Hıdrellez.


''Bu duayı her kim okuyorsa...

Yüzüne, gözüne, yanaklarının ucuna can gelsin. Hücreleri, midesi, içinde düşünceler dönüp duran beyni sağlıkla dolsun. Güneş kirpiklerine dokunsun, göz bebeklerinden kalbine ulaşsın. İçi ışıl ışıl parlasın.

Hayattan korkmasın. Kendini akışa hop diye bırakmayı bilsin. Neşe onu kucaklasın, başından aşağı kova kova şans dökülsün. Sevdikleri hep yanında olsun.

Kafası karıştığında, şüphe tohumları zihin kıvrımlarında oynaşmaya başladığında... gözlerini Toprak Ana'ya çevirsin. Yağmuru izlesin, rüzgara sarılsın. Her şeyin geçeceğini bilsin.

Hırsla, kibirle koşup durmak yerine hayata teslim olmanın gücünü hissetsin. Gökyüzü kadar engin, kar tanesi kadar eşsiz olduğunu hatırlasın. 

Duygularından korkmasın. Küçük bir çocuğun cesaretiyle dinlesin karnının sesini. İçine sinmeyen hiçbir şeye ''evet'' demesin. Kendini köşeye sıkıştırıp ''keşke''lerle, ''ama''larla, ''oysa''larla ruhunu çürütmesin.

Kalabalığın sesiyle arasına mesafe koysun. İhtiyacı olmayan sözlerin kalbine girmesine izin vermesin.

Meyvenin yere düşmesini beklemesin. İstiyor mu? Koparsın dalından. İştahla yesin, afiyet bal olsun.

Geceleri uykuya dalmadan önce sahip olduklarını hatırlasın. Hiçbir şeyi yok mu? Pencereden baksın. Yıldızlar hepimizin, unutmasın.

''Olması gerekenler''le ''var olan'' arasında sıkışırsa, aynaya baksın. Doğa Ana'ya, Gök Baba'ya, Dünya'ya... Aynada ona bakan gözlerin uğruna güvensin.

İnansın, tüm kalbiyle inansın: Güneşin daha parlak doğacağına, bulutların dağılacağına, yağmurun dineceğine inansın. Güzel günlerin geleceğine.

Kendine sahip çıksın. Bu bedende, bu kirpiklerin arasından dünyaya bakarken... Küçük bir çocuğun resim yapışındaki heyecanla. Usta bir şairin kalem tutuşundaki özgüvenle çizsin sınırlarını. Kendi olmaktan korkmasın.

Bu mavi dünyaya yıldız tozu gibi serpilmiş milyarlarca insandan biri olduğunu da, bir su damlasına eşsiz bir okyanus sığdırdığını da unutmasın.

Evini aradığı anlarda kalbine baksın. Kendini yalnız hissettiğinde her kalabalıkta yeri olduğunu hatırlasın.

Bu dünyada kocaman bi' yeri olduğunu, hayal edebildiği her şeyin gerçek olabileceğini bilsin.

Yüzünü güneşe dönsün. Dönsün ki tüm gölgeler arkasında kalsın...''

(alıntıdır).


Not: Bu yazıyı her yıl paylaşıyorum. Vaktiyle bir yerde görüp defterime not almış ve bloglarımın birinde (eskisinde de olabilir emin değilim) paylaşmıştım. Sonra her yıl paylaşır oldum. Kaynak belirtemiyorum bu nedenle ama zaten sosyal medyada da 5 Mayıs yaklaştı mı bu konularla ilgili her hesap yazıyı paylaşıyor, yani zaten her yerde aynısını veya benzerini görebileceğimiz bir yazı. İçime aydınlık bir enerji veren bir yazı. 

Hepimizin dileklerinin en güzel şekliyle gerçekleşmesi dileğimle. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. :)




Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında (Haruki Murakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Pınar Polat,
Yayınevi: Doğan Kitap

Kitap, ilkokul arkadaşı Hacime ile Şimamoto'nun yıllara yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu aslında yalnızca Hacime'nin öyküsü diyebiliriz. Şimamoto'yu yalnızca Hacime'nin gördüğü ve içinde yer ettiği kadarıyla görüyoruz bizler de. Hacime orta yaşlarına gelmiş, görünürde mutlu bir aile ve sevdiği bir işe sahip olmuşken, yıllar öncesini anımsıyor. Tek çocuklu bir ailede büyümenin farklılığını paylaştığı Şimamoto ile birlikte evin salonunda müzik dinlediği o huzurlu günleri. Kendini o huzurdan çok uzakta hissediyor Hacime. Sanki, bir parçası hep on bir yaşlarındaki o uzak günlerde kalmış gibi. Bu hayatta onu yalnızca Şimamoto gerçekten tanıyormuş da, onunla bir daha yollarının kesişmemesiyle birlikte kendinden uzak biri olmuş gibi hissediyor. Kitap boyunca Hacime bizlere çocukluk aşkıyla yaşadıklarından başlayarak aşk hayatı başta olmak üzere otuz yedi yaşına geldiği zamana kadar yaşadıklarını anlatıyor. Hayatında iz bırakan ve hayatlarında iz bıraktığı insanları.

Bu kitabı ilk kez 2017 yılında okumuşum. Kendisi benim Haruki Murakami'den de, Uzak Doğulu yazarlardan da okuduğum ilk kitap olmasıyla yeri bende özel olan kitaplardandı. Ancak yıllar içinde, takdir edersiniz ki, kitabı unutmuştum. Aklımda yalnızca ''o ilk kitap'' bilgisi kalmış, bu durum da kitaba ne zaman bir yerde rastlasam onu uzaktan selamlayıp geçmeme sebep olmuştur. Kitabı bir kez daha okuyacağımı, hele de bugünlerde okuyacağımı bilmiyordum. Ama kitaba kütüphane raflarında bu seferki rastlayışımda içimden bir ses bu kitabı yeniden okumamı söyledi. Bunun özel bir anlamı olmadığını kitabı okuduğumda fark ettim. Bizler, özel anlamları karşımıza çıkan şeylere hikayeler uydurup çoğu zaman kendimiz var ediyoruz bence. Bu pencereden bakarsak, evet, kitabı okumak şu anki ruh halim için anlamlıydı; öte yandan o anlamı var eden de aslında şu anki bendim.

Kitabın konusu çocukluk aşkı. Doğrusu Murakami bence bu konuyu güzel anlatıyor. Hatta ondan beklemeyeceğim kadar doğallıkla ve gerçeklikle anlatabiliyor. Bu kitabı 1992 yılında basılmış. Yazarın bu kitabından sonra basılan diğer kitaplarını da okumuştum; yazarın tarzı zaman içinde biraz değişmiş diye düşünüyorum. Bu kitapta da bence yine bazı sahneler kurguya katkı sağlamadığında bile uzatılmıştı ancak öte yandan yazarın anlatımı genel tarzına göre daha derli topluydu diyebilirim. Özellikle de çevre betimlemeleri çok detaylıydı; kitabı okurken sanki ben de karakterlerle birlikte bir yerlere -örneğin ırmak gezisine- gidiyormuşum gibi hissettim.

Bu kitap bana konusu itibariyle biraz 1Q84'ü anımsattı. İki kitabın konularını işleyiş şekli birbirlerinden çok farklı olsa da, konularının çekirdeği olan çocukluk aşkı teması birebir aynı işlenmişti diyebilirim. Karakterler çocukken karşılaşır ve birbirlerinde iz bırakırlar; sonrasında o iz yıllar boyunca geçmez ve derin bir özleme dönüşür. Öyle ki bu iz, karakterlerin kişiliklerini bile etkiler. Yazarın neden çocukluk aşkı temasına birden fazla kitabında yer verdiğini ve bu temayı çok beğendiğimi biliyorum. Çocukluk aşkı dediğimiz durum, kişiliğimizin en saf anında yaşadığımız bir duygu durum halidir. Duygularımız hayatın ve insanların bize sunduğu kabullerle hiç kirlenmemişken, biriyle kendimizden parçaları paylaşırız ve bu nedenle de büyüdükçe, kendimizi özledikçe, bir parçamızı paylaştığımız diğer kişi sanki benliğimizin bir yanını bize anımsatıyormuş gibi gelir. Yıllar sonrasında o kişi bambaşka biri olmuş olsa bile, hatta biz de bambaşka biri olmuş olsak bile, çocukluğun saflığındaki bir anda bir parçamızı birbirimize vermişizdir.

Hacime de kafası karışık bir adamdı. Aldığı bütün kararlar saçma sapan olan, bencil bir adam. Ancak ona kızamadım; çünkü en azından kendinin farkındaydı. Onun özlediği şey, unuttuğu parçasıydı diye düşünüyorum. Şimamoto etkileyici bir kadındı, o ayrı, ancak Hacime'nin onda gördüğü şey aslında geride bıraktığı, hatalar zincirini başlatmadan önceki kendisiydi. Bu nedenle de Şimamoto'yu yıllar boyunca, ona ulaşmak için hiçbir şey yapmadığında bile, kalbinde taşıdı.

Şimamoto ise, benim kendime çok yakın bulduğum bir karakter oldu. Kendisinden hiç bahsetmeyen bu kadının sahnelerini okurken, onun hislerini derinden hissettiğimi düşündüm. Bunu en son Aomame'de yaşamıştım ama Şimamoto'nun yaydığı enerji bence çok daha gerçekçiydi. Gerçek bir insan gibi. Zıtlıklarla dolu ama kanlı canlı, kırılabilen, güçlenebilen, sadece dışarıdan bakınca görebildiğimiz, gerçek bir insan gibi. Bu nedenle bu karakter beni biraz hüzünlendiriyor. Karakterin hikayesinin derin işlenmemiş olmasını belki bazı okurlar eleştirebilir; ancak benim karakteri sevmemin en önemli nedeni buydu. Açıkçası bunun yazar tarafından da bilinçli bir tercihle böyle yazıldığını düşünüyorum. Şimamoto'yu biz okurlar da tıpkı Hacime gibi onun izin verdiği kadarıyla gördük. Bu kitabın anlatıcısı Hacime'ydi; dolayısıyla Hacime'nin göremediği bir şeyi kitabı okuyanlar da göremez.

Benim asıl derin işlenmediği için üzüldüğüm karakter Hacime'nin lisedeki sevgilisi İzumi'ydi. Çünkü Hacime bile İzumi'yi hiç düşünmedi. Onu düşündüğü sahnelerde bile aslında düşündüğü İzumi değil, kendisiydi. Hacime'yi sadece İzumi'ye yaptıkları için bile asla affedemem. Bu kitapta en çok, belki de tek, acı çeken karakter oydu. En çok güvendiği insanlar tarafından sırtından bıçaklanmış bir kızdı İzumi. Asla eskisi gibi olamayacak olan kişi durmadan kendine acıyan kafası karışık Hacime değil, İzumi'ydi. Çünkü Hacime, onun elinden masum olduğu anların hatırasını çaldı.

Değinmek istediğim son karakter ise Hacime'nin eşi Yukiko. Kendisinin bir cümlesi vardı, şöyle: ''Yola gelmez biri olduğun doğrudur belki. Değersiz biri. Ama beni yine incitebilirsin. Asıl önemli olan nokta bu değil. Hiçbir şey anlamıyorsun. Ve hiçbir şey sormuyorsun'' (Sayfa: 186). Yukiko da Hacime tarafından haksızlığa uğramış kadınlardan birisiydi. Böyle diyorum ama Hacime gerçekten kendinden kopuk bir adam. Bu bir bahane sayılamayacak olsa da, kadınları bilerek incitmiyordu; düşüncesiz ve hissetme kapasitesi dar olan biriydi. Bu nedenle empati kurmayı geçelim, yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden bencilce hareket ediyordu. Düşünmüyordu, düşündüğünde ise kendine acıyordu. Yukiko onun başına gelmiş en güzel şey olabilir; bunun Hacime de gayet farkındaydı. Dahası, Yukiko'ya olan hisleri Şimamoto'ya olan hayali hislerinden daha gerçekti. Yoğun değil, gerçek. Çoğu zaman yoğunluğu aşkla karıştırabiliyoruz. Bunu Hacime'nin karakterinde olmayan insanlar da yapabilir. Travmalarımızı bize yansıtan kişilere karşı yoğun hisler besleme eğilimindeyiz, çünkü onlar hakkında hayaller kurarız. Oysa gerçek, çok daha sade ve huzurludur. Gerçek, hırpalamaz. Hacime, Yukiko'yu seviyordu ancak bu sevgi ona heyecan vermediği için Şimamoto'nun anısının verdiği beklentilere sarıldı.

Çok ilginç, veya belki de değil, bu kitap Murakami'den okuduğum ilk kitap olmasının yanı sıra, şimdi onu ikinci okumamda yazarın en sevdiğim kitabı oldu. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim ama benim beğendiğim bir kitap.

Kitaplarla kalın.


Koralin ve Gizli Dünya (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Niran Elçi,
İllüstrasyonlar: Dave McKean, Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap, Koralin isimli bir kız çocuğunun yeni taşındığı evlerinde yaşadığı macerayı anlatmaktadır. Kaşif ruhlu ve meraklı bir çocuk olan Koralin'in anne ve babası daima meşguldür ve kızlarıyla ilgilenmezler. İlgisiz ebeveynler, adını bile doğru öğrenemeyen komşular ve ona caka satan siyah kedi... Koralin'in canını sıkmaktadır. Evlerindeki girilmesi yasak olan misafir odasının bir köşesindeki kilitli kapı Koralin'in ilgisini çeker. Gündüz tuğla döşeli bir duvara çıkan bu kapı, gece karanlık gölgelerin yeni evlerine giriş yaptığı bir kapıya dönüşür. Kapının ardına geçen Koralin'i kendi evlerinin solgun bir kopyası karşılar. Üstelik bu evde onu soğuk düğme gözleri ve yapmacık bir sevecenlikle diğer anne ve diğer baba beklemektedir. Koralin'in bu kopya dünyadan çıkışı o kadar da kolay olmayacaktır. Kitap boyunca küçük kızın gölgelerden oluşan diğer dünyadaki maceralarını okuyoruz.


Bu kitabı farklı zamanlarda başka bir baskıdan birkaç kez okudum. Hatta en son okuduğumda da şu yazımda yorumlamıştım. Kitabı ilk kez, şimdi de yeniden okuduğum bu müthiş baskısından okumuş olsam da, kitap kardeşime ait olduğu ve kendisi kitabı ödünç verdiği kişiden geri alamadığı için yıllarca kitabın bu baskısını bir daha göremedim (on yıl kadar olmuştur). Geçen gün kardeşimin kitaplarını karıştırırken kitabın bu baskısına rastlayınca hem sevindim hem de şaşırdım. Kendimi adeta eski bir dostumu görmüşüm gibi hissettim. Demek ki ödünç verilip de kayıplara karışmış kitaplar yıllar sonrasında bile bize geri dönebiliyorlarmış. Doğrusu, kardeşimin asırlar sonrasında bu kitabı nasıl geri alabildiğini merak eden bir yanım da var...

Bu kitabı çok seviyorum. Kitabın bu baskısına hele bayılıyorum! Aslında çeviri tamamen aynı; diğer baskıyla arasındaki tek fark kapağın tasarımı ve ciltli kapaklı olması. Ben bu baskının cildini de, tasarımını da hep ayrıca bir sevmişimdir. Hatta kitabı sevmemde bence kitabın bu baskısının kapağının büyük payı var. Kitabın kapağı bile okuruna macera vaadi vermiyor mu baksana şuna bi'!


Neil Gaiman'ın klasik tarzı olan gotik ögeler bu kurgunun da her köşesine yayılmıştı. Hikayeyi bir çocuk öyküsünden çıkarıp bambaşka boyuta taşıyan da zaten yazarın tarzının özgün ve gizemli havası diye düşünüyorum. Kitabın içerisindeki illüstrasyonları da beğenmekle ve kurguya çok yakıştırmakla birlikte, çizimlerin ürkütücü olduğu uyarısını yapmalıyım. Kitabın arka kapağında yazarın bu kitabı için yaptığı kendi yorumuna yer verilmiş. Orada şöyle bir cümle geçiyor: ''İnsanlar kitabı okumaya başladıklarında öğrendim ki, çocuklara macera yaşatan, yetişkinlere ise kabuslar gördüren bir hikayeymiş bu.'' Yazarın bu cümlesine sonuna kadar katılıyorum.

Kardeşim çocukken gerçekten basit şeylerden bile korkabilen bir çocuktu (lunaparktaki oyuncaklara tek binmek, karanlıkta uyumak ve tuvalete giderkenki koridor yolculuğu gibi). Bu kitabı ise korkmadan severek okumuştu. Gölgelerden korkan bir çocuğun, gölgelerle savaşan bir kızın macerasından korkmaması ilginç bir durum. Öte yandan belki de bu nedenle korkmamış olabilir. Bense kitabı ilk okuduğumda liseye gidiyordum. Kitabı ikinci ve sonraki okumalarımda ise üniversite ve işte sonrasındaydım. Şunu söyleyebilirim ki, kitabı ben de çocukken okusaydım gerilmezdim ancak bence de yazarın söylediği gibi bu kitap yetişkinleri daha çok gerebilecek bir kurguya sahip. Çünkü çocuklar bu öyküyü somut bir macera gibi görerek okurlarken; yetişkinler kurgunun soyut kısmına, yani düşünsel boyuta gerek bilinçli, gerek bilinçaltı boyutunda daha çok odaklanma eğilimindeler diye düşünüyorum.

Tüm bu maceralı kurgunun alt metninde ise bizleri hüzünlü bir öykü karşılıyor: Yalnız küçük bir kız. Bu kız, aslında anne ve babasını özlüyor. Diğer evde gördüğü tüm o -başta anne ve babası olmak üzere- ''diğer'' şeyler gerçekten varlar mı yoksa küçük kızın hayal gücünün ürünü mü bunu tam olarak anlayamıyor ve gerçekten yaşanmış olaylar gibi okuyoruz. Ancak bunların karakter için hayali veya gerçek bir macera olmasının okur için temelde bir önemi de yok. Önemli olan, küçük kızın kendi içindeki yalnızlık hissinin verdiği korkuyu, bu ürpertici macera ile aşması.

Kitapta ''diğer'' anne karakterinin gücü gerçeği kopyalamak olarak anlatılıyordu. Diğer anne Koralin'in geldiği dünyayı taklit ederek bir çeşit ''mutluluk simülasyonu'' oluşturmuş ve bu yolla küçük kızın hep yanında kalmasını amaçlamıştı. Mutluluk olarak pazarlanan gerçeklik aslında zamanla çürümeye mahkumdu; çünkü temellenmiş bir noktası yoktu. Koralin bu mutluluk oyununu oynamayı kabul etseydi de bedel ödeyecekti ve bunu biliyordu. Dahası ona yalandan gülümseyen diğer anne baba yerine, onunla yeterince ilgilenemeseler bile gerçek bir sevgiye sahip anne babasını görmeyi istiyordu. Koralin'in bu çakma dünyadan çıkmasını sağlayan da bence buydu: Bağ kurma ihtiyacı.

Gerçek her ne kadar canımızı sıkan kabulleri içerse de, bizi aslında bu kabuller ilerletiyor ve yaşamımızın ''bizim'' olmasını sağlıyor. Bu kitaptaki gibi gerçeğin kopyası olan kusursuz durumlar ise, hep arka planında çözülmeyi bekleyen ve çözülmedikçe ekşiyen asıl gerçeğimizi, görmemiz gereken asıl gerçekliği barındırıyor. Biz onu görmeyi erteledikçe o gerçekler kaybolmuyor; hep orada ama zamanla çürüyen ve daha çok emek vermemiz gereken bir yapıya dönüşüyor. Koralin bunun en başından beri farkındaydı. Kitabı bu kadar ilgi çekici yapanın bu ilginç kurgusundan çok, ana karakteri olduğunu düşünüyorum. Tüm o birbirinden absürt yan karakterlerin arasındaki oldukça sıradan olan bu küçük kızın en benzersiz özelliği ise sorumluluk alma bilincinden doğan cesaretiydi. Gerçek cesaret de böyle bir şey değil midir zaten: Gerçeğin sorumluluğunu almak.

Kitabı bence alt sınır 12 yaş olmak üzere her yaştan okur severek okuyabilir. Kitabın ayrıca 2009 yapımı aynı isimli (Koralin ve Gizli Dünya) bir animasyon uyarlaması bulunmakta. 

Kitaplarla kalın.


Bir Kadın (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Yaşar Avunç,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, bir anne kaybının öyküsünü anlatıyor. Yazar, annesinin vefatı sonrasında bu kayıpla baş edebilmek için annesini bir anne olmanın ötesinde, onu insan olarak ele alıp kelimeleriyle biz okurlarına çiziyor. Bu kitap aslında bir kadının portresi. Düşük sosyal sınıfta dünyaya gelmiş çok çocuklu bir ailenin kızı olarak hayata başlayan, gençliğini savaş yıllarında yoklukla geçiren ve hayatta daima fiziksel ve zihinsel olarak çift boyutlu mücadele etmek zorunda kalmış bir kadının, yazarın annesinin, yaşam öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda kitap, kuşaklar arasındaki farklılığı yansıtması açısından da dikkate değer bir anlatı sunuyor.

64 sayfalık kısacık bir kitap. Kitabın dili de lezzetli olmakla birlikte oldukça yalın. Ancak bu kitap önce küçük çakıl taşlarını gövdeme atmaya başladı, sonlarına doğru ise kendisi bir kaya gibi kalbime oturdu. Hatta ağladım. Uzun zamandır bir kitap beni sadece hikayesiyle ağlatmayı başaramamıştı. Yazarın amacı, annesinin varlığını kelimeler yoluyla kendi gözlerinden yeniden var etmek ve bunu anne, eş, işçi, tüccar vb gibi rollerin ötesinde; bu hayatta yaşamış, var olmuş bir insan olarak diğerlerine de göstermekmiş. Nitekim 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde annesinin ve kendisinin yaşadığı topraklardan fersah fersah uzaktaki bir genç kadının gözlerinden yaşların süzülmesini sağladığına göre yazarın amacına ulaştığını da söyleyebiliriz.

Edebiyat gerçekten büyülü bir ifade alanı. Özellikle de böyle uzak an ve kişileri kalbimin en derinlerinde görebildiğimde, bu büyüye bir kez daha yeniden hayran oluyorum.

Kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep kendi annemle olan ilişkim de vardı. Zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kendi annesiyle veya varsa çocuğuyla olan ilişkisini düşünmeyecek bir okur da yoktur. Bu, başlangıçta her anne-çocuk arasındaki, özellikle de kuşak çatışmasından kaynaklanan, çekişmeymiş gibi görünüyor. Düşük bir sosyal konumdan gelen yazarın annesi yaşamı boyunca ''saygın'' sıfatını sadece toplumsal kabullerin gözünde elde edebilmek için çabalamış, dahası kendi kızı sosyal anlamda toplumda kabul gören daha üst bir statüde, pastanın daha büyük dilimlerini alabilecek konumda, olsun diye tüm hayatını bu amaca adamış bir kadın. Bu tip ikilikler, her ne kadar annenin amacı çocuğunun kendinden farklı bir yaşam sürmesini istediğini sanmasına yönelik olsa bile, beraberinde bir çeşit korku getirebiliyor: Ayrılık korkusunu. 

Özellikle de anneler, babalardan daha farklı ve derin bir şekilde, çocuklarıyla kendilerini aynı bütünün parçaları gibi görme eğiliminde olabiliyorlar diye düşünüyorum. Bu nedenle de çocuklarının kendilerinden farklı bir varlık, bir birey olmalarını, aksini söylediklerinde bile içten bir kabulle karşılamakta güçlük çekebiliyor, direnç oluşturabiliyorlar. Tabi ki çocuklarının iyiliğini, daha iyi şartlarda yaşamalarını bu kitaptaki anne-çocuk örneğinde de gördüğümüz gibi istiyorlar ancak içten içe çocuklarının kendilerinden ayrışmasından da çekiniyor, hatta bundan korkuyorlar. Bahsettiğim ''ayrılık korkusu'' aslında bir nevi, çocuğunu kendi parçası gibi benimsemiş annelerin (her anne böyledir de demiyorum) çocuklarının kendilerinden bağımsızlaşmalarıyla bu ''parçadan'' ayrılma korkularını oluşturuyor. 

Bu kitapta da yazar hissettiği kafa karışıklığını, annesiyle olan ilişkisi üzerinden değil de (çünkü bunu sorgulamak bir çocuk için ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa olsun ''suçluluk'' hissettirme eğilimindedir), annesini bir insan olarak ele almaktan ve bu yolla annesiyle olan ilişkisindeki kendisini görme çabasıyla çözmeye çalışıyor. Bu da bence çok saf bir yerden gelen, belki de kalbimde bir parçanın titremesinde ana neden olan durumdu. Öte yandan bir kadının tüm yaşamını; küçük bir kız çocuğu olduğu, genç bir kadın olduğu, nihayetinde gençliğini özleyen bir kadın ve yaşamaya dair her şeyi zamanla unutmasına neden olan alzheimer hastası bir insan olduğu yılları, neredeyse üç çeyrek asra yayılmış tüm o yılları 64 sayfalık ince bir kitaptan okumak sanırım bana ağır geldi ve bununla baş edebilmek için gözyaşlarımı akıtmam gerekti.

Bu kitaba dair dikkatimi çeken bir diğer durumsa, kadınların farklı yüzyıllar ve hatta coğrafyalarda yaşasalar bile onlara toplum tarafından dayatılan sınırların benzerliğiydi. Kuzey Fransa'da yaşamına başlayan yazarın annesi ile bizim yaşadığımız topraklarda hayata başlamış bir kadının yaşam öykülerini karşılaştırsak eminim yarım kalmışlık anlamında pek çok benzerlik bulabilirdik...

Bu, çok etkileyici bir kitaptı. Çünkü, gerçekti. Gerçek şeylerin büyük harfli ifadelerle anlatılmasına gerek yoktur; kitabın yalınlığı ve açıklığı bile aslında onun etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış Annie Ernaux'un kitaplarından okumayı uzun zamandır istiyordum. Kendisiyle böyle güzel bir kitapla tanıştığım içinse memnunum.

Kitaplarla kalın.


Otuz Yedi (Sezin Karameşe) | Kitap Yorumu

Yazar: Sezin Karameşe, Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Kitap, insanların gözlerinde sayılar gören Deniz'in lanet gibi algıladığı yeteneğinin anlamını çözme öyküsünü anlatıyor. Deniz'in yaşamı, komşusu Bahar'ın gözlerinde kimsede görmediği bir sayıyı görmesiyle değişir; Bahar'ın yaşamı da Deniz'in hayatına girişiyle değişecektir. Deniz ilkokul yıllarından itibaren insanların gözlerinde hep 1 rakamını görmüştür. Bu genellemeye uymayan tek kişi ilkokuldan sınıf arkadaşı Beste'de gördüğü 2'dir. Yıllar sonra Bahar'ın gözlerinde 37 sayısını gören Deniz, yaşadığı durumu Baharla paylaşır. Bahar, gördükleri nedeniyle çıldıracak durumda olan Deniz'e tam olarak inanmasa da ona yardımcı olmayı kabul eder. Kendisi de gözlerinde beliren 37'nin anlamını merak etmektedir. Kitap boyunca karakterlerin 37'nin ve sayıların gizemini çözme macerasını okuyoruz.

Sezin Karameşe'yi lise yıllarımdan beri aralıklı olarak youtube üzerinden takip ediyorum. Önceleri paranormal konulardaki videolarıyla ilgimi çeken biriyken, sonraları samimiyeti nedeniyle videolarını izlemeye devam ettiğim bir youtuber oldu. Zaten kendisi de yaş aldığı ve olgunlaştığı için olacak, zamanla videolarının konuları da değişti. Bu kitabı kendisinin ilk kitabı. Kitapta yazarın youtube içeriklerinde gördüğümüz paranormal anlatıların izleri bulunuyor. Bu nedenle kitabı okumak bana biraz nostaljik hissettirdi diyebilirim.

Kitabı bir ilk kitaba göre başarılı bulmakla birlikte, takdir edersiniz ki kitabın bir edebiyat harikası olmasını da beklememeliyiz. Bir kitaba başlarken beklentimizi kitabın bağlamına göre ayarlarsak, onu daha objektif olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Bu kitap da kafa dağıtmak için okunacak, içerisinde gizem gerilim unsurları barındıran ilgi çekici bir kurguya sahipti. 

Kitabın ilerledikçe açıldığını düşünüyorum. İlk bölümlerinde sanki yazarın kendisi bile ''başlıyoruz bakalım hayrolsun'' modunda, çok da ilerisini düşünmeden yazmaya başlamış gibi bir hava hakimdi. Kitap ilerledikçe kitaptaki dağınıklık kah toparlandı, kah yeniden yayıldı. Kurgudaki bu dağınıklığın sebebi ise bence çok fazla karakterin yer almasıydı. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor: ''Bunu kitabın ana karakteri olarak düşünme. Kitapta 'ana' olan şey karakterler değil olayın ta kendisidir. Siz bu ana olayın baş karakterlerisiniz'' (Sayfa 121). Gerçekten de kitabın tek bir ana karakteri yoktu; kitapta bir ana olay vardı ve o ana olayı yaşayan karakterlerin öyküsünü okuyorduk. Ayrıca yazarın çok karakterli bir kurguya, hele de ilk kitabında, yer vermesini cesaretli bir hareket olarak görüyorum. Çünkü ne kadar çok karakterin öyküsüne yer verilirse, onları merkezde tutmak ve yan olayları ana olaya bağlamak o kadar zorlaşır. Yazarın bu riski alması benim takdir ettiğim bir durum. Ancak tam da bu nedenle ve finalde ters köşe yapmak için kitabın ortalarında gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verildiği için, kitap yer yer ana olaydan kopup dağılmıştı.

Kitapta atıfta bulunulan film olan Vanilla Sky, filmin odak noktasındaydı. Kitap boyunca bu filme yapılan göndermeleri sevmekle birlikte, bence kitabın konusu bu filmden ziyade I Origins filmiyle daha çok örtüşüyordu. Ancak yazar I Origins'i biliyorduysa bile neden referans olarak bu filmi göstermemiş olduğunu da anlıyorum ve kitabın zayıf noktasının tam olarak bu olduğunu düşünüyorum: Yazar finalde ters köşe yapmayı o kadar önceliklendirmiş ki, gelişme kısımlarında zayıflıklar olmasını ikinci planda tutmuş gibi bir sonuç ortaya çıkmış. Bu durum okuma zevkini büyük oranda etkilemiyordu ancak kitap anlatım olarak daha başarılı olabilirdi, aslında kastettiğim bu.

Getireceğim bir diğer eleştiri ise, karakterlerin İzmirli gibi gösterilmeye çalışılmasını zorlama bulmamdı. Kitabın geçtiği şehrin İzmir olması bir İzmirli olarak bana iyi hissettirdi ancak gerçek İzmirliler bilir ki, doğuştan İzmirliler ile İzmir'e sonradan gelen insanlar birbirlerinden çok farklıdırlar. Eğer ki karakterlerin İzmirli olduğu ve olayların İzmir'de geçtiği vurgusu bu kadar baskın yapılıyorsa, kurguda en basit olarak İzmirce kelimelere yer verilmesi İzmirlilik durumunu desteklerdi diye düşünüyorum. Kitabın yazarı da eminim İzmir'e dönemsel olarak -belki tatillerde- gelmiş, gezmiştir ama bilgisinin yüzeysel olduğu aşırı belliydi.

Benim genel olarak beğendiğim, hatta beklentimin üstünde çıkan bir kitaptı. Şunu da unutmamak lazım; yazar bu kitabı yazdığında bile değil, yayınlattığında henüz 25 yaşındaydı. 25 yaşında kendi kitabını yazmak ve üstüne bastırmak, yazarlığa adım atmak bile başlı başına takdir edilesi bir durum. Yazarın bu kitaptan sonra da başka kitapları çıktı. Bu kitabı kardeşimin kitapları arasında görüp okumuştum; yazarın diğer kitaplarını da ödünç alma yoluyla okumayı planlıyorum.

Kitaplarla kalın.


Çizimler\ Mektupları ve Notlarıyla (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Güzin Ayan,
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitapta; şairin kızı Frieda Hughes'un kaleminden çıkmış bir önsöz, Sylvia Plath'ın 1956 yılında yazdığı biri eşine ikisi annesine olmak üzere üç mektubu, 1957 tarihli bir günlük metni ve şairin yine aynı yıllarda yaptığı çizimler yer alıyor. 

Bu kitabı şairin çok yönlü kişiliğini keşfetmek için merakla almıştım. Kızının yazdığı önsözde belirtildiğine göre Plath, ergenlik yıllarında özel olarak resim dersleri almış ve 20'li yaşlarının ilk yarısında yaptığı gezilerinde gördüğü nesne ve yerleri çoğunlukla eskizler olarak çizmiş. Kitapta yer alan çizimler için sanat eseri demek doğru olmasa da, şairin resim yeteneği ve çizimlerin başarısı ilk bakışta bile görülüyor. Şair bu çizimlerinde daha çok ilgisini çeken nesneleri fotoğraf çeker gibi kalemiyle çizmiş. Bu da tam olarak sevgili Sylvia'nın başvurabileceği bir yaratım yolu gibi geliyor bana. Bu, kitaba dair bana buruk da olsa bir gülümseme veren tek şeydi.

Bu kitabı okumak kalbimi çok kırdı. Özellikle de mektuplarında Sylvia'nın eşine olan aşkı, beklentileri ve umutları o kadar parlak ve güçlü ki... Şairin yaşamını ve yaşamının sonunu hazırlayan olaylar silsilesini bilmeseydim, bu ilişkiyi umut verici bir birliktelik olarak bile görebilirdim. Ondan bahsederken hep söylediğim gibi, Sylvia'yı ben hep sanatçı kişiliğinin ve başarısının da ötesinde, parlak bir genç kadın olarak görüyorum. Belki de onun hissetme biçimiyle derinden bağ kurup onu anlayabildiğim için, hissettiği yalnızlık beni hep çok üzmüştür. 

Bu kitabı okurken ise onun aşık tarafını, bu aşkı taşıyamayacak (Ted Hughes hayranları için üzgün değilim) bir adama doğrulttuğu için kalbim kırılmış hissettim. Sylvia'nın aşkının bağımlılığa kaydığını satır aralarındaki cümlelerinden fark ediyoruz ancak ilişkinin başlarında kendisine hayran bir karısının olmasından sevgili Ted Hughes Bey de pek şikayetçiymiş gibi gelmedi bana doğrusu... Sonra ne olduysa özgürlük adı altındaki bir sorumluktan kaçış Ted Bey'e cazip gelmiş gibi görünüyor ki, iki küçük çocuğu ile eşini bir başına bırakıp metresiyle (Sylvia ile hala evli oldukları için metresine sevgilisi diyemem) kendine bir yaşam kurmakta bir sorun görmemiş. Sylvia'nın psikolojik hastalığı veya başka sebepler... hiçbiri benim gözümde kocası Ted'in sorumsuzluğunu aklayamaz, kimse ve hiçbir şey! Adamdan bahsederken bile öfkeleniyorum. Hadi karına, sana bu kadar aşık karına hiç aldırmadın da iki küçük yavrunu da mı gözün görmedi be adam! Neyse, sakinim. Bu bir kitap yorumuydu, doğru. (Ted'in Sylvia'yı ''sadece'' (bu neden yeterli değilmiş gibi!) aldatması, karısını yalnız bırakması bile değil; söylemlerinin de elle tutulacak yanı yok beni asıl bu öfkelendiriyor. Şu yazımın yorumlar kısmında uzun uzun anlatmıştım. Dileyenler o yazımdan okuyabilirler olayları.)

Bana böyle hissettiren esas durum, Sylvia ile aynı noktayı özlememizdi belki de... Biriyle ''biz'' olmak. Biriyle gerçek bir takım olmak, ortaklık ve birliktelik kurmak. Bu ideal, hele de kanlı canlı bir eş olarak yaşamında da olduğu için, Sylvia'ya hatırı sayılır bir süre ilham vermiş. Ancak ne zaman ki bu ilhamı tükenmiş, Sylvia için işler üretici değil, tüketici olduğu bir yöne gitmeye başlamış gibi görülüyor. Ben bu hikayede en çok da çocuklara, özellikle de annesini kaybettiğinde henüz bir yaşında olan ve yetişkinlik yıllarında tıpkı annesi gibi intihar yoluyla yaşamdan ayrılmayı seçen Sylvia-Ted Hughes çiftinin oğulları Nicholas Hughes'a üzüldüm. Bu seçkiyi düzenleyen Sylvia'nın kızı Frieda Hughes'un hisleriyle empati kurabilmem ise mümkün bile değil...

Bu, keyifli ama yazarın yaşamını ayrıntılı bildiğim için benim için hüzünlü bir kitaptı. Sevgili Sylvia kısa yaşamına çok yönlü kişiliğinden oluşturduğu bir sürü tohum ekmiş. Henüz otuz yaşında vefat eden şair, kaşif ruhlu biriydi. Hem kendine, hem de dünyaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir içsel keşif isteğiyle yaklaştığı, onun kendine ve diğerlerinin ona dair anlatımlarında net olarak görünüyor. Ben bu kitaptaki çizimlerine baktığımda da aynı durumu düşündüm; çizimleri de tıpkı şairin her yana ilerlemek için büyük isteği gibi, bir tohum ama büyüme fırsatı bulamamışlar... Bunlar güzel çizimler ancak onlara bakınca şairin yaptıklarının doyumunu değil, potansiyelinin eksik kalışının hüznünü hissettim.



Şairin hayranlarına ve çizime ilgisi olanlara önerebileceğim bir kitap. Kitap özelinde getirebileceğim öznel eleştirim ise, kitapta şairin kaleminden çıkmış daha çok mektup görmek isterdim. Madem kitapta şairin sadece çizimleri değil, mektuplarından parçalar da yer alıyor; o halde birkaç mektubuna daha yer verilmesi kitabı zenginleştirirdi diye düşünüyorum. Bunun dışında genel olarak beğendiğim bir kitap. Ara ara karıştırılacak, göz atılacak kitaplardan.

Kitaplarla kalın.


Karakura'nın Düşleri (Hanzade Servi) | Kitap Yorumu

Yazar: Hanzade Servi, Resimleyen: Volkan Korkmaz,
Yayınevi: Tudem Yayınları

Kitap yedi korku öyküsünden oluşuyor. Bu öyküler çocukların ana karakter olduğu gizemli olayların yaşandığı kurgulara sahipler. Kitap bir çocuk kitabı olduğu için öykülerdeki korku ögeleri basit düzeyde tutulmuş ancak bu halleriyle bile beni germeye, ah tamam!, korkutmaya yettiler diyebilirim. Hatta öyle ki kitabı okurken zihnimin arka planında ufaktan bir Carry on Wayward Son da çalıyordu.

Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi çocuk korku edebiyatı ülkemizde yaygın olmayan bir alan. Korku türü deyince aklımıza basit anlatımlı tekdüze kurgular gelebilir. Ancak bu öykülerdeki kurgularda gerçekten var olan halk hikayelerinde olan inanışlar kurguların omurgasını oluşturuyor. Bu da olaylara çok boyutluluk ve gerçekçilik katarak merak unsurunu canlı tutmuş. 

Kitaba dair getirebileceğim eleştiri ise, kitapta dönemine göre çocuk ve gençler arasında popüler olan (kitabın ilk baskısı olarak 2015 yılı gösteriliyor ancak daha erken tarihte yazılmış) sanatçılar, uygulamalar ve hitaplara yer verilmiş. Kitabın basım tarihinin üstünden bile 11 yıl geçtiği için vaktiyle hoş dokundurmalar olan bu ifadeler günümüz için demode kalmış. Ben özellikle çocuk\ genç kategorisindeki kitaplarda güncel hayatla paralel giden kullanımlara yer verilmesinin çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırması bakımından faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ancak aradan zaman geçince, zamanımızda da popülerlik anlık bir hal olduğu için bu kullanımlar etkisini yitiriyor. Örneğin bu kitabı şimdi okuyacak 12-13 yaşlarındaki bir çocuk (daha küçük yaş grupları korkabilir) One Direction, facebook vb gibi kullanımlarla bağ kuramaz.

Diğer bir eleştirim ise, kitaptaki öykülerin çok net bir çizgide olmasıydı. Özellikle de Perizad'ın Kardeşi öyküsünde gördüğümüz gibi aile bireyi kaybı ve yas konusu çocuk kitaplarında yer almalı, çünkü bu konu hayatın bir gerçeği. Çocuk kitabı demek sadece hayatın iyi, güzel yanlarını yansıtan kurguları işlemek demek değildir; hayatın acı verici noktalarını da yaş grubu düzeyine uygun bir anlatım ve kurgu akışıyla bir hayat gerçekliği olarak vermek gerekir. Ancak bu öykülerde, korku-gerilim teması ön plana alındığından, bence bu duruma incelikle yaklaşılmamıştı. Bazı çocuklar için bu tip konular hassasiyet taşıyor olabilir. Bu duruma çocuk kitaplarında ayrıca özen gösterilmeli.



Kitabı gece okuduğum ve öyküler çok akıcı olduğu için kendimi sanki gece televizyonda denk geldiğim korku filmlerini izliyor gibi hissettim. Yukarıdaki fotoğraflarda da yer verdiğim üzere bence kitaptaki resimler bile ürperticiydi. Bu arada abartmıyorum gerçekten hakkını veren, insanı ürperten öyküler. Bir yetişkin için basit kurgulu olmakla birlikte, mistik anlatılardan ilham alarak temellendirilmiş kurgular oldukları için okura gerçeklik hissini de geçirebilen öyküler.

Hanzade Servi, kardeşimin çocukluk yazarıdır. Hatta kardeşimde bulunan yazarın tüm kitapları da onun adına imzalıdır. Karakura'nın Düşleri benim yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Kardeşimin kitapları arasından dızladığım diğer kitaplarını da okuyacağım. :)

Kitaptaki yedi öyküyü de genel olarak beğendim ve etkilendim diyebilirim. Ama özellikle de kurgu olarak ayrıca başarılı bulduğum öyküler; Cadının Sadık Yardımcısı, Sakın Kapıyı Açma ve Karakura'nın Düşleri isimli öykülerdi. Bu öyküleri daha önde tutma nedenim, salt korku temasında yazılmamış olup gizem ve gerilim boyutunun da yüksek olmasıydı. Son Doğum Günü, Duvarın İçindekiler, Hortlak Gören İspinoz ve Perizad'ın Kardeşi isimli diğer öyküler ise korku ögelerinin daha baskın kullanıldığı ancak kurgu olarak daha zayıf bulduğum öykülerdi.

Benim ilgiyle okuduğum bir kitap oldu. Ancak benim bile öykülerden ufaktan korktuğumu düşünürsek, yaşı daha küçük olan çocukların da korkması kaçınılmaz olur. Kitap ergenlik düzeyindeki çocuklar için daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Aynı şekilde sizler de bir yetişkinseniz ve korku-gerilim türünden hoşlanıyorsanız bence kitaba bir bakabilirsiniz. Çocuk kitabı deyip geçmeyin derim. Korku temasında gerçekten başarılı öykülerdi.

Kitaplarla kalın.


Pollyanna (Eleanor H. Porter) | Kitap Yorumu

Yazar: Eleanor H. Porter, Çevirmen: Handegül Demirhan,
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap, babasının vefatıyla birlikte hayatta kalan tek akrabası Polly teyzesinin yanına taşınan küçük bir kızın, Pollyanna'nın öyküsünü anlatmakta. Annesini çok küçükken kaybetmiş bu küçük kız, babasıyla birlikte uydurduğu mutluluk oyununa sarılarak yoksulluk, kimsesizlik ve yalnızlıkla mücadele yöntemi geliştirmiştir. Kitap boyunca Pollyanna'nın, teyzesinin yanında başladığı yeni yaşamında hayata gülümsemeyi uzun yıllar önce bırakmış sert mizaçlı teyzesi başta olmak üzere tüm kasaba halkına yaşamdaki güzellikleri keşfetmeyi öğretme öyküsünü okuyoruz.

Çocukluğumdan beri bildiğim ancak her nedense bugünüme kadar okumamış olduğum bir çocuk kitabını okudum. Kitabı seveceğimi hızla göz attığım kitap rafları arasında kitabın adını gördüğüm an anlamıştım. Nitekim öyle de oldu; kitabı kah gülümseyerek, kah gözlerim dolarak -bazense ikisi aynı anda- ve aynı zamanda büyük bir ilgi ve merakla okudum.

Pollyanna zorluklar içinde büyümeye çalışan bir çocuk. Bu zorluklarla baş etme yöntemini ise hayatta en sevdiği insanlardan biriyle birlikte, babasıyla, geliştirmiş. Pollyannacılık günümüzde olumsuza yakın bir anlama gelecek şekilde kullanılan bir tabir. Oysa bu kavrama isim veren karakter olan Pollyanna'nın yaptığı şey körü körüne bir iyimserliğin ötesinde, mutluluğu dış dünyada aramayı bırakıp içinden dışına yansıtmakla ilgili.

Pollyanna dış dünyadaki zorluklar ve hatta güzelliklerle bile değil; bu durumların geneline yönelik kendi bakış açısını yönetme becerisini geliştirmiş ve üstüne bunu çevresindeki yaşamından memnun olmayan ve bunu düzeltme çabasında da olmayan diğerlerine de ''mutluluk oyunuyla'' öğretmiş bir çocuk. Pollyanna kendisi çok zor zamanlar geçirdiğinde ve kendisini ona babasını da anımsatan çok sevdiği ''mutluluk oyununu'' oynayamayacak durumda bulduğunda bile, diğerlerinin mutluluk oyununu oynamakta başarılı olmalarından mutlu olabilecek bir çocuktu. Yani Pollyanna mutluluğa açık bir insandı.

Bazı insanlar mutluluğa kapalıdırlar. Pollyanna böyle insanlarla kitap boyunca sıkça karşılaştı. Mutluluğu görebilen insanların böyle insanlara enerjilerini vermelerini de açıkçası artık doğru bulmuyorum ancak Pollyanna bu konuda da oldukça başarılıydı. Herkesin; en somurtuk, aksi ve ben bilirimci tavırlıların bile; içindeki parlamak isteyen noktayı sabırla buluyordu. Bu, gerçek bir yetenek diye düşünüyorum; en azından benim Pollyanna karakterine hayranlığımın asıl sebebi, içindeki mutluluk sebeplerini kolayca bulmasından öte, diğerlerinin parlamak isteyen parçalarını bulmak konusundaki doğal yeteneğiydi diyebilirim.

Benim de bir mutluluk oyunum vardı. Bu oyunda Pollyanna kadar başarılı olduğumu söyleyemesem de, ikimizin de oyunlarının çıkış noktası birbirine benziyor gibi görünüyor. Benim mutluluk oyunumun ismi yıldız bulmacaydı. En kirli ışıklarla dolu puslu gökyüzüne bile dikkatle ve sabırla bakarsanız, mutlaka bir yıldızın parladığına şahit olursunuz; ardından bir başkası daha, bir başkası, bir başkası ve bir başkası... Ve işte artık her şeye rağmen yıldızlı bir gökyüzünü görebiliyorsunuz.

Büyük küçük herkese önerebileceğim, çok güzel bir klasik.

Kitaplarla kalın.


Yuan Huan'ın Kulübesi (Miyase Sertbarut) | Kitap Yorumu

Yazar: Miyase Sertbarut, Çizer: Zülal Öztürk,
Yayınevi: Tudem Yayınları

İlhamilerin yeni Türkçe öğretmenlerinin verdiği ödev fazlasıyla zordur: Kitap okumak! Her hafta sınıfta bir hikaye anlatma ödevleri olan altıncı sınıf öğrencileri bu yeni düzene alışamaz. Her hafta nasıl kitap okuyacağı konusunda kara kara düşünen İlhami, arkadaşları Zümrüt ve Caner ile yaptığı park turunda dağılmış bir sirkten arta kalan gizemli bir telefon kulübesi bulur. Bu eski kulübedeki telefonu farklı kılan, ahizenin öte tarafından kendiliğinden ses gelmesidir. İlhami'ye derste anlatması için ihtiyacı olan öyküleri anlatan bir ses.

Kitap okumaktan hoşlanmayacağını düşünen İlhami, her okul çıkışı ve öncesinde soluğu bu telefon kulübesinde alır. Arkadaşlarından sır gibi sakladığı hikayeler anlatan telefon sayesinde, Türkçe dersinden yüksek notlar alır. Ancak zamanla İlhami yüksek notlar almakla değil, hikayelerle ilgilenmeye başlar. İlhami, merak eder. Kitap boyunca okumayı sevmeyeceğine inanmış çocuklara kurgusal dünyaların büyüsünü gösteren telefondaki gizemli anlatıcının öykülerine misafir oluyoruz.

Kitabı çok severek, gülerek ve büyük bir merakla okudum. Bu kitabı bana çok tatlı bir kütüphane görevlisi önermişti. Biraz da bu önerinin güvencesiyle kitabı okumaya başladım. Kitabı beğeneceğimi düşünsem de, okurken bu kadar eğleneceğimi ve kendimi kitaba kaptıracağımı düşünmemiştim.

Kitabın ana karakteri okumayı sevmeyeceğine yönelik inanç geliştirmiş bir çocuk. Ancak bu çocuk, dinlediği öykülere doymayarak ardı ardına hepsini ve dahasını öğrenmek istiyor. Okumak, bir çeşit keşif. Okumayı sevmediğine inanan çoğu kişinin ortak noktası bana göre keşfetmeyi bırakmaları. Hem de en başında! Bazı öyküleri sıkıcı bulabiliriz; çünkü insanız, hepimiz farklıyız ve bu öyküler bizim ilgi alanımızla örtüşmeyebilir. Hatta, evet, gerçekten ''sıkıcı'' bir anlatımla bile ifade edilmiş olabilirler. Önemli olan, sabretmek ve aramaya devam etmektir. Bu nedenle zaten özellikle çocuklar olmak üzere bireylerin gelişim düzeyleri ve ilgi alanları göz önüne alınarak kitaplar yazılmalı ve önerilmelidir.

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer durum ise yapay zeka. Kitabın arka kapağında da ifade edildiği üzere: ''Yapay zeka edebiyatı reddetmez, yeter ki edebiyat onu reddetmesin.'' Yaşadığımız çağ, içinde bol çeşitliliği barındıran bir çağ. Evet, eskiden zor olan, aranması gereken pek çok şey artık elimizin altında. Bu durum da bireyleri, özellikle de çocukları hazıra ve kolaya alıştırma, dahası çabuk sıkılma eğilimine itebilir. Ancak yapay zeka korkulması veya reddedilmesi gereken bir durum değil; hayatımıza yararlı olabilecek şekilde uyumlandırılması gereken bir gerçekliktir. Yapay zeka destekli eğitim son yıllarda ön plana çıkmakla birlikte, yapay zekadan çeşitli etkinlikleri oluşturmak için eğitim öğretim alanında yararlanılmaktadır.

Yapay zekayı edebiyat ile uyumlandırma noktamız tabi ki kurguları bir makineye yazdırmak değildir, olmamalıdır. Bunu günümüzde yapan ve kitapları çok satanlara girerek paraya para demeyen (özellikle yabancı yazarlarda bunu gördüm ama yerlilerde de varsa bilemem...), işi edebiyattan alıp ticarete çeviren yazarlar da var. Onların yaptıkları düşüncelerini bir makineye satmak benim gözümde. Hayatta bence en kıymet vermemiz, sahip çıkmamız gereken şeylerden biri de, özgünlüğümüzdür. Çünkü özgün üretim olmazsa, kendimizi ne kadar kandırsak ve kolaya kaçmak rahatımıza gelse de, zamanla tüketicilerden ibaret oluruz ve iş özgün benliğimizi kaybetmeye kadar bile varabilir. Çağımızın bence en büyük sorunlarından biri de bu, evet abartmıyorum ve çok samimiyim, bu sorun: Özgünlüğümüzün değerini bilmemek.

Kitapta yapay zekanın edebiyat ile birleştirilmesi, özgünlüğün korunması fikriyle bir arada verilmişti. Yapay zeka öyküleri yaratmak için değil, dağıtmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Öyküleri var edenler, insanlardır. Bu var olan öyküleri daha fazla insana ulaştırma konusunda ise yapay zeka ile işbirliği yapabiliriz.

Kitabın çocuk dünyasını eğlenceli, anlamlı ve merak unsurunu ön planda tutan bir kurgu zinciriyle işlemesi en beğendiğim noktası oldu. Okumaktan hoşlanan ya da hoşlanmayan tüm çocukların ve yetişkinlerin sevebileceğini düşündüğüm, çok keyifli bir kitaptı. Yazarın başka kitaplarını da mutlaka okuyacağım.


Bu kitaptaki çizimlerin tarzında da hafif karanlık bir atmosfer hissedilse de, geçen yazdığım Masal Koleksiyoncusu isimli kitabın yorumunda (yorum yazım burada) eleştirdiğim çocuk kitapları için uygun bulmama durumunu bu kitapta yaşamadım. Çünkü önemli olan aslında kitabın bağlamıyla örtüşen çizimlere uygun yaş grubuna göre yer vermek diye düşünüyorum. Yani çizimler sevimli veya renkli olmak zorunda değil; yaş grubuna ve bağlama uygun olmak durumundadır. Bu kitaptaki çizimleri dolayısıyla beğendim.

Kitaplarla kalın.


Masal Koleksiyoncusu (Nihan Temiz) | Kitap Yorumu

Yazar: Nihan Temiz, Resimleyen: Meltem Şahin,
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

Kitap; yaz tatili, çocukluk arkadaşlıkları ve masalların iç içe geçtiği bir kurguya sahip. Nazlı, Mert, Alper ve Gözde aynı sitede yazlıkları bulunan dört arkadaştır. Yaz tatillerini paylaşan bu dört çocuk bir yaz akşamında sıkılmış bir şekilde macera aralarken Koleksiyoncu isimli bir tekneyi fark ederler. Bu teknenin bir tekne için alışılmadık isminden, elindeki kağıtları okumak dışında başka bir şeyle ilgilenmeyen sahibine kadar her şeyi çocukların çok ilgisini çeker. 

Bu tekne, masal koleksiyonu yapan yaşlı bir gezgine aittir. Bu gezgin adam çeşitli kıyılara yaklaşarak masallarını onları merak edenlere anlatır ve yeni masallar toplar. Bizim yaz ekibi başlangıçta masalları ''çocuk işi'' olarak görseler de, zamanla masalların büyüsüne kendilerini bırakırlar. Kitapta koleksiyoncunun çocuklara anlattığı dört, çocukların koleksiyoncuya anlattığı bir masal yer alıyor. Bu masallarda kitabın ana karakterleri olan çocukların kişiliklerine ve yaşamlarının ileriki yıllarına bir çeşit ışık tutulduğunu görüyoruz.

Kitabı fazla bir beklentim olmadan kütüphaneden seçsem de, kitap daha ilk sayfasından beni kendine bağlamayı başardı. Çocukların gündelik yaşamlarını konu edinen çocuk kitaplarını hep ayrıca bir seviyorum ve yazmanın ayrıca zor olduğunu düşünüyorum. Fantastik temada çocuk kitaplarını yazmanın da kendince zorlukları olsa da, bu tip kitaplarda yazar düşsel anlatının bilinmezliğine sığınabilir. Ancak direkt olarak çocukların gündelik yaşamını anlatan kitaplarda yazarların gözlem güçlerini ve çocukların düşünce ve düş dünyalarına duyarlılıklarını ayrıca güçlü bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu kitaba dair en sevdiğim durum da konusundan ziyade, ki masallar üzerinden bir kurgusal akış oluşturmak gerçekten hoş bir fikir, çocukların kendi iç dünyalarını ve bunun dış dünyalarına yansımasını ele alma şekli oldu. Bu noktada yazarın biyografisine değinmekte de yarar var. Yazar lisansını psikoloji, yüksek lisansını gelişim psikolojisi alanında yapmış. Çocukların dünyasını bu denli doğallıkla yansıtabilmesinde muhtemelen bu da etkilidir.


Bu arada bu yine en iyilerinden birisi.
Ben genel olarak bu çizimlerdeki depresif havayı ve
özellikle de mayolu çizimleri beğenmedim.
Ama tabi ''ben'' beğenmedim.

Kitabın konusundan anlatımına, masallarından karakterlerine kadar her şeyini beğendim. Ayrıca kitabın dil anlatım yönünden de zengin olduğunu düşünüyorum. Çocuk kitabı diye bir kitabın anlatımının sadelik adı altında basit olması gerekmiyor. Sıfatlar ve zamirlerin doğru ve ölçülü kullanımıyla, kitapta yer alan atmosfer ve karakter portreleri çocuk kitaplarında da bence zengin bir dille anlatılmalı. Kitaba dair beğenmediğim tek şey çizimleri oldu diyebilirim. Bunun nedeni çizimleri ''kötü\ başarısız'' bulmam değil, ki zaten çizim konusu benim uzmanlığım da değil. Çizimleri gerek çizim stili, gerekse teması bakımından bir çocuk kitabı için uygun bulmadığımı söyleyebilirim. Sanki bir edebiyat dergisinde gördüğüm depresif yazıların illüstrasyonları gibiydiler. Kitap kapağına da bayılmadım ancak en azından renkli diye yine bir oluru görünüyor. Çizimleri de beğenseydim, özellikle de ortaokul seviyesindeki çocuklara kesinlikle önereceğim bir kitap olurdu. 

Kitaplarla kalın.


Kiraz Hanım'ın Mutfağı (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Gonca Özmen,
Resimleyen: David Roberts, Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitap; Yatak Kitabı, Hiç -Önemli- Değil Elbisesi ve Kiraz Hanım'ın Mutfağı olmak üzere üç çocuk öyküsünden oluşuyor. Bu öyküleri yazar kendi çocuklarına anlatmak için kaleme almış. Öykülerin genelinde yazar, şair yönünün kelime cambazlığını kullanarak şiirsel bir üsluba yer vermiş. Öte yandan kitaptaki ilk öykü olan Yatak Kitabı direkt olarak şiir-çocuk şarkısı formunda yazılmış. 

İlk öyküde uzay mekiğinden, dilediğimiz zaman istediğimiz yiyecekleri yiyebileceğimiz gibi çok çeşitli yatak çeşitlerine yer verilirken; ikinci öyküde Max isimli evin en küçük oğlu olan bir çocuğun en büyük dileği olan takım elbise sahibi olmasının öyküsünü ve kitaba da ismini ve kapak resmini veren son öykü Kiraz Hanım'ın Mutfağı'nda ise yaptıkları işleri değiştirmek isteyen ev aletlerinin yaşadıklarını okuyoruz.

Sylvia Plath genel olarak depresyonuyla bilinen bir şair-yazar. Oysa onun adı geçtiğinde hep söylediğim gibi ben onun herhangi bir fotoğrafına baktığımda hep ışıl ışıl bir genç kadın görüyorum. Bu kitabında da içindeki o parlak yanı çocukların hayal evrenine uygun bir şekilde yansıtmış. 

Öykülerin geneli gerçekten ilginç bir yazım stili ve kurgusal akışla kaleme alınmış. Yazarın özgün kişiliğini bu öykülerde görmek mümkün. Kitabı okurken aklımdan hep ''tam da seslendirmeye uygun öyküler'' tanımlaması geçti. Bu öyküleri iç sesimizle okurken gerçekten biraz garipseyebiliriz ancak sesli bir şekilde ifade ettiğimizde dil anlatımdaki coşkulu havanın da etkisiyle öyküler adeta canlanıyorlar. 

Küçük çocuklara uykudan önce, büyüklere de yaşamda boşluk bulma anında eşlik edebilecek kısacık ama oldukça sevimli bir kitap. Ayrıca kitabın içerisindeki illüstrasyonları da çok sevdim.

Kitaplarla kalın.


Kairos (Jenny Erpenbeck) | Kitap Yorumu

Yazar: Jenny Erpenbeck, Çevirmen: Regaip Minareci,
Yayınevi: Can Yayınları

Anımsadığımız tüm anlar, bizi o ana götüren anların toplamından ibarettir. Zaman geçtiğinde ise geriye yalnızca, bu anlar bütününün tutunabileceğimiz parçaları kalır. Katharina çalışma odasındaki iki kolinin varlığını görmezden gelmeyi bıraktığında, biz okurlar da onun 1986 yılından 1992 yılına kadarki süreçte yaşadıklarını öğreniyoruz. İkili perspektiften ilerleyen akışın ön yüzünde Katharina'nın Hans ile olan ilişkisini, arka planda ise Berlin Duvarı'nın yıkılma sürecindeki olayları okuyoruz.

Katharina ile Hans'ın ilişkileri yağmurlu bir gündeki tanışmalarıyla gerçekleşen tesadüfün değil, onları bir arada durmaya iten isteğin nedenlerine bağlı gelişmişti. Tanıştıklarında Katharina 19 yaşında bir genç kızken, Hans ondan 34 yaş büyük bir adamdı. İlişkileri ilk gün Hans'ın evinde başladı. Böylece Katharina, daha kendi benliğini keşfedemeden Hans'ın iradesine bağlandı. Kitapta Almanya'daki siyasi-toplumsal olaylar ile Katharina ve Hans'ın ilişkisi arasında saç örgüsüne benzeyen bir iç içelik hakim.

Kitap, ilk koli ve ikinci koli olmak üzere iki kısma ayrılıyor. İlk kısımda genç Katharina'nın Hans ile bütünleşen varlığını okuyoruz. Bunun sağlıksız bir ilişki olduğu en başından belli. Bu noktada Katharina'yı Hans'a bağlayan nedenleri net bir şekilde görüyoruz. Katharina için evli bir adamla birlikte olmak hiç sorun olmamıştı. Bunun en büyük nedeni ise bu adamın ona göstermelik bir dürüstlükle yaklaşması ve sorumluluk almayacağını ifade etmesi; buna karşın bu genç kızı karısıyla olan özel alanına kadar çekmesiydi. Katharina Hans'ın eşinin olmadığı anlardaki boşluğa yerleştiği için, adamın (bu kelimeyi yazmalıyım üzgünüm) metresi olma fikrini kolayca kabullendi.

Bu noktada sanırım kültürün de etkisi vardı diye düşünüyorum. Çünkü bu en baştan yanlışlıklarla örülü ilişkiyi Katharina'nın ailesi dahil tüm çevresi en ince ayrıntısına kadar biliyor ve üstüne destekliyorlardı. Katharina'nın babasından bile on yaş büyük olan Hans, Katharina'yı ilk kez gördüğünde Katharina, doktora öğrencisi annesinin kucağındaki küçük bir kızdı. Bu noktada işler iyice rahatsız edici bir hale bürünürken, Katharina dahil hiç kimse olayın rahatsız ediciliği bir yana, henüz yaşamını hiç yaşamamış on dokuz yaşındaki bu genç kız ile hayatın çemberine tur bindirmiş 50'li yaşlarındaki bu adamın ilişkisini sorgulamıyordu. Hans'ın karısı Ingrid hariç. O bile, Ingrid bile, bir noktada bu ilişkiyi kabullendi.

İkinci koli başlıklı kitabın ikinci yarısında ise bu ilişkinin tehlikesinin açıkça ortaya çıktığı sahneleri okuyoruz. Katharina artık kendini Hans üzerinden tanımlayan bir noktaya gelmişken, Hans bunu tabi ki kullanıyordu. Hans narsist bir adam. Zaten kendisinden 34 yaş küçük, henüz çocukluktan bile tam çıkamamış birisine ''aşk'' beslediğini iddia eden birisinin niyetinin iyi olmayacağı da apaçık bellidir. Hans Katharina'yı açık açık manipüle ederken ve onu her seferinde suçluluk psikolojisinden yakalayıp terk etmekle tehdit ederken, öncesinde kendi yaptığı şey, Katharina'yı kendi yaşamında önemli olduğuna inandırmak ancak buna karşın asla tek olmadığını anlamasını sağlamaktı. 

Bu genç kıza o zamana kadar sevgilisi olan her kadınla olan ilişkisini uzun uzun anlatan bu adam; Katharina'nın başka bir şehirde eğitim almasına bozulan, orada yakınlaştığı gençle yaşadıklarını -üstelik kendisi karısından karısı istediğinde bile asla boşanmayacağı halde- defalarca kızın yüzüne vuran, hatta ona kendi özel anlarını yaşamak kisvesi altında fiziksel şiddet uygulayan; isteklerini dayatan, genç kızdan kendi projelerini gerçekleştirmek için ''ilham'' alan ve üstüne kızın ailesi dahil kızın varlığına dair her şeyi küçümseyen ve bu nedenle de onu kendi istediği gibi gören, kızın gelişmemiş benliğinin kendi avuçlarıyla şekillenmesini gerçekleştiren biriydi. Tüm bunları o kadar doğal bir akışta yapıyordu ki, zamanla Katharina kendisinin Hans'tan ayrı bir varlığı olabileceğine inanamaz hale geldi.

Kitabın ilk yarısında Katharina'nın düştüğü durumun tehlikesini görmekle birlikte, itiraf ediyorum, ona üzülmedim. Metres olmayı kabul etmiş, dahası bunu gerçekten istemiş bir kıza üzülme yetisine sahip değilim. Üstelik Katharina'nın Hans'ın karısına ve çocuğuna yaptığı haksızlıklar o kadar büyüktü ki... Katharina ne yaşarsa yaşasın hak ediyor diye bile düşünmeye yakındım. Ancak bu adam, özellikle de kitabın ikinci yarısında, kendi psikolojik bunalımının da artışıyla ve yetersizlik hissiyle birlikte kızın üstündeki hakimiyetini o kadar çok arttırmıştı ve artık bunu sinsice bile değil, ayan beyan yapıyordu ki, kendimi Katharina'ya üzülürken buldum... Tüm bunlar olurken, Hans'ın ne mal olduğu bu kadar apaçıkken, kızın çevresindeki ne bir aile üyesinin ne de bir arkadaşın ''kızım iyi misin, ayrılsanaa!'' diyerek şu kızı şu nalet adamdan kurtarmamalarını hele asla anlayamadım.

Katharina kendini keşfettikçe Hans'tan uzaklaşıyor ve Hans da ters psikolojiyle sanki uzaklaşan Katharina değilmiş de kendisiymiş gibi kızı manipüle ederek kendini kız için ''vazgeçilmez'' yapıyordu. Gerçekten nefret edilesi bir adamdı. Entelektüel yönden gelişmiş bu adam, kendi küçük burjuva yaşamının sınırlarında halkın yaşantısı hakkında tepeden bakan görüşlere sahipti. Zaten bu adamın tepeden bakmadığı kimse de yoktu ya neyse... 

Özetle kitap, toplumun belleğinin kırılganlığına gönderme yaparak genç bir kız ile yetişkin bir adamın sağlıksız ilişkisinin değişen zamanla birlikte değişen, kırılganlaşan ve silinen izlerini anlatıyor. Kitabın dilinin çok lezzetli olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Hatta öyle ki, kitabın anlatımı bu kadar başarılı olmasaydı kitabı hayatta okuyamazdım. Kitabı okurken sinir krizine girmediysem bunun tek nedeni yazarın anlatımının gücüne hayranlığımdır...

Benim için bu yılın favorilerine girmiş, rahatsız edici noktalarını bile farklı bir perspektiften görmemi sağlayan ve tam da bu nedenle çok beğendiğim bir kitap oldu.

Kitaplarla kalın.


Define Adası (Robert Louis Stevenson) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Louis Stevenson, Çevirmen: Nurettin Elhüseyni,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Korsan dediğimizde aklımızda canlanan göz bantlı, papağanlı, kancalı, tek bacaklı vb gibi özellikleri simgeleyen korsan tiplemesinin oluşturulduğu kitap olan Define Adası'nı nihayet okuyabildim. Bu kitabı çocukken de görmüş, duymuş, üstüne merak etmiş ancak her nedense okumamış(t)ım. Nasip bugünümeymiş diyelim. 

Kitap, Bill isimli yaşlı bir korsanın konaklamak üzere tenha bir pansiyona yerleşmesiyle başlıyor. Görünümüyle bile tekinsiz biri olduğunu belli eden bu alkolik korsan, beraberinde getirdiği sandığında bir define haritası taşımakta ve diğer korsanlardan saklanmaktadır. Kitabın anlatıcısı ve pansiyon sahibinin oğlu olan Jim, çocukluk yıllarında yaşadığı bu macera ile biz okurlara, korsanın gelişinden itibaren başlayıp ıssız bir adada korsanlarla birlikte bir definenin izini sürme yolculuğunu anlatıyor. İhanet, entrika, kaos, çarpışmalar... Kitapta farklı karakter tiplemeleri üzerinden insan davranışlarının kendi çıkarları için bürünebildiği halleri de gözlemliyoruz. 

Kitabı okumaya başladığımda bana çocukluğumu anımsattığı için bir çeşit coşkulu hal içindeydim. Ancak kitap aktıkça bunun gerçekten başarılı bir macera romanı olduğunu düşünmeye başladım. Olayların seyrini tahmin etmek benim için zor veya şaşırtıcı olmasa da, sürükleyici kurgusu ve akıcı anlatımıyla kitabı ilgiyle okudum. Bugün bile ilgi gören bir kurguya sahip olan ve başka eserleri etkileyen bu roman, yayınlandığı 1881 yılında bir dergide tefrika edilirken eminim ki onu ilk kez okuyan okurları tarafından da benim şimdi hissettiğim coşkun hisle karşılanmıştı.

Kitaba dair en sevdiğim detay ise, karakterlerinin kişilik özelliklerinin aktarımı oldu. Özellikle de John Silver karakterinin insan doğasını yansıtma ve aynı zamanda kitaba mizahi bir hava katma özellikleri nedeniyle öne çıkan karakterlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten bugün aklımıza gelen klasik anlamdaki biraz savruk, alaycı, yanar döner tarafı olan korsan tiplemesinin atası da (yanılmıyorsam) kendisi. En kan dondurucu olması gereken sahnelerde bile Bay Silver etkisiyle kitapta hep bir -en azından benim için- oyuncu hava hakimdi. 

Aynı şekilde John Silver'ı öne çıkaran esas durum, onun bir korsan olarak insani özelliklerini yansıtmasıydı diye düşünüyorum. Bazı tiplemeler (korsan, cadı, şövalye vb gibi) belli özellikler etrafında okura\ izleyiciye yansıtılma eğilimindeler. Oysa o ''rolün'' altında karakterin kendine has bir kişiliği de yatıyor ve ben bir okur\ izleyici olarak o insani yanı da görmek istiyorum. O karakteri, bu kurgudaki gibi, bir korsan yapan insanı görmek istiyorum. Bir korsan zalimdir, yalancıdır gibi sıfatlar sıralamanın ötesinde, onun gri ve değişken yanlarını keşfetmek istiyorum. İşte, John Silver'ı da kitapta öne çıkaran durum bence buydu: İnsan yanı. Bu insani özelliklerini sevmek, beğenmek zorunda da değiliz bu arada; ancak bu insani özellikler karakteri gerçek yapan esas durum oluyor ve bence bu nedenle sıfatlarla örülmüş siyah-beyaz karakterlerdense, gri yanları olan insanları okumak çok daha keyifli, ilginç ve gerçek. Okuru\ izleyiciyi bir romana veya filme çeken de bence temelde bu oluyor.

Kitabı okumak film izlemek gibiydi diyecektim ancak hayır; kitabı okumak tam olarak tiyatro izlemek gibiydi diyebilirim. Yansıtılan bir gerçeklik vardı ancak bu gerçekliğin aslında bir dekor gibi değişken olduğu hissi kitabı okurken hep benimleydi. Normalde bu hissi sever miyim bilmiyorum ancak bu kitabı okurken sevdim. Dediğim gibi bence kitaba bahsettiğim ''oyuncu'' havayı katan etkenlerden biri de zaten buydu. Hep bir şey olacakmış, sanki okuru olan beni de içine katacakmış gibi bir his... macera hissi.

Benim severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabı macera romanlarını (ve filmlerini) sevenler özellikle beğenebilirler. Ancak kitap her ne kadar çoğumuzun çocukluğundan bir anı gibi zihnimizde belirme eğiliminde olsa da, içerisindeki şiddet sahneleri nedeniyle çocuklar için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum. Evet, macera romanı olması nedeniyle çocukların da kolaylıkla ilgisini çekebilir ancak bence bu, yetişkinler için yazılmış bir roman.

Kitaplarla kalın.


Türkü Söylüyor Otlar (Doris Lessing) | Kitap Yorumu

Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.

Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.

Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.

Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.

Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.

Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.

Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar