favoriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
favoriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Petite Maman (Küçük Anne) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Céline Sciamma

Senarist: Céline Sciamma

Yapımı: 2021 - Fransa


+ Bu odayı sevdim. Ama gece olunca başka.

- Neden?

+ Çocukça bir şey.

- Ben çocuğum. Merak ettim.

+ Çocuklar için uyku vakti. Ne zaman yatağa girsen sorular soruyorsun.

- Seni ancak o zaman görebiliyorum.


Kaynak: Pinterest


+ Oyuncu olmak isterdim.

- Gerçekten mi?

+ Evet. Hayalim.

- Olabilirsin.

+ Öyle mi dersin?

- Evet.


Nelly (Joséphine Sanz), büyükannesinin vefatından sonra annesinin çocukluğunun geçtiği orman evinde birkaç gün geçirir. Anne ve babası evdeki eşyaları toplarken, Nelly annesiyle daha yakın olmayı istemektedir. Annesinin çocukken yaptığı orman evini merak eden küçük kız, annesine çocukluğuna dair sorular sorar ancak pek çoğunun yanıtını alamaz. Yaşadığı duygusal yoğunluktan uzaklaşmak isteyen annesinin gidişiyle birlikte orman evindeki son günlerini etrafı keşfetmekle geçiren küçük kız, ormanda kendi yaşlarında başka bir kız çocuğu ile karşılaşır. Bu kız bir orman evi yapmaktadır. Film boyunca Nelly'nin annesinin çocukluğu olan Marion (Gabrielle Sanz) ile geçirdiği birkaç günlük arkadaşlık günlerini izliyoruz.

Ana dili Fransızca olan filmleri ayrıca bir seviyorum. Bu dil sanki kulaklarımdan akıp gidiyor gibi hissediyorum. Öte yandan bu filmde bu dilin farklı bir yüzüyle karşılaştım: Noktaları. Karakterler pek fazla konuşmuyordu. Sanki içlerindeki boşluk, filmi biz izleyicilere yansıtan dış dünya atmosferine karışmış gibiydi. Tüm bu replik azlığına karşın bu dilin akıcılığı, bahsettiğim noktalar, kısa yanıtlarda gizliydi. Zaten film de bunu anlatıyor: küçük bir kızın bu noktaların ötesine geçiş yolculuğunu.

Filmde Nelly'nin yaptığına bir çeşit zaman yolculuğu da denebilir. Bu içsel bir yolculuğun ötesinde, gerçekten de somut olarak geçmişe yapılmış bir yolculuktu. Nelly, annesinin çocukluğuyla annesinin anlatıları aracılığıyla tanışmak istiyordu. Annesinin gözünden annesini görmek istiyordu. Bu isteği gerçekten de yerine geldi. Annesinin çocukluğunu kanlı canlı olarak karşısında buldu. İki küçük kızın çocukluğa özgü o bir arada olma halleri ne tatlıydı... Kendi çocukluk arkadaşlarımı anımsadım. Biriyle birlikte gülmenin kalpte aydınlanan çarpıntısını Marion ile Nelly'nin kıkırdamalarında, canlandırdıkları senaryolarda ve aralarındaki o ikisinin de çocuk oldukları için içten içe bildikleri boşluğu sarılarak kapatışlarında hatırladım.

Özellikle de küçük Marion'un doğum günü sahnesi çok tatlıydı. Annesine ve gelecekteki kızına sarılan küçük kız... Yıllar sonra kendisiyle en yakın arkadaş olmak isteyecek kızıyla birlikte orman evini tamamlayan yalnız küçük kız... Nelly'nin annesi yalnız bir çocuktu. Gerçekten yalnız bir çocuk ve bu durum onun kalbinde iz bırakmıştı. O izi kendi küçük kızı iyileştirdi.

Yazımın hiçbir noktasında spoiler vermediğimi bildirmeliyim. Çünkü bu film zaten şu tek cümleyle ilgili: Annesinin çocukluğuyla çocukluk günlerini paylaşan küçük bir kızın yaşadıkları. Bazı filmler hislerin dilini anlatır. Olayları değil, hislerin dilini. Bu film öyle bir filmdi ve bu nedenle de kalbimde hep özel bir yerde olacağını düşünüyorum. 

Ayrıca filmde Nelly ile Marion'un çocukluğunu canlandıran iki çocuğun birbirlerine çok benzediklerini düşünüyordum ki onların kardeş -ve hatta sanırım ikiz- olduklarını keşfettim. Çok tatlı.


Petite Maman - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

Petite Maman 2021 - La Musique du Futur dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Uçabilen Kız (Victoria Forester) | Kitap Yorumu

Yazar: Victoria Forester, Çevirmen: Süeda Çavuşoğlu,
Yayınevi: Pegasus Yyaınları

Piper uçabilen bir kız. Henüz bir bebekken bile bu yeteneğini doğallıkla kullanabilen küçük kız, başta ailesi olmak üzere çevresi tarafından bu yeteneği nedeniyle kısıtlanmış, dışlanmış ve hatta izole edilmiştir. Buna karşın uçma sevgisinden vazgeçmeyen Piper, dünyanın bile görmezden gelemeyeceği bir sorun haline gelir. Çünkü o farklıdır ve bu fark başıboş bırakılamaz. Bu nedenle de özel yetenekli çocuklar başta olmak üzere, dünyada özel güçlere sahip olan canlıların -bitkilerin, hayvanların ve diğer mikroskobik organizmaların- gözetim altında tutulduğu bir kuruluş duruma müdahale eder. Böylece Piper kendisini, kendi gibi özel yeteneklere sahip çocukların arasında bulur.

Hayatı boyunca merakı, soruları ve uçma yeteneği yargılanmış bu küçük kız için yeni evi, nihayet kendisini farklı hissetmeyeceği bir yerdir. Kuruluşun yöneticisi Dr. Hellion başta olmak üzere, burada kimsenin özel bir yeteneğe sahip olmayı tuhaf bir durum olarak görmemesi, Piper'ın bir yere ait hissetme ihtiyacını kısa bir süreliğine karşılar. Ancak küçük kız bu yeni evinde bile uçmamalıdır; yuvası olarak görmeyi istediği bu kuruluş bile ona uçmasını yasaklar. Burada bir tuhaflık olduğunu Piper çok geçmeden anlayacaktır. Kitap boyunca Piper'ın doğuştan getirdiği uçma yeteneğini kabullenme ve savunma yolculuğunu, yerleştiği kuruluşta yaşadığı maceralar aracılığıyla okuyoruz.

Kitabın asıl hikayesinin farklı bir yeteneğe sahip olmanın ötesinde, o yeteneği kabullenme, koruma ve yaşama cesaretine sahip olmak olduğunu düşünüyorum. İnsanlar belli konularda başarılı olmaya yatkın olarak doğabilirler; ancak bu yatkınlık yaşamın akışında karşılık bulmazsa söner ve bir anlamı kalmaz. Piper'dan beklenen de kendi öz benliğinden gelen bir heyecanı bastırmasıydı. Hayatta bizi heyecanlandıran, kalbimizden gelen bir tutkuyla, adeta bir itkiyle doğal olarak yaptığımız eylemler vardır. Örneğin benim için yazmak böyle bir eylem. Yazarken düşünmem bile; sadece yazmayı isterim ve yazarım. Piper da sadece uçabileceğini biliyor, uçmayı istiyor ve uçuyordu.

Herkesin tutkusu ve başarı elde edebileceği alan farklıdır. Herkes çalışıp çabalayarak, benim bahsettiğim o doğallıkla yapma haline erişemeyebilir. Örneğin bazı insanlar resim çizmekte yeteneklidir ve bu yeteneklerini pratikle birleştirirlerse çok başarılı olabilirler. Bazı insanlar resim çizmekte çok yetenekli olmasalar da pratik yaptıkça iyi bir seviyeye gelebilir, hatta başarı elde edebilirler. Ancak yetenek, çalışmanın ötesinde bir doğal eğilimdir; aslında benim bahsettiğim durum tam olarak bu. Bunu sadece sanat üzerinden örneklendirmek de dar bir bakış açısı olur. Bazı insanlar bilimsel konularda, bazı insanlar hayatın içinden pratik konularda, bazıları ise insan ilişkileri konusunda yetenekli olabilirler. Bazı insanlar iyi birer dinleyicidir, bazıları empatiktir; bazılarının varlığı bile şifalıdır, bazıları ise iyi bir konuşmacıdır.

Bazen yeteneklerimizin gölge yönlerini de çalıştırabiliriz. Örneğin bu hikayedeki Conrad üstün zekalı bir çocuktu; ancak zekasının küçümsendiğini düşündüğü ve gerçekten de eylem alanı bu bağlamda daraltıldığı için, zekasını acımasızlık yönünde kullanma eğilimi gösteriyordu. Yetenekler baskılandığında veya bu tür etkilere maruz kaldıklarında, gölge arketipleriyle de hayatta varlık bulabilirler. Örneğin bir insanın konuşması çok etkileyici olabilir; ancak bu yeteneği manipülasyon için de kullanabilir. Böylece aydınlık bir özellik, gölge tarafıyla birlikte çalışır. 

Bu kitabı ilk kez ortaokula giderken okumuştum. O zaman kitaptan etkilendiğimi hatırlamıyorum. Çünkü kitabı yüzeysel bir bakışla okumuştum. Uçma yeteneğine sahip bir kızın hikayesini okumak ilgimi çekmiş olabilir ancak metnin alt anlamlarını pek de sorgulamamış olmalıyım. Kitap, çocuk kitapları kategorisinde değerlendirilebilecek olsa bile ben bu kitabın çocuklardan çok yetişkinlere hitap ettiğini düşünüyorum. Zaten kitabı bilinçli bir gözle incelediğimizde, çocuk edebiyatı ürünlerinin taşıması gereken çeşitli ölçütlere uymadığını görüyorum. Çocuk kitaplarında, kitabın hitap etmesi gereken yaş grubunun bilişsel ve duyuşsal özelliklerine duyarlılık gösterilmeli. Bu kitap ise, amiyane tabirle, ''paldır küldür'' yazılmış. Çocuklar yetişkin bilinciyle doğru ve yanlış ayrımı yapamazlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar da henüz bunu bütünüyle yapabilecek durumda değildir.

Örneğin bu kitapta çocukların isyanını yetişkinler belli bir mantık dizgesi içerisinde okuyabilirler. Ancak bir çocuk veya ergen, buradaki alt anlamları sorgulamadan okuduklarını davranışlarına istenmedik şekillerde yansıtabilir. Derslerde hak etmediğini düşündüğü bir durumla karşılaştığına inandığında öğretmenini veya idarecileri ''kötü'' olarak görüp taşkınlık yapabilir. Her çocuğun aynı davranışı göstereceğini iddia etmiyorum. Ancak çocukların farkındalık seviyeleri de birbirinden farklıdır ve bu nedenle özellikle çocuk kitaplarında daha dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum.

Kitabı genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Güzel bir hikayesi ve içinde kendimizden parçalar bulabileceğimiz noktalar var. Buna karşın kitabı duygusal değil, işlevsel bir bakışla incelediğimde başarılı bir çocuk kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yine de ilgisini çekenlere önerebilirim, ben sevdim.

Kitaplarla kalın.


Bilinmeyen Adanın Öyküsü (José Saramago) | Kitap Yorumu

Yazar: José Saramago, Çevirmen: Emrah İmre,
Yayınevi: Kırmızıkedi Yayınevi

-Yazım kitaba dair spoiler içerebilir. Doğrudan önemli olay örgüsünü ifşa etmiyorum ancak kitabın temel öyküsünden baştan sona bahsederek kendi fikrimi açıklıyorum, bilginize.-

Kitapta, her yerin çoktan keşfedildiği varsayılan bir krallıkta, bilinmeyen bir adanın yolcusu olmak isteyen bir adamın öyküsünü okuyoruz. Bu adam sarayın Dilekler Kapısı'nın önünde sabırla kralla görüşmeyi bekliyor. Krala ulaşmak için uzun bir bürokratik yolculuktan geçiyor; talebi aynı uzun yolculuğun sonunda geri çevriliyor. Ancak adam pes etmiyor. Günler, hatta geceler sürse bile o kapının önünde beklemeye ve dileğine giden yolu kraldan istemeye kararlı.

Dilekler Kapısı'nın önündeki bu inatçı bekleyiş sonunda sarayın düzenini aksatıyor. Günlerini Armağanlar Kapısı'nın önünde geçiren kralın son çaresi bu hadsiz adamı görmeyi kabul etmek oluyor. Adamın isteği ise oldukça basit: Bilinmeyen adasına ulaşabileceği bir tekne. Kral bu bilinmeyen ada fikriyle başta ilgilense de, sonrasında adamın saçmaladığına karar veriyor. Çünkü ona göre de, konuşmaya kulak misafiri olan diğer insanlara göre de bütün adalar çoktan keşfedilmiş, haritalara işlenmiş ve krallığa bağlanmış durumda. Yine de adam, istediği tekneyi almayı başarıyor. Rıhtımda onu bekleyen sürpriz ise kendisine inanan ilk insan oluyor: temizlikçi kadın.

Sarayın Kararlar Kapısı'ndan çıkan bu kadın için geri dönüş diye bir şey artık söz konusu bile olamaz. O, bir adanın peşinde değil; artık kendisine ait olmayan bir sarayın işlerini yapmak istemiyor. Bu kadın, kendisine ait olacak bir şeye emek vermek istiyor. Bu yüzden bilinmeyen bir adanın rüyasını gören bu adama güveniyor. Bir adanın olduğu fikrine bile değil, adamın inancına güveniyor. Bu nedenle, adama verilen tekneyi gördüğü anda sevinçle ortaya atılıyor: ''Bu benim teknem, benim teknem...'' (s. 26)

Adam ise henüz kadını tanımıyor. Dilekler Kapısı'nda karşılaştığı bu kadın onun için yalnızca bir yabancı. Kadın adama onunla birlikte gelmek istediğini söylüyor. Artık sarayı bir uçtan diğer uca süpürmekten sıkıldığını ve bilinmeyen adaya gidecek bu tekneyi temizleyebileceğini anlatıyor. Bu bir teklif veya öneri değil kadın için; bir karar. Adam bu kararı çabuk kabul ediyor, teknesinin anahtarını kadına teslim edip ona inanacak tayfalar aramaya koyuluyor.

Kadın tekneyi bir uçtan diğer uca temizliyor, eksiklerini bir bir aklına yazıyor. Akşam tek başına tekneye dönen adamla artık adayı değil, yolculuklarını düşünüyorlar. Bu adaya nasıl gideceklerini ne kadın biliyor, ne de adam. Üstelik ortada ne bir tayfa, ne erzak, ne de gerekli eşyalar var. Böyle bir yolculuk nasıl mümkün olabilir? Adam neredeyse pes edecek oluyor. Kadın ise onu hemen uyarıyor: ''İlk karşına çıkan güçlükte pes ediyorsun'' (s. 39).

Gece olduğunda ikisi de teknenin farklı uçlarında uykuya dalıyor. Adam, düşünde kadını kaybettiğini görüyor; sanki bunun gerçek olmasını bekler gibi. Kadın ise adamın gözünün bilinmeyen adadan başka hiçbir şeyi görmediğini düşünüyor ve teknenin öbür ucunda bekliyor.

Kitap, baştan sona bir bekleyişin öyküsü gibi ilerliyor. Bir adanın, bir kararın, bir aidiyet hissinin ve bir kabulün bekleyişi... Belki de bilinmeyen adalar her zaman ufkun ötesinde, karanlık okyanuslarda ya da fırtınaların içinde değildir. Belki de onlar, çok daha uzakta; cesaretin, sabrın, özverinin ve görmeye hazır olmanın ardındadır.

Bu, Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü ikinci okuyuşumdu. Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuş ve çok beğenmiştim. O dönem kitabı bu perspektiften değerlendirebildiğimi sanmıyorum. Daha çok yazarın alışılmışın dışındaki anlatımından etkilenmiştim; hatta bu üslup beni adeta büyülemişti. Yazar, tam anlamıyla bilinç akışı tekniğini kullanmasa da ona yakın bir anlatımla olayları, kişi ve zaman geçişlerini keskin sınırlar koymadan art arda aktarıyor. Anlatımda karakter, gözlemci ve ilahi bakış açılarının iç içe geçtiği bir yapı var. Buna rağmen kurgu ve dil oldukça sade olduğu için, en azından bu kitapta, bu geçişleri takip etmek benim için zor olmadı. Yine de Saramago okurken dikkati okuduklarımıza vermek gerekiyor; aksi halde anlatının akışını kolayca kaçırmak mümkün.

Anlayacağınız, kitaptan iki okuyuşumda da farklı sebeplerle etkilendim. İlkinde daha çok edebi yönü dikkatimi çekmişti. İkinci okuyuşumda ise beni asıl etkileyen, metnin arka planındaki felsefi düşünce oldu. Kitapta yönetim ve bürokrasideki aksaklıklar, cinsiyet rolleri, toplumdan ayrışıp kara koyun olmayı seçen kişinin gördüğü muamele gibi pek çok konu eleştiriliyor. Ama benim zihnimde en çok yer eden kavram ''bulmak'' oldu. Bir şeyi aramak için çıktığımız yol, bazen bizi aradığımız şeye değil; onun hiç beklemediğimiz bir yüzüne ulaştırabiliyor. Belki de bilinmeyen bir ada, yalnızca bir ada değildir. İçinde pek çok başka keşfi de taşır.

Kitaplarla kalın.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


Vejetaryen (Han Kang) | Kitap Yorumu

Yazar: Han Kang, Çevirmen: S. Göksel Türközü,
Yayınevi: April Yayıncılık

Kitap, hayatı boyunca varlığı neredeyse hiç görülmemiş bir kadının, kendi bedeni ve ruhu için aldığı ilk karar sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Yonğhe gördüğü rüyalar sonrasında et yemeyi bırakır. Genç kadının bu ani kararı ailesi tarafından kabul görmez ve hatta baskı ve şiddetle karşılanır. Et yememek Yonğhe için yalnızca bir beslenme değişikliği değil; yıllar boyunca bedeninde ve ruhunda biriken istismar izlerine karşı sessiz bir tepkidir. Her ne kadar kitabın adı vejetaryen olsa da, Yonğhe sadece et yemeyi değil; hayvansal gıda ve ürünlerin tamamını yaşamından ani bir şekilde çıkarır. Hatta etin kokusuna, insan bedeninin kokusu da dahil olmak üzere tahammül edemez. 

Yonğhe, baskıcı bir aile ortamında, sert ve otoriter bir baba ile büyümüştür. Ablası ve erkek kardeşinin payına düşen fiziksel ve psikolojik şiddeti de o yaşamıştır. Yetişkinliğe adım attığında evlendiği erkek ise ona ne bir kadın, ne de bir insan olarak gerçekten değer vermeyen duyarsız bir adamdır. Çevresindeki insanlar Yonğhe'nin kendisine ait bir kişiliği ve iradesi olabileceğini ancak onun vejetaryen -daha doğru bir ifadeyle vegan- olma kararıyla birlikte fark ederler.

Üç kısımdan oluşan kitabın bölümleri; Vejetaryen, Moğol Lekesi ve Alev Ağacı olarak isimlendirilmiştir. Bu bölümlerin üçü de Yonğhe'nin yaşadıklarına şahit olmuş ve hayatında iz bırakmış üç farklı kişinin bakış açısıyla anlatılmaktadır. 

İlk bölüm olan Vejetaryen'de olayların başladığı döneme Yonğhe'nin kocasının anlatımıyla tanık oluyoruz. Bu bölümde Yonğhe'yi bu ani yaşam düzeni değişikliğine iten sürecin şimdiki zamandaki yansımalarını görüyoruz. 

İkinci bölüm olan Moğol Lekesi ise Yonğhe'nin eniştesinin ağzından anlatılıyor. Bu kısımda çevrenin skandal olarak karşılayacağı bir olayı okurken, aynı zamanda Yonğhe'nin kendisini toplumdan ayrıştırmasının arka planını sorgulamaya başlıyoruz. 

Kitabın üçüncü ve son bölümü olan Alev Ağacı ise Yonğhe'nin ablasının bakış açısıyla anlatılıyor. Bu kısımda da Yonğhe'yi yine doğrudan değil, başkalarının gözlerinden ve onların yorumları aracılığıyla edilgen olarak görüyoruz.

Biz okurlar, kitap boyunca hiçbir zaman Yonğhe'nin ne düşündüğünü ve ne hissettiğini doğrudan onun bakış açısıyla öğrenemiyoruz. Önce toplumla, ardından yaşamın kendisiyle arasına mesafe koyan bu genç kadını o noktaya getiren olayları da, bulunduğu günü de belki de ironik bir biçimde diğerlerinin gözlerinden okuyoruz. Diğerlerinin gözleriyle var olmayı reddeden Yonğhe, biz okurlarına bile ancak başkalarının anlatıları aracılığıyla görünür oluyor.

Bu kitabı ilk kez yıllar önce okumuş ve gerçekten etkilenmiştim. O zamanlar daha evvel bu tarz bir konu ve anlatımda başka bir kitap okumadığım için yaşadığım şaşkınlığın verdiği etkilenme hali üzerimde daha baskındı. Son günlerde 1000 Kitap hesabıma gelen bildirimler sonucunda -ki en çok beğeni alan kitap yorumum Vejetaryen'e aitti- kitabı yeniden okuma zamanımın geldiğini düşündüm. Bu kitap, aslında Yonğhe'nin bizzat kendisi, kalbimi acıttı. Onun aldığı karar diğerlerinin gördüğü gibi pasif bir yaşam tarzı değişimi değildi. Yonğhe, içinde taşıdığı fırtınaları yine kendine özgü bir sakinlikle ve bu nedenle de buruk bir şekilde dış dünyaya gösterdi: Ben de varım!

Kitabı ilk okuduğumda en çok Moğol Lekesi bölümünden etkilenmiş ve hikayenin günah keçisi olarak Yonğhe'nin eniştesini görme eğiliminde olmuştum. Şimdi aradan geçen beş altı yılın ardından, kitaba ne kadar yüzeysel bir bakışla yaklaştığımı fark ediyorum. Bugün kitabın en çok etkilendiğim bölümünü düşündüğümde ise zihnimde farklı sebepler nedeniyle farklı bölümler öne çıkıyor. Yonğhe'nin yalnızlığını kocasının anlatımında görüyorum sözgelimi. Yonğhe'nin yeni varoluşuna dair kabulünü eniştesinin tanıklığında ve onun yavaş yavaş kayboluşunu ablasının hissettiklerinde görüyorum. Bu nedenle Vejetaryen, sade anlatımıyla okurun yere çakılış hissini biraz yumuşatan, ancak buna rağmen etkisinin sertliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir kitap.

Yazarın böylesine gözlemci bir dille, hikayesini karakterlerin ruhlarında taşıdıkları izler üzerinden bu kadar derin anlatabilmesi ise beni hayrete düşürüyor. Bana göre Han Kang kesinlikle özel bir yazar. Bu kitabında ise hayatı boyunca görünmez kılınmış bir kadının, kendi varlığını kendisine kanıtlamak için başka bir şeye dönüşmeye dair çabasının öyküsünü okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Kitabın etiket fiyatının vaktiyle 18 lira olması
bana hayatı sorgulatıyor...

Demian - Emil Sinclair'in Gençliğinin Öyküsü (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Kamuran Şipal,
Yayınevi: Can Yayınları

Emil Sinclair, dünyanın kurallarını erken fark etmiş bir çocuktu. Ona göre dünya, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye bölünmüştü. Emil'in bildiği aydınlık dünya iyilik, sevgi ve güzellikten ibaretti. Bu dünyanın içerisinde ailesi, düzenli evleri ve şaşmaz öğretiler vardı. Bu dünyada sadece kabuller yer alırdı; Emil'in içinde dolaşan hayaller, tutkular ve sorgulamalar bu dünyanın dışındaydı. Bu korunaklı dünya dışındaki dünya ise karanlıktı. Orada bilinmezlik, sezgiler ve sorgulamalar bulunur ve aydınlık dünyanın kurallarını hiçe sayardı. Emil on yaşındayken kendini bu iki dünyanın sınırında gördüğü günleri anlatmaya başlıyor. Kitap boyunca Emil'in bu günlerinde yer etmiş ve ona iki dünya arasındaki seçim hakkını gösteren sınıf arkadaşı Max Demian ile olan yıllara yayılacak ilişkisini okuyoruz. Demian, Emil için sadece güçlü bir çocukluk figürü olmakla kalmayıp yetişkin yaşamının da bazen rehberi, bazen sorgucu; bazen dostu, bazense işkencecisi oluyor.

Kitabı, hakkında konusu dahil hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Bazı yazarlar bana bu güvenceyi veriyor. Tam da bu nedenle yazarın izinden ilerleyerek, kitabı beğeneceğime inanıyor, en olmadı beğenmeme ihtimalimi düşünmüyorum. Bu kitabı bana yaklaştıran durum giriş kısmındaki şu cümleydi: ''İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?'' Bu cümle içimdeki bir noktayı titreştirdi ve merakımı canlandırdı kabul ediyorum. Ancak bu cümleden bu kadar etkilenmemin esas sebebi benim kendi iç dünyam değil, kitabın yazarıydı. Kitabın yazarına olan güvenimin teminatı işte bu girişteki ilk cümlede karşıma anında çıkıvermişti.

Hermann Hesse psikanaliz ile mistisizmin kesişim noktasında duran bir yazar. Onun eserlerini sevme sebeplerimin başında, yazarın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bu iki alandan da beslenmesi geliyor. Hesse'nin ilgisi dış dünya olaylarından çok, bireyin iç dünyasının bu dış dünyayı fark etmesine yöneliyor. Onun karakterleri yaşadıkları olaylar ile değil, bu olaylarla dönüşen benlikleri ile karşımıza çıkıyor. Zaten kendisi de başarılı bir yazar olmaktan önce, onu başarılı bir yazar olmaya götürecek bir yaşantı geçmişine sahip. Gençlik yıllarında yaşadığı ruhsal bunalımlar sonrasında psikanalizle ilgileniyor. Carl Gustav Jung'un öğrencisi Lang ile karşılaşması ve aralarındaki dostluk sonrasında Jung'un fikirlerinden etkileniyor. Bu etkinin izlerini ise yazarın karakterlerinin kendilerini keşfetme süreçlerinde görüyoruz.

Yazarın bu kitabında ise kitabın anlatıcısı olan Emil'in çocukluk yıllarındaki sorgulamaları ile başlayan süreç, bana göre uzun yıllar yalnızca başlangıç aşamasında kalıyordu. Kitabın tamamını düşündüğümüzde her ne kadar bizleri bir bireyselleşme öyküsü karşılasa da, kitabı salt bu perspektiften okumanın insan yaşamının ve içgörülerinin çeşitliliğini gözden kaçırmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Emil aile evinden; diğer bir ifadeyle aydınlık dünyasının merkezi olarak gördüğü yerden uzaklaştığı ergenlik ve ilk gençlik yıllarında kendisini karanlık dünyanın içinde buluyor. Burada artık yanında ne Demian, ne de aydınlık dünya hatırlatıcıları bulunuyor. Demian'la zaman zaman yeniden karşılaşsa da, Demian artık onun yaşamındaki baskın figür olmaktan çıkıyor. Emil'in içsel arayışını uzaktan izleyen ve ona yön veren bir hatırlatıcıya dönüşüyor. Emil'in hayatına başka mentorlar da giriyor, o da başkası için bir mentor haline geliyor. Ancak tüm bu dönüşümlerin arasında Demian, ona iki dünya arasındaki sınırın hala var olduğunu hatırlatan kişi olarak kalıyor.

Kitaba ve yazarın anlatılarına dair en sevdiğim durum ise tam bu noktada kendini gösteriyor: Bana göre bu kitabın ana karakteri ne kitabın isminde bile yer alan Demian, ne de bizlere arayışını anlatan Emil. Bu kitabın ana karakteri bir figür olmaktan öte direkt olarak anlatının kendisi. Eğer bunu bir tema altında ifade etmek gerekirse; bu noktada da bir kesinlik değil, kitabın temel dinamizmini de ifade eden şu ikilik karşımıza çıkıyor: Arayış ve kopuş. Kitaptaki karakterler değişiyor, büyüyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ya da yeniden karşılaşıyorlar. Ancak bu iki tema sürekli varlığını koruyor. Bazen karakterlerin üzerine siniyor, bazen onların yerini alıyor, bazen de kendi aralarında yer değiştiriyorlar. Ancak anlatıyı ileriye taşıyan esas güç hep aynı kalıyor. Arayışın doğurduğu kopuş ve kopuşun doğurduğu yeni arayışlar. Bana göre kitabın esas meselesi de burada ortaya çıkıyor: Merak. Bu ikili gibi görünen döngünün içinde ortaya çıkan pek çok olasılığa hayat veren merak duygusu. Dünya içindeki kendi yerini bulmaya yönelik o bitmeyen varoluşsal merak.

Kitabı dışsal sorularımla değil, içsel bir merak hissiyle okudum. Bu durum beni gülümsetiyor; çünkü karakterin de anlatısının temelinde bu vardı. Geçmişini açıklama çabasından öte, bu geçmişi içsel bir merak dürtüsüyle görme isteği. Benim içimde yer eden kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. 

Kitaplarla kalın.


Spirited Away (Sen to Chihiro no kamikakushi\ Ruhların Kaçışı) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hayao Miyazaki 

Senarist: Hayao Miyazaki 

Yapımı: 2001 - Japonya


''Bana verilen ilk buket bir veda buketi... Ne kadar üzücü.''


Kaynak: Pinterest


+ Unutma Chihiro, ben senin dostunum...

- Adımı nereden biliyorsun? 

+ Seni küçüklüğünden beri tanıyorum. Benim adım Haku...


Chihiro ve ailesi yeni evlerine giderken yanlış yola sapmaları sonucu kendilerini terk edilmiş bir lunapark alanında bulurlar. En başından beri bu yerin tekinsizliğini sezen küçük kız, ailesini daha fazla ilerlememeleri için uyarır ancak tüm somurtma ve geride kalma restleri sonuçsuz kalır. Chihiro etrafı gezerken, anne ve babası bu ıssız yerde buldukları ziyafetteki tüm yemekleri tıka basa yemeye başlarlar. Bu sırada kendi yaşlarında ancak çok daha bilge görünen Haku isimli oğlan çocuğu, Chihiro'yu bu tehlikeli araziden gün batmadan evvel kaçması için uyarır. Ailesini bulmaya giden Chihiro'yu kötü bir sürpriz beklemektedir. Anne ve babası yedikleri yemekler sonucu birer domuza dönüşmüşlerdir. Kararan havayla birlikte meydana çıkan ruhlar, Chihiro'nun insan kokusunu almaya başlarlar. Neyse ki Haku, Chihiro'ya rehberlik edecek bir dosttur. Film boyunca, küçük bir kızın ruhların dünyasında yaşadığı birbirinden ilginç maceraları izleriz.

Chihiro, on yaşında küçük bir kız. Taşındıkları yeni evlerine giderlerken bu nedenle yüzünden düşen bin parça haliyle eski yaşamından geriye kalmış tek şeye, bir veda buketine sarılıyor. Bu çiçekleri Chihiro'ya eski yaşamında kaldığını düşündüğü bir arkadaşının vedalaşmak için hediye ettiğini öğreniyoruz. Chihiro, sorun çıkarmaya çalışmıyor; o sadece kendi sorununu ifade etmeye çalışıyor. Chihiro yeni bir yaşam istemiyor, eski yaşamını geride bırakmak da. Tüm bu yolculuk onu bunaltıyor. Ancak henüz küçük bir kız olduğu için bu rahatsızlığını kelimelerle değil, tepkileriyle ifade etmeye çalışıyor.

2003 yılında büyük usta Hayao Miyazaki'ye 75. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar kazandıran bu film, dünyada da kendine yer bulmuş bir yapım. Ancak benim bu filme ilgi göstermemin de, başarılı bulmamın da sebebi hiçbir zaman bu -kesinlikle hak edilmiş- tescilli başarısı olmadı. Ben bu filmi en çok da filme hayat veren sevgili Hayao Miyazaki (dedemin) filmin ana karakteri olan Chihiro'yu özel güçleri, üstün yetenekleri veya göz alıcı bir özelliği olmadan, gerçek yaşamda var olabilecek ''sıradan'' bir kız çocuğu olarak oluşturduğu için başarılı buldum. Miyazaki bu karakteri, aile dostu Seiji Okuda'nın on yaşındaki kızından ilham alarak oluşturmuş. Bu bakımdan ana karakter ile onu izleyen diğer çocukların empati kurabileceğini ifade etmiş. Ben Miyazaki filmlerinde hep en çok da bu ayrıntıyı seviyorum: Karakterler gerçek yaşamın doğallığından kopmadan belki yaşanabilir, belki bu filmdeki gibi fantastik maceraların içinde kendilerini buluyorlar. Karakterler tıpkı gerçek yaşamda karşımıza çıkan kişiler gibi insani tepkiler veriyorlar; küçük çocuklar, oldukları gibi küçük bir çocuk olarak, kendi tepkileri, beklentileri ve varoluşlarıyla maceralar yaşıyorlar. Bu da bana kalırsa sevgili Miyazaki'yi -yeteneğinin yanı sıra- ayrı bir noktada değerlendirmemizi sağlayan ve filmlerini zamansız kılan temel durum.

Filmin içeriğinde çok fazla mitolojik yaratık ve Japon mitine atıflar bulunmakta. Sağlıklı bir film okuması yapmak için bu atıflara konu olan arka plandaki hikayeleri bilmek ve filmdeki karakterler perspektifinden olaylarla özdeşleştirmek ve açıklamak gerekiyor. Malesef ki Japon mitolojisi ve kozmolojisi hakkında bu filmin zenginliğini ifade edebileceğim ölçütte bilgi birikimine sahip değilim. Aynı zamanda bu yazı bir ''film incelemesi'' değil, benim şahsi yorumlarımdan oluşan bir ''film yorumu'' yazısı olduğu için derin art anlamları incelemeyi yazıma dahil etmeyeceğim. Ancak daha derin bir analiz yazısı okumak ve filmin ilham aldığı mitolojik hikayeler hakkında bilgi sahibi olmak için şu yazıya göz atabilirsiniz. Oldukça detaylı ve bilgilendiriciydi.


''Eğer çalışmazsan Yubaba seni de bir hayvana dönüştürür. Göreceksin. Bizim dünyamızın kontrolünü elinde tutan büyücüdür o.''


Şimdi ben filmdeki olayların görünen boyutuyla ilgili yorumlarıma yazımın kalanında yer vereceğim.

Filmin girişinde Chihiro ve ailesi orman yolunda kaybolduklarında Chihiro kaybolabilecekleri, annesi ise arabanın hızı ve engebeli yolun sarsıntıları nedeniyle paniklemişti. Ancak baba, altlarında arabaları olduğunu ve bu nedenle kaybolmayacaklarını kendisine güvenerek söylemiş ve gaza basarak son sürat ilerlemişti. Ta ki bir giriş kapısındaki heykel onu durdurana kadar. Sonrasında ise izinsiz girdikleri bu arazide kendi kimliklerini kaybedeceklerdi. Arabaları değil, iradeleri onları kaybolmaktan koruyacak olan şeydi.

Bu girişin ardındaki terk edilmiş arazide ziyafet sofrası bulduklarında Chihiro bu yemeklerden yemek istemezken, anne ve babası hiç düşünmeden tabakları doldurmaya başlamışlardı. Filmin ilk sahnelerinden itibaren biz izleyicilere ''huysuz bir kız'' izlenimi verilmek istenen Chihiro ise, anne ve babasını kendilerine ait olmayan yemekleri yememeleri konusunda uyarıyordu. Bu noktada babası ona kredi kartı ve parası olduğunu, bu nedenle istedikleri yemekleri yemelerinin sorun olmayacağını söyleyerek açgözlü bir şekilde tabakları doldurmaya devam etti. Ancak bu yemekler onlar için değildi; dolayısıyla karşılığını para olarak ödeme fikrinin bir değeri yoktu.

Bu olayları takip eden diğer olaylar sonrasında bu arazinin ruhların mülkü olan büyülü bir arazi, yemeklerin ise ruhlar için hazırlanmış yemekler olduğu anlaşılıyordu. Bu yemeklerden izinsiz yedikleri için Chihiro'nun anne ve babası bu arazinin yöneticisi olan büyücü Yubaba tarafından birer domuza dönüştürüldüler. Chihiro kendisine ait olmayan bu yemeklerden yemediği için büyülenmedi ancak onun da ödemesi gereken bir bedel vardı; çünkü araziye izinsiz girmişti. Bu araziden çıkmak için akıllıca hamleler yapmalı ama bunu yaparken kurallara uymalıydı. 

Bu korkmuş küçük kızın bedeninin yavaş yavaş silikleştiğini ve yok olmaya başladığını görüyorduk. Çünkü burası ruhların bölgesiydi, insanların değil. Buraya ait olmadığı için de Chihiro'nun bedeni kendini saydamlaştırıyordu. Haku'nun Chihiro'ya bu bölgeye ait bir şey yemezse yok olacağını söylemesi üzerine, Chihiro korkmuştu. Anne ve babasının başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğinin tedirginliği yaşadığı şoku geçirdi. Ancak anne ve babası kimseden izin almadan yemek yedikleri için cezalandırılmışlardı, şimdi uzatılan yiyeceği ise ruhların topraklarına ait olan Haku Chihiro'ya sunuyordu. Bu nedenle de Haku'nun uzattığı yiyeceği yiyen Chihiro hem izin alarak ona sunulan bir ikramı yediği için insan kaldı, hem de bu topraklara ait bir yiyeceği yediği için bedeni eski haline geri döndü. Ancak sorunlar bitmemişti çünkü o hala daha bu topraklara ait olmayan bir insandı ve ruhlar onun kokusunu kolaylıkla alabiliyorlardı. Burada kalmak istiyorsa, bedelini ödemeli yani çalışmalıydı.


''Yubaba buradakileri isimlerini çalarak yönetir. Burada ismin Sen, ama gerçek ismini mutlaka bir sır olarak sakla.''


Yubaba bu toprakların sahibi değil, yöneticisiydi. Bu nedenle de onun da belli bir protokolü takip etmesi ve kurallara uyması gerekiyordu. Ruhlar için spa hizmeti verilen bir hamamı işleten bu büyücü oldukça güçlü, kurnaz ve huysuz olmasıyla bilinen tekinsiz bir patrondu. Tek zayıf tarafı koca bebeği, ayrıcalık tanıdığı tek kişi ise herkese yaptığı gibi ismini çalarak hizmetine bağladığı Haku'ydu. İsimler bu topraklarda önemliydi. Çünkü bir ruhun imzası, ismiydi. İsmi kaybolan bir varlık kim olduğunu unuturdu. Tıpkı Haku gibi.


''Eğer ismini çalarsa eve bir daha asla dönemezsin. Ben kendiminkini artık hatırlamıyorum bile. Ama gariptir, seninkini hatırladım.''


Yazımın bundan sonrasında SPOILER olacak, dikkat ediniz.

Haku, nehir ruhu bir beyaz ejderhadır. Ancak Yubaba'nın hizmetine girerken ona ismini sunmuştur. İsmi karşılığında Yubaba'dan büyücülüğün gizlerini öğrenmiştir. Ruhların dünyasında her şey karşılıklıdır. Vermeden alamazsın, almadan vermemen gerektiği gibi. Bu bakımdan eşit ve adil bir sistem var gibi görünmektedir ancak alınan ve verilenlerin değeri eşit olmak zorunda değildir. Yubaba ise kurnaz bir büyücüdür. Bu nedenle de en değerli bedelleri toplar. İsmin bir kişiye verdiği kimlik tanımı gibi.

Hayao Miyazaki filmlerinde mutlaka toplumsal ve evrensel mesajlar bulunur. Aynı zamanda bu mesajların alt katmanlarından birisi mutlaka çevre koruma bilinci üzerine olur. Bu filmde de bu temayı nehir ruhu Haku karakteri üzerinden görüyoruz. Chihiro, Haku'nun ismini kurtarırken aslında nehrin ruhunu kurtarıyordu. Nehrin ruhunu biz insanlar çeşitli ayrıcalıklar elde etmek için hapsediyor, onu kirletiyor, sularımıza sahip çıkmıyoruz. Nehri (suları\ ve hatta doğayı) tıpkı bencil büyücü Yubaba gibi kendi yararımıza olacak şekilde kullanıyoruz.

Filmde nehre ruh veren nehir ruhu Haku'nun ismini, cesur ana karakterimiz olan küçük kız Chihiro kurtarıyordu. Bunu büyük savaşlar, şiddet veya doğaüstü yetenekleriyle değil; cesareti, sevgisi ve özverisiyle yapıyordu. Bu bakımdan Chihiro benim için gelmiş geçmiş en güçlü süper kahraman olabilir. Çünkü belki de en süper güçlerimiz uçmak, vurmak kırmak, ışınlar savurmak değil; sevmek, sorumluluk almak, özveri ve çaba göstermek, korkuna rağmen cesur olmak (ki cesaret aslında budur) ve neyin doğru\ adil, neyin yanlış\ bencil ve zalimce olduğunu bilmektir.


+ Eminim ki sen her türlü güçlüğün altından kalkabilirsin.

- Benim gerçek adım Chihiro.

+ Chihiro... Ne kadar da güzel bir isim. Ona iyi bak, artık senindir.


Ruhların dünyasında her şeyin iki koldan yönetilebileceğini bencil büyücü Yubaba ile onun tam tersi şefkatli büyükanne Zeniba üzerinden görüyoruz. Burada Yubaba hükmetme yoluyla düzeni sağlayan eril sistemi (bebeğinin ona ''baba'' demesi, ona ''cadı'' değil de ''büyücü'' olarak hitap edilmesi bana bunu çağrıştırıyor), Zeniba'nın merhamet ve adalet temelli yaklaşımı ise dişil sistemi (Chihiro'nun ona ''büyükanne'' demesi, diğerlerinin ona ''cadı'' diye hitap etmesi de bana bunu çağrıştırıyor) simgeliyor. 

Burada eril ve dişil ifadeleri tabi ki cinsiyetten bağımsız olarak eylemlere şekil veren enerji türünü simgeliyor. Yin yang felsefesine göre her şey zıttıyla var olur (aydınlık karanlık, sıcak soğuk gibi). Eril ve dişil enerjiler ise (popüler kültürde anlatılandan farklı olarak) bir çeşit eylem anlayışlarını simgeler. Eril enerji, aktif ve yapan eden enerjidir; gölge yanı ise Yubaba'da gördüğümüz gibi hükmetmektir (günümüzde dünya bu sistemle yönetiliyor). Dişil enerji ise pasif ve alan açan enerjidir; yayılan ve genişleyen enerji. Gölge yanı ise kurban psikolojisi, aşırı pasiflik\ hareketsizlik, sınır çizememe, genişleyememe şeklinde sıralanabilir. 

Eril ve dişil enerjiler bir bütünün uyumunu sağlayan yapılardır ve akışkandır. Bunu filmde filmin son sahnesinde Chihiro'nun ruhlarla vedalaşırken büyücü Yubaba'ya da büyükanne demesiyle görebiliriz. Burada yine altını çiziyorum cinsiyet rol ve tanımlarından bağımsız olarak artık Yubaba'nın da bencilce hükmeden enerjisinin yumuşayacağını ve eril enerjinin aydınlık özellikleri olan koruyuculuk ve güven temelli bir harekete geçme enerjisinde olan bir yönetim anlayışını karakterin benimseyebileceği mesajını alabiliriz diye düşünüyorum.


SPOİLER BİTTİ.


Hayal gücünün üst düzeylerde kendini gösterdiği, ilginç, sürükleyici ve anlamlı bir film. Ancak yazımın en başında da ifade ettiğim üzere bu filmi benim için asıl başarılı ve değerli yapan, sevgili Chihiro oldu. Bence gelmiş geçmiş en ikonik karakterlerden birisi. Ruhların dünyasında yaşadığı maceralar ile olgunlaşan Chihiro, biz izleyicilere de bir kahramanın kendi gücünü süreç içinde kazandığını göstermekte. Tam bir kahramanın yolculuğu olan; içinde korkmayı, direnmeyi, istemeyi barındıran bir büyüme hikayesi. Öte yandan filmde Chihiro'nun ailesi üzerinden tüketim eleştirisi, (Ko)Haku karakteri üzerinden çevre duyarlılığı, Yubaba'nın çalışma ve yönetim anlayışı üzerinden sistem eleştirisi yapılmakta.


Spirited Away - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Whisper of the Heart (Mimi wo Sumaseba\ Yüreğinin Sesi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Yoshifumi Kondo 

Senarist: Hayao Miyazaki, Aoi Hîragi

Yapımı: 1995, Japonya


''Bu çocuk bir harika. Bütün kitapları benden önce okumuş.''


Kaynak: Pinterest


''Ama önemli olan içindeki cevheri keşfedip işleyerek değerlendirmektir.''


Shizuku, okumayı ve yazmayı çok seven yetenekli bir ortaokul öğrencisidir. Ortaokulun son yılına girdiği yaz tatilinde kütüphaneden bolca ödünç kitap alıp okur. Shizuku'nun dikkatini, bu kitapların hepsini kendisinden önce okumuş olan bir isim çeker: Seiji Amasawa. Tüm kitapları kendisinden önce çoktan okumuş olan bu okur, Shizuku için büyük bir gizem halini alır. Bir gün Shizuku, trende karşılaştığı havalı ve aldırmaz bir kediyi takip ederek içerisinde pek çok gizemli ve güzel antika eşyanın bulunduğu bir dükkanı bulur. Bu dükkanın sahibi yaşlı adamın torunu Seiji ise tıpkı Shizuku gibi hayallerinin peşinden gitmek isteyen yetenekli bir çocuktur. Shizuku ile Seiji arasında birbirlerine ilham olacakları bir bağ gelişir. Film boyunca başta Shizuku olmak üzere tüm karakterlerin; Seiji, Seiji'nin dedesi, Shizuku'nun ablası, Shizuku'nun arkadaşları Yuko ile Sugimura... hayallerini bazen sorgulama, bazen bulup işlemelerinin öyküsünü izliyoruz.

Bu filmi ilk kez, tıpkı o yıllarda izlemiş olduğum birbirinden güzel diğer Japon animasyonları gibi, liseye giderken izlemiştim. Filmi zaten bir tek o ilk izlememdeki zamanda izledim. Yine de filme dair bir gönderiyi ne zaman görsem, içimde hep sıcak bir his oluşmuştur. Bu durum, Japon animasyonlarını genel olarak çok sevmemden farklı olarak, bu filmin içimde özel olarak yer etmesiyle gelişen bir histi, hismiş. Öyle ki ben bu filmden sanırım sandığımdan bile daha çok etkilenmişim. Bu filmi izledikten sonra blogda kendimi ifade etmek için yazdığım öykümsüler, bu filmden izler taşıyor. Bunu bir şekilde seziyor ve biliyor olsam da, beni filmi şimdiki izlememde asıl şaşırtan durum, filmin müziği oldu. Ne zaman kendi kendime bir melodi mırıldansam, hep aynı melodiyi mırıldanırdım ancak o melodiyi nerede duyduğumu hatırlayamazdım. O melodiyi bu filmde duyduğumu keşfettim ve filmin beni yıllara yayılacak bir şekilde bu kadar çok etkilemiş olmasına şaşırdım.


''Hikayeyi bitirince neyin farkına vardım size de söyleyeyim mi? Bir şeyi sadece istemek yetmiyor. Hem Seiji kendini daha hızlı geliştiriyor. Yazmak için çok zorlandım. Ama, hep korktum. Hep korktum.''


Filmin basit ama çok tanıdık bir konusu var: İlk aşk. Filmi bu durumla sınırlamanın, filmin ifade ettiklerine haksızlık olacağını önceden olsa ilk aşk temasına haksızlık olacak şekilde düşünebilirdim ancak artık bunu düşünmüyorum. Filmin konusu gerçekten de bu, ilk aşk. Karakterler çocukluk ile ergenlik arasındaki o kafa karışıklığının yaşandığı yıllardalar. Hayatlarında alacakları ''ciddi'' kararların belki de ilki olan iyi bir liseye yerleşme olayı gözlerini korkutuyor. Özellikle de bir duruma karşı yeteneği, özel bir ilgisi olan çocuklar, yaşamlarının seyri konusunda daha tedirgin olma eğiliminde olabiliyorlar. Çünkü maddi bir oluşum var etmek ile kendi içlerindeki heyecanı buluşturacak bir seçim yapmaları gerektiğini sezebiliyorlar. Filmimizin ana karakterleri Shizuku ile Seiji, öz farkındalığı gelişmiş çocuklardı. Shizuku yazmak, Seiji keman üreten bir zanaatkar olmak için çabalıyor ve bu yeteneklerinin peşinden gitmelerinin yollarını arıyorlardı.

Bizimle ortak gayeye sahip olan insanlar ya da en azından kendi içimizdeki kıvılcımdan parçalar gördüğümüz insanlar, bize ilham olurlar; bizi, etkilerler. Bu durum özellikle de filmdeki karakterlerin yaş grubundayken, dış dünyanın kurallarıyla bakış açımız sınırlandırılmamışken, çok daha belirgin bir şekilde kendini gösterir. Karakterlerin akran olmaları, onları bu ortak gayede bir arada ilerleten durumlardan bir diğeriydi. Karakterler birbirlerini anlayabiliyorlardı. Üstelik Shizuku ile Seiji'nin çok fazla ortak ilgi alanının olması, onları birbirlerinin hem en yakın arkadaşı, hem de ilhamı yaptı. Özellikle de Shizuku'nun hisleriyle empati kurabildiğimi hissettim. 

Shizuku, Seiji'nin kendini geliştirmesinden çok mutluydu ancak ondan hem fiziksel mesafeler, hem de deneyim farkı olarak ayrılacak olmak, Seiji'nin ''gerisinde'' kalacak olmak, Shizuku'nun kalbini kırmış, diğer yandan onun kendi yeteneklerini ciddi bir şekilde sorgulaması ve kendine gerçekçi hedefler koyması için ittirici güç, diğer bir ifadeyle ilham, olmuştu. Benim kalbimi kıran da buydu. Shizuku'nun bu saf hisleri. Mutluluk, kaygı, yalnızlık, coşku, umut, korku... Ve hepsini kapsayan ilk aşk. Yazmaya dair, geleceğin belirsizliğine dair ve ilk kez başka bir insana karşı hissedilen yoğun duygulara dair o benzersiz saf his: Aşk. Bu, kalbimi kırdı. Çünkü karakterler çok gençti, bunları en saf haliyle görebilecek kadar genç. Aynı zamanda ben de bu filmi ilk kez izlediğim liseye giderkenki halimi düşündüm. Bu saf hislerimi en derinlerimde hissedebilecek kadar küçücük olduğum yaşlarımı. Bu, gözlerimi doldurdu. Belki de tam da bu nedenle bu film benim için hep çok özel olarak kalacaktır.


''Ben kararımı verdim. Bu tepeyi birlikte çıkacağız. Seninle birlikte.''


Filmin arka planında yer alan yan olaylar; arkadaşlık ilişkileri, büyümeye dair kafa karışıklıkları, gerçekten önem verdiğin ve içinden gelen bir şey için çaba göstermek ve denemek, sorumluluk duygusunun gelişimi, aileyle ilişkiler, bir manzara gibi basit anlara yüklenen anlamlar... filmin çizimleri ve müzikleri, çok gerçekçi ve bu nedenle de sade bir etkileyicilikteydi.

Filmin çizimlerine bu noktada ayrıca değinmem ve övgüler dizmem gerekli. Her detay, tıpkı gerçek yaşamda olan veya olabilecek şekilde ince ince çizilmişti. Özellikle de Shizuku'nun odasının dağınıklığını her gördüğümde, bu odadaki her bir detay beni güldürdü. Tüm bu ince detayların düşünülmesi, hem karakter gelişimlerinin hem de zamanın akışının dinamikliğini de arttıran durumlardı diye düşünüyorum. 

Bu filmi izledikten sonra filmde yer alan Baron karakterinin başka bir macerasını daha izlemek isterseniz Sihirli Kedi (The Cat Returns\ Neko no ongaeshi) isimli filmi de izleyebilirsiniz (filmi şurada yorumlamıştım). 

Benim çok sevdiğim ve muhtemelen hep seveceğim, basit ama gerçekçi bir konu ve akışa sahip, çoğu kişinin de benim gibi kendinden parçalar bulabileceğine inandığım, benim artık konfor alanı filmim Yüreğinin Sesi.


Whisper of the Heart | Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

WHISPER OF THE HEART Soundtrack Collection için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


The Cat Returns (Neko no ongaeshi\ Sihirli Kedi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiroyuki Morita 

Senarist: Reiko Yoshida

Yapımı: 2002 - Japonya


''Sen çocukken kedilerle konuşabildiğini söylerdin.''


Kaynak: Pinterest


''Belki de iyi olur. Bütün gün yan gelip yatmak... Kulağa harika geliyor. Harika bir yemek, ardından güzel bir uyku. Rahatsız eden kimse de olmaz. Ama bir kediyle evlenmek tuhaf olur. Her ne kadar prens olsa da...''


Haru kendi halinde ve biraz da utangaç bir lise öğrencisidir. Bir gün trafikte bir kedinin hayatını kurtarmasıyla sakin hayatı hareketlenir. Kediler Krallığı'nın prensi olan bu kedi, Haru'ya teşekkür ederek aceleyle yoluna döner. Ancak prenslerinin hayatını bir insan kızın kurtardığını öğrenen Kedi Kral, Haru'yu oğluna gelin olarak kediler ülkesine getirmekte kararlıdır. Film boyunca Haru'nun Kediler Krallığı sakinleri ile olan mücadelesini izleriz. Kediler Krallığı'ndaki herkes bir kedidir ve Haru orada zaman geçirmeye devam ettiği her an, bir kediye dönüşecektir. Kedi Kral tarafından alıkonulmuş Haru'nun yardımına centilmen Baron, azılı balık hırsızı Muta ve eski bir dost olan Yuki yetişecektir. Ah tabii bir de karga Toto'yu unutmamak gerekir!


''Bazen insan bir şey yarattığında ve yarattığı şeye ruhunu kattığında yarattığı şey bir ruh kazanıp hayat bulur.''


Bu filmi ilk kez çocukken televizyonda izlemiştim. Filmin ne kadarını izlediğimi anımsayamasam da, kediye dönüşmüş bir kızın animasyonunu izlediğim yıllar boyunca hatırımda kalmıştı. Ta ki lise yıllarıma dek. Sihirli Kedi benim hem Japon animasyon filmleriyle tanışmam, hem de bu filmleri sevmem konusundaki ilk filmimdir. Bu nedenle de yeri bende ayrıdır.

Japon animasyonları büyülü dünyalarını gerçekçi hisler içerisinde izleyiciye yansıtmaları nedeniyle pek çok kişinin kalbinde yer edinmişlerdir. Bu filmde de kedilerin gizemli dünyası büyülü bir anlatım dili ve hepimizin aşina olduğu tanıdık hislerle kurgulaştırılmıştı. Özellikle de yaz akşamlarında etrafı kolaçan edip bir yerlere kararlı bir şekilde yürüyen kedilere rastladığımda, aklıma onların kendi gizli dünyalarına yürüdüğü fikri gelir. Bu fikri de çocukluğumda yer bulmuş bu filme borçlu olduğumu biliyorum.

Kısa ama insanı içine çeken, olayların doğallıkla aktığı, sevimli bir film. Kedileri sevenler filmi zaten severler de, bunun yanı sıra ben filmde özellikle de Haru karakterinin dönüşümünü izlemekten keyif aldım. Başlangıçta utangaç bir genç kız olan Haru, yaşadığı macerayla birlikte duygularını ifade etmeyi öğreniyor ve olgunlaşıyordu. Film aslında kahramanın yolculuğu temasını olabilecek en doğal, içten ve sevimli bir şekilde yansıtıyordu. Bu bakımdan filmi yaşı küçük izleyicilerin de, yaşı büyük izleyicilerin de severek izleyeceklerini düşünüyorum.

Sihirli Kedi her ne kadar ayrı ve tek başına bir kurgu olsa da, filmde yer alan Baron ve Muta karakterlerini Yüreğinin Sesi (Whisper of the Heart) isimli anime filmde de görüyoruz (filmi şurada yorumladım). Yüreğinin Sesi filminin ana karakteri Shizuku, Baron'dan ilham alarak bir hikaye yazıyor. Shizuku'nun Baron için yazdığı hikaye, Sihirli Kedi'de izlediğimiz kurgu olmasa da, Baron karakterinin geçmişine dair bilgi edinmek için iki filmi bir arada izleyebilirsiniz. 


The Cat Returns - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Dune - 1. Kitap (Frank Herbert) | Kitap Yorumu

Yazar: Frank Herbert, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, gezegenin yapısında bulunan melanj isimli bir baharat nedeniyle önemli bir konumdadır. Bu baharat, uzay yolculukları için gerekli olduğu gibi, baharatı tüketenlere ömrü uzatma ve geleceği görme yetisi vermesi gibi özellikleriyle de önemlidir. Arrakis bir çöl gezegenidir. Öyle ki bu gezegende; deniz, yağmur, sandal, boğulmak vb. kavramların bir kelime karşılığı bile yoktur. Bu gezegende su, kutsaldır. Gündüzün güneşi insanların düşmanıyken, gece ve doğan iki ayı, Fremen adıyla bilinen Arrakis yerlilerinin yoldaşıdır. Gözyaşı da kutsaldır; vücuttan çıkan hiçbir su boşa gitmemelidir.

Çöl insanları her daim damıtıcı giysiler giymek zorundadır. Bu giysiler vücutlarının her bir zerresinden atılan suyu arıtarak, insanların kendi vücut sularını yeniden içmelerini sağlar. Çölde damıtıcı giysisi olmayan bir insan, acılı bir ölüme ilerlemektedir. Fremen halkı için can, vücut suyu demektir. Bu insanlar için su o denli kıymetlidir ki, tek bir su zerresinin bile (bakın damla demiyorum) boşa gitmemesi için her şeyi yapabilirler. Fremenlerden ölen bir kişinin vücut suyu, kabilesine aittir. Hatta bu halkın bu konuda bir deyişi vardır: ''İnsanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir...'' (Sayfa 675)

Bu topraklar gelişmemiş ama insan gücü olarak güçlü bir halktan oluşmaktadır. Arrakis'in yönetimi uzun yıllar Harkonnen Hanedanı'na bağlı kalmışken, Padişah İmparator'un emriyle yönetim Atreides Hanedanı'na geçer. Bünyesinde bu kadar kıymetli bir maddeyi (melanj) taşıyan bu gezegende yönetimin el değiştirmesi de sessizce olmayacaktır. Atreides Hanedanı'nın başındaki Dük Leto, ailesi ile birlikte kendi vatanları olan Caladan gezegeninden oldukça farklı olan bu çöl gezegenine yerleşir. Dük'ün resmi olmayan eşi Leydi Jessica'dan olma tek oğlu genç Paul, bu gezegenin ve evrenin kaderini belirleyecek isim olacaktır.

Altı kitaptan oluşan Dune serisinin ilk kitabıyla birlikte Dune'un zengin evrenine ilk adımımı attım. Bu kitapla yazar, Dune gezegeninde yaşanacak olaylara başlangıç yaptığı gibi, bu evrenin kurallarını da okurlara aktarmış. Bilimkurgu kitaplarında bir okur olarak benim gözüme çarpan iki ilerleme yolu var: 1. Fütürizmden yola çıkarak kurguyu biçimlendirmek, 2. Var olan dünyamızın kurallarını kurgusal bir dünyaya aktararak eleştiride bulunmak. Her iki yol da bilimkurgu türünün özellikleri ve sınırları gereği tabi ki birbirinden net sınırlarla ayrı ilerlemiyor ancak bu tip kurgularda mutlaka birinden biri daha baskın olarak kurguda işlenir.

Bu kitapta ise ikinci maddede ifade ettiğim, var olan sisteme eleştiri getirme amacı ön plandaydı. Bu bakımdan kitabın arka kapağında da yazan şu yoruma katılmıyorum: ''Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok'' (Arthur C. Clarke). Bu karşılaştırmanın temelden problemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Yüzüklerin Efendisi tür olarak bir epik fantastik eseriyken, Dune bilimkurgu türünün bir ürünü. Tüm kurgusal yapıtlarda temel amaç yeni bir gerçeklik oluşturmaktır. Bazı eserlerde ise yazarlar, bu gerçekliği yalnızca alternatif bir hikaye alanı olarak değil; yeni bir dilin, coğrafyanın, varlık türlerinin ve hatta dini, siyasi, sosyal ve kültürel yapıların şekillendirdiği bütünlüklü bir evren olarak kurarlar. Bahsi geçen her iki seride de (Yüzüklerin Efendisi ve Dune) benzer olan tek ortak nokta bence buydu: Yeni bir evren oluşturulması. Bunun dışında ise iki seri arasında benzerlik bulmanın zor olduğunu söyleyebilirim. Bu bakımdan, en başta türleri farklı olduğu için, iki seriyi kıyaslamanın doğru olmadığını; çünkü en başta aynı bağlamda değerlendirilemeyeceğini düşünüyorum. 

Farklı kurgular birbirleri ile kıyaslandığında aralarında ortak bir gayeden çıkan veya ortak bir gayeye ilerleyen bir benzerlik ilgisi, ortak bir noktada onları buluşturan bir bağlam olmalı. Bu bakımdan ben Dune serisinin bu ilk kitabı ile, eğer bir kurgu ile illa ki kıyaslamak lazımsa, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler isimli romanı arasında benzerlik kurdum diyebilirim. Mülksüzler'de de bilinen dünyanın kurallarının dışında bir dış dünya faktörü olayların gelişimini etkilemekte ve bilinen dünyanın sınırlarını okura sorgulatmaktaydı. Dune'da da benzer bir yapıyı görüyoruz. Kitaba da (ve hatta seriye de) adını veren Dune (Arrakis) gezegeninin jeolojik ve iklim yapısı, toplumu ve toplumsal kuralları, yönetim biçimi ve yöneticileri, hatta yöneticiler arasındaki güç mücadelesi; gezegendeki siyasi, sosyal, dini ve kültürel yapı yoktan var edilen bir içerikten ziyade, varolan dünyamızın kurallarının kurgusal bir gerçeklikte yeniden yorumlanmasıyla oluşmuştu.


Yazarın bu gezegenin kurallarını oluştururken dünya toplumlarının bakış açılarından, dillerinden ve kültürlerinden ilham aldığını görmek zor değil. Dune pek çok açıdan (gezegenin fiziksel ve halkının toplumsal\ düşünsel yapısı) Orta Doğu ülkelerini çağrıştırırken, bu gezegeni sömürme yarışına girmiş hanedanlar ve imparatorluk ise daha gelişmiş toplumları simgeliyordu. Hanedanlar için bu gezegen yalnızca bir sömürü alanıydı. Gezegenin halkı ise kendi içerisinde yönetime bağlı şehirliler ile çölde yaşayan bağımsız halktan oluşuyordu. Yönetim, şehirlileri yağmalarken; barbar olarak nitelendirilebilecek bağımsız bir yaşam süren Fremen isimli çöl halkı, zorlu koşullar altında ama özgür bir yaşam sürüyordu. Bu halkın kimliğinin oluşumuna yıllar evvel Bene Gesserit rahibeleri aracılığıyla ekilmiş olan ''bir kurtarıcının geleceği'' fikri ise, halkın dininin özünü oluşturmaktaydı. Kitabın ana karakteri olan Paul (Usul\ Muad'Dib), yüzyıllar ve hatta bin yıllar öncesinde ekilmiş bir tohumun büyümesini sağlayan bir can suyuydu diyebiliriz. 

Bene Gesserit yönetimi, Padişah İmparator'un bir yan kolu olarak mistik öğretilere bağlı katı kuralları takip eden ve çok büyük oranda kadınlardan oluşan bir tarikat-okuldu. Bu okulun ana hedefi, evren planlaması amacıyla soyların kaynaşmasını sağlayacak üreme programlarını faaliyete sürerek ''Kuisatz Haderah'' makamı için en güçlü soyların en iyi özelliklerini almış bir lider var etmekti. Bunu yapmak için de yüzyıllara yayılan bir öğreti sistemiyle farklı hanedanların soyundan gelen ve soyları gizli tutulan çoğunlukla kız bebekleri bir öğrenci olarak yetiştirerek onları zihinsel ve fiziksel açıdan güçlü ve maddeyi yönlendirebilecek yetenekte yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Sonrasında büyük hanedanların arasına karıştırılan bu kadın öğrenciler, güçlü nesillerin üretilmesinde rol oynamaktadır. Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirilmiş bu kadınlar, zihni kontrol etme konusunda ustalaştıkları için maddeyi etkileme, yani karşısındaki kişiler üzerinde güç sahibi olma (ses ile emir verme bu güce bir örnek), duygularını düzenleme ve üst boyutlardan bilgi alma gibi insanüstü nitelendirilebilecek becerilere sahip olmaları nedeniyle ''cadı'' olarak da anılmakta ve diğerleri bu kadınlara hem saygı duymakta, hem de onlardan çekinmektedir.

Muad'Dib lakabıyla öne çıkarak Arrakis lideri olacak Paul'un annesi Leydi Jessica da bir Bene Gesserit üyesiydi. Ondan istendiği üzere bir kız evlat doğurmak yerine, rahibe ananın ve okulunun emrine karşı çıkarak bir erkek bebek dünyaya getirmiş ve onu Bene Gesserit yöntemiyle yetiştirmiştir. Paul küçük yaşlardan beri aldığı eğitimler ile; hem Bene Gesserit yönteminin ona sağladığı zihinsel güç, hem de savaş eğitiminin getirdiği bedensel çeviklik ve güç ile bir lider olmak için biçilmiş kaftandı. Üst tabaka tarafından canı çekilmiş bir halk, sömürülen bir gezegen ve Paul'un ailesine yönelik uygulanan entrika ve ihanetler sonrasında kendisinin gezegende çoktan yeri hazırlanmış bir liderin boşluğunu doldurması doğallıkla gerçekleşti.

Kitabın düşünsel arka planının çok sağlam olduğunu söyleyebilirim. Yazar pek çok toplumsal ve dini öğreti ve düşünce yapısından ilham almakla birlikte, bunlardan bağımsız yeni bir yapı oluşturarak kurgusunu özgün bir temele yerleştirmiş. Kitap kalın bir kitap olmasına rağmen (ekler ve terminoloji kısımları dahil 707 sayfa), dil ve anlatımı oldukça akıcı, kurgunun işlenişi sürükleyiciydi. Kitaba yönelik getirebileceğim olumsuz eleştiri, kitabın kurgusal zeminine veya dil anlatımına yönelik değil; olayların akışına yönelik olacak. 

Olaylar arasında gerçekleşen zaman atlamaları doğal bir şekilde verilmeye çalışılmış ancak bu yapılırken aradaki boşluklarda gerçekleşen olaylar ifade edilmediği için kurguda kesintiler meydana gelmiş. Ben kitaba hiç ara vermeden okuduğum için aradaki atlamaların boşluklardan oluştuğunu takip etmekte zorlanmadım ancak kitabı okumaya çok değil birkaç gün veya hafta ara vererek okusaydım ''bu olaya nasıl geldik'' cümlesini kurmam ve kafamın karışması kaçınılmaz olurdu. Zaman atlaması sorununun yanı sıra, bazen kitaptaki bazı önemli olayların başı verilip sonrasında birkaç cümleyle olay geçiştirilerek bu olay yaşandı bittiye getirilmesi de bir eksiklikti. Kurgu sağlam olduğu için pek çok okurun bunlara dikkat etmediğini okuduğum yorum yazılarında gördüm ancak bunlar anlatımdaki ciddi eksiklikler diye düşünüyorum. Kitap zaten kalın olsa da, aradaki önemli olayların oldu bittiye getirilerek ve hatta yer yer hiç anlatılmadan sadece ''bu olay yaşandı'' mantığında geçiştirilmesi, benim kitaptan etkilenme oranımı azalttı doğrusu.

Bunun dışında benim genel olarak beğendiğim bir başlangıç kitabıydı. Kitabın ayrıca belki de pek çoğumuzun bildiği 2021 yılında gösterime girmiş Dune: Çöl Gezegeni ve en azından benim yeni haberdar olduğum 1984 yapımı Dune isimli iki farklı film uyarlaması bulunmakta. İlgisini çekenlere önerebileceğim genel olarak başarılı bir bilimkurgu klasiği.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar