Bir filmde görmediğimiz sahneler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Sana da bazen oluyor mu, kitap okurken bazı kısımları film sahnesi gibi aklımda oynatıyorum. Sanki gerçekten bir filmi izler gibi her detayını işliyorum zihnimde. Kitap okumak ne büyülü, harfleri gördüğün anda bilinçaltındaki imgeler evreni canlanıyor ve zihninde birbiri ardına sahneler beliriyor. Hem de harfleri tanımladığın kısacık saliselerin arasında tüm bunlar anlık olarak bir anda gerçekleşiyor. Bence, okumak insanlığın keşfettiği en büyülü becerilerden birisi!

Öte yandan dediğim gibi özellikle bazı sahneler -pek tabii zihnimizde yarattığımız- oyuncuların sesiyle, mimikleriyle, hatta kokularıyla canlanıyor. Sanki o sahneyi daha evvel bir filmde görmüşüz gibi tam da o anda zihnimizde canlandırıyoruz. Böyle kısımlara denk geldiğimde okuduğum kitabın bir filminin veya dizisinin olmasını çok istiyorum. Olsa kesin ellerine yüzlerine bulaştırırlar ama, diyorum, yine de keşke bu sahneler zihnimdeki filmden çıkıp diğerlerinin de görebileceği şekilde gerçekten bir yapımda hayat bulsa...

Bazen bazı kitapları yutarcasına okuyorum. Bu kitapları çok sevmem veya az sevmem hızlı okuma ya da okumama halime etki etmiyor. Eğer okumaya acıkmışsam, hızlıca okurum. Ancak böyle yapınca, her ne kadar okuduğum kitabı anlamlandırsam da, onun sahneleri arasında yeterince dolanamadığımı düşünüyorum. Bu düşünceye kitabı okuduktan bitirdikten, hatta belki üstüne uzunca bir yazı yazdıktan sonra erişiyorum. Ben bu kitabı evet anladım... ama zaten sorun anlayıp anlamamam değil ki, sorun, kitabın düş ve düşün dünyasını yeterince solumamış olmam. Ben hala o kitabın bir yabancısı oluyorum. Dünyasını yeterince gezmemiş oluyorum. Sanki gezilecek bir sürü yeri olan bilmediğim ilginç bir ülkeye üç günlüğüne gitmişim de, o üç güne artık ne kadar yeri ve deneyimi sıkıştırabilirsem o kadarını deneyimlemişim gibi bir his.

Bazense bazı kitapları yavaş okuyorum. Yavaş okuma sürecim iki kola ayrılıyor: Ya kitabı elime her alışımda rahat bir yüz sayfayı deviriyorum ancak kitabı elime alma konusunda sıkıntı yaşadığımdan süreç uzuyor, ya da kitabı okuyamıyorum çünkü kimyamız tutmuyor. Hızlı ve yavaş okumaya dair bu okuma deneyimlerim aslında kendiliğinden gelişiyor. Yani, aman şu kitabı hızlıca silip süpüreyim veya yavaş yavaş okuyayım demiyorum. Kendiliğinden ya okuyamadığımdan yavaş okuyorum, ya da okuyabildiğimden hızlı. Bir de seçimle gerçekleşen durumlar var tabii. Okuduğum kitapla edebiyatın veya fikirlerin ötesinde bir bağ geliştirdiğimi hissettiğimde, ki çok ilginçtir bu bağ çoğu zaman kitaba başlamadan evvel bile bana kendini hissettirir, o kitabın evrenini daha rahat gezmek, tadını çıkarmak ve göreceğim imgeleri, zihnimde çekeceğim sahneleri 3-5 güne sıkıştırmamak için kitabı gıdım gıdım okurum. Kitap bitmesin istemek bile değil de... o sahneleri yaşamak istemek, o sahnelerde gözlemci olarak bile olsa var olmayı istemek gibi bir şey.

Richard Bach'tan Sonsuza Uzanan Köprü isimli bir kitap okuyorum. Kitap otobiyografik özellikler gösteriyormuş. Kitabın konusunu özetlersem, yazarın ''ruh eşini'' arama öyküsünü anlatıyor. Kitabı daha yarılamadım bile ancak bu kitap sanki onu okumam için zamanın bir noktasında beni beklemiş ve ben o noktaya geldiğimde beni bulmuş gibi hissetmiştim. Bazen hani bir kitabı tam vaktinde okuduğumuzu hissederiz ya... ne daha erken ne daha geç, tam o anda okuduğumuz için kitapla uyuşuruz ya... bu, kitabı sevmenin veya beğenmenin bile ötesinde bir durumdur: Uyum. Kitapla adeta aramızda bir çeşit uyum oluşur. İşte böyle hissettim bu kitap internette öylece karşıma çıktığında. Bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Üstelik hiç uzun uzun araştırmadan karşıma çıkan ilk baskıyı bir sahaftan aldım. Ve ne tesadüftür ki, kitapla aynı yaşta olduğumu, kitabın benim doğduğum yıl birilerinin yaşamında varlığını sürdürdüğünü öğrendim. Bu çok... çok... hoş bir histi.

Yazarın ''ruh eşi'' sanırım eşiymiş. :) Bu nedenle google'dan yazarın eşinin ismine bile bakmadım biliyor musun? Sürpriz olsun istedim. Kendisini yakıştırdığım bir hanım var. Her şeyiyle çok cool bir kadın. İkisinin ruh eşi değil ama Dünya'daki iyi birer takım oldukları o kadar belli ki... Yine de ruh eşini her yerde arayan bu adam, karşısına çıkan her kadın için ''acaba bu kadın ruh eşim olabilir mi'' diye düşünürken, yanında en çok kendisi olabildiği ve üstüne hayranlık duyduğu kadın için bunu bir anlığına bile düşünmedi. Acaba onu kaybetmekten mi korktu diye düşünüyorum... Belki bunu bir erkek okusaydı, yazarı daha iyi anlayabilirdi. Zaten bir erkek bireyin ruh eşini arama öyküsünü okumak -açıkçası- benim için yeterince ilginç bir deneyim. :) Gerçi bunu HIMYM'da Ted karakterinde de görmüştük ancak o da ''ruh eşini'' değil, mükemmel kadını arıyordu. Belki de ''ruh eşi'' bizim olabileceğimiz mükemmel versiyonumuz sanıyoruz ve bu kavramı sanrılarımıza karşı bir çeşit kalkan olarak kullanıyoruzdur. Oysa bu dünya, ruhların ötesindeki bir gerçekliği barındırıyor: Deneyim. Bu dünyada tıpkı kitapların imgeler dünyasındaki gibi bizler de deneyimleri keşfediyoruz. Tıpkı harfleri anlamlandırır gibi, belki de, zamanı anlamlandırıyoruz. Yaşadığımız an'ı anlamlandırıyoruz saliseler içinde. Belki de bu, diye düşünüyorum, ruhumuzun en çok keşfetmek istediği şeydir (en azından benimkisi için öyle olabilir :).

Kitaba dönersem, kitabı çok sevdiğimi anladığınızı düşünüyorum. Onu daha okumadan sevdim. Elime ilk ulaştığında ikinci el olduğu için ayrıca bir heyecan duydum. Okumaya başladığımda biraz gözlerimi devirdim itiraf ediyorum :), öte yandan yazarı anladım ve bu kadar açık sözlü bir anlatıma başvurması ile sanki aramızdaki duvarları kaldırmış gibi hissettim. Özellikle de Leslie karakteriyle olan sahnelerini bir dizide veya filmde izlemek istedim. Her gün veya hafta veya ay, en olmadı yılda bir kere :), birkaç doz izlemek isteyeceğim sahneler olacaklarını düşündüm. Birisiyle varoluş hakkında, dünya hakkında, hayat hakkında, diğerleri hakkında, diğerlerinin arasındaki sen hakkında, sadece kendin hakkında ve nihayetinde tüm bunları konuştuğun kişiyle ikiniz hakkında sohbet etmek, bazense susmak... bazen sadece birlikte dondurma yemek veya sinema kuyruğunda beklemek, üşüyünce birbirine sarılmak ve sıradan bir hayatın sıradan anlarında birlikte ''büyüler'' yapmak... işte, bu benim izlemek istediğim bir şey olurdu.

Kitabın bir filmi yok, muhtemelen olmayacak da. Yine de kitabın anları arasında dolanmak keyifli. Bazen bazı kitapların anlarını somut olarak göstermek için yazılar yazasım geliyor. Böyle kitaplar benim için eşsiz oluyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Kalbime Sakuralar Yağdıran.


Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar.

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için.

Kalbime sakuralar yağdıran biri. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap! 

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı? 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

veya başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı aslında eskiden yayınlamıştım. 25 Mayıs 2024 tarihli bir yazı.


elimizde sakura kalmamış, bulut olur mu?


Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Müzik.

 

Listedeki birkaç şarkıyı ara ara mırıldanıyordum. Ben de zamansız sevdiklerimden bir liste yapayım didim (ki daha baya var ama daha uzarsa dinlenmez...).


1. Pinhani - Zor Günler

2. Yıldızlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

3. Pinhani - Zaman Beklemez

4. Seni Bana Anlatırlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

5. Dön Bak Dünyaya - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

6. Zor · Nev

7. Mirkelam - Hatıralar

8. Mirkelam - Her Gece

9. Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı · Vega

10. Kayahan - Mor Menekşe

11. Kayahan - Kar Taneleri

12. Emre Altuğ - Yani (Akustik Canlı) | Müzik Koridoru - 1998

13. Yüksek Sadakat - Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer

14. Umut Kaya - Mor Yazma

15. Barış Manço - Kara Sevda 1991 Japonya Konseri

16. Sözlerimi Geri Alamam · Bulutsuzluk Özlemi

17. Rüzgar · Bulutsuzluk Özlemi

18. Mevsimler Geçerken · Umut Kaya

19. Telli Telli · Yeni Türkü

20. Yeni Türkü - Resim


yazıları kaldırınca fotoğraflar geri kullanıma açılıyor :P


Uç Uç Böcüğü.

 

Uğur böcüğü var uhaaaa (öyle deme ayııppp, banane).

Uç uç böcüğüüü, annen sana terlik pabuç alacaağğkkk.

Uğur böcüğü, aman böceği, -banane- böcüğünü görmeyi gerçekten beklemiyordum. İşte insan beklemediğinde oluyor böyle şeyler. Öte yandan uğur böcüğü değil de normal böcek olsaydı çoktan çığlığı basmıştım (Allah korusun). Uğur böcüğünü görünce hemen hemen hemen fotoğrafını çekmek istedim. Bilgisayarım açık diye bloğuma koştum ahahhahah, anladıınn. Sonra dedim bu fotoğrafa bir fotoğraf da gerekir ki uğur böcüğünü gördüğüme dair anımın fotoğrafında uğur böcüğü de bulunsun.

Uğur böcüğünü tıpkı bir papparazii edasıyla bir o yandan bir bu yandan fotoğrafladım. Sen nerden geldin kuzuuummm. Üstelik gelmiş (hadi ya), bir de üstüne bangoya (İzmirli olmayanlar translate'e başvurdu ahhahahah) kadar çıkmış. Yok artık. Kesin beni beklemiş, onu göreyim de az heyecanlanıp adına yazı yazayım, sonra ünlü(msü) olsun diye yaaaaa.

Cıvıtmak bir yana... Uğur böceğini görünce gerçekten sevindim ve heyecanlandım. Hemen şu meşhur şarkıyla selamladım onu. Uç uç... (tamam). Böyle küçük anları yakalamak keyifli. Bazen hiç yakalayamıyorum da özlüyorum. Yani bu anları. 

Bu anları yakalamayı şöyle bırakıverdim... Bu anları, görmeyi ve göstermeyi oldum olası severim. Bunları hep konuştuk. Zamanla gördüklerimi gösterebileceğim bir kişi ve ortam olmayınca ve ben buna kanaat getirince... görmemeye başladım. Bu anları görmemeye başladım. Sonra da bu anlar, sessizce, yok oldular. Puf pof paf punnnnff. İşte hikaye bu.

Az evvel mutfağa geri gittim de uğur böcüğü uçmuş gitmiş. Sana dedim, benim için gelmişti yaaaa. :P

Böyle anlar, bana hikayeler fısıldıyor. Acaba ne zamana kadar onları toplamaya devam edeceğim. Belki de beni ağırlaştıran budur: Sadece toplamak. Hiç rüya görmeyen bir beyin gibi hissettiriyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


uç uç böcüüüü.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Ihlamur.

 

Ihlamuru hep ayrı bir sevmişimdir. Kokusunu, tadını... beni adeta sıcacık sarar sarmalar. Ihlamur bana ev hissini veriyor. Sanki evini bir bardakta taşıyor ve buharıyla birlikte nereye gidersen git yanında götürebiliyormuşsun gibi bir his. Küçükken de hani ev çizince bacasından buhar çıkarırdık ya... bence buharın bu bağ ile yakinen bir ilgisi var.

Peki taşınmak nasıl hissettirir? Evini kutulara sığdırmak. Senin olan veya hayatın tamam burası olur dediği yerde kök salmak... O kök nereden gelir? Yaşamının başlangıcından mı filizlenir yoksa zamanla bir noktada mı oluşur? Bu kök hissi buhar gibi midir? Her an havada kaybolacakmış gibi... Yoksa tıpkı o buharın yüzünde hissettirdiği sıcaklık, burnuna yerleşen koku, hafızanda yer eden aşinalık gibi bir yerden mi varlığına kazınır?

Ihlamurun kokusunu içime çektiğimde nostaljik hissediyorum. Nedense ilkokuldaki pazar günlerim aklıma geliyor. Banyo yaptıktan sonra sobanın başında oturmak. Oysa bu bana evdeymişim gibi değil, göçebeymişim gibi hissettiriyor. Acaba bundan mı durduğum, hatta kök saldığım yerde bile göçebe hissetmem...

Devamını düşünüyorum. Bunu güzel bir yere bağlamayı. Böylece yazıma ''anlam'' katmayı. Ancak bende devamı yok. Bu kadarı bile zorlama, değil mi haydi söyle, itiraf et sevgili okur. Yine de gerçek. Bir göçebenin gerçeği. Bir göçebeye belki de her şey evini hatırlatıyordur.

Sanırım bundan olacak, 10'lu yaşlarımın sonunda bir göçebe olmayı hayal etmiştim. İnsanların aklına bile getirmeyecekleri veya yadırgayacakları pek çok yeri gezmeyi. Biliyor musun, ben aslında hep bir evim olmamasını istemiştim. Yani... daha gençken. Böylece içimdeki hisle dışım eşitlenir ve gerçek hissederim sanmıştım belki de.

Ama ben korkaktım. Hayır değildim. Sadece kafası karışmış bir kızdım. Kafam öyle çok karışmıştı ki, ben de korkak olduğumu sanmıştım. Oysa ben hayatta benim kadar cesur ikinci birini daha tanımadım. (Yine de tamam, korkaktım :). Acaba şimdi nasılım? Evim, bahanelerim olsun istemiyorum. Peki ama, bunu istemiyorsam, ne istiyorum? Yıllar içinde ne istemediğimi o kadar çok düşündüm ki, ne istediğimi bulmak için de düşünmem gerektiğine inandım. Oysa bu bir yanılgı.

Yine de bugünüme baktığımızda... ne bir göçebeyim, ne de bir yere kök saldım. İnsanlarda en çok bunu gözlemlerim. Bunu bilmeden yapıyorum. İnsanların kök saldıkları noktaları keşfetmeyi seviyorum. Belki de kendime bir cevap arıyorum. Şimdilerde bunu yapmıyorum. Galiba bu yüzden yazıyorum. 

Bu, ıhlamurun son yudumları gibi hissettiriyor. Soğumuş ama bir aroması var. Unutulmuş bir sıcak içecek gibi eksik ama yine de bir aroması var işte.

Ev bir haldir derler. Sence ev nedir?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kediler gibi sevmek.

 

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan. 

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus.

bonus 2 :P

bonus 3 ahahahha tamam son.

son :) :)


(Her Çocuğun Bir Yıldızı Var - Mustafa Ruhi Şirin)


Bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim.

 

Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı? 

Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi: Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! (Ve şurada da yorumlamıştım). Kitabı dikkatli okuduğumu, severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.

Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor. 

Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir) parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten göremiyor mu merak ediyorum.

Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum. Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan özelliklerinden biri de budur. 

Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor. Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz. Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler, hey gidi. :)

Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık. Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları belli belirsiz zihnime kazınmış.

Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum, bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense, zamanım olsa bile, okuyasım gelmez. 

Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın, sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra böyle gelişiyor diye düşünüyorum. 

Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler başka kitap ve filmlerden\ dizilerden. 

Senin de buluşmak istediğin karakterler var mı? 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza)



Dolunay | Şubat 2026

 

Saçlarımı kestirdim. Aklıma her seferinde ansızın gelen ve her gelişinde ertelediğim bir şeydi. Ya saçlarıma kıyamadım, ya da yeni bir versiyonuma hazır olmadığımı düşündüm. Biraz daha bekleyim böylece onlardan vazgeçmek daha kolay olur diyerek bekledim. Sonra ani bir kararla saçlarımı yine kısa kestirdim. Belki de teyzemi beklemeli ve uçlarından azıcık aldırmalıydım. Aslında bu da bir seçenekti. Saçlarımı malesef kendim kesemiyorum ya da kendimin kesemeyeceğime inanıyorum (kesemem de :). Kuaför fiyatları da almış başını gitmiş. Mahalle arası bilmem kim abla bile. Bu yüzden ve yenilenmek için saçlarımı baya bir kestirdim. 

Sonra aynaya baktığımda bu benim diye düşündüm. Ben gerçekten kısa saç insanı olmalıyım. Ya da sadece şu an yeni saçlarımın heyecanına kapıldım. Saçlarımı uzun da çok kullandım ancak her ne hikmetse neredeyse tüm fotoğraflarımda saçım kısadır. Bu nedenle ilerleyen yıllarda geçmişimdeki kendimi hep kısa saçlı hatırlamak durumunda kalacağım sanırım. Aslında fotoğrafa da gerek yok, nedense kendimi düşündüğümde aklıma kısa saçlı halim geliyor.

Kış sezonunda ay döngülerini pek takip etmem. Aslında yaz sezonunda da. Ancak ay gözüme çarparsa hangi halinde olduğu ilgimi çeker. Bir de tabii sosyal medyada orada burada astroloji hesapları bilmem ne tutulması, bilmem ne renk ne meyvesi ay görünümü vs diye bir düzine hepsi birbirine benzeyen özellik sıralarlarsa ayın hangi halinde olduğumuza dikkat kesilirim. Geçen gün de Ay'ı gördüm. Gündüz göğünün maviliğindeydi ve baya da büyüktü. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim (belki de değildir) Ay'ı gündüz, hele de böylesine belirgin gördüğümde daha çok heyecanlanıyorum. Hatta bana gece parlayan bir dolunaydan daha korkutucu geliyor gündüz karşılaştığım herhangi bir boyuttaki Ay.

İçimden bir şey çekilip alınmış gibi. Bu bir his mi diye düşünüyorum. Hatta ''hissediyorum'' yazacaktım az kalsın. Ancak değil. Bu sanki, gerçekten olan somut bir şey. İçimden bir şey alınmış da, aylar ve belki de yıllar öncesinde olması gereken bir şey için varlığımda yer açılmış gibi. Bunun ne olduğunu tarif edemem. Kendimi daha hafif de hissetmiyorum. Hiçliğin yokluğunu da hissetmiyorum. Hiçlik. Her şeyi yutan, her şeyi güçsüzleştiren o katran gibi kara, yapışkan ve akışkan şey. Bunun üzerine kısacık düşündüm. İşte, içimden alınan şey veya içimden giden şey bu olabilir. Uzun süre boyunca yoğun veya hafif olarak taşıdığım hiçlik. O artık yok. (Sanırım onun adı korku ve belki biraz da kardeşi hırstı.)

Bir evi ev yapan şeylerden biri bence çamaşır makinesinin sesi. Odaları dolaşan o ses, evdeki tüm insanların günlerinin ve gecelerinin izlerini silmekle meşgul. Ayrıca en büyük buluşlardan biri. Her şeyi elde yıkamak zorunda kalmak can sıkıcı olurdu. Aynı şekilde kanepe de öyle. Evi ev yapan ve hiçliksavar şeylerden biri. Üstünde ''kalk yerine yat'' denilecek bir ferdi taşıyan büyük kahraman. Rende de öyle bak mesela. Tüm o sebzeleri kıyan ve bir şeyi başka bir şeye dönüştüren, sağlıklı, ferah ve keyifli bir yemeğin en önemli mimarlarından. Bir evi ev yapan bir şey bulamazsak ne olur; ev, araba mı olur yani? Hayır, ev, herhangi bir ev olur. Hiçliğin içinde cirit attığı herhangi bir mekan. Oysa ona sıfatlar verirsen (örneğin; sarı kanepeli ev, kırmızı rendesi olan mutfaklı ev veya çamaşır makinesi sesinin duyulduğu ev gibi) o ev, seninle ve seninle olanlarla dolu olan bir ev olur.

Var olan şeylerden çok, onun varlığını dile getirme biçimimiz önemli diye düşünüyorum. Her şey zaten söylendi. Söylenmemiş tek şey, onu nasıl söyleyebileceğin. Bir kitabı okurken sadece buna bakıyorum bile diyebilirim. Tabi ki ne söylendiği de önemli ama eminim o söylenen şey daha evvel binlerce kez bildiğimiz veya bilmediğimiz kişilerce ve yerlerde dile getirilmiş bir şeydir. Onu eşsiz kılan, nasıl söylendiğidir. Nasıl? Bu soru gerçekten heyecan verici. Çünkü sonsuz. Bu nedenle eşsiz. 

Dolunay'ı bile bu yüzden sevmiyor muyuz veya Dolunay bu nedenle ilgimizi çekmiyor mu? Tek olduğu için. Gökyüzünde benzeri olmadığı için.

İlginç. Aslında ben hep yıldızları daha çok sevmişimdir. Birbirinden bambaşka görünen ama aramıza giren milyonlarca yıl nedeniyle birbirinin aynı görmek durumunda kaldığımız güzel yıldızları eşsiz bir Ay'dan hep daha çok sevmişimdir. Bana her yıldız farklı bir şekilde parlıyor gibi gelir. Bana her yıldızın ışığı ayrıca bir heyecan verir. Belki de bu da nasıl sorusuyla ilgili bir şeydir. 

Saçlar anıları tutarmış derler. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ancak insanın aynada gördüğü yüz değişince, bir şeyler de değişmiş gibi hissediyor. Bir şeyleri umut veya temenni etmek gibi değil. Bu daha çok, bir şeyi yapabilmeye inanmak gibi. Yeni bir görüntüyle, nasıl kısmını değiştirme cesaretini bulmak gibi. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Vahşi Kitap, Juan Villoro)


Kendi sihrimi kendi asamla yapmak üzerine düşünce pratikleri.

 

Eskiden yazdığım hikayelerimi okuyorum. Blogda yazdığım, öylece yazdığım, beni nereye götüreceklerini kendimin bile bilmediği ama yazarken resmen gece göğünü gezdiğim bi' acayip hikayelerimi. Onlara bakmak, aradan zaman da geçtiği için, kendi parçalarımı görmek gibi. Eskiden dinlediğin müzikler, sakladığın biletler veya notlar, belki eski fotoğraflar bir anda hiç de beklemediğin anda karşına çıkar ya, ve sen, o anda kendinden bir parçayla karşılaşırsın ve tuhaf ama sıcak bir his hissedersin ya, işte öyle bir histi. 

O hikayeleri yazdığım zamanların da benim için önemli olduğunu görüyorum. Bu nedenle bu kadar kapalılar ve bu nedenle de bu kadar açıklar. Kurgu kapalı, okur kurgu dünyası hakkında gösterilenden ötesini anlayamıyor. Ancak öte yandan öykülerin yansıttığı hisler açık, aktarılmamış bilgiler bu yolla seziliyor. İtiraf etmek gerekirse bazen ben bile neyi neden yazdığımı anlayamıyor ve bundan etkileniyordum. Beni ''cadı'' kılan da (yapan değil) benim gözümde buydu.

Benim asam bir kalem. Zaten bunu bence hepimiz biliyoruz da... Harry Potter'ı hiç izlediniz mi? Orada filmde (kitapta) öğrenciler okul için alışverişe çıkıyorlardı da, kendilerine en uygun asayı seçiyorlardı hani. Bir cadı veya büyücü için kendisiyle uyumlu olan (ve kırık olmayan) bir asa çok önemliydi (yoksa büyü yapamazdınız ya da yanlış yapardınız). Benim bahsettiğim fark ediş işte bunun gibi bir şeydi. Asam bir kalemse bile, onun, ''benim kalemim'' olması önemliydi. Onun benim kalemim olması önemli.

Eskiden yazdığım ''acayip'' hikayelerim fazlasıyla çeyrekler (evet yarım bile değil). Onları bugün yeniden yazsam çok daha lezzetli anlatımları olacağını biliyorum. Öte yandan... Bundan -atıyorum- 5-10 yıl önce çektirdiğiniz bir fotoğrafı aynı şekilde yeniden çekilemezsiniz. Aynı giysileri giyseniz, aynı insanlarla bir araya gelip aynı pozu verseniz... ve hatta tipiniz bile pek değişmemiş olsa... yine de, tüm bu ''aynılıklara'' rağmen hiçbir şey aynı olmaz, olamaz. İşte onun gibi bir his.

İtiraf etmek gerekirse bu bana biraz buruk hissettiriyordu. Bu benim gerçekten tuhaf bir özelliğim. Aslında geçmişte yazdığım o ''çeyrek'' hikayeler hiçbir zaman çok güzel olmadılar. Şimdi onları bir tam yapamasam bile, en azından yarım veya tama yakına ve belki hadi şanslıysam bir ''tam''a dönüştürebilirim. Yine de bir şey... çok önemli bir şey eksik gibi geliyor bana. O zamanlar, şu anki ben kadar -çeşitli açılardan- gelişmemiş olmama rağmen, o hikayeleri benim gözümde değerli kılan ve bana ''asla aynı olmaz ki'' dedirten şey ne?.. İşte bunu düşünüyorum. Sence ne, sevgili okur?

Bilmemek.

O hikayeleri yazarken bilmiyordum. Uçmayı, bilmiyordum. Şimdi de pek başarılı olduğum söylenemez ancak... ''Bilmediğim'' de söylenemez. Bilmemenin büyüsü. Bence böyle bir şey var.

Küçükken doğum günlerimin şaşmaz dileği, sihirli güçlerimin olmasıydı. Üstelik bir ''asam'' bile olmadan. (Çünkü o yıllarda henüz Harry Potter serisiyle tanışmamıştım.) Üst üste doğum günlerimde hep bunu istedim. Üstelik tümmmm kalbimle (ve hınzır planlarımla). Gel zaman git zaman... bu dileğin hiç kabul olmadığını gördüm. Bu nedenle de zamanla, unuttum. Bu dileği yıllar boyunca -tıpkı dilek dilemenin kendisi gibi- unuttum. 

Yıllar sonra ikinci bir dileğim olduğunda bile kalbimde hep bu ilk dileğimin burukluğunu taşıdım. Bu burukluk öyle güçlüydü ki, ergenlik hormonlarımın verdiği yetkiyle kapıldığım depresiflik (o yıllardaki bahanem buydu) bana ağır gelmeye başladı. Böylece, hafiflemek için, gece göğüyle haşır neşir oldum. Bana uçmayı öğreten o büyülü manzaralara baktım baktım (pek tabii konuşarak ve dinleyerek - düşleyerek). 

Tüm dileklerim dilediğim anda kabul olmuştu. Çünkü ben bir cadıyım, şşşşş. Tüm cadılar insandır ve insanlar, sihir yapma potansiyeli müthiş gelişmiş canlılardır. İsterlerse, uçabilirler. İsterlerse düşleyebilirler. İsterlerse gerçek kılabilirler. İsterlerse hafifleyebilirler. İsterlerse yıkabilirler. İnsanlar, ve doğal olarak cadılar da, bahanelerin arkasına saklanan canlılardır. Bu nedenle dileklerinden kaçarlar (belki de).

Bana nasıl uçabileceğimi fısıldayan biri olmadı. Sanırım beni bu hayatta kendi yaşamımla ilgili en çok öfkelendiren ve ağlatan şey de hep bu oldu. ''Ben nasıl uçacağım... Bana bunu biri söylesin! Herkese biri söyler.'' Söylense bile kabul etmeyeceğim belliydi. Yine de... Uçmayı çok istedim. Kendi sihrimi, kendi asamla yapmayı. Böylece gerçek bir yaşam yaşamayı. Kendi yaşamımı yaşamayı. Düşüncelerle hislerin birleştiği bir yaşam... Her eylemi bilinçli seçtiğin ve yaşadığın bir yaşam. Yaşamak, uçmaya benzemiyor mu sence de?

Benim asam... Bir kalem olmalı. Çünkü bana uçmanın kurallarını en çok o öğretti. Ama şu da var... Asaların sihir yapma yetileri yoktur. Sihri yapanlar cadılar(insanlar)dır. Asa yalnızca bir aracıdır. Sihri kişiden çıkarıp bir şeyi var etmek için ilerleten bir araç. Bir araç... Kimse kimseye uçmayı öğretemez. Ve belki de, herkes veya bunu isteyen herkes, uçmayı gerçekleştirir.

Ben çok sabitim sanırım. Korkum, uçamamak mı yoksa düşmek mi acaba? Emin ol, emin değilim. Oysa öz benliğime ''bu dünyaya neden gelmiş olabilirsin'' diye sorsaydım; bana muhakkak, ''yeniden...'' derdi. Yeniden... İşte, deneyim budur: Yeniden.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry).


Şubat 2026.

 

İçimizde hissettiğimiz her şey, aslında iç dünyamızın haritasını şekillendiriyor. Bazen boğazımızda takılı bir yumru, bazen midemizde bir topak... bazen kalbimizde minik iğne dokunuşları, bazense cam kırıkları. Peki neşe? Neşeyi hissederken genelde onu görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, dokunuyoruz sanırım. Neşe bizimleyken, onu düşünmeyiz. Neşe insanın şekillenmiş haline mi gelir; anda var olduğu şekildeyken, tam o andayken, mi gelir?

Araba kavislerden geçerken bir filmi kaydeder gibi gökyüzünü kaydediyorum. Uzaklaşan yakınlaşan bulutlar, mavilikte kaybolmuş solgun ay ve belki yapraklar yapraklar. İnsanlara hikayeler uydurmayı da seviyorum. İnsanların yüzünde okuduğum duyguya bir hayat tanımlamayı çok seviyorum. Bunu aslında çok uzun zamandır yapmamıştım. Ancak geçtiğimiz günlerde bunu hatırladım. Sevgili Eva Luna'nın yardımı dokundu mu bilmiyorum (her ne kadar bana çok önemli bir sırrı fısıldamış olsa da), yine de ondan ilham almış olmalıyım ve insanlara odaklandığımda, uçuşan öykülerini görmüş olmalıyım.

Bunu kısa kestim. Kısa bir anda esen bir rüzgar gibi bir his. Kış rüzgarı gibi değil hayır. Yaz rüzgarı gibi de değil. Kışın esen bahar rüzgarı gibi. Sanki orada olmamalı ama orada olması neşe veriyor gibi.

Sanırım benim neşe tanımım tazelikle alakalı. İçimi genç hissettiğimde neşeleniyorum. Hissettiğimde, yaşadığımı hissettiğimde, bir anda binlerce yıl gençleşiyorum.

Çok saçma şeyleri kafaya takıyoruz. Instagramda bazı yardım hesaplarına denk geliyorum. Kıyas yapmak asla değil ama... Yaşadığın hayat aslında, var olan haliyle bir hediye. Daha iyiye gitsin, gitsin tabi en güzelleri olsun... Ama yaşamak, özellikle de sağlıklı, tok, kışın ısınabildiğin, ferah bir vicdana sahip olduğu bir yaşamı yaşamak, çok çok ÇOK kıymetli bir hediyedir. Bunu unutmamak gerekli.

Babaannemi hatırladım geçen ayın bir gününde. Ocak ayının bir gününde vefat etmişti. Zaten çok yaşlı olsa da, bu söylem bana hep çok acımasız gelir ya, ölümü beni sarsmıştı. Hatta bu kadar sarsılacağımı, onu her hatırladığımda ağlamadan duramayacağımı tahmin edemezdim. Bayramlarda ziyaret ederdik ve ömrünün son yıllarında bize yakın oturdu. Yine de, hiçbir zaman gerçekten (ikimiz) yakın değildik. Buna rağmen, çok üzüldüm. İnsan bir akrabası ölünce üzülür tabi. Ama bu, başka bir üzüntüydü. Onun gidişine üzüldüm biliyor musun? İnsan olarak, onun. Kış günü olmasına rağmen gökyüzü öyle parlak ve maviydi ki... O an cenazesinde ağlamaya başladım ve dakikalarca ağladım. Tıpkı onu her hatırladığımda ağladığım gibi... O çok güzel bir kadındı. Çok yaşlıyken bile, çok güzeldi. 88. doğum gününde bunu ona söylemiştim de kabul etmemişti. Keşke etseydi, çünkü gerçekten çok güzeldi. 

O günden sonra, masmavi bir gökyüzünün altında yaşamanın güzelliği beynime kazındı. Çünkü her insan, her bir insan, bu gökyüzünün altında olmayı, bir gün bile olsa daha yaşamayı, yüreğinde arzular diye düşündüm.

Geçen gün gökyüzünü izlerken, insanların değişen duygularla dolu yüzlerine göz atarken hani, değişen bu hayatlar bana umut verdi. Geçip giden vitrinler, değişen sokaklar... Yaşamak istedim. Kısa kısa görüntüler aklıma doluştu. Mutlu anılar. Gelecekten gelen anılarım. Onları çok sevdim. Çok çooook ÇOK sevdim.

Sana kalbimi açmayı özlemişim. Çünkü bu da beni gençleştiriyor. Tıpkı Howl'un Yürüyen Şatosu'ndaki Sophie gibi. Benim Ghibli film karakterim o değil ama onunla da benzer yönlerim olduğunu görüyorum. Sanırım o filmlerdeki çoğu karakterle benzer özellik ve hissediş biçimi bulabiliriz. Çünkü insanların değişen yüzlerindeki duyguları aktaran filmler onlar da. Her insan her şeyi hissedebilir, yeter ki ona tutunmasın. 

Kötü hisler veya kötümsü (buruk) hisler, ucu iyi bir noktaya bağlansın ya da bağlanmasın, aslında içimizde daima değişen ve bu gökyüzünün altında biz nefes alıp verirken değişecek olan şekiller oluşturuyorlar. Bugün mutluydum. Birine ders anlattım. Bu konuda gerçekten iyiyim. Hayatta en iyi yaptığım şeylerden biri bence öğretmenlik. Sonra anlatmak. Bunu da düşündüm geçen gün. Hani o, değişen yüzleri gördüğüm geçen gün. İyi olduğum şeyi düşündüm. Ben ne konuda iyiyim diye. 

Kendimi yıllarca neden kötülediğimi artık anlayamıyorum. Kendimi gerçekten sevememiş olmamı... Sebepleri görüyorum ve anlıyorum ama yine de... İnsan böyle birini nasıl sevmez ki? Ne istedim acaba kendimden? Kim olmak istedim? Ne istedim!.. Bunu yargılayan bir yerden söylemiyorum. Sadece saçma geliyor işte. Çok saçma. Sanırım büyürken böyle şeyler olabiliyor. Yine de, sanırım, kendim başkası olsaydım, kendime çok kırgın olurdum ve bir daha onunla arkadaş olmazdım. :)

Geçen ayın üçte ikisinde bir kitap okumuşum. Kalan üçte birlik zamandaysa hunharca okumuşum ahahahahah. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ben gerçekten böyleyim. Bazen kendimden geçercesine okuyorum. Bir şeyleri kazır gibi. Anlıyorum da okuduklarımı. Bütün olarak anında algılıyorum. Sanırım sorunum veya takıldığım nokta buydu. Bütün olarak görmek, bilmek isteği. Benim yaşamım bir kitap değil. Öyle olsa bile bitmiş değil. Hepsini zaten göremem! Henüz yok... Binlerce ihtimal içinden hangisi olabileceği belirsiz. Oysa ben bu harikalığı bırakıp içimdeki boşlukları yok etmeye çalışıyorum. Şu olursa bu olacak, bu olursa şu... Olmayacak. Çünkü boşluk ASLA kapanmayacak. Bunu önceden çok isterdim. ÇOK. Sonra kapanmayacağını anlayınca, yalandan bir iki üzüldüm... ama bu üzüntü beni alıştırdı da sanırım. Yine de boşlukla yaşamak istemiyordum! Kim ister ki... O zaman yaşama. Boşluğu yok edemezsin. Ama ona bir hikaye verebilirsin. Onu dönüştürmek için değil, onu görebilmek için.

Geçen ay okuduğum kitaplardan bunu öğrendim.

Bazı geceler kendime tarot falı bakıyorum. Çıkan sonuç beni tatmin etmiyor. Görmek istediğim şeyi göremiyorum. Kartlarda bir hikaye arıyorum. Bana benim hikayemi gösterin sevgili kartlarım... Belirsiz. Çünkü onu ben yazmalıyım.

Instagramda bir hesapta (adı aklıma gelmiyor) eskiden bir gönderi görmüştüm. Howl's Moving Castle filmi ile ilgili. Orada sevmenin de sevilmek gibi insanı değiştirdiği (gençleştirdiği) fikri üzerinde durulmuştu. Yazının detaylarını pek hatırlamıyorum ama; Sophie'nin büyünün etkisinde yaşlı bir kadınken bile bazı sahnelerde genç görünme nedeninin sadece Howl onu öyle gördüğü için değil, kendisi de sevdiği biri için veya bir amaç bulduğu bir şeyi yaparken gençleştiğinden dolayı olduğu anlatıyordu. Sevmek, sevilmek gibi, belki de bazen daha da fazla, insanı gençleştiriyor diyordu. Buna sonuna kadar katıldığımı düşünmüştüm. Beni bu hayatta en çok kıran şey, hep, sevgimin yeterince görülmemesi oldu. Annemle başladı ve sonsuzluğa kadar devam etti. Sanırım bu nedenle hep sevecek bir şeyi istedim. Oysa ben, seven bir insanım. Yaşamı seven bir insan. Tamam, yaşamak bazen (çoğu zaman) içimi bayıyor olabilir... ama hiç kimse, ama hiç hiç kimse, yaşamı çok sevdiğim konusunda aksini iddia edemez. Zaten aksi olamaz ki... Aksi olamaz... Belki de bu yüzden kendime durmadan acı yaratmışımdır. Belki de aslında sadece... bunu tüm bir çölü yürüdükten sonra (yaaa ben yalnız penguen değilim :P) fark etsem de... insanların farklı sevme biçimleri olabileceğini, sevgiyi farklı şekillerde ve oranlarda kabul edip verebileceklerini kabullenmeliydim. Yapamadım. Özgünlüğe bayılan ben, her insanın farklı olduğunu kabul etmek istemedim. O insanı sevmeyi çok istiyorsam, bunu düşünemedim.

Ben önceden Dünyalı bir cadıydım. Hatta biliyor musun, bir sır, eğer koşullar azıcık yardım etseydi dünyalı bir Cadı bile olabilirdim. Acaba hala olabilir miyim diye düşünüyorum. Olabileceğimi de biliyorum. Yine de... 

Beni hayatta ilerleten bir şey var. Çok parlak bir şey. Onu sen görsen, sen de görsen... ah bir görsen sevgili okur... Benim adıma sen bile sevinirdin bence. O benim aradığım bir şey değil. Sadece, bana yol gösteren bir şey oldu hep. Bana daima, bir ''cadı'' olduğumu hatırlatan bir şey. Çok yalnız hissettiğim gecelerde sanki canımdan can kopuyor gibi saçma sapan ağladığım bir şey. Bana pek çok şeyi yine saçma salak küçümseten bir şey. Benim bile buna inanmadığım ama başka tutunacak bir şeyim olmadığı için he deyip geçtiğim bir şey.

Canımı yakan bu değil. Canımı yakan bir şey yok. (Ama vardı. Uydurmasyon veya gerçek... ya da karışım; ama vardı. Gözyaşlarım bazen doğallıkla aktı. Saf gözyaşı... Artık bunu ayırt edebiliyorum. İnsan yalnızca bu tip gözyaşına izin vermeli bence. Ben artık böyle yapacağım.)

Yine de bazı geceler ağlıyorum. Son beş yılda bazen korkuyordum. Küçükken bile hiç korkmayan ben, nedense bazen bazı geceler korkuyordum. Sonra bir baktım ki, Neptünlü olmuşum. Oradan, imgeler dünyasından, çok şey öğrendim. Yine de ben, yaşamı seviyorum.

Bir cadı (mecazen canımmm), dönüştürendir. Geçen gün işte kendime has yeteneklerimi düşünürken aklıma en başta bu geldi ve aklıma gelen diğer tüm cevaplar hep bir şekilde buna bağlandı. Bu iyi bir şey değil. Çünkü yeteneğimi kullanmayı hiç beceremedim. Becerdiğim zamanlar da kesin kazara olmuştur. Buna rağmen, yine de, zordu. Kendim olmak istiyorum diye yeri göğü inletip kendimden kaçmamın nedeni de sanırım buydu. Çünkü bu yetenek bana hep yalnızlık getirdi diye düşündüm içten içe. Bu yüzden, kendimi susturmak için, yıllarca kendime bilerek veya bilmeyerek kötü davranmış olmalıyım.

Kalbimde bir hüzün hissediyorum. Bunu sana söyleyebilir miyim? Belki de böyle şeyler söylenmemeli. Söylenmezse kaybolurlar değil mi? Kaybolmasalar bile içinde yaşayıp giderler. Sen de dışında yaşayıp gidersin. Bir dünyalı yaşamını güzelce yaşarsın. Nedense bu bana hiç yetmedi. Ama sorun değil. 

Çünkü benim de anılarım var. Yaşanacak anılarım.

Güzel bir ay dilerim.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Popüler Yayınlar