Yıldız ışıklarımın bir rengi: Neşe.

 

Babamla bir fotoğrafımız var. Hatırlayamadığım bir yaştayım ama artık bebekliğim de çok geride, baya baya çocuk formundayım. Küçük bir kız. Bir şeye kahkahalarla gülüyorum, neden bilmiyorum ve artık bilemem de ama o kahkaha o kadar canlı ki, şimdi bulamadığım için seninle paylaşamayacağım o fotoğrafın anımsayabildiğim kadarını bile olsa gözlerimin önüne getirdiğimde o fotoğraftaki gülüşümün bir gölgesi dudaklarıma yansıyor. 

Kendimde hep en çok gülümsememi ve gülümsediğimde yüzümün aldığı şekli beğenmiş ve aslında bunun da ötesinde bunu sevmişimdir. Açıkçası, bu yaşıma kadar hoşlandığım kişilerden de neden hoşlandığımı düşündüğümde, aklıma ilk gelen şey bu oluyor: Gülümsediklerinde yüzlerinin aldığı şekil. Başta bunu anlamazdım. Yani tamam, göründüğümden daha ''sığ'' biriyim veya sadece tipik bir insan organizmasıyım ve kendime yüklenmemeliyim, ama ''ruh eşi'' vs gibi konulara ufaktan (sadece zihninin arka planında, lütfen) takmış birisi için fazla dış görünüş odaklı bir kızcağız olduğumu, evet artık bu noktada, itiraf etmeliyim.

Hadi ama bunu herkes yapar! Yani... işte itiraf et! Sen bakmıyor musun bir insanın tipine... Herkes bakar. Ama neye bakar... Bence asıl önemli olan, o kişinin dış görünümünde neyine baktığın. Bunu yargılamayacağım, gerçekten! Ama ben, diğer insanların ''aaaa ne tatlı'' ile bana göz devirtecek cevaplarını aklımın kıyısından geçirmeyi sonsuzluğa fırlatırsam, ben, ben neye bakarım... Ben ona bakarım biliyor musun, hep böyle oldu gerçekten seni kandırmıyorum!

Üçüncü günlüğümü -evet üçüncü!- lise sona giderken yazıyormuşum. Yani lise yıllarımda üç defteri devirmişim. Aslında bunun temel sebebi çok yazmam değildi, ben üniversitede daha çok yazdım. Neden acaba, hımmmm... :) Neyse, bunu boşverirsek... Lisede üç günlük bitirme sebebim defterlerimi kalın almamamdı! Ah... Baktım defterin tipini sevdim, ahahhahahahhahJHAGKJDHFJN, tamam cıvımayalım çünkü biz cıva değiliz, tamam!, işte, baktım defterin tipini sev- defterin tipini beğ- defter güzel görünüyor, içim ısındı kabına falan, o defteri almışım. Belki normal insanlar için yine kalın sayılabilecek sınırda defterlerdir ama ben cırcır böceği olduğumdan dolayı onları, hele de bi' de formumdaysam, hızla bitiriyordum. 

Bu üçüncü günlüğümü dırdır ettiğim ve bu nedenle yayında tutmadığım Sevgili Bezelyecik serimin son yazısında anımsamıştım. Bunu anımsamıyor olabilirsin sevgili okur, çünkü ben ışık hızında yazıp daha da hızlı olarak onları sildiğimden yazılarım varlıklarını bile daha kendileri keşfedemeden yok oluyorlar, kimi zaman?? Bunları geçelim. Öyle bir yazım vardı, ki artık yok, ve o yazımda bu günlüğüme değinmiştim. Aslında günlüğümü kitaplığımda bulmaya üşenmiştim ama sonra o defteri hangi yıllarda tuttuğumu merak ettim (ki yazımda bahsettiğim defter de o değilmiş sonradan anladım ama yine de sardığı için biraz okumuş bulundum). 

Şiire sarmışım. Evet, hem de lisenin son yılında yok artık. Ben hep böyleydim ama (ayran gönüllü??) olmayacak zamanda olmayacak şeylere sarmışımdır. O yıl da işte şiire sarmışım. Ama buna rağmen üniversite sınavı sonuçlarım iyi gelmişti (göreceli olarak) yaaaaa, pışııkk -tamam.- Biraz bunalımdaymışım yani. :)) Buna rağmen tesadüfler silsilesinin önüme çıkardığını iddia ettiğim bir çocukcağızdan da bahsetmeyi es geçmemişim tabi ki. Ah! Gerçekten o mu İlkay! Bunu o dönemki best friendime de söylemiştim de bana gözlerini devirmişti ahahahhah. O zaten benim beğendiğim kimseyi beğenmiyordu ahhhaklhddlhwsgkjvh, ay neyse. Gerçi beğenmediği kadar da oluyordu ama yani işte ne yapabilirim... Herkesin bir tarzı var. Bunu değiştirmeyi de düşünmüştüm açıkçası. Bilmiyorum, zaman içinde bu da dönüşüm geçirdi aslında (beğendiğim tarz?? tarz *-* :).

Beklentilerim değişti yani. Hep de çok sığ değildim canım. Merak, beni hep peri yanımın merakı çekmiştir bu insanlara. Merak. Ama zamanla, bunun pek de güvenilir bir itki olmadığını, bilinçli zihnimle de kontrol etmeye başladım. Sanırım buna sebep, kendi içimde gördüğüm yanları yansıttığım o kişilerden bana yansıyan görüntüm oldu. Ben hepsinden daha ilgincim fikri?? Ah... Bazılarınız beni sinir bozucu bulabilir veya çocuksu bir tavır?? Acaba yine mi kaçmalı ve yorumlarımı kapatmalıyım? Kaçmak... Bu iyi yaptığım bir şey. Perilerle gerçekten çok ortak noktamız var. Belki de bu nedenle kendimi bir cadı olarak tanımlıyorumdur. Sonra da dümdüz insan derim artık ahhahahah, yavaş yavaş bu konsepte de ısınırım herhalde. :)

Periler bir çeşit ışık varlıkları olarak mitlerde yer alırlar. Aynı zamanda sinirliler (Tinker Bell'i anımsamalısın). Bir de tabi çocukken Winx Club kitaplarım vardı, bu da perileri sevmemde etkili olmuş olabilir (perili evlerin konuyla ilgisi yok yani evet). Öte yandan, perileri hala sevmemde etkili olan şey onların ilginç, ürkünç veya sevimli mit, hikaye, tasarı veya çizgi filmlerinden ziyade, bana yıldızları anımsatmaları olabilir. Bir de tabii Sihirli Annem faktörü vardı ama bunu geçelim (yazı dağıldı). Yıldızları anımsatmaları diyordum... Evet öyle. Yıldızlar da ışık varlıklarıdır. Örneğin son yazdığım yazımda (şurada) değindiğim Yvaine karakteri yaşadığı kurgunun insan tarafında sadece kaya ve tozdan ibaret bir yıldızken, peri diyarında kanlı canlı bir insandı. Sadece mutlu anlarında, karanlıkta ve... bilmiyorum sanırım bu kadarmış. Sadece mutlu anlarında ve karanlıkta ışıldardı. Ben de mesela mutlu anlarımda ışıldadığımı biliyorum, evet bir yıldız gibi. Bu bana vaktiyle söylendiğinde bile tam olarak anlamamıştım ama öyle. Gerçekten kendim olarak var olabildiğim cırcır böceği kız anlarımda parlarım (her insan gibi, şşşş, ah hayır bazı insanlar parlamaz aslında).

Gülüşüm gerçekten güzeldir (maşallah), bunun için de baya emek harcadığımı söylemeliyim. Aslında belki de çocukluktan gelen bir halle de birlikte, karşımdaki kişide (dümdüz bir insanda) en çok gülümsemeye dikkat ediyorum sanırım. Gerçek bir gülümseme; hiçbir şey birisini daha güzel veya yakışıklı yapamaz. Evet öyle. Buna inanmamak senin seçimin olur, sen bilirsin. (Biliyorum, belki de çoktan inanmıştın!) Öte yandan, artık pek gülmüyorum. Bunu fark etmek beni üzmüştü çünkü ben sığ biriyim ve görünüme önem veririm biliyorsun işte söyledim. Bu nedenle gülmem lazım. 

Az evvel bir şeye güldüm. Gerçekten çok saçma sapan bir şeydi ama sonra... (Depresyonda falan değilim, geçen yıl öyleydim kimse pek anlamasa da ahahhaha *-* :) Çocukluk fotoğrafımdaki gülüşümün gölgesi canlandı. Evet öyle oldu. Aynı gülüştü. İçten, gerçek ve belki sebepsiz bir gülüş. Nasıl sebepsiz olur?! Kendi sebebimden doğan bir gülüş... kastettiğim tabi ki bu, sevgili okur!

İnsanın kendi sebeplerinden doğan gülüşlerinin olması kıymetli bir şey. Bu nedenle önceden mutluluk yazıları yazardım. Çok çok önceden de değildi aslında ve itiraf etmek gerekirse yazarken mutlu falan da değildim ama keyifliydi. Sonra bıraktım çünkü sonra tüm bu yazdığım güzel yazılar (niye alçakgönüllü olayım) bana... yalnız olduğumu hissettirdi ve üzüldüm. Üzülen biri mutluluk yazıları yazamaz. Bunu biliyorum, beni kandıramazsın sevgili okur. :) Ben de seni kandıramam. Çünkü benim en değer verdiğim şeylerden biri, evet bildin, gerçek gülümsemelerdir (ve evet, dürüstlüktür).

Gülümsediğimde yüzümün aldığı şekli seviyorum. Sanırım bu bile, sadece, gülümsemek için yeterli.

Öte yandan mutluluk... Çikolata yemek gibi bir şeymiş. Aklına, ''mutluluk şöyle bilmem neli gibi bir şeymiş'' demeyi getirirmiş.

Tamam. Bu mutluluk olmasa da, bu benim yıldız ışığım olabilir. Veya... yıldız ışıklarımın bir rengi: Neşe. Çocuksu bir neşe değil, bana bunu söylersen bozuşuruz. İnsanların, şu anlarından kaçmalarını (bunu ben de yapmıyormuşum gibi) hep sinir bozucu bulmuşumdur. Şu andaki sen, kendin olabilirsin. Bunun için çocuk olmana gerek yok. Çocuk gibi olmana da. Çocukluktaki gibi olmana da. Ben çocukluk anısı yazarım (çünkü iyi ekmek çıkıyor konu bulma anlamında :) ama bu demek değil ki, sadece çocukken neşe hissedebiliriz. Hissedebilirim bile değil, hissedebiliriz. Ben ki, dünyanın en melankolik insanlarından biri olabilen ben, neşenin yapısını bilirim. Hatta biliyor musun, yalnız hissetme nedenlerimin başında bile hep bu gelmiştir. Neşenin yapısını çok iyi bilmem. Çünkü, bu yalnız hissettiriyor.

Tamam tamam tamam. Bu, böyle bir yazı değil. Zaten bunlar da ucuz fikirler. Hayattaki küçük anlar. İşte, mutluluk yazılarımı yazma sebebim de, sevme sebebim de ve hala onlardan bahsetme sebebim de bu (ve tabi onlara biraaazz gıcık olma sebebim de). Ve sana, gerçek yüzümü (ayran gönüllü yanım :) biraz gösterme sebebim de. Evet, hepsinin sebebi aynı: İnsan olmam. 

İnsan, bir cadı olsun ya da olmasın, insan... Pek çok şey. Aynı anda, pek çok şey olabilir bir insan. İşte, ben bir insanım. O yüzden hep pek çok şey olacağım. Dramları ve neşeleri olan, ciddi ve cıvık olan (ah hayır ben cıvımam şşşş, nefret ederim), uzak ve yakın olan... olan. Ben buyum. Bedeninin içinde bir ruhu olan ve bu nedenle bir sürü rengi olan bir insan.

İlkay kim diye düşündüğüm bir yazı da yazmıştım daha evvelce (aha şuradaydı). İlkay isimli bir kız olan ben, işte böyle biriyim. Buradan ne anlarsak anlayalım. Çünkü ben ne anlatırsam veya olursam olayım, herkes başka bir İlkay'ı görecektir. Bazen benden fersahlarca uzak, bazen bana çok yakın ama kesinlikle tam olarak ben olmayan, olamayan ve olamayacak olan o İlkay'ı. Çünkü ben bir insanım. Bir kalıp değil. İnsan. Ve ruhu olan insanlar, renklidir. Onlara bakınca bile anlarsınız. Sanırım ruhum, biraz klostrofobi yaşıyor (evet biraz...). O, kendini yansıtmak istiyor. Çocukluğa kaçışımız da (benim değil, genel, ben kaçmıyorum sadece küçük İlkay'ı çok sevdiğim için sana onu gösteriyorum), bir şeyleri sadece çocukluğa yıkma çabamız da bence bundan. Çocukken filtreleme azdır. Biz bütünüzdür. Zamanla bizden geriye, görünenler kalır. Tıpkı uzak yıldızları küçücük görüşümüz gibi. Oysa yıldızlar, alev topları devlerdir.

Sen de böyle misin? Ben bilerek biz dedim; senin için değil kendim için biz dedim sevgili okur. Yoksa insan, tek tek her insanı bilemez. Bilmesi de gerekmez. Ancak kendini anlatırken, insan, biz demek rahatlatıcı olabiliyor.

Mutluluk, böyle bir şeymiş; yazarken, derinlerde bir yerinin ışıldadığını hissetmek gibi bir şey. Hala tam değilmiş ama bunu hissetmeyeli baya olduğundan olacak, bu sana mutluluğu anımsatırmış.

Bazen (çoğu zaman...) daha ''yararlı'' yazılar yazmalıyım desem de... yapamıyorum. Beni böyle sev sevgili okur. İşte böyle, bilmiyorum. Daha yararlı yazılarım için kitap ve film yorumu yazılarıma gidebilirsin. Onlar gerçekten çok daha iyilerdir, önerebilirim. Hem onları bloğum yok olana kadar da silmeyeceğim, hep varlar. Ben bu tip yazılarımı ise, genelde, kendime ''çok kasıyosuunnn'' demek için yazıyorum. Kendi kendimi düşüncelerimle kapana kıstırmadığımda, çok daha kendim gibi hissediyorum. Özgür, neşeli ve parlak.

Yazı dilimde de en çok bunu seviyorum. En azından blog yazı dilimde. Blog yazarken adeta kişiliğimin daha derin bir parçasını keşfediyorum ve bu keyifli. Öte yandan, bazen hepsinin blog adımla ilgili olduğunu düşünüyorum! Başka bir isim seçmeliydim belki de... 

Ve sanırım, aşk temasından kendimi soğutmaya çalışıyorum. :) Ana gündemim bu değil ve malesef buna hiçbir zaman sıra gelemedi hayatımda. Bu bana hala buruk hissettiriyor. Sanırım ben de tipik bir insan organizması gibi alay etme ve küçümseme yoluyla çok önem verdiğim bu fikri kendimden uzağa itiyorum veya itmeye çalışıyorum. Bu yol neden bende işe yaramıyor... Yaramayacak da, çünkü kendimi kandıramıyorum değil mi? Öyle. Öte yandan, bu temadan ne kadar çok soğursam, benim için artık o kadar iyi olabilir.

Bu senenin sonuna kadar kendimi bir çeşit soğutma çabasında olacağımı sanmıştım. Ama buna gerek kalmamış gibi görünüyor. Çünkü fark ettim ki, onu istemeye dair bile içimde bir dürtü kalmamış. Başta öfkelenmiştim. Gerçekten çok öfkelenmiştim, hem de büyük bir öfke. Ben hak etmediysem kim hak edecek! demiştim hiddetle. Sonra bunun ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Sonra zaten isteğim eridi gitti veya eriyen giden isteğimi fark ettim. Bu canımı yaktı senden saklayamam. Evet, saklamıyorum. Sanırım taş olsaydı ona can gelirdi, evet öyle, böyle düşünüyorum. Böyle bir hikaye de vardı sanki, bir ara yazayım. Ben güzel yazarım. :) Ama yaşarken, böyle olmadı. Taş olan, ben oldum sanırım.

Hayatımda hep bir şeyler ben pes ettiğimde düzeldi. Tükendiğimde. Vazgeçtiğimde. Buna da çok öfkelendim. Evet konu herkesin küçümsediği aşk değil. Genel. Ama ben bu hayatta en çok aşkı istedim. Hiç sırasının gelmemesi bile çok aptalca. Bu kadar çok istemiş olmamın aptallığına değinmiyorum bile. Canımın yanması hele... zırdelilik. Gerçekten birini sevme yetim bile yoktur belki de. İnsanlar akışta yaşarlar değil mi? Peki o aynı insanlar aşkı benim kadar çok istediler mi? Hayır.

Her neyse. Üzüntü bile değil de... Bir şeyi bu kadar uzun süre istemek insanı üzer. Sonra üzüntüsü onu öfkelendirir ve en sonunda vazgeçer. Vazgeçmek de hüzünlüdür. Bu yazı da üzerine attığım toprak olsun. Hayır, bu yazıdan hiç pişman olmayacağım. Çünkü en azından isteğimin ölüsünün varlığı olsun değil mi? Evet öyle. Birkaç yıla da aşk falan boş iş derim. :) Evet, daha önemli pek çok şey var değil mi? Hem, insanlar ve istekleri değişir. Her şey değişir. Belki de değişmesi gerektiği için değişirler.

Ne diyorduk... Neşe. Bence gerçek bir neşe de böyle bir şey. Hüznü bilen ve buna rağmen yeşeren bir şey. Her konuda ve her zaman değil ama yine de, bir şekilde hep orada olan ve olabilecek olan bir şey. En azından benim içimdeki her aydınlık his, malesef hüzünle gölgelenmiş halde.


bu ablayı severim ve bu şarkı eskimez.

bonus şarkı, yine herkes sever zaten. :)



Bulut Delisi, Leyla Ruhan Okyay.


Yvaine ile gece oturmalarımız arasındaki benzerlik.

 

Yıldızları ne zaman çok ve bir arada görsem, her seferinde hayrete düşerim. Bunu dün akşam yaşadığımda da öylece kalakalmıştım. Ancak yanımda başkaları varken ve yürürken, belki de doğal olarak :), uzun süre kafamı kaldırıp da onları izleyemem. Tabii, beni tanıyan birisi için yıldızlara olan düşkünlüğüm yeni bir şey değildir ancak öte yandan, insanın büyülenmek için bile durmaya ihtiyacı vardır (yoksa evet başı döner, şşşş).

En son okuduğum kitaptan bir önce okuduğum kitap olan Yıldız Tozu'nun finalinde Yvaine, sarayının en yüksek katından tüm rüzgara inat yıldız kardeşlerini izliyordu. Yazar bu noktada Yvaine'nin düşüncelerini uzun uzun betimlememişti. Hislerini ise ancak dış bir gözlemci gözün görebileceği kadarıyla açıklamıştı: Özlemden gelen derin bir hüzün. Bu beni etkiledi, çünkü muhtemelen, Yvaine'nin bundan çok daha basit ama çok daha derin hissettiğini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum belki de. Ne zamandır yıldızları uzun uzun izlemedim, diye düşündüm. Benimkisi nasıl bir özlem acaba... Onları şimdi izlesem, şimdi uzun uzun izlesem, tüm rüzgara ve olası gözlemci gözlere inat, özlemsiz bir hüzünle izlesem... Acaba ne hissederdim diye düşündüm.

Bu düşünce içime işlemiş. Daha yarım hafta geçtikten sonra, bahsettiğim yıldızlı akşamın da etkisiyle, eve gelince ikinci işim (ilk işim üstümü değiştirmekti), bir sarayın olmasa da, evin en yüksek katına çıkıp bir sandalye çekip telefonumu kendimden uzağa koyup ve evet müzik bile açmadan, akşamın geceye döndüğü zamanın rüzgarsızlığından da güç alarak, yıldızları izlemek oldu. Merak ettim; görüş alanımdaki bu yıldızlardan biri, benim kahve bekleyişlerime mektup arkadaşlığı eden kış yıldızım... nerede, hangisi acaba diye merak ettim. Hemen karşımdaydı aslında, biliyordum bunu ama yine de, belki ilginç belki değil, kış yıldızımı bulamadım. Çok sevdiğim o yıldız, diğerlerinin arasında kaybolmuştu.

Uzaklardan gelen bazı sesleri duydum. Bir anlam veremedim, rüzgara karışan seslerdi. Yıldızları izlemeyen insanların sesleri. Bazı geceler, yeryüzü ışıklarını izlerken böyle düşünürdüm. Daha küçükken, çok daha küçükken ve büyürken, hep bunu düşündüm. Bunu o kadar çok düşündüm ki, pek çok satırıma bile bu yansıdı. Yeryüzünün ışıkları yerine gökyüzünün ışıklarını izlemeyi tercih etmek... İşte bu. Bunu düşündüm, bunu tercih eden insanları. Sonra, bir ara, yeryüzünün ışıklarının da yeterince güzel olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım. Galiba büyüyorum, diye düşünmüştüm, yoksa alışıyorum mu demeliydim. Bilmiyorum, ikisi de bayat farkındalıklardı ama insan, yolculuğunda böyle bayat farkındalıkları içinde büyütebiliyor tabi.

Şimdiyse benim için ikisi arasında pek bir ayrım yok. Yeryüzünün de, gökyüzünün de ışıkları, onları görebilenler için durup izlenilesidir. Bunu biliyorum, çünkü bunları defalarca yaşadım. Fark ettiğim yeni şeyse şu: Yvaine'de gördüğüm şey. Belki yazarının bile göremediği, evet bu konuda iddialıyım, o şey. Ben yıldızları hep özlem duyarken izledim. Sığınacak kollar aradığımda. Yıldızları izlerken hiç gülmemişim, bunu fark ettim. Hatta ağladım, yıldızları izlerken genelde ağlarım. Bazen çok güzel oldukları için ağlamışımdır. Bazen onlara içimden mektuplar yazıp ağlamışımdır. Bazense, ağlamışımdır. Bu son ağlayışım, ilkti. Çünkü bu sefer yıldızların bana sarılmadıklarını hissettim. Öylece parladıklarını parladıklarını ama bana sarılmadıklarını. Bu beni ağlattı çünkü bunu ilk kez yaşadım.

Bu aslında geçen yaz başlamıştı. Ama çok üzgünüm diye böyle oldu herhalde diye düşünmüştüm. Benden kaynaklı, bu anımdan kaynaklı, bu anımdaki benden kaynaklı. Ondan oldu, kesin ondan; geçince yine sarılacağız ki biz. Sonra araya kış girdi. Şimdi de bahar. İlkbahar ve yıldız dostlarım beni gördüklerine dair bir göz kırpışta bile bulunmadılar. Yüreğime dolmadılar. Bu sefer onlara bir mektup yazmadım. Biliyor musun artık biri bana ''nasılsın'' diye sorduğunda bile anlatacak bir şeyim kalmadığını fark ettim. Ondan mı böyle oldu acaba, ondan mı yıldızlarımla artık sarılamıyoruz ki?

Bence Yvaine de böyle hissetmişti. Zamanla yıldızlarına sarılamadığını. Zamanla, geçtiğini fark etmişti. Yine de yıldızları izlemekten vazgeçememişti. Belki de dış gözlerin onu hüzünlü olarak algılamalarının bile sebebi buydu. Yvaine'nin kabullenmesi. Evet, hoşlansa da hoşlanmasa da ve bazen bu roller değişse de... yeryüzünün ışıkları arasında (bir yıldız) olduğunu kabullenmesi.


bu parçanın her versiyonunu çok severim, evet her.


Yıldız Tozu, Neil Gaiman.


Türkü Söylüyor Otlar (Doris Lessing) | Kitap Yorumu

Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.

Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.

Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.

Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.

Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.

Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.

Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.

Kitaplarla kalın.


Yıldız Tozu (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Berat Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu, yetişkinler için yazılmış bir peri masalı. Gökyüzünden kayan yıldız Yvaine, duvarın öte yakasındaki peri diyarına düştüğünde ortalık bir hayli karışmıştı. Onu bulmak isteyenler arasındaki üç yaşlı cadı Limlimler, Stornhold'un Bey'i olmak için yarışan ezeli rakip kardeşler ve umutsuz aşık Tristran Thorn, kendilerini bulmacalarla ve kaderin bolca oyunuyla iç içe geçmiş bir maceranın içinde buluyorlar. Kitap boyunca duvarın öte yakasından aşkı için ayrılmış genç Tristran ile akşam yıldızı Yvaine'in başından geçenleri okuyoruz.

Bu kitabı sevmemin başlıca nedeni ana karakterinin bir yıldız olması, evet, itiraf ediyorum! Öte yandan, kitapta bunun dışında da sevilesi pek çok nokta var. Bunların en başında, pek tabii benim için, kitabın dil ve anlatımı geliyor. Tam bir peri dili. Yani, tam bir masal dili. Oyunbaz, ışıklı ve bu nedenle okuru peşinden sürükleyen cinsten. 

Kitabın kurgusu da oldukça yaratıcı. Bu öykünün geçtiği mekan keskin bir şekilde bir duvarla ikiye ayrılmış bir ülke. Bu ülkenin bir yanında sıradan insanlar yaşarken, duvarın öte yakasında cadılar, sihirbazlar, cüceler ve daha nicesini kapsayan perili alem yaratıkları yaşıyor. Hatta bu iki dünya arasındaki sınır olan duvar da insanlar tarafından sıkı bir şekilde korunuyor. Geçiş yapmak kesinlikle yasak. Yalnızca her dokuz yılda bir kez gerçekleşen panayır zamanında iki dünya varlıkları bir araya gelebiliyor. 

Öykümüzün en başında yine böyle bir panayır zamanında genç Dunstan Thorn, perili ülkeden bir güzele kalbini kaptırıyor gibi oluyor. Aradan çok zaman geçmeden sınırda bir notla birlikte bir bebek bulunuyor. Bu bebek bizim ana karakterimiz Tristran. Peri diyarının kanını annesi yoluyla taşıyan Tristran, yıldızını bulmak için öte tarafa geçebiliyor. Amacı kayan yıldızı bulup platonik aşığı olduğu kasaba güzeli Victoria'ya götürmek. Ancak bu yolculuğunda karşılaştığı yıldız toz ve kayadan değil, bir kadından oluşuyor.

Yıldız kadın Yvaine, bir yıldızın uğuruyla yeryüzüne düşüyor. Bu hüzünlü parlak yıldız ile Tristran, tehlikeler ve bir o kadar da lütuflarla dolu maceraları süresince pek çok şey elde ediyorlar. Hem de bir masalın var edebileceği kadar sınırsız pek çok şey.

Kitaba bayıldığımı ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Kitabın ayrıca Stardust (Yıldız Tozu) isimli 2007 yapımı güzel bir film uyarlaması da bulunuyor. Şunun uyarısını da geçmeliyim, en başta da yazdığım gibi bu, yetişkinler için yazılmış bir masal; çocuklara uygun değil.

Kitaplarla kalın.


Bir Cadı masalı neye benzer?

 

Bazen kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bunun böyle olmadığını bilsem bile, böyle hissetmeme izin veriyorum. Bunun aslında bir his değil de, uyuşuk bir düşünceden geldiğini anlamam zor değil. Yine de, belki de tam da bu nedenle, kendimi ona kolayca teslim ediyorum. Bir akıntıya kapılmak gibi. Ancak buradaki deniz mavi ve berrak değil. Daha çok siyah opal taşlarından oluşmuş gibi. Kara bir cam nehri.

Bundan baya önce, artık yıllar evvel diyebileceğimiz kadar öncesinde mi emin değilim, bir masal yazmıştım. Eğlenceli bir öyküsü vardı. Bu kurguyu ben bulmamıştım. Bu nedenle yazarken de onu ben yazmışım gibi değil de, beğendiğim bir şeyi sevdiğim birine anlatır gibi sana anlatmıştım. Bu masalı bu şekilde anlatmayı sevmiştim. Birine anlatmayı sevmiştim.

Bu masalı ilk kez anlattığım o yazımda aslında böyle düşünmemiştim ama yine de, onu sözlü dile yakın bir şekilde ama edebiyattan da kopmadan yazmak, bana iyi gelmişti. Bahsettiğim masal, sildiğim yazılarımın arasında eriyip gitmişti. Ancak iyi haber! O masalı sonradan şurada yeniden yayınladım. Ne tuhaf, ben masalı 2023'te yazdığımı düşünüyordum; oysa daha 2024'te yazmışım. Bir yıl fark bile aradan geçen zamanı hesaplarken ''yıllar önce'' ifadesini kullanma durumumuzu etkileyebilir. :)

O masalı ilk kez dinlediğim videoda ne duymuştum acaba? Hayatımın bir noktasına işlemiş miydi güzel meslektaşımın söyledikleri? :) İnanın hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, açılımı yapan kişinin örnek vermek için anlattığı bu masal. O da çok eskiden okuduğu bir masal olduğunu söylemişti. Acaba hangi kitaptan okumuştu... Bunu belirtmiş miydi, yoksa o da bunu unutmuş muydu anımsamıyorum. Öte yandan bu durum, masal türünün doğasına uygun bir aktarım olmuş değil mi? Benim başkasından duyduğum bu masal, dilden dile sana ulaştı bile sevgili okur.

Masalları tam da bu yüzden çok severim. Anlatıldıkları için. Anlatılmaya açık oldukları için. Sana, alan bıraktıkları için. O alanda kendi düş gücünle masalı besleyebilme imkanın olduğu için belki de.

Masalı şimdi uzun uzun bir baskı daha yazmayacağım ancak, üstünden geçersek... Masalda bir çiçeği arayan iki şövalye vardı. İçlerinden birisi onu yetiştirmeyi kabul etmişti. O orman, büyülü bir ormandı ve uzun zamandır kimse o ormandaki bir şeye emek vermeye gitmediği için, her yer her yerdeydi! Yabani otlar ve çalılar toprağı çepeçevre sardıkları gibi, uzun ve heybetli ağaçlar da gün ışığının toprağa ulaşmasını engelliyordu. ''Burada hiçbir zaman büyülü bir çiçek yetişmedi ve yetişemez!'' demişti Bilge Ağaç kesinlikle. Şövalye bunu kabul etmedi. Koşulları değiştirdi. Yabani otları yoldu, çiçeğe yer açtı. Onun gün ışığını tadabileceği bir konumu var etti. Sonra da... bekledi bekledi.

Beni bu masalda en çok etkileyen şey, onu sana anlattıracak kadar etkileyen şey neydi diye düşünüyorum sevgili okur. Biliyor musun, bu masalı hiç unutmadım. Hatta arada aklıma geldi. Bu nedenle ikinci bir bölüm bile uydurmuştum, aman yazmıştım. Çünkü merak etmiştim. Şövalyenin çiçeğini merak etmiştim. Hem de çok! Hatta itiraf etmek gerekirse bu masalda beni en çok heyecanlandıran şey buydu: Bu çiçek neye benziyordu?

O çiçeği hiç görmedim. Göremedim mi acaba diye düşünüyorum. Ama hayır. Kendimi bir karaktere dönüştürüp Büyülü Orman'a girdiğimde ve hatta bir Cadı kılığında Bilge Ağaçla konuştuğumda bile, o çiçek aklımdan uçtu gitti. Oysa o masala dair en çok merak ettiğim şey, çiçeğin şekliydi! Böyle düşünmüştüm. Şövalyenin çiçeği acaba nasıldır, diye düşünmüştüm. 

Cadı da en çok bunu merak etmişti. Bunu biliyorum, çünkü onu bana tarot yorumcum anlatmamıştı. Onu bana, kimse anlatmamıştı. Cadı'yı sana ben anlattım. O sadece merak etmişti. Karanlık bir ormanın ışık alan köşesinde sıradan bir çiçeğe emek veren bu şövalyenin inandığı büyüyü... İşte, Cadı sadece bunu merak etmişti. Çünkü evet, o da aynı büyüden yapmak istiyordu. 

Sıradan bir çiçeğe büyü katan nedir; işte Cadı'nın merak ettiği buydu.

(Benim de.)

Dün gökyüzündeki bulutları gördüğüm ilk anda, fotoğraflarını çekmek istedim. Ancak evler o kadar çirkin ve elektrik telleri de bir o kadar sinir bozucuydu ki... bulutların tek başına parladıkları bir anı yakalayamadım. Kendimi eğip bükmeyi göze almak güzel bir şey gördüğüne karar vermiş benim için kuşkusuz en kolay şeydir. Öte yandan bunu yaptığımda bile oradan buradan çirkin bir beton parçası kadrajımda bitmişti. Ah... bundan nefret ettim!

Yine de, bulutlar akşama kadar parladılar. Benim onların fotoğrafını çekmemi beklediklerini sanmasam da, parladılar parladılar. Ben de dayanamadım, bir fotoğraflarını çektim. Aslında birkaç. Ancak, ah biliyorsun işte şu çirkin beton parçaları! Bence fotoğraftaki tüm büyüyü bozdular. Evet, ışıltı büyüsünü. Yine de, içlerinden birindeki ışıltı büyüsü baskındı. Daha baskın olan bir başka fotoğrafı da görmüştüm ancak, şu sinir bozucu beton parçaları... 

Işıltı büyüsü. Bu benim en sevdiğim büyüdür! Bu büyü, Dünya'nın her köşesinde açık açık kendini gösterir. Heyecanlanmayı unuttuğunu iddia eden bir Cadı'ya bile, evet öyle. 

Cadı ile Şövalye'nin yolları ayrıldığında, Cadı'nın nereye gittiğini merak ettim. Acaba Cadı, Şövalye gibi kendi çiçeklerini yetiştirmeye mi karar vermişti? Yani işte bilirsiniz, büyüsüz çiçekler yetiştirmek. Bu, Şövalye için yeterince heyecan verici görünüyordu. Öyle ki, bunu Cadı bile anında görmüştü. Belki de imrendiği buydu. 

Cadı, bisikleti Tin Tin'e hangi ülkenin koordinatlarını fısıldamıştı bunu düşünüyorum. Büyülü Orman'dan bir süreliğine ayrıldığı bir gerçek. Belki de kara cübbesini bile çıkarmıştır. Bu, onun gizlenme büyüsüydü, ancak Şövalye'de işe yaramamıştı. Yoksa yaramış mıydı... 

Neyse! Bunu merak etmiyorum. Cadı da merak etmemişti, biliyorum. Acaba Cadı, Bilge Ağaç'ın onu şefkatle azarladığı gibi, neyi bekliyordu bunu sorguluyorum. Cadı üzgündü. Acaba neden üzgündü, bunu anlamaya çalışıyorum... Çünkü Cadı, yıldızları izleyemiyordu bunu biliyorum. Çünkü 2. bir kendi uydurma bölümümde buna yer vermiştim ancak yayınlamamış olmalıyım! O bölüm fazla iyi değildi ve evet blogda devamı gelmeyecek. Bu kurguyu yazmayı gerçekten çok isterdim! Ancak, bu kurguyu ben uydurmadım; yalnızca işte bir yerde duydum ve anlattım. Tamam, sonradan laf lafı açtı ve devamını getirdim ancak... Ben Cadı'nın öyküsünü uydurdum, Şövalyelerinkini değil. O halde, ben, Cadı'nın öyküsünü yazma hakkına sahip miyim?! Oyyy - aman - oh may gadnıs.

Cadı, yeterince iyi olmamaktan korkmuyordu. Tamam, bir itiraf, sihir yapmak konusunda pek de iyi sayılmazdı... Şeyyy, bu aramızda kalsa olur mu?! Yine de, bunu da dert etmezdi. Cadı böyle şeylere takılmaz. Çünkü o, ne olursa olsun bir cadı.

Cadı'nın bir adı bile yoktu. Çünkü o bir masal karakteriydi ve masallarda cadıların genelde bir adı olmaz. Olsa bile, bir önemi olmaz değil mi? Acaba Cadı, böyle mi düşünmüştü? 

Zaten bir önemi yok...

Ne hazin. Cadı çok yanlış düşünüyor.

Cadı'yı bir ağacın tepesinde, aman işte dalında, görüyorum. Yanında yeniden bir süpürgeye dönüşmüş eski bisikleti Tin Tin de var ve yeniden aslında olduğu şey olduğu için halinden memnun. Cadı, ağacın gövdesine başını dayamış ve uzaklardaki bir yeri izliyor. Acaba gökyüzünde yıldızlar var mı bunu görmeye çalışıyorum. Aslında parıltılı bir şeyleri gözümü kısınca hayal meyal seçebildim ancak net değil... 

Cadı nasıl hissediyor bilmiyorum. Ona bu kadar uzaktan bakarken, ifadesini seçmek mümkün değil. Zaten o bir Cadı, bunu asla anlayamazdım. Şimdi de sırtını ağacın kalın gövdesine dayadı. Ağaç eğer ki Bilge Ağaç olsaydı, dikkatsizliği için Cadı'yı şefkatle paylardı. Ancak bu masalda bir Bilge Ağaç yok. Sadece Cadı var ve tabi ki süpürgesi Tin Tin.

Bu başka bir masal olmalı. Ve işte Cadı, bir ağacın dalına tünemiş, bu masalı izliyor.

Yoksa gözlüyor mu?

Cadı... Bu masalın başrolü sensin. Seni destekliyorum!

(Cadı gülümsedi mi ne! Çok hafifti. Çok hafif bir tebessümün izi. Belki de gecenin rüzgarı beni yanıltmıştır. Ama hayır... gördüm. Cadı, beni izliyor!)

Böööö.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Çok daha büyülü bulutlarım var ancak ben seninle,
büyüsüz bir bulutu paylaşmak istiyorum sevgili okur.


Neyi unuturuz?

 

Belki de bloğum hissetmek için var olmuştur. Yazılarla dolu bir sitenin ruhu nelerden oluşur? Tek tek yazıların ilmek ilmek ördüğü ağdan. Bu ruhu her gördüğümde, gerçekten gördüğümde, irkilirim. Tek tek anlarımda var ettiğim parçaların hepsi bir bütün olarak onları gördüğümde başka bir şeye evrilmiştir. Kontrol edemediğim bir şeye mi? Belki de. Ancak beni korkutanın veya hadi o kadar büyük çaplı olmasa da gerenin bu olduğunu düşünmüyorum.

O zaman yanlış anlaşılması mı? Bir ruh, yanlış anlaşılabilir mi? O zaten kendisidir ve kendisinden başka bir şey olarak algılansa bile kendisi olmaya devam eder. Yazılar sadece vardır, fikirler de; yalnızca, algılayıcılar ve algılar değişir. Hatta onları yazan ve hatta üstüne hisseden benim algılarım bile zaman içinde değişir. O halde, yazılar sadece kendileri kalmaya devam ettiklerine göre, bu farklılıktan neden çekiniyorum?

Onları birilerinin okumasını istediğim için mi yeniden görünür kılıyorum? Yoksa varlıkları hala (ve belki de hep bir parça) içimde yaşarken onları yok saymaya yeltendiğim için mi? Bir yazı olsaydım beni zırt pırt gizleyen yazarıma karşı hangi düşünce ve hislere sahip olurdum? Bir yazı olsaydım, kendi kelimelerimin ötesindeki düşüncelerin sınırına geçemezdim. Bu nedenle pek sevgili Cadı yazarım hakkındaki fikirlerim hep beni var ettiği kelimeler kadarınca olurdu. Buna karşın, diğer yazı kardeşlerimin beni sürdürmelerinden doğan güçle de belki de, kendimi kötü hissedebilirdim. Ben, görünür olmak isteyen hislerin ürünüyüm; diye düşünebilirdim. -Hani bir yazı olsaydım.- Buna karşın beni yazan bu Cadı, ne cüretle... Ah ah ah hayır hayır hayır. Böyle düşünmeyeceklerini biliyorsun sevgili okur. Bunun yerine...

Bu Cadı ne halt ediyor, diye düşünebilirdim. 

Peki nasıl hissederdim? 

Galiba sıkışık hissederdim. Evet, beni zırt pırt gizleyen bir yazarım olsaydı, bir hayli sıkışmış hissederdim. Bunalmış bile değil, sıkışmış. Çünkü bu Cadı, beni yazdığı için benim varlığımı yok sayabileceğini sanıyor diye hissederdim (evet, şşşş, hissederdim). Sonra da, yani devam edemeyecek miyim, diye sezerdim (evet, şşşş, sezerdim). Bu Cadı, hadi buna güven olmaz ama, yeni yazı yazmayacak olsa bile... beni okuyacak olan diğerlerinin belleğinde büyümeme izin veremez miydi, diye belli belirsiz bir hüzünle dolardım. Neden Cadı, derdim eğer kendi kelimelerimin ötesine çıkabilseydim, neden beni kendi hislerime hapsettin? Bu soruyu çok bilmiş ve (kendine) tripli yazarım pek sevgili Cadı'ya sormak için can atar ama -evet evet- kendi kelimelerimin sınırından çıkamayacak bir yazı olduğum için bunu bile yapamazdım. Üstelik, bu Cadı, beni taslak bir yayına hapsetmişken, diğer doğacak yazı kardeşlerime de kaş göz yapamazdım!

Yazılar, yazarlarının onları düşündüğü kadar varlık bulur ve okurlarının onları düşündüğü kadar büyürler. Peki ya hisleri? Yazıların da hisleri yok mudur? Belli belirsiz titreşimler, içinde yalnızca bu titreşimlerin doğasına merak taşıyan (bunu fark etmesine bile gerek yok) kişilerin görebileceği, en olmadı sezebileceği titreşimler...

İşte, yazılar böyle hisseder. Ve her yazı, aslında yeni bir yazının doğmasına, diğer bir ifadeyle üretilmesine, olanak sağlar. Çünkü her yazı, bir sonraki yazı için bir çeşit his transferi yapar. Bunu edebi metinlerde sıkça görürüz evet, ancak inanır mısınız (hemen hayır demeyin!) bilimsel metinlerde bile bu böyledir: Merak. Her yazı bir çeşit meraktan doğar. Merakların doğduğu his de çeşitlidir tabi. Bazı meraklar aydınlıklardan, bazıları karanlıklardan, bazıları ise griliklerden doğar. Ancak her ne olursa olsun, her yazı, meraktan doğar. 

Solmuş bir merak, bir yazıyı öldürebilir mi? Hayır, en azından ben sanmıyorum. Ancak, sönmüş bir merak bir yazıyı mumyalayabilir. Kendi tezime baktığımda bunu görüyorum. Evet yine bu konu! :) 

İçimdeki sönmüş meraklar (bu konudan bağımsız olarak, genel) bana kendimi hissettirmemeye başladı. His aslında, algılamak demektir. Bir fikir kurmadan evvel, havadaki olası fikrimizin titreşimlerini (ve belki de atomlarını?? :) algılamak demektir. Ben böyle hissediyorum biliyor musun? Fikirlerin atomlarını o kadar derinden merak ediyorum ki, onları bu sayede algılıyorum.

Hislerin doğasını düşünüyorum. Ben, en azından hemen hemen, her şeyin doğasını düşünebilecek birisiyim. Küçükken bile böyleymişim. Beni bir cıcır böceği kız yapan da, Cadı yapan da aslında temelde bu özelliğim: Bu neden böyle?, sorusunu sormaktan asla bıkmamam. 

Küçükken çevremdekilere, özellikle de anneme (çünkü küçükken dünyamızın merkezinde annemiz vardır ve bu, sadece soyut anlamda değil, somut anlamdadır), bir şeyleri gösterip (evet belki de nesneleri) veya bir fikri sorup ''bu neden böyle'' dermişim ahahahhaha. Ah, küçük Ben'e bayılıyorum. Bir gün eğer bir çocuğum olacaksa, lütfen böyle bir çocuk olsun. Bitmek tükenmez ve aydınlık meraklarla dolu bir çocuk. Belki de her veya çoğu çocuk zaten böyle doğar. Zamanla unutur. 

Neyi unutur acaba?.. Merak etmeyi mi?

Meraklarını sorgulamayı mı? 

Meraklarının atomlarını görmeyi istemeyi mi? 

Yoksa... hislerini içinden dışına maddeleştirmeyi mi? 

Kesinlikle unutulan bir şey var ancak, bunun ne olduğunu adlandıramıyorum. Belki de, ben de unuttuğum içindir.

Ben mesela hissetmeyi unuttum. Neyin bana iyi geldiğini, ne istediğimi... İyi hissetmeyi unuttum ben.


eskiden bu abileri çok dinlerdim.


Dizi: Healer.


Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?

 

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? Uzun yaz gecelerinde yaptığım yıldız sohbetlerinin tek taraflı olmadığını kalbime doğan ışıkla birlikte pek çok kez anlamıştım. Buna karşın bu ışık, öyle sessiz bir derinlikle parlardı ki içimde, onun rengini ayırt edemezdim. Yıldızların seslerinin rengi kaç farklı tona yayılabilir, bu benim gerçekten merak ettiğim bir şey.

Bana karşı en suskun olan yıldız, uğruna açık mektuplar yazmayı göze aldığımdı. Onun parlaklığının donukluğu, bana söyleyebileceğim binlerce farklı şarkıyı hissettirdi. Buna karşın onun bir şarkı söylediğine inanmam malesef ki mümkün değil. Kendisine kış yıldızım adını takmamın sebebi bile belki de budur: Kışın sisinde bile seçebildiğim ancak soğuk bir parlaklıkla düşündüğüm yıldızım.

Yazın izlediğim açık gece göğü ise oldukça canlı ve renkli sahneler oluşturur. Özellikle de seslerin kaybolduğu anlarda yıldızları hissetmek kolaylaşır. Düşünceler beni terk ettiğinde, onları hissedebilirim. Hatta bazen, onların tek tek parlaklıklarına yayılan hayranlık nidalarım, belki de gezgin Ay'ın da bir dost oturmasıyla, şenlenir. Öyle ki, bu neşeli oturmalara çoğu zaman bloğumun okurlarını da davet ederim. Parlaklığını işittiğim her bir yıldızın sıcak alevinden kelimeler örüp yıldız yazıları yazdığım zamanlar birkaç yıl öncesinde kalmış gibi görünüyor. 

Tek bir yıldız seçip ona mektuplar göndermektense, pek çok yıldızın ışığını dinlemek, çok daha ilham verici itiraf etmeliyim. Parlayan her bir yıldız, canlılığının yaşam alevini yaşarcasına dünyanın derin mavisinin karanlığında dansını sürdürür. 

Güneş'in bizi her akşam kendi halimize bırakıp nereye gittiğini, küçük Ben olduğum zamanlarda merak ederdim. Bizlere gecenin ruhlarını gösteren bu karanlık, en parlak yıldızımızı nereye saklıyordu? Veya Güneş, başka bir dünyanın karanlığında parlamak üzere denizler altındaki çocukluk evine mi dönüyordu? Belki de Güneş'in iki tane evi vardı: Gündüz evi ve gece evi olmak üzere.

Yıllar evvel -çok da değil- bir gece ansızın bir film izlemiştim. Bu filmde göklerdeki evinin sonsuz bahçesinden dünyaya düşen bir Yıldız Kadın'ın yaşadıkları anlatılıyordu. Bu Yıldız Kadın aslında filmin ilk çeyreğinde ortalarda gözükmüyordu (en azından öyle anımsıyorum), hatta başrol değil de, hadi ikinci başrol oymuş gibi görünüyordu. Gönlünün Muradı'nı arayan genç adam, ilk başroldü, tabii görünene göre. Peki o halde... bu Yıldız Kadın'ın ''gönlünün muradı'' neydi? Eve dönmek? Pek tabii çok mantıklı ve mümkün. Öyleydi. Bu Yıldız Kadın, düşerken yaralanmıştı ve canı acıyordu. Üstelik onun peşinde olan bir sürü menfaatçi dünya varlığı vardı. 

O filmi izlerken çok hoş hislerle dolduğum aklımda. Hatta filmin son sahnesinden sonra gitmiş yıldızları izlemiştim. Filmi muhakkak -başta kendi sonsuz okyanusum olan (eski) bloğumun okurları olmak üzere- birilerine anlatmışımdır. Zaten bu kadar bayıldığım, evet bayıldığım!, bir filmi birilerine övmemem mümkün olamazdı. Hatta instagram hesabımda bile paylaşmıştım. Bu filmi mutlaka herkes izlemeliydi! İsmi mi? Stardust (Yıldız Tozu).

İlginçtir, o filmi yalnızca tek bir kez izledim. Çok sevdiğim filmleri bile hiç tekrar tekrar izlememişimdir. (Sadece Amelie bu genellememin dışında). Olsa olsa 3 kere anca izlerim sevdiğim bir filmi. İzlenecek o denli çok film vardır ki, çok seviyor olsam ve yıllarca dilimden düşürmesem bile, o çok sevdiğim filmleri yeniden bir ziyarete gitmeyi çok görürüm... Acaba korkar mıyım? Yani... Bu çok sevdiğim, hatta bayıldığım!, filmleri tekrar izlemeye korkan bir yanım mı vardır? Ondan mı izlemem? Biliyor musun... Nedeni gerçekten bu değil, ana neden asla bu değil ancak yine de... Bu da olabilir. Çok sevdiğim bir filmi yıllar sonraki izlememde bir daha o kadar çok sevmezsem, evet üzülürüm.

Şu an okuduğum kitap bu filmin uyarlandığı kitap olan Neil Gaiman'ın Yıldız Tozu isimli kitabı. Hani bazen bazı kitapları okurken şöyle göğüs kafesimizin sol üst kısımları civarında bir yerde ışıltılı parıltılı bir his belirir ya, işte, bu kitabı okurken öyle hissediyorum. Keyifli bile yeterli bir ifade değil. Belki de, büyülü olarak tanımlamalıyım. Evet, sihirden oluşan bu öyküyü okurken, kendimi yıldız tozlarıyla sarmalanmış gibi hissediyorum ve bence bu çok doğal! 

Bu kurgunun içinde dolaşmayı isterdim sanırım. Duvarın ötesindeki sınırsız peri diyarında gezinmeyi mi isterdim acaba? Aslında... biliyor musun, hiç sanmıyorum. Bu peri diyarında karşına ne çıkacağını kestiremiyorsun, labirent gibi. Duvarın iki diyarını birleştiren gökyüzündeki bir yıldıza mı dönüşmeyi isterdim? Aslında, kuşbakışı olarak tüm olayları izlemek sanırım eğlenceli olurdu. Ama bu da çok pasif bir durum olurdu. Ah! Bu kurguya nasıl dahil olabilirdim bilmiyorum... Bir karakterin benliğiyle de olaylara dahil olmak istemezdim açıkçası. Çünkü her karakter kendisi olarak bu kurguyu yaşamayı hak ediyor. Hal böyleyken, onların yerine geçmeyi istemek bana, karakterin bedenini ele geçirmiş kötü bir ruhmuşum gibi hissettirirdi. Böööö!

Ben belki de, bu kurgudan çatallanan yeni bir kurgunun karakteri olmayı istiyorumdur. Kitabı okurken içimde beliren ''dahil olma'' hissi belki de sadece yeni bir kurgunun yıldız ışığı olmaya dair bir çeşit özenme halidir. 

Bazen bir kurgusal karakter olsaydım ne olabilirdim diye düşündüğüm olur. Böyle, özellikle de ışıltılı bir şeyler okurken bu his zihnimde belirir. Bu hisle şekillenen bir düşünce çizmeye çalışsam da, insanın kendini tasarlaması zor bir durum. Yine de, bir yazarın elinden çıkmış bir Yıldız Kadın olmak, tüm kurgusal evrenler içindeki en havalı rollerden biri olurdu!

Kitabı okurken en çok da bu Yıldız Kadın'ın sesini merak ediyorum. Acaba yaz yıldızlarımın parlaklığının tınısı neye benziyor, bunu düşünüyorum.

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yıldız Tozu, Neil Gaiman.


İlham Perisi.

 

İlkbahar bana, toprakla gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk, sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi? 

Bir an'ı düşünüyorum. Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten. İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda, herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?

Kendimle ilgili kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.

Onu size anlatamam. Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.

Benim hep basit hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir. Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz. Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne uzanan bir hal. Ne tatlı.

Bundan 2-3 yıl evvel ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları tanısam da, tanımasam da.

Bu kitabı sıcak yaz günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak olsaydım, huzurlu derdim.

Böyle kitaplar ve böyle anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman değişti ama ben de öyle.''

Bu şarkıyı dinlerken en sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum. Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.

O şarkıcının şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz? Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.

Bir şarkı yazsaydım tam olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı, bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.

Bir gün bunu başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.

İlhamı kaybettiğimizi sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden olmasın...

Acaba başka birinin ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı gözlerle görürler belli ki.

Şairler biraz histerik oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.

Belki de ilhamın ve perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.

İnsan her zaman iyi hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?

Hayır değil, gerçek değil ve onları tutmak, kararlılık adımı bile değil. Bu sadece, alıştığım parçamı ve inançlarımı bırakmaya direnişim. Oysa o ben değilim, o sadece deneyimler bütününe tepki vermiş eski ben. Bunu kabul etmemek insanı döngüde tutan şey.

İçimizdeki ilham perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil, onları görmekten korkmamalıyız belki de.

Bu noktada aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan) isimli filmindeki şu replik geliyor:

"İlham perime neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır."


Müzik önerisi:

şarkıcı geçen gün bu şarkısından bahsetti, sanırım bu şarkı beni kendisinden bile daha çok nostaljik hissettirir. :)


Film önerisi:

abbas kiarostami | close-up filminden bir sahne.


ve son olarak bir kitap önerisi ile tamamlayalım. :)


Popüler Yayınlar