Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.





8 yorum:

  1. Yazın tam bahar havasını andırıyor. Bugün de burası güneşliydi ama hafif soğuk rüzgar da vardı. Bu havalar hoş oluyor. Gidip deniz kenarında yürüdük kardeşimle, fotoğraf çekindik. Eve dönerken de güneş batmak üzereydi. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Burası yağmurluydu, bu sıra hep böyle olacakmış sanırım. Aman iyi baraj dolar diyorum :) Zaten Mart-Nisan ve Mayıs yağmurlu sonra yağmıyor.
      Keyifli geçmiş günün :)

      Sil
  2. Yazını okurken kendimi bir anlığına gerçekten o gökyüzünün altına oturmuş gibi hissettim. Rüzgarın sadece bir doğa unsuru değil, neredeyse seninle konuşan, sana dokunan bir şeye dönüşmesi çok etkileyiciydi. Özellikle sevgiyle rüzgar arasında kurduğun bağ. Tutulamayan ama hissedilen, yön vermeyen ama akışı değiştiren o hal…Mevsimleri bu kadar içsel yaşaman da ayrı bir güzellik katmış yazına. İnsan çoğu zaman zamanın geçtiğini fark etmiyor gerçekten; senin dediğin gibi bazen bir ayı beklediğini sanarken içinden geçip gitmiş oluyorsun. Belki de mesele tam olarak bu: fark etmek değil, hissetmek. Sen de bunu çok güzel anlatmışsın.“Ruhumun mayısı” fikri bende de bir şey uyandırdı. Sanırım ben de tam olarak hangi aydayım bilmiyorum. Ara mevsimler gibiyim ama son baharda mıyım ilk baharda mı bilmiyorum. Senin mayısın ne getirecek bilmiyorum ama belli ki onu gerçekten hissederek yaşayacaksın. Belki de en güzeli bu

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hissetmek için çok bekledim. O kadar çok düşünmüşüm, daha doğrusu hissetme fikrine tutunmuşum ki, o anda var olma ve kabul halinden uzaklaşmışım. Bu, hayatın dışında bir hal değil tabi ki ama kabulden uzaklaşmışım. Sanırım içimde çok şey tutmam da buna neden olan bir şeymiş. Oysa şimdi, belki de uzun zamandan sonra artık bir şeyleri kazımak zorunda hissetmiyorum. Çünkü düşüncelerim benim üstüme yığılmış eşyalar gibi hissettirmiyorlar. Onlar da bir hal ve geçti gitti, bu kadar. Yaşayacağımız şeylerin de, başlangıçta tasarılar oluşturmakla bir ilgisi olsa da, yaşantı dediğimiz şey sadece onları kabul edip hissederek var olabilir. Zamanın bize değil, bizim ona yön vermemiz bile bence böyle mümkün. Her neyse, aslında laf kalabalığına gerek yok :)

      Bu yıla girerken kendime bir kelime seçmiştim: İrade. Her şey bununla ilgili. Kendi dallanıp budaklanan fikirlerine iradeli yaklaştığında aslında akışta oluyorsun. Başta kulağa ikisi zıt bir şeymiş gibi gelse de (irade ve akış ikilisi) aslında ikisi birlikte var olan şeyler bunu fark ettim. Ben artık hiçbir şeyi tutmayacağım. Zaten sanırım tutmak için basbaya kendimi zorluyorum. Yenilik, tazelik ve güzellik. Ama kesinlikle yenilik. Hayatımda artık yenilik olması lazım, zamanı geldi. Mayıs sıcak bir ay, artık içimin ısınmasını hissetmek istiyorum ve bunu diliyorum. Bu benim dileğim. :)

      Son olarak yorumun için teşekkür ederim.

      Sil
  3. Sevgi gerçekten sahiplenme midir yoksa akış mı hala çözemeyenlerdenim ama bildiğim bir şey var sevgi gerçekten insanı hem mutlu eden hemde mutsuz eden bir şey.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Katılmıyorum bence hiç hissetmemek en büyük acıdır. :) Sevgi de kendince zorlanmalar getirir bu doğru ancak bu zorlanmaların sebebi sevgi değil, insanlardır.

      Sil
  4. bıktık soğuktan yağmurdan :) mayıs ve eylül, bu iki ay yeterli, bir ruh için :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence ruh parlıyorsa kara kış bile ruhun ayı olabilir (benimki parlamıyor sorun bu :)

      Sil

Popüler Yayınlar