Midori benim yeni günlüğümdeki ilk yol arkadaşım. Nedendir bilmiyorum, onu bloğumda da tanıtmak istedim. O, Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı (şurada yorumlamıştım) isimli kitabının karakterlerinden birisi. Aslına bakarsanız kitaptaki ana karakter bile değil ama benim kitaba dair en çok, hatta dürüst olmak gerekirse tek, sevdiğim detay. Bu kitabın filmini izlemedim (açıkçası beni de pek çekmedi) ama filmde Midori'ye hayat veren Kiko Mizuhara'yı da pek severim. Hatta kendisi geçen yıl saçlarımı kestirdiğimdeki ilk günlerimi atlatmamda bana yardımcı olmuştu sağ olsun ahahhahaha. Ah neyse, boşver. (Ama buna rağmen yeniden saçımı çok kısa kestirmek istediğim bir zaman dilimi yaşadım, akıllanmamışım.)
Anlayacağın Midoriyle evvelden de bazı paylaşımlarımız olmuştu. Hatta kendisini kitabı okuduğum ilk dönemde birkaç seferliğine iki lafın belini doğrultma arkadaşım da yapmıştım. Ancak nedendir bilinmez sonra yine canım Aomame'ye dönmüşüm. Yalnız fark ettim de ben Murakami'nin kadın karakterlerini baya seviyorum. Ciddili seviyorum hem de. Kanlı canlı insan olsalar kankam falan olsunlar isterdim o derece seviyorum hani. Buna rağmen Murakami Bey, bence, kadın karakterlerine yeterli önemi göstermiyor. Yani tamam, Aomame bir keresinde bir kitabının ana karakteri (ilginçtir) oluvermişti. Ancak onda da Aomame'nin kodumu oturtturan eril yanını vurgulamadan duramamıştı yazarımız. Şöyle gerçekten agresif veya pasif agresif olmayan güçlü bir kadın karakteri ana karakter hiç yapmamış Murakami (baya da kitabını okumuş olmama rağmen ben hiç rastlamadım). Belki de her ana karakterinde kendini yaşamak istediği içindir, kim bilir... (Bundan çok fazla şüpheleniyorum ama konumuz Murakami değil tabii ki).
Günlük yazarken ''sevgili günlük'' ve türevi bir ifade biçimi kullanmak yerine, kendi seçtiğim bir karaktere (bir yazar, ünlü, sanatçı veya karakter, hatta evcil hayvan, her şey olabilir) yazmayı tercih ediyor ve bunu inanılmaz çok seviyorum. Ben de bunu yapmaya üniversiteye geçtiğim yaz başlamıştım. Sanırım cansız bir nesneye düşünce ve hislerimi aktarmak beni kesmemeye başlamış ki, ben de devreye hayal gücümü sokarak kanlı canlı bir insana anlatırmışçasına yazmışım içimden geçenleri. Bunun benim üstümde birden çok faydası oldu tabi. İlki dediğim gibi canlı bir varlığa anlattığımı düşünmem cansız bir deftere anlatmaktan daha rahatlatıcıydı. Orada biri var hissini falan da hissettiğim yoktu bu arada. Ama yine de ''birine'' anlatmak, ''bir şeye'' anlatmaktan daha hoş geliyordu bana. Evet doğru kelime, hoş. Hoşuma gidiyordu. :)
İkinci ve benim için daha önemli olan sebep ise, ilginçtir, bir yerden sonra sanki anlattığım kişinin bakış açısını benimseyerek veya benimsediğimi düşünerek düşüncelerimi farklı bir bakış açısıyla görebiliyordum. Örneğin, ''Midori benim şimdi bu anlattığım olayda nasıl bir tepki verirdi, bu olay hakkında ne düşünürdü,'' gibi. Açıkçası bu soruları da hiçbir zaman açık açık düşünmedim. (Ki açık açık düşünmek ve hatta bunu düşünüp bir yazı yazmak da verimli olabilir.) Ancak ben daha çok bunları sezgisel olarak farkındalık boyutunda algılıyordum. Bu konu üzerinde İlkay olarak uzun uzun düşünmüyor, adeta bir anda Midori gibi düşünüyordum (Midori'yi temsili olarak kullandım, yoksa onun ne düşüneceğini şu anda tam olarak bilemiyorum :). Sanırım bu da beni bir şekilde pratik biri yapmış. Empatik doğru ifade olmayabilir ancak başkalarının bir konu hakkındaki izlenimlerini algılama yetim bu pratiklerimle hız kazanmış gibi görünüyor.
Midori'ye doğum günümde yazmak istedim. Aslına bakarsanız defterin hiç dokunulmamış sayfası bana öylece bakarken, hatta tarihi yazdıktan sonra bile, Midori'yi seçtiğimden bihaberdim. Aklımda birkaç olası isim olsa da, Midori bunlardan biri değildi. Sonra sanki elim benim bilincimin algılayamayacağı bir hızda bilinçaltımı okudu ve ''Sevgili Midori''sine seslendi. Böylece ilk yol arkadaşım beni boş satırlarda beklemeye başladı. Başlangıçta tutuktum. En son düzenli günlük yazmamın üstünden baya zaman geçti. Yine aralıklı olarak bir şeyler yazdığım olmuştu ama o aralıklar arasındaki zaman dilimleri o denli uzaktı ki, kendimi günlük yazıyor gibi bile hissetmiyordum. Hatta biliyor musun, bazen günlük yazıyor, sonra tıpkı blogdaki sildiğim yazılar gibi sayfaları koparıp atıyordum. O sayfa o defterde kalsın istemiyordum sanırım. O sayfa benimle birlikte zamanda ilerlesin istemiyordum. Nitekim öyle de oldu. Ne yazmıştım hatırlamıyorum.
Her günlüğümün ilk sayfasını günlüğümle tanışmak, son sayfasını vedalaşmak için kullanırım. Ciddiyim, defterim sanki canlı bir varlıkmışçasına ona önce kendini tanıtırım. Evet önce yazarı olan kendimi değil, yazdığım deftere kendini tanıtırım. :) ''Sevgili bilmem ne, sen benim bilmem kaçıncı günlüğümsün,'' gibi. Böylesi dediğim gibi biriyle sohbet etmişim gibi hissettiriyordu. Şimdi de benzer bir şey yaptım ama daha çok o andaki karşılaşmamızı yazdım Midori'ye. Nereden geldiğimi, nereye gitmeyi umduğumu değil; neden orada onunla olduğumu yazdım. O anki his ve düşüncelerimi yazdım. Günlük yazma amacı da aslında budur ancak ben, sanırım :), bir şeyleri inciğine cinciğine açıklayan birisiyim. Günlüğüme bile, ahhhh. :)
Sanırım neden Midori'yi seçtiğimi anladım. Çünkü ondan öğrenmek istediğim bazı şeyler var. Onunla ben benziyoruz biliyor musun sevgili okur. Yani Midori ile ben. Sanırım kendime yol arkadaşı seçerken buna dikkat ediyorum. Kendimde geliştirmek istediğim özelliğe sahip bir karaktere anlatmaya özen gösteriyorum. Bu özellik bende de oluyor, çünkü bende hiç olmazsa ortada gelişecek bir şey de olmaz; ancak öte yandan o karakter o özelliği daha güzel kullanabiliyor. Onun bakış açısına ihtiyaç duyuyorum bu nedenle. Ona yazmak bizi birbirimize yaklaştırıyor. Bir noktada tüm yol arkadaşlarımdan ayrılma nedenimiz de bu oluyor olmalı.
Günlük yazmadığım dönemde blog yazdım. Ama oradaki sesli veya sessiz okurlarıma anlatmak ile, kendi seçtiğim bir imgeye anlatmak arasında da fark var tabii ki. Blog dilimi kullanmam defterlerimde. Daha çok İlkay olurum. Daha şeffaf. Sanırım bugünlerde buna biraz ihtiyaç duyuyorum. Kendimi farklı bir gözle görmek, günlük yazmaya dair sanırım en sevdiğim durum.
bu şarkı geçenlerde durduk yere aklıma gelmişti, çevirisi gelmiş.
Genel Kültür Bilgisi (Boş Beleş) Notuuu: Ayrıca Midori Japonca ''yeşil'' anlamına geliyormuş. Google amca şöyle diyor: ''Midori , sürgünlerin, genç yaprakların veya bütün bitkilerin rengini ifade eden Japonca bir kelimedir. Ayrıca ormanları, doğayı veya çevreyi temsil etmek için de kullanılır.'' Aomame de Japonca ''yeşil bezelye'' demek idi. Murakami yeşil rengini seviyorduysa demek. Neyse Midori ismini beğendim. Güzel nick name de olur bu arada (amanin kapmayın sakınnn :). Aslında biliyor musun bu benim aklıma gelen bir şeydi. Hayır yani Midori adını yeni gözüme kestirdim o değil de :), yani işte kimsenin bilmediği bir kimlikle blog yazmak gibi bir fikrim vardı. Sonra olaylar karıştı tabi ama buraya gelirken de öyle özlemiştim ki blog yazma hissini, kendimi gizleyemedim. E zaten sen nereye sen, bu on metre öteden (yüz demedim ama bak yine iyi attım) kendini belli eden kelime oyunlarınla nereye sen saklanacaktın ki? Zaten yok ben blog komşularımdan ayrı da kalamam. Ama yani ne bileyim, mesela ınstagramım da çevrem tarafından çok bulundu. Neyse bu gezegeni seviyorum sorun yok. Hem sanki İlkay ismi de havalı bir nick name havası da taşıyor :P Yine de bazen Midori adıyla alıp başımı gitmek istemiyor değilim ahahahahha. Tamam gitmicem. Bu konu bir yere bağlanmıyor bu arada, babayyy.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder