve sağlıklısındır. Ve umarım bu mail eline geçer ve şu an bu satırları okuyor olursun :) Beş yıl sonrasında yaşadığına göre 26 yaşında olmalısın. Gerçekten uzak gelen bir tarih bana :) Hayatının nasıl olduğunu kestiremiyorum. Ama umuyorum ki dilediğin gibi, kendin olabileceğin bir hayat yaşıyorsundur. Şu anda bu satırları nasıl bir ruh haliyle okuduğunu da bilmiyorum. Hep biraz melankolik oldum biliyorsun :) Muhtemelen sen de öylesin. O yüzden şimdi nasıl hissediyor olursan ol benim için kocamaaannn gülümser misin :)


Dilerim tam da hayal ettiğin gibi kendi kitaplarını yazıp bastırmış ve başarıyı yakalamışsındır. Mesleğimle ilgili tereddütlerim var. Evet şu an 3. sınıf öğrencisiyim. İstemeden okumadım değil, sen de biliyorsun. Ama kendimi bu meslekte hayal edemiyorum. Etsem bile uzak geliyor, yabancı işte. Rol yapıyor gibi. Küçükken kafamda oluşturduğum o hayali hayatlardan biri gibi. Bana ait değil gibi işte anlıyorsun değil mi? Ama şu an öğretmenlik yapıyorsan da umarım mutlusundur. 


Bu zamana kadar yanında olan tek kişi kendindin. O yüzden kimseye bir şey borçlu değilsin. Kendin dışında. Kendine istediği hayatı vermek zorundasın. Çünkü tek bir hayatın var. Başka yok İlkay.


Sen benden daha tecrübelisin. Ama yine de ben günlüklerimi okurken geçmişimden pek çok tavsiye almıştım. Belki yazdıklarım senin için de bir şeyler ifade eder. Tam da bu yüzden yazıyorum bu satırları. Belki kendini yalnız hissediyorsundur. Hep öyle hissettim az veya çok, biliyorsun. Ama hissetme. Çünkü ben yanındayım. Kendine tutunduğunda daha güçlü olduğunu sana yazdığım tüm maillerde söyledim. Farklı yaşlarına :) Çünkü bunu sana birinin hatırlatması gerekiyor. Umarım 26 yaşında artık bunu içselleştirmişsindir. Ne kadar güçlü olduğunu.


Sana güveniyorum. Umarım sen de kendine güveniyorsundur.
Seni seviyorum. Umarım sen de kendini seviyorsundur.
Seni anlayamıyorum. Çünkü seni tanımıyorum. Ama sen beni anlıyorsun, biliyorum. Beni çok iyi tanıdığın için :)


Yüksek lisans yaptın mı bunu da merak ediyorum. Çocuk edebiyatından yüksek lisans yapmak istiyorum. Umarım bunu benim için gerçekleştirmişsindir. Kitaplarını da raflarda izlemişsindir. Kitabına dair yorumları kocaman gülümsemeyle okumuşsundur. Umarım tüm bunları yaşamışsındır. Umarım dilediğin gibi bir hayatın içindesindir İlkay. Bunu birçok kez yazdım ama bunu yaşıyor olduğunu tüm kalbimle temenni ediyorum. Mutlu olmanı tüm kalbimle, tüm ruhumla istiyorum. Lütfen sen de istiyor ol. Lütfen sen de iste.


Bir de... Onu buldun mu? Her İlkay'a sordum bunu :) Çünkü merak ediyorum. Senin onu bulma ihtimalin hepimizden daha fazla. Umarım bulmuşsundur. Ve umarım beklediğine değmiştir. Umarım onun gözlerinin içinde sadece kendini görebileceğin ve senin gözlerinin içinde sadece onun belireceği biridir. Tam da istediğin gibi. Bulamadıysan da sıkma canını. Ben varım :) Bunu hep söylüyorum ama bunu asla unutma. Kimseye bağımlı olma. Kendini yalnız ve çaresiz hissetme. Çünkü ben varım. Kendine tutun İlkay. Kendine tutunursan asla devrilmezsin çünkü.


Seni çok seviyorum ve sana çok inanıyorum.
Umutla.
Sabırla.
Merakla :)


Ve çokça sevgiyle <3


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar