Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #7

Arkadaşlar, yakın tarihlerde alışverişler yapmışım gibi görünebilir... Ama hayır! Ben demin yazı tarihlerime baktım, her mevsim bir alışveriş yapmışım. Yaaa. :)

Bu alışveriş de aklımda yoktu, evet! Yoktu gerçekten. Sonra ben milletin yıl sonu favorilerinde ne var bunlara bakarken, şu toplu gülümsemeli fotoğrafta gördüğünüz manga serisini kendime doğum günü hediyesi olarak almayı çok istedim ama nasıl istemek, aşerdim resmen. Neyse. Sonra da bir baktım alışveriş yapıyorum. :))

Kitaplarımı Kitap Sepeti'nden aldım. Reklam yok, para verip aldım. 

Evet şimdi de neyi neden aldım faslına geçiyoruuuzzzuuzzz.


Benim güzellerim benim ballarım benim biricikleriiimmm.

Bu seriyi Ecmel Soylu'da gördüm. Hem animesini, hem mangasını baya bir övdü. Ben de dedim, ben neden okumuyorum ki? Neyse efenim sonra gittim baya 6-7 cildini falan sepete ekledim. Artık seriyi beğeneceğime nasıl ikna olmuşsam... Alışverişim sadece bu seriden ibaret olacaktı (en azından serinin yarısından, çünkü yamulmuyorsam 12 ciltti - 14 de olabilir). Her neyse ama sonra sadece manga almak bana paramı abur cubura harcıyormuşum gibi hissettirdi. Bu nedenle üç cildini aldım. Kalan alışverişimi kitaplara ayırdım.


Bu iki kitabı Melikşah Altuntaş'ın kitap kulübü (burada kitaplardan bahsediyor) için aldım. Geçen alışverişimde taaa haziran ayının kitabını can havliyle almıştım. Diğer beş ayın kitabının da baskısı yoktu. Sonra şimdi sipariş verirken baktım bu iki kitabın yeni baskısı gelmiş tabi hemen aldım. Zaten şu Salon Mars'ı kitap kulübünü bahane edip aldım. Kendim de okumak istiyordum. Ayrıca kitabın kapağı çok cool değil mi, çok sevdim.

Diğer kitabı almayacaktım. Paddy Clarke Ha Ha Ha'yı. Ama sonra kitabın anlatıcısının bir çocuk karakter olduğunu gördüm ve çocukların gözünden anlatılmış her şeyi okumaya bayıldığım için aldım.


Bu kitap bir ara çok konuşuldu. Bu yazar son yıllarda iyi parladı zaten. Tüm kitapları çok konuşuldu. Özellikle de Sarı Yüz isimli kitabını okumayan bir ben, belki bir sen (meçhul) kalmış olabiliriz. Tüm instagram halkı okudu bence. Neyse ben okumadım ve okumak için özel olarak bir isteğe sahip değilim ama yolumuz kesişirse onu da bir ara okurum ve biliyor musun bence severim de ahhahahah. Neyse öhömmm. Bu Babil'in yazarının Kuang abla olduğunu bilmiyordum ben. Hep orda burda duyuyordum, görüyordum kitabı. Neyse, en son yine Ecmel Soylu bu kitabı çok övdü. Bu arada Ecmel'in zevkiyle benim kitap zevkim tam olarak örtüşmüyor. O hala 2015 yıllarındaki genç yetişkin furyasının bu yıllara uyarlanmış kitaplarından devam ediyor sankim. Ben artık o tarz pek okuyamıyorum ama nedense bu kitabı severim gibi hissettim ya, bak vallahi çok severim gibi geldi hatta. Severim inşallah yoksa üzülürüm bak ahahhahah.


Ya ben çocuk kitabı almak da istiyordum. Hatta biraz araştırdım ettim. Çoğu kitabı artık kütüphaneden okuyorum zaten biliyorsun. Neden? Çünkü benim okuma hızıma ve maymun iştahlılığıma para dayanmaz (param da yok zaten). Bu nedenle çok okumak ve daldan dala atlamak için ilgimi biraz bile çeken şeyleri kütüphaneden hapır hupur okuyorum, çok da mutluyum. (Sonra da beğendiklerimi daha kendime almadan millete hediye ediyorum, yaaa işte böyle biriyim ahahahah *-*). Neyse. İşte kendime aldığım kitaplar da (zaten odamda da yer yok) her zaman okuyabileceğim ayarda olsun diye tikkat tikkat ediyorum. Bu nedenle de çocuk kitabı araştırdım. Üstüne mektup tarzı falan da okusam ya ben yaaaa dedim (çocuk kitaplarından bağımsız olarak). Biliyorum biliyorum Türk Edebiyatı'nda nadide eserlerimiz var (okuyacığııımm!). Ama ben, şöyle bana yakın olsun istedim. Bana yakın birinden. Bestilerimden.

Sylvia Plath bayıldığım bir isim. Ondan daha evvel Sırça Fanus'u okumuş, Günlükler'ini ise okumaya henüz cesaret edememiştim (bu yıl edeceğim, kitap elimde). Bu kitaplarını ise onun seçkisini tamamlamak için aldım. Sanırım elimde olmayan tek bir çevrilmiş eseri kaldı (Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı kalmış ve ayyy ben bunu nasıl gözden kaçırmışım kapağı da dehşetül vahşetül güzelmiş yaaa ühü ühü, ben alana kadar lütfen kitabın kapağı değişmesin Allahım lütfennn), o da artık zamanla canım yeter (ahahhaha), öhöömm. 

Ondan bir şiir kitabı, bir çocuk kitabı, bir de çizimleriyle mektuplarından oluşan bir kitap aldım. Sylvia'cığım çok yönlü bir kadındı onu biliyordum da, bu kadar iyi çizim yaptığını bilmiyordum. Çizimlerinin olduğu şu kitabı biraz inceledim ve açıkçası çok şaşırdım. Kitabın önsözünü Sylvia'nın kızı yazmış (adı aklımdan çıktı şimdi) neyse annesi vaktiyle resim için eğitim almış. Ah ah gencecik yaşında böyle on parmağında on marifet kadını soldurdular yazıklar olsun gerçekten. Neyse.

Şiir kitabını da boyu devrilesice kocası derleyip yayınlamış. Hiç haz etmiyorum o adamdan hiç. Neden haz etmediğimi Sırça Fanus kitap yorumumun (tık tık) yorumlarında tartıştım. Kitap yorumunun en altındaki yorumlar kısmından saydırmalarımı, aman pardon bilgi vermelerimi okuyabilirsiniz.


Bunlar da İngilişçe kitaplar. Evet görmemiş gibi aldım, hepsini aldım. Bunun nedeni, toplu halde alınca daha uygun fiyatlı olması veya bana öyle gelmesiydi. Bu kitaplara dair en sevdiğim şeylerden biri de sesli olarak da dinleyebilme seçeneğinin olması (qr kod okutup yapılıyormuş sanırım). Böylece telaffuz düzeltme çalışması da yapılabilir. Stage 1 için A1 denmiş ama o kadar da A1 değil bilin yani. Evet yine basit ama hiç İngilişçe bilmiyorsanız veya çok az biliyorsanız biraz anlayamayabilirsiniz. İlkokul 1. sınıf gibi değil de 3.-4. sınıf kitabı ayarında bir zorlukta dili. Stage 6 için de C1 diyor mesela ama hepsini çok kurcalamadım şimdi. Akşamleyin karıştıracağım. Kitapların yanında hediye olarak da bulmaca kitabı göndermişler, canımsınııızzz. Bunları bu arada dediğim gibi toplu set olarak aldım. Trendyol'dan aldım ve reklam yok para verdim. (Para verdiğimi her paragraf başı vurgulamam ahahahhaha -,-).


Bunu da yine Trendyol'dan hiç defterim yokmuş gibi aldım. Yoktu da bu arada. Böyle boylu poslu bir defterim yoktu vallahi okurcuğum. Günlük yapmak için aldım. Bayıldım da. Dış kabı olsun, sayfa kalitesi, boyutu vs olsun bayıldım. Ben kırmızı defteri canım Matt Notebook'tan aldım (reklam yok). Zaten bu tarz bir defter alacaksam direkt oradan alıyorum. Yanında da her seferinde hediye defter gönderiyorlar. Bu küçük boy şirin defter ile ayracı da hediye etmişler. Artık son defter alışverişimle birlikte deftere doymuşumdur inşallah maşallah ve güzel şeyler yazmayı diliyorum. Hadi hayali pastamı da üfüreyim. Üfff ahahhaha, ay ben neden böyle biri oldum ya neyse.


Evetttt. Benim alışverişim böyle idi. Neden bu kadar atarlı ve tuhaf bir yayın oldu bilmiyorum. Hadi çav.


Popüler Yayınlar