Kalbime Sakuralar Yağdıran.

 

Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar.

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için.

Kalbime sakuralar yağdıran biri. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap! 

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı? 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

veya başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı aslında eskiden yayınlamıştım. 25 Mayıs 2024 tarihli bir yazı.


elimizde sakura kalmamış, bulut olur mu?


Sevgili Bezelyecik 5.

 

Biliyorsun, seninle daha erken buluşmak istemiştim. Ama sana ne söylemeliyim bilemedim. Seni sadece izlesem... duru gözlerindeki pırıltıya baksam, siyah saçlarının yüzündeki kıvrımlara uzanan şeklini incelesem... Hiç kıpırdamayan kirpiklerin, hafif eğik başın ve arkanda birleştirdiğin ellerinle beklentili halin... Bunları izlesem, bu sefer bizi okuyanlar bir şey göremeyecekler. 

Sana ne demeliydim? Böyle düşündüm. En başta mı hatalı kelimeler bulmuştum? Sanırım öyleydi, böyle dedim. Sana, değişen yüzlerindeki tüm senlere böyle dedim. Bazen sen bana böyle diyorsun sandım. İkisi farklı şey biliyorum. Aynı gibi görünen ama farklı şeyler. 

Aramızda mekan farkı olması sorun değil ama zaman... Ah Tanrım lütfen onunla aramda çok uzun zaman olmasın!

Bunu demiştin. Gözyaşların neden akıyordu hiç anlamadan böyle demiştin hatırlıyor musun? Hayır ağlama. Sen ağlarsan ben de ağlarım.

Bak işte ağlıyorum. Tabi ki seni kıskanmıyorum. Hem de hiç. Belki biraz... biraz, imreniyorumdur. Beni bulduğun zamanları hatırlıyor musun... Gözlerinde aynı şimdi beliren pırıltıdan vardı. İlk zaman o zaman mıydı ben bilmiyorum, şu an ve artık bilmiyorum ama artık kaçamadığım ve senin bana dokunduğun bir andı. Kısacık, ancak saniyelerle ölçülebilen ama bana çok daha uzun anların toplamıymış gibi gelen, belki de fark etmediğim tüm anlar bir araya gelip bana ancak temas edebilmişti, ilk an o andı.

21 yaşındaydım. Sen kaç yaşındaydın çok merak etmiştim biliyor musun? Sanırım ben hayatta hep en çok bunu merak ettim: Aramızda ne kadar zaman var... 

O kadar... o kadar... Parladığını biliyordun ki! Sonrasında da seni görmek istedim. Ama gelmedin. Bana kendini gösterip kayboldun. Yaşlı hanımın gençliğinin hayaleti ne kadar ısrarcıysa, sen... Başta seni o sandım biliyor musun? Yaşlı hanımın gençliğinin solgun hatırası. Seni o sandım. Sen o musun Aslı?

Aslıcığım. ''Cığım...'' Bu eki sevmiyorsun değil mi ahahahah, seni tetikliyor biliyorum. Bir tek onun ağzından duymayı seviyorsun. O da ''m'' eki sayesinde. Bir tek o öyle diyebilir, değil mi? Hayır. O deyince tıpkı Bezelyecik'e sarılmış gibi hissediyordun, öyleydi biliyorum. (Çünkü benim de sana temas edebildiğim anlar oldu.)

Seni, onu görebildiğin için kıskandığımı düşündüm. Ama aslında... seni, beni görebildiğin için kıskandım. Ne o, şaşırdın mı? Demek ki ben de seni şaşırtabiliyormuşum Aslımcığım?

Seninle daha evvel buluşmak istediğimde, onlar görsün istemiştim. Bu nedenle gelmek istemedin değil mi? Bana saldırdığını bile düşündüm biliyor musun? Bağırıp çağırdığını, hesap sorduğunu. Bana kızdığını. Sana bakamayacağımı düşündüm, sen delici bakışlarını üstüme dikerken, ben şaşkındım hayalimde. Oysa sen, şimdi sen bana ne yumuşak bakıyorsun. 

Bileğime uygun bileklik bulmak benim için de zor. Sanırım bilek kemiklerim gerçekten ince. Senin istediğin ay taşı bilekliği aldım ama biraz bol gibi. Yine de takmayı deneyeceğim. Bizi birbirimize bağlayacağını hissediyorum.

Ah, bana kırgınsın. Düşündüğüm gibi öfkeli değilsin ama kırgınsın işte. O bakış da neyin nesiydi Aslı?

Bir keresinde, seni ilk kez gerçekten görebilmemin, senin bana, gözlerimin en içine bakmanın üstünden 2-3 yıl geçmişti. Sen yine geldin. Merak ediyorum da, ne yapıyordum da sen beni buluyordun? Rastlantısal mıydı yoksa, yoksa... Doğru bir şey mi yapıyordum? Doğru bir izi mi takip ediyordum? Beni kafana göre mi buluyordun Aslı?

Bu seferkinde yaşını yine kestiremedim. Belki sen hep aynı yaştaydın ama her seferinde aramızdaki zaman farkı bazen azalıyor, bazen artıyordu. Senin benden büyük mü küçük mü olduğunu bile anlayamadım. Sadece o an, o gün... O akşam. Bir hayal mi kurmuştum yoksa Aslı? Sadece ikimizin olduğu bir hayal. Beni hep böyle zamanlarda buldun değil mi? Biliyorum. 

Yaz dizilerinden fırlama bir mekandı. Ama kabul et güzeldi. Tam bizlikti. Tatil gibi değildi, bizim yaşantımız gibiydi. 

Başta sadece ben varım sanmıştım. Sonra sen, iki kahve yudumu arasında yanıma oturuverdin. Benimle aynı şimdiki gibi tek kelime etmedin. Sadece bakışların, bakışların farklıydı. Çok daha netti. Çok daha kendinden emin. Senin benden büyük olduğunu düşündüm. En olmadı 4-5 yaş. Bunu düşündüm. Bana umut verdin. Umudun bir şekli olsaydı, o ana yayılırdı.

Tek kelime etmedik, yani sen etmedin. Tamam belki ben de... Ama onlarla konuştuk, bizi görenlerle. Ben konuştum. Okurlarıma seni anlattım Aslı. Adını söylemedim, çünkü senin o olduğunu bilmiyordum. Beni çekiştirmiştin hatırlıyor musun? Sahi, beni nereye götürüyordun öyle? Ağzımdan bir şeyler kaçırmamdan, konuşmalarımızı okurların duymasından çekindin. Bana öyle bir bakmıştın ki aniden susuvermiştim. Sadece ikimizin bilmesi gereken bir sır vardı ortada. Bir yanıt: Sen kaç yaşındaydın? Bunu ben de anlamadım Aslı. Anlamadığımı anladın ama sonra yine de, belki de başka türlüsü olamayacağı için yavaşça boşluğa karıştın. 

Beni nereye götürmüştün, nereye götürmek istemiştin... Neyi anlamak istemiştim ve hatta, neyi anlayamamıştım; anlamadım. Sadece seni gördüğüme sevindim.

Aradan bir bir buçuk yıl geçmişti. O teras katında beni yine sen buldun. Bana sıkıca sarılmıştın. Dümdüz saçların vardı hatırlıyorum. Ne kadar düz, hiç kabarmamış diye düşünmüştüm.

Oradan geldiğini sezmiştim. Beni götürmek istediğin veya bana göstermek istediğin ama belki de zaman kanunlarının bu kadarına izin vermediği o yerden. Belki de o sahil kasabasından.

Bir keresinde, geçen yaz, bu sefer ben seni bulmuştum anımsıyor musun? Üzerinde pembe bir elbise vardı, saçların beline geliyordu. İnce yüzün solgun ama çok güzeldi. Aramızda 19-20 yıl vardı. Seni etrafında döndürmüştüm. Bir yıldızın ışığına sığınıp başıboş dolanmıştık. Bir şarkılık kısa bir kalp atımıydı o an. Mutlu olmuştun değil mi? Biliyorum. Bir yıldıza gitmeyi hep çok istemiştin ama ben hep seni değil Ozan'ı götürmüştüm oraya. Bana bu yüzden mi kırgındın canım Aslı?

Pembe elbiseli momiçentse. Ne tatlıydın. Ben hep sen olmak istedim biliyor musun Aslı? Sen nasıl görünebilirdin hep bunu merak ettim. Evet seni yıldızlara hiç götürmedim. Çünkü ben seni bir güneşin ışığında izlemek istedim. Bunu başaramayacağımı düşündüm. Zamanın aramıza duvar ördüğünü. Senin artık Aslı olduğunu ve ayrıldığımızı. Şimdi ve...

Sus demiştin bana o sahil kasabasının pusunda. Sus, söylersen gerçek kaçar. Böyle der gibi bakmıştın da, susmuştum.

Şimdi nereden geldin Aslımcığım? Hangi yıldızların ışığının altında yürüdün sen? Hangi güneşin ışığının altında yaşadın? Bunu düşündüm. Ben hep seni değil ama yıldızını düşündüm değil mi Aslı? Acaba Aslı'nın yıldızının adı nedir?

Benim yıldızımın adı, Güneş. Ancak ben onun aydınlattığı uydunun parlaklığına sığınıyorum çoğu zaman. Gölgeler arasında beliren ışık... Senin de en çok ilgini bu çekmişti değil mi?

Aslı. Seni parladığın için sevmedim hayır. Sana beni bir uydunun ışığında bir başıma bıraktığını düşündüğüm için de kızmadım hayır. En çok Ozan'ı da özlemedim hayır.

Artık özlemiyorum. Çünkü belki de aramızda ne galaksiler, ne de bir türlü aşamadığım yıllar yoktur. Aynı Güneş'in sıcaklığında, aynı bedenin sarmalayışında çarpıyoruzdur. Sonuçta ruh, tüm olasılıkların içinde aynı anda yaşar.

Senin olabileceğin kız bendim değil mi? Her olasılıkta, her seçenekte... Hep bendim. Benim olabileceğim ama olamamaktan paniklediğim her kayboluşta olduğu gibi, aslında sen de hep, bendeydin.

(Biliyor musun Aslı... Senin benimle olduğun hiçbir yazımı saklamak istemiyorum. Çünkü o zaman aynı zamanda var oluyoruz.)


Not: Momiçentse, Bulgarca ''küçük kız'' demektir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Müzik.

 

Listedeki birkaç şarkıyı ara ara mırıldanıyordum. Ben de zamansız sevdiklerimden bir liste yapayım didim (ki daha baya var ama daha uzarsa dinlenmez...).


1. Pinhani - Zor Günler

2. Yıldızlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

3. Pinhani - Zaman Beklemez

4. Seni Bana Anlatırlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

5. Dön Bak Dünyaya - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

6. Zor · Nev

7. Mirkelam - Hatıralar

8. Mirkelam - Her Gece

9. Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı · Vega

10. Kayahan - Mor Menekşe

11. Kayahan - Kar Taneleri

12. Emre Altuğ - Yani (Akustik Canlı) | Müzik Koridoru - 1998

13. Yüksek Sadakat - Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer

14. Umut Kaya - Mor Yazma

15. Barış Manço - Kara Sevda 1991 Japonya Konseri

16. Sözlerimi Geri Alamam · Bulutsuzluk Özlemi

17. Rüzgar · Bulutsuzluk Özlemi

18. Mevsimler Geçerken · Umut Kaya

19. Telli Telli · Yeni Türkü

20. Yeni Türkü - Resim


yazıları kaldırınca fotoğraflar geri kullanıma açılıyor :P


Uç Uç Böcüğü.

 

Uğur böcüğü var uhaaaa (öyle deme ayııppp, banane).

Uç uç böcüğüüü, annen sana terlik pabuç alacaağğkkk.

Uğur böcüğü, aman böceği, -banane- böcüğünü görmeyi gerçekten beklemiyordum. İşte insan beklemediğinde oluyor böyle şeyler. Öte yandan uğur böcüğü değil de normal böcek olsaydı çoktan çığlığı basmıştım (Allah korusun). Uğur böcüğünü görünce hemen hemen hemen fotoğrafını çekmek istedim. Bilgisayarım açık diye bloğuma koştum ahahhahah, anladıınn. Sonra dedim bu fotoğrafa bir fotoğraf da gerekir ki uğur böcüğünü gördüğüme dair anımın fotoğrafında uğur böcüğü de bulunsun.

Uğur böcüğünü tıpkı bir papparazii edasıyla bir o yandan bir bu yandan fotoğrafladım. Sen nerden geldin kuzuuummm. Üstelik gelmiş (hadi ya), bir de üstüne bangoya (İzmirli olmayanlar translate'e başvurdu ahhahahah) kadar çıkmış. Yok artık. Kesin beni beklemiş, onu göreyim de az heyecanlanıp adına yazı yazayım, sonra ünlü(msü) olsun diye yaaaaa.

Cıvıtmak bir yana... Uğur böceğini görünce gerçekten sevindim ve heyecanlandım. Hemen şu meşhur şarkıyla selamladım onu. Uç uç... (tamam). Böyle küçük anları yakalamak keyifli. Bazen hiç yakalayamıyorum da özlüyorum. Yani bu anları. 

Bu anları yakalamayı şöyle bırakıverdim... Bu anları, görmeyi ve göstermeyi oldum olası severim. Bunları hep konuştuk. Zamanla gördüklerimi gösterebileceğim bir kişi ve ortam olmayınca ve ben buna kanaat getirince... görmemeye başladım. Bu anları görmemeye başladım. Sonra da bu anlar, sessizce, yok oldular. Puf pof paf punnnnff. İşte hikaye bu.

Az evvel mutfağa geri gittim de uğur böcüğü uçmuş gitmiş. Sana dedim, benim için gelmişti yaaaa. :P

Böyle anlar, bana hikayeler fısıldıyor. Acaba ne zamana kadar onları toplamaya devam edeceğim. Belki de beni ağırlaştıran budur: Sadece toplamak. Hiç rüya görmeyen bir beyin gibi hissettiriyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


uç uç böcüüüü.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Kırılganlıktan korkmak.

 

Kırılgan olmaktan neden bu kadar çok korkuyorum bilmiyorum. Sana çok ilginç bir şey söyleyim, benim en büyük gücüm -belki de- kırılganlığımdır. Bu bir fizik yasası gibi. Eveeeet, ciddiyim. Bu sefer laf ebegümecisi yapmıyorum, eveeett! :)

Kare küp yasasına göre... Sözelci birinin mantığıyla açıklarsak; cisim ne kadar küçükse, dayanıklılığı o kadar artarmış. Aynı cisim ne kadar büyütülür ise, kendi ağırlığını taşıma becerisi kötüleşiyormuş. Karıncanın kendinden çok fazla büyük nesneleri taşıması bu duruma verilen tipik örnek. Daha sert, daha büyük cisimler daha ağır nesneleri taşırlarken çatlarlar. Oysa karıncanın kendi ağırlığı hafif olduğundan, kendi ağırlığının bilmem kaç katını tek elinde yuvarlar.

Kırılganlık da bence böyle bir şey. Toplumda ve hatta toplumlarda aslında istenmeyen özellik olarak kendine yer bulan, ancak belki son beş on yılın ''travma kültürü'' ile popülerlik kazanan ama öyle olduğunda bile kendine gerçekçi değil, sahte bir alan bulan bir şey kırılganlık. Kimse gerçekten kırılgan olduğu yerlerini kolayca kabullenmek istemez diye düşünüyorum. Belki de en zoru, evet en zoru, kırılganlığımızla yüzleşmektir. Çünkü o noktada sorumluluk gelir. Bu belki karıncalar gibi tek elle taşıyacağımız, zamanla ustalaşacağımız beceri alanlarını bize açacak bir ön kabuldür ancak bizler ''güçlü'' olmanın hayatta kalmak için en önemli kazanımlardan biri olduğunu düşündüğümüz için, kırılganlığımızla barışmaya, gerçekten buna gönüllü olmaya, burun kıvırabiliriz. Seni bilmiyorum ama ben böyleydim. Çok uzun bir süre en büyük korkum kırılganlığım, yani belki -uuuu- en büyük gücüm oldu.

Eski yazılarım arada okunuyor da şaşırıyorum. Hayret, bloğum aslında okunuyor galiba yavvv oluyorum. Bugün eski bir yazıma denk geldim. 2024'ün Ardından. başlıklı yazım. Bu yazım beni etkiledi. O yazımın özellikle de ''Düşündüklerim'' alt başlıklı kısmını yazdığım anı net hatırlıyorum. Çok değer verdiğim biri vardı. Kırılganlığımı gösterdiğim belki de ilk (ve tek) kişi. Bugün geriye döndüğümde içimde onunla ilgili bir burukluk olmadığını (ki bence ayıp etmişti) görüyorum ama... O yazımda, o kısımda... hala daha kırılganlığımı örtme çabasındaymışım. İlerleyen aylarda beni bunalıma ve sanırım depresyonun kapısına kadar sürükleyen bir inkar. Kırılganlığımdan o kadar çok korkmuştum ki, onu yok etmek istedim. İçimde hangi noktadaysa, orada onu kıskıvrak yakalamak... Ancak o, kırılganlık, tek bir yerde değildi. Bir olayda değildi, bir süreçte bile değildi. O, ben de değildim. O sadece bir özelliğimdi. Görülmek isteyen ve ironiktir, hep göstermek istediğim bir özelliğimdi. Göstermek istediğimi anlamak zor değil. Her yazımda ne kadar güçlü olduğumu anlatmaya çabalamışım (en büyük kaçış belirtisi). 

''Artık öyle değil, artık böyle değil.''

Artık. Ne keskin bir kelime. Evet bazen gerekli. Ama içinden çıkan bir şeyi kesip biçmek. Onu yok etmez. Kaldı ki kırılganlık niye yok edilsin?

Çok çok önce bloğumu okuyan bir blog yazarı bana bir Tedx konuşması önermişti. İsmi Brene Brown: Kırılganlığın gücü'ydü. Sana o konuşmadan bile bahsedemem biliyor musun? Bunun ilk nedeni, o konuşmayı her ne kadar daha sonra izle klasörüme kaydetsem de o daha sonranın bir türlü gelmemesi. İkincisi, izlemeye bilinçli olarak yanaşmamam. Üçüncüsü ise, ön fikirlerimi gördükten sonra ablamızı dinlemek istemem (yani şimdi). 

Bence kırılganlık, bir şeyleri taşıma değil ama esneme kapasitemizi artırıyor. Bu özellikten, kırılganlığımızdan, kaçtıkça aslında sertleşiyoruz. Bu özelliğin avantajlarından yararlanmayı reddediyoruz. Üstelik bilinçli olarak yapıyoruz bunu. Çünkü kırılganlığı kötü bir özellik olarak sınıflandırma eğilimindeyiz belki de (ben öyleydim).

Benim hikayemde komik olan şey şu, ben kabul etmeye etmeye kırılganlığımın gücünü keşfettim. Tabi böyle yapınca süreç uzadı sanki. Ancak her şey, yani genel olarak bu hayatta attığımız veya atmadığımız her adım, aslında bizi öğrenmemiz gereken noktaya çıkarıyor bence. Ulaşmamız değil hayır, öğrenmemiz. Öğrendikçe aslında sen değil belki ama parçaların değişiyor ve bu da aslında o asla gelmeyecek noktaya veya noktalara ulaşmanı değil, direkt olarak gerçekliğinin değişmesini, şu anda bunun olmasını sağlıyor ve işte asıl böylece ulaşıyorsun. İleride ulaşacağımların bittiği, ulaşma halinin bittiği, çünkü zaten ''geldiğin'' (doğru kelime bu mu bilmem) yer, hal, durum oluyor.

Ben hep ''artık kırılmayacağım'' dedim. Ne komik. Ne masum. Çocuksu bir inat. Çocukluğun hep bilgece saflığından bahsederiz. Bir de böyle bir yanı vardır değil mi? Nerede olduğunu kestiremediği körlemesine bir inat özelliği. Bu bende çok baskındır. İnat. Senin hayrına da olabilir, seni yanıltadabilir.

Oysa bence doğrusu, daha doğrusu gerçekçi versiyonu çünkü binlerce ''doğru'' olabilir ancak ''gerçek'' tektir (??), ''kırılabilirim ama kırılmayadabilirim :P'' şaka şaka, ''kırılabilirim'' evet bu kadar. 

Tabi ki körü körüne kırılmaya gitmeyelim ama duyarlı insanlar, derinden hissederler. Evet ben öyle biriyim. İnsan kendine böyle şeyler deyince de kulağa biraz şeeyyyyy geliyor değil mi ahahahahah. Ama bak, ben diyebilirim. Çünkü ben, en büyük yeteneklerimden biri olan duyarlılıktan yaşamım boyunca nefret ettim. Bırak da bu kabulü söyleyim. :)

Kırılgan olmaktan korkmak benim için kendimden, daha doğrusu gücümden korkmakla eş değerdi. Kendi varlığından korkmak... ne kadar derin bir ifade değil mi? İşin ilginci aslında çoğu zaman bunu bilinçli zihnimizle fark etmeyiz bile. Ben bile kendimi çok kazdığım için fark ettim. Çok yargıladığım için, bazense yeri geldiğinde anlamak için çabaladığım için. Bunun gereksiz olduğunu da hiçbir zaman düşünmedim. Bazen ''bir önemi yok ki'' dedim ama buna inanmadım. Çünkü benim için bir önemi var. Çünkü hayatta pek çok şey, içinden dışına yansıyanlarla ilgilidir. Evet bunu da yaşadım, tekrar tekrar. Yoksa neden sorgulayım ki :) İnsan, belki de, işine gelmeyen şeyi sorgulamama eğilimindedir.

Kırılganlığımla bile bu yüzden barışmadım mı? Bunun bir ''güç'' olduğunu fark ettiğim için. Oysa doğrusu, bence, şeylere şey olarak bakabilmek, olanı olduğu gibi görebilmektir. Ancak tabi insanın egosunu aşması da, kendini aşmasıyla son bulacak bir yanılgı gibi algılanmaya müsait bir şey. Her neyse. Bu kadar karmaşık değil. 

Kırılgan olmak, aslında bir ihtimal demek istediğim buydu. İnsan 7\ 24 kırılgan olabildiği gibi, genellikle hayatının belli alanlarında da böyle olabilir. Bunda çekinecek bir şey yok. Bundan kaçmak yorucu bir şey. Sadece döndüğün dairenin çapı belki artar ama o kadar. Kırılganlık yük taşımak da değil bu arada, karınca örneğim yanlış anlaşılmasın. Kimse kimsenin yükünü taşımak zorunda değil. Kimse, kendi içindeki kendi yükünü bile yıllarca taşımak zorunda değil. Aslında kırılganlık böyle bir şey. Bir noktada kırılabilir. Duyguların (kalbin) ve\ veya düşüncelerin (zihnin). Kırılabileceğini reddetmek, bence, tekrar tekrar kıran bir şey. Ve inanın bana, bu çok daha ağır.

Bence yükleri bırakmak da böyle bir şey. Kabul etmekle ilgili bir şey. 

Kırılganlıktan korkmamızın bir sebebi de, acaba, kırılacak bir kalbimizin, yani hislerimizin olduğunu kabul etme kabulünü taşıdığı için mi bu kadar ''ürkütücü'' geliyor biz insanlara (genelleştirmelere bayılırım) diye düşünüyorum. Belki de en zoru, kalbe izin vermektir. Kalbi genelde kötülerler değil mi? Bizi yanılttığı için falan. Oysa asıl zihin, ya fazla hazcı ya da fazla düşünen zihin, bizi yoran ve belki de yanıltandır diye düşünüyorum. 

Belki de kalbimizi düşünmeliyiz. Onun sesini duymaya izin vermeli ve duyduğumuz şeyi düşünmeye izin vermeliyiz. Büyümeye, kırılmaya ve var olmaya. Sonra da zaten, hani belki de, sadece yaşıyorsun. Ben içimde o dersi daha işlemedim. :P Ama biliyorum. Tüm bu ihtimaller tek bir noktada, üstelik keyifle toplanıyor: Yaşamak. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kafkaokur dergisi, sanırım 2021 Nisan sayısı.



Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar