Şeytanın Çırağı (Şiro Hamao) | Kitap Yorumu

Yazar: Şiro Hamao, Çevirmen: Nilay Çalşimşek,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap iki öyküden oluşuyor. Bu iki öykünün ortak noktası birer cinayet vakasını konu edinmeleri. Kitaba da ismini veren Şeytanın Çırağı isimli ilk öyküde sevgilisini öldürmekle yargılanan bir suçlunun ağzından bir savcıya yazılmış mektubu okuyoruz. Suçlu ile savcı eski dostlar. Ana karakterin çarpık bir değerler sistemi olduğunu ilk bölümlerden anlıyoruz. Kişiliğindeki bu çöküntüyü de arkadaşının onu yalnız bırakmasına bağlıyor. Hukuk fakültesine giden arkadaşının ardında bıraktığı boşlukla baş etmesinde aşkın ona yardımcı olduğunu söylüyor. Aşık olduğu kadını öldürmekle suçlanan bu adamın içinde bulunduğu çetrefilli durumu kendi ağzından anlatmasını okuyoruz.

Onları Öldürdü Mü? isimli ikinci öyküyü bir savunma avukatının ağzından okuyoruz. Şehirde çok ses getirmiş bir cinayet vakasının zanlısının avukatı olan bu anlatıcı, medyaya yansıyan ve yansımayan yanlarıyla yaşanan korkunç cinayeti en başından anlatıyor. Genç bir çiftin kendi evlerinde öldürülmesi ve zanlının suçunu en ince ayrıntısına kadar itiraf etmesine karşın, bu vakada başından beri şüpheli durumların olduğunu düşündüğünü söylüyor ve saklı gerçekleri ortaya döküyor.


Bir çırpıda okunabilecek, oldukça akıcı bir dile ve sürükleyici kurguya sahip bir kitaptı. Her iki öyküyü de merakla okudum. Daha evvel bu yazarın kitaplarından okumamıştım. Ancak bu kitabı kitap hesaplarında ara sıra görüyordum. İthaki Yayınları'nın Japon Klasikleri Dizisi'ni yavaş yavaş da olsa okuyup bitirmek istiyorum. Bu nedenle de kitabı kütüphanede görünce heyecanlandım, mutlu oldum ve işte bir heves de okudum.

Öykülerde yaşanan olaylar birbirinden bağımsız olmakla birlikte, ifade ettikleri iletiler bakımından benzer özellikler taşıyorlar. Her iki öyküde de aslında çözüldü gözüyle bakılan vakaları okuyoruz. Bu noktada, zanlının suçun işlendiği ana kadar yaşadıklarını okumak ilginçti. Özellikle de zanlı konumundaki karakterlerin kişilikleri ve bu kişiliğin oluşmasına zemin hazırlayan etmenler net bir şekilde ortaya konmuştu. 

Japonya'da polisiye kurgunun temelini atan yazarlardan biri olarak kabul edilen Şiro Hamao aslında hukuk eğitimi almış. Öykülerini yazarken aldığı eğitimden ve bu alandaki kısa çalışma hayatındaki tecrübelerinden yararlandığı ifade ediliyor. Öykülerde işin bürokratik kısmı uzun uzun anlatılmıyor tabi ancak yazarın olayları ''adalet'' kavramının penceresinden ifade ettiğini söylemek mümkün.


Her iki öyküyü de merakla okumama karşın ilk öykünün işleniş biçimini daha çok sevdim. Şeytanın Çırağı isimli bu öykünün ana karakteri daha detaylı bir şekilde işlenmişti. Karakterin ruh hali ve olayların gidişatı kafamda daha net canlandı. Aynı zamanda bu beceriksiz sosyopatın ilginç bulduğum bir karakter olduğunu söyleyebilirim. İkinci öykünün ise final sahnesi beni ters köşe yapmakla birlikte, karakterlerin daha derin işlenebileceğini düşünüyorum. Sadece zanlı konumundaki kişinin değil, Michiko karakterinin de düşüncelerini detaylı bir şekilde okumak isterdim.

Öykülerin beni suç kavramı üzerine düşündürmesi kitaba dair sevdiğim bir özellik oldu. Bir kişi bir suçu işlesin veya işlemesin o suçu işleme potansiyeline ve isteğine sahipse, yine de tehlike arz edecektir. Bu durumda o kişi için, eğer ki gerekli tedbirler alınmazsa, potansiyel bir suçludur diyebiliriz sanırım. Özellikle de ilk öyküde suç ve suça teşebbüs kavramları üzerinde durulmuştu. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.

:)


ALINTILAR

''Birbirimizi sevdiğimizi ve anladığımızı sanmıştım. Arkadaşlığımızın sonsuza dek süreceğine inanmıştım. Ve siz beni umursamaz olduktan sonra, elbette ki bir süre yalnızlığımla baş başa kaldım.'' (Sayfa 12)


''Fakat sizden ayrıldıktan sonra kendi benliğime bakmayı başarabildiğim gibi aynı zamanda sizin içinizi de gördüm.'' (Sayfa 13)


''Siz, bana suçu öğreten insan değilsiniz; siz, bana bir suçlunun kişiliğini kazandıran insansınız.'' (Sayfa 16)


''İnsan denilen şey ne kadar da zayıf ve kırılgan bir varlık!'' (Sayfa 42)


''Kanunlar adalet için vardır. Doğru olanın yanında olmakla övünür. Ama kim bilir kaç kanun, adaletsizlik için kullanılmıştır!'' (Sayfa 104)


''Saplantılı biri gibi, onunla her görüştüğümde acı çekmeme rağmen mutlu oluyordum.'' (Sayfa 106)


''Fiziksel olarak mazoşist, duygusal ve zihinsel olarak bunun tam tersi olan insanlar vardır.'' (Sayfa 127)


''Ben sadece aşk acısına özeniyordum. Ne aptal bir adamım ben!'' (Sayfa 109)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Okçu'nun Yolu (Paulo Coelho) | Kitap Yorumu

Yazar: Paulo Coelho, Çevirmen: Emrah İmre, Çizer: Murat Kalkavan,
Yayınevi: Can Yayınları

Tetsuya ünlü ve başarılı bir okçudur. Ancak inzivaya çekildiği dağ köyünde bu başarılarını saklamakta ve marangozluk yapmaktadır. Bir sabah uzaklardan gelmiş bir okçu, Tetsuya'ya meydan okur. Yabancıyı gören köylülerden biri, Tetsuya'nın kimliğine dair bilgi edinir ve bu başarılı okçudan kendisine okçulukla ilgili bilgiler vermesini ister. Kitap boyunca da Tetsuya'nın köydeki komşusu olan gence anlattığı öğretileri okuyoruz. Bu öğretiler okçuluk üzerinden anlatılsa da, hayatın geneline uyarlanabilecek; hedef belirlemek ve o hedefe ulaşmak için yapılabilecekleri kapsayan gerek maddi, gerek manevi düzlemdeki adımları anlatıyor.


Kitaptan geçtiğimiz olimpiyatlarda yazarın kitabını okçuluk alanında elde ettiği başarılar sonrasında Mete Gazoz'a adadığını açıklaması ile haberim olmuştu. Bu nedenle bu kitabı taaaa o zaman merak etmiştim. Aradan geçen bunca zamanda ise kitabı okumaya dair isteğimi unutmuşum. Açıkçası yazarın yazdıklarına karşı da -çok değil ama- birazcık önyargıyla yaklaşıyorum. Bunun sebebi ise yazarın çok didaktik bir üslupla okuyucusuna yaklaştığını düşünmem. Ben bir okur olarak ''bunun doğrusu budur'' şeklindeki bariz yaklaşımları okumaktan pek de keyif almıyorum. Bu nedenle de yazdıklarını okuyabileceğim ama okumak için can atmayacağım yazarlar kategorimde duran bir isimdi kendisi.

Kütüphanede gezerken bu kitap ilgimi çekti. Aslında okumak istediğim başka kitaplarla da karşılaşmıştım ancak bu kitabın baskısı çok hoş geldi. Kitap; Giriş, Dostlar, Yay, Ok, Hedef, Duruş, Ok Nasıl Tutulur, Yay Nasıl Tutulur, Kiriş Nasıl Gerilir, Hedefe Nasıl Bakılır, Atış Anı, Tekrar, Okun Uçuşu Nasıl Gözlemlenir, Yaysız Oksuz Hedefsiz Okçu, Kapanış bölümlerinden oluşuyor. Giriş ve Kapanış bölümleri dışındaki tüm bölümler aforizma tadında her sayfada kısa kısa öğretiler halinde yazılmış. Ara ara bu öğretileri betimleyen illüstrasyonlara yer verilmiş. Bu noktada kitabın çizeri olan Murat Kalkavan'ı da anmadan geçmek istemiyorum. Çünkü çizimleri çok beğendim.


Yukarıda bahsettiğim didaktik üslup bu kitapta da var. Neticede kitap öğretilerden oluşuyor. Ancak bu öğretiler daha çok bir ustanın öğrencisine anlattığı öğretiler düzleminde kalmış. Anlatmak ile aşılamak arasında da fark var; aslında benim anlatmak istediğim de bu nokta, bu ayrımın korunması. Bu kitapta bu sınırın korunduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan öğretileri okumaktan keyif aldım.

Burada bahsedilen ok, niyetlerimizi simgeliyor. Hedef, adı üzerinde ulaşmak istediğimiz nokta. Yay; bize ait olan şeyler, bizden şeyler, içimizdeki heyecan bir nevi. Yayımız hep bizimle kalır. Örneğin Tetsuya okçuluk ile ilgili her şeyi geride bırakmasına karşın yayını yeni hayatında da saklamaktadır. Bu sayede okçulukta edindiği en temel kazanım olan heyecanını anımsar ve bu heyecanı diğer işlerinde de kullanması gerektiğini unutmaz.

Kitabı okurken ben de kendimi kendi okumu, yayımı ve hedefimi düşünürken buldum. Bazen bu üç temel unsuru belirlemek zor olabiliyor. Bazense, bu üç unsura da sahip oluruz da, bunları nasıl birbirleriyle ilişkilendirebileceğimizi bilemeyebiliriz. Kitapta bu durum Tetsuya'nın bakış açısından sade bir şekilde anlatılmış. Yormayan, sıkmayan ancak mesajını basitçe ve bence etkili de bir şekilde anlatan hoş bir kitap. Kısa sürede de okunabilir, başucu kitabı tadında ara vere vere de.

Hoşça ve kitaplarla kalın.

:)



ALINTILAR

''Bütün koşullar lehinizeyken hedefi buluyorsunuz, ama etrafta tehlike söz konusu olduğunda tutturamıyorsunuz. Oysa okçu savaşacağı ortamı her zaman seçemez, dolayısıyla kendinizi yeniden eğitin ve elverişsiz koşullara hazırlıklı olun.'' (Sayfa 24)


''İnsanlar başkalarını yargılarken bunu hep kendi sınırlamaları üzerinden yaparlar -üstelik üçüncü kişilerin görüşleri sıklıkla önyargılar ve korkularla doludur.'' (Sayfa 34 - Dostlar)


''Çünkü su istikametinin deniz olduğunu, er ya da geç oraya ulaşacağını asla unutmaz.'' (Sayfa 39 - Dostlar)


''Yayın bilinci yoktur: Okçunun elinin ve arzusunun bir uzantısıdır. Öldürmeye de yarayabilir, derin düşüncelere dalmaya da. Dolayısıyla, niyetinin ne olduğu konusunda şüpheye düşmemelisin.'' (Sayfa 50 - Yay)


''Yayını daha iyi anlayabilmek için onu kolunun bir parçasına ve zihninin bir uzantısına dönüştürmelisin.'' (Sayfa 51 - Yay)


''Sükûnet insanın yüreğinden gelir. Yürek sıklıkla güvensizlik hisleriyle boğuşsa da -doğru duruşu benimsediği takdirde- elinden geleni yapacağının bilincindedir.'' (Sayfa 73 - Duruş)


''Okun yola çıkması gereken an, yayın, okçunun ve hedefin kainatta aynı noktada buluştuğu andır: Buna ilham adı verilir.'' (Sayfa 118 - Atış Ânı)


''Eylem, görünür hale gelmiş bir düşüncedir.'' (Sayfa 123 - Tekrar)


''Söylediklerim ne kadar ilham verici sözler olsa da sen bizzat hayatına uygulamadan anlam kazanmayacaklar.'' (Sayfa 157 - Kapanış)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Mystery Train (Gizem Treni) | Film Yorumu


Yönetmen: Jim Jarmusch

Senarist: Jim Jarmusch

Yapımı: 1989 - Japonya, ABD


Film dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Japonya'dan ABD'ye seyahat etmiş genç bir Japon çifti görüyoruz. Çift çat pat İngilizceleriyle Amerika sokaklarında biraz dolaşıyorlar. Genç kadın büyük bir Elvis Presley hayranıyken, genç adamın pek de oralı olmadığını görüyoruz. Ancak stilini oluştururken gıcık olduğunu ima ettiği Elvis'ten biraz ilham aldığı da çok açık. Genç kız ne kadar bıcır bıcır birisiyse, genç çocuk o kadar ifadesiz ve cool durmaya çalışan birisi. Ancak dikkatli -ve dikkatsiz- bakışlardan baktığımızda, genç adamın genç kadına karşı olan acemi duruşu da gözlerden kaçmıyor. Çiftimiz günün sonunda kendilerini sokak arasındaki bir otelde buluyorlar. Bu otelde de Elvis peşlerini bırakmıyor. 

İkinci bölümde eşini defneden başka bir genç kadını görüyoruz. Aslen İtalyan olan bu hoş kadın, aslında Amerika'nın yabancısı. Ona zorla bir şeyler satan satana. Kah dergiler, kah hayalet hikayeleri... Günün sonunda bu yolcumuz da kendini genç çiftin gittiği otelde buluyor. Otelin lobisinde başka bir genç kadınla çarpışıyor. Otel odaları iki kişilik olduğu ve çarpıştığı kadının nakit sıkıntısı bulunduğu için odayı bu kadınla paylaşıyorlar. Odayı paylaştığı kadın onun aksine şehre gelen bir yabancı değil; şehirden ayrılan birisi. Sevgilisiyle ayrılan bu kadın, kendine yeni bir hayat kurmak üzere uzaklara gideceğini söylüyor. Elvis'in gölgesi burada da karakterlerimizi bırakmıyor.

Üçüncü bölümde söz konusu ayrılınılan efkarlı sevgiliyi görüyoruz. ''Elvis'' olarak çağrılan bu İngiliz sevgili, aslında Elvis'ten hiç haz etmiyor. Sevgilisinin onu terk etmesinin sıkıntısı bir yana, aynı gün işten de çıkarılan bu adam alkolün de etkisiyle oraya buraya sataşıyor. Taşıdığı silah da cabası. Bu çakma Elvis, yakın iş arkadaşı ve eski kayınbiraderi bir suça karışıyorlar. Bu suçtan sonra bizim meşhur Elvisli otele sığınıyorlar.

Son bölümde ise silah patlıyor. Hem ne diyordu Çehov'un tüfeğinde: ''Birinci perdede duvarda silah asılıysa sonuncu perdede o silah patlamalı.'' İşte son perdede de o silah patlıyor. Tüfek mi; onu aslında üçüncü değil, ilk perdede duvarda asılı olarak görmüştük.


Kaynak: Pinterest

Jim Jarmusch'un mizahi diline ve filmdeki öyküyü anlatma stiline bayılıyorum. Bu zamana kadar izlediğim filmlerinin bazılarında benzer bir işleyişi takip ettiğini gördüm. Film bölümlerden oluşur ancak tüm o bölümleri birbirine bağlayan bir kesişim noktası bulunur. Bu noktada bu film özelinde bir açıklama yaparsam; filmde aslında doğrusal ve döngüsel zaman anlayışının bir arada kullanıldığını da söylemek mümkün. Her bölümde olaylar düz bir zaman çizgisinde doğrusal olarak akıyor. Ancak bir noktada bir olay yaşanıyor; sonra diğer bölüme geçiyoruz ve başka karakterlerin o kilit olaya kadar aynı gün içinde neler yaşadıklarını izliyoruz. Aslında tüm karakterler aynı zamanda, aynı mekanda bulunuyorlar; ancak biz izleyiciler bu gerçeği film aktıkça veya filmin sonunda fark ediyoruz. Bu filmde de olaylar aynı zamanda ve aynı mekanda geçiyordu. Olayların aynı zaman diliminde yaşandığını tekrar eden bazı sahnelerden anlayabiliyoruz. Örneğin lobideki iki çalışanın konuşmaları ve radyoda çıkan haber bunun bir kanıtı.

Film için, yönetmen bizlere görüntülü bir öykü yazmış desek yeridir diyebilirim. Burada Tolstoy'un ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.'' sözünün de oluşturulan kurguda temel alındığını görüyoruz. Filmin üç bölümünde de ya şehre bir yabancı geliyor, ya da şehirden bir insan ayrılıyor. Son kısımda ise tüm bu bölümlerin kesişim noktasını görüyoruz; bu da aslında tüfek metaforundaki gibi, filmde anlatılan hiçbir şeyin ve yer alan simgelerin boşa olmadığını izleyicilere gösteriyor.

Benim severek izlediğim, zihnimde hoş bir tat bırakan bir filmdi. Meraklılarına öneriyorum. Ayrıca filmde çalan Elvis Presley'in Blue Moon isimli parçasını da çok severim. Dinlemeniz için aşağı filmin müziklerinden oluşan bir listenin linkini de bırakıyor olacağım. 

Hoşça kalın.

:)


Mystery Train (Original Motion Picture Soundtrack) dinlemek için tıklayabilirsin.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Altıncı Koğuş (Anton Çehov) | Kitap Yorumu

Yazar: Anton Çehov, Çevirmen: Yulva Muhurçişi,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Zaman ikili akıyor; içeride ve dışarıda. İçeride zaman durmuş gibi; her şey bir, her şey hep aynı ve tekrar eden döngülerden ibaret. Altıncı Koğuş kasabadan izole, bakımsız ve kaderine terk edilmiş bir akıl hastanesi. Hastane demek ne denli doğru meçhul. Ne bir doktor, ne bir denetleyen; kimse yok. Hapishaneye benzeyen bu akıl hastanesinde hastalarla iletişimde olan tek kişi yaşlı bekçi Nikita. Onun için önemli olan tek şey düzen ve disiplin. Öyle ki, koğuştaki düzeni aksatacak hiçbir şeye tahammülü yok. Hastalara orantısız güç uygulayarak düzeni sağlamayı tek ilkesi edinmiş bir çalışan o.

Koğuştaki hastaların da birbirleriyle pek alakası yok. İçlerinden biri öne çıkıyor hikayemizde. İvan Dmitriç Gromov, asil bir aileden gelen tahsilli genç bir adam. Ancak makus talihinin de etkisiyle akıl sağlığını yitiriyor. Bir zamanlar çok zengin bir aileye sahipken zamanla ailesi parçalanıyor ve bir memur olarak çalışmak zorunda kalıyor. Bir gün, içinde takip edildiğine ve polisler tarafından götürüleceğine dair büyük bir korku duyuyor. Bu korkuya dair düşünceleri zihninden atamayan genç adam, kendini bu izbe koğuşta buluyor.

Hastaları ziyaret eden, durumlarını denetleyen ve hastanenin bu pis ek binasını düzenleyen kimse yok. Kasaba doktoru Andrey Yefimiç yaklaşık yirmi yıldır aynı yerde doktorluk vasfıyla bulunan ancak etliye sütlüye, hatta kendi görevlerine dahi karışmayan, toplumdan ayrışmış bir 'aydın.' Sabahları muayene ettiği üç beş hastadan sonra tüm gününü okuyarak, yemek yiyerek ve tam saatinde içkisini yudumlayarak geçiriyor. Ancak o da dertli. Tek dostu, eski asilzade postane çalışanı Mihail Averyanıç. Cahillerle dolu olduğunu düşündüğü bu kasabada ömür çürüttüğünü düşünen doktor için hastalıkları tedavi ederek acıyı ertelemek yalnızca insanları kandırmak. Ona göre hastalık da sağlık da, hatta ölüm de yaşam da bir. Neticede bugün olmayan, yarın mutlaka olacaktır... Doktora göre özellikle de akılsız bir toplumda bedensel durumların bir önemi yoktur. Aslolan insanın içine dönmesi ve acıyı orada dindirmesidir. 

Bir gün Dr. Andrey Yefimiç altıncı koğuşu ziyaret ederek İvan Dmitriç ile tanışıyor. Bunu takip eden günler boyunca her gün bu oldukça akıllı hastasıyla sohbet etmeye devam ediyor doktor. Kendini toplumdan ve toplumun sorunlarından izole bir konuma çekmiş doktor ile ateşli fikirlerin savunucusu İvan Dmitriç sık sık çatışıyor. Ancak diğer yandan bir doktorun deli olarak damgalanmış bir hastayla bu denli içli dışlı olması tepki çekiyor. Olaylar gelişiyor.


Kitabın dili sade olmakla birlikte çok gerçekçi ve net betimlemeler yapılmıştı. Kitabı okurken tüm mekanı ve karakterleri net bir şekilde görebildiğimi söyleyebilirim. Diğer yandan kitabın düşünsel boyutu da net çizgilerle çizilmişti. İfade edilen düşünceleri karakterler üzerinden bir kutupluluk hali ile birlikte görüyorduk. Bu noktada bir eleştirinin de altı çiziliyor. Dr. Andrey Yefimiç pek çok konuda fikir sahibi, kendini geliştirmiş birisiydi. Ancak halktan kopuk bir yaşam süren bu karakterin fikirleri yalnızca kağıt üzerindeki kelimelerden ibaretti. Üstelik kendi doğrularını söylemekten ve konumunun getirdiği yetkiyi üstlenmekten bile çekinen bir karakterdi doktor. Doktorun bu pasif bakış açısına zıt olarak İvan Dmitriç ise gördüğü aksaklıkları keskin bir dille ifade etmekten geri durmayan iyi bir konuşmacıydı. Üstelik içinde bulunduğu durumu bile tüm kafa karışıklığına karşın doğru bir şekilde gözlemleyebiliyordu. 

Doktor hastasını dış bir gözün ulaşabileceği düzeyde bir hayranlıkla dinlerken; İvan Dmitriç doktorun olaylara bakış açısının uzaklığını küçümsüyordu. Her ne kadar gözlem yapmak olayları anlamlandırmakta etkili olsa da, empatiden ve fikirlerini ifade etme cesaretinden yoksun olmak tüm o gözlemleri gerçeklikten uzaklaştırabilme olasılığını da beraberinde getirecektir. Doktorun yaşadığı da tam olarak buydu. Küçümsediği kasaba halkının sorunlarını aslında hiç önemsemiyordu. Buna dair bahaneleri de hazırdı; üstelik bu bahanelere kendini de inandırmış ve bu ücra kasabada yaşamak zorunda olduğu için kendi haline acır durumdaydı. Kitapta topluma yabancılaşmış bir aydının düşkün duruma düştükten sonra düşüncelerinde gerçekleşen değişimi net olarak görüyorduk. Zira ne demişler; bir musibet bin nasihatten yeğdir.

Kitapta İvan Dmitriç dışında adı özellikle vurgulanan diğer bir hasta ise Moyseyka'dır. Moyseyka şapka dükkanının yanmasının ardından akıl sağlığını yitirmiş Yahudi bir tüccardır. Gözden düşmüş bu adamın yine de diğer hastalardan farklı olarak belirgin ayrıcalıkları vardır. Diğer hastaların koğuştan çıkmaları kesinlikle yasakken, Moyseyka bu yasağa uymamakta serbesttir. Hatta düzen takıntılısı Nikita bile Moyseyka'nın bu düzen dışı davranışına ses çıkarmaz. Moyseyka her gün kasabaya iner ve kasabada dilenerek eli dolu bir şekilde koğuşa döner. Moyseyka'nın kasabaya inmesindeki tek yarar kendisine yönelik değildir, bekçi Nikita da Moyseyka'nın getirdiklerinden nasiplenir. Moyseyka insanlara hizmet etmeyi sever. Ancak bunu örnek aldığı kişi olan İvan Dmitriç'i taklit ettiği için yapar. Her ne kadar Moyseyka karakterinin olayların gidişatı için kilit bir rolü olmasa da, kitapta ifade edilen sistem eleştirisini vurgulayan önemli bir karakter olduğunu düşünüyorum. Zira Moyseyka'nın düzen dışına çıkan ayrıcalıklara sahip olması bile aslında sistemde var olan düzeni beslemektedir.

Altıncı Koğuş beni etkileyen ve yazardan okuduğum ilk kitaptı. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.



ALINTILAR

''Onunla hangi konuda konuşursanız sözü hep aynı yere getirirdi: Kasabada yaşamak boğucu ve sıkıcıdır; yüksek ideallerden yoksun olan toplum zorbalıkla, kaba bir sefahatle ve ikiyüzlülükle çeşitlendirilmiş cansız, anlamsız bir yaşam sürdürmektedir. Namuslular kıt kanaat geçinirken, namussuzların karnı tok sırtı pektir. Okullara, dürüst yönetimi olan yerel bir gazeteye, tiyatroya, edebi toplantılara, entelektüellerin birlik olmasına ihtiyaç vardır. Toplumun bilinçlenmesi, dehşete düşmesi gerekir.'' (sf: 6)


''...bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor.'' (sf: 22)


''Doya doya, delicesine yaşamak istiyorum ben!'' (sf: 33)


''Diyojen'in bir odaya da, sıcak bir eve de ihtiyacı yoktu. Bütün bunlar olmadan da orada hava sıcak zaten. Gidip bir fıçının içinde uzanıp portakal ve zeytin yiyordu. Eğer Rusya'da yaşamak zorunda kalsaydı bırakın aralık ayını, mayısta bile bir oda isterdi kendine. Muhtemelen soğuktan iki büklüm kalırdı.'' (sf: 37)


''Tek bildiğim, Tanrı'nın beni sıcak kandan ve sinirden yarattığı. Evet! Bir organik doku eğer canlıysa her türlü uyarıcıya karşı tepki vermelidir. Benim yaptığım da işte budur! Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir. Bir canlı ne kadar basitse o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı daha fazla duyarlıdır ve daha enerjik bir biçimde tepki verir. Bunu nasıl bilmezsiniz? Doktorsunuz ama böyle temel şeylerden haberiniz yok! Acıyı küçümseyebilmek, her daim memnun olmak ve hiçbir şeye şaşırmamak için işte tam da şu aşamaya gelmek (Ivan Dmitriç şişman, yağ küpüne dönmüş köylüyü işaret etti) ya da her türlü duyarlılığı yitirmek için sonuna kadar acıyla yoğrulmak, başka bir deyişle, artık yaşamamak gerekir.'' (sf: 38)


''Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz!'' (sf: 41)


''Biz hiçbir zaman anlaşamayacağız, bana inancınızı aşılayamayacaksınız, -diyordu.- Gerçeklikle hiçbir bağınız yok. Hiçbir zaman acı çekmemişsiniz, yalnızca bir ayyaş gibi, başkalarının acılarıyla beslenmişsiniz. Ben ise doğduğum günden bugüne kadar hep acı çektim. Bu yüzden açıkça şunu söyleyebilirim ki, kendimi sizden üstün ve bütün ilişkilerde daha yetkin görüyorum. Siz bana akıl veremezsiniz.'' (sf: 42)


''Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli!'' (sf: 60)


''Ay ışığının altında kara birer gölge olarak görünen bu insanlar, yıllarca, her gün onun çektiği acının aynısını çekiyor olmalıydılar. Nasıl olur da yirmi yıldan fazla bir süredir bu durumu anlamamış, anlamak istememişti?'' (sf: 67)


''Peki ölümsüzlük gerçekten var mıydı? Ama o ölümsüzlüğü istemiyordu, sadece bir anlığına aklına gelmişti bu düşünce. Önceki gece hakkında bir şeyler okuduğu güzel ve zarif geyik sürüsü önünden geçip gitti.'' (sf: 68)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



The Adventures of Sharkboy and Lavagirl (Köpekbalığı ve Volkan Kızın Maceraları) | Film Yorumu


Yönetmen: Robert Rodriguez

Senarist: Robert Rodriguez, Marcel Rodriguez

Yapımı: 2004 - ABD


Filmimiz, Max'ın iki süper güçlü arkadaşını sınıfa tanıttığı sahneyle başlıyor. Max (Cayden Boyd) hayal gücü çok gelişmiş, çok canlı rüyalar gören bir çocuk. Hatta gördüğü rüyaları kaydettiği bir defteri bile var. Bu defterin en özel iki ismi ise Köpekbalığı (Taylor Lautner) çocuk ile Lavagirl (Taylor Dooley). Köpekbalığı, bir gün bir fırtınada ailesinden uzak düşmüş bir çocuğun köpekbalıkları tarafından yetiştirilmesiyle köpekbalıklarına has özellikler edinmiş bir süper kahraman. Lavagirl ise ateşten bir lav kız. 

Max'in bu iki arkadaşını sınıfta tanıtması diğer çocukların fazlasıyla ilgisini çekiyor. Çoğunlukla olumsuz anlamda... Bu çocuklar Max ile dalga geçiyorlar; hatta Max'in çok kıymet verdiği rüya defterini bile zorla elinden alıyorlar. Bu olay sonrasında Köpekbalığı ile Lavagirl'ün memleketi olan Max'in düşlediği rüya ülkesinde işler ters gitmeye başlıyor. Bu iki dostunun Max'e ihtiyacı var. Bunun üzerine Max, Köpekbalığı ve Lavagirl ile birlikte rüya ülkesine giderek Mr. Electricidad ve karanlığı ile mücadele ediyor. Ancak tek sorun Mr. Electricidad değil. Ülkenin tek hakimi olmayı kafaya takmış başka bir isim daha bizim üçlünün önüne çıkıyor.


Kaynak: Pinterest

İzlemekten büyük keyif aldığım bir filmdi. Hatta açıkçası filmi bu kadar beğeneceğimi düşünmemiştim bile. Film karşıma Pinterest'te çıktığında kaydetmiştim. Ancak kim bilir kendisini çıkmaz ayın hangi günü izlerdim... Filmi şimdi izleme nedenim bookstagram hesabımda dolanırken takip ettiğim bir hesabın (lisasummaries) filme dair güzel yorumuna denk gelmemdi. 

Film macera boyutu bir yana, oldukça özgün bir içeriğe sahip. Lavagirl ile Köpekbalığı gördüğüm en yaratıcı iki süper kahramandı diyebilirim. :) Aynı zamanda ateş ve suyu temsil eden birbirine tamı tamına zıt bu ikili, aslında çok uyumlu bir takımdı. Lavagirl'ün asıl süper gücünü aradığı sahnelerde ben de en az onun kadar heyecanlıydım. Bazen, yeteneklerimizi saklı kaldıkları karanlıktan çıkarmak için uygun anın gelmesi gerekebilir. Belki de ancak o uygun an geldiğinde zaten bize ait olan yetenekler bir şekilde bize göz kırpacak ve ben buradayım diyeceklerdir. Ancak bu yeterli midir? Hayır. Nasıl ki lavlardan oluşan bir süper kız bile ateşini canlı tutmaya ihtiyaç duyuyorsa, bizler de kendi yeteneklerimizi günbegün parlatmalıyız. Bu olmazsa ateşimiz sönebilir.


Hayaller her şekliyle güzeller midir peki? Bencil hayaller ve aydınlık hayaller olmak üzere kategoriler var mıdır? Bencil hayallerimiz gün geldiğinde bizi de karanlıkta bırakabilirler mi? O halde nasıl hayal kurmalıyız? Hayallerimizi nelerle beslemeliyiz? En önemlisi de hayallerimize hiç kimse inanmasa, onları küçümsese ve hatta hayallerin ancak çocukken görülen rüyalarda kaldığını söylese bile; hayaller tam anlamıyla yok olabilirler mi? Yoksa yalnızca uykuya mı yatarlar; karanlıkta, en derinlerimizdeki ışık girmeyen noktalarımızda?..

Bu noktada aslında özellikle de çocuklara kendilerini kendilerinin görmeleri için fırsat vermek de çok önemli. Malesef çoğu durumda ebeveynler ve eğitimciler çocuklarını\ öğrencilerini bazen aşırı korumacı tavırlarıyla, bazen kendi katı doğrularıyla baskılayabiliyorlar. Max'in öğretmeninin küçük kızı Marissa (Sasha Pieterse) da bunun tipik bir örneğiydi diyebiliriz. Küçükken baskılanmış çocukların büyüdüklerinde kendi rüyalarını ve dolayısıyla benliklerini bulmaları biraz daha zor oluyor malesef ki. Bu bakımdan küçümsemek veya korumak ile yol göstermek arasındaki farkı bilmenin önemli olduğunu düşünüyorum.


Bazı filmler çocuk filmidir ama onları her yaşta izleyebilir, her yaşta izlemekten keyif alabiliriz. The Adventures of Sharkboy and Lavagirl de bence bu filmlerden. İçeriğinde dostluk, kendine güvenmek, hayallerin gücü gibi güzel tema ve konuları barındırıyor. Eski bir film olduğu efektlerinden belli ancak bu durum en azından beni hiç rahatsız etmedi. Yine de filmi ilk çıktığı yıllarda ben de bir çocukken izleseydim nasıl da heyecanlı hissederdim diye düşünmeden de duramıyorum. Pastadan sallar, elektrik fişinden köpekler, ev ödevlerine yardım etmesi için tasarlanmış her şeyi bilen bir robottan geriye kalanlar... Müthiş buluşlar. İlgisini çekenlere önerebileceğim hoş bir film.

Hoşça ve güzel hayallerle kalın.

:)


THE ADVENTURES OF SHARKBOY & LAVAGIRL IN 3-D SOUNDTRACK SCORE (2005) dinlemek için tıklayabilirsin.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Better Days (Shao nian de ni\ Daha İyi Günler) | Film Yorumu


Yönetmen: Derek Tsang

Senarist: Wing-Sum Lam, Yuan Li, Yimeng Xu

Yapımı: 2019 - Çin, Hong Kong


Bir İngilizce dersinde başlıyor film. Sınıf öğretmeninin gözü bir öğrencisine takılıyor. Derse katılmayan, huzursuzca kıpırdanan bir öğrenciye. Genç öğretmen öğrencisine bakarken düşünceleri geçmişe dalıyor. Kendi lise yıllarına. Chen Nian (Zhou Dongyu) lise son sınıf öğrencisiyken sınıf arkadaşı olan bir kız intihar ediyor. Yaşadığı akran zorbalığına daha fazla dayanamadığı için hayatından vazgeçiyor. Bu olay Chen Nian'ı derinden sarsıyor. Bir zamanlar birlikte yan yana yürüdüğü genç kızın cansız bedenini okulun orta yerine düşmüş görünce şoka giriyor ve onu izleyen onca göze ve telefon kamerasına aldırmadan bu cansız bedeni kendi ceketiyle örtüyor Chen Nian. Bu durum okul yönetiminin ve polislerin dikkatini çekiyor. Genç kızın intiharına dair Chen Nian'ı sorguya alıyorlar ve arkadaşının neden böyle bir eylemde bulunduğuna dair düşüncelerini sorguluyorlar. Ancak Chen Nian susuyor. Bence, diyor, o da bu şekilde izlenmek istemezdi. Chen Nian'ın bu sözleri belki de haklılık payı taşıyor. Günlerce, aylarca zorbalığa uğrasa da görülmeyen, yardım edilmeyen ve en sonunda hayatından vazgeçen bu genç kız belki de gerçekten de öldükten sonra bu şekilde görülmek istemezdi.

Çin'de eğitim sistemi çok sıkı, akran zorbalığı ise çok yaygın bir durum. Chen Nian çok başarılı bir öğrenci. Alt sınıfa mensup bir aileden geliyor. Güzellik sektöründe çalışan annesi daima uzaklarda, alacaklılar kapılarında. Buna rağmen Chen Nian takıyor kulaklıklarını, hep çalışıyor. Evde, okulda. Bu nedenle zorbaların pek gözüne batmıyor. Ta ki bu son intihar olayına kadar. Polisin sorguya çektiği bu genç kız, zorbaların yeni hedefi oluyor. Bir yandan annesinin uzakta oluşu, diğer yandan üniversite giriş sınavına çok az zaman kalışı Chen Nian'ı etkilerken, şimdi de okulun zorba kızları yolunu kesiyor.

Chen Nian bir akşam eve dönerken serserilerin genç bir çocuğu dövdüklerini görüyor. Bu durumu polise bildirirken serseriler tarafından yakalanıyor ve tartaklanıyor. O an yardım ettiği dayak yemiş bu genç çocuk daha sonra Chen Nian'ın koruması oluyor. Chen Nian, onu koruyan Xiao Bei'nin (Jackson Yee) evinde yaşıyor, okula onunla gidip geliyor ve onun yanında ders çalışıyor. Xiao Bei de Chen Nian gibi dezavantajlı bir konumda. Ailesi yok. Toplumda serseri diye damgalanmış ve bir andan sonra gerçekten de serseri olmuş. Ancak Chen Nian onu ve yaralarını görüyor. Böylece ikili arasında arkadaşlıkla başlayan ve gittikçe büyüyen bir bağ gelişiyor. Bizler de film boyunca Chen Nian ve Xiao Bei'nin bu zor şartlarda yaşadıklarını izliyoruz.

 

Kaynak: Pinterest

Çok etkileyici bir filmdi. Beni duygudan duyguya sürükledi desem yeridir. Hop oturdum hop kalktım. Bir an geldi sırıtıp durdum, bir anda geldi neredeyse ağlayacaktım. Kurgu, işleyiş, oyunculuk performansı, filmin değindiği noktalar... Mükemmel. Çok ciddiyim. Tam nokta atışı konulara değinilmiş, tam da o nokta hissedilerek oynanmış. Hele şu iki karakter yok mu... Mahvettiler beni.

Uzak Doğu sinemasında zaten büyülü bir hava var. Özellikle Çin\ Hong Kong yapımı filmlerde bu havayı görüyorum. Genelde daha çok sanatsal yanıyla ön plana çıkıyor. Sinematografi, müzikler... Bu filmdeyse hikaye zaten insanın içine oturan koca bir taş. Ancak sahne geçişleri ve görüntü yönetimi de çok başarılı.


Zorbalık filmin değindiği ana nokta. Ancak bu noktayı çevreleyen atmosfer de pek iç açıcı değil. Gençlerin üstünde çok fazla baskı var. Öyle ki, sanki üniversite sınavına değil de savaşa gidiyorlar. Öyle bir ''dünyaya karşı olma'', öyle bir ''sınıf tekrarı yaşarsam ölürüm''ler. Böyle bir atmosferde bir insanın ruh sağlığının yıpranmaması zaten imkansız. Bir de üstüne ekonomik kaygılar. Bir de üstüne ailevi problemler. Ah yetmedi mi? Bir de üstüne dehşete düşürecek denli acımasızca ve sistematik uygulanan zorbalık. 


Büyümek sancılı bir olay. Ancak herkes o kadar da şanslı değil. Kendi şansını kendi yaratmak için çırpınanlardan Chen Nian. Yaşadıkları asla kolay değil. Genç bir kızın kaldırabileceğinin çok üstünde. Tıpkı kendisinin de söylediği gibi; unutma büyüsüne kapılmadan evvel belki de karanlığın içinde ilerlerken el yordamıyla bulmak zorunda nasıl yetişkin olabileceğini. Çünkü bazıları bunu kendileri öğrenmek zorunda. Peki büyüyünce geçiyor mu sahiden? Her şey unutuluyor mu veya unutulmalı mı? Chen Nian unutmayanlardan. Çünkü ancak unutmayarak ''dünyaya karşı durabilir.'' Tıpkı ona bir zamanlar sınava çalışırken yetişkinlerin söyledikleri gibi. Chen Nian'ın unutmayanlardan olduğunu filmin başındaki sahnede görüyoruz.


Birini sevmek, çok sevmek... Çok güzel sevmek. Bu da var filmde. Hep karanlık, hep acı değil ya... Chen Nian ve Xiao Bei arasındaki bağ çok narin, çok hüzünlü ve çok gerçekti. Birbirine tutunan iki çocuk. Aslında durum sadece buydu belki de. Bunu söylemem spoiler olmayacaktır, çünkü her şeyi daha ilk andan anlıyorsunuz. Chen Nian ve Xiao Bei'nin aşkı, uzun zamandan sonra beni etkileyen ilk aşk hikayesiydi. Yaşadıkları dramayla ilgisi yoktu bunun, hayır. Ama mesela o motor sahnesi yok mu... Chen Nian gülümseyerek bir yerleri işaret ediyor, sıkı sıkı sarılmış Xiao Bei'ye; sonra, Xiao Bei'nin yakışıklı yüzü nadiren beliren gülümsemesiyle ışıl ışıl.

Çok sevdim bu filmi çok. Aynı zamanda gerçek bir hikayeye dayanıyormuş film. Ben de filmin son sahnesinde öğrendim. Hatta filmde yaşanan büyük olaydan sonra Çin yönetimi duruma el atmış ve akran zorbalığına karşı ciddi önlemler alınmış. Bu noktada özellikle de öğretmenlere, okul yönetimine ve tabi ki ailelere büyük sorumluluk düşüyor. Çünkü zorbalık sadece okul sınırları içinde olmak zorunda değil. Zorbalar sadece ''serseri'' görünümlüler olmak zorunda değil. Neyin ne olduğunu anlamak için, öğrencilerin bir sıkıntısının olup olmadığını takip etmek için çok dikkatli olmalı. 

Kaldı ki zorbalık her yerde malesef ki. Sadece akran zorbalığı da değil; yetişkinler arasında da zorbalar var. Evet var. Kişinin dış görünümüne ilişkin yapılan hadsiz yorumları duyamadınız mı, ah ne şanslısınız, o zaman sosyal medyayı açın ve görün. Ağzı olan konuşuyor, eli olan yazıyor. Kimse kendine bakmıyor. Kimse karşısındakinin kalbine bakmıyor. Kimse düşünmüyor. Belki de daha fenası, düşünüyor ve bile bile, karşısındaki kişiyi incitmek için, ona zarar vermek için onu zorbalıyor. Kadını erkeği yok bu durumun ancak en tipik örnekleri kadınlar üzerinden görüyoruz. 

''Makyaj yapmalısın, şu haline bak ne kadar solgunsun. Sivilcelerini kapat. Dişlerin kötü, gülme. Obez olmuşsun, az ye. Tombul yüzlüsün, estetik ol. Çok zayıfsın, yemek ye. Çirkinsin, insan içine çıkma, fotoğrafını bile görmek istemiyorum. Boyun kısa. -Bunlar da erkeklere gelsin...- sıskasın, kösesin, beş parasızsın... Biter mi, asla! Kadın dediğin şöyle olacak arkadaşlar... Kendine erkek mi diyorsunlar... Erkeklerden kadınlara açık mektuplar... Kadınlar neden tayt giyer sorunsalları... Bunu giyemezsin, şu işi yapamazsın, şuraya gidemezsin'ler... Evde kaldın, bir araban bile yok, işin yok, diploman yok, gözünün üstünde kaş var, ağzının içinde dil var'lar...'' 

Oldu canım oldu!.. Ne diyordu Einstein ''iki şey sonsuzdur...'' İşte o sonsuzluğun içinde bu yazdığım saçma sapan yorumlardan oluşan listenin uzunluğu da var. Yeter! İşte tüm bunlar da zorbalık. Keşke herkes kendine çekidüzen verebilse. -sinirlendim...-


Aynı zamanda filmin arka planında işlenen sınav stresi olayı da çok hassas bir konu. Ben kendi üniversite sınav sürecimi hatırlıyorum da... Sınav günü kendime yaptığım telkin tam olarak şuydu: ''İlkay, bu sınav seni öldürmeyecek... Sakin ol!'' 

Sınavlar bizi öldürmez, yaralamaz, hayatımızı mahvetmez veya tam tersi hayatımızın sorunsuz olmasını sağlamaz. Kim olduğumuzu ise bir dizi sorular topluluğu belirlemez, belirleyemez. Elbette iyi bir üniversitede, iyi bir bölümde okumak hayatımızın gidişatını olumlu etkiler ancak hayat bundan ibaret değil. Aynı şekilde güçsüz gördüğümüz birini itip kakmak bizi güçlü kılmaz. Aksine bu durum zorba kişinin ne kadar güvensiz ve hayata tutunamayan biri olduğunu gösterir. En az mağdurlara olduğu kadar zorbalara da psikolojik destek sağlanmalı ve bunun üzerinde durulmalı. Malesef her kötü niyetli kişiyi topluma kazandıramayız ve bazen kazandırmak zorunda mıyız emin de olamıyorum ancak yine de yapıcı bir bakış açısından bakmak gereklidir. Özellikle de çocukluk, ergenlik ve belki de genç yetişkinlik dönemlerindeki bireyler için. 


Özetle, beni çok etkileyen bir filmdi Better Days. İzleyin efenim. Bir de eğer yapıyorsanız lütfen insanları yerli yersiz eleştirmeye son verin. Eleştirildiğinizde de lütfen düşünün; bu kişi benim hakkımda ne biliyor veya onun üç beş sözü benim için ne kadar önemli ''olmalı'' diye. Belki çok klişe ama gerçek bu okurlarım; bizi biz istemezsek kimse özellikle de kendi kendine ulaştığı uyduruk fikirleriyle yargılayamaz. Bizi bizden başka hiç kimse tanımlayamaz. Bazen yaralanabiliriz bu doğru. Ancak biz sadece bir insanız. Karşıdaki kişi de aynı; sadece, insan. Ama hadi birileri bizi yaraladı diyelim; lütfen destek almaktan korkmayalım. Tek başına kaldığımız anlar olabilir ancak herkes kötü şeyler yaşayabilir. Yalnız değiliz. İstersek asla yalnız olmayız. Bu hayat bizim ve yaşam her şeyden öte bir hediyedir. Bedenimiz bir hediyedir. Ruhumuz da bir hediyedir. Bunları besleyelim. Bu ikisini en güzel şeylerle besleyelim, diyerek kamu spotumu noktalıyorum.

Hoşça kalın.


Better Days (Original Motion Picture Soundtrack) dinlemek için tıklayabilirsin.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Bir Kareye Hapsolmanın Dayanılmaz Güvenliği: Alice in den Städten (Alice in the Cities\ Alis Kentlerde) | Film Yorumu


Yönetmen: Wim Wenders

Senarist: Wim Wenders, Veith Von Fürstenberg

Yapımı: 1974 - Almanya


Bir gazeteci olan Philip'in (Rüdiger Vogler) ABD ile ilgili bir yazı yazması gerekmektedir. Bunun için ülkeyi dolanır, pek çok fotoğraf çeker ancak tek bir satır yazamaz. Parası bitince ülkesi Almanya'ya dönmeye karar verir. Ancak havaalanında grev olduğunu öğrenir, bilet alamaz. Havaalanında tanıştığı anne kız ile o geceyi geçirir. Ertesi gün anne, kızı Alice'i (Yella Rottländer) Philip'e emanet ettiğini yazan bir not bırakarak kaybolur. Aktarmalı gidecekleri uçak yolcuğunun bir sonraki durağında kızını ondan geri alacağını söyler. Birkaç günü Alice ile geçirecek olan Philip, küçük kızla birlikte yolculuğa çıkar; ancak işler beklendiği gibi ilerlemez. Film boyunca Philip ile Alice'in ABD'den Almanya'ya uzanan yolculuğunu ve 70'lerin Amerika ve Almanyasına ait görüntüleri izliyoruz.


Kaynak: Pinterest

Film siyah beyaz bir film. Siyah beyaz filmlerin verdiği hava bana hep bambaşka gelir. Hani film yavan olsa bile o bahsettiğim hava filmin tadı tuzu olur sanki. Bu nedenle film zaten benim gözümde 1-0 önde başlamıştı. Sonra o görüntüler... Sanırım yönetmenin tarzıymış bu. Her bir sahne fotoğraf karesi gibi. Ana karakter de bolca fotoğraf çekiyor zaten. Gördüklerini kendine sadece bu yolla kanıtlayabildiğini söylüyor; ancak fotoğrafın asla görüntülerin aslının yerini tutmadığını. Bu bana bir yerden tanıdık geldi. Ana karakterin dünyayı algılama biçimi; en çok da, kendiyle iletişim kurmaya çalışma biçimi.


Her yol hikayesi gibi şehirden birileri ayrılıyor, başka bir şehrin yerlisi veya yabancısı olmak üzere. Karakterler ön planda; an geliyor yol ana karakter oluyor, sonra bir ileri bir geri: Bir karakterler, bir yol. Bu, yavaş akan ama insanın kalbine sızan bir film. Küçük Alice nasıl bilmiş, nasıl güzel. Philip ise yeri geliyor kendi başınayken gözü kapalı araba kullanıyor, yeri geliyor kayalıklarda puslu deniz manzarasını fotoğraflıyor. Biraz gri bir tip. Tüm gri tipler birbirine benzer. Philip de öyle. Onun griliğine ton katma biçimi fotoğraf çekmek. Yayıncısı ona yazmak yerine fotoğrafladığı için kızsa da, beş parasız, üstüne üstlük küçük bir kızla, yollarda kalakalsa da, o sadece buna tutunuyor: Fotoğraf çekmeye. Fotoğraflara değil elbet. Zaten onlara bakıyor ama görmüyor Philip. Tıpkı gözleriyle gördüklerini de hızla geçivermesi gibi.

Bir sahnede küçük kız Philip'i fotoğraflıyor. Bak, diyor, bu sensin. Kendisi hakkında tek bir kelime edemeyen bu adama bir sorumluluk veriyor Alice. Bir amaca ait olma sorumluluğunu. Philip küçük kızı annesine götürmek için uğraşıyor. Küçük kız evine dönmemek için. Bu, tuhaf bir ikili. Tuhaf ama uyumlu yol kafadarları.


Bir sahnede küçük kıza, ''korkmaktan korktuğunu'' söylüyor Philip. Ah, ne büyük korkudur o. En büyük korku! Korkuların anası. Bu nedenle güvenli sahillerde kayalık köşelerinde puslu manzarasına sığınıyor Philip. Tanıdığı kadına gidiyor bir sahnede. Ancak bu tanıdık kişi onu uzaklaştırıyor. İçerilere git diyor sanki. Artık bildik limanlarda dolanma. Burada kalamazsın!..

Kendimizi korumak için genelde böyle yaparız değil mi? Böyle düşündüm Philip'i izlerken. Güvendiği yerlere tutunduğunu. Eski bir tanıdığa, değişmeyen alışkanlıklarına, kendini bile kandıramadığı oyalanmalarına... Sonra, fotoğraf çekmeye. Bir kareye hapsolmanın dayanılmaz güvenliğine.

Bu basit bir yol filmi. Yabancılar şehirden uzaklaşır. Yol manzaraları eşlikçileri. İlerler de ilerlerler. Küçük Alice ve Philip'in hikayesini izlemek keyifliydi. İlgisini çekenlere önerim olsun.

Hoşça kalın.



Can - The Lost Tapes ( Alice/Alice in The Cities Soundtrack)

Alice in the Cities (1974) - Soundtrack - Softly [Sibylle Baier]

Alice in den Städten - On the road again


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Popüler Yayınlar