Yıldız Tozu (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Berat Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu, yetişkinler için yazılmış bir peri masalı. Gökyüzünden kayan yıldız Yvaine, duvarın öte yakasındaki peri diyarına düştüğünde ortalık bir hayli karışmıştı. Onu bulmak isteyenler arasındaki üç yaşlı cadı Limlimler, Stornhold'un Bey'i olmak için yarışan ezeli rakip kardeşler ve umutsuz aşık Tristran Thorn, kendilerini bulmacalarla ve kaderin bolca oyunuyla iç içe geçmiş bir maceranın içinde buluyorlar. Kitap boyunca duvarın öte yakasından aşkı için ayrılmış genç Tristran ile akşam yıldızı Yvaine'in başından geçenleri okuyoruz.

Bu kitabı sevmemin başlıca nedeni ana karakterinin bir yıldız olması, evet, itiraf ediyorum! Öte yandan, kitapta bunun dışında da sevilesi pek çok nokta var. Bunların en başında, pek tabii benim için, kitabın dil ve anlatımı geliyor. Tam bir peri dili. Yani, tam bir masal dili. Oyunbaz, ışıklı ve bu nedenle okuru peşinden sürükleyen cinsten. 

Kitabın kurgusu da oldukça yaratıcı. Bu öykünün geçtiği mekan keskin bir şekilde bir duvarla ikiye ayrılmış bir ülke. Bu ülkenin bir yanında sıradan insanlar yaşarken, duvarın öte yakasında cadılar, sihirbazlar, cüceler ve daha nicesini kapsayan perili alem yaratıkları yaşıyor. Hatta bu iki dünya arasındaki sınır olan duvar da insanlar tarafından sıkı bir şekilde korunuyor. Geçiş yapmak kesinlikle yasak. Yalnızca her dokuz yılda bir kez gerçekleşen panayır zamanında iki dünya varlıkları bir araya gelebiliyor. 

Öykümüzün en başında yine böyle bir panayır zamanında genç Dunstan Thorn, perili ülkeden bir güzele kalbini kaptırıyor gibi oluyor. Aradan çok zaman geçmeden sınırda bir notla birlikte bir bebek bulunuyor. Bu bebek bizim ana karakterimiz Tristran. Peri diyarının kanını annesi yoluyla taşıyan Tristran, yıldızını bulmak için öte tarafa geçebiliyor. Amacı kayan yıldızı bulup platonik aşığı olduğu kasaba güzeli Victoria'ya götürmek. Ancak bu yolculuğunda karşılaştığı yıldız toz ve kayadan değil, bir kadından oluşuyor.

Yıldız kadın Yvaine, bir yıldızın uğuruyla yeryüzüne düşüyor. Bu hüzünlü parlak yıldız ile Tristran, tehlikeler ve bir o kadar da lütuflarla dolu maceraları süresince pek çok şey elde ediyorlar. Hem de bir masalın var edebileceği kadar sınırsız pek çok şey.

Kitaba bayıldığımı ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Kitabın ayrıca Stardust (Yıldız Tozu) isimli 2007 yapımı güzel bir film uyarlaması da bulunuyor. Şunun uyarısını da geçmeliyim, en başta da yazdığım gibi bu, yetişkinler için yazılmış bir masal; çocuklara uygun değil.

Kitaplarla kalın.


Bir Cadı masalı neye benzer?

 

Bazen kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bunun böyle olmadığını bilsem bile, böyle hissetmeme izin veriyorum. Bunun aslında bir his değil de, uyuşuk bir düşünceden geldiğini anlamam zor değil. Yine de, belki de tam da bu nedenle, kendimi ona kolayca teslim ediyorum. Bir akıntıya kapılmak gibi. Ancak buradaki deniz mavi ve berrak değil. Daha çok siyah opal taşlarından oluşmuş gibi. Kara bir cam nehri.

Bundan baya önce, artık yıllar evvel diyebileceğimiz kadar öncesinde mi emin değilim, bir masal yazmıştım. Eğlenceli bir öyküsü vardı. Bu kurguyu ben bulmamıştım. Bu nedenle yazarken de onu ben yazmışım gibi değil de, beğendiğim bir şeyi sevdiğim birine anlatır gibi sana anlatmıştım. Bu masalı bu şekilde anlatmayı sevmiştim. Birine anlatmayı sevmiştim.

Bu masalı ilk kez anlattığım o yazımda aslında böyle düşünmemiştim ama yine de, onu sözlü dile yakın bir şekilde ama edebiyattan da kopmadan yazmak, bana iyi gelmişti. Bahsettiğim masal, sildiğim yazılarımın arasında eriyip gitmişti. Ancak iyi haber! O masalı sonradan şurada yeniden yayınladım. Ne tuhaf, ben masalı 2023'te yazdığımı düşünüyordum; oysa daha 2024'te yazmışım. Bir yıl fark bile aradan geçen zamanı hesaplarken ''yıllar önce'' ifadesini kullanma durumumuzu etkileyebilir. :)

O masalı ilk kez dinlediğim videoda ne duymuştum acaba? Hayatımın bir noktasına işlemiş miydi güzel meslektaşımın söyledikleri? :) İnanın hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, açılımı yapan kişinin örnek vermek için anlattığı bu masal. O da çok eskiden okuduğu bir masal olduğunu söylemişti. Acaba hangi kitaptan okumuştu... Bunu belirtmiş miydi, yoksa o da bunu unutmuş muydu anımsamıyorum. Öte yandan bu durum, masal türünün doğasına uygun bir aktarım olmuş değil mi? Benim başkasından duyduğum bu masal, dilden dile sana ulaştı bile sevgili okur.

Masalları tam da bu yüzden çok severim. Anlatıldıkları için. Anlatılmaya açık oldukları için. Sana, alan bıraktıkları için. O alanda kendi düş gücünle masalı besleyebilme imkanın olduğu için belki de.

Masalı şimdi uzun uzun bir baskı daha yazmayacağım ancak, üstünden geçersek... Masalda bir çiçeği arayan iki şövalye vardı. İçlerinden birisi onu yetiştirmeyi kabul etmişti. O orman, büyülü bir ormandı ve uzun zamandır kimse o ormandaki bir şeye emek vermeye gitmediği için, her yer her yerdeydi! Yabani otlar ve çalılar toprağı çepeçevre sardıkları gibi, uzun ve heybetli ağaçlar da gün ışığının toprağa ulaşmasını engelliyordu. ''Burada hiçbir zaman büyülü bir çiçek yetişmedi ve yetişemez!'' demişti Bilge Ağaç kesinlikle. Şövalye bunu kabul etmedi. Koşulları değiştirdi. Yabani otları yoldu, çiçeğe yer açtı. Onun gün ışığını tadabileceği bir konumu var etti. Sonra da... bekledi bekledi.

Beni bu masalda en çok etkileyen şey, onu sana anlattıracak kadar etkileyen şey neydi diye düşünüyorum sevgili okur. Biliyor musun, bu masalı hiç unutmadım. Hatta arada aklıma geldi. Bu nedenle ikinci bir bölüm bile uydurmuştum, aman yazmıştım. Çünkü merak etmiştim. Şövalyenin çiçeğini merak etmiştim. Hem de çok! Hatta itiraf etmek gerekirse bu masalda beni en çok heyecanlandıran şey buydu: Bu çiçek neye benziyordu?

O çiçeği hiç görmedim. Göremedim mi acaba diye düşünüyorum. Ama hayır. Kendimi bir karaktere dönüştürüp Büyülü Orman'a girdiğimde ve hatta bir Cadı kılığında Bilge Ağaçla konuştuğumda bile, o çiçek aklımdan uçtu gitti. Oysa o masala dair en çok merak ettiğim şey, çiçeğin şekliydi! Böyle düşünmüştüm. Şövalyenin çiçeği acaba nasıldır, diye düşünmüştüm. 

Cadı da en çok bunu merak etmişti. Bunu biliyorum, çünkü onu bana tarot yorumcum anlatmamıştı. Onu bana, kimse anlatmamıştı. Cadı'yı sana ben anlattım. O sadece merak etmişti. Karanlık bir ormanın ışık alan köşesinde sıradan bir çiçeğe emek veren bu şövalyenin inandığı büyüyü... İşte, Cadı sadece bunu merak etmişti. Çünkü evet, o da aynı büyüden yapmak istiyordu. 

Sıradan bir çiçeğe büyü katan nedir; işte Cadı'nın merak ettiği buydu.

(Benim de.)

Dün gökyüzündeki bulutları gördüğüm ilk anda, fotoğraflarını çekmek istedim. Ancak evler o kadar çirkin ve elektrik telleri de bir o kadar sinir bozucuydu ki... bulutların tek başına parladıkları bir anı yakalayamadım. Kendimi eğip bükmeyi göze almak güzel bir şey gördüğüne karar vermiş benim için kuşkusuz en kolay şeydir. Öte yandan bunu yaptığımda bile oradan buradan çirkin bir beton parçası kadrajımda bitmişti. Ah... bundan nefret ettim!

Yine de, bulutlar akşama kadar parladılar. Benim onların fotoğrafını çekmemi beklediklerini sanmasam da, parladılar parladılar. Ben de dayanamadım, bir fotoğraflarını çektim. Aslında birkaç. Ancak, ah biliyorsun işte şu çirkin beton parçaları! Bence fotoğraftaki tüm büyüyü bozdular. Evet, ışıltı büyüsünü. Yine de, içlerinden birindeki ışıltı büyüsü baskındı. Daha baskın olan bir başka fotoğrafı da görmüştüm ancak, şu sinir bozucu beton parçaları... 

Işıltı büyüsü. Bu benim en sevdiğim büyüdür! Bu büyü, Dünya'nın her köşesinde açık açık kendini gösterir. Heyecanlanmayı unuttuğunu iddia eden bir Cadı'ya bile, evet öyle. 

Cadı ile Şövalye'nin yolları ayrıldığında, Cadı'nın nereye gittiğini merak ettim. Acaba Cadı, Şövalye gibi kendi çiçeklerini yetiştirmeye mi karar vermişti? Yani işte bilirsiniz, büyüsüz çiçekler yetiştirmek. Bu, Şövalye için yeterince heyecan verici görünüyordu. Öyle ki, bunu Cadı bile anında görmüştü. Belki de imrendiği buydu. 

Cadı, bisikleti Tin Tin'e hangi ülkenin koordinatlarını fısıldamıştı bunu düşünüyorum. Büyülü Orman'dan bir süreliğine ayrıldığı bir gerçek. Belki de kara cübbesini bile çıkarmıştır. Bu, onun gizlenme büyüsüydü, ancak Şövalye'de işe yaramamıştı. Yoksa yaramış mıydı... 

Neyse! Bunu merak etmiyorum. Cadı da merak etmemişti, biliyorum. Acaba Cadı, Bilge Ağaç'ın onu şefkatle azarladığı gibi, neyi bekliyordu bunu sorguluyorum. Cadı üzgündü. Acaba neden üzgündü, bunu anlamaya çalışıyorum... Çünkü Cadı, yıldızları izleyemiyordu bunu biliyorum. Çünkü 2. bir kendi uydurma bölümümde buna yer vermiştim ancak yayınlamamış olmalıyım! O bölüm fazla iyi değildi ve evet blogda devamı gelmeyecek. Bu kurguyu yazmayı gerçekten çok isterdim! Ancak, bu kurguyu ben uydurmadım; yalnızca işte bir yerde duydum ve anlattım. Tamam, sonradan laf lafı açtı ve devamını getirdim ancak... Ben Cadı'nın öyküsünü uydurdum, Şövalyelerinkini değil. O halde, ben, Cadı'nın öyküsünü yazma hakkına sahip miyim?! Oyyy - aman - oh may gadnıs.

Cadı, yeterince iyi olmamaktan korkmuyordu. Tamam, bir itiraf, sihir yapmak konusunda pek de iyi sayılmazdı... Şeyyy, bu aramızda kalsa olur mu?! Yine de, bunu da dert etmezdi. Cadı böyle şeylere takılmaz. Çünkü o, ne olursa olsun bir cadı.

Cadı'nın bir adı bile yoktu. Çünkü o bir masal karakteriydi ve masallarda cadıların genelde bir adı olmaz. Olsa bile, bir önemi olmaz değil mi? Acaba Cadı, böyle mi düşünmüştü? 

Zaten bir önemi yok...

Ne hazin. Cadı çok yanlış düşünüyor.

Cadı'yı bir ağacın tepesinde, aman işte dalında, görüyorum. Yanında yeniden bir süpürgeye dönüşmüş eski bisikleti Tin Tin de var ve yeniden aslında olduğu şey olduğu için halinden memnun. Cadı, ağacın gövdesine başını dayamış ve uzaklardaki bir yeri izliyor. Acaba gökyüzünde yıldızlar var mı bunu görmeye çalışıyorum. Aslında parıltılı bir şeyleri gözümü kısınca hayal meyal seçebildim ancak net değil... 

Cadı nasıl hissediyor bilmiyorum. Ona bu kadar uzaktan bakarken, ifadesini seçmek mümkün değil. Zaten o bir Cadı, bunu asla anlayamazdım. Şimdi de sırtını ağacın kalın gövdesine dayadı. Ağaç eğer ki Bilge Ağaç olsaydı, dikkatsizliği için Cadı'yı şefkatle paylardı. Ancak bu masalda bir Bilge Ağaç yok. Sadece Cadı var ve tabi ki süpürgesi Tin Tin.

Bu başka bir masal olmalı. Ve işte Cadı, bir ağacın dalına tünemiş, bu masalı izliyor.

Yoksa gözlüyor mu?

Cadı... Bu masalın başrolü sensin. Seni destekliyorum!

(Cadı gülümsedi mi ne! Çok hafifti. Çok hafif bir tebessümün izi. Belki de gecenin rüzgarı beni yanıltmıştır. Ama hayır... gördüm. Cadı, beni izliyor!)

Böööö.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Çok daha büyülü bulutlarım var ancak ben seninle,
büyüsüz bir bulutu paylaşmak istiyorum sevgili okur.


Neyi unuturuz?

 

Belki de bloğum hissetmek için var olmuştur. Yazılarla dolu bir sitenin ruhu nelerden oluşur? Tek tek yazıların ilmek ilmek ördüğü ağdan. Bu ruhu her gördüğümde, gerçekten gördüğümde, irkilirim. Tek tek anlarımda var ettiğim parçaların hepsi bir bütün olarak onları gördüğümde başka bir şeye evrilmiştir. Kontrol edemediğim bir şeye mi? Belki de. Ancak beni korkutanın veya hadi o kadar büyük çaplı olmasa da gerenin bu olduğunu düşünmüyorum.

O zaman yanlış anlaşılması mı? Bir ruh, yanlış anlaşılabilir mi? O zaten kendisidir ve kendisinden başka bir şey olarak algılansa bile kendisi olmaya devam eder. Yazılar sadece vardır, fikirler de; yalnızca, algılayıcılar ve algılar değişir. Hatta onları yazan ve hatta üstüne hisseden benim algılarım bile zaman içinde değişir. O halde, yazılar sadece kendileri kalmaya devam ettiklerine göre, bu farklılıktan neden çekiniyorum?

Onları birilerinin okumasını istediğim için mi yeniden görünür kılıyorum? Yoksa varlıkları hala (ve belki de hep bir parça) içimde yaşarken onları yok saymaya yeltendiğim için mi? Bir yazı olsaydım beni zırt pırt gizleyen yazarıma karşı hangi düşünce ve hislere sahip olurdum? Bir yazı olsaydım, kendi kelimelerimin ötesindeki düşüncelerin sınırına geçemezdim. Bu nedenle pek sevgili Cadı yazarım hakkındaki fikirlerim hep beni var ettiği kelimeler kadarınca olurdu. Buna karşın, diğer yazı kardeşlerimin beni sürdürmelerinden doğan güçle de belki de, kendimi kötü hissedebilirdim. Ben, görünür olmak isteyen hislerin ürünüyüm; diye düşünebilirdim. -Hani bir yazı olsaydım.- Buna karşın beni yazan bu Cadı, ne cüretle... Ah ah ah hayır hayır hayır. Böyle düşünmeyeceklerini biliyorsun sevgili okur. Bunun yerine...

Bu Cadı ne halt ediyor, diye düşünebilirdim. 

Peki nasıl hissederdim? 

Galiba sıkışık hissederdim. Evet, beni zırt pırt gizleyen bir yazarım olsaydı, bir hayli sıkışmış hissederdim. Bunalmış bile değil, sıkışmış. Çünkü bu Cadı, beni yazdığı için benim varlığımı yok sayabileceğini sanıyor diye hissederdim (evet, şşşş, hissederdim). Sonra da, yani devam edemeyecek miyim, diye sezerdim (evet, şşşş, sezerdim). Bu Cadı, hadi buna güven olmaz ama, yeni yazı yazmayacak olsa bile... beni okuyacak olan diğerlerinin belleğinde büyümeme izin veremez miydi, diye belli belirsiz bir hüzünle dolardım. Neden Cadı, derdim eğer kendi kelimelerimin ötesine çıkabilseydim, neden beni kendi hislerime hapsettin? Bu soruyu çok bilmiş ve (kendine) tripli yazarım pek sevgili Cadı'ya sormak için can atar ama -evet evet- kendi kelimelerimin sınırından çıkamayacak bir yazı olduğum için bunu bile yapamazdım. Üstelik, bu Cadı, beni taslak bir yayına hapsetmişken, diğer doğacak yazı kardeşlerime de kaş göz yapamazdım!

Yazılar, yazarlarının onları düşündüğü kadar varlık bulur ve okurlarının onları düşündüğü kadar büyürler. Peki ya hisleri? Yazıların da hisleri yok mudur? Belli belirsiz titreşimler, içinde yalnızca bu titreşimlerin doğasına merak taşıyan (bunu fark etmesine bile gerek yok) kişilerin görebileceği, en olmadı sezebileceği titreşimler...

İşte, yazılar böyle hisseder. Ve her yazı, aslında yeni bir yazının doğmasına, diğer bir ifadeyle üretilmesine, olanak sağlar. Çünkü her yazı, bir sonraki yazı için bir çeşit his transferi yapar. Bunu edebi metinlerde sıkça görürüz evet, ancak inanır mısınız (hemen hayır demeyin!) bilimsel metinlerde bile bu böyledir: Merak. Her yazı bir çeşit meraktan doğar. Merakların doğduğu his de çeşitlidir tabi. Bazı meraklar aydınlıklardan, bazıları karanlıklardan, bazıları ise griliklerden doğar. Ancak her ne olursa olsun, her yazı, meraktan doğar. 

Solmuş bir merak, bir yazıyı öldürebilir mi? Hayır, en azından ben sanmıyorum. Ancak, sönmüş bir merak bir yazıyı mumyalayabilir. Kendi tezime baktığımda bunu görüyorum. Evet yine bu konu! :) 

İçimdeki sönmüş meraklar (bu konudan bağımsız olarak, genel) bana kendimi hissettirmemeye başladı. His aslında, algılamak demektir. Bir fikir kurmadan evvel, havadaki olası fikrimizin titreşimlerini (ve belki de atomlarını?? :) algılamak demektir. Ben böyle hissediyorum biliyor musun? Fikirlerin atomlarını o kadar derinden merak ediyorum ki, onları bu sayede algılıyorum.

Hislerin doğasını düşünüyorum. Ben, en azından hemen hemen, her şeyin doğasını düşünebilecek birisiyim. Küçükken bile böyleymişim. Beni bir cıcır böceği kız yapan da, Cadı yapan da aslında temelde bu özelliğim: Bu neden böyle?, sorusunu sormaktan asla bıkmamam. 

Küçükken çevremdekilere, özellikle de anneme (çünkü küçükken dünyamızın merkezinde annemiz vardır ve bu, sadece soyut anlamda değil, somut anlamdadır), bir şeyleri gösterip (evet belki de nesneleri) veya bir fikri sorup ''bu neden böyle'' dermişim ahahahhaha. Ah, küçük Ben'e bayılıyorum. Bir gün eğer bir çocuğum olacaksa, lütfen böyle bir çocuk olsun. Bitmek tükenmez ve aydınlık meraklarla dolu bir çocuk. Belki de her veya çoğu çocuk zaten böyle doğar. Zamanla unutur. 

Neyi unutur acaba?.. Merak etmeyi mi?

Meraklarını sorgulamayı mı? 

Meraklarının atomlarını görmeyi istemeyi mi? 

Yoksa... hislerini içinden dışına maddeleştirmeyi mi? 

Kesinlikle unutulan bir şey var ancak, bunun ne olduğunu adlandıramıyorum. Belki de, ben de unuttuğum içindir.


eskiden bu abileri çok dinlerdim.


Dizi: Healer.


Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?

 

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? Uzun yaz gecelerinde yaptığım yıldız sohbetlerinin tek taraflı olmadığını kalbime doğan ışıkla birlikte pek çok kez anlamıştım. Buna karşın bu ışık, öyle sessiz bir derinlikle parlardı ki içimde, onun rengini ayırt edemezdim. Yıldızların seslerinin rengi kaç farklı tona yayılabilir, bu benim gerçekten merak ettiğim bir şey.

Bana karşı en suskun olan yıldız, uğruna açık mektuplar yazmayı göze aldığımdı. Onun parlaklığının donukluğu, bana söyleyebileceğim binlerce farklı şarkıyı hissettirdi. Buna karşın onun bir şarkı söylediğine inanmam malesef ki mümkün değil. Kendisine kış yıldızım adını takmamın sebebi bile belki de budur: Kışın sisinde bile seçebildiğim ancak soğuk bir parlaklıkla düşündüğüm yıldızım.

Yazın izlediğim açık gece göğü ise oldukça canlı ve renkli sahneler oluşturur. Özellikle de seslerin kaybolduğu anlarda yıldızları hissetmek kolaylaşır. Düşünceler beni terk ettiğinde, onları hissedebilirim. Hatta bazen, onların tek tek parlaklıklarına yayılan hayranlık nidalarım, belki de gezgin Ay'ın da bir dost oturmasıyla, şenlenir. Öyle ki, bu neşeli oturmalara çoğu zaman bloğumun okurlarını da davet ederim. Parlaklığını işittiğim her bir yıldızın sıcak alevinden kelimeler örüp yıldız yazıları yazdığım zamanlar birkaç yıl öncesinde kalmış gibi görünüyor. 

Tek bir yıldız seçip ona mektuplar göndermektense, pek çok yıldızın ışığını dinlemek, çok daha ilham verici itiraf etmeliyim. Parlayan her bir yıldız, canlılığının yaşam alevini yaşarcasına dünyanın derin mavisinin karanlığında dansını sürdürür. 

Güneş'in bizi her akşam kendi halimize bırakıp nereye gittiğini, küçük Ben olduğum zamanlarda merak ederdim. Bizlere gecenin ruhlarını gösteren bu karanlık, en parlak yıldızımızı nereye saklıyordu? Veya Güneş, başka bir dünyanın karanlığında parlamak üzere denizler altındaki çocukluk evine mi dönüyordu? Belki de Güneş'in iki tane evi vardı: Gündüz evi ve gece evi olmak üzere.

Yıllar evvel -çok da değil- bir gece ansızın bir film izlemiştim. Bu filmde göklerdeki evinin sonsuz bahçesinden dünyaya düşen bir Yıldız Kadın'ın yaşadıkları anlatılıyordu. Bu Yıldız Kadın aslında filmin ilk çeyreğinde ortalarda gözükmüyordu (en azından öyle anımsıyorum), hatta başrol değil de, hadi ikinci başrol oymuş gibi görünüyordu. Gönlünün Muradı'nı arayan genç adam, ilk başroldü, tabii görünene göre. Peki o halde... bu Yıldız Kadın'ın ''gönlünün muradı'' neydi? Eve dönmek? Pek tabii çok mantıklı ve mümkün. Öyleydi. Bu Yıldız Kadın, düşerken yaralanmıştı ve canı acıyordu. Üstelik onun peşinde olan bir sürü menfaatçi dünya varlığı vardı. 

O filmi izlerken çok hoş hislerle dolduğum aklımda. Hatta filmin son sahnesinden sonra gitmiş yıldızları izlemiştim. Filmi muhakkak -başta kendi sonsuz okyanusum olan (eski) bloğumun okurları olmak üzere- birilerine anlatmışımdır. Zaten bu kadar bayıldığım, evet bayıldığım!, bir filmi birilerine övmemem mümkün olamazdı. Hatta instagram hesabımda bile paylaşmıştım. Bu filmi mutlaka herkes izlemeliydi! İsmi mi? Stardust (Yıldız Tozu).

İlginçtir, o filmi yalnızca tek bir kez izledim. Çok sevdiğim filmleri bile hiç tekrar tekrar izlememişimdir. (Sadece Amelie bu genellememin dışında). Olsa olsa 3 kere anca izlerim sevdiğim bir filmi. İzlenecek o denli çok film vardır ki, çok seviyor olsam ve yıllarca dilimden düşürmesem bile, o çok sevdiğim filmleri yeniden bir ziyarete gitmeyi çok görürüm... Acaba korkar mıyım? Yani... Bu çok sevdiğim, hatta bayıldığım!, filmleri tekrar izlemeye korkan bir yanım mı vardır? Ondan mı izlemem? Biliyor musun... Nedeni gerçekten bu değil, ana neden asla bu değil ancak yine de... Bu da olabilir. Çok sevdiğim bir filmi yıllar sonraki izlememde bir daha o kadar çok sevmezsem, evet üzülürüm.

Şu an okuduğum kitap bu filmin uyarlandığı kitap olan Neil Gaiman'ın Yıldız Tozu isimli kitabı. Hani bazen bazı kitapları okurken şöyle göğüs kafesimizin sol üst kısımları civarında bir yerde ışıltılı parıltılı bir his belirir ya, işte, bu kitabı okurken öyle hissediyorum. Keyifli bile yeterli bir ifade değil. Belki de, büyülü olarak tanımlamalıyım. Evet, sihirden oluşan bu öyküyü okurken, kendimi yıldız tozlarıyla sarmalanmış gibi hissediyorum ve bence bu çok doğal! 

Bu kurgunun içinde dolaşmayı isterdim sanırım. Duvarın ötesindeki sınırsız peri diyarında gezinmeyi mi isterdim acaba? Aslında... biliyor musun, hiç sanmıyorum. Bu peri diyarında karşına ne çıkacağını kestiremiyorsun, labirent gibi. Duvarın iki diyarını birleştiren gökyüzündeki bir yıldıza mı dönüşmeyi isterdim? Aslında, kuşbakışı olarak tüm olayları izlemek sanırım eğlenceli olurdu. Ama bu da çok pasif bir durum olurdu. Ah! Bu kurguya nasıl dahil olabilirdim bilmiyorum... Bir karakterin benliğiyle de olaylara dahil olmak istemezdim açıkçası. Çünkü her karakter kendisi olarak bu kurguyu yaşamayı hak ediyor. Hal böyleyken, onların yerine geçmeyi istemek bana, karakterin bedenini ele geçirmiş kötü bir ruhmuşum gibi hissettirirdi. Böööö!

Ben belki de, bu kurgudan çatallanan yeni bir kurgunun karakteri olmayı istiyorumdur. Kitabı okurken içimde beliren ''dahil olma'' hissi belki de sadece yeni bir kurgunun yıldız ışığı olmaya dair bir çeşit özenme halidir. 

Bazen bir kurgusal karakter olsaydım ne olabilirdim diye düşündüğüm olur. Böyle, özellikle de ışıltılı bir şeyler okurken bu his zihnimde belirir. Bu hisle şekillenen bir düşünce çizmeye çalışsam da, insanın kendini tasarlaması zor bir durum. Yine de, bir yazarın elinden çıkmış bir Yıldız Kadın olmak, tüm kurgusal evrenler içindeki en havalı rollerden biri olurdu!

Kitabı okurken en çok da bu Yıldız Kadın'ın sesini merak ediyorum. Acaba yaz yıldızlarımın parlaklığının tınısı neye benziyor, bunu düşünüyorum.

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yıldız Tozu, Neil Gaiman.


İlham Perisi.

 

İlkbahar bana, toprakla gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk, sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi? 

Bir an'ı düşünüyorum. Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten. İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda, herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?

Kendimle ilgili kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.

Onu size anlatamam. Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.

Benim hep basit hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir. Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz. Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne uzanan bir hal. Ne tatlı.

Bundan 2-3 yıl evvel ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları tanısam da, tanımasam da.

Bu kitabı sıcak yaz günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak olsaydım, huzurlu derdim.

Böyle kitaplar ve böyle anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman değişti ama ben de öyle.''

Bu şarkıyı dinlerken en sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum. Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.

O şarkıcının şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz? Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.

Bir şarkı yazsaydım tam olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı, bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.

Bir gün bunu başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.

İlhamı kaybettiğimizi sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden olmasın...

Acaba başka birinin ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı gözlerle görürler belli ki.

Şairler biraz histerik oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.

Belki de ilhamın ve perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.

İnsan her zaman iyi hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?

Hayır değil, gerçek değil ve onları tutmak, kararlılık adımı bile değil. Bu sadece, alıştığım parçamı ve inançlarımı bırakmaya direnişim. Oysa o ben değilim, o sadece deneyimler bütününe tepki vermiş eski ben. Bunu kabul etmemek insanı döngüde tutan şey.

İçimizdeki ilham perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil, onları görmekten korkmamalıyız belki de.

Bu noktada aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan) isimli filmindeki şu replik geliyor:

"İlham perime neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır."


Müzik önerisi:

şarkıcı geçen gün bu şarkısından bahsetti, sanırım bu şarkı beni kendisinden bile daha çok nostaljik hissettirir. :)


Film önerisi:

abbas kiarostami | close-up filminden bir sahne.


ve son olarak bir kitap önerisi ile tamamlayalım. :)


Sonsuza Uzanan Köprü (Richard Bach) | Kitap Yorumu

Yazar: Richard Bach, Çevirmen: Tanju Anapa,
Çevirmen: Epsilon Yayınevi

Bu kitabı okuma sürecim uzun bir zamana yayıldı. Çünkü bu kitap bir yaşantıyı anlatıyor. Kitabın aynı zamanda bir pilot olan yazarının ''bana uçmayı öğreten Leslie'ye'' ithafını yaptığı kadın olan Leslie Parrish ile tanışma ve onunla büyüme yolculuğunu konu ediniyor.

Kitabın yazarı orta yaşlarında, kitapları çok satan bir yazarken; gizli kalmayı tercih ettiği bir yaşam sürüp pilotluk yaparak geçinmektedir. Aklınıza hemen yolcu uçakları gelmesin. Richard Bach daha küçük ve az yolcu kapasiteli uçakları uçurmayı tercih eden bir pilot. Zaten sanıyorum ki onun özgür ruhuna da ancak böylesi yakışırdı.

Aşktan korkan bir adam Richard. Kötü bir şekilde biten evliliği sonrasında, çocukluğunun hayalindeki kadını aramayı hayat amacı ediniyor. İnsanları gezdirdiği uçağıyla gözleri görebildiği yeryüzü parçasında onu arıyor. Mükemmel kadınını. Onu bulma umudu bir an bile yitirilmiyor yazarın kalbinde. Sadece bu nedenle, mükemmel kadınını bulabilmek için, ünlü bir yazar olarak medyada var olmayı kabul ediyor.

Böylece yazarın hayatına bir sürü kadın giriyor. Tam da istediği gibi, mükemmel kadınının tek tek parçalarını taşıyan bir sürü kadın. Hiçbiri o değil ama hepsinde ondan bir parça var sanki. Tam da bir erkeğin zihni değil mi? Tamam, yargılamayacağım.

Leslie Parrish ile tanıştığında, onun mükemmel kadını olduğunu bir an bile düşünmüyor yazar. Çünkü Leslie'yi seviyor. Ona dair her şeyi çok seviyor. Bu nedenle de, evet tam da bu nedenle, onun mükemmel kadını olamayacağını düşünüyor. Leslie kendisinin ancak en yakın arkadaşı olabilir. Zaten belki de... tek bir mükemmel kadın yoktur. Pek çok kadından oluşan tek bir mükemmel deneyim vardır. Böyle düşünüyor yazar.

Ancak Leslie o kadar hayranlık uyandırıcı bir kadın ki, bir ortama girdiğinde adeta parlıyor. Yazara kızmaya başladığım nokta da tam olarak burada başlıyor. Leslie'ye ben bile aşık olabilirim hadi ama! Leslie'ye herkes aşık olur ki. Herkes! Güzel, başarılı, yetenekli, zeki ve cesur bir kadın. İnsan başka daha ne ister...

Richard ile Leslie'nin ilişkisi başladığında ve hatta Richard Leslie'nin aradığı mükemmel kadının da ötesinde ihtiyacı olan her şeyi taşıdığını anladığında bile aralarına Richard'ın korkuları girmişti. Geçmiş deneyimleri nedeniyle bağlanmaktan aşırı korkan bu adam, kaçıngan bağlanma davranışlarıyla Leslie'yi açık bir ilişkiye sürüklemek istedi. Evet bunu istedi. Leslie de, kendisi de orta yaş civarında insanlardı ve bu nedenle Leslie, ne istemediğini çok iyi bilen bir kadındı. O, tek olmak istiyordu. Çoğu kişi gibi, biricik olmak. İki kişilik bir ilişki istiyordu ve beklentilerini daima açıkça dile getirdi.

Asıl sorun ilişkiyi yaşama şekli değildi. İlişkiyi yaşama şeklindeki beklenti farklılığı ve bu farklılığı taraflardan birinin hiç önemsememesiydi; ki zaten bu da diğer kişiye saygısızlıktır ve ilişkinin yürümeyeceğine kanıttır o ayrı ama... Burada asıl üstünde durulması gereken nokta, Richard Leslie'nin sınırlarını, taleplerini, his ve düşüncelerini, beklentilerini önemsemiyordu. Varsa yoksa kendi özgürlüğü, sınırları, talep ve beklentileri... Yeter be adam yeter.

Görünürde Richard'ın yaptığı da aslında beklentilerini açıkça dile getirmekti. Ancak ne zaman Leslie bunu istemediğini ve bu ilişkinin yürümeyeceğini ifade etse ve hatta dost kalmayı önerse, Richard ona şiddetle karşı çıktı. Ne yardan vazgeçti ne serden... Geriye tek bir şey kalmıştı: Değişim. Sadece Richard değildi değişecek olan, Leslie de değişti. Çünkü ilişki budur, hele de içinde aşk varsa: Değişmek. Orta yolu bulmak için, iki kişilik bir birliktelik için, o birlikteliği taşıyabilmek gerekir.

Kitap boyunca Richard Bach'ın mükemmel kadınını arama, bulma ve benliğini tanıma sürecini, Leslie Parrish ile yaşadıkları olaylar perspektifinden okuyoruz.

Bu bir spoiler değil; Leslie ve Richard birbirlerinin ikinci eşi. Ancak ikili 20 yıllık bir evliliğin ardından 2000 yılı civarında boşanmışlar. Boşanma sebeplerine dair net bir bilgim olmasa da yazarın Leslie ile boşanmalarına dair söylediklerini şuradan okuyabiliriz. Farklı beklentiler. Evet, 20 yıllık bir evlilikten sonra bile bu olabilir. Hiç biriyle 20 yıl evli kalmadım :), ancak insanlar değişir değil mi? Öte yandan bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur. İkilinin hep farklı beklentileri vardı. Hayattan bile değil, bir ilişkiden beklentileri hep farklıydı. Birbirlerini çok sevdikleri için orta yolu bulmaya karar vermişlerdi ancak işte, bir noktada o yolu ayırmanın doğru olduğuna karar vermişler.

Kitapta varoluş felsefesi ve aslında daha özelleştirirsek ruhçuluk kavramları üzerinde sıkça duruluyor. Ruh, ruh eşi, reenkarnasyon, beden dışı deneyim vb bunlara örnek gösterilebilir. İkili ruhsal yönleri, yani kendi bilinçleri ve bilinç ötesine dair algıları gelişmiş insanlar. Bu nedenle de bu konuda da kitapta sohbetleri ve hatta deneyimleri bulunuyor. Ancak odak noktası bu değil. Odak noktası, bir ilişkiye bir insan ne verebilir sorusu. 

Siz bir ilişki için ne yapabilirsiniz?

Bence kitap sadece okuruna bu soruyu sorgulattığı için bile okunmaya değer. Öte yandan ruh eşi kavramı ve hatta felsefesine dair kendi görüşüme değinirsem... Ruh dediğimiz şey, aslında öz benliğimizdir. Bunu çeşitli kavramlarla açıklayanlar bulunur. Bazıları daha spiritüalist, bazıları daha maddesel yönden açıklama getirmeye çalışır. Ancak hepsi aynı şeyi söyler: Ruh, öz benliktir.

Öz benliğimiz, yani tüm şartlandırmalardan arınmış rol yapmayan kimliğimiz, bizim bizzat kendimiz... bir eşe sahip midir? Aslında ''ruh eşi var mıdır'' sorusu temelde bunu sorgular. Bu konuyu (hatırlayabildiğim) tüm hayatım boyunca bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak düşündüm ve hatta araştırdım. Beni maneviyata iten durum da buydu. Ruh eşime duyduğum derin özlem. Bunu uzun uzun açıklamayacağım, çünkü bu özlemi ifade edebileceğimi sanmıyorum. Bu tip durumları yalnızca aynısını deneyimlemiş, hissetmiş olanlar anlayabilir. Uzun uzun açıklamalar yapmak yalnızca kelime israfıdır bana göre. Zaten bir anlamı da yoktur.

İnsan tabi ki içindeki yalnızlığı ve boşlukları, belki de eksik parçalarını birleştirmek veya tamamlamak için birine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu nedenle değil midir ki zaten insanın kendini kandırması ve toksik ilişkiler ve kişilerle zaman öldürmesi... Bazı insanlar bunu yapmaz. Çünkü bunu seçmez. İşte o insanlar ''ruh eşlerine'' en yakın olanlardır.

Ruh eşi dediğimiz şey metafizik bir kavram olarak kurtuluş yolu olarak pazarlanır. Oysa alakası yok. Bu kitabı sevme ve beğenme nedenlerimin başında da mesela bu geliyor: Bu kitap ruh eşi kavramını pazarlamıyor, yazar yalnızca yaşadıklarını anlatıyor. Hiçbir yaşantı çiçekli yollardan oluşmaz. Çünkü yaşantı demek, öğrenmek demektir. Yaşantı, hissetmek demektir. İnsanlar emek vermeden güzel bir ilişki yaşayabileceklerine çok inanırlar. Emek vermek demek sürünmek demek değildir. Emek vermek demek, birliktelik kurmak için adımlar atmak demektir. Hiç adım atmazsan, olduğun yerde sayarsın evet. Durduğun yerde seni tutan insanlarla vakit öldürür veya bunu seçmezsen bile ilerleyemezsin.

İyi bir ilişki benim için insanı en çok ilerleten şeydir. En hızlı ilerleten şeydir hatta. İki kişi de aynı doğrultudaysa (aynı frekans da derler ki bu ruh eşi olmanın temel kuralıdır :) onları ilerlemekten alıkoyacak bir şey yoktur. Engeller çıksa bile, bunları el ele aşarlar. Ruh eşi tanımı yerine ''ortaklık'' kelimesini kullanmayı bu nedenle daha çok severim. Bu kelimeyi sanıyorum ki 14-16 yaş dolaylarımda bulmuştum.

Ruh eşi kavramına dair düşüncelerim yıllar içinde pek çok kez dönüşüm geçirdi. Bu bile başlı başına çok sancılıydı. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikri, hiç olmaması ihtimalinden bile daha çok kalbimi parçaladı. Ben, hissettiğim şeyin yalnızca psikolojik bir kendini koruma ve belki de oyalama yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben, gerçekten de birini özledim. Sadece yıllar içinde özlediğim bu şeye karşı bakış açım derinleşti diyebilirim.

Yazımı bu noktaya kadar okuduğunuza göre belki de şu sorunun yanıtını da merak ediyorsunuzdur: Ben ruh eşimi ''bulmaktan'' vazgeçtim mi? Bu benim elimde olan bir şey değil. Yaşım genç olsa bile, ben onu bu gençliğe büyük kaçacak kadar uzun zamandır hissediyorum. Sadece, onun bize söylendiği gibi bir şey olmadığını biliyorum. Aşk, biriyle ilgili bir şey değildir. Aşk, kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir. Öbür tarafta anlaştığımız bir eşimiz var mı bilemem. Çünkü anımsamıyorum. :) Anımsayan varsa aşağıya yazabilir... Öte yandan, belki de ben aşkı özlemişimdir. Bu güzel bir haber. Çünkü ben, özlediğim o aşkı yaşayacağımı biliyorum. Çünkü zaten onu yıllarca yaşadım. Bu noktada sadece onu paylaşmak istiyorum. Aşkı, benim gibi özleyen biriyle paylaşmak. İşte benim ruh eşine bakışımın geldiği son nokta bu. Ortaklık da zaten bu değil midir: Paylaşmak. Ben de aşkı paylaşmak istiyorum işte. Belki de itiraf etse de, etmese de çoğu insan gibi.

Son olarak şunu eklemeliyim; bu konular manipülasyona çok açık olacağınız konular olabilir. Yani birinin görünümünü beğendim veya çekici buldum (elektrik aldım?? :) bunları geçin. Veya birini unutamadım (eski sevgilim aklımdan çıkmıyor??) bunları geçin. Muhtemelen takıntı yaptınız o kişiyi. Biri karşınıza geçti, ''biz ruh eşiyiz'' dedi. Bunları geçin, ''icraat''?? :) Ruh eşi başka bir konsept ve bu hayat planınızda onunla karşılaşmanız için bazı şeyler gerekli sanırım. Ki, ikiniz de dünyada olsanız bile (burası çok önemli :), karşılaşmamayı seçebilirsiniz veya seçmişsinizdir. Yani, birilerine enerji ve daha kötülerini kaptırmamaya dikkat edin. Ruh eşi peynir ekmek gibi satılan, dağıtılan ve alınan bir şey değil. Kaldı ki her ne kadar ben de bu konsepti (çoğu kişi gibi) idealize etsem de, aklım hep başımdaydı. Yine de benim yaptığım da yanlıştı. Ruh eşi olayı idealize edilecek bir şey değil, olsa olsa bir öz farkındalık hikayesidir. Aşk oranı yüksek bir ilişki ise, ruh eşinizle olsun ya da olmasın, emek isteyen bir şeydir.

Özetle, çok beğendiğim bir kitap. İyi ki okudum.

Kitaplarla kalın.


Benimle Konuşan Kitabıma Bir Teşekkür Yazısı.

 

Bazen bazı kitaplarla konuşmak istiyorum. Sen bana derdini anlattın, ben de sana anlatacağım demek...

Aslında bir çeşit ''yazı orucu'' tutacaktım. Hatta bunu toteme dönüştürme isteğim içimde bir yerde filiz vermişti. Buna gerek var mıydı? Pek değil. Güzel olur muydu? Kesinlikle evet. Ancak baktım gördüm ki okuduğum son kitap musluklarımda arızaya neden oldu... bana da yazmaktan başka bir yol kalmadı.

Kitapları birileriyle konuşabiliriz. Bu aslında okumayı sevenler için bir çeşit ihtiyaçtır. Tıpkı yemek yemek, su içmek, uyumak ve hatta yürümek gibi bir ihtiyaç. Çünkü kitapların anlattıkları içimizde biriktikçe, onları dönüştürme ihtiyacı duyarız. Okuduklarımız posadan öteye gidip zihnimizi, kalbimizi ve hatta bedenimizi besleyecek bir hal almak isterler. Evet, fikirlerin doğasında bu vardır! Fikirler, algılandıkları kişilerce varlık bulmak isterler. Onların özü budur: Yaşamak.

Yaşamda yer bulmak isteyen fikirler, hareketli bir doğadadır. Oradan oraya zıplarlar ve bazen durağan zamanlarındaki olgunlaşma evresinde bile kendi varlıklarında bir aşağı bir yukarı volta atarlar. Fikirler ne olursa olsun bir an bile durmazlar, duramazlar. Bunu onlara yapmaya cüret ettiğinizde ise olan size olur. Bu, bir balığı denizden çıkarıp karadaki çırpınışlarını izlemek kadar acımasızcadır! Üstelik bu çırpınışların sonu da gelmez. Çünkü fikirler, dönüşmek için var olmuşlardır; yani... ölümsüzlerdir.

Bir kitap yorumu yazısı yazabilirdim. Öncesinde tüm alıntılarımı bilgisayara geçirip kitabın detaylarını izlemek istedim. Kitabın bana dokunduğu noktaları hissetmek... Bu gece bir yorum yazısı yazmayı, çok sevdiğim bir kitap hakkında oburca kelimeler ile (bunlar onları okuyanların iştahlarını açacak olsaydı bile) düşüncelerimi ifade etmeyi istemedim. Çünkü bu kelimeler bende, kitabı okuduğum, hatta kitabın yeryüzündeki varlığından haberdar olduğum günden başlayarak birbirinden farklı duygularla varlık bulmaya başlamıştı. Onları sabırsızca aktaramazdım.

Önce merak ettim. Bu kitabı çok merak ettim. Okuduğum birkaç alıntı, uzun da alıntılardı, kitabın varlığına dair bilgiyi kalbime soktu. Evet, zihnime değil kalbime soktu. Bu kitabı okuyamadığım bir gerçekliği kabul edemedim. Bu nedenle kitabın baskısının yıllar önce tükenmiş olması bile beni durduramadı! Sonuçta teknoloji gelişmişti ve sahaflar da bulunamayan kitapların merakını kucaklamış bekleyen okurlar için varlardı. Bu ikisinin birleşiminden güç alarak kitabı internetten bulduğum bir sahaftan aldım. Kitabı aldığım sahafın adı bile merakımı besleyecek ölçüde gizemliydi: Kara Kedi.

Kitaba başlamadan onu sevdim. Yeryüzünde aynı hisleri paylaşmış olabileceğim, bunun ihtimalini olsun taşıyan, bir insan daha vardı ve işte bu kitap da bunun kanıtıydı! Ruh eşini arayan bir adam... Ruhunun diğer yarısını. Evet, diğer ve evet, yarısını. Ruh parçalanır mıydı ki? Bu sorumun yanıtını çoktan biliyor olsam da, bir de bir yazarın beyninden okumak istedim. Yazarlar, usta sihirbazlardır. Kitap daha ilk sayfalarından beni büyüledi. Merakım, hayranlığa dönüşmek üzereydi.

Ancak bu yazarın aradığı ''ruh eşi'' benim ''aradığım'' ruh eşiyle hiç mi hiç örtüşmüyordu... İlk hayal kırıklığı dalgası böyle çarptı. Ben, bu yazarla aynı şeyi istiyor olamam! Ancak ruh eşi tanımı tekse ve biz ikimiz aynı şeyi istiyorsak... O zaman ben bir yalana mı inanmıştım! Bunu kabullenmiş olmam bile yazara olan öfkeme engel olamazdı. Ona çok öfkelendim. O kadar çok öfkelendim ki, kitabı okumak gittikçe zorlaştı. Sanki tüm kelimeler birer kaya kadar ağırdı artık, onları kaldıramadım... Bu kelimelerin bende bıraktığı hissi taşıyamadım.

Çok sıkıldım. Kitaptan, yazardan... aşkında da, mükemmel kadınından da, mızıldanmalarından da, kaçışlarından da, uçuşlarından da... Bahanelerinden de, bencilliklerinden de, geri dönüşlerinden de... Sıkıldım.

Kitabı bıraktım. Bir süreliğine bıraktım. Ben de, yazar gibi, araya başka kitaplar aldım. Kafamı dağıtmak istedim; uzaklaşmak, nefes almak ve okumanın verdiği ferahlığı yeniden başka kitaplarda hissetmek.

Kitaba geri döndükten bir gün sonra, ki bir aylık ayrılığımızdan önce kendisini ancak yarılamıştım, kitabı bitirdim. Evet, kitabın kalan ikinci yarısını sadece bir veya iki günde okuyup bitirdim. Yazara kızgınlığım yerini önce kırgınlığa, sonra (kendime) acımaya, sonra yine meraka ve en sonunda burukluğa bıraktı.

Bahsettiğim kitabın ismi Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Richard Bach. Kitaptan ayrıca bir kitap yorumumda bahsedeceğim ancak ben bu yazımda onun bana hissettirdiklerini anlatmak istedim. İnsanın bir bloğunun olmasının en iyi yanı bu: Anlatabileceğin bir yerin oluyor.

Kitabın son sayfalarında sulu gözlülüğüm tuttu. Öyle ki, bunlar bana yazı yazmama orucumu bozduran damlalardı. Evet, bir günlük bir karar anında bozuldu. Bunu sorun etmiyorum. Belki de yazmak değil, ne yazdığım ve hatta içimdeki hangi eksiklik veya boşluk hissiyle yazdığımdır bana yazmayı sorgulatan ana neden. 

Bu yazıyı kendim için yazdım mesela. Hislerim çok fazla olduğu için yazdım. Bu şekilde yazmak, benim için yazma eylemine tat katan esas şey.  Bu ''şey''; bir düşünce mi, duygu mu, yoksa ihtiyaç mı bilemiyorum... Bir neden, bir sonuç?? belirsiz. Bu şey, sadece bir şey ve orada duruyor. Ona bir şekil veren ise bir yazıyı yazmadan evvel hissettiğim his oluyor. Birileri görsün diye mi yazıyorum, kendim göreyim diye mi... veya sadece, kelimeler var olmak istedikleri için mi?

Bu yazım, var olmak isteyen kelimelerimin ürünüydü. Çünkü kitabı bitirdiğimde onu kitabın kendisiyle konuşmak istedim. Sen neden böylesin sevgili kitap... ne hakkın var beni böyle dağıtmaya!? 

Hayır, yazarın bizzat kendisiyle konuşmak istemiyorum. Ona hala bazı nedenlerden dolayı kızgınım. Yazara kendi hayatında aldığı kararlar için kızgın olmam komik evet. Öte yandan... ben asıl yazarın dünya eşi ile konuşmak isterdim. Sevgili Leslie Parrish ile.

Richard Bach bir yazar ve pilot olmasından dolayı kelimeleri fazla eğip büken, bu nedenle düşüncelerinin türbülansına takılan ve hislerini ikinci plana atan birisi. Leslie ise, bir aktris ve aktivist. O, yaşamın içinde kelimeleri deneyimleyen birisi. Bu nedenle de onunla konuşmak isterdim. Çünkü o, hislerinden hiç kaçmadı. Canı yandığında bile bunu yaptı. Hep dürüst oldu. Özellikle de kendine ve sevdiği adama karşı. Bu kitabı en çok da Leslie'nin dürüstlüğü için sevdim. Kalbimi ferahlatan tek şey de, bu oldu.

Yine de hala buruk hissediyorum. Bilseydim bu kitabı okumaz mıydım acaba... Hayır, en çok da bu nedenle okurdum. Kitap tam istediğim gibi bitti bu arada. Kitap, benim de inandığım şeyler gibi bitti. Hayır, onu bu nedenle sevmedim. Kitabı, beni ağlattığı için sevdim biliyor musunuz? Üzüntüden ağlamadım; hissettiğim için ağladım. Usul usul. Bazen gözyaşları öylece akar ya, öyle bir ağlayış. Aslında bence en çok canımızı yaktığını hissettiğimiz ağlamalar bunlardır. Çünkü tam olarak kalpten gelirler. Öfkeden veya başkalarına olan hislerimizden\ düşüncelerimizden değil... Kalbimizden gelirler.

Özlemlerimizden gelirler. Ve ben, kitabı en çok bu nedenle sevdim. Bana özlediğim bir şeyi sadece benim görmediğimi hissettirdiği için sevdim. Bazen bazı hisler sadece kalbimize kısıldığında kendimizi ''deli gibi'' hissedebiliriz ya hani... Anlatamayız çünkü. Nasıl anlatırsın ki... Hiç. Anlatsan ne olur? Hiç.

Oysa işte orada, bu kitaptaki kelimelerde ben o özlemi gördüm. Başkasının hislerinde çarpan o özlem, kalbimde hissettiğim o özlem... Gerçekmiş. 

Bu kitabı gerçek olduğu için merak etmiştim. Bu kitabı, kalbimdeki gerçeği gördüğü için de sevdim.


Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach.


İlk kuralım: Özşefkat ve disiplin bütündür.

 

Sevgi ve özellikle öz sevgi temasından yazılarımda -çoğunlukla kendim için- bahsediyorum. Oysa özüne sevgi yalnızca çiçek böcek, canım cicim değildir; özüne sevgi aynı zamanda kendine yol göstermektir.

Kişisel tarihim boyunca kendime bunu sağlama girişimlerim oldu. Daha evvel çok daha başarılıydım... Zamanla paslandım malesef. Odağım daha kolay dağılır oldu. Ne olduğunu anlamadan araya zamanlar girdi ve ben yine dağıldım.

Bunun en büyük sebebi ise kendime kullandığım dil! Bu dil benim motivasyonumu düşürüyor. Ne kadar başka faktörler de etkili desek de, insan zihni ödül ceza sistemiyle ilerliyor okurlarım. Benimkisi öyle. Ancak ben kendi zihnimde kendime gelecekteki devasa bir cezayı konumlandırdığım için (istemediğim hayat), benim herhangi bir konuda adım atma girişimlerim hep süreklilik göstermiyor. Sanki hangi yoldan gidersem gideyim istemediğim hayata çıkacakmışım gibi bir düşünce (iptal iptal iptal) :).

Bu tabi ki doğru değil ve tabi ki doğru olmadığını biliyorum.

İyi haber: Beyin eğitilebilir bir organ. Aslolan beyni disipline sokmak. 

Bazı temel noktalar var. Bende işe yarayan şeyler (asırlar önce yaramıştı yani...). Bu nedenle genele vurup açıklamayacağım. Bende şu anda işe yararsa ileride yazarım.

Kendime kurallar belirledim. Karşıma astım. Altı ana kural. Altısını da burada paylaşmayacağım, çünkü bunlar kendime göre özelleştirdiğim kurallar. Ancak sizlerle fikir olması için ilk kuralımı paylaşıyorum:

1. Kendin hakkında daima iyi konuş.

Burada hem bir öz şefkat var, hem de kendine yol gösterme. Bakın, benim en en EN büyük sorunum geleceğimdeki hayatı içinde yaşamak istemeyeceğim bir hayat olacakmış gibi düşünmem.

(Kendim hakkımdaki kötü konuşma şeklim ''sen böylesin''leri aştı artık benim, pışık yemiyorum. Benim yediğim şey: Senin hayatın şöyle olacak (istemediğim şeyler) zaten zırvalıkları.)

Burayı uzun uzun açıklamıştım ama sonra gereksiz buldum. Bu bile...

ZIRVALIK.

Ama bu düşünce hep orada. Zaten hep olmadı ki bla bla. Çok bilmiş hadsiz işte bu düşüncenin sesi. Bu arada bu sesler hiçbir zaman ASLINDA bizim kendimize ait olmaz. Bize daha evvel biri veya birileri bunları söylemiş, beynimize tıkmıştır veya geçmiş olaylara dayalı bu sonuçlara ulaşırız... En azından benimkisinin nedeni bu.

Özetle... Bu kural çerçevesinde ilerleyeceğim.

Bu arada arada soran oluyor topluca yazayım, yani okumak isteyip de okuyamamış olan okurlarıma bir açıklama da borcum oldu. :) Çok yazı yazıyorum, çünkü artık kalem kağıt defter word kullanmıyorum bir süredir. Sadece blog kullanıyorum. Bu nedenle fikir gelince yazıyorum. E yani öyle olunca da, tamam güzel yazıyorum :P, ama öyle olunca da işte sonrada bir filtre gerekiyor. Hatta bir süre yazmayı da düşünmüyorum. Belki yorum yazısı gelir artık bilmiyorum, bakacağım. Bunu da arada soru geliyor diye yazdım. Evet bilinçli yazıyorum, evet bilinçli kaldırıyorum ve evet sonra da bilinçsizce yeniden paylaşıyorum. :)

Belki şu an taslak yaptıklarımı sonradan yine yayınlarım ama bilmiyorum, yayında dursa ne durmasa ne dediğim yazılar şu an yayında değil mesela. Daha genel geçer ve bana dokunmayan şeyler yayında. Bazen çok içimden yazıyorum, o yazılarımı çok seviyorum ama çok içimden şeyler artık yazmasam daha iyi.

O zaman, çav.



Popüler Yayınlar