Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Hareket etmelisin, bir şeyleri çok istemeli ve çaba göstermelisin.

 

Yeniden bir hayalim var. Aslında yeni bir hayal değil. Yıllar evvel günler ve geceler boyunca araştırdığım şeyler. Oysa zaman içinde onlara inancımı yitirdim. Onları gerçekleştirebileceğime, onları gerçekleştirebilsem bile bir anlamının kalacağına inancımı yitirdim. Diğer yandan bu hayaller benim için gerçekten anlamlıydı. Çünkü hani bazı resimlere veya fotoğraflara bakınca, kalabalık bir görüntü olsa bile, odaklanacağınız kişi veya nesneyi net olarak görürsünüz ya... işte bu hayallerde de odak noktası bendim.

Bunları düşünürken henüz çok gençtim. Hatta kardeşimden bile daha küçük yaştaydım. Her şeyi planlamadan, önümü görmeden rahat edemezdim. Mutlu olabileceğim senaryolar bulmadan adım atamazdım. Sadece mutluluk değil, maddi güvence ve hatta yaşlılığımı bile düşünürdüm. Bu da beni cesur kılarmış (anlamamıştım). İstekli, güçlü ve cesur. Sonra yavaş yavaş anlamlarını yitirdiklerini düşünmüştüm. Şimdiyse dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında anlamını yitiren birden çok şey değil, tek bir şeymiş. İçimdeki temel bir şey, ne olduğunu ben de bilmiyorum, sarsılmış. Bu nedenle resimdeki odağımı görmekte zorlanır olmuşum.

Umudumun, sebeplerimin ve kendime güvenimin yitirilmediğini görüyorum. Özellikle son yıllarda yoğun olarak hissettiğim burukluk hissi de sanki uçtu gitti. İnsan odak noktasında kendini konumlandırırsa, sanırım bir şeyler için çaba harcamayı istemek bile heyecan verici olabiliyor. Kimseyle kendini kıyaslamadan, hatta kendinle bile kendini kıyaslamadan devam etmelisin. Bir yol seçip, önün zaman zaman sisli görünse bile, hareket etmelisin. Yürümeli yürümeli yürümeli, bazı duraklara varmalı ve yolu izlemelisin. Belki yerleşmelisin de bir yere ama asla ama asla hareketsizliğe alışmamalısın. Kaslarının, zihninin ve kalbinin sıcaklığını her daim diri tutmalısın. 

Bunu not düşmek istedim.


(Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez).


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #7

Arkadaşlar, yakın tarihlerde alışverişler yapmışım gibi görünebilir... Ama hayır! Ben demin yazı tarihlerime baktım, her mevsim bir alışveriş yapmışım. Yaaa. :)

Bu alışveriş de aklımda yoktu, evet! Yoktu gerçekten. Sonra ben milletin yıl sonu favorilerinde ne var bunlara bakarken, şu toplu gülümsemeli fotoğrafta gördüğünüz manga serisini kendime doğum günü hediyesi olarak almayı çok istedim ama nasıl istemek, aşerdim resmen. Neyse. Sonra da bir baktım alışveriş yapıyorum. :))

Kitaplarımı Kitap Sepeti'nden aldım. Reklam yok, para verip aldım. 

Evet şimdi de neyi neden aldım faslına geçiyoruuuzzzuuzzz.


Benim güzellerim benim ballarım benim biricikleriiimmm.

Bu seriyi Ecmel Soylu'da gördüm. Hem animesini, hem mangasını baya bir övdü. Ben de dedim, ben neden okumuyorum ki? Neyse efenim sonra gittim baya 6-7 cildini falan sepete ekledim. Artık seriyi beğeneceğime nasıl ikna olmuşsam... Alışverişim sadece bu seriden ibaret olacaktı (en azından serinin yarısından, çünkü yamulmuyorsam 12 ciltti - 14 de olabilir). Her neyse ama sonra sadece manga almak bana paramı abur cubura harcıyormuşum gibi hissettirdi. Bu nedenle üç cildini aldım. Kalan alışverişimi kitaplara ayırdım.


Bu iki kitabı Melikşah Altuntaş'ın kitap kulübü (burada kitaplardan bahsediyor) için aldım. Geçen alışverişimde taaa haziran ayının kitabını can havliyle almıştım. Diğer beş ayın kitabının da baskısı yoktu. Sonra şimdi sipariş verirken baktım bu iki kitabın yeni baskısı gelmiş tabi hemen aldım. Zaten şu Salon Mars'ı kitap kulübünü bahane edip aldım. Kendim de okumak istiyordum. Ayrıca kitabın kapağı çok cool değil mi, çok sevdim.

Diğer kitabı almayacaktım. Paddy Clarke Ha Ha Ha'yı. Ama sonra kitabın anlatıcısının bir çocuk karakter olduğunu gördüm ve çocukların gözünden anlatılmış her şeyi okumaya bayıldığım için aldım.


Bu kitap bir ara çok konuşuldu. Bu yazar son yıllarda iyi parladı zaten. Tüm kitapları çok konuşuldu. Özellikle de Sarı Yüz isimli kitabını okumayan bir ben, belki bir sen (meçhul) kalmış olabiliriz. Tüm instagram halkı okudu bence. Neyse ben okumadım ve okumak için özel olarak bir isteğe sahip değilim ama yolumuz kesişirse onu da bir ara okurum ve biliyor musun bence severim de ahhahahah. Neyse öhömmm. Bu Babil'in yazarının Kuang abla olduğunu bilmiyordum ben. Hep orda burda duyuyordum, görüyordum kitabı. Neyse, en son yine Ecmel Soylu bu kitabı çok övdü. Bu arada Ecmel'in zevkiyle benim kitap zevkim tam olarak örtüşmüyor. O hala 2015 yıllarındaki genç yetişkin furyasının bu yıllara uyarlanmış kitaplarından devam ediyor sankim. Ben artık o tarz pek okuyamıyorum ama nedense bu kitabı severim gibi hissettim ya, bak vallahi çok severim gibi geldi hatta. Severim inşallah yoksa üzülürüm bak ahahhahah.


Ya ben çocuk kitabı almak da istiyordum. Hatta biraz araştırdım ettim. Çoğu kitabı artık kütüphaneden okuyorum zaten biliyorsun. Neden? Çünkü benim okuma hızıma ve maymun iştahlılığıma para dayanmaz (param da yok zaten). Bu nedenle çok okumak ve daldan dala atlamak için ilgimi biraz bile çeken şeyleri kütüphaneden hapır hupur okuyorum, çok da mutluyum. (Sonra da beğendiklerimi daha kendime almadan millete hediye ediyorum, yaaa işte böyle biriyim ahahahah *-*). Neyse. İşte kendime aldığım kitaplar da (zaten odamda da yer yok) her zaman okuyabileceğim ayarda olsun diye tikkat tikkat ediyorum. Bu nedenle de çocuk kitabı araştırdım. Üstüne mektup tarzı falan da okusam ya ben yaaaa dedim (çocuk kitaplarından bağımsız olarak). Biliyorum biliyorum Türk Edebiyatı'nda nadide eserlerimiz var (okuyacığııımm!). Ama ben, şöyle bana yakın olsun istedim. Bana yakın birinden. Bestilerimden.

Sylvia Plath bayıldığım bir isim. Ondan daha evvel Sırça Fanus'u okumuş, Günlükler'ini ise okumaya henüz cesaret edememiştim (bu yıl edeceğim, kitap elimde). Bu kitaplarını ise onun seçkisini tamamlamak için aldım. Sanırım elimde olmayan tek bir çevrilmiş eseri kaldı (Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı kalmış ve ayyy ben bunu nasıl gözden kaçırmışım kapağı da dehşetül vahşetül güzelmiş yaaa ühü ühü, ben alana kadar lütfen kitabın kapağı değişmesin Allahım lütfennn), o da artık zamanla canım yeter (ahahhaha), öhöömm. 

Ondan bir şiir kitabı, bir çocuk kitabı, bir de çizimleriyle mektuplarından oluşan bir kitap aldım. Sylvia'cığım çok yönlü bir kadındı onu biliyordum da, bu kadar iyi çizim yaptığını bilmiyordum. Çizimlerinin olduğu şu kitabı biraz inceledim ve açıkçası çok şaşırdım. Kitabın önsözünü Sylvia'nın kızı yazmış (adı aklımdan çıktı şimdi) neyse annesi vaktiyle resim için eğitim almış. Ah ah gencecik yaşında böyle on parmağında on marifet kadını soldurdular yazıklar olsun gerçekten. Neyse.

Şiir kitabını da boyu devrilesice kocası derleyip yayınlamış. Hiç haz etmiyorum o adamdan hiç. Neden haz etmediğimi Sırça Fanus kitap yorumumun (tık tık) yorumlarında tartıştım. Kitap yorumunun en altındaki yorumlar kısmından saydırmalarımı, aman pardon bilgi vermelerimi okuyabilirsiniz.


Bunlar da İngilişçe kitaplar. Evet görmemiş gibi aldım, hepsini aldım. Bunun nedeni, toplu halde alınca daha uygun fiyatlı olması veya bana öyle gelmesiydi. Bu kitaplara dair en sevdiğim şeylerden biri de sesli olarak da dinleyebilme seçeneğinin olması (qr kod okutup yapılıyormuş sanırım). Böylece telaffuz düzeltme çalışması da yapılabilir. Stage 1 için A1 denmiş ama o kadar da A1 değil bilin yani. Evet yine basit ama hiç İngilişçe bilmiyorsanız veya çok az biliyorsanız biraz anlayamayabilirsiniz. İlkokul 1. sınıf gibi değil de 3.-4. sınıf kitabı ayarında bir zorlukta dili. Stage 6 için de C1 diyor mesela ama hepsini çok kurcalamadım şimdi. Akşamleyin karıştıracağım. Kitapların yanında hediye olarak da bulmaca kitabı göndermişler, canımsınııızzz. Bunları bu arada dediğim gibi toplu set olarak aldım. Trendyol'dan aldım ve reklam yok para verdim. (Para verdiğimi her paragraf başı vurgulamam ahahahhaha -,-).


Bunu da yine Trendyol'dan hiç defterim yokmuş gibi aldım. Yoktu da bu arada. Böyle boylu poslu bir defterim yoktu vallahi okurcuğum. Günlük yapmak için aldım. Bayıldım da. Dış kabı olsun, sayfa kalitesi, boyutu vs olsun bayıldım. Ben kırmızı defteri canım Matt Notebook'tan aldım (reklam yok). Zaten bu tarz bir defter alacaksam direkt oradan alıyorum. Yanında da her seferinde hediye defter gönderiyorlar. Bu küçük boy şirin defter ile ayracı da hediye etmişler. Artık son defter alışverişimle birlikte deftere doymuşumdur inşallah maşallah ve güzel şeyler yazmayı diliyorum. Hadi hayali pastamı da üfüreyim. Üfff ahahhaha, ay ben neden böyle biri oldum ya neyse.


Evetttt. Benim alışverişim böyle idi. Neden bu kadar atarlı ve tuhaf bir yayın oldu bilmiyorum. Hadi çav.


Ocak 2026.

 

Yeni bir yıldan herkese merhaba.

Nihayet eskisi gibi hissediyorum. Bu his bana ne yapmam gerektiği konusunda pusula olacak biliyorum. Aynı zamanda bu hissi bu yılımın hayat görüşü ve bir çeşit kavramı olarak şimdiden belirliyorum: İrade. Genelde yılın sonunda o yılı tanımlayan bir kavram belirlenir. Ancak bence bunu yılın başında yapmak çok daha faydacı bir yaklaşım. Her şey olup bittikten sonra verilmiş isimler genelde kişilere yarar sağlamıyor. 

İhtiyacım olan şeyin iç disiplin olduğunu fark ettim. Pek tabii bu da irade kavramını içselleştirmekten geçiyor. Böylece disiplin, benimsediğimiz bir zihinsel yapı halini alıyor ve içimizde yer buluyor. Ben görüp görebileceğiniz en sert iradeye sahip insanlardan biri olabilirdim. Önceden. Zamanla bu özelliğimin yerinde yeller esmeye, hatta tam tersi bir insana dönüşmeye başladım. Ancak benim için iradeli olmak ve adımlarını bu sağlamlıkta atmak her zaman önemli bir nokta olmuştur. Çünkü böylece, pes etmezsin. Dener ve bunun da ötesinde, olacağını bilerek ilerlersin.

Bu yıldan beklentilerim var. Buna dair eylemlerde de bulunacağım. Ne olursa olsun geri adım atmayacak, açık olacak ve bu yılı yaşayacağım. Yaşanmış durumları anımsamak, ihtimallere birer isim bulmaktan çok daha ferah bir his bunu biliyorum. 

Az evvel bu yıl için aldığım ajandayı detaylı inceledim. Gerçekten çok sevdim! Güzel bir tasarımı var. (Merak edenler için ajandamdan şu yazımda bahsetmiştim.) Bu yıl, daha evvelki yıllarda ertelediğim veya başlasam bile yarım bıraktığım her şeyi yapacağım. Sonuca dair tahminler yürütmeden adımlar atacak ve ilerleyeceğim. Daha mantıklı olacağım ancak daha çok düşüncelerimi kurcalamayacağım (zaten mantıklı düşünmenin ön koşulu budur, şşş). Daha çok üretmeye, var etmeye, öğrenmeye açık olacağım. Ve izin vereceğim, kalbimin evet dediği şeylere izin vereceğim.

Yeni yıla girerken dışarı çıktım. Havai fişekleri normalde sevmem ama yeni yıla giriş anlarını onlar olmadan düşünemiyorum. Yeni yılın gelişini bildiren bu parıltılar, beni adeta çocukluğumla bugünümde aynı anda var ediyorlar. Her yeni yıla giriş anında hızlıca bir dilek, eğer önceden çalışmışsam birkaç dilek, sıralarım. Bunu yine yaptım. Tam o anda yan komşularımız 10'dan geriye saymaya başladılar ve ben de onlara katıldım. Bu, iyi talihe işaretti. 

Sonra bir yıldız bulma umuduyla gökyüzüne döndüm. Gökyüzünün görebildiğim yarısını gece bulutları kaplarken, diğer yarısında birkaç yıldız ışıldıyordu. Bu da iyi talihe ikinci bir işaretti. Önce bir yıldıza dokundum, ilk dilek. Ah olmadı, daha güzel ifade etmeliyim! (Oh, havai fişekler hala patlıyor.) İşte, aynı yıldız. Bir kez daha aynı cümle... Olsun, sıradaki... zaman geçiyor! İkinci dilek. Üçüncü. Dördüncü. Beşinci... Yıldızlar mı çoğaldı ne?

Yıldız bulmaca oyunumu biliyor musun? Bu oyunu Neptün'de çok oynardık. :P Özellikle de bulutlu veya puslu havalarda oynarsan tadı çıkar. Ya da kirli ışıkla dolu bir gökte. Yaaa, rahatlıkla oynayabileceğin bir oyun yani ahhahahah. :) İşte, bulutlu bir gökyüzünde -ama aralarda açıklıklar da olmalı, yoksa o da olmaz- bir yıldız bulacaksın. Mutlaka biri iricedir ve gözüne ilişir. Ona gözlerini dikecek ve sonra da tutacaksın. Sonra fark edeceksin ki hemen yanında bir ikincisi parlıyor. Sonra cılız başka bir ışık, sonra bir diğeri, diğeri, diğeri... Gökyüzünün, öyle bir gökyüzünün bile yıldızlarla dolu olduğunu kavrayacak ve çok kıymetli bir şeyi bulmuş biri gibi hissedeceksin. Böyle hissetmek için fazla ''yaşlıysan'' çocukluğunda oynadığın bir oyunda çoğunluğu yendiğin andaki hınzır kazanma hissini bir küçük hissedeceksin. Tıpkı iğne batması gibi. Bu yerine göre tuhaf, yerine göre tatlı gelecek. Senin ''yaşlılık'' seviyene göre değişir.

Dileklerimi diledikten ve 2026'ya ''hoş geldin 2026'' dedikten sonra (nezaket önce gelir) biraz gökyüzünü izledim. Ah, bunu çok özlemişim! Havalar soğuduğundan beri yapamadım. Aslında geçen hafta baya kötü bir gribimsi hastalık geçirdim ve yeni toparlandım ama yine de bu gece üşümedim ki! Bulutlar bile o kadar yumuşaktı ki, bulutlarla yıldızların dansını izlemeden içeri giremedim işte. Sonra gözüme bir ışıltı çarptı: Sevgili dostum Ay. Gece bulutlarından yüzüne tül yapmış, yeni bir yılı karşılayan yeryüzünü gözlüyordu. Bunu kim bilir kaç saattir yapıyor olacak, biraz uyukluyor gibiydi ama bozuntuya vermedim. Çevresinde rengarenk bir hare vardı. Gökkuşağından bir hulahopu eteklerine tutturmuş soluklanıyordu. Onun bu hali beni pek bir eğlendirdi. Hatta tost makinesinden hallice olan telefon kameramla birkaç pozunu yakalamaya çalıştım ama kendimi veya telefonumu düşürmemek için çok da riske giremedim (bu nedenle görüntü yok). Yine de işte senin için onun bir resmini yazdım (gördün mü?).

Pek tabii hala içeri girmek istemiyordum. Böyle bir geceyi soluyabildiğim kadar... Ah hayır, gerçekten soluyamadım çünkü pis bir hava vardı! Ama güzelliği soludum. Bunu özlediğimi fark ettim. Güzelliği solumayı... Bunun ne olduğunu biliyor musun? Tabi ki biliyorsun! Sana bir sır vereceğim, şşşş, aramızda. Bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilen insanlar bulabilirler (Dünyalı bile olsalar evet). Zaten Neptünlü insanlar veya Uranüslüler veya Venüslüler veya başka galaksiden olanlar, insanlar, evet onlar da... Sahi, acaba onlar da bu bloğu bulabilirler mi? Belki bu yıl bu blog onları bulur. Ya da bu bloğun sahibesi. Olabilir.

İşte ne diyordum, bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilen insanlar bulabilir. Evet görebilmek yetmez, çünkü bunu her insan yapabilir. Evet, hepsi! Ama güzelliği herkes soluyamaz. Bu nedenle de, işte, bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilme yeteneğine sahip olanlar veya zamanla bu yeteneği edinebilenler bulabilir. Bu bir Neptün büyüsü (aramızda). İşte bu nedenle içim rahat. Sen, ne dediğimi zaten anlamışsındır sevgili okurcuğum.

Bir de içeri girmeden, evet evet bunu yapmadan olmazdı biliyorsun, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: Yıldız postasına mektup bıraktım. Bunu yapmadan evvel kısa bir duraksama anı geçirdim tabii. Çünkü gece bulutlarının hareketi gökyüzünü bir denize çevirmiş gibiydi. Hatta öyle ki, sanki bulutlar sabit duruyorlardı da, onun ardındaki seçebildiğim boşluklardan akan yıldızlar (evet yıldız bulmaca oyunu sayesinde sayılarını artırmıştım ve evet gerçekten de gözle görülür şekilde artmıştı - tabii rüzgar da yardımcı olmuş olabilir...) ve sevgili Ay (hala uyukluyordu) hareket ediyor gibi gözüküyorlardı. Bu beni önce hayran bıraktı, sonra güldürdü, sonra çimdikledi. Tabii ya, yıldız postası... 

Alelacele bir mektup yazdım ve sonuna bir soru iliştirdim. Burası özel kısma giriyor, sana mektubumu açıp okuyamam (zaten artık postalandı). Ancak nasıl yıldız postası bırakabileceğini öğretebilirim. Bunu her gece yapabilirsin. Gökyüzünde yıldız olması yeterli. Eğer ki gündüzleri de (Güneş dışındaki) yıldızları görmek gibi bir süper gücün varsa (belki sen de Marslı falansındır :) onu bilemem. İşte! Yıldızların tek tükten galaksiye varan herhangi bir aralıkta parlayabildiği bir gecede dışarı çıkıyorsun (pencereden bakış da kabul tamam). Sonra bir yıldız seçiyorsun - ya da o seni seçiyor. Ona bakarak (gözlerini de kapatabilirsin) mektup yazıyorsun. İç sesinle. Mektubunu üç şekilde gönderebilirsin. Aksi halde komik olur ve zaten yıldızların da diğer seçeneklere tahammülü yoktur (aramızda).

1. Geçmişten tanıdığın, şu an Dünya'da olan ama konuşmadığın ya da Dünya'da artık olmayan birine yazabilirsin. (Dünya'daysa konuşmuyor olmalısınız, yoksa yıldızlar sizi ciddiye almaz. Tanıdığın birini arayıp sormalısın neticede. Yıldızların buna tahammülü yoktur!)

2. Şu an tanıdığın ama konuşmadığın birine yazabilirsin. (Onu özlüyorsan, yıldızlar bu mazareti kabul ederler.)

3. Gelecekte tanıyacağın birine ya da kendine yazabilirsin. (En güzel sorular da onlara sorulur - bir hile.)

Ben de bir mektup postaladım. Cevabım anında geldi. Yıldızlar bu geceki mutluluğumu hissetmiş olmalılar. Çünkü yüreğim o denli kabardı ki, binlerce ışık yılı öteden bile görülebildiğine eminim. Ruhumu hissettim. Güzelliği, umudu ve sevgiyi, tüm ruhumda hissettim. Çünkü öyle güzel bir gökyüzünü izlerken, zaten aksini yapamazdım. Bence sen de yapamazdın. Çünkü güzelliği soluyanlar bunu bilirler.

Dilerim güzel bir yılı deneyimleyelim.


Siz bu yılınız veya sadece bu ocak ayınız için yılınızı\ ayınızı tanımlamasını istediğiniz veya size yön gösterecek bir kelime belirleyecek olsanız, neyi seçerdiniz?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar