Bir Kadın (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Yaşar Avunç,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, bir anne kaybının öyküsünü anlatıyor. Yazar, annesinin vefatı sonrasında bu kayıpla baş edebilmek için annesini bir anne olmanın ötesinde, onu insan olarak ele alıp kelimeleriyle biz okurlarına çiziyor. Bu kitap aslında bir kadının portresi. Düşük sosyal sınıfta dünyaya gelmiş çok çocuklu bir ailenin kızı olarak hayata başlayan, gençliğini savaş yıllarında yoklukla geçiren ve hayatta daima fiziksel ve zihinsel olarak çift boyutlu mücadele etmek zorunda kalmış bir kadının, yazarın annesinin, yaşam öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda kitap, kuşaklar arasındaki farklılığı yansıtması açısından da dikkate değer bir anlatı sunuyor.

64 sayfalık kısacık bir kitap. Kitabın dili de lezzetli olmakla birlikte oldukça yalın. Ancak bu kitap önce küçük çakıl taşlarını gövdeme atmaya başladı, sonlarına doğru ise kendisi bir kaya gibi kalbime oturdu. Hatta ağladım. Uzun zamandır bir kitap beni sadece hikayesiyle ağlatmayı başaramamıştı. Yazarın amacı, annesinin varlığını kelimeler yoluyla kendi gözlerinden yeniden var etmek ve bunu anne, eş, işçi, tüccar vb gibi rollerin ötesinde; bu hayatta yaşamış, var olmuş bir insan olarak diğerlerine de göstermekmiş. Nitekim 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde annesinin ve kendisinin yaşadığı topraklardan fersah fersah uzaktaki bir genç kadının gözlerinden yaşların süzülmesini sağladığına göre yazarın amacına ulaştığını da söyleyebiliriz.

Edebiyat gerçekten büyülü bir ifade alanı. Özellikle de böyle uzak an ve kişileri kalbimin en derinlerinde görebildiğimde, bu büyüye bir kez daha yeniden hayran oluyorum.

Kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep kendi annemle olan ilişkim de vardı. Zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kendi annesiyle veya varsa çocuğuyla olan ilişkisini düşünmeyecek bir okur da yoktur. Bu, başlangıçta her anne-çocuk arasındaki, özellikle de kuşak çatışmasından kaynaklanan, çekişmeymiş gibi görünüyor. Düşük bir sosyal konumdan gelen yazarın annesi yaşamı boyunca ''saygın'' sıfatını sadece toplumsal kabullerin gözünde elde edebilmek için çabalamış, dahası kendi kızı sosyal anlamda toplumda kabul gören daha üst bir statüde, pastanın daha büyük dilimlerini alabilecek konumda, olsun diye tüm hayatını bu amaca adamış bir kadın. Bu tip ikilikler, her ne kadar annenin amacı çocuğunun kendinden farklı bir yaşam sürmesini istediğini sanmasına yönelik olsa bile, beraberinde bir çeşit korku getirebiliyor: Ayrılık korkusunu. 

Özellikle de anneler, babalardan daha farklı ve derin bir şekilde, çocuklarıyla kendilerini aynı bütünün parçaları gibi görme eğiliminde olabiliyorlar diye düşünüyorum. Bu nedenle de çocuklarının kendilerinden farklı bir varlık, bir birey olmalarını, aksini söylediklerinde bile içten bir kabulle karşılamakta güçlük çekebiliyor, direnç oluşturabiliyorlar. Tabi ki çocuklarının iyiliğini, daha iyi şartlarda yaşamalarını bu kitaptaki anne-çocuk örneğinde de gördüğümüz gibi istiyorlar ancak içten içe çocuklarının kendilerinden ayrışmasından da çekiniyor, hatta bundan korkuyorlar. Bahsettiğim ''ayrılık korkusu'' aslında bir nevi, çocuğunu kendi parçası gibi benimsemiş annelerin (her anne böyledir de demiyorum) çocuklarının kendilerinden bağımsızlaşmalarıyla bu ''parçadan'' ayrılma korkularını oluşturuyor. 

Bu kitapta da yazar hissettiği kafa karışıklığını, annesiyle olan ilişkisi üzerinden değil de (çünkü bunu sorgulamak bir çocuk için ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa olsun ''suçluluk'' hissettirme eğilimindedir), annesini bir insan olarak ele almaktan ve bu yolla annesiyle olan ilişkisindeki kendisini görme çabasıyla çözmeye çalışıyor. Bu da bence çok saf bir yerden gelen, belki de kalbimde bir parçanın titremesinde ana neden olan durumdu. Öte yandan bir kadının tüm yaşamını; küçük bir kız çocuğu olduğu, genç bir kadın olduğu, nihayetinde gençliğini özleyen bir kadın ve yaşamaya dair her şeyi zamanla unutmasına neden olan alzheimer hastası bir insan olduğu yılları, neredeyse üç çeyrek asra yayılmış tüm o yılları 64 sayfalık ince bir kitaptan okumak sanırım bana ağır geldi ve bununla baş edebilmek için gözyaşlarımı akıtmam gerekti.

Bu kitaba dair dikkatimi çeken bir diğer durumsa, kadınların farklı yüzyıllar ve hatta coğrafyalarda yaşasalar bile onlara toplum tarafından dayatılan sınırların benzerliğiydi. Kuzey Fransa'da yaşamına başlayan yazarın annesi ile bizim yaşadığımız topraklarda hayata başlamış bir kadının yaşam öykülerini karşılaştırsak eminim yarım kalmışlık anlamında pek çok benzerlik bulabilirdik...

Bu, çok etkileyici bir kitaptı. Çünkü, gerçekti. Gerçek şeylerin büyük harfli ifadelerle anlatılmasına gerek yoktur; kitabın yalınlığı ve açıklığı bile aslında onun etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış Annie Ernaux'un kitaplarından okumayı uzun zamandır istiyordum. Kendisiyle böyle güzel bir kitapla tanıştığım içinse memnunum.

Kitaplarla kalın.


Otuz Yedi (Sezin Karameşe) | Kitap Yorumu

Yazar: Sezin Karameşe, Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Kitap, insanların gözlerinde sayılar gören Deniz'in lanet gibi algıladığı yeteneğinin anlamını çözme öyküsünü anlatıyor. Deniz'in yaşamı, komşusu Bahar'ın gözlerinde kimsede görmediği bir sayıyı görmesiyle değişir; Bahar'ın yaşamı da Deniz'in hayatına girişiyle değişecektir. Deniz ilkokul yıllarından itibaren insanların gözlerinde hep 1 rakamını görmüştür. Bu genellemeye uymayan tek kişi ilkokuldan sınıf arkadaşı Beste'de gördüğü 2'dir. Yıllar sonra Bahar'ın gözlerinde 37 sayısını gören Deniz, yaşadığı durumu Baharla paylaşır. Bahar, gördükleri nedeniyle çıldıracak durumda olan Deniz'e tam olarak inanmasa da ona yardımcı olmayı kabul eder. Kendisi de gözlerinde beliren 37'nin anlamını merak etmektedir. Kitap boyunca karakterlerin 37'nin ve sayıların gizemini çözme macerasını okuyoruz.

Sezin Karameşe'yi lise yıllarımdan beri aralıklı olarak youtube üzerinden takip ediyorum. Önceleri paranormal konulardaki videolarıyla ilgimi çeken biriyken, sonraları samimiyeti nedeniyle videolarını izlemeye devam ettiğim bir youtuber oldu. Zaten kendisi de yaş aldığı ve olgunlaştığı için olacak, zamanla videolarının konuları da değişti. Bu kitabı kendisinin ilk kitabı. Kitapta yazarın youtube içeriklerinde gördüğümüz paranormal anlatıların izleri bulunuyor. Bu nedenle kitabı okumak bana biraz nostaljik hissettirdi diyebilirim.

Kitabı bir ilk kitaba göre başarılı bulmakla birlikte, takdir edersiniz ki kitabın bir edebiyat harikası olmasını da beklememeliyiz. Bir kitaba başlarken beklentimizi kitabın bağlamına göre ayarlarsak, onu daha objektif olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Bu kitap da kafa dağıtmak için okunacak, içerisinde gizem gerilim unsurları barındıran ilgi çekici bir kurguya sahipti. 

Kitabın ilerledikçe açıldığını düşünüyorum. İlk bölümlerinde sanki yazarın kendisi bile ''başlıyoruz bakalım hayrolsun'' modunda, çok da ilerisini düşünmeden yazmaya başlamış gibi bir hava hakimdi. Kitap ilerledikçe kitaptaki dağınıklık kah toparlandı, kah yeniden yayıldı. Kurgudaki bu dağınıklığın sebebi ise bence çok fazla karakterin yer almasıydı. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor: ''Bunu kitabın ana karakteri olarak düşünme. Kitapta 'ana' olan şey karakterler değil olayın ta kendisidir. Siz bu ana olayın baş karakterlerisiniz'' (Sayfa 121). Gerçekten de kitabın tek bir ana karakteri yoktu; kitapta bir ana olay vardı ve o ana olayı yaşayan karakterlerin öyküsünü okuyorduk. Ayrıca yazarın çok karakterli bir kurguya, hele de ilk kitabında, yer vermesini cesaretli bir hareket olarak görüyorum. Çünkü ne kadar çok karakterin öyküsüne yer verilirse, onları merkezde tutmak ve yan olayları ana olaya bağlamak o kadar zorlaşır. Yazarın bu riski alması benim takdir ettiğim bir durum. Ancak tam da bu nedenle ve finalde ters köşe yapmak için kitabın ortalarında gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı sahnelere yer verildiği için, kitap yer yer ana olaydan kopup dağılmıştı.

Kitapta atıfta bulunulan film olan Vanilla Sky, filmin odak noktasındaydı. Kitap boyunca bu filme yapılan göndermeleri sevmekle birlikte, bence kitabın konusu bu filmden ziyade I Origins filmiyle daha çok örtüşüyordu. Ancak yazar I Origins'i biliyorduysa bile neden referans olarak bu filmi göstermemiş olduğunu da anlıyorum ve kitabın zayıf noktasının tam olarak bu olduğunu düşünüyorum: Yazar finalde ters köşe yapmayı o kadar önceliklendirmiş ki, gelişme kısımlarında zayıflıklar olmasını ikinci planda tutmuş gibi bir sonuç ortaya çıkmış. Bu durum okuma zevkini büyük oranda etkilemiyordu ancak kitap anlatım olarak daha başarılı olabilirdi, aslında kastettiğim bu.

Getireceğim bir diğer eleştiri ise, karakterlerin İzmirli gibi gösterilmeye çalışılmasını zorlama bulmamdı. Kitabın geçtiği şehrin İzmir olması bir İzmirli olarak bana iyi hissettirdi ancak gerçek İzmirliler bilir ki, doğuştan İzmirliler ile İzmir'e sonradan gelen insanlar birbirlerinden çok farklıdırlar. Eğer ki karakterlerin İzmirli olduğu ve olayların İzmir'de geçtiği vurgusu bu kadar baskın yapılıyorsa, kurguda en basit olarak İzmirce kelimelere yer verilmesi İzmirlilik durumunu desteklerdi diye düşünüyorum. Kitabın yazarı da eminim İzmir'e dönemsel olarak -belki tatillerde- gelmiş, gezmiştir ama bilgisinin yüzeysel olduğu aşırı belliydi.

Benim genel olarak beğendiğim, hatta beklentimin üstünde çıkan bir kitaptı. Şunu da unutmamak lazım; yazar bu kitabı yazdığında bile değil, yayınlattığında henüz 25 yaşındaydı. 25 yaşında kendi kitabını yazmak ve üstüne bastırmak, yazarlığa adım atmak bile başlı başına takdir edilesi bir durum. Yazarın bu kitaptan sonra da başka kitapları çıktı. Bu kitabı kardeşimin kitapları arasında görüp okumuştum; yazarın diğer kitaplarını da ödünç alma yoluyla okumayı planlıyorum.

Kitaplarla kalın.


Çizimler\ Mektupları ve Notlarıyla (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Güzin Ayan,
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitapta; şairin kızı Frieda Hughes'un kaleminden çıkmış bir önsöz, Sylvia Plath'ın 1956 yılında yazdığı biri eşine ikisi annesine olmak üzere üç mektubu, 1957 tarihli bir günlük metni ve şairin yine aynı yıllarda yaptığı çizimler yer alıyor. 

Bu kitabı şairin çok yönlü kişiliğini keşfetmek için merakla almıştım. Kızının yazdığı önsözde belirtildiğine göre Plath, ergenlik yıllarında özel olarak resim dersleri almış ve 20'li yaşlarının ilk yarısında yaptığı gezilerinde gördüğü nesne ve yerleri çoğunlukla eskizler olarak çizmiş. Kitapta yer alan çizimler için sanat eseri demek doğru olmasa da, şairin resim yeteneği ve çizimlerin başarısı ilk bakışta bile görülüyor. Şair bu çizimlerinde daha çok ilgisini çeken nesneleri fotoğraf çeker gibi kalemiyle çizmiş. Bu da tam olarak sevgili Sylvia'nın başvurabileceği bir yaratım yolu gibi geliyor bana. Bu, kitaba dair bana buruk da olsa bir gülümseme veren tek şeydi.

Bu kitabı okumak kalbimi çok kırdı. Özellikle de mektuplarında Sylvia'nın eşine olan aşkı, beklentileri ve umutları o kadar parlak ve güçlü ki... Şairin yaşamını ve yaşamının sonunu hazırlayan olaylar silsilesini bilmeseydim, bu ilişkiyi umut verici bir birliktelik olarak bile görebilirdim. Ondan bahsederken hep söylediğim gibi, Sylvia'yı ben hep sanatçı kişiliğinin ve başarısının da ötesinde, parlak bir genç kadın olarak görüyorum. Belki de onun hissetme biçimiyle derinden bağ kurup onu anlayabildiğim için, hissettiği yalnızlık beni hep çok üzmüştür. 

Bu kitabı okurken ise onun aşık tarafını, bu aşkı taşıyamayacak (Ted Hughes hayranları için üzgün değilim) bir adama doğrulttuğu için kalbim kırılmış hissettim. Sylvia'nın aşkının bağımlılığa kaydığını satır aralarındaki cümlelerinden fark ediyoruz ancak ilişkinin başlarında kendisine hayran bir karısının olmasından sevgili Ted Hughes Bey de pek şikayetçiymiş gibi gelmedi bana doğrusu... Sonra ne olduysa özgürlük adı altındaki bir sorumluktan kaçış Ted Bey'e cazip gelmiş gibi görünüyor ki, iki küçük çocuğu ile eşini bir başına bırakıp metresiyle (Sylvia ile hala evli oldukları için metresine sevgilisi diyemem) kendine bir yaşam kurmakta bir sorun görmemiş. Sylvia'nın psikolojik hastalığı veya başka sebepler... hiçbiri benim gözümde kocası Ted'in sorumsuzluğunu aklayamaz, kimse ve hiçbir şey! Adamdan bahsederken bile öfkeleniyorum. Hadi karına, sana bu kadar aşık karına hiç aldırmadın da iki küçük yavrunu da mı gözün görmedi be adam! Neyse, sakinim. Bu bir kitap yorumuydu, doğru. (Ted'in Sylvia'yı ''sadece'' (bu neden yeterli değilmiş gibi!) aldatması, karısını yalnız bırakması bile değil; söylemlerinin de elle tutulacak yanı yok beni asıl bu öfkelendiriyor. Şu yazımın yorumlar kısmında uzun uzun anlatmıştım. Dileyenler o yazımdan okuyabilirler olayları.)

Bana böyle hissettiren esas durum, Sylvia ile aynı noktayı özlememizdi belki de... Biriyle ''biz'' olmak. Biriyle gerçek bir takım olmak, ortaklık ve birliktelik kurmak. Bu ideal, hele de kanlı canlı bir eş olarak yaşamında da olduğu için, Sylvia'ya hatırı sayılır bir süre ilham vermiş. Ancak ne zaman ki bu ilhamı tükenmiş, Sylvia için işler üretici değil, tüketici olduğu bir yöne gitmeye başlamış gibi görülüyor. Ben bu hikayede en çok da çocuklara, özellikle de annesini kaybettiğinde henüz bir yaşında olan ve yetişkinlik yıllarında tıpkı annesi gibi intihar yoluyla yaşamdan ayrılmayı seçen Sylvia-Ted Hughes çiftinin oğulları Nicholas Hughes'a üzüldüm. Bu seçkiyi düzenleyen Sylvia'nın kızı Frieda Hughes'un hisleriyle empati kurabilmem ise mümkün bile değil...

Bu, keyifli ama yazarın yaşamını ayrıntılı bildiğim için benim için hüzünlü bir kitaptı. Sevgili Sylvia kısa yaşamına çok yönlü kişiliğinden oluşturduğu bir sürü tohum ekmiş. Henüz otuz yaşında vefat eden şair, kaşif ruhlu biriydi. Hem kendine, hem de dünyaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir içsel keşif isteğiyle yaklaştığı, onun kendine ve diğerlerinin ona dair anlatımlarında net olarak görünüyor. Ben bu kitaptaki çizimlerine baktığımda da aynı durumu düşündüm; çizimleri de tıpkı şairin her yana ilerlemek için büyük isteği gibi, bir tohum ama büyüme fırsatı bulamamışlar... Bunlar güzel çizimler ancak onlara bakınca şairin yaptıklarının doyumunu değil, potansiyelinin eksik kalışının hüznünü hissettim.



Şairin hayranlarına ve çizime ilgisi olanlara önerebileceğim bir kitap. Kitap özelinde getirebileceğim öznel eleştirim ise, kitapta şairin kaleminden çıkmış daha çok mektup görmek isterdim. Madem kitapta şairin sadece çizimleri değil, mektuplarından parçalar da yer alıyor; o halde birkaç mektubuna daha yer verilmesi kitabı zenginleştirirdi diye düşünüyorum. Bunun dışında genel olarak beğendiğim bir kitap. Ara ara karıştırılacak, göz atılacak kitaplardan.

Kitaplarla kalın.


Karakura'nın Düşleri (Hanzade Servi) | Kitap Yorumu

Yazar: Hanzade Servi, Resimleyen: Volkan Korkmaz,
Yayınevi: Tudem Yayınları

Kitap yedi korku öyküsünden oluşuyor. Bu öyküler çocukların ana karakter olduğu gizemli olayların yaşandığı kurgulara sahipler. Kitap bir çocuk kitabı olduğu için öykülerdeki korku ögeleri basit düzeyde tutulmuş ancak bu halleriyle bile beni germeye, ah tamam!, korkutmaya yettiler diyebilirim. Hatta öyle ki kitabı okurken zihnimin arka planında ufaktan bir Carry on Wayward Son da çalıyordu.

Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi çocuk korku edebiyatı ülkemizde yaygın olmayan bir alan. Korku türü deyince aklımıza basit anlatımlı tekdüze kurgular gelebilir. Ancak bu öykülerdeki kurgularda gerçekten var olan halk hikayelerinde olan inanışlar kurguların omurgasını oluşturuyor. Bu da olaylara çok boyutluluk ve gerçekçilik katarak merak unsurunu canlı tutmuş. 

Kitaba dair getirebileceğim eleştiri ise, kitapta dönemine göre çocuk ve gençler arasında popüler olan (kitabın ilk baskısı olarak 2015 yılı gösteriliyor ancak daha erken tarihte yazılmış) sanatçılar, uygulamalar ve hitaplara yer verilmiş. Kitabın basım tarihinin üstünden bile 11 yıl geçtiği için vaktiyle hoş dokundurmalar olan bu ifadeler günümüz için demode kalmış. Ben özellikle çocuk\ genç kategorisindeki kitaplarda güncel hayatla paralel giden kullanımlara yer verilmesinin çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırması bakımından faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ancak aradan zaman geçince, zamanımızda da popülerlik anlık bir hal olduğu için bu kullanımlar etkisini yitiriyor. Örneğin bu kitabı şimdi okuyacak 12-13 yaşlarındaki bir çocuk (daha küçük yaş grupları korkabilir) One Direction, facebook vb gibi kullanımlarla bağ kuramaz.

Diğer bir eleştirim ise, kitaptaki öykülerin çok net bir çizgide olmasıydı. Özellikle de Perizad'ın Kardeşi öyküsünde gördüğümüz gibi aile bireyi kaybı ve yas konusu çocuk kitaplarında yer almalı, çünkü bu konu hayatın bir gerçeği. Çocuk kitabı demek sadece hayatın iyi, güzel yanlarını yansıtan kurguları işlemek demek değildir; hayatın acı verici noktalarını da yaş grubu düzeyine uygun bir anlatım ve kurgu akışıyla bir hayat gerçekliği olarak vermek gerekir. Ancak bu öykülerde, korku-gerilim teması ön plana alındığından, bence bu duruma incelikle yaklaşılmamıştı. Bazı çocuklar için bu tip konular hassasiyet taşıyor olabilir. Bu duruma çocuk kitaplarında ayrıca özen gösterilmeli.



Kitabı gece okuduğum ve öyküler çok akıcı olduğu için kendimi sanki gece televizyonda denk geldiğim korku filmlerini izliyor gibi hissettim. Yukarıdaki fotoğraflarda da yer verdiğim üzere bence kitaptaki resimler bile ürperticiydi. Bu arada abartmıyorum gerçekten hakkını veren, insanı ürperten öyküler. Bir yetişkin için basit kurgulu olmakla birlikte, mistik anlatılardan ilham alarak temellendirilmiş kurgular oldukları için okura gerçeklik hissini de geçirebilen öyküler.

Hanzade Servi, kardeşimin çocukluk yazarıdır. Hatta kardeşimde bulunan yazarın tüm kitapları da onun adına imzalıdır. Karakura'nın Düşleri benim yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Kardeşimin kitapları arasından dızladığım diğer kitaplarını da okuyacağım. :)

Kitaptaki yedi öyküyü de genel olarak beğendim ve etkilendim diyebilirim. Ama özellikle de kurgu olarak ayrıca başarılı bulduğum öyküler; Cadının Sadık Yardımcısı, Sakın Kapıyı Açma ve Karakura'nın Düşleri isimli öykülerdi. Bu öyküleri daha önde tutma nedenim, salt korku temasında yazılmamış olup gizem ve gerilim boyutunun da yüksek olmasıydı. Son Doğum Günü, Duvarın İçindekiler, Hortlak Gören İspinoz ve Perizad'ın Kardeşi isimli diğer öyküler ise korku ögelerinin daha baskın kullanıldığı ancak kurgu olarak daha zayıf bulduğum öykülerdi.

Benim ilgiyle okuduğum bir kitap oldu. Ancak benim bile öykülerden ufaktan korktuğumu düşünürsek, yaşı daha küçük olan çocukların da korkması kaçınılmaz olur. Kitap ergenlik düzeyindeki çocuklar için daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Aynı şekilde sizler de bir yetişkinseniz ve korku-gerilim türünden hoşlanıyorsanız bence kitaba bir bakabilirsiniz. Çocuk kitabı deyip geçmeyin derim. Korku temasında gerçekten başarılı öykülerdi.

Kitaplarla kalın.


Pollyanna (Eleanor H. Porter) | Kitap Yorumu

Yazar: Eleanor H. Porter, Çevirmen: Handegül Demirhan,
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap, babasının vefatıyla birlikte hayatta kalan tek akrabası Polly teyzesinin yanına taşınan küçük bir kızın, Pollyanna'nın öyküsünü anlatmakta. Annesini çok küçükken kaybetmiş bu küçük kız, babasıyla birlikte uydurduğu mutluluk oyununa sarılarak yoksulluk, kimsesizlik ve yalnızlıkla mücadele yöntemi geliştirmiştir. Kitap boyunca Pollyanna'nın, teyzesinin yanında başladığı yeni yaşamında hayata gülümsemeyi uzun yıllar önce bırakmış sert mizaçlı teyzesi başta olmak üzere tüm kasaba halkına yaşamdaki güzellikleri keşfetmeyi öğretme öyküsünü okuyoruz.

Çocukluğumdan beri bildiğim ancak her nedense bugünüme kadar okumamış olduğum bir çocuk kitabını okudum. Kitabı seveceğimi hızla göz attığım kitap rafları arasında kitabın adını gördüğüm an anlamıştım. Nitekim öyle de oldu; kitabı kah gülümseyerek, kah gözlerim dolarak -bazense ikisi aynı anda- ve aynı zamanda büyük bir ilgi ve merakla okudum.

Pollyanna zorluklar içinde büyümeye çalışan bir çocuk. Bu zorluklarla baş etme yöntemini ise hayatta en sevdiği insanlardan biriyle birlikte, babasıyla, geliştirmiş. Pollyannacılık günümüzde olumsuza yakın bir anlama gelecek şekilde kullanılan bir tabir. Oysa bu kavrama isim veren karakter olan Pollyanna'nın yaptığı şey körü körüne bir iyimserliğin ötesinde, mutluluğu dış dünyada aramayı bırakıp içinden dışına yansıtmakla ilgili.

Pollyanna dış dünyadaki zorluklar ve hatta güzelliklerle bile değil; bu durumların geneline yönelik kendi bakış açısını yönetme becerisini geliştirmiş ve üstüne bunu çevresindeki yaşamından memnun olmayan ve bunu düzeltme çabasında da olmayan diğerlerine de ''mutluluk oyunuyla'' öğretmiş bir çocuk. Pollyanna kendisi çok zor zamanlar geçirdiğinde ve kendisini ona babasını da anımsatan çok sevdiği ''mutluluk oyununu'' oynayamayacak durumda bulduğunda bile, diğerlerinin mutluluk oyununu oynamakta başarılı olmalarından mutlu olabilecek bir çocuktu. Yani Pollyanna mutluluğa açık bir insandı.

Bazı insanlar mutluluğa kapalıdırlar. Pollyanna böyle insanlarla kitap boyunca sıkça karşılaştı. Mutluluğu görebilen insanların böyle insanlara enerjilerini vermelerini de açıkçası artık doğru bulmuyorum ancak Pollyanna bu konuda da oldukça başarılıydı. Herkesin; en somurtuk, aksi ve ben bilirimci tavırlıların bile; içindeki parlamak isteyen noktayı sabırla buluyordu. Bu, gerçek bir yetenek diye düşünüyorum; en azından benim Pollyanna karakterine hayranlığımın asıl sebebi, içindeki mutluluk sebeplerini kolayca bulmasından öte, diğerlerinin parlamak isteyen parçalarını bulmak konusundaki doğal yeteneğiydi diyebilirim.

Benim de bir mutluluk oyunum vardı. Bu oyunda Pollyanna kadar başarılı olduğumu söyleyemesem de, ikimizin de oyunlarının çıkış noktası birbirine benziyor gibi görünüyor. Benim mutluluk oyunumun ismi yıldız bulmacaydı. En kirli ışıklarla dolu puslu gökyüzüne bile dikkatle ve sabırla bakarsanız, mutlaka bir yıldızın parladığına şahit olursunuz; ardından bir başkası daha, bir başkası, bir başkası ve bir başkası... Ve işte artık her şeye rağmen yıldızlı bir gökyüzünü görebiliyorsunuz.

Büyük küçük herkese önerebileceğim, çok güzel bir klasik.

Kitaplarla kalın.


Yuan Huan'ın Kulübesi (Miyase Sertbarut) | Kitap Yorumu

Yazar: Miyase Sertbarut, Çizer: Zülal Öztürk,
Yayınevi: Tudem Yayınları

İlhamilerin yeni Türkçe öğretmenlerinin verdiği ödev fazlasıyla zordur: Kitap okumak! Her hafta sınıfta bir hikaye anlatma ödevleri olan altıncı sınıf öğrencileri bu yeni düzene alışamaz. Her hafta nasıl kitap okuyacağı konusunda kara kara düşünen İlhami, arkadaşları Zümrüt ve Caner ile yaptığı park turunda dağılmış bir sirkten arta kalan gizemli bir telefon kulübesi bulur. Bu eski kulübedeki telefonu farklı kılan, ahizenin öte tarafından kendiliğinden ses gelmesidir. İlhami'ye derste anlatması için ihtiyacı olan öyküleri anlatan bir ses.

Kitap okumaktan hoşlanmayacağını düşünen İlhami, her okul çıkışı ve öncesinde soluğu bu telefon kulübesinde alır. Arkadaşlarından sır gibi sakladığı hikayeler anlatan telefon sayesinde, Türkçe dersinden yüksek notlar alır. Ancak zamanla İlhami yüksek notlar almakla değil, hikayelerle ilgilenmeye başlar. İlhami, merak eder. Kitap boyunca okumayı sevmeyeceğine inanmış çocuklara kurgusal dünyaların büyüsünü gösteren telefondaki gizemli anlatıcının öykülerine misafir oluyoruz.

Kitabı çok severek, gülerek ve büyük bir merakla okudum. Bu kitabı bana çok tatlı bir kütüphane görevlisi önermişti. Biraz da bu önerinin güvencesiyle kitabı okumaya başladım. Kitabı beğeneceğimi düşünsem de, okurken bu kadar eğleneceğimi ve kendimi kitaba kaptıracağımı düşünmemiştim.

Kitabın ana karakteri okumayı sevmeyeceğine yönelik inanç geliştirmiş bir çocuk. Ancak bu çocuk, dinlediği öykülere doymayarak ardı ardına hepsini ve dahasını öğrenmek istiyor. Okumak, bir çeşit keşif. Okumayı sevmediğine inanan çoğu kişinin ortak noktası bana göre keşfetmeyi bırakmaları. Hem de en başında! Bazı öyküleri sıkıcı bulabiliriz; çünkü insanız, hepimiz farklıyız ve bu öyküler bizim ilgi alanımızla örtüşmeyebilir. Hatta, evet, gerçekten ''sıkıcı'' bir anlatımla bile ifade edilmiş olabilirler. Önemli olan, sabretmek ve aramaya devam etmektir. Bu nedenle zaten özellikle çocuklar olmak üzere bireylerin gelişim düzeyleri ve ilgi alanları göz önüne alınarak kitaplar yazılmalı ve önerilmelidir.

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer durum ise yapay zeka. Kitabın arka kapağında da ifade edildiği üzere: ''Yapay zeka edebiyatı reddetmez, yeter ki edebiyat onu reddetmesin.'' Yaşadığımız çağ, içinde bol çeşitliliği barındıran bir çağ. Evet, eskiden zor olan, aranması gereken pek çok şey artık elimizin altında. Bu durum da bireyleri, özellikle de çocukları hazıra ve kolaya alıştırma, dahası çabuk sıkılma eğilimine itebilir. Ancak yapay zeka korkulması veya reddedilmesi gereken bir durum değil; hayatımıza yararlı olabilecek şekilde uyumlandırılması gereken bir gerçekliktir. Yapay zeka destekli eğitim son yıllarda ön plana çıkmakla birlikte, yapay zekadan çeşitli etkinlikleri oluşturmak için eğitim öğretim alanında yararlanılmaktadır.

Yapay zekayı edebiyat ile uyumlandırma noktamız tabi ki kurguları bir makineye yazdırmak değildir, olmamalıdır. Bunu günümüzde yapan ve kitapları çok satanlara girerek paraya para demeyen (özellikle yabancı yazarlarda bunu gördüm ama yerlilerde de varsa bilemem...), işi edebiyattan alıp ticarete çeviren yazarlar da var. Onların yaptıkları düşüncelerini bir makineye satmak benim gözümde. Hayatta bence en kıymet vermemiz, sahip çıkmamız gereken şeylerden biri de, özgünlüğümüzdür. Çünkü özgün üretim olmazsa, kendimizi ne kadar kandırsak ve kolaya kaçmak rahatımıza gelse de, zamanla tüketicilerden ibaret oluruz ve iş özgün benliğimizi kaybetmeye kadar bile varabilir. Çağımızın bence en büyük sorunlarından biri de bu, evet abartmıyorum ve çok samimiyim, bu sorun: Özgünlüğümüzün değerini bilmemek.

Kitapta yapay zekanın edebiyat ile birleştirilmesi, özgünlüğün korunması fikriyle bir arada verilmişti. Yapay zeka öyküleri yaratmak için değil, dağıtmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Öyküleri var edenler, insanlardır. Bu var olan öyküleri daha fazla insana ulaştırma konusunda ise yapay zeka ile işbirliği yapabiliriz.

Kitabın çocuk dünyasını eğlenceli, anlamlı ve merak unsurunu ön planda tutan bir kurgu zinciriyle işlemesi en beğendiğim noktası oldu. Okumaktan hoşlanan ya da hoşlanmayan tüm çocukların ve yetişkinlerin sevebileceğini düşündüğüm, çok keyifli bir kitaptı. Yazarın başka kitaplarını da mutlaka okuyacağım.


Bu kitaptaki çizimlerin tarzında da hafif karanlık bir atmosfer hissedilse de, geçen yazdığım Masal Koleksiyoncusu isimli kitabın yorumunda (yorum yazım burada) eleştirdiğim çocuk kitapları için uygun bulmama durumunu bu kitapta yaşamadım. Çünkü önemli olan aslında kitabın bağlamıyla örtüşen çizimlere uygun yaş grubuna göre yer vermek diye düşünüyorum. Yani çizimler sevimli veya renkli olmak zorunda değil; yaş grubuna ve bağlama uygun olmak durumundadır. Bu kitaptaki çizimleri dolayısıyla beğendim.

Kitaplarla kalın.


Masal Koleksiyoncusu (Nihan Temiz) | Kitap Yorumu

Yazar: Nihan Temiz, Resimleyen: Meltem Şahin,
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

Kitap; yaz tatili, çocukluk arkadaşlıkları ve masalların iç içe geçtiği bir kurguya sahip. Nazlı, Mert, Alper ve Gözde aynı sitede yazlıkları bulunan dört arkadaştır. Yaz tatillerini paylaşan bu dört çocuk bir yaz akşamında sıkılmış bir şekilde macera aralarken Koleksiyoncu isimli bir tekneyi fark ederler. Bu teknenin bir tekne için alışılmadık isminden, elindeki kağıtları okumak dışında başka bir şeyle ilgilenmeyen sahibine kadar her şeyi çocukların çok ilgisini çeker. 

Bu tekne, masal koleksiyonu yapan yaşlı bir gezgine aittir. Bu gezgin adam çeşitli kıyılara yaklaşarak masallarını onları merak edenlere anlatır ve yeni masallar toplar. Bizim yaz ekibi başlangıçta masalları ''çocuk işi'' olarak görseler de, zamanla masalların büyüsüne kendilerini bırakırlar. Kitapta koleksiyoncunun çocuklara anlattığı dört, çocukların koleksiyoncuya anlattığı bir masal yer alıyor. Bu masallarda kitabın ana karakterleri olan çocukların kişiliklerine ve yaşamlarının ileriki yıllarına bir çeşit ışık tutulduğunu görüyoruz.

Kitabı fazla bir beklentim olmadan kütüphaneden seçsem de, kitap daha ilk sayfasından beni kendine bağlamayı başardı. Çocukların gündelik yaşamlarını konu edinen çocuk kitaplarını hep ayrıca bir seviyorum ve yazmanın ayrıca zor olduğunu düşünüyorum. Fantastik temada çocuk kitaplarını yazmanın da kendince zorlukları olsa da, bu tip kitaplarda yazar düşsel anlatının bilinmezliğine sığınabilir. Ancak direkt olarak çocukların gündelik yaşamını anlatan kitaplarda yazarların gözlem güçlerini ve çocukların düşünce ve düş dünyalarına duyarlılıklarını ayrıca güçlü bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu kitaba dair en sevdiğim durum da konusundan ziyade, ki masallar üzerinden bir kurgusal akış oluşturmak gerçekten hoş bir fikir, çocukların kendi iç dünyalarını ve bunun dış dünyalarına yansımasını ele alma şekli oldu. Bu noktada yazarın biyografisine değinmekte de yarar var. Yazar lisansını psikoloji, yüksek lisansını gelişim psikolojisi alanında yapmış. Çocukların dünyasını bu denli doğallıkla yansıtabilmesinde muhtemelen bu da etkilidir.


Bu arada bu yine en iyilerinden birisi.
Ben genel olarak bu çizimlerdeki depresif havayı ve
özellikle de mayolu çizimleri beğenmedim.
Ama tabi ''ben'' beğenmedim.

Kitabın konusundan anlatımına, masallarından karakterlerine kadar her şeyini beğendim. Ayrıca kitabın dil anlatım yönünden de zengin olduğunu düşünüyorum. Çocuk kitabı diye bir kitabın anlatımının sadelik adı altında basit olması gerekmiyor. Sıfatlar ve zamirlerin doğru ve ölçülü kullanımıyla, kitapta yer alan atmosfer ve karakter portreleri çocuk kitaplarında da bence zengin bir dille anlatılmalı. Kitaba dair beğenmediğim tek şey çizimleri oldu diyebilirim. Bunun nedeni çizimleri ''kötü\ başarısız'' bulmam değil, ki zaten çizim konusu benim uzmanlığım da değil. Çizimleri gerek çizim stili, gerekse teması bakımından bir çocuk kitabı için uygun bulmadığımı söyleyebilirim. Sanki bir edebiyat dergisinde gördüğüm depresif yazıların illüstrasyonları gibiydiler. Kitap kapağına da bayılmadım ancak en azından renkli diye yine bir oluru görünüyor. Çizimleri de beğenseydim, özellikle de ortaokul seviyesindeki çocuklara kesinlikle önereceğim bir kitap olurdu. 

Kitaplarla kalın.


Kiraz Hanım'ın Mutfağı (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Gonca Özmen,
Resimleyen: David Roberts, Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitap; Yatak Kitabı, Hiç -Önemli- Değil Elbisesi ve Kiraz Hanım'ın Mutfağı olmak üzere üç çocuk öyküsünden oluşuyor. Bu öyküleri yazar kendi çocuklarına anlatmak için kaleme almış. Öykülerin genelinde yazar, şair yönünün kelime cambazlığını kullanarak şiirsel bir üsluba yer vermiş. Öte yandan kitaptaki ilk öykü olan Yatak Kitabı direkt olarak şiir-çocuk şarkısı formunda yazılmış. 

İlk öyküde uzay mekiğinden, dilediğimiz zaman istediğimiz yiyecekleri yiyebileceğimiz gibi çok çeşitli yatak çeşitlerine yer verilirken; ikinci öyküde Max isimli evin en küçük oğlu olan bir çocuğun en büyük dileği olan takım elbise sahibi olmasının öyküsünü ve kitaba da ismini ve kapak resmini veren son öykü Kiraz Hanım'ın Mutfağı'nda ise yaptıkları işleri değiştirmek isteyen ev aletlerinin yaşadıklarını okuyoruz.

Sylvia Plath genel olarak depresyonuyla bilinen bir şair-yazar. Oysa onun adı geçtiğinde hep söylediğim gibi ben onun herhangi bir fotoğrafına baktığımda hep ışıl ışıl bir genç kadın görüyorum. Bu kitabında da içindeki o parlak yanı çocukların hayal evrenine uygun bir şekilde yansıtmış. 

Öykülerin geneli gerçekten ilginç bir yazım stili ve kurgusal akışla kaleme alınmış. Yazarın özgün kişiliğini bu öykülerde görmek mümkün. Kitabı okurken aklımdan hep ''tam da seslendirmeye uygun öyküler'' tanımlaması geçti. Bu öyküleri iç sesimizle okurken gerçekten biraz garipseyebiliriz ancak sesli bir şekilde ifade ettiğimizde dil anlatımdaki coşkulu havanın da etkisiyle öyküler adeta canlanıyorlar. 

Küçük çocuklara uykudan önce, büyüklere de yaşamda boşluk bulma anında eşlik edebilecek kısacık ama oldukça sevimli bir kitap. Ayrıca kitabın içerisindeki illüstrasyonları da çok sevdim.

Kitaplarla kalın.


Kairos (Jenny Erpenbeck) | Kitap Yorumu

Yazar: Jenny Erpenbeck, Çevirmen: Regaip Minareci,
Yayınevi: Can Yayınları

Anımsadığımız tüm anlar, bizi o ana götüren anların toplamından ibarettir. Zaman geçtiğinde ise geriye yalnızca, bu anlar bütününün tutunabileceğimiz parçaları kalır. Katharina çalışma odasındaki iki kolinin varlığını görmezden gelmeyi bıraktığında, biz okurlar da onun 1986 yılından 1992 yılına kadarki süreçte yaşadıklarını öğreniyoruz. İkili perspektiften ilerleyen akışın ön yüzünde Katharina'nın Hans ile olan ilişkisini, arka planda ise Berlin Duvarı'nın yıkılma sürecindeki olayları okuyoruz.

Katharina ile Hans'ın ilişkileri yağmurlu bir gündeki tanışmalarıyla gerçekleşen tesadüfün değil, onları bir arada durmaya iten isteğin nedenlerine bağlı gelişmişti. Tanıştıklarında Katharina 19 yaşında bir genç kızken, Hans ondan 34 yaş büyük bir adamdı. İlişkileri ilk gün Hans'ın evinde başladı. Böylece Katharina, daha kendi benliğini keşfedemeden Hans'ın iradesine bağlandı. Kitapta Almanya'daki siyasi-toplumsal olaylar ile Katharina ve Hans'ın ilişkisi arasında saç örgüsüne benzeyen bir iç içelik hakim.

Kitap, ilk koli ve ikinci koli olmak üzere iki kısma ayrılıyor. İlk kısımda genç Katharina'nın Hans ile bütünleşen varlığını okuyoruz. Bunun sağlıksız bir ilişki olduğu en başından belli. Bu noktada Katharina'yı Hans'a bağlayan nedenleri net bir şekilde görüyoruz. Katharina için evli bir adamla birlikte olmak hiç sorun olmamıştı. Bunun en büyük nedeni ise bu adamın ona göstermelik bir dürüstlükle yaklaşması ve sorumluluk almayacağını ifade etmesi; buna karşın bu genç kızı karısıyla olan özel alanına kadar çekmesiydi. Katharina Hans'ın eşinin olmadığı anlardaki boşluğa yerleştiği için, adamın (bu kelimeyi yazmalıyım üzgünüm) metresi olma fikrini kolayca kabullendi.

Bu noktada sanırım kültürün de etkisi vardı diye düşünüyorum. Çünkü bu en baştan yanlışlıklarla örülü ilişkiyi Katharina'nın ailesi dahil tüm çevresi en ince ayrıntısına kadar biliyor ve üstüne destekliyorlardı. Katharina'nın babasından bile on yaş büyük olan Hans, Katharina'yı ilk kez gördüğünde Katharina, doktora öğrencisi annesinin kucağındaki küçük bir kızdı. Bu noktada işler iyice rahatsız edici bir hale bürünürken, Katharina dahil hiç kimse olayın rahatsız ediciliği bir yana, henüz yaşamını hiç yaşamamış on dokuz yaşındaki bu genç kız ile hayatın çemberine tur bindirmiş 50'li yaşlarındaki bu adamın ilişkisini sorgulamıyordu. Hans'ın karısı Ingrid hariç. O bile, Ingrid bile, bir noktada bu ilişkiyi kabullendi.

İkinci koli başlıklı kitabın ikinci yarısında ise bu ilişkinin tehlikesinin açıkça ortaya çıktığı sahneleri okuyoruz. Katharina artık kendini Hans üzerinden tanımlayan bir noktaya gelmişken, Hans bunu tabi ki kullanıyordu. Hans narsist bir adam. Zaten kendisinden 34 yaş küçük, henüz çocukluktan bile tam çıkamamış birisine ''aşk'' beslediğini iddia eden birisinin niyetinin iyi olmayacağı da apaçık bellidir. Hans Katharina'yı açık açık manipüle ederken ve onu her seferinde suçluluk psikolojisinden yakalayıp terk etmekle tehdit ederken, öncesinde kendi yaptığı şey, Katharina'yı kendi yaşamında önemli olduğuna inandırmak ancak buna karşın asla tek olmadığını anlamasını sağlamaktı. 

Bu genç kıza o zamana kadar sevgilisi olan her kadınla olan ilişkisini uzun uzun anlatan bu adam; Katharina'nın başka bir şehirde eğitim almasına bozulan, orada yakınlaştığı gençle yaşadıklarını -üstelik kendisi karısından karısı istediğinde bile asla boşanmayacağı halde- defalarca kızın yüzüne vuran, hatta ona kendi özel anlarını yaşamak kisvesi altında fiziksel şiddet uygulayan; isteklerini dayatan, genç kızdan kendi projelerini gerçekleştirmek için ''ilham'' alan ve üstüne kızın ailesi dahil kızın varlığına dair her şeyi küçümseyen ve bu nedenle de onu kendi istediği gibi gören, kızın gelişmemiş benliğinin kendi avuçlarıyla şekillenmesini gerçekleştiren biriydi. Tüm bunları o kadar doğal bir akışta yapıyordu ki, zamanla Katharina kendisinin Hans'tan ayrı bir varlığı olabileceğine inanamaz hale geldi.

Kitabın ilk yarısında Katharina'nın düştüğü durumun tehlikesini görmekle birlikte, itiraf ediyorum, ona üzülmedim. Metres olmayı kabul etmiş, dahası bunu gerçekten istemiş bir kıza üzülme yetisine sahip değilim. Üstelik Katharina'nın Hans'ın karısına ve çocuğuna yaptığı haksızlıklar o kadar büyüktü ki... Katharina ne yaşarsa yaşasın hak ediyor diye bile düşünmeye yakındım. Ancak bu adam, özellikle de kitabın ikinci yarısında, kendi psikolojik bunalımının da artışıyla ve yetersizlik hissiyle birlikte kızın üstündeki hakimiyetini o kadar çok arttırmıştı ve artık bunu sinsice bile değil, ayan beyan yapıyordu ki, kendimi Katharina'ya üzülürken buldum... Tüm bunlar olurken, Hans'ın ne mal olduğu bu kadar apaçıkken, kızın çevresindeki ne bir aile üyesinin ne de bir arkadaşın ''kızım iyi misin, ayrılsanaa!'' diyerek şu kızı şu nalet adamdan kurtarmamalarını hele asla anlayamadım.

Katharina kendini keşfettikçe Hans'tan uzaklaşıyor ve Hans da ters psikolojiyle sanki uzaklaşan Katharina değilmiş de kendisiymiş gibi kızı manipüle ederek kendini kız için ''vazgeçilmez'' yapıyordu. Gerçekten nefret edilesi bir adamdı. Entelektüel yönden gelişmiş bu adam, kendi küçük burjuva yaşamının sınırlarında halkın yaşantısı hakkında tepeden bakan görüşlere sahipti. Zaten bu adamın tepeden bakmadığı kimse de yoktu ya neyse... 

Özetle kitap, toplumun belleğinin kırılganlığına gönderme yaparak genç bir kız ile yetişkin bir adamın sağlıksız ilişkisinin değişen zamanla birlikte değişen, kırılganlaşan ve silinen izlerini anlatıyor. Kitabın dilinin çok lezzetli olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Hatta öyle ki, kitabın anlatımı bu kadar başarılı olmasaydı kitabı hayatta okuyamazdım. Kitabı okurken sinir krizine girmediysem bunun tek nedeni yazarın anlatımının gücüne hayranlığımdır...

Benim için bu yılın favorilerine girmiş, rahatsız edici noktalarını bile farklı bir perspektiften görmemi sağlayan ve tam da bu nedenle çok beğendiğim bir kitap oldu.

Kitaplarla kalın.


Define Adası (Robert Louis Stevenson) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Louis Stevenson, Çevirmen: Nurettin Elhüseyni,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Korsan dediğimizde aklımızda canlanan göz bantlı, papağanlı, kancalı, tek bacaklı vb gibi özellikleri simgeleyen korsan tiplemesinin oluşturulduğu kitap olan Define Adası'nı nihayet okuyabildim. Bu kitabı çocukken de görmüş, duymuş, üstüne merak etmiş ancak her nedense okumamış(t)ım. Nasip bugünümeymiş diyelim. 

Kitap, Bill isimli yaşlı bir korsanın konaklamak üzere tenha bir pansiyona yerleşmesiyle başlıyor. Görünümüyle bile tekinsiz biri olduğunu belli eden bu alkolik korsan, beraberinde getirdiği sandığında bir define haritası taşımakta ve diğer korsanlardan saklanmaktadır. Kitabın anlatıcısı ve pansiyon sahibinin oğlu olan Jim, çocukluk yıllarında yaşadığı bu macera ile biz okurlara, korsanın gelişinden itibaren başlayıp ıssız bir adada korsanlarla birlikte bir definenin izini sürme yolculuğunu anlatıyor. İhanet, entrika, kaos, çarpışmalar... Kitapta farklı karakter tiplemeleri üzerinden insan davranışlarının kendi çıkarları için bürünebildiği halleri de gözlemliyoruz. 

Kitabı okumaya başladığımda bana çocukluğumu anımsattığı için bir çeşit coşkulu hal içindeydim. Ancak kitap aktıkça bunun gerçekten başarılı bir macera romanı olduğunu düşünmeye başladım. Olayların seyrini tahmin etmek benim için zor veya şaşırtıcı olmasa da, sürükleyici kurgusu ve akıcı anlatımıyla kitabı ilgiyle okudum. Bugün bile ilgi gören bir kurguya sahip olan ve başka eserleri etkileyen bu roman, yayınlandığı 1881 yılında bir dergide tefrika edilirken eminim ki onu ilk kez okuyan okurları tarafından da benim şimdi hissettiğim coşkun hisle karşılanmıştı.

Kitaba dair en sevdiğim detay ise, karakterlerinin kişilik özelliklerinin aktarımı oldu. Özellikle de John Silver karakterinin insan doğasını yansıtma ve aynı zamanda kitaba mizahi bir hava katma özellikleri nedeniyle öne çıkan karakterlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten bugün aklımıza gelen klasik anlamdaki biraz savruk, alaycı, yanar döner tarafı olan korsan tiplemesinin atası da (yanılmıyorsam) kendisi. En kan dondurucu olması gereken sahnelerde bile Bay Silver etkisiyle kitapta hep bir -en azından benim için- oyuncu hava hakimdi. 

Aynı şekilde John Silver'ı öne çıkaran esas durum, onun bir korsan olarak insani özelliklerini yansıtmasıydı diye düşünüyorum. Bazı tiplemeler (korsan, cadı, şövalye vb gibi) belli özellikler etrafında okura\ izleyiciye yansıtılma eğilimindeler. Oysa o ''rolün'' altında karakterin kendine has bir kişiliği de yatıyor ve ben bir okur\ izleyici olarak o insani yanı da görmek istiyorum. O karakteri, bu kurgudaki gibi, bir korsan yapan insanı görmek istiyorum. Bir korsan zalimdir, yalancıdır gibi sıfatlar sıralamanın ötesinde, onun gri ve değişken yanlarını keşfetmek istiyorum. İşte, John Silver'ı da kitapta öne çıkaran durum bence buydu: İnsan yanı. Bu insani özelliklerini sevmek, beğenmek zorunda da değiliz bu arada; ancak bu insani özellikler karakteri gerçek yapan esas durum oluyor ve bence bu nedenle sıfatlarla örülmüş siyah-beyaz karakterlerdense, gri yanları olan insanları okumak çok daha keyifli, ilginç ve gerçek. Okuru\ izleyiciyi bir romana veya filme çeken de bence temelde bu oluyor.

Kitabı okumak film izlemek gibiydi diyecektim ancak hayır; kitabı okumak tam olarak tiyatro izlemek gibiydi diyebilirim. Yansıtılan bir gerçeklik vardı ancak bu gerçekliğin aslında bir dekor gibi değişken olduğu hissi kitabı okurken hep benimleydi. Normalde bu hissi sever miyim bilmiyorum ancak bu kitabı okurken sevdim. Dediğim gibi bence kitaba bahsettiğim ''oyuncu'' havayı katan etkenlerden biri de zaten buydu. Hep bir şey olacakmış, sanki okuru olan beni de içine katacakmış gibi bir his... macera hissi.

Benim severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabı macera romanlarını (ve filmlerini) sevenler özellikle beğenebilirler. Ancak kitap her ne kadar çoğumuzun çocukluğundan bir anı gibi zihnimizde belirme eğiliminde olsa da, içerisindeki şiddet sahneleri nedeniyle çocuklar için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum. Evet, macera romanı olması nedeniyle çocukların da kolaylıkla ilgisini çekebilir ancak bence bu, yetişkinler için yazılmış bir roman.

Kitaplarla kalın.


Türkü Söylüyor Otlar (Doris Lessing) | Kitap Yorumu

Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.

Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.

Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.

Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.

Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.

Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.

Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.

Kitaplarla kalın.


Yıldız Tozu (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Berat Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu, yetişkinler için yazılmış bir peri masalı. Gökyüzünden kayan yıldız Yvaine, duvarın öte yakasındaki peri diyarına düştüğünde ortalık bir hayli karışmıştı. Onu bulmak isteyenler arasındaki üç yaşlı cadı Limlimler, Stornhold'un Bey'i olmak için yarışan ezeli rakip kardeşler ve umutsuz aşık Tristran Thorn, kendilerini bulmacalarla ve kaderin bolca oyunuyla iç içe geçmiş bir maceranın içinde buluyorlar. Kitap boyunca duvarın öte yakasından aşkı için ayrılmış genç Tristran ile akşam yıldızı Yvaine'in başından geçenleri okuyoruz.

Bu kitabı sevmemin başlıca nedeni ana karakterinin bir yıldız olması, evet, itiraf ediyorum! Öte yandan, kitapta bunun dışında da sevilesi pek çok nokta var. Bunların en başında, pek tabii benim için, kitabın dil ve anlatımı geliyor. Tam bir peri dili. Yani, tam bir masal dili. Oyunbaz, ışıklı ve bu nedenle okuru peşinden sürükleyen cinsten. 

Kitabın kurgusu da oldukça yaratıcı. Bu öykünün geçtiği mekan keskin bir şekilde bir duvarla ikiye ayrılmış bir ülke. Bu ülkenin bir yanında sıradan insanlar yaşarken, duvarın öte yakasında cadılar, sihirbazlar, cüceler ve daha nicesini kapsayan perili alem yaratıkları yaşıyor. Hatta bu iki dünya arasındaki sınır olan duvar da insanlar tarafından sıkı bir şekilde korunuyor. Geçiş yapmak kesinlikle yasak. Yalnızca her dokuz yılda bir kez gerçekleşen panayır zamanında iki dünya varlıkları bir araya gelebiliyor. 

Öykümüzün en başında yine böyle bir panayır zamanında genç Dunstan Thorn, perili ülkeden bir güzele kalbini kaptırıyor gibi oluyor. Aradan çok zaman geçmeden sınırda bir notla birlikte bir bebek bulunuyor. Bu bebek bizim ana karakterimiz Tristran. Peri diyarının kanını annesi yoluyla taşıyan Tristran, yıldızını bulmak için öte tarafa geçebiliyor. Amacı kayan yıldızı bulup platonik aşığı olduğu kasaba güzeli Victoria'ya götürmek. Ancak bu yolculuğunda karşılaştığı yıldız toz ve kayadan değil, bir kadından oluşuyor.

Yıldız kadın Yvaine, bir yıldızın uğuruyla yeryüzüne düşüyor. Bu hüzünlü parlak yıldız ile Tristran, tehlikeler ve bir o kadar da lütuflarla dolu maceraları süresince pek çok şey elde ediyorlar. Hem de bir masalın var edebileceği kadar sınırsız pek çok şey.

Kitaba bayıldığımı ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Kitabın ayrıca Stardust (Yıldız Tozu) isimli 2007 yapımı güzel bir film uyarlaması da bulunuyor. Şunun uyarısını da geçmeliyim, en başta da yazdığım gibi bu, yetişkinler için yazılmış bir masal; çocuklara uygun değil.

Kitaplarla kalın.


Sonsuza Uzanan Köprü (Richard Bach) | Kitap Yorumu

Yazar: Richard Bach, Çevirmen: Tanju Anapa,
Çevirmen: Epsilon Yayınevi

Bu kitabı okuma sürecim uzun bir zamana yayıldı. Çünkü bu kitap bir yaşantıyı anlatıyor. Kitabın aynı zamanda bir pilot olan yazarının ''bana uçmayı öğreten Leslie'ye'' ithafını yaptığı kadın olan Leslie Parrish ile tanışma ve onunla büyüme yolculuğunu konu ediniyor.

Kitabın yazarı orta yaşlarında, kitapları çok satan bir yazarken; gizli kalmayı tercih ettiği bir yaşam sürüp pilotluk yaparak geçinmektedir. Aklınıza hemen yolcu uçakları gelmesin. Richard Bach daha küçük ve az yolcu kapasiteli uçakları uçurmayı tercih eden bir pilot. Zaten sanıyorum ki onun özgür ruhuna da ancak böylesi yakışırdı.

Aşktan korkan bir adam Richard. Kötü bir şekilde biten evliliği sonrasında, çocukluğunun hayalindeki kadını aramayı hayat amacı ediniyor. İnsanları gezdirdiği uçağıyla gözleri görebildiği yeryüzü parçasında onu arıyor. Mükemmel kadınını. Onu bulma umudu bir an bile yitirilmiyor yazarın kalbinde. Sadece bu nedenle, mükemmel kadınını bulabilmek için, ünlü bir yazar olarak medyada var olmayı kabul ediyor.

Böylece yazarın hayatına bir sürü kadın giriyor. Tam da istediği gibi, mükemmel kadınının tek tek parçalarını taşıyan bir sürü kadın. Hiçbiri o değil ama hepsinde ondan bir parça var sanki. Tam da bir erkeğin zihni değil mi? Tamam, yargılamayacağım.

Leslie Parrish ile tanıştığında, onun mükemmel kadını olduğunu bir an bile düşünmüyor yazar. Çünkü Leslie'yi seviyor. Ona dair her şeyi çok seviyor. Bu nedenle de, evet tam da bu nedenle, onun mükemmel kadını olamayacağını düşünüyor. Leslie kendisinin ancak en yakın arkadaşı olabilir. Zaten belki de... tek bir mükemmel kadın yoktur. Pek çok kadından oluşan tek bir mükemmel deneyim vardır. Böyle düşünüyor yazar.

Ancak Leslie o kadar hayranlık uyandırıcı bir kadın ki, bir ortama girdiğinde adeta parlıyor. Yazara kızmaya başladığım nokta da tam olarak burada başlıyor. Leslie'ye ben bile aşık olabilirim hadi ama! Leslie'ye herkes aşık olur ki. Herkes! Güzel, başarılı, yetenekli, zeki ve cesur bir kadın. İnsan başka daha ne ister...

Richard ile Leslie'nin ilişkisi başladığında ve hatta Richard Leslie'nin aradığı mükemmel kadının da ötesinde ihtiyacı olan her şeyi taşıdığını anladığında bile aralarına Richard'ın korkuları girmişti. Geçmiş deneyimleri nedeniyle bağlanmaktan aşırı korkan bu adam, kaçıngan bağlanma davranışlarıyla Leslie'yi açık bir ilişkiye sürüklemek istedi. Evet bunu istedi. Leslie de, kendisi de orta yaş civarında insanlardı ve bu nedenle Leslie, ne istemediğini çok iyi bilen bir kadındı. O, tek olmak istiyordu. Çoğu kişi gibi, biricik olmak. İki kişilik bir ilişki istiyordu ve beklentilerini daima açıkça dile getirdi.

Asıl sorun ilişkiyi yaşama şekli değildi. İlişkiyi yaşama şeklindeki beklenti farklılığı ve bu farklılığı taraflardan birinin hiç önemsememesiydi; ki zaten bu da diğer kişiye saygısızlıktır ve ilişkinin yürümeyeceğine kanıttır o ayrı ama... Burada asıl üstünde durulması gereken nokta, Richard Leslie'nin sınırlarını, taleplerini, his ve düşüncelerini, beklentilerini önemsemiyordu. Varsa yoksa kendi özgürlüğü, sınırları, talep ve beklentileri... Yeter be adam yeter.

Görünürde Richard'ın yaptığı da aslında beklentilerini açıkça dile getirmekti. Ancak ne zaman Leslie bunu istemediğini ve bu ilişkinin yürümeyeceğini ifade etse ve hatta dost kalmayı önerse, Richard ona şiddetle karşı çıktı. Ne yardan vazgeçti ne serden... Geriye tek bir şey kalmıştı: Değişim. Sadece Richard değildi değişecek olan, Leslie de değişti. Çünkü ilişki budur, hele de içinde aşk varsa: Değişmek. Orta yolu bulmak için, iki kişilik bir birliktelik için, o birlikteliği taşıyabilmek gerekir.

Kitap boyunca Richard Bach'ın mükemmel kadınını arama, bulma ve benliğini tanıma sürecini, Leslie Parrish ile yaşadıkları olaylar perspektifinden okuyoruz.

Bu bir spoiler değil; Leslie ve Richard birbirlerinin ikinci eşi. Ancak ikili 20 yıllık bir evliliğin ardından 2000 yılı civarında boşanmışlar. Boşanma sebeplerine dair net bir bilgim olmasa da yazarın Leslie ile boşanmalarına dair söylediklerini şuradan okuyabiliriz. Farklı beklentiler. Evet, 20 yıllık bir evlilikten sonra bile bu olabilir. Hiç biriyle 20 yıl evli kalmadım :), ancak insanlar değişir değil mi? Öte yandan bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur. İkilinin hep farklı beklentileri vardı. Hayattan bile değil, bir ilişkiden beklentileri hep farklıydı. Birbirlerini çok sevdikleri için orta yolu bulmaya karar vermişlerdi ancak işte, bir noktada o yolu ayırmanın doğru olduğuna karar vermişler.

Kitapta varoluş felsefesi ve aslında daha özelleştirirsek ruhçuluk kavramları üzerinde sıkça duruluyor. Ruh, ruh eşi, reenkarnasyon, beden dışı deneyim vb bunlara örnek gösterilebilir. İkili ruhsal yönleri, yani kendi bilinçleri ve bilinç ötesine dair algıları gelişmiş insanlar. Bu nedenle de bu konuda da kitapta sohbetleri ve hatta deneyimleri bulunuyor. Ancak odak noktası bu değil. Odak noktası, bir ilişkiye bir insan ne verebilir sorusu. 

Siz bir ilişki için ne yapabilirsiniz?

Bence kitap sadece okuruna bu soruyu sorgulattığı için bile okunmaya değer. Öte yandan ruh eşi kavramı ve hatta felsefesine dair kendi görüşüme değinirsem... Ruh dediğimiz şey, aslında öz benliğimizdir. Bunu çeşitli kavramlarla açıklayanlar bulunur. Bazıları daha spiritüalist, bazıları daha maddesel yönden açıklama getirmeye çalışır. Ancak hepsi aynı şeyi söyler: Ruh, öz benliktir.

Öz benliğimiz, yani tüm şartlandırmalardan arınmış rol yapmayan kimliğimiz, bizim bizzat kendimiz... bir eşe sahip midir? Aslında ''ruh eşi var mıdır'' sorusu temelde bunu sorgular. Bu konuyu (hatırlayabildiğim) tüm hayatım boyunca bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak düşündüm ve hatta araştırdım. Beni maneviyata iten durum da buydu. Ruh eşime duyduğum derin özlem. Bunu uzun uzun açıklamayacağım, çünkü bu özlemi ifade edebileceğimi sanmıyorum. Bu tip durumları yalnızca aynısını deneyimlemiş, hissetmiş olanlar anlayabilir. Uzun uzun açıklamalar yapmak yalnızca kelime israfıdır bana göre. Zaten bir anlamı da yoktur.

İnsan tabi ki içindeki yalnızlığı ve boşlukları, belki de eksik parçalarını birleştirmek veya tamamlamak için birine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu nedenle değil midir ki zaten insanın kendini kandırması ve toksik ilişkiler ve kişilerle zaman öldürmesi... Bazı insanlar bunu yapmaz. Çünkü bunu seçmez. İşte o insanlar ''ruh eşlerine'' en yakın olanlardır.

Ruh eşi dediğimiz şey metafizik bir kavram olarak kurtuluş yolu olarak pazarlanır. Oysa alakası yok. Bu kitabı sevme ve beğenme nedenlerimin başında da mesela bu geliyor: Bu kitap ruh eşi kavramını pazarlamıyor, yazar yalnızca yaşadıklarını anlatıyor. Hiçbir yaşantı çiçekli yollardan oluşmaz. Çünkü yaşantı demek, öğrenmek demektir. Yaşantı, hissetmek demektir. İnsanlar emek vermeden güzel bir ilişki yaşayabileceklerine çok inanırlar. Emek vermek demek sürünmek demek değildir. Emek vermek demek, birliktelik kurmak için adımlar atmak demektir. Hiç adım atmazsan, olduğun yerde sayarsın evet. Durduğun yerde seni tutan insanlarla vakit öldürür veya bunu seçmezsen bile ilerleyemezsin.

İyi bir ilişki benim için insanı en çok ilerleten şeydir. En hızlı ilerleten şeydir hatta. İki kişi de aynı doğrultudaysa (aynı frekans da derler ki bu ruh eşi olmanın temel kuralıdır :) onları ilerlemekten alıkoyacak bir şey yoktur. Engeller çıksa bile, bunları el ele aşarlar. Ruh eşi tanımı yerine ''ortaklık'' kelimesini kullanmayı bu nedenle daha çok severim. Bu kelimeyi sanıyorum ki 14-16 yaş dolaylarımda bulmuştum.

Ruh eşi kavramına dair düşüncelerim yıllar içinde pek çok kez dönüşüm geçirdi. Bu bile başlı başına çok sancılıydı. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikri, hiç olmaması ihtimalinden bile daha çok kalbimi parçaladı. Ben, hissettiğim şeyin yalnızca psikolojik bir kendini koruma ve belki de oyalama yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben, gerçekten de birini özledim. Sadece yıllar içinde özlediğim bu şeye karşı bakış açım derinleşti diyebilirim.

Yazımı bu noktaya kadar okuduğunuza göre belki de şu sorunun yanıtını da merak ediyorsunuzdur: Ben ruh eşimi ''bulmaktan'' vazgeçtim mi? Bu benim elimde olan bir şey değil. Yaşım genç olsa bile, ben onu bu gençliğe büyük kaçacak kadar uzun zamandır hissediyorum. Sadece, onun bize söylendiği gibi bir şey olmadığını biliyorum. Aşk, biriyle ilgili bir şey değildir. Aşk, kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir. Öbür tarafta anlaştığımız bir eşimiz var mı bilemem. Çünkü anımsamıyorum. :) Anımsayan varsa aşağıya yazabilir... Öte yandan, belki de ben aşkı özlemişimdir. Bu güzel bir haber. Çünkü ben, özlediğim o aşkı yaşayacağımı biliyorum. Çünkü zaten onu yıllarca yaşadım. Bu noktada sadece onu paylaşmak istiyorum. Aşkı, benim gibi özleyen biriyle paylaşmak. İşte benim ruh eşine bakışımın geldiği son nokta bu. Ortaklık da zaten bu değil midir: Paylaşmak. Ben de aşkı paylaşmak istiyorum işte. Belki de itiraf etse de, etmese de çoğu insan gibi.

Son olarak şunu eklemeliyim; bu konular manipülasyona çok açık olacağınız konular olabilir. Yani birinin görünümünü beğendim veya çekici buldum (elektrik aldım?? :) bunları geçin. Veya birini unutamadım (eski sevgilim aklımdan çıkmıyor??) bunları geçin. Muhtemelen takıntı yaptınız o kişiyi. Biri karşınıza geçti, ''biz ruh eşiyiz'' dedi. Bunları geçin, ''icraat''?? :) Ruh eşi başka bir konsept ve bu hayat planınızda onunla karşılaşmanız için bazı şeyler gerekli sanırım. Ki, ikiniz de dünyada olsanız bile (burası çok önemli :), karşılaşmamayı seçebilirsiniz veya seçmişsinizdir. Yani, birilerine enerji ve daha kötülerini kaptırmamaya dikkat edin. Ruh eşi peynir ekmek gibi satılan, dağıtılan ve alınan bir şey değil. Kaldı ki her ne kadar ben de bu konsepti (çoğu kişi gibi) idealize etsem de, aklım hep başımdaydı. Yine de benim yaptığım da yanlıştı. Ruh eşi olayı idealize edilecek bir şey değil, olsa olsa bir öz farkındalık hikayesidir. Aşk oranı yüksek bir ilişki ise, ruh eşinizle olsun ya da olmasın, emek isteyen bir şeydir.

Özetle, çok beğendiğim bir kitap. İyi ki okudum.

Kitaplarla kalın.


Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Son olarak kitaba getirebileceğim olumsuz eleştirilerden bahsedeceğim. Kitabın özellikle ilk 120 sayfasındaki Aeden gezegeni kısımlarında aşırı yoğun ''bu böyledir'' tarzı öğreti ağırlıklı cümle içermesi, anlatımın akıcılığını olumsuz etkilemiş. Edebi yani kurgusal metinlerde bu kadar çok yargı cümlesi, metni bağlamından uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Kurgu akışına gölge düşürmeyecek şekilde, biraz daha okura da alan bırakacak, bir şeyleri keşfetme imkanı tanıyacak şekilde bu ''fazla anlamlı'' cümlelerin azaltılması ve metnin sakinleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum (hadi ama o kadar da ''insansı'' değiliz, düşünebiliyoruz yazar hanımcım!). Bunun dışında dünyaya giriş sahnelerinde fark ettiğim ilginç bir durum var. Yazar, Dünya betimlemelerindense Aeden gezegenini çok daha edebi ve canlı bir şekilde tasvir etmiş. Bunu belki de bilinçli bir seçimle yapmıştır bilmiyorum ancak Dünya kısımlarını gözümde canlandırmak, hiç gitmediğim :) Aeden'i gözümde canlandırmaktan daha zorlayıcıydı. Son olarak, kitabın özellikle son 100 sayfasındaki olayların çok hızlı aktığını düşünüyorum. Hatta bazı olaylar ne ara yaşandı anlamadım bile. Anlıyorum, 576 sayfalık bir kitap için zaten yeterince detaylı bir metindi ancak o zaman madem her şeyi son kısma yığmak yerine, ikinci kitaba da sarksaymış olaylar. En azından hangi olay nasıl oldu daha net okurduk.

İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar