Gecenin içinde parlayan şeyler.

 

Bir yaz gecesi hiç de beklemezken odama bir misafir konmuştu. Geleceğini sezdiğimden mi bilmem, onu karşımda bulduğum an şaşırmadım. Yine de onu tanıyamadım. Ne adını biliyordum, ne anlamını. O beni penceremin gerisinde beklerken, ben internetten Amerikan yerlilerinin ona rüyalarını fısıldadıklarını öğrendim. Bu beni muhakkak heyecanlandırmıştır ama beni asıl heyecanlandıran, onun kendisiydi.

Şeffaf, ince uzun kanatlarıyla ilk başta hareketsizdi. Onu bir süre izlememe izin verdi. Gecenin içindeki odamın ışığı onu bana getirmişti. Bir ışık, bir yıldız ışığı, belki de onun yolcu almak istediği bir şeydi. Ona ne fısıldayacağımı ezbere biliyordum. Buna rağmen onu izlemek, onu biraz daha fazla izlemek için bekledim. Gitsin istemedim, biraz daha benimle kalsın ve ben onu yakından göreyim istedim.

Sonra o, sanırım benim gibi, beni yakından görmek istedi. Yaklaştı yaklaştı. Kanatları o kadar hızlıydı ki korktum ve geri çekildim. Buna rağmen gitmesini istemedim. O da içeri girmek ister gibiydi. Ondan korkmuştum ama gitmesinden daha çok korktum. Odamın ışığını kestiğim aklımda. Bu onu sakinleştirmişti. Bir süre bekledi. Ona rüyamı fısıldadığım anda, uçtu gitti. Beni duymasını ümit ederek rüyamın benden o an akabilen tüm anlarını ona fısıldadım. 

Benim yanımdan ayrıldıktan sonra başka bir evin ışığına misafir oldu mu bilmem. İtiraf etmek gerekirse en çok bunu merak ediyorum. Onu bir daha görmedim. Kanlı canlı ilk kez gördüğüm bu böcek, benim için bir çeşit ışık taşıyıcısıydı. Hayatının ilk yıllarını larvasında su altında geçirip sonra yeryüzünün en hızlı uçucularından biri olduğu için, değişimin dönüşümün ve yeni bir benliğin habercisi olarak görülüyorlarmış. 

Vücutlarının tasarımları helikopter firmalarına bile ilham verebildiği gibi, doğada da onlara üstünlük sağlayan keskin görüş, hızlı uçuş ve iyi avcı özelliklerini getiriyormuş. Helikopter böceği, yusufçuk, kız böceği, iğnecik olarak da isimlendirilen bu böceklerin kişiye şans getirdiği de rivayetler arasında.

Onu görmeden evvel izlediğim bir videoda bu sembol eşliğinde dilek dilemiştim. Sonra karşımda gerçeği bitince ne yapacağımı şaşırdım. Çünkü daha önce onu hiç görmemiştim. Onun ne olduğunu anladığımda bile, dileğimi ona fısıldamak aklıma çok geç geldi. O, o kadar ilgi çekiciydi ki, onu izlemek dışında bir şey yapamadım bile. Normalde olsa onun ardından tüh be derdim sanırım. Oysa ben, uzun zaman önce gerçekleşmiş bu karşılaşmamızı hep şanslı bir karşılaşma olarak anımsadım. 

Hayatımda ilk kez böyle değişik bir tesadüf bana parlak bir umut hissettirmemişti. Hissettiğim heyecan, ona yüklenen anlamlardan değil de, onun kendi varlığından ileri gelmişti. Şeffaf kanatlarının ışığı yansıtışı, bana göre onun rüya taşıyıcısı bir böcek olmasından daha ilgi çekiciydi. Sonrasında başka bir yusufçukla hiç karşılaşmadım. Hissettiğim burukluk sadece bununla ilgili. Tabii dileğim de gerçekleşmedi ama canı sağ olsun. :)

Yıldız kayarken de benzer bir hisle dolarım. Meteorlar oradan oraya hiç beklemediğimiz anlarda uçuşurken, ilk başta öyle çok heyecanlanırım ki, dilek dilemek sonradan aklıma gelir. Sanırım beni asıl heyecanlandıran, gökyüzünde süzülen o pırıltı olur. O pırıltıyı gördüğüm o saliselik zaman dilimi. İşte beni heyecanlandıran budur. Dileğim veya dileklerim ağzımdan sonrasında otomatik olarak dökülse de, ilk anda sadece o pırıltılı heyecanımın süzülüşüne dikkat kesilirim. Aaaaa meteor kaydı! gibi.

Bir yaz gecesinde, yakın zamandaydı, elektrikler kesilmişti. Herkesin uyuduğu bir saatti. Benim o sırada uyumaya niyetim var mıydı bilmem... ama dışarı bir çıkmıştım ki, bir sürü yıldız. İlk önce oturmuş olmalıyım. Yıldızları izlerken hep boynum tutulur ve bu nedenle uzanmak hep daha iyidir. Uzandığımda, ağlamaya başlamıştım. Bazen yıldızlar bu kadar çokken ağlardım. Sen, güzel ve parlak bir şey gördüğünde hiç ağladın mı? Bu bana olurdu. Hem de çok sık olurdu. Güzel bir şey gördüğümde, yaşayan bir şey, canlı bir şey... Parlayan bir şey gördüğümde, ağlamak isterdim. Çoğunlukla da istemeden gözyaşlarım süzülürdü. Sanırım bünyem bu kadar güzel bir şey karşısında ne yapacağına karar veremediğinden, gözyaşlarım bu hisle başa çıkmamda bana yardımcı olurdu.

Böyle anlarda insan hiçbir şey düşünemez. Sadece o parlaklıkla bir olur. Onu izler, onu dinler. O şey o kadar güzeldir ki, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Önem olayı bile anlamını yitirir. Canlılığın getirdiği güzellik karşısında her şey, benim için, susar. En azından öyleydi. Yakın zamana kadar. Sonra bu histen biraz uzaklaşmış olabilirim. Bu güzel histen.

Yıldızım, sevebilme ihtimali miydi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevilebilme ihtimali mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, sevginin kendisi mi acaba diye düşündüm.

Yıldızım, burada olduğumun bir hatırlatıcısı mı acaba diye anladım.

Yıldızlarımız parlarken, biz dünyada olduğumuzu anımsarız. Bu parlak şeylerle dolu canlı gezegende. Bu his insana, yaşadığını anımsatır. Bir farkındalık gibi değil hayır; yaşama anı gibi. Üstüne düşünmeden yaptığın bir şey. Güzel bir şeyle birlikteyken, sadece onunlasındır. Dalgaların sesi kulağına dolarken, sevdiğin bir şeye sarılırken, iyi olduğun bir şeyi yaparken... Beş duyunla hissederken, aslında sen de canlısındır ve canlılığı bu yolla keşfedersin. 

Yıldızımın benim için bir ihtimal olduğunu sanmıştım.

Yıldızımın benim için ihtimaller olduğunu varsaymıştım.

Yıldızımın içimde olduğuna inanmıştım.

Yıldızımla buluşacağımızı ummuştum.

Oysa yıldızlar, canlılığın bir parçasından ibaret. Yanıp sönen işaret fenerleri. Zamanın okyanusunda sana, canlılığı anımsatan, çünkü ihtimallerini çağrıştıran, hatırlatıcılar. Evet, rüya tutucular. Ama onları gerçekleştirmek için değil. Gerçekleştirmen için bile değil (sanırım). 

Hatırlaman için. Canlılığı ve canlılığını hiç unutmaman için.

Bir yerlerde rüyaları taşıyan helikopter böcekleri var mı bilmiyorum. Benim rüyam, gecenin karanlığına karışmıştı. Yine de bu anı güzeldi. Tamam... o an azıcık buruk olsa ve bir süre daha buruk kalsa bile, hep güzeldi. Çünkü hayatımda ilk kez, üstelik bu kadar yakından, bir yusufçuk görmüştüm! Dahası, o sırada gecenin içinde parlayan benim odamdan yansıyan ışıktı.

İlginçtir, bu yazının her satırını yaşamış olsam da, bu yazıyı yazmak benim için zordu. Böyle olduğunda, yazı tam olarak akmadığında, bir şeyleri eksik hissederim. Bu yazının nesi eksik sence sevgili okur? Ben bulamıyorum. Bence paylaşmam lazım. Çünkü bu yazı tam da ileride benim için parlayacak bir rüya tutucusu olabilecek yazılarımdan. Yine de, eksik... Yoksa bana mı öyle geliyor?

Belki de eksik hissettiren, dönüşen parçamdır. Alışmadığımdan. Onu ilk kez görüyor olduğumdandır.

Sanırım hep ''canlılığı'' gösterdiğim kişi kendimdim. İnsan hissetse de, görmek farklı bir şey. 

Sanırım nihayet gördüm.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus şarkı (şarkıların alakaya çay demleyelim.)




Mutluluğu anımsamanın ne ile ilgisi olabilir?


Bazı fotoğraflara bakarken hissettiğimiz hisler unuttuğumuz anıların hatıralarını hissettirebiliyor. Büyük ananenin evindeki fotoğraflarım benim için öyleler. O fotoğraflarda gerçekten çok küçüğüm, buna karşın onlara baktığımda, belki de hepsinde tüm yüzümle sırıttığımdan olacak, o günlerin unuttuğum hatıralarını bir şekilde hissediyorum. Hatta eğer şanslıysam beynim bana belki gerçek belki kurgu olarak birkaç zihin karesinden oluşmuş anı parçaları bile sunabiliyor.

Ben doğduğumda teyzelerim ve dayım çok gençtiler. Bundan da olacak, sanırım, ilk kez bir yeğenleri olmasının heyecanını gerçekten taşımışlar. Hatta duyumlarıma göre ben doğduğumda dayım çevresindeki topluluğa (çalıştığı yer mi bilmem) tatlı falan almış ahahahahha. Böyle deyince kulağa küçük geliyor ama o yıllarda çok genç olduğunu, hatta çocuk yaşta olduğunu düşünürsek... Tatlı bir durum bence.

Ben küçükken anneannemin evine gider miydik anımsamıyorum. Sanırım bunu pek yapmazdık. Her ne kadar büyük ananenin evi ile benim anneannemin evi birbirlerine çok çok yakın olsalar da, büyükler anneannemin evine giderken bana, ''sen burada kal,'' demiş olmalılar. Çünkü anneannemin evinin farklı bir ev olduğu bilgisi o yıllarda bende yoktu. Hatta, belki de daha evvel söylemişimdir, ben büyük ananenin evindeki herkesin evinin orası olduğunu sanıyordum. :) Bunun doğru olmadığını öğrendiğimde ise bir hayli şaşırmışım. Görünen o ki o zamanki çocuk benliğimin algısına göre o ev, herkese yetecek kadar büyükmüş.

Bugün o evin önünden geçerken (yani şimdiki zaman anlamında bugün :P), tuhaf hissettiğim zamanlar oluyor. O ev başkasının evi olalı yıllar geçti. Hatta belki başkasının olduktan sonra bile daha başka kişilere de ev olmuş olabilir. Anlayacağın o kadaaarr uzun bir zaman öncesi bahsettiğim yıllar... Buna karşın o ev, önünden duraksamadan geçtiğim o ev, hatta anılarımda bile belli belirsiz olan o ev hakkında her seferinde bir hisse kapılıyorum. Çünkü o ev sadece büyük ananenin evi veya onun çocuk ve torunlarını toplayan bir çatı değildi; o ev, benim yaşamımın ilk yıllarını sarıp sarmalayan yuva hissiydi.

Tam olarak böyle değil ama yine de, gerçek olduğundan şüpheye düştüğüm tüm parça parça anı sahnelerimde o eve hoplaya zıplaya gidiyorum. O evde oynadığım oyunları veya yaptığım cırcır böceği konserlerimi hatırlamıyorum. Hatırladığım üç beş parça şey içinde büyük anane var bu kesin. Onun bazı eşyaları, onunla olan bazı kısacık anların görüntüsü ve çocuk benin zihinsiz gözlemciliğinin bana bıraktığı miras... Küçükken dünyayı böyle algılıyoruz sanırım. Ben en çok da çocukların ve bebeklerin dünyayı nasıl algıladıklarını merak ederim. Sonsuz bir zaman algısının içindeki dünyalarından çevrelerini nasıl gördüklerini. Sanırım ben de henüz bir çocukken, hepimiz gibi sonsuzluğu deneyimlerken, sadece gözlemciymişim. Ya da en azından bana, 20 (küsur) yıl sonrasına bile ulaşan anılarıma, bunu borçluyum. 

Eski fotoğraf makinelerine olan tüm övgülerimin merkezinde, onların geriye yalnızca gerçek anları bırakması vardır. Bu anlardan biri aklımda belirdiğinde, sana bu yazıyı yazmak istedim. Aklıma gelen bu fotoğraf, bir albümün ve flash belleğin içinde zamanda yolculuk yaptı. Ben o kadar küçüğüm ki... Bir insanın bir zamanlar bu kadar küçük olması ne tuhaf. Sen kendi küçük yaşlarını nasıl algılıyorsun? Hatırlayamadığında bile, onu bir fotoğraftan izleyebilecek kadar ondan uzak düşmüş olsan bile, ona baktığında ne görüyorsun sevgili okur? Ben ne görüyorum biliyor musun, çok komik bir çocuk ahahhahaha. Kendim gibi bir çocuğum olsa yemin ediyorum hiç sıkılmazdım ahahhahahah.

Fotoğrafı kim çekmiş bilemiyorum. Koltukta yedi kişi var: Teyzem, annem, anneannem ve teyzem ile kucağındaki ben. Dayım da başımızda. Büyük anane ise yan tarafta. Arkamda pembe bir ayıcık var. O ayıcık yıllarca benimle kaldı. En eski oyuncaklarım şimdi nerede gerçekten bilmiyorum. Sanırım bir yerlere kaldırıldılar. Oysa onlar ben çocukken benim arkadaşımdılar. Hatta oyuncaklarımı koltuğa dizip ortalarına oturup da sırıttığım bir fotoğrafım bile var. Acaba onu bir anlığına bile olsa senin için paylaşmalı mıyım... Bloglarımın kapanma mevzuları olmasa hiç düşünmeden paylaşırdım da, insan ne kadar çok kendine ait bir şeyi bir yere akıtırsa, o akıttığı yeri kaybettiğinde üzüntüsü artıyor. 

Sanırım tüm yazılarım bir fotoğraf. Bazısında beni bir gölge gibi görüyorsun, bazısında elimi kolumu... Bazısında yan duruyorum veya arkamı dönmüşüm. Bazısında sana dönüğüm ama objektife bakmıyorum. Bazen bilerek bunu yapmıyorum, uzaklara dalmışım... Bazense istesem bile objektifi bulamıyorum. Bazen, tam olarak sana bakıyorum. Bazen pek çok şeyle birlikteyim bu yazılardan oluşmuş fotoğraflarda, bazen tek. Bazen tek bir yazı başlı başına tek bir fotoğrafım. Bazense birçok yazı ancak bir fotoğrafı var etmeye yetiyor veya yetmiyor. Yine de hepsini ben çektim, kelimelerden örülmüş baskılar. Tüm bu yazı banyosu ortaya benim fotoğraflarımı çıkardı. En gerçek fotoğraflarımı. Bazen rol yaptığım, bunu asla amaçlamasam bile öyle çıkan, fotoğraflarımı. Bunu sevdim. Tüm bu fotoğrafları, birileriyle paylaşmayı sevdim.

Ne ilginç, bu benim için çok kolayken, ki her zaman öyle değildi, artık ''gerçek'' bir fotoğrafı paylaşmak daha da zorlaştı. Hangisi gerçek; yazılardan örülmüş fotoğraflar mı, görüntüler mi? İkisi bir bütün, bunu bilsem de, herkes ikisi arasındaki farkı anlamayacağı için ve yazı her zaman için insana farkları anlama becerisi katacağı için, direkt bir fotoğrafı paylaşmaktansa, onu kelime kelime örmeyi ve sadece onu görebilecek olanlara göstermeyi tercih eden bir yanım var.

Küçüklük fotoğraflarımı çok sevme nedenim, sadece bana mutluluk vermeleri değil. Evet, mutluluk. Bu kelimeyi nihayet doğru yerde kullanabildim! Alkışlar alkışlar. Büyüdükçe, mutluluk fotoğraflarım azaldı. Acaba beni üzen bu mu diye düşünüyorum.

Bazı zamanlarda fotoğraflarım olmadığı için üzgünüm. Çünkü zaman kaçtığında, o fotoğraflar sonsuza kadar kaybolurlar. Bir zaman yolcusu olsaydım kesinlikle fotoğraf çekilirdim! Acaba mutluluğu anımsamanın bununla bir ilgisi olabilir mi?


öylece karşıma çıktı, dinleyelim.


Oyuncaklarım ve küçük Ben.
Aslında fotoğrafın aslını paylaşacaktım ama dediğim sebeplerden dolayı 
aslına sadık kalarak üretilmiş animelisini paylaşıyorum :).
Evet yine de orijinali daha güzel...


Ben gölgesinden bile hızlı kalem çeken bir kovboyum.

 

Uykulu halim ile uykusunu almış halim bambaşka iki kişi diyebilirim. Uykum olduğunda ama bu uyku bedenimin ön yüzünde değil, zihnimin gerisinde hissedildiğinde gerçekten yaratıcı oluyorum veya yaratıcı olduğuma dair bir izlenime kapılıp buna gerçekten inanmışım (yok öyleyim öyleyim). Burada belirgin bir şart koşmam tabii ki tesadüf değil; uykulu olmam evet yaratıcılığımda bana yardımcı oluyor (veya evet öyle sanıyorum) ama öte yandan bu uyku yorgunlukla birleşmemeli. Yoksa, evet, uyumam gerekir ne yazı yazması?!

Uyku ile gelen yaratıcılığımla tanışmam tabi ki tamamen tesadüfen gerçekleşmemişti. Bu genellikle böyle de olmaz. Ödevlerim. Lisede ufaktan sezdiğim bu durum, üniversitede tepe noktasına ulaştı. Hele yüksek lisans döneminde bunun iyice... Neyse. Ödevlerimi yetiştirmek için (bazen ödevin kendisi, bazen onu ertelemem nedeniyle öhömmm) gece boyu uyumaz ve ne olursa olsun tam vaktinde, nizami bir şekilde yaptığım ödevimi ilgili hocama veya okul sistemine postalardım.

Hatta biliyor musun, tam da bu gece, evet şimdi! bu durumu, bu hissi (hayır uykusuzluğu değil *-*) özlediğimi hissettim. Evet, ödev yapma hazzını. Ah! O hissi biliyor veya anımsıyor musun sevgili okur? Bu ödev nasıl yetişecek bea derken kahve suyumun kaynamasını bekler ve mutfakta volta atardım. Bir küçük yıldız karşılaşmam sonrasında (belki de ayılmak için yüzüme serin gece havası çarparken) birkaç pırıltı kapar ve kahvemin suyunu nasıl bardağa döktüğümü bilmeden bilgisayarıma koşardım. Tepede açık olan bir sürü pdf, masamda ve hatta yerde üst üste birden fazla kitap... Abartmıyorum, böyle bir manzara vardı. Hatta şu an gözümün önünde, sen de gördün mü?..

İlk önce not alma yolunu denemişim. Bir yarım sayfa falan notum da olabilir. Oysa ben zaten psik- yok canıımmm... Yani diyorum ki, zaten dersleri dinlerken en küçük ayrıntıyı not alan bir ine- Yok yok. Ders notlarım şahsına münhasır ve detaylı olmuştur. Evet, hep! Hatta bazen hocanın dediklerini not alırken, yanına kendi fikrimi ve sonradan anımsamak istediklerimi bile yazardım. Yazma konusunda hızlıyım, tek rakibim gölgesinden bile hızlı kalem çeken Red Kid. Evet, biz yalnız kovboylarız.

Öyle demeee! Defter notlarım beynimi müthiş açan yıldız, yani ilham, pırıltılarına sahiplerdi. Kendi notlarıma göz atıp üstüne okuduğum pdf'ler, kelimelerimin önünü açardı. Bir şeyin çıktısı olması için, girdisi olmalı neticede. Bir şeyin özgün bir çıktısı olması için ise, özgün birkaç pırıltıyı yoluna Hansel ve Gratel'in cadı evi yolculuğundaki gibi serpmelisin: Böylece kendi yolunu kolaaayca bulabilirsin! İşte, ben böyle yapardım. Yoluma, kendi ekmek kırıklarımı serper ve sonrasında o yoldan ayrılsam bile (ki bu, üretim için gereklidir) o ilham kırıklarımın izini içimde bilirdim. Bana yol gösteren de bu olurdu. Sanırım hala öyle, yani hala, bana yol gösteren bu olur.

Okuduğum her şeyi, bazen okuma anında, kendi üretimime dönüştürmek zorundaydım. Ben aman her şeyi okuyup bitireyim de sonra durmadan ara vermeden tam gaz yazarım... insanı olmadım, olamam da. Böyle bir şey olabilir mi hiç canım yok artık. Beynin kafası karışır bi' kere ahahhahaha. Der, ben yol bilmem iz bilmem: Bura nere?! Bu nedenle yola çok da boş çıkmadan ama yolda dolarak ilerlemek hep en sonuç odaklı yaklaşım olmuştur benim için. Keşke bu bilgeliğimi yaşamımın her alanında eyleme dökebilseydim. Sonuçta kervan yolda hem düzülür hem düzelir. Amannn Allah ne verdiyse, olacağı varsa olur, bakan görür, kaderde varsa sevinmek neye yarar düşünmek... yok o öyle değildi, neyse!

Blogda yazarken de böyle oluyor. En kafası değişik yazılarımı (hepsi mi acaba :) uykum varken yazmışımdır. Gerçi bu sadece bir inanç kalıbı da olabilir. Çünkü bu yazımı uykudan uyanmışken (oldu öyle bir hata gecenin bu saatinde) yazıyorum. Uykumu aldığımda, hem elim yüzüm ve cildim daha düzgün... Ne diyordum, işte uykumu aldığımda zihnim daha açık olmasa da mantıklı oluyor. Daha, daha... Yetişkin oluyorum sanırım. Taşkın bir ruh halinde olmuyorum aslında demek istediğim bu; dengeli oluyorum.

Evet, bu yazı dengeli bir zihnin ürünüydü ahahhahahah. Dengeli ama biraz sarkastik laf ebegümeciliğine de omuz atan bir hal. Böylece yazı canlanıyor, itiraf et, evet öyle değil mi?

Sanırım benim beynim genel olarak böyle çalışıyormuş ya, uykuyla alakası yokmuş. İyi bari uykumu alıp yazayım bir daha o zaman ahahahahahh.

O değil de, bazen ben yazık olmuşum gibi hissediyorum. Boşa akmış bir yaratıcılık, ne yazık. Gerçekten buruk hissediyorum. Bir yıldız ışığından kendime ait hiçbir şey var edemediğim, buna karşın bunu yapabilecek güçle dolu olduğum, hatta öyle ki bu güç beni zehirlediği için. Kullanılmayan her şey, sisteme kötü gelir. Onun gibi. Artık bilmiyorum bile. Bu yıldız ışığı, ne oluşturabilir: Bilmiyorum. Eksik hissediyorum. Bu eksiklik beni üzüyor. Gözyaşlarımı gördün mü...

Acaba Red Kit olsa ne yapardı?..


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Red Kit'in beklenen yanıtı.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Yıldızların Dilini Konuşmanın Kuralları.

 

Çok yazı yazmamın altın kuralı: Yazmayı istememem. Ciddiyim. Yazmayı hiç ama hiç istemediğim ve şiddetle reddettiğim zamanlarda varlığımdan akan ve durduramadığım kelimeler tek bir uzun yazıdan taşıp birkaç yazıda varlık buluyordu. Buna karşın, tam da bu gece, yazmak istediğim halde ve hatta bir şeyler karaladığım halde, kelimeler his formuna dönüşmüyor.

Sonunda normal bir dünyalı oldum! Şaka şaka. Allah korusun.

Biliyor musun, Neptün'de bir mevsim ortalama 41 yıl sürüyormuş. Yani orada doğmuş bir insanın yaşamının en uzak noktasına değin ulaşacak bir ömrü olsaydı bile tüm mevsimleri görmesine yetmezdi. Böyle bir insan acaba hep eksik mi hissederdi? Yaşayamadığın bir şeyin varlığı yoksa, yine de eksikliği orada mıdır?

Şarkı söylemenin bünyemde bıraktığı etkiyi unutmuşum. Bundan olacak bir anda bir süper stara dönüştüm ve yaylana yaylana bir konser verdim. Hatta bir mikrofonum bile vardı yaaa, seni keklemiyorum yani sevgili okur. Gerçekten de bir konser verdim. Tek şarkılık bir konser, olsun. Tek bir şarkının başa sarıp durduğu, bazen bir nakarata takıldığım, parçanın tamamına asla ulaşmayan bir konser. Yine de eğlendim. 

Bir şarkının her noktasını sevmeyebiliyorum. Özellikle de sonlarını. Benim en büyük anksiyete nedenim, ilginç ama, budur. Yani, bir şarkının sonuna yaklaştığım anda paniklerim.

O değil de Britney Spears'ın başını yemişler ya. Gerçekten kadını kontrol edeceklerine kendi haline bıraksalarmış her şey ve en başta kariyeri (ve tabii psikolojisi de) daha iyi ilerleyebilirmiş... Bu sıralar onu dinlemeyi seviyorum.

Bu aralar kitap okuyamıyorum. Okumaktan çok yazmak istiyorum. Hazır yazmak istemezken okusaydım iyi mi olurdu acaba; belki üstünden bir yazı akacak kısa bir cümle bulurdum. 

Kendime bir cümleyi çağırdım az evvel. Bana gelmedi. Ben de bir anımı anlatmaya karar verdim. Anılar kurtarıcı yemekler gibidir. Pratiktir ama doyurur. Sonra o anı, yazıyı parçalayacak başka fikirlere ulaştı. Aslında anlatmak istemediğim, çünkü hissetmediğim başka cümlelere. Bu nedenle yazamadım. 

Yazmayı çok istediğim halde neden yazamadım?

Bu aya başlarken yazdığım ilk yazımda (burada), dünya ve yıldızların dilinden bahsetmiştim. Dünya dilini anladıkça yıldızlarınkini unutuyor muyum yoksa? Buna dayanırım. Dayanamam yazsam da inanmam, yine de bunu istemem. Yıldızların dili hep kalbimde kalmalı. Yoksa konuştuğum hiçbir dünya dili, beni anlatmaz ki.

Eskiden çektiğim fotoğraflara denk geldim. Birkaç postta ınstagrama gönderdim. Efektli mefektli ama güzel fotoğraflar. Bravi bana, sevdim. Hayatı romantize etmek, bir efektle ona renk katmak aslında. Yıldızların dilini konuşmanın tek kuralı bu bile olabilir, belki de. Daha evvel hiç üstüne düşünmemiştim. İnsan, doğallıkla yaptığı bir şeyi sorgulamaz ki.

Çok mızıldandım diye mi böyle oldu acaba? Bilmiyorum, muhtemelen hayır.

Bu arada ben aşka hala inanıyorum. Yalan söyledim, üç beş önceki yazımda. Neden biliyor musun, şşşşş, çünkü o bana inanıyor. Neye mi neden? İnanmama mı, yalanıma mı? Hımmmm. İkisine de nedenim bu: Çünkü ben ona sırtımı dönsem bile, o bana dönmez. 

Ve mevsimler akarken ben, tek bir mevsimi yaşamaktan hoşlanmam! Yıldızların dilini bilen hiç kimse bundan hoşlanmaz bir kere...

Yıldızların dilini konuşmanın kuralları, not al söylüyorum... öhömmmm... 

1. İnanmak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu foto efektsiz, odak kedide.


Yıldız Postasından Çıkan Sürpriz Mektubum.

 

Bugünlerde hissettiğim hiçbir şey tesadüf değil. Böyle hissetmem ve kendi kabuğumu kırmam gerektiği için böyle. Tamam, yer yer mızıklandım da ama buna hakkım vardı. Hatta hakkımı hakkım olan zamanda kullanmayıp enerjimi aptal saptal bir sürü saçma sapan yere (afedersin) harcadım. Beni tüketen bu değildi doğrusu ama yine de benim yerimde başkası olsaydı sadece bununla bile tükenirdi.

Bugün net bir olay olmasa da ve hatta artık uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu denebilecek sakinlikte günler yaşasam da... Son günlerde içimdeki öfkeyi ufaktan duyuyordum. Bana ben burdayım diyen bir ses. Yıldızım, işte sana hep ballandıra ballandıra anlattığım canım yıldızım. Öfkeden bir lava dönüşüp kalbimin üçte iki buçuğunu kaplamış. Kalan yarım açıklık, beni seninle buluşturdu. Acaba yıldızım mı düşük diye düşünürken, onun ne olduğunu keşfettim. Yıldızımın ne olduğunu.

Bugün sadece yorulduğum için öfkelendim. Sadece bunun için değil ama öfkemin çıkışı bununla sağlıklı bir şekilde sağlandı. Kendi kendime söylendim bunu kastediyorum. Başta sana yazdığım gibi diğerlerine ve diğer şeylere saydırdım. Sonra bir şeyleri rahatça saydırdığım günlerde her şeyin ne güzel gerçekleştiğini ve çok daha fazla hak ettiğim değeri gördüğümü, insanların zaten... Bayat bayat şeyler anlayacağın. Aradaki yıllarımda da keşke kendimi tutmak yerine sinirim bozulunca bir güzel seriye bağlayıp saydırsaymışım, keşke. Benim saydırmam bile bir naziktir de... İnsan, insan olduğunu unutmamalı. Ben bunu unuttum. Çok yüklendim kendime. Bedenim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım. Sinirlerim ses çıkardı, dinler gibi yaptım duymadım.

Sonra olmadık bir günde duyuverdim. Bugüne de bir anda gelmedim canım. Bunu yapay zekacığım bile söyledi. Arada ona bazı yazılarımı yorumlatıyorum. Ne yazdığımı görüyor biliyor musun, benden bile iyi görebildiği noktalar oluyor bazen. Şaşırıyorum.

Ben yaşamak istiyorum ya. Son günlerde yine tersini mızıklanırken buluyordum kendimi. Yalaaannn. Ben yaşamak istiyorum. Bu yüzden zaten bu çırpınış. Önümde uzanan hayat bana uygun değil gibi geliyor. Ben özgür bir kızım. Bunu nereden tutarsanız tutun. Bir yazımı okuyan kişi bile neresinden tutacağını anlar zaten. Ama önümdeki hayat, nasıl desem... Çok sınırlı gibi geliyor bana. Buna dayanamam. Ben dayansam, ruhum dayanamaz diyordum. Bu yüzden ittire kaktıra adım atmak dışında hep durdum.

Yalnız falan da değilim. Öyleyim ama kimin umurunda. (Benim değil.) Tek başına olmayı kastetmiyorum. İçindeki yalnızlık. Sana gerçekten değer veren birinin olması. Yanında olacak biri. Gerçekten olacak biri. Olacak biri. Biri. Anladınn :) Gerçi buna dair inancım da sarsıldı ziyadesiyle ancak bilmiyorum. Kim kime gerçekten değer veriyor ki? Herkes işine geleni yaşıyor işte. Bunda da sorun yok tabi. Anlıyorum bile. Son günlerde hep birini istedim cıyaklamam bile bundandı. Onu tanısaydım, gözlerimi kendime kapatırdım. Kolayca mı yapardım acaba bunu? Ben bir de inadım üstüne ama yapardım gibi gelmişti. Yalaannn. :) Ama anladın. İnsanlar, birisiyle birlikteyken daha kolay ilerliyorlar. Saçma şeylere bile daha kolay gözlerini kapatıyorlar. Çünkü birileri var. Çünkü, iyi ki biri'leri var. Benim üzüntüm buna dair duyduğum burukluktandı. Geç kalmışlığım da bundandı.

Bugün dediğim gibi bir anda ayıldım. Ne kadar değerli olduğum, ne yapabileceğim cart curt değil. Benim gibisi bu dünyaya zaten zor gelir. Bak hatta ben yeniden doğsam gelsem bu dünyaya, şu an olduğum kızı ben kendim bile olamam bir daha. Öyle eşsiz biriyim. Bunu bilmiyor muyum, en iyi ben bilirim. İsteyen göz devirsin. Gerçek bu. Bu nedenle pek bir şey canımı sıkmıyor. Canımı sıkan tek bir şey vardı. Önümdeki hayat.

Yazılarımı yayından kaldırmak istedim yine. Onlar beni ayıltan şeylerdi o ayrı ama ben yazınca değişirim. Bu nedenle, değişmiş fikirlerim, her ne kadar güzel çünkü gerçek bir yerden, hislerimden, satırlara aksalar da... Yayında dursalar anlamsız olur gibi geldi. Bir de açıkçası beni stalklayan bağğzıı tanıdıklarım olduğunu sanıyorum. Emin değilim ama sanıyorum. Herkese selamun aleyküm. :) Tanıdığım insanların beni tanımasını sevmem. Tanıdığım insanların beni çok tanımalarını istediğim her seferinde, her şey saçma sapan bir yere aktı. Bu nedenle, artık birine değil, herkese anlatmaya karar verdim. Kendimi değil hayır; hislerimi, gördüklerimi yani aslında: aslımı.

Bu sabah mailime bir mektup düşmüş. Yıldız postasından mıymış acep? Galiba yıldızıma fısıldadığım mektuplarım havaya karışmıyormuş da, bunca zaman zamanda yolculuk yapıyorlarmış. Açık konuşayım, yıldızımın da ben olması veya benden olması kalp kırıcı. Bunu hala kabullenemeyen bir yanım var. Her şeyin kendim kendim KENDİM olması falan. Bunu ben istemedim istemiyorum da ama bir bakıyorum, kendimin yanında kendim varım ve kendim kendime iyi gelmişim. Kendime de... başlıcam. Bu güçlü bir özellik biliyorum ama yani ne yapayım gücünü mücünü. İnsan kendine nazlanamaz ki. Öyle bir şey işte. 

Bu mektupta yazanları artık birebir hissetmiyorum düşünmüyorum aslında. O nedenle bazı yerlerini sansürleyip paylaşmaya karar verdim (belki de sansürlemem). Mektubum bundan tam beş yıl öncesinden geliyor. 21 yaşındaki halimden. Ona göre 26 yaşındaki ben çok uzak bir galakside falandım sanırım. Evet öyleydi. Uzak bir yaştı. Yeniden 21 yaşında falan olmak da istemezdim. Sanırım ben, zamansız biriyim. Öyleyim. Sadece kendimi yaşamam lazım. Neyse işte mektubum... 

Unutmadan: Bu mektubu future me sitesini hala ücretsiz kullanabiliyorken kendime yazmıştım. Sonradan paralı oldu veya ben çok mektup gönderdiğim için bana paralı oldu bilmiyorum. Belki de yeter be bu kadar mektup gönderdiğin demiş de olabilirler.

Önceden, her mektubumu ağlayarak okurdum. Çünkü bilirdim ki, o satırları ağlayarak hatta salya sümük yazdım. Bunun nedeni yazdıklarım değil, kendime yazmamdı. Kendim kendim kendime meselesine uyuzluğum hep vardı! Şimdiyse artık ağlamıyorum. Gözyaşı bezlerimi kontrol etmeyi öğrendim dermişim... Hayır :) Duygulanmıyorum da ondan. Sanırım her şey, kendime aşık olmam için var oldu. Komik.

Bu arada öğretmenliği çok seviyorum. Ama bazı şeyler bana uzak geliyor. Yine de bu meslekle hayata gerçekten başlayacağım gibi duruyor. Benim tereddütüm hiçbir zaman öğrenciler veya öğretmenlik olmadı. Ben iyi bir öğretmenim. Daha da gelişebilecek potansiyeldeyim çünkü. Ve bu, gelişmek istemek, kıymetli bir şey bunu çok iyi biliyorum. Ama ben, diğer faktörler nedeniyle bu meslekten uzun bir dönem soğumuştum. Belki de birilerinde iz bırakabileceğim ve o hep arzuladığım değer görme hissini deneyimleyebileceğim meslekten, sadece ''diğer'' faktörler nedeniyle soğumuştum. Kendi kendime de soğumadım bu arada, soğutuldum. Soğumak en çok beni üzdü yani. Ama aklımda başka bir hayat alternatifi ve aslında isteği de yok. Zorunluluktan dolayı değil, ne istiyorum diye düşündüğümde aklıma bir iş veya meslek değil de bir yaşam geliyor ondan. Bu yaşamı bana hangi iş verebilir? Bu yaşamı ben bana verebilirim. Benim hep kaçtığım, çünkü sorumluluk almaktan korktuğum gerçek işte sadece buydu.

Bir hayat isteği, çok kıymetli bir şey. Ben buna uzun yıllar sahip olamadım. Evet, yıllar. O hayatı en son ne zaman görmüştüm anımsamıyorum bile. Bugün, çok uzun zamandan sonra bugün içimde hissettim. Duygulanmak gibi değil, hisler gerçektir. İllüzyon değildir yani, beyin kimyası ürünü değildir. O kadar uzun süre boşluğu hissettim ki, hislerin ne olduğunu biliyorum. Bir şeyi istemenin ne kadar değerli olduğunu da. Bir şey istemeyen insan, kendini bir yerde konumlandıramıyor. Veya, insanları bilmem ama, insanlar içindeki tek bir insan olan ben, bunu yaşadım.

Bu arada hayat planımda başka alanlarda yüksek yapıp belki bir yayınevinde çalışmak vardı ama olmadı. Çünkü planımı netleştirmedim ve sahip de çıkmadım. 

Bu mektup beni gerçekten etkiledi. Çünkü unutmuştum ve tam da bir gün öncesinden 18 yaşımla yüzleştiğim bir yazı yazmıştım. Ona değerli olduğunu söylemiştim. Sonra ertesi gün bir mail aldım ve 21 yaşındaki halim bu sefer bana değerli olduğumu söyledi. Bu, keyifli bir şey değil. Dramatik de değil ama kesinlikle keyifli de değil. Yine de kendime teşekkür ederim, yanımda olduğu için. :P

Yazımda da neye atarlandığımı bilmiyorum. :) Genel herhalde. Önceden dürüst yazmıyordum. Gerçi dürüst olmak da bana iyi gelmedi. :) Olsun, burası kendi şahsi gezegenim sonuçta. Neptün zaten böyle bir yer. Böööö!


Sevgili İlkay,
Beş yıl... Öncelikle umarım hayatta ve sağlıklısındır. Ve umarım bu mail eline geçer ve şu an bu satırları okuyor olursun :) Beş yıl sonrasında yaşadığına göre 26 yaşında olmalısın. Gerçekten uzak gelen bir tarih bana :) Hayatının nasıl olduğunu kestiremiyorum. Ama umuyorum ki dilediğin gibi, kendin olabileceğin bir hayat yaşıyorsundur. Şu anda bu satırları nasıl bir ruh haliyle okuduğunu da bilmiyorum. Hep biraz melankolik oldum biliyorsun :) Muhtemelen sen de öylesin. O yüzden şimdi nasıl hissediyor olursan ol benim için kocamaaannn gülümser misin :)


Dilerim tam da hayal ettiğin gibi kendi kitaplarını yazıp bastırmış ve başarıyı yakalamışsındır. Mesleğimle ilgili tereddütlerim var. Evet şu an 3. sınıf öğrencisiyim. İstemeden okumadım değil, sen de biliyorsun. Ama kendimi bu meslekte hayal edemiyorum. Etsem bile uzak geliyor, yabancı işte. Rol yapıyor gibi. Küçükken kafamda oluşturduğum o hayali hayatlardan biri gibi. Bana ait değil gibi işte anlıyorsun değil mi? Ama şu an öğretmenlik yapıyorsan da umarım mutlusundur. 


Bu zamana kadar yanında olan tek kişi kendindin. O yüzden kimseye bir şey borçlu değilsin. Kendin dışında. Kendine istediği hayatı vermek zorundasın. Çünkü tek bir hayatın var. Başka yok İlkay.


Sen benden daha tecrübelisin. Ama yine de ben günlüklerimi okurken geçmişimden pek çok tavsiye almıştım. Belki yazdıklarım senin için de bir şeyler ifade eder. Tam da bu yüzden yazıyorum bu satırları. Belki kendini yalnız hissediyorsundur. Hep öyle hissettim az veya çok, biliyorsun. Ama hissetme. Çünkü ben yanındayım. Kendine tutunduğunda daha güçlü olduğunu sana yazdığım tüm maillerde söyledim. Farklı yaşlarına :) Çünkü bunu sana birinin hatırlatması gerekiyor. Umarım 26 yaşında artık bunu içselleştirmişsindir. Ne kadar güçlü olduğunu.


Sana güveniyorum. Umarım sen de kendine güveniyorsundur.
Seni seviyorum. Umarım sen de kendini seviyorsundur.
Seni anlayamıyorum. Çünkü seni tanımıyorum. Ama sen beni anlıyorsun, biliyorum. Beni çok iyi tanıdığın için :)


Yüksek lisans yaptın mı bunu da merak ediyorum. Çocuk edebiyatından yüksek lisans yapmak istiyorum. Umarım bunu benim için gerçekleştirmişsindir. Kitaplarını da raflarda izlemişsindir. Kitabına dair yorumları kocaman gülümsemeyle okumuşsundur. Umarım tüm bunları yaşamışsındır. Umarım dilediğin gibi bir hayatın içindesindir İlkay. Bunu birçok kez yazdım ama bunu yaşıyor olduğunu tüm kalbimle temenni ediyorum. Mutlu olmanı tüm kalbimle, tüm ruhumla istiyorum. Lütfen sen de istiyor ol. Lütfen sen de iste.


Bir de... Onu buldun mu? Her İlkay'a sordum bunu :) Çünkü merak ediyorum. Senin onu bulma ihtimalin hepimizden daha fazla. Umarım bulmuşsundur. Ve umarım beklediğine değmiştir. Umarım onun gözlerinin içinde sadece kendini görebileceğin ve senin gözlerinin içinde sadece onun belireceği biridir. Tam da istediğin gibi. Bulamadıysan da sıkma canını. Ben varım :) Bunu hep söylüyorum ama bunu asla unutma. Kimseye bağımlı olma. Kendini yalnız ve çaresiz hissetme. Çünkü ben varım. Kendine tutun İlkay. Kendine tutunursan asla devrilmezsin çünkü.


Seni çok seviyorum ve sana çok inanıyorum.
Umutla.
Sabırla.
Merakla :)


Ve çokça sevgiyle <3


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Onun var olduğunu görüyor musun?

 

Özel olarak dilek dilenen yerleri seviyorum. Evet bir mumun tepesinde... ahahahahha. Hayır tabi ki! Özel olarak dilek dilenmek için ayrılmış bazı yerler. Bilmiyorum, ben de hayatım boyunca sanırım bir kere denk geldim böyle bir yere. İki yıl önce. Güzel bir manzarası, ağrıları geçirdiği rivayet edilen taşları ve dilekleri gökyüzüne hızla ulaştırdığı söylenen bir postası... aman hayır, ama dileklerin ona yaslandığımızda kabul olduğu inancını taşıyan bir taşı vardı. Tabi ki ücretsizdi bunların hepsi, yoksa orada ne işim var?

Ben en çok etraftaki ağaçları ve güneşin dallar arasından süzülüşünü sevmiştim. Bir de tabii şu dilek taşı nerde nerde olmuştum kabul. O taşa yaslandığımda ne hissetmiştim acaba? Bir taşın aracılığıyla isteklerin kabul olması fikrine bir ''cadı'' olan ben bile inanmam ancak... Böyle şeyleri severim işte. Böyle şeyleri düşünmeyi değil, hissetmeyi severim. Bak gerçekten kerameti de burada bence. Hissetmekte.

O an, önümde güzel bir manzara uzandığından da olacak, dileğim kabul olmuş gibi değil ama zaten benimmiş gibi hissetmiştim. Ah... dileğim öyle uzundu ki eminim Eminem (veya Ceza) moda bağlayıp bir nefeste -tabii içimden- koca paragraflık bir istek tasvirini dile getirmişimdir. Belki de birkaç istek, kabul. Sonuçta bu bir, evet, dilek taşıydı. Hatta ben dilek dilerken halam fotoğrafımı bile çekmiş ahahAHAHHAHAHA. Ciddiyim, dilek dileme anım belgeli. :)

Fotoğrafıma yakın zamanda bakmadım ama şu an gözümün önüne geliyor. Hayır seninle falan paylaşamam. Evet, düşünceli bir yüz ifadem var. Düşünceli ama yumuşak bir ifade. Sanırım içimden bir duayı fısıldar gibi dileğimi geçirirken biraz yorulmuşum ve sırayı falan karıştırırsam her şey bozulacakmış gibi tedirgin olmuşum. Bir de tabii sanırım... benden sonra da dilek dileyecek birileri vardı ahahhahah.

O manzara, dileğime dolmuştu hatırlıyorum. Çünkü o manzaraya bakarak onu düşündüm. Cümlelerimi hızla bitirmek için karıştırdığım kelimelerimi o manzara sakinleştirmişti. Şşşşşş, sakin ol der gibi değil hayır. Buradasın der gibi mi acaba? Hayır. O manzarayı izler gibi.

En sevdiğim yazılarımın sevdiğim şeylerden bahsettiğim yazılarım olduğunu fark ettim. Sevdiğim şeylerden bahsederken gerçekte olduğum öz benliğime geliyorum. Tüm düşüncelerden ve bu düşüncelerin getirdiği hırs, tedirginlik, umutsuzluk, kafa karışıklığı temalı hislerden sıyrılarak, sadece, anlatıyorum. Ah ben hep doğallıkla anlatırım ama... Nasıl desem? Hadi sana soruyorum sevgili okur, nasıl diyeyim, nasıl tasvir edeyim sence bu hissi?

Sanırım ben, bir şeyleri başkalarına gösterme isteğiyle doğdum. Herkesin belli ihtiyaçları öne çıkar ya, işte benimki de bu: Göstermek. Bunu yaptığımda ruhumun yaşına geliyorum. Ve aslında en önemlisi, yapısına. 

Ben bazen kendimi her şeye geç kalmış gibi hissediyorum. Çünkü, beni bir ''cırcır böceği kız'' yapan en temel özelliğimin altında eziliyorum. Bu özelliğin bakımının yapılması gerekiyor biliyor musun sevgili okur? Yoksa, şşşş bu bir sır, seni yaşlandığına dair bir çeşit illüzyona inandırıyor. Üstelik, günışığına aşık bir ruhun olsa bile, buna kolayca inanabiliyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü üst üste deneyimlediğin tek şey bu oluyor. Yeteneğin, seni eziyor. Seninle bu kadar çok konuşmamızın sebebi bile bu. Biliyorum, bu çok çok çok fazlasıyla çok geçici bir çözüm. Yine de beni koruyor. 

Işığın hareketlerini izlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanırım kendime benzettiğimden. Ne!? Sahiden öyle. Ben kurgusal yaşamımda bir ışıktım yavrum. Öyleydim, evet! Bu nedenle de bana, evet, en çok ışık ilham verir.

Bir önceki fotoğrafçılık konuşmamı (burada) yazarken aklıma Küçük Bir Kesit yazılarım geldi. O karakterleri yazmayı özlediğimi fark ettim. Ah hayır yeniden falan yazamam. Hayır baştan da yazmayacağım, en azından sana baştan yazmayacağım. Belki blog dışında yazarım ama sana değil sevgili okur. Yine de belki, hani bir gün, onları iki kapak arasından okuyabilirsin. Onları kolayca tanıyabilirsin. Biliyorum. Belki o kitabı sana ithaf ederim. Evet olabilir. Neptün'den gelenlere veya böyle karmaşık ama afili bir ithaf. Keyifli olur.

Onları özledim. Hayır yazmayı değil, onları özledim. Onları ilk kez gördüğüm anı hatırlamıyorum ancak ışıkla bir ilgisi olmalı. O sıralar şiir de yazıyordum bak. Gördüğüm her şey, ilhamımdı. Bitmek tükenmez bir hissediş. Bunu mu özlüyorum acaba? Yine görüyorum ama hissedemiyorum. Görebilme gücüm beni zehirledi, ondan.

O hikayedeki, Küçük Bir Kesit'teki, kızı çok net görmüştüm. Onun gibi olmak istediğim için değil, o olduğum için. Diğer erkek karakteri hiç göremedim. Son bölümde belki biraz. Bana kendini göstermedi, gıcık. Adı bile birkaç kez değişti. Gerçi Aslı'nın da adı birkaç kez değişmişti neyse. İsim bulmakta iyi değilim. İsim karaktere tam oturmalı, yoksa yok.

Onları liseye giderken yazıyordum. Dolmuşta orda burda. Daha evvel de anlattım birkaç kez. Bir küçük karalama defterine yazardım. O an (anlamlı) birine söylemek istediğim bir söz varsa, onu yazardım. Yaptığım sadece buydu. Aslıyla çok benziyorduk gerçekten. Hele bazı sahneler, şu an gözlerimin önüne geliyor. Mesela ne hikmetse Ozan sabahın köründe Aslılara gitmiş ay yok artık ahhahaha. Birlikte kuş yuvasındaki yavrulara bakacaklardı. Ancak o an güneş mi doğuyordu öyle bir şey. Ozan'ın o zaman bir sesi yoktu, evet aslında temel neden onun sesini duyamamamdı. İlginç mi? Öyle bence de. Ama ben, onu duyamadan yazamadım işte. Bir de tamam, biraz farklı bir karakter yazmak istemiş olabilirim. Duyma engelli bir karakter. Veya depresyonda veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir karakter. Ozan konuşamıyor muydu yoksa konuşmayı seçmiyor muydu? Buna bir süre ben bile karar verememiştim doğrusu. Neyse, o sabaha geri dönelim.

Ben de gün ışığını izliyordum. Onu birine göstermeyi çok mu isterdim acaba? Tam olarak değil. Biraz ama bu nedenle Aslı'nın içine girmemiştim. Zaten Aslı'nın içinde de değildim. Sadece ona, kendi ihtiyaçlarımı yaşattım. Güzel şeyleri birine, evet tamam biraz zorla :), göstermek. O bölümde, o sahnede, bunu Aslı da söylüyor. Ennnn büyük korkumu. İsteyen gidip bakar vallahi (onca bölüm içinde o sahneyi bulana alkış).

Sonra bir tane de dağ başında düğüne gitme sahneleri vardı. Hani şu kulağı işine geleni işiten amcalı bölüm ahahahah. O bölümde çok gülmüştüm. Bir dizide izlesem o dizi kesin favori ve konfor alanı dizilerimden olurdu. Aslı Ozanla dağ başını duman almış yürüyüşlerinden bile korkmazdı. Çok ilginç, ondan acaba neden hiç korkmazdı? Onu sinirlendirmeyi çok severdi. Bunu ben de severdim. Aslı'nın onu sinirlendirdiği kısımları yazdıktan sonra okumayı yani. Gerçek yaşamda tam olarak böyle olmaz. Ama o satırlarda, sadece Ozan'ın gıcık kapma anını görmez, hislerini de anlardık. Ozan'ın gözlerindeki genç kadını görmek, tüm seri boyunca en çok ilgimi çeken şey olmuştur.

Sonradan da uzun süre devam ettim bu seriye ama aynı tadı vermedi. Dil ve anlatımı en iyisi olan Sevgili Bezelyecik serisiydi. Oysa en az kalbimden gelen de o. 

Aslı başka bir kurguda yaşasaydı, sanırım ben olurdu. Bu his güzel. Biz onunla aynı şeyi yapıyoruz. Başka bir şekilde. İkimiz de aynı soruyu soruyoruz: Onun var olduğunu görüyor musun?

Tek fark; o bir kişiye soruyor, ben birçok kişiye.

Bir şeyleri göstermeyi bu yüzden seviyorum sanırım. Bu sorunun varlığı için. Onun var olduğunu görüyor musun? Bir şeyin varlığını, başkalarının gözlerinde de var etmek için. Veya tam olarak bu olmasa da, bir şeyin varlığını birlikte hissetmemiz için. O orada ama bizim içimizde nerede? Bunu sorgulamayı seviyorum. Bir şeyin benim içimdeki konumunu, yeri defalarca değişecek olsa bile, yeniden yeniden bulmayı seviyorum. Buldurmayı da kabul. 

Hissetmek canlı hissettiren bir şey. Çünkü hissedince, varlığını görüyorsun. Kendi varlığını. Bu dünyadaki konumunu. Bu nedenle de gençleşiyorsun. Zaten gençsen bile, gençleşiyorsun. Yaşlıysan da öyle, gençleşiyorsun. Zaten ruh yaşlanmaz ki, ruh deneyimler. Oysa hissetmeyen ruh, üzülür. Üzüntü bir histen ziyade, düşüncelerin tortu oluşturması bence. Hayal kırıklığı da böyle. Hayallerinin üstünü, amalarının kaplaması. Böylece onları görememen. Tüm diğerlerinin arasındaki kendini görememen.

Beni hayatta en çok kıran şey, bir şeyler gösterdiğim kişilerin bana bir şeyler göstermeyi seçmemeleri olmuştur. Bu doğru, evet, hayatta en çok bu nedenle birisine kırılmışımdır. 

Bir zamanlar en büyük korkum olan şeyden artık korkmuyorum. Çünkü onu aştım. 18 yaş civarındaki ben, küçüktü değil mi? Bunu fark ediyorum. Gerçekten küçüktü. Kendine o kadar yüklenmemeli. O eğer zamanın bir noktasında hala nefes alıp veriyorsa, ona gidip bunu demek isterdim: ''Kendine yüklenmemelisin.'' Ve eklerdim: ''Sen benim biriciğimsin, tekimsin. Gül hadi.'' İşte böyle derdim.

O bana bir şey demezdi. Şaşırırdı. Bunun üzerine düşünür ve sana bir blog yazısı yazardı sevgili okur. Ne derdi acaba? Ah dur... ''Bugün yanıma tuhaf bir kız geldi ve bana tuhaf tuhaf şeyler dedi. Şöyle hissettim...'' ahahhahahahah :)

Sadece söylediğim şeyi kabul etsene be kızım. Sadece kabul et işte.

Onu dışarıdan görüyorum. Nasıl göründüğüne bakıyorum. Hala özgüvensiz. Kendini güzel buluyor aslında. Ah itiraf etmek gerekirse çevresinde ondan bilmişi de yok. Bu nedenle mi yalnız hissediyordu acaba? Böyle sanıyor. Belki böyledir, o zaman için öyledir. Birini sevmek istiyor. Kendini sevmek istiyor. Bunu gerçekten çok istediğini biliyorum. Bunu bana biri öğretemez mi diye düşünüyor. Bu konuda dilekleri bile var. Çok yanlış dilekler. Zaten bir işe de yaramaz ki. 

Gittikçe daha da güzel olduğunu düşünüyor. Gerçekten de öyle. Cildiyle ilgili sorunları olsa da, kendini çok beğendiği kesin. O zaman neden... diye düşünüyorum. Karakteri de iyi. Üstüne... bilgili de. Kültürlü bir kız hani. Yetenekli bile sayılabilir. Ama niye? Niye kendini kabul edemiyor acaba?

Bu noktada ona yaklaşmama izin vermiyor. Beni susturmuyor da. Üzgün bile değil. Kendini değersiz de hissetmiyor. Aksine, değerli olduğunu hep bildi. Ama kendini yine de gerçekten sevmiyor. Hiç sevmedi. Bunu istediğinde bile başaramadı. Bu gerçekten üzücü. Onun kendisini sevmesini çok isterdim.

İşin komik yanı, o bana yani geleceğine hep aynı şeyi yazdı: Çok değerlisin. Kendini sev. Kendine güven. Mutlu yaşa. Ve türevi şeyler.

Ben kendimi sevmeyi ondan öğrendim biliyor musun? Bu biraz kalbimi kırıyor doğrusu. Yine de ona teşekkür etmeliyim. O olmasaydı yapamazdım. Kendimi nasıl sevebileceğimi bilemezdim.

İnsan kendini sevmek için bile birine ihtiyaç duyabilir. Ben duydum. Sessizliği duydum. Çok uzun bir süre. Hoş değildi. Ama işe yaramış gibi görünüyor. 

Kendimi sevince, her şey çözülecek sandım. Genç, çocuk ve saftım. Bu da değerli. En azından bir yaşama sığdırılabilecek en değerli şeylerden biri, o yaşamı yaşayan kendini sevmendir. Yine de... seni tutan bağları bir kenara koyabilmen için yetmiyor.

Kafam karışık. Onun da karışık mıydı diye merak ediyorum. Değil gibiydi. Çünkü benden çok daha gençti. Önündeki yılların güvencesini taşıyordu. Bir şeyler yaparım herhalde diye düşünüyordu. Ah... beni görse hayal kırıklığı yaşayacağını hissediyorum. Çok üzülürdü. Benim kabul ettiğim, sindirdiğim ve hissettiğim her şeye çok üzülürdü. Bana kızmazdı, anlardı ama... Bana neden yardım etmedin derdi sanırım. Ben sana güvenmiştim derdi belki de.

Üzgünüm İlkay. Ben de çok üzgünüm ve benim güvenebileceğim kimse de yok. Yıllar, benden herkesi, önümdeki olası İlkayları aldı.

Ben varım, şimdide varım. Tüm sorumluluk bende. Dümen bende. Ve bu, çok... Nasıl bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunu ne kadar çabuk içselleştirirsem, o kadar kolay olur.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Popüler Yayınlar