Sanırım İlkay... içimde yaşayan ben olduğum için onu dışarıdan göremiyorum. Onu göremediğim için onu tanımlayamıyorum.
Ben hep, bir şeyi yazabilmem için içimde o şeye dair küçücük de olsa bir farkındalığın bulunması gerektiğini düşünmüş, söylemiş ve buna gerçekten inanmışımdır. Hatta belki de, bu gerçekten de böyledir. Ben gerçekten de içimde dolanamayan bir şeyi yazamam. İçimde o şeye dair bir aşinalık bulunmadan, bunu yapamam. Hiç görmediğim yaşamadığım kurgusal bir yeri ve deneyimi yazabilmem için bile o şeyi içimde hissetmem gerekir. Hiç hissetmediğim, uzaktan bile olsa görüp de içimde belki neşe, belki hüzün, belki öfkeyle kıvılcım yakmamış bir durumu, yani en başta his boyutunda içimde tanımlanmamış bir durumu, ben yazamam.
Bu bakımdan yazabildiğim şeyler, hissedebildiğim veya hissettiğim şeyleri tetikleyerek dolaylı olarak etkisini hissettiğim şeylerdir. En somut (bilimsel) şeyi yazacak olsam bile, bu böyle olmalıdır. Yoksa, yazamam.
Yazılarımı yeniden gizlemeye karar vermiştim. Artık onları direkt silme seçeneğini değerlendirmek bile bana fazlasıyla acımasızca geliyor. Vaktiyle bunu tekrar tekrar nasıl yapabildiğime şaşıyorum. Yazılarımın parçam olduğunu söylemiyorum, hatta bu fikirden nefret ederim... Ama... Onlar bana dokunan parçalardan ürettiğim yeni parçalar. Bu bakımdan kıymetlimler.
Tamam itiraf ediyorum, kendime itiraf ediyorum, yazmak kendi fotoğrafımı çekmek gibi bir şey. Belki herkesin başka başka gördüğü İlkay'a en yakın şeyin, anlık olarak bile olsa bir görüntüsünü yakalamak gibi bir şey. Benim göremediğim, uzun yıllar başımı çevirdiğim ve merak ettiğim o kızı... Kendimi hissedebilmem gibi bir şey.
Yazılarımı yeniden taslak yapmak istedim. Sonra bu bana aptalca geldi. Bu kelimeyi de sık kullanır oldum. Ama hayatta çok daha kötü birçok kelime var biliyorsun... Ben bu kelimeyi mantık yoksunluğunu(mu) tanımlamak için yazıyorum. Saçma, gereksiz durumların argodaki karşılığı gibi. Bu da öyle bir durumdu işte, yayından kaldırmak. Silmekten çok daha adilce, öte yandan gereksiz. Sanırım saklamaya çalıştığım şey, öfkemdi. Yazılarımdaki değil, ben (çoğunlukla) öfkeyle yazmam. Yazma anlarımda aptallığın a'sı bile bulunmaz; o anlar, en gerçek anlarımdır. Bu öfke, sanırım, içimdeki benle tüm sislerden arınarak bir bütün olma halimin görünürlüğüne dair duyduğum savunmasızlıktan ileri geliyor.
Hayatta birilerinin kendine dair bir şeyler gördüğü anlara tanık olmayı çok seviyorum. Severdim değil, evet, bu sefer değil. Son yazılarımda hep geçmiş zamanı kullanıyorum. Oysa o dilimden düşürmediğim çizgisel zaman algısı bizim benliğimizin akışına işlemez. O sadece, sisli yanlarımıza işler. Sakladığımız, kaçtığımız, parlattığımız yanlarımıza. Oysa öz... öz nedir ki; açıkçası bilmiyorum. Öz, yaşadığın parçandır aslında. O sensindir, bu kadar basit. Ben de işte, o özü başkasının kendinde görebildiği anları görmeyi hep çok sevmişimdir.
Bu çok ironik. Kendi özüne yabancı olduğuna inanan bir kızın başkalarının özlerini keşfedişlerini keşfetmeyi sevmesi. Ne tuhaf biriyim. Belki de değilimdir. Belki de bu, benim kendimle ilgili temel yanılgımdır.
Geçen gün instagramda bir gönderide görmüştüm, gönderiyi tam anımsayamasam da... İnsanların bizi anımsadıkları hallerimizin nasıl olabileceği üzerineydi. Acaba falanca kişinin beni zihninde canlandırdığı halim nasıldır, gibi. Bunu hiç özel olarak merak etmedim. Hatta pek ilgimi çeken bir konu değil. Çünkü ben hep herhangi birinin, hatta en yakınımdaki kişinin bile, beni göremeyeceğine inanmışımdır. Oysa bazen, özellikle de uzun süre görüşmediğim birisi bana ulaştığında onun bana söyledikleri beni hep şaşırtmıştır. Evet, genele yaydığımızda iyi özelliklerim daha fazla denebilir :) ama öte yandan... Böyle anlarda aynaya bakıyor gibi hissederim. İnsanın kendini başkasının gözlerinde görmesi tuhaf bir his. Bazı böyle anlar gerçekten kalbime dokunmuştur.
Acaba ben hep kendimi görebilmek için mi yazdım? Cevap, hayır.
Acaba ben hep görülmek için mi yazdım? Cevap, hayır.
Ben hep sevdiğim için yazdım. Bu da görmek ve görülmekle eşdeğer bir durumdu benim için. O nedenle şimdi, bu sevgiye doğrulttuğumu düşünerek aslında bu sevgiye sırt çevirdiğim zamanlara yönelttiğim öfkemle sakladığım yazılar, yani diğer bir ifadeyle anlarımdaki hissediş biçimlerimi saklamam, kalp kırıcı.
Bir kez daha bunu yaptığımda aklıma yeniden okumak istediğim bir kitap geldi. Patti Smith'in Hayalperestler isimli kitabı (vaktiyle şurada da yorumlamıştım). Bu kitabı yeniden okumak istediğimi ve üstüne konuşmak istediğimi düşündüm. Sonra başka daha evvel yorumladığım kitap ve filmlerle yeniden buluşup onların başka başka yönleri hakkında oldukça kişiselleştirdiğim ve İlkaylaştırdığım bir versiyonla yeniden yazılar yazmak, yeni yeni yorumlar getirmek ama bunu yaparken ''kitap yorumu'' olarak değil de, düşünce ve hislerimi haykırmak istediğimi düşündüm. Ne kadar yazımı saklarsam saklayım hep yenilerinin geleceğini, kendime karşı gelsem bile buna engel olamayacağımı, tüm engel olma girişimlerimin yeni yazılar doğurmakla sonuçlanacağını ve tüm bunlar yaşanırken incinen ilhamımın kırık kanatlarıyla yine de bana başka başka (belki saldırgan, belki bu saldırganlıktan doğan hüzünle) bana gelip benden çıkacağını, bunun benim için bir çeşit zorunluluk olduğunu düşündüm. Bu nedenle de yazılarımı gizlemek veya silmek, gereksizdi. Sadece kalbimi kıran, belki de ilhamımın kalbini kıran, zaman kaybı girişimlerimdi.
Ben ilkokuldayken bir ödevimiz vardı. Dergi hazırlama. Bu tip ödevlerimi teyzemle birlikte yapardım. Dergimin içeriğinde neler vardı bugün anımsamıyorum. Onu oluştururken ne düşünüp hissettiğimi bile anımsamıyorum. Bu dergiye dair hatırladığım tek şey, adı: İlkayca (veya İlkay'ca). Bu fikri bana teyzem vermişti veya ikimiz ortak bulmuştuk. Pek de yaratıcı denebilir mi emin olamasam da... Bu ismi anımsamak beni gülümsetti. Çünkü ödevime verdiğim bu basit ismin benim içimdeki bir yanı, buna ihtiyacı olan bir yanı, dürtüklemiş olduğunu ve hatta belki de lise yıllarımda açtığım ilk bloğumun fikir tohumlarını attığını fark ettim.
Bana hayatınla ne yapmak istersin deselerdi, bu dergi gibi bir şey derdim. Yani... bir dergi nasıldır; öyle şeyler. Bu, inan bana, benim zihnimde de hala fazlasıyla soyut. Ama cevabım bu: Bu dergi veya onun adı gibi bir şey. Hayat amacımız pek çok şey olabilir. Bir güneşin parlaklığını fark etmen bile hayat amacın olabilir. Gerçekten olabilir. Birine günaydın demen bile. Bir hayvanı sevmen, beslemen bile. Bir çocuğu güldürmen, birine bir şey öğretmen bile. Hayat amacın her gün belli bir güzergahta yürümen bile olabilir, ciddiyim. Hayatta seni kimin nasıl gördüğünü bilemezsin, ben artık bunu biliyorum ve bu beni gerçekten çok şaşırtıyor.
Kendini hala genç olsa bile yaşamının çok büyük bir bölümünde gerçekten görememiş bir kızı hayatta en çok şaşırtan şey, onun başkalarının gözlerindeki yansıması. Sanırım yaşamı deneyimlemek böyle bir şey. Sanırım hissetmek, böyle bir şey. En azından bir cephesi, küçümsenmeyecek kadar büyük ebatlı bir cephesi, bununla ilgili gibi görünüyor.
Belki de hiçbir işe yaramadığına inandığım için kolayca yok edebileceğim yazılarım da birilerinin gözünde farklı görünüyordur. Belki de, olabilir, kalp kırıklığımın sebebi bile bu yazıların başkalarının gözlerindeki yansımalarını engellememle ilgilidir.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Ben de hissedemediğim şeyi yazamıyorum. Önce kendimde bir his oluşsun ki okuyana da geçebilsin. :)
YanıtlaSilBaşkalarının gözünden başkalarını bile görmeye çalışırım. :) Kendimin başkaları gözünde nasıl göründüğümü de sezdiğimi düşünüyorum. Yazılarımızı da içimizden geldiği için yazıyoruz bence.
Baya önce bir arkadaşımla buna benzer bir konuyu konuşmuştuk, o araştırma yaparak hiç bilmediğin bir konu veya şey hakkında yazabileceğimi söylemişti de ben bunu yapamayacağımı anlatmıştım. Çünkü edebiyat dediğimiz şey aslında hislerle kurulan bir alan bence. Fantastik bir evreni oluştursak bile o evreni zaten içimizde olan bir his, yer veya yaşantıdan ilham alarak, hissederek oluştururuz. Yoksa, yoksasını yapabilen bir yazar da var mıdır bilmem :) Bence de yazmak aslında içinden akan bir şeylerle oluşuyor. O şey ne kadar sürekli veya yoğunsa yazma ihtiyacı da o kadar fazla oluyor. Yazmadığımda gerçekten üstümde ağırlık hissediyorum :)
SilBence edebiyatta hissetmeden yazan da vardır. Çünkü bazı satırları okuyunca çok hissiz yazılmış gibi geliyor, yazmış olmak için yazanın da olduğunu düşünüyorum. Öyle olmasa her kitaptan, eserden etkilenirdik. Bazı yazarların tek cümlesi bile içe işliyor. :)
SilBen fantastik ya da hayali şeyler dışında yazmıyorum. Çünkü pek bir şey hissederek yazamıyorum o zaman ama başkaları için de hayatın içinden şeyler yazmak çok daha kolay. :)
Evet bence de hissiz yazanlar vardır. Özellikle çağımızda ve sonrasında malesef bu artacak. Özellikle de popüler kültürün şişirdiği yazarlar yapay zeka ile birlikte hatta direkt ona yazdırarak yazıyorlarmış. Bazı yazarlar edebiyatı para kaynağından ibaret görüyorlar. Çerezlik kitaplara hepimizin arada ihtiyacı olabilir ama bu tarz suni metinler edebiyatın, sanatın ve yaratımın doğasına aykırı diye düşünüyorum. Ancak buna talep de var... Kimi suçlayabiliriz ki hal böyleyken?.. Öte yandan hislerin yaşadığı ve var ettiği metinler kişide iz bırakıyor. En edebiyatın e'sini anlamayan bile hisli bir metinden etkilenebilir. Çünkü aslında his dediğimiz durum burada, bence, insanlık halleri.
SilMesela herkes şiir de yazamaz. Şiir bambaşka bir alan. Şairane yönü olan kişiler iyi öykücü veya düz yazı türünde metin verebilir (bakınız ben dermişim *-* :) ama şiir bambaşka bir alan. Şiir gibi yazmak ile şiir yazmak arasında da dağlar kadar fark var. Önceden ergenlik ve ilk gençliğimde buna katılmaz, hatta bunu söyleyenlere burun kıvırırdım :), oysa artık ne demek istediklerini anlıyorum.
Fantastik edebiyatta da evet olmayan hayali imgesel şeyler yazılıyor ama yine de o karakterin hislerini hissediyoruz. O mekan aslında belki farklı şekilde gördüğümüz, bildiğimiz veya belki görmek istediğimiz bir yerden ilham alıyor. Yani fantastik bir metinde bile aslında hiçbir şey gerçekdışı değil diye düşünüyorum. Öyle olsaydı çok popüler bazı kült fantastik eserler yıllara meydan okuyamazdı zaten bence. İnsanlık hallerine dokunan bir metin ölümsüz oluyor. Bunu da tek tek insanlardan değil, yazar kendinden yola çıkarak yapmak zorunda bence. Bu bakımdan hissetmek mühim diyerek toparlayım :)
Canım İlkay, Yazmakla kendini görmek arasındaki ilişkiyi çok güzel anlatmışsın. Bazen insan gerçekten kendini en net yazarken yakalıyor. Belki de bu yüzden yazıları silmek ya da saklamak garip bir his yaratıyor; çünkü onlar birer metin olmaktan çok, o anki hissediş biçimlerinin izleri gibi...
YanıtlaSilEvet tam olarak böyle düşünüyorum :)
SilYazmak o anki senin içeriden bir fotoğrafını çekmek gibi sahiden, okurken evet tam olarak bu! dedim. Böyle bir tanımla karşılaşmaya ihtiyacım varmış :)
YanıtlaSilSanırım bazen bir yerde, mesela bir yazıda, gördüğümüz şeyler de fotoğrafımızın çekilmesi etkisini yapabiliyor sanırım. Çıkıt çıkıt :)
SilAçıkcası ben postlarınızı beğeniyorum ve yazdıklarınızda da kendi göremediğiniz İlkay’a ayna tutmak gibi. Gizlemek ya da silmek aslında ilhamının kalbini kırmak oluyor. Defalarca demiştim, yazdıklarını kaldırmayınız efenim ;) Bir de şöyle bir şey var, belki de İlkay'ı da yeniden doğruruyorsunuz.
YanıtlaSilEvet, ilhamının kalbini kırmak çok doğru bir ifade. Teşekkür ederim bu hoş yorum için :)
Silaykut elmas var, onun vîdeolari gîfleri ne komikti, salak salak konuşma bee dìyordu :) aptal salak çok fena küfürler evet :) bakalim her an an ını düşünceni yazabilcenmi :)
YanıtlaSilBunlar küfür değil ki. Küfürden nefret ederim. Gerçekten, küfretmek rahatlatıcı dense de hepsi kadınlar üzerinden ve bu sinirimi bozuyor, bu sinir bozukluğu üstüne yeni küfür icat edip söyleyesim geliyor :) Kadınların küfretmesi ise ayrıca salakça ahahhahah, kendi kendine laf ediyorsun yani ne saçma. Aptal salak ve türevi şeyler yerine göre sempatik ifade bile olabiliyor. Örneğin, salakkk yhaa :) gibi. Ama tabi bunların da söylenmemesi lazım. Özellikle çocuklar hiçbirini söylemesin. Kapu spotu, teşekkürler. :)
Sil