Yazmak, hatırlamanın bir yolu. Üstünden zaman geçtikten sonra yazdıklarını okuyup anımsamak için değil, tabii o da var ve açıkçası bunu göze almak gerçek bir cesaret ister... Yine de benim bahsettiğim hatırlamak; yazma sonrasında değil, yazma eylemini gerçekleştirme anında olan hatırlama davranışıyla ilgili.
Yazmak son geliştirdiğimiz dil becerimiz. Bir insan, eğer bir sağlık sorunu yoksa, önce duyarak yaşamına başlar. Sonra duydukları aracılığıyla bir dili edinir, ki buna ''ana dili'' deriz. Sonra o dili konuşur. İlk iki beceri hazır bile: Dinlemek ve konuşmak.
Bazı çocuklar bunu evde de öğrenebilse de, genelimiz okula başladığımızda diğer iki dil becerisini öğreniriz: Okumak ve yazmak. Yazmak daha zor gelişen bir dil becerisidir. Gerek ana dili öğretiminde, gerekse yabancı bir dili öğrenirken aslında en son başvurduğumuz beceri de bu nedenle yazmaktır. Çünkü yazmak, aslında bir yaşanmışlık gerektirir. Söz konusu dile dair hiçbir artalan bilgisi bulunmayan birey, o dile dair üretime geçemez. Yazmak, üretici konumuna geçtiğimiz bir anlatma becerisidir. Bundandır ki, özellikle de, yabancı bir dili öğrenirken en çok anlatma becerileri olan konuşma ile yazmak konusunda sıkıntı yaşandığı görülür.
Ben neden yazıyorum acaba diye düşünüyorum.
Ana dilimizi bildiğimizi sandığımızda bile aslında onun inceliklerinden bihaber yaşamımızı sürdürüyoruz. Dil, evet, temelde bir iletişim aracı olsa da, bu aracın derinliklerine ulaşmak aslında dil organizmasını kontrol etme becerisi kazanmak demek. Dili iyi kullanabilen bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebildikleri için, diğerleri üzerinde de etki bırakma gücüne sahiptirler.
Dil, yaşayan bir varlıktır. Onun soluduğu hava, insanlardır. İnsan ilişkileri dilin yapısını canlı tutan ana unsurdur denilebilir. Bu bakımdan bebeklikten ve hatta ana karnında dış dünya seslerini işitmekle başlayan dil ile tanışma sürecimiz, bebeklik-çocukluk evresinde dili kullanmayı öğrenme ve bu yolla iletişim kurma ile ilerler ve akabinde formal yolla okullarda dili, ana dilimizi, başta temel kurallarıyla (okuma yazma) öğrenir, ardından bu dili daha etkin ve etkili kullanabilme becerileri geliştiririz.
Dil aslında bir çeşit düşünme aracıdır denilebilir. Bizleri Neandertallerden üstün kılan faktörlerden biri de, evet, dildi. Dil yoluyla iletişim kurmayı keşfetmiş atalarımızın elindeki silah her şeyden daha güçlüydü ki bizler, bir klavyenin ışığında yazılmış bu metnin etrafında bugün toplanabildik.
Dili öğrenmek, düşünceyi öğrenmekle eş değerdir denilebilir. Bunu kimse demese bile, inanın, ben derdim. Dili kullanmayı öğrendikten sonra bizler aslında okulda üst düzey düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak dili bir araç konumunda kullanırız. Bir insan zaten ana dilini biliyordur; mühim olan ana dilini kullanabilmek. Ana dilimiz, düşünce dünyamızı şekillendiren ve çeşitlendiren ana mekanizmadır. Yabancı bir dili veya bebekken öğrendiği ikinci dilini çok iyi seviyede konuşan insanlarda bu durum daha çeşitlenmiş olabilir tabii. Hatta öyle ki, ikinci bir dil olarak öğrenmemiş olsa bile, yani bebekken veya hayatın erken çocukluk evresinde öğrenilmemiş de sonradan büyüyünce öğrenilmiş bir dil olsa bile, öğrendiği yabancı dili yaşamında sıkça kullanan ve ana dilini kullanmayan bireylerin ana dillerinde gerilemeler olduğunu görebiliyoruz. Bu gerileme en bariz olarak konuşma becerisinde hissedilir. Çünkü konuşma aslında düşüncenin dış dünyaya çıkış yaptığı ilk dil beceri alanıdır.
Ne dedik?: Düşüncenin dışarı çıkış yaptığı...
Dil ile aslında yaptığımız tam olarak bu. Düşüncelerimizi dışarı çıkarmak.
Yazma becerisi diğer üç beceriden sonra yetkinlik kazanılan bir alan. Evet, ben neticede bir Türkçe öğretmeniyim ve bunu söylemeye hakkım var :), bizler 4 temel dil becerimizi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) bir arada geliştirmeyi hedefleriz. Yani önce şu beceri iyi kıvama gelsin, sonra öbürü; değil. Mümkün mertebe eşit düzeyde ilerlemek amaçlanır. Ancak, tabi ki yazmak daha karmaşık bir beceri alanıdır. Beynin öğrenilen söz konusu dilde (bu ana dilinde yazmak da olabilir) sembolleri ifade edebilmesi için, yukarıda da değindiğim üzere, birey (ve beyni :) öncesinde dile dair girdi elde etmelidir. Yoksa beyin o sembolleri nasıl kodlayabilir de bir kağıda aktarabilir ki?
Dilini bu dört temel dil becerisi alanında geliştirmiş bir insanın kavram ve aslında kavramların da ötesinde imgeler dünyası genişler ve hatta derinleşir. Düşünme becerilerini ve hatta üst düzey düşünme becerilerini (eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi) geliştirmemizin yolu da zaten budur: Dili geliştirmek. Bir dilde önce düşün, sonra o dili öğren; bana bu bakımdan inandırıcı gelmiyor. O dilde bir yaşantı elde etmemiş birey, o dilde nasıl düşünebilir? Bu olsa olsa, iyi ihtimalle, dil becerilerini geliştirme sürecinde (ki bu aslında bilişsel, duyuşsal ve devinişsel olarak çok boyutlu ilerleyen bir süreçtir) bir bütün olarak gelişim gösterebilir. Ben dili öğreneyim sonra o dilde fikir üretirim diye de bir şey yok. Her şey zaten eş zamanlı gerçekleşir. Öğrenmek bir bütündür. Bence bizim yaptığımız ana hata bu öncelik sonralık ilgisini katı bir şekilde kurmak.
Bilişsel dedik, nedir bilişsel süreçler... Beyinle ilgili olan, söz konusu dil özelinde olduğu için, beyindeki dili anlamlandırmayla ilgili tüm durumlar diyebiliriz. Bilişsel öğrenme basamakları da bulunuyor ama burada sadece kendi fikrime yer verdiğimden, bilgi verme amacı taşıyan bir metin yazmadığımdan dolayı, buralara artık girmiyorum. Ne ne demek biraz anlasak yeterli.
Duyuşsal dedik, nedir duyuşsal... Duyuşsal, bireyin öğrenme sürecinde psikolojik durumlarını ifade eden etkenler. Motivasyon, kaygı, tutum, ilgi, özyeterlik vb.
Devinişsel dedik... Bu da, motor becerileriyle ilgili durumlar. Bedensel organ ve kasların kullanımıyla ilgili durumları ifade eder; kas zihin uyumu vb gibi durumları içerebilir.
İşte! Yazmak, tüm bu süreçlerin en kapsamlı bir şekilde gerçekleştiği dil beceri alanı. Çünkü bir kere, anlatma becerisidir yazmak. Yani önce bir ifadeyi anlaman lazım ki, sonra anlatabil. İkincisi, yazma becerisi yapay bir dil becerisidir. Ne demek istiyorum; çocuk doğduğu gibi yazmayı öğrenmez. :) Dinleme ve konuşmayı doğal yolla, yaşantıyla öğrenir, geliştirir. Dinleme ve konuşma için de zaten bu nedenle doğal dil becerileri diyoruz. Yapay dediğimiz de, okulda formal (resmi, kurallara dayalı) yolla öğrendiğimiz okuma ve yazma beceri alanlarıdır.
Yazarken insan aslında tüm girdilerini çok hızlı, hatta kendi farkındalığının da ötesinde hızlı düşünür. Bu nedenle, özellikle de yazma alışkanlığı edinmiş insanlar beni anlayacaklardır, bazen yazarken ''ben aslında bunu yazmayı başta düşünmemiştim,'' diye bile düşünebiliriz. Çünkü bilinçaltından da zihnimizde tuttuklarımız yazma anında yüzeye çıkarlar ve düşünce formundan yazı formuna akış sağlarlar. Bu bakımdan yazmak, hatırlamaktır. Topladıklarını hatırlamak. İçindekileri hatırlamak.
Yazmayı benim için özel kılan da budur: Hatırlamak.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| Midoriyle sırdaşlığımız çok kısa sürmüştü, insanın içindekileri akıtabileceği alana ısınması da önemli sanırım (işte! duyuşsal alana giren bir durum :). |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder