Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar