Define Adası (Robert Louis Stevenson) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Louis Stevenson, Çevirmen: Nurettin Elhüseyni,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Korsan dediğimizde aklımızda canlanan göz bantlı, papağanlı, kancalı, tek bacaklı vb gibi özellikleri simgeleyen korsan tiplemesinin oluşturulduğu kitap olan Define Adası'nı nihayet okuyabildim. Bu kitabı çocukken de görmüş, duymuş, üstüne merak etmiş ancak her nedense okumamış(t)ım. Nasip bugünümeymiş diyelim. 

Kitap, Bill isimli yaşlı bir korsanın konaklamak üzere tenha bir pansiyona yerleşmesiyle başlıyor. Görünümüyle bile tekinsiz biri olduğunu belli eden bu alkolik korsan, beraberinde getirdiği sandığında bir define haritası taşımakta ve diğer korsanlardan saklanmaktadır. Kitabın anlatıcısı ve pansiyon sahibinin oğlu olan Jim, çocukluk yıllarında yaşadığı bu macera ile biz okurlara, korsanın gelişinden itibaren başlayıp ıssız bir adada korsanlarla birlikte bir definenin izini sürme yolculuğunu anlatıyor. İhanet, entrika, kaos, çarpışmalar... Kitapta farklı karakter tiplemeleri üzerinden insan davranışlarının kendi çıkarları için bürünebildiği halleri de gözlemliyoruz. 

Kitabı okumaya başladığımda bana çocukluğumu anımsattığı için bir çeşit coşkulu hal içindeydim. Ancak kitap aktıkça bunun gerçekten başarılı bir macera romanı olduğunu düşünmeye başladım. Olayların seyrini tahmin etmek benim için zor veya şaşırtıcı olmasa da, sürükleyici kurgusu ve akıcı anlatımıyla kitabı ilgiyle okudum. Bugün bile ilgi gören bir kurguya sahip olan ve başka eserleri etkileyen bu roman, yayınlandığı 1881 yılında bir dergide tefrika edilirken eminim ki onu ilk kez okuyan okurları tarafından da benim şimdi hissettiğim coşkun hisle karşılanmıştı.

Kitaba dair en sevdiğim detay ise, karakterlerinin kişilik özelliklerinin aktarımı oldu. Özellikle de John Silver karakterinin insan doğasını yansıtma ve aynı zamanda kitaba mizahi bir hava katma özellikleri nedeniyle öne çıkan karakterlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten bugün aklımıza gelen klasik anlamdaki biraz savruk, alaycı, yanar döner tarafı olan korsan tiplemesinin atası da (yanılmıyorsam) kendisi. En kan dondurucu olması gereken sahnelerde bile Bay Silver etkisiyle kitapta hep bir -en azından benim için- oyuncu hava hakimdi. 

Aynı şekilde John Silver'ı öne çıkaran esas durum, onun bir korsan olarak insani özelliklerini yansıtmasıydı diye düşünüyorum. Bazı tiplemeler (korsan, cadı, şövalye vb gibi) belli özellikler etrafında okura\ izleyiciye yansıtılma eğilimindeler. Oysa o ''rolün'' altında karakterin kendine has bir kişiliği de yatıyor ve ben bir okur\ izleyici olarak o insani yanı da görmek istiyorum. O karakteri, bu kurgudaki gibi, bir korsan yapan insanı görmek istiyorum. Bir korsan zalimdir, yalancıdır gibi sıfatlar sıralamanın ötesinde, onun gri ve değişken yanlarını keşfetmek istiyorum. İşte, John Silver'ı da kitapta öne çıkaran durum bence buydu: İnsan yanı. Bu insani özelliklerini sevmek, beğenmek zorunda da değiliz bu arada; ancak bu insani özellikler karakteri gerçek yapan esas durum oluyor ve bence bu nedenle sıfatlarla örülmüş siyah-beyaz karakterlerdense, gri yanları olan insanları okumak çok daha keyifli, ilginç ve gerçek. Okuru\ izleyiciyi bir romana veya filme çeken de bence temelde bu oluyor.

Kitabı okumak film izlemek gibiydi diyecektim ancak hayır; kitabı okumak tam olarak tiyatro izlemek gibiydi diyebilirim. Yansıtılan bir gerçeklik vardı ancak bu gerçekliğin aslında bir dekor gibi değişken olduğu hissi kitabı okurken hep benimleydi. Normalde bu hissi sever miyim bilmiyorum ancak bu kitabı okurken sevdim. Dediğim gibi bence kitaba bahsettiğim ''oyuncu'' havayı katan etkenlerden biri de zaten buydu. Hep bir şey olacakmış, sanki okuru olan beni de içine katacakmış gibi bir his... macera hissi.

Benim severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabı macera romanlarını (ve filmlerini) sevenler özellikle beğenebilirler. Ancak kitap her ne kadar çoğumuzun çocukluğundan bir anı gibi zihnimizde belirme eğiliminde olsa da, içerisindeki şiddet sahneleri nedeniyle çocuklar için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum. Evet, macera romanı olması nedeniyle çocukların da kolaylıkla ilgisini çekebilir ancak bence bu, yetişkinler için yazılmış bir roman.

Kitaplarla kalın.


Nisan Rüzgarı.

 

Nisan rüzgarı diye bir şey var bilir misin, ben de bugün hissettim. Böyle, hem serin hem sıcak bir hal. Usulca eser, esintisine gün ışığını da katar bu rüzgar. Ne fön makinesine, ne buzdolabına benzer; o sadece kendine benzer. Bu rüzgar sadece, nisan ayında hissedebileceğimiz o rüzgardır. Baharın göbeğinden çıkıp esen, dönen dolaşan, bazen duran ama hep havada bir yerde olduğunu sezinlediğin, kendini bıraktığın ilk anda onu gördüğün ve bu rüzgarın adına ''hah işte bahar geldi'' cümlesini taktığın, belki küpelerini, belki eteklerini, belki ayakkabılarını, belki çanta püskülünü şıngırdatan, saçlarına dokunan o rüzgar. Nisanın rüzgarı. Onu bilir misin sevgili okur; ne güzeldir o rüzgar.

Bahar çiçeklerinin köşe başlarında bile varlık bulduğu bir aydır Nisan. Yazın sıcağını kışın soğuğunu dengeleyen, bazen kafanı karıştıran bir hal. O her yana yakındır, her şeye yakındır. Bu nedenle de insana, her şey mümkünmüş gibi hissettirmesi çoğu zaman çok kolaydır. Nisan baharın ortasıdır, tam çiçek açtığı yeridir. Oyuncu görünse de seni asla yanıltmaz. Çünkü o tam göbektedir, oradan dal verir çiçek açar. Nisan, baharların ilkini yaşar. Denizde parlayan güneş noktacıkları gibi, her yanda gözü vardır Nisanın. Bazen bulutlarını toplar, kaşlarını çatar ve bekler. Bazen yeryüzünün sularını sana geri yansıtır, sende olanı sana akıtır. Bazense izin verir, sana sadece izin verir. Oh be demen için, ne güzel bir gün... Nisan rüzgarı sana değmiştir de ondan. Nisan rüzgarı sihirlidir; içinde baharların ilkini taşır.

Dağılan bulutların şekilleri gibidir Nisan. Kendine has binbir parçası vardır. Bundandır ki benim kalbimdeki yeri de özeldir. Bir parçası sana uymasa, öbürü uyar; ama aslında hepsi, bir şekilde ışıklıdır. Çünkü soğuk ve sıcak, gri ve parlak bir aradadır. Hepsidir Nisan, hepsi olabilirsin, hepsi olabilir der gibi. Bir şey demeden bekler, bir bekleyiş gibi ama bir geçiş gibi. Nisan, gibidir ama aslında sadece kendidir. Bu nedenle olacak, insana hep bir şey olacakmış gibi hissettirir. İnsanı da kendine yaklaştırır Nisan. Hele de o ışıklı rüzgarı yok mu, onu bir kere hissettiğin anda için açar. 

Vakit Nisanın ortası. Baharların ilkinin ortasının bile ortası. Bundan olacak Nisan, görmenin ayıdır. Her şeyin olduğu aydır. Her şeyin...

Sen Nisan rüzgarını hiç gördün mü?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Türkü Söylüyor Otlar (Doris Lessing) | Kitap Yorumu

Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.

Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.

Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.

Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.

Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.

Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.

Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.

Kitaplarla kalın.


Yıldız Tozu (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Berat Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu, yetişkinler için yazılmış bir peri masalı. Gökyüzünden kayan yıldız Yvaine, duvarın öte yakasındaki peri diyarına düştüğünde ortalık bir hayli karışmıştı. Onu bulmak isteyenler arasındaki üç yaşlı cadı Limlimler, Stornhold'un Bey'i olmak için yarışan ezeli rakip kardeşler ve umutsuz aşık Tristran Thorn, kendilerini bulmacalarla ve kaderin bolca oyunuyla iç içe geçmiş bir maceranın içinde buluyorlar. Kitap boyunca duvarın öte yakasından aşkı için ayrılmış genç Tristran ile akşam yıldızı Yvaine'in başından geçenleri okuyoruz.

Bu kitabı sevmemin başlıca nedeni ana karakterinin bir yıldız olması, evet, itiraf ediyorum! Öte yandan, kitapta bunun dışında da sevilesi pek çok nokta var. Bunların en başında, pek tabii benim için, kitabın dil ve anlatımı geliyor. Tam bir peri dili. Yani, tam bir masal dili. Oyunbaz, ışıklı ve bu nedenle okuru peşinden sürükleyen cinsten. 

Kitabın kurgusu da oldukça yaratıcı. Bu öykünün geçtiği mekan keskin bir şekilde bir duvarla ikiye ayrılmış bir ülke. Bu ülkenin bir yanında sıradan insanlar yaşarken, duvarın öte yakasında cadılar, sihirbazlar, cüceler ve daha nicesini kapsayan perili alem yaratıkları yaşıyor. Hatta bu iki dünya arasındaki sınır olan duvar da insanlar tarafından sıkı bir şekilde korunuyor. Geçiş yapmak kesinlikle yasak. Yalnızca her dokuz yılda bir kez gerçekleşen panayır zamanında iki dünya varlıkları bir araya gelebiliyor. 

Öykümüzün en başında yine böyle bir panayır zamanında genç Dunstan Thorn, perili ülkeden bir güzele kalbini kaptırıyor gibi oluyor. Aradan çok zaman geçmeden sınırda bir notla birlikte bir bebek bulunuyor. Bu bebek bizim ana karakterimiz Tristran. Peri diyarının kanını annesi yoluyla taşıyan Tristran, yıldızını bulmak için öte tarafa geçebiliyor. Amacı kayan yıldızı bulup platonik aşığı olduğu kasaba güzeli Victoria'ya götürmek. Ancak bu yolculuğunda karşılaştığı yıldız toz ve kayadan değil, bir kadından oluşuyor.

Yıldız kadın Yvaine, bir yıldızın uğuruyla yeryüzüne düşüyor. Bu hüzünlü parlak yıldız ile Tristran, tehlikeler ve bir o kadar da lütuflarla dolu maceraları süresince pek çok şey elde ediyorlar. Hem de bir masalın var edebileceği kadar sınırsız pek çok şey.

Kitaba bayıldığımı ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Kitabın ayrıca Stardust (Yıldız Tozu) isimli 2007 yapımı güzel bir film uyarlaması da bulunuyor. Şunun uyarısını da geçmeliyim, en başta da yazdığım gibi bu, yetişkinler için yazılmış bir masal; çocuklara uygun değil.

Kitaplarla kalın.


Neyi unuturuz?

 

Belki de bloğum hissetmek için var olmuştur. Yazılarla dolu bir sitenin ruhu nelerden oluşur? Tek tek yazıların ilmek ilmek ördüğü ağdan. Bu ruhu her gördüğümde, gerçekten gördüğümde, irkilirim. Tek tek anlarımda var ettiğim parçaların hepsi bir bütün olarak onları gördüğümde başka bir şeye evrilmiştir. Kontrol edemediğim bir şeye mi? Belki de. Ancak beni korkutanın veya hadi o kadar büyük çaplı olmasa da gerenin bu olduğunu düşünmüyorum.

O zaman yanlış anlaşılması mı? Bir ruh, yanlış anlaşılabilir mi? O zaten kendisidir ve kendisinden başka bir şey olarak algılansa bile kendisi olmaya devam eder. Yazılar sadece vardır, fikirler de; yalnızca, algılayıcılar ve algılar değişir. Hatta onları yazan ve hatta üstüne hisseden benim algılarım bile zaman içinde değişir. O halde, yazılar sadece kendileri kalmaya devam ettiklerine göre, bu farklılıktan neden çekiniyorum?

Onları birilerinin okumasını istediğim için mi yeniden görünür kılıyorum? Yoksa varlıkları hala (ve belki de hep bir parça) içimde yaşarken onları yok saymaya yeltendiğim için mi? Bir yazı olsaydım beni zırt pırt gizleyen yazarıma karşı hangi düşünce ve hislere sahip olurdum? Bir yazı olsaydım, kendi kelimelerimin ötesindeki düşüncelerin sınırına geçemezdim. Bu nedenle pek sevgili Cadı yazarım hakkındaki fikirlerim hep beni var ettiği kelimeler kadarınca olurdu. Buna karşın, diğer yazı kardeşlerimin beni sürdürmelerinden doğan güçle de belki de, kendimi kötü hissedebilirdim. Ben, görünür olmak isteyen hislerin ürünüyüm; diye düşünebilirdim. -Hani bir yazı olsaydım.- Buna karşın beni yazan bu Cadı, ne cüretle... Ah ah ah hayır hayır hayır. Böyle düşünmeyeceklerini biliyorsun sevgili okur. Bunun yerine...

Bu Cadı ne halt ediyor, diye düşünebilirdim. 

Peki nasıl hissederdim? 

Galiba sıkışık hissederdim. Evet, beni zırt pırt gizleyen bir yazarım olsaydı, bir hayli sıkışmış hissederdim. Bunalmış bile değil, sıkışmış. Çünkü bu Cadı, beni yazdığı için benim varlığımı yok sayabileceğini sanıyor diye hissederdim (evet, şşşş, hissederdim). Sonra da, yani devam edemeyecek miyim, diye sezerdim (evet, şşşş, sezerdim). Bu Cadı, hadi buna güven olmaz ama, yeni yazı yazmayacak olsa bile... beni okuyacak olan diğerlerinin belleğinde büyümeme izin veremez miydi, diye belli belirsiz bir hüzünle dolardım. Neden Cadı, derdim eğer kendi kelimelerimin ötesine çıkabilseydim, neden beni kendi hislerime hapsettin? Bu soruyu çok bilmiş ve (kendine) tripli yazarım pek sevgili Cadı'ya sormak için can atar ama -evet evet- kendi kelimelerimin sınırından çıkamayacak bir yazı olduğum için bunu bile yapamazdım. Üstelik, bu Cadı, beni taslak bir yayına hapsetmişken, diğer doğacak yazı kardeşlerime de kaş göz yapamazdım!

Yazılar, yazarlarının onları düşündüğü kadar varlık bulur ve okurlarının onları düşündüğü kadar büyürler. Peki ya hisleri? Yazıların da hisleri yok mudur? Belli belirsiz titreşimler, içinde yalnızca bu titreşimlerin doğasına merak taşıyan (bunu fark etmesine bile gerek yok) kişilerin görebileceği, en olmadı sezebileceği titreşimler...

İşte, yazılar böyle hisseder. Ve her yazı, aslında yeni bir yazının doğmasına, diğer bir ifadeyle üretilmesine, olanak sağlar. Çünkü her yazı, bir sonraki yazı için bir çeşit his transferi yapar. Bunu edebi metinlerde sıkça görürüz evet, ancak inanır mısınız (hemen hayır demeyin!) bilimsel metinlerde bile bu böyledir: Merak. Her yazı bir çeşit meraktan doğar. Merakların doğduğu his de çeşitlidir tabi. Bazı meraklar aydınlıklardan, bazıları karanlıklardan, bazıları ise griliklerden doğar. Ancak her ne olursa olsun, her yazı, meraktan doğar. 

Solmuş bir merak, bir yazıyı öldürebilir mi? Hayır, en azından ben sanmıyorum. Ancak, sönmüş bir merak bir yazıyı mumyalayabilir. Kendi tezime baktığımda bunu görüyorum. Evet yine bu konu! :) 

İçimdeki sönmüş meraklar (bu konudan bağımsız olarak, genel) bana kendimi hissettirmemeye başladı. His aslında, algılamak demektir. Bir fikir kurmadan evvel, havadaki olası fikrimizin titreşimlerini (ve belki de atomlarını?? :) algılamak demektir. Ben böyle hissediyorum biliyor musun? Fikirlerin atomlarını o kadar derinden merak ediyorum ki, onları bu sayede algılıyorum.

Hislerin doğasını düşünüyorum. Ben, en azından hemen hemen, her şeyin doğasını düşünebilecek birisiyim. Küçükken bile böyleymişim. Beni bir cıcır böceği kız yapan da, Cadı yapan da aslında temelde bu özelliğim: Bu neden böyle?, sorusunu sormaktan asla bıkmamam. 

Küçükken çevremdekilere, özellikle de anneme (çünkü küçükken dünyamızın merkezinde annemiz vardır ve bu, sadece soyut anlamda değil, somut anlamdadır), bir şeyleri gösterip (evet belki de nesneleri) veya bir fikri sorup ''bu neden böyle'' dermişim ahahahhaha. Ah, küçük Ben'e bayılıyorum. Bir gün eğer bir çocuğum olacaksa, lütfen böyle bir çocuk olsun. Bitmek tükenmez ve aydınlık meraklarla dolu bir çocuk. Belki de her veya çoğu çocuk zaten böyle doğar. Zamanla unutur. 

Neyi unutur acaba?.. Merak etmeyi mi?

Meraklarını sorgulamayı mı? 

Meraklarının atomlarını görmeyi istemeyi mi? 

Yoksa... hislerini içinden dışına maddeleştirmeyi mi? 

Kesinlikle unutulan bir şey var ancak, bunun ne olduğunu adlandıramıyorum. Belki de, ben de unuttuğum içindir.


eskiden bu abileri çok dinlerdim.


Dizi: Healer.


Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?

 

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? Uzun yaz gecelerinde yaptığım yıldız sohbetlerinin tek taraflı olmadığını kalbime doğan ışıkla birlikte pek çok kez anlamıştım. Buna karşın bu ışık, öyle sessiz bir derinlikle parlardı ki içimde, onun rengini ayırt edemezdim. Yıldızların seslerinin rengi kaç farklı tona yayılabilir, bu benim gerçekten merak ettiğim bir şey.

Bana karşı en suskun olan yıldız, uğruna açık mektuplar yazmayı göze aldığımdı. Onun parlaklığının donukluğu, bana söyleyebileceğim binlerce farklı şarkıyı hissettirdi. Buna karşın onun bir şarkı söylediğine inanmam malesef ki mümkün değil. Kendisine kış yıldızım adını takmamın sebebi bile belki de budur: Kışın sisinde bile seçebildiğim ancak soğuk bir parlaklıkla düşündüğüm yıldızım.

Yazın izlediğim açık gece göğü ise oldukça canlı ve renkli sahneler oluşturur. Özellikle de seslerin kaybolduğu anlarda yıldızları hissetmek kolaylaşır. Düşünceler beni terk ettiğinde, onları hissedebilirim. Hatta bazen, onların tek tek parlaklıklarına yayılan hayranlık nidalarım, belki de gezgin Ay'ın da bir dost oturmasıyla, şenlenir. Öyle ki, bu neşeli oturmalara çoğu zaman bloğumun okurlarını da davet ederim. Parlaklığını işittiğim her bir yıldızın sıcak alevinden kelimeler örüp yıldız yazıları yazdığım zamanlar birkaç yıl öncesinde kalmış gibi görünüyor. 

Tek bir yıldız seçip ona mektuplar göndermektense, pek çok yıldızın ışığını dinlemek, çok daha ilham verici itiraf etmeliyim. Parlayan her bir yıldız, canlılığının yaşam alevini yaşarcasına dünyanın derin mavisinin karanlığında dansını sürdürür. 

Güneş'in bizi her akşam kendi halimize bırakıp nereye gittiğini, küçük Ben olduğum zamanlarda merak ederdim. Bizlere gecenin ruhlarını gösteren bu karanlık, en parlak yıldızımızı nereye saklıyordu? Veya Güneş, başka bir dünyanın karanlığında parlamak üzere denizler altındaki çocukluk evine mi dönüyordu? Belki de Güneş'in iki tane evi vardı: Gündüz evi ve gece evi olmak üzere.

Yıllar evvel -çok da değil- bir gece ansızın bir film izlemiştim. Bu filmde göklerdeki evinin sonsuz bahçesinden dünyaya düşen bir Yıldız Kadın'ın yaşadıkları anlatılıyordu. Bu Yıldız Kadın aslında filmin ilk çeyreğinde ortalarda gözükmüyordu (en azından öyle anımsıyorum), hatta başrol değil de, hadi ikinci başrol oymuş gibi görünüyordu. Gönlünün Muradı'nı arayan genç adam, ilk başroldü, tabii görünene göre. Peki o halde... bu Yıldız Kadın'ın ''gönlünün muradı'' neydi? Eve dönmek? Pek tabii çok mantıklı ve mümkün. Öyleydi. Bu Yıldız Kadın, düşerken yaralanmıştı ve canı acıyordu. Üstelik onun peşinde olan bir sürü menfaatçi dünya varlığı vardı. 

O filmi izlerken çok hoş hislerle dolduğum aklımda. Hatta filmin son sahnesinden sonra gitmiş yıldızları izlemiştim. Filmi muhakkak -başta kendi sonsuz okyanusum olan (eski) bloğumun okurları olmak üzere- birilerine anlatmışımdır. Zaten bu kadar bayıldığım, evet bayıldığım!, bir filmi birilerine övmemem mümkün olamazdı. Hatta instagram hesabımda bile paylaşmıştım. Bu filmi mutlaka herkes izlemeliydi! İsmi mi? Stardust (Yıldız Tozu).

İlginçtir, o filmi yalnızca tek bir kez izledim. Çok sevdiğim filmleri bile hiç tekrar tekrar izlememişimdir. (Sadece Amelie bu genellememin dışında). Olsa olsa 3 kere anca izlerim sevdiğim bir filmi. İzlenecek o denli çok film vardır ki, çok seviyor olsam ve yıllarca dilimden düşürmesem bile, o çok sevdiğim filmleri yeniden bir ziyarete gitmeyi çok görürüm... Acaba korkar mıyım? Yani... Bu çok sevdiğim, hatta bayıldığım!, filmleri tekrar izlemeye korkan bir yanım mı vardır? Ondan mı izlemem? Biliyor musun... Nedeni gerçekten bu değil, ana neden asla bu değil ancak yine de... Bu da olabilir. Çok sevdiğim bir filmi yıllar sonraki izlememde bir daha o kadar çok sevmezsem, evet üzülürüm.

Şu an okuduğum kitap bu filmin uyarlandığı kitap olan Neil Gaiman'ın Yıldız Tozu isimli kitabı. Hani bazen bazı kitapları okurken şöyle göğüs kafesimizin sol üst kısımları civarında bir yerde ışıltılı parıltılı bir his belirir ya, işte, bu kitabı okurken öyle hissediyorum. Keyifli bile yeterli bir ifade değil. Belki de, büyülü olarak tanımlamalıyım. Evet, sihirden oluşan bu öyküyü okurken, kendimi yıldız tozlarıyla sarmalanmış gibi hissediyorum ve bence bu çok doğal! 

Bu kurgunun içinde dolaşmayı isterdim sanırım. Duvarın ötesindeki sınırsız peri diyarında gezinmeyi mi isterdim acaba? Aslında... biliyor musun, hiç sanmıyorum. Bu peri diyarında karşına ne çıkacağını kestiremiyorsun, labirent gibi. Duvarın iki diyarını birleştiren gökyüzündeki bir yıldıza mı dönüşmeyi isterdim? Aslında, kuşbakışı olarak tüm olayları izlemek sanırım eğlenceli olurdu. Ama bu da çok pasif bir durum olurdu. Ah! Bu kurguya nasıl dahil olabilirdim bilmiyorum... Bir karakterin benliğiyle de olaylara dahil olmak istemezdim açıkçası. Çünkü her karakter kendisi olarak bu kurguyu yaşamayı hak ediyor. Hal böyleyken, onların yerine geçmeyi istemek bana, karakterin bedenini ele geçirmiş kötü bir ruhmuşum gibi hissettirirdi. Böööö!

Ben belki de, bu kurgudan çatallanan yeni bir kurgunun karakteri olmayı istiyorumdur. Kitabı okurken içimde beliren ''dahil olma'' hissi belki de sadece yeni bir kurgunun yıldız ışığı olmaya dair bir çeşit özenme halidir. 

Bazen bir kurgusal karakter olsaydım ne olabilirdim diye düşündüğüm olur. Böyle, özellikle de ışıltılı bir şeyler okurken bu his zihnimde belirir. Bu hisle şekillenen bir düşünce çizmeye çalışsam da, insanın kendini tasarlaması zor bir durum. Yine de, bir yazarın elinden çıkmış bir Yıldız Kadın olmak, tüm kurgusal evrenler içindeki en havalı rollerden biri olurdu!

Kitabı okurken en çok da bu Yıldız Kadın'ın sesini merak ediyorum. Acaba yaz yıldızlarımın parlaklığının tınısı neye benziyor, bunu düşünüyorum.

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yıldız Tozu, Neil Gaiman.


İlham Perisi.

 

İlkbahar bana, toprakla gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk, sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi? 

Bir an'ı düşünüyorum. Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten. İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda, herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?

Kendimle ilgili kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.

Onu size anlatamam. Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.

Benim hep basit hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir. Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz. Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne uzanan bir hal. Ne tatlı.

Bundan 2-3 yıl evvel ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları tanısam da, tanımasam da.

Bu kitabı sıcak yaz günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak olsaydım, huzurlu derdim.

Böyle kitaplar ve böyle anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman değişti ama ben de öyle.''

Bu şarkıyı dinlerken en sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum. Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.

O şarkıcının şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz? Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.

Bir şarkı yazsaydım tam olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı, bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.

Bir gün bunu başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.

İlhamı kaybettiğimizi sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden olmasın...

Acaba başka birinin ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı gözlerle görürler belli ki.

Şairler biraz histerik oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.

Belki de ilhamın ve perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.

İnsan her zaman iyi hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?

Hayır değil, gerçek değil ve onları tutmak, kararlılık adımı bile değil. Bu sadece, alıştığım parçamı ve inançlarımı bırakmaya direnişim. Oysa o ben değilim, o sadece deneyimler bütününe tepki vermiş eski ben. Bunu kabul etmemek insanı döngüde tutan şey.

İçimizdeki ilham perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil, onları görmekten korkmamalıyız belki de.

Bu noktada aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan) isimli filmindeki şu replik geliyor:

"İlham perime neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır."


Müzik önerisi:

şarkıcı geçen gün bu şarkısından bahsetti, sanırım bu şarkı beni kendisinden bile daha çok nostaljik hissettirir. :)


Film önerisi:

abbas kiarostami | close-up filminden bir sahne.


ve son olarak bir kitap önerisi ile tamamlayalım. :)


Sonsuza Uzanan Köprü (Richard Bach) | Kitap Yorumu

Yazar: Richard Bach, Çevirmen: Tanju Anapa,
Çevirmen: Epsilon Yayınevi

Bu kitabı okuma sürecim uzun bir zamana yayıldı. Çünkü bu kitap bir yaşantıyı anlatıyor. Kitabın aynı zamanda bir pilot olan yazarının ''bana uçmayı öğreten Leslie'ye'' ithafını yaptığı kadın olan Leslie Parrish ile tanışma ve onunla büyüme yolculuğunu konu ediniyor.

Kitabın yazarı orta yaşlarında, kitapları çok satan bir yazarken; gizli kalmayı tercih ettiği bir yaşam sürüp pilotluk yaparak geçinmektedir. Aklınıza hemen yolcu uçakları gelmesin. Richard Bach daha küçük ve az yolcu kapasiteli uçakları uçurmayı tercih eden bir pilot. Zaten sanıyorum ki onun özgür ruhuna da ancak böylesi yakışırdı.

Aşktan korkan bir adam Richard. Kötü bir şekilde biten evliliği sonrasında, çocukluğunun hayalindeki kadını aramayı hayat amacı ediniyor. İnsanları gezdirdiği uçağıyla gözleri görebildiği yeryüzü parçasında onu arıyor. Mükemmel kadınını. Onu bulma umudu bir an bile yitirilmiyor yazarın kalbinde. Sadece bu nedenle, mükemmel kadınını bulabilmek için, ünlü bir yazar olarak medyada var olmayı kabul ediyor.

Böylece yazarın hayatına bir sürü kadın giriyor. Tam da istediği gibi, mükemmel kadınının tek tek parçalarını taşıyan bir sürü kadın. Hiçbiri o değil ama hepsinde ondan bir parça var sanki. Tam da bir erkeğin zihni değil mi? Tamam, yargılamayacağım.

Leslie Parrish ile tanıştığında, onun mükemmel kadını olduğunu bir an bile düşünmüyor yazar. Çünkü Leslie'yi seviyor. Ona dair her şeyi çok seviyor. Bu nedenle de, evet tam da bu nedenle, onun mükemmel kadını olamayacağını düşünüyor. Leslie kendisinin ancak en yakın arkadaşı olabilir. Zaten belki de... tek bir mükemmel kadın yoktur. Pek çok kadından oluşan tek bir mükemmel deneyim vardır. Böyle düşünüyor yazar.

Ancak Leslie o kadar hayranlık uyandırıcı bir kadın ki, bir ortama girdiğinde adeta parlıyor. Yazara kızmaya başladığım nokta da tam olarak burada başlıyor. Leslie'ye ben bile aşık olabilirim hadi ama! Leslie'ye herkes aşık olur ki. Herkes! Güzel, başarılı, yetenekli, zeki ve cesur bir kadın. İnsan başka daha ne ister...

Richard ile Leslie'nin ilişkisi başladığında ve hatta Richard Leslie'nin aradığı mükemmel kadının da ötesinde ihtiyacı olan her şeyi taşıdığını anladığında bile aralarına Richard'ın korkuları girmişti. Geçmiş deneyimleri nedeniyle bağlanmaktan aşırı korkan bu adam, kaçıngan bağlanma davranışlarıyla Leslie'yi açık bir ilişkiye sürüklemek istedi. Evet bunu istedi. Leslie de, kendisi de orta yaş civarında insanlardı ve bu nedenle Leslie, ne istemediğini çok iyi bilen bir kadındı. O, tek olmak istiyordu. Çoğu kişi gibi, biricik olmak. İki kişilik bir ilişki istiyordu ve beklentilerini daima açıkça dile getirdi.

Asıl sorun ilişkiyi yaşama şekli değildi. İlişkiyi yaşama şeklindeki beklenti farklılığı ve bu farklılığı taraflardan birinin hiç önemsememesiydi; ki zaten bu da diğer kişiye saygısızlıktır ve ilişkinin yürümeyeceğine kanıttır o ayrı ama... Burada asıl üstünde durulması gereken nokta, Richard Leslie'nin sınırlarını, taleplerini, his ve düşüncelerini, beklentilerini önemsemiyordu. Varsa yoksa kendi özgürlüğü, sınırları, talep ve beklentileri... Yeter be adam yeter.

Görünürde Richard'ın yaptığı da aslında beklentilerini açıkça dile getirmekti. Ancak ne zaman Leslie bunu istemediğini ve bu ilişkinin yürümeyeceğini ifade etse ve hatta dost kalmayı önerse, Richard ona şiddetle karşı çıktı. Ne yardan vazgeçti ne serden... Geriye tek bir şey kalmıştı: Değişim. Sadece Richard değildi değişecek olan, Leslie de değişti. Çünkü ilişki budur, hele de içinde aşk varsa: Değişmek. Orta yolu bulmak için, iki kişilik bir birliktelik için, o birlikteliği taşıyabilmek gerekir.

Kitap boyunca Richard Bach'ın mükemmel kadınını arama, bulma ve benliğini tanıma sürecini, Leslie Parrish ile yaşadıkları olaylar perspektifinden okuyoruz.

Bu bir spoiler değil; Leslie ve Richard birbirlerinin ikinci eşi. Ancak ikili 20 yıllık bir evliliğin ardından 2000 yılı civarında boşanmışlar. Boşanma sebeplerine dair net bir bilgim olmasa da yazarın Leslie ile boşanmalarına dair söylediklerini şuradan okuyabiliriz. Farklı beklentiler. Evet, 20 yıllık bir evlilikten sonra bile bu olabilir. Hiç biriyle 20 yıl evli kalmadım :), ancak insanlar değişir değil mi? Öte yandan bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur. İkilinin hep farklı beklentileri vardı. Hayattan bile değil, bir ilişkiden beklentileri hep farklıydı. Birbirlerini çok sevdikleri için orta yolu bulmaya karar vermişlerdi ancak işte, bir noktada o yolu ayırmanın doğru olduğuna karar vermişler.

Kitapta varoluş felsefesi ve aslında daha özelleştirirsek ruhçuluk kavramları üzerinde sıkça duruluyor. Ruh, ruh eşi, reenkarnasyon, beden dışı deneyim vb bunlara örnek gösterilebilir. İkili ruhsal yönleri, yani kendi bilinçleri ve bilinç ötesine dair algıları gelişmiş insanlar. Bu nedenle de bu konuda da kitapta sohbetleri ve hatta deneyimleri bulunuyor. Ancak odak noktası bu değil. Odak noktası, bir ilişkiye bir insan ne verebilir sorusu. 

Siz bir ilişki için ne yapabilirsiniz?

Bence kitap sadece okuruna bu soruyu sorgulattığı için bile okunmaya değer. Öte yandan ruh eşi kavramı ve hatta felsefesine dair kendi görüşüme değinirsem... Ruh dediğimiz şey, aslında öz benliğimizdir. Bunu çeşitli kavramlarla açıklayanlar bulunur. Bazıları daha spiritüalist, bazıları daha maddesel yönden açıklama getirmeye çalışır. Ancak hepsi aynı şeyi söyler: Ruh, öz benliktir.

Öz benliğimiz, yani tüm şartlandırmalardan arınmış rol yapmayan kimliğimiz, bizim bizzat kendimiz... bir eşe sahip midir? Aslında ''ruh eşi var mıdır'' sorusu temelde bunu sorgular. Bu konuyu (hatırlayabildiğim) tüm hayatım boyunca bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak düşündüm ve hatta araştırdım. Beni maneviyata iten durum da buydu. Ruh eşime duyduğum derin özlem. Bunu uzun uzun açıklamayacağım, çünkü bu özlemi ifade edebileceğimi sanmıyorum. Bu tip durumları yalnızca aynısını deneyimlemiş, hissetmiş olanlar anlayabilir. Uzun uzun açıklamalar yapmak yalnızca kelime israfıdır bana göre. Zaten bir anlamı da yoktur.

İnsan tabi ki içindeki yalnızlığı ve boşlukları, belki de eksik parçalarını birleştirmek veya tamamlamak için birine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu nedenle değil midir ki zaten insanın kendini kandırması ve toksik ilişkiler ve kişilerle zaman öldürmesi... Bazı insanlar bunu yapmaz. Çünkü bunu seçmez. İşte o insanlar ''ruh eşlerine'' en yakın olanlardır.

Ruh eşi dediğimiz şey metafizik bir kavram olarak kurtuluş yolu olarak pazarlanır. Oysa alakası yok. Bu kitabı sevme ve beğenme nedenlerimin başında da mesela bu geliyor: Bu kitap ruh eşi kavramını pazarlamıyor, yazar yalnızca yaşadıklarını anlatıyor. Hiçbir yaşantı çiçekli yollardan oluşmaz. Çünkü yaşantı demek, öğrenmek demektir. Yaşantı, hissetmek demektir. İnsanlar emek vermeden güzel bir ilişki yaşayabileceklerine çok inanırlar. Emek vermek demek sürünmek demek değildir. Emek vermek demek, birliktelik kurmak için adımlar atmak demektir. Hiç adım atmazsan, olduğun yerde sayarsın evet. Durduğun yerde seni tutan insanlarla vakit öldürür veya bunu seçmezsen bile ilerleyemezsin.

İyi bir ilişki benim için insanı en çok ilerleten şeydir. En hızlı ilerleten şeydir hatta. İki kişi de aynı doğrultudaysa (aynı frekans da derler ki bu ruh eşi olmanın temel kuralıdır :) onları ilerlemekten alıkoyacak bir şey yoktur. Engeller çıksa bile, bunları el ele aşarlar. Ruh eşi tanımı yerine ''ortaklık'' kelimesini kullanmayı bu nedenle daha çok severim. Bu kelimeyi sanıyorum ki 14-16 yaş dolaylarımda bulmuştum.

Ruh eşi kavramına dair düşüncelerim yıllar içinde pek çok kez dönüşüm geçirdi. Bu bile başlı başına çok sancılıydı. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikri, hiç olmaması ihtimalinden bile daha çok kalbimi parçaladı. Ben, hissettiğim şeyin yalnızca psikolojik bir kendini koruma ve belki de oyalama yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben, gerçekten de birini özledim. Sadece yıllar içinde özlediğim bu şeye karşı bakış açım derinleşti diyebilirim.

Yazımı bu noktaya kadar okuduğunuza göre belki de şu sorunun yanıtını da merak ediyorsunuzdur: Ben ruh eşimi ''bulmaktan'' vazgeçtim mi? Bu benim elimde olan bir şey değil. Yaşım genç olsa bile, ben onu bu gençliğe büyük kaçacak kadar uzun zamandır hissediyorum. Sadece, onun bize söylendiği gibi bir şey olmadığını biliyorum. Aşk, biriyle ilgili bir şey değildir. Aşk, kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir. Öbür tarafta anlaştığımız bir eşimiz var mı bilemem. Çünkü anımsamıyorum. :) Anımsayan varsa aşağıya yazabilir... Öte yandan, belki de ben aşkı özlemişimdir. Bu güzel bir haber. Çünkü ben, özlediğim o aşkı yaşayacağımı biliyorum. Çünkü zaten onu yıllarca yaşadım. Bu noktada sadece onu paylaşmak istiyorum. Aşkı, benim gibi özleyen biriyle paylaşmak. İşte benim ruh eşine bakışımın geldiği son nokta bu. Ortaklık da zaten bu değil midir: Paylaşmak. Ben de aşkı paylaşmak istiyorum işte. Belki de itiraf etse de, etmese de çoğu insan gibi.

Son olarak şunu eklemeliyim; bu konular manipülasyona çok açık olacağınız konular olabilir. Yani birinin görünümünü beğendim veya çekici buldum (elektrik aldım?? :) bunları geçin. Veya birini unutamadım (eski sevgilim aklımdan çıkmıyor??) bunları geçin. Muhtemelen takıntı yaptınız o kişiyi. Biri karşınıza geçti, ''biz ruh eşiyiz'' dedi. Bunları geçin, ''icraat''?? :) Ruh eşi başka bir konsept ve bu hayat planınızda onunla karşılaşmanız için bazı şeyler gerekli sanırım. Ki, ikiniz de dünyada olsanız bile (burası çok önemli :), karşılaşmamayı seçebilirsiniz veya seçmişsinizdir. Yani, birilerine enerji ve daha kötülerini kaptırmamaya dikkat edin. Ruh eşi peynir ekmek gibi satılan, dağıtılan ve alınan bir şey değil. Kaldı ki her ne kadar ben de bu konsepti (çoğu kişi gibi) idealize etsem de, aklım hep başımdaydı. Yine de benim yaptığım da yanlıştı. Ruh eşi olayı idealize edilecek bir şey değil, olsa olsa bir öz farkındalık hikayesidir. Aşk oranı yüksek bir ilişki ise, ruh eşinizle olsun ya da olmasın, emek isteyen bir şeydir.

Özetle, çok beğendiğim bir kitap. İyi ki okudum.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar