Sevgili yıldız peri böcüğüm.

 

Sevgili yıldızım, güneşim, ayım, süpernovam ve cırcır böceği kızım.

Seni beklettiğim için özür dilerim. Seni dinlemediğim için özür dilerim. Seni ertelediğim için özür dilerim. Senin yerine başkasını seçtiğim için özür dilerim. Sana senin için gelmediğim için özür dilerim. Özür dilerim...

Seni üzdüğüm için özür dilerim. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Seni susturduğum için özür dilerim. Seni kandırdığım için özür dilerim. Seni görmek istemediğimi söylediğim için özür dilerim. Senin varlığına kafamı çevirdiğim için özür dilerim.

Sana sarılmadığım için özür dilerim. Seninle birlikte uyumadığım için özür dilerim. Seninle zaman geçirmediğim için özür dilerim. Seninle birlikte gülmediğim için özür dilerim. Meraklarını eksik bıraktığım için özür dilerim.

Seni yalnız bıraktığım için özür dilerim. Seni arayıp sormadığım için özür dilerim. Üstüne kapıları kapattığım için özür dilerim. Sana bakarken bile seni görmediğim için, bencilce kendimi ve kendi sorunlarımı sayıklayıp durduğum için özür dilerim.

Sen benim tekimsin. Bunu sana göstermediğim için özür dilerim. Bunu sana gösteremediğim için de özür dilerim. Senin yerine koyduğum herkes ve her şey için çok özür dilerim. Eşeklik ettim... :)

Senin çok istediğin şeyler için sana asla yapamayacağını söylediğim için özür dilerim. 

Sen çok heyecanlıyken, seni dinlemediğim için özür dilerim.

Yıldızları birlikte izlediğimizi unuttuğum için, seni unuttuğum için... özür dilerim.

Sen tabi ki benim eeennnnn parlak ışığımsın. Ben sadece senin üzülmeni istemedim. Ben senin artık üzülmeni istemedim. Seni dinlemediğim, dinlemek istemediğim için değil; ben sen kötü hisset istemediğim için... Bilmediğim için... Evet, birlikte öğrenebilirdik... Evet, sana sorabilirdim... Ama ben, sadece yalnız hissetmeni istemedim. Senin için doğru olanı bilebilmek istedim. Ne kadar ahmakça davrandım değil mi... Sana sormadım. Sana hiç sormadım. Seni duyamadım.

Seni yalnız bıraktım. Ne yapacağını bilemez halde... tek başına bıraktım. (Özür dilerim... gerçekten çok çok çok özür dilerim.)

Sen benim için en güzel periden bile daha güzel, en sihirli cadıdan bile daha güçlüsün. Eveettt, öylesin! 

Yanındayım demekle olmuyor, biliyorum. Sen kelimeler değil, eylemler istiyorsun değil mi? Sen, benim seninle birlikte zaman geçirmemi istiyorsun. Sana mazaret bulmamamı, seni ertelemememi. 

Ben seni unutmadım. Ben kendimi unuttum.

Buna da kızdın değil mi? Kendimi senin beni gördüğün gibi görmediğim için bana alındın. Biliyorum, işte büyüyünce böyle oluyor. Kafan bu basit şeylere bile basmıyor. 

Artık suçu kimseye atmıyorum. Sana rol yaptım. Özür dilerim. Senin yerine koyduğum her şey ve herkes için çok özür dilerim.

Ama şunu bil... Bu zaten imkansızdı. Çünkü sen benim en parlak ışığımsın. Sarılmayı en sevdiğim, biricik küçük perimsin. Sen benim yıldız peri böcüğümsün. Sen benim tek olanımsın, tek yıldızım, en parlak ışığımsın. Biriciğim, güzelim, en güzelim, ennnn en en en sevdiğimsin. Çünkü sen benim canımsın.

Seni çok seviyorum. Tüm kalbimle, seni seviyorum.

Senin var olmanı istiyorum. Seni her yerde görmek, duymak, hissetmek istiyorum. Seni bırakmak bir yana, ben seninle birlikte yaşamak istiyorum. Seninle.

xoxo

- İlkay.

(7 yaşındaki halime yıldız mektubum.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir?

 

Sevginin nasıl bir yapısı olabileceğini düşünüyorum. Aklıma sadece en huzurlu olduğum anlar olan, rüzgarla buluşmalarım geliyor. 

Sonra bir an, ilk önce ve diğer anlara yayılan o an. Bağdaş kurup veya ayaklarımı hafifçe uzatıp yaylana yaylana gökyüzünü izlediğim zamanlar. Ağaçların yeşil yeşil sallanıp gökyüzüne uzandığı, gökyüzünün maviliğinin bulutlara karıştığı o anlar. Tüm bu renkler kendi sınırlarında olup da aslında iç içeyken, onlara kısacık göz attığım anlar. Genellikle bir sohbetin ortasında veya onları gördüğüm herhangi önemsiz bir anda dayanamayıp fotoğraflarını çekerken. Hislerimin fotoğraflarını çekerken. Hissederken.

Tek başıma olduğumda ise bir yerlere yaslanıp gökyüzünden akıp giden bulut denizini izlemeyi çok severim. Sonra da o denizde yüzermişçesine kendimi rüzgarın akıntısına bırakırım. Bırakırım ki rüzgar beni benim bile bilmediğim kıyılara yaklaştırsın. Bazen gözlerimi kapatırım. Gündüz bulutlarının telaşlı beyazlığı bana dinginlik verirken; gece bulutlarının yıldızlarla olan karışımı, beni düşüncelere iter. Yıldızların uzak ışıkları, bulutların çizgilerini solgunlaştırır. Bu puslu akışın usul hareketlerinin zamana yayılışını kendimi rüzgarın ritmine bırakmadan, belki de bırakamadan, beklentiyle izlerim.

En sonunda bulutlar dağılır. Gece göğü tepemde yükselirken, doğrulurum ve başımı hafifçe yukarı kaldırıp rüzgara izin veririm. Sevgili rüzgar, beni bir yıldıza götür... Öyle yapar, benimle olan rüzgar, her yerle bir aradayken, beni bir yıldızla buluşturur. Benim için huzur böyle bir his sanırım. Çift katmanlı. Uçucu ama hep de orada.

En huzurlu olduğum anlarda bana hep rüzgar eşlik etmiştir. 

Sana daha evvelki bir yazımda (şu yazım) uzun zamandır mart ayını yaşıyorum gibi hissediyorum demişim. Bu yazıyı yıllar önce, 2022'de, yazmıştım aslında. Evet, 2022 yıllar öncesinde kaldı. Bunu kabul edebilmem, yılların akışını kabul edebilmem ne ara kolaylaştı ve tıpkı yılların geçtiği fikrinin doğallığı gibi doğal bir hal aldı bilmiyorum. Sanırım kendi içimdeki akışa kulak vermek ve bunun da ötesinde onu hissetmek zorunda kalmak bunda etkili oldu. 

İçimdeki akış, tıpkı okyanus suları gibi. Küçükken, ergenlikte özellikle, okyanus rüzgarının nasıl bir his bırakacağını merak ederdim. Bunu deneyimlemeyi çok isterdim. Okyanusa kıyısı olan bir ülkeye gitmeyi ve orada, belki bir yamaçta veya bir sahil yolunda, okyanus dalgalarının sesini dinlemeyi. Bunu romantize eden bir yanım vardı. Amerika gibi bir yere gitmeyi istemezdim. İlginç, ben ergenken New York, Kaliforniya, Florida ve türevi yerler gerçekten popüler olmasına rağmen, ben Amerika'ya dair hiçbir şeyi hiçbir zaman merak etmedim. Şurası diye de düşünmezdim ama... Amerika'dansa Japonya gibi bir yeri, okyanusu hissetmek için tercih ederim.

Hangi filmde görmüştüm bilmiyorum ama okyanus kıyısında yürüyen bir kadın karakter figürü zihnime kazınmış. Aslında bu gerçekten sık kullanılan bir sahne. Deniz veya okyanus kıyısında yürümek, aslında karakterin iç dünyasının kapalılığını dış dünya üzerinden açıklamak gibi bir etki bırakıyor. Pus ve açıklık aynı anda tek bir sahnede birleşiyor. Karakter neşeliyse, içindeki hüznü; sıkıntılıysa, umudunu bu sahnelerin akışında deniz veya okyanus aracılığıyla algılayabiliyoruz.

Burada su teması öne çıkmasına karşın, aslında tek ana karakter o değil. En az onun kadar önemli olan bir diğer oyuncu ise, rüzgar. Hatta rüzgar yer yer suyun önüne geçerek başrol oluyor bile diyebiliriz. Çünkü su, görünür, elle tutulabilen bir varlığa sahipken; rüzgar, elle tutulan durumlara değen, onları etkileyen değişken. Hatta suyun bile hareketlerini kontrol ederek sahnenin dinamizmini rüzgar sağlıyor.

Sevginin doğası nasıl bir şey olabilir dersem... Rüzgar gibi derdim sanırım. Her yanını sarıp sarmalar. Seninledir ve her şeyledir ama yine de, onu tutamazsın. Senden alır, diğerlerine götürür. Diğerlerinden aldıklarını sana getirdiği gibi. Bazen güzel, bazen kötü kokular getirir. Bazen saçını başını dağıtır, bazen bunaltına iyi gelir. Ama hepsinin ötesinde, sen tek başına oturmuş ve çeneni hafifçe yukarı kaldırmışken... o gelir, seni bulur ve onu hissedersin. 

Rüzgarı hissetmemek imkansızdır.

Rüzgar akışı ve hareketi sağlar. Bulutların değişen şekillerini bile ona borçluyuz! Rüzgar, değiştirir. Olmadığın bir şey yapmaz, olabileceğin şekle girmen için sana dokunur. Seni hareket ettirmez rüzgar, hareket eden sensindir. Olsa olsa belki saçlarını uçurur, belki orantısızsa... nefesini keser veya elbiselerini tutman, kendini yere sabitlemen gerekir. Yine de rüzgardan dolayı atmosfere uçmuş birisi görülmemiştir (sanırım ??). Rüzgar, sadece dokunur. Onu hisseden sensindir. 

Bulutlara dokunuşu bunun en tipik örneğidir dediğim gibi. Bulutların değişen şekilleri, onları başka bulut katmanlarından ayırır veya birleştirir. Hatta rüzgar, ışığa bile yardımcı olur. Işığın renklerinin değişimi, rüzgarın bir küçük kıyağıyla sağlanır. Rüzgar biraaaazcık dokunur ve diğer her şey, bu akışta ilerler. Işığın bulutlara yansıyan çilekli vişneli portakallı rengi, bulutların şekilleriyle birlikte değişir. Dalgaların üstünde parlayan ışık incileri, rüzgarın göz kırpışıyla parlayıp söner.

Değişim, bu tutulamayan ama hissedilen büyünün işidir. Sevgi, tıpkı rüzgar gibi elle tutulamayan gözle görülemeyen sevgi, hareket etmen için akışı sağlar. Ve sen, onu hissedersin.

İçim, nisan ayını yaşadı mı onu bile anlamadan direkt mayısa nasıl geçmiş olabilir? Bunun şaşkınlığını yaşıyorum. Nisan iki yüze sahiptir: Güneşli ve parlak ile yağmurlu ve puslu. Nisanın ''monet gökyüzüleri'' (bu kavramı ben buldum) pek bir ünlüdür. Gökyüzünü kaplayan bej bulutlar, yağmaya karar verme eşiğindeki tanelerin fırça darbelerini anımsatan dağınıklığını taşırlar. Bu nedenle de bu tip bulutlarla kaplı gökyüzüne, ''Monet gökyüzüsü'' derim (adını ressam Claude Monet'ten alıyor, ressamın resimlerine bakarsanız tanımladığım tabloyu görebilirsiniz).

Martın bir ayağı kıştadır. Tutarsızdır ancak tutarsızlığının farkındadır. Nisan ise öyle değildir. Tutarsızdır ve bu onun çiçeklerinde açan özüdür. Mayıs ise biraz daha farklı. Yaza yakındır mayıs. Bu nedenle onu hep pas geçmişimdir. Bir bahar ayından çok, yazla kol kola olmak ister. En keyifli sıcaklıktadır bu doğru, ancak bahardan uzaklaşmaya da pek hazırdır. Bu nedenle onu, itiraf ediyorum, bahar coşkusuyla düşünmem. Eyvah sıcaklar geliyor... diye düşünürüm. Bu yıl ise farklı.

Nisanı yaşadığımı fark etmeden, uzun bir süre onun yağmurları altında yürümüşüm gibi hissediyorum. Ben de ne bitmez martmış diye düşünüyordum ruhumun bucağına oturmuş beklerken. Ben beklerken, belki de beklediğimi sanırken, koca bir ayı yürümüş geçmişim ne garip... İçimde bir anda olduğunu sandığım ama böyle olmadığını bildiğim mayıs güneşi beliriyor. İki yazım arasındaki iç çekiş gibi değil hayır. Ben o iki yazıyı, hani belki de, iki yılda bile yazmış olabilirim. Sadece sen iki günde okudun sevgili okur (belki de tek günde). Bense yaşadım. Çünkü hissettim.

Mayısın nasıl bir ay olduğunu bilmiyorum. Çünkü üzerine hiç düşünmedim. Ruhumun mayısı, bana ne getirebilir? Hayatımda ilk kez bir şeyi gerçekten merak ediyorum. Çünkü ilk kez, bir konu hakkında hiçbir fikir getiremiyorum. Bu sefer, fikir beni üretiyor gibi görünüyor.

Senin ruhun hangi ayda?


bir de şöyle bir mütüşlü müzik listem bulunmakta.



Onun var olduğunu görüyor musun?

 

Özel olarak dilek dilenen yerleri seviyorum. Evet bir mumun tepesinde... ahahahahha. Hayır tabi ki! Özel olarak dilek dilenmek için ayrılmış bazı yerler. Bilmiyorum, ben de hayatım boyunca sanırım bir kere denk geldim böyle bir yere. İki yıl önce. Güzel bir manzarası, ağrıları geçirdiği rivayet edilen taşları ve dilekleri gökyüzüne hızla ulaştırdığı söylenen bir postası... aman hayır, ama dileklerin ona yaslandığımızda kabul olduğu inancını taşıyan bir taşı vardı. Tabi ki ücretsizdi bunların hepsi, yoksa orada ne işim var?

Ben en çok etraftaki ağaçları ve güneşin dallar arasından süzülüşünü sevmiştim. Bir de tabii şu dilek taşı nerde nerde olmuştum kabul. O taşa yaslandığımda ne hissetmiştim acaba? Bir taşın aracılığıyla isteklerin kabul olması fikrine bir ''cadı'' olan ben bile inanmam ancak... Böyle şeyleri severim işte. Böyle şeyleri düşünmeyi değil, hissetmeyi severim. Bak gerçekten kerameti de burada bence. Hissetmekte.

O an, önümde güzel bir manzara uzandığından da olacak, dileğim kabul olmuş gibi değil ama zaten benimmiş gibi hissetmiştim. Ah... dileğim öyle uzundu ki eminim Eminem (veya Ceza) moda bağlayıp bir nefeste -tabii içimden- koca paragraflık bir istek tasvirini dile getirmişimdir. Belki de birkaç istek, kabul. Sonuçta bu bir, evet, dilek taşıydı. Hatta ben dilek dilerken halam fotoğrafımı bile çekmiş ahahAHAHHAHAHA. Ciddiyim, dilek dileme anım belgeli. :)

Fotoğrafıma yakın zamanda bakmadım ama şu an gözümün önüne geliyor. Hayır seninle falan paylaşamam. Evet, düşünceli bir yüz ifadem var. Düşünceli ama yumuşak bir ifade. Sanırım içimden bir duayı fısıldar gibi dileğimi geçirirken biraz yorulmuşum ve sırayı falan karıştırırsam her şey bozulacakmış gibi tedirgin olmuşum. Bir de tabii sanırım... benden sonra da dilek dileyecek birileri vardı ahahhahah.

O manzara, dileğime dolmuştu hatırlıyorum. Çünkü o manzaraya bakarak onu düşündüm. Cümlelerimi hızla bitirmek için karıştırdığım kelimelerimi o manzara sakinleştirmişti. Şşşşşş, sakin ol der gibi değil hayır. Buradasın der gibi mi acaba? Hayır. O manzarayı izler gibi.

En sevdiğim yazılarımın sevdiğim şeylerden bahsettiğim yazılarım olduğunu fark ettim. Sevdiğim şeylerden bahsederken gerçekte olduğum öz benliğime geliyorum. Tüm düşüncelerden ve bu düşüncelerin getirdiği hırs, tedirginlik, umutsuzluk, kafa karışıklığı temalı hislerden sıyrılarak, sadece, anlatıyorum. Ah ben hep doğallıkla anlatırım ama... Nasıl desem? Hadi sana soruyorum sevgili okur, nasıl diyeyim, nasıl tasvir edeyim sence bu hissi?

Sanırım ben, bir şeyleri başkalarına gösterme isteğiyle doğdum. Herkesin belli ihtiyaçları öne çıkar ya, işte benimki de bu: Göstermek. Bunu yaptığımda ruhumun yaşına geliyorum. Ve aslında en önemlisi, yapısına. 

Ben bazen kendimi her şeye geç kalmış gibi hissediyorum. Çünkü, beni bir ''cırcır böceği kız'' yapan en temel özelliğimin altında eziliyorum. Bu özelliğin bakımının yapılması gerekiyor biliyor musun sevgili okur? Yoksa, şşşş bu bir sır, seni yaşlandığına dair bir çeşit illüzyona inandırıyor. Üstelik, günışığına aşık bir ruhun olsa bile, buna kolayca inanabiliyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü üst üste deneyimlediğin tek şey bu oluyor. Yeteneğin, seni eziyor. Seninle bu kadar çok konuşmamızın sebebi bile bu. Biliyorum, bu çok çok çok fazlasıyla çok geçici bir çözüm. Yine de beni koruyor. 

Işığın hareketlerini izlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanırım kendime benzettiğimden. Ne!? Sahiden öyle. Ben kurgusal yaşamımda bir ışıktım yavrum. Öyleydim, evet! Bu nedenle de bana, evet, en çok ışık ilham verir.

Bir önceki fotoğrafçılık konuşmamı (burada) yazarken aklıma Küçük Bir Kesit yazılarım geldi. O karakterleri yazmayı özlediğimi fark ettim. Ah hayır yeniden falan yazamam. Hayır baştan da yazmayacağım, en azından sana baştan yazmayacağım. Belki blog dışında yazarım ama sana değil sevgili okur. Yine de belki, hani bir gün, onları iki kapak arasından okuyabilirsin. Onları kolayca tanıyabilirsin. Biliyorum. Belki o kitabı sana ithaf ederim. Evet olabilir. Neptün'den gelenlere veya böyle karmaşık ama afili bir ithaf. Keyifli olur.

Onları özledim. Hayır yazmayı değil, onları özledim. Onları ilk kez gördüğüm anı hatırlamıyorum ancak ışıkla bir ilgisi olmalı. O sıralar şiir de yazıyordum bak. Gördüğüm her şey, ilhamımdı. Bitmek tükenmez bir hissediş. Bunu mu özlüyorum acaba? Yine görüyorum ama hissedemiyorum. Görebilme gücüm beni zehirledi, ondan.

O hikayedeki, Küçük Bir Kesit'teki, kızı çok net görmüştüm. Onun gibi olmak istediğim için değil, o olduğum için. Diğer erkek karakteri hiç göremedim. Son bölümde belki biraz. Bana kendini göstermedi, gıcık. Adı bile birkaç kez değişti. Gerçi Aslı'nın da adı birkaç kez değişmişti neyse. İsim bulmakta iyi değilim. İsim karaktere tam oturmalı, yoksa yok.

Onları liseye giderken yazıyordum. Dolmuşta orda burda. Daha evvel de anlattım birkaç kez. Bir küçük karalama defterine yazardım. O an (anlamlı) birine söylemek istediğim bir söz varsa, onu yazardım. Yaptığım sadece buydu. Aslıyla çok benziyorduk gerçekten. Hele bazı sahneler, şu an gözlerimin önüne geliyor. Mesela ne hikmetse Ozan sabahın köründe Aslılara gitmiş ay yok artık ahhahaha. Birlikte kuş yuvasındaki yavrulara bakacaklardı. Ancak o an güneş mi doğuyordu öyle bir şey. Ozan'ın o zaman bir sesi yoktu, evet aslında temel neden onun sesini duyamamamdı. İlginç mi? Öyle bence de. Ama ben, onu duyamadan yazamadım işte. Bir de tamam, biraz farklı bir karakter yazmak istemiş olabilirim. Duyma engelli bir karakter. Veya depresyonda veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir karakter. Ozan konuşamıyor muydu yoksa konuşmayı seçmiyor muydu? Buna bir süre ben bile karar verememiştim doğrusu. Neyse, o sabaha geri dönelim.

Ben de gün ışığını izliyordum. Onu birine göstermeyi çok mu isterdim acaba? Tam olarak değil. Biraz ama bu nedenle Aslı'nın içine girmemiştim. Zaten Aslı'nın içinde de değildim. Sadece ona, kendi ihtiyaçlarımı yaşattım. Güzel şeyleri birine, evet tamam biraz zorla :), göstermek. O bölümde, o sahnede, bunu Aslı da söylüyor. Ennnn büyük korkumu. İsteyen gidip bakar vallahi (onca bölüm içinde o sahneyi bulana alkış).

Sonra bir tane de dağ başında düğüne gitme sahneleri vardı. Hani şu kulağı işine geleni işiten amcalı bölüm ahahahah. O bölümde çok gülmüştüm. Bir dizide izlesem o dizi kesin favori ve konfor alanı dizilerimden olurdu. Aslı Ozanla dağ başını duman almış yürüyüşlerinden bile korkmazdı. Çok ilginç, ondan acaba neden hiç korkmazdı? Onu sinirlendirmeyi çok severdi. Bunu ben de severdim. Aslı'nın onu sinirlendirdiği kısımları yazdıktan sonra okumayı yani. Gerçek yaşamda tam olarak böyle olmaz. Ama o satırlarda, sadece Ozan'ın gıcık kapma anını görmez, hislerini de anlardık. Ozan'ın gözlerindeki genç kadını görmek, tüm seri boyunca en çok ilgimi çeken şey olmuştur.

Sonradan da uzun süre devam ettim bu seriye ama aynı tadı vermedi. Dil ve anlatımı en iyisi olan Sevgili Bezelyecik serisiydi. Oysa en az kalbimden gelen de o. 

Aslı başka bir kurguda yaşasaydı, sanırım ben olurdu. Bu his güzel. Biz onunla aynı şeyi yapıyoruz. Başka bir şekilde. İkimiz de aynı soruyu soruyoruz: Onun var olduğunu görüyor musun?

Tek fark; o bir kişiye soruyor, ben birçok kişiye.

Bir şeyleri göstermeyi bu yüzden seviyorum sanırım. Bu sorunun varlığı için. Onun var olduğunu görüyor musun? Bir şeyin varlığını, başkalarının gözlerinde de var etmek için. Veya tam olarak bu olmasa da, bir şeyin varlığını birlikte hissetmemiz için. O orada ama bizim içimizde nerede? Bunu sorgulamayı seviyorum. Bir şeyin benim içimdeki konumunu, yeri defalarca değişecek olsa bile, yeniden yeniden bulmayı seviyorum. Buldurmayı da kabul. 

Hissetmek canlı hissettiren bir şey. Çünkü hissedince, varlığını görüyorsun. Kendi varlığını. Bu dünyadaki konumunu. Bu nedenle de gençleşiyorsun. Zaten gençsen bile, gençleşiyorsun. Yaşlıysan da öyle, gençleşiyorsun. Zaten ruh yaşlanmaz ki, ruh deneyimler. Oysa hissetmeyen ruh, üzülür. Üzüntü bir histen ziyade, düşüncelerin tortu oluşturması bence. Hayal kırıklığı da böyle. Hayallerinin üstünü, amalarının kaplaması. Böylece onları görememen. Tüm diğerlerinin arasındaki kendini görememen.

Beni hayatta en çok kıran şey, bir şeyler gösterdiğim kişilerin bana bir şeyler göstermeyi seçmemeleri olmuştur. Bu doğru, evet, hayatta en çok bu nedenle birisine kırılmışımdır. 

Bir zamanlar en büyük korkum olan şeyden artık korkmuyorum. Çünkü onu aştım. 18 yaş civarındaki ben, küçüktü değil mi? Bunu fark ediyorum. Gerçekten küçüktü. Kendine o kadar yüklenmemeli. O eğer zamanın bir noktasında hala nefes alıp veriyorsa, ona gidip bunu demek isterdim: ''Kendine yüklenmemelisin.'' Ve eklerdim: ''Sen benim biriciğimsin, tekimsin. Gül hadi.'' İşte böyle derdim.

O bana bir şey demezdi. Şaşırırdı. Bunun üzerine düşünür ve sana bir blog yazısı yazardı sevgili okur. Ne derdi acaba? Ah dur... ''Bugün yanıma tuhaf bir kız geldi ve bana tuhaf tuhaf şeyler dedi. Şöyle hissettim...'' ahahhahahahah :)

Sadece söylediğim şeyi kabul etsene be kızım. Sadece kabul et işte.

Onu dışarıdan görüyorum. Nasıl göründüğüne bakıyorum. Hala özgüvensiz. Kendini güzel buluyor aslında. Ah itiraf etmek gerekirse çevresinde ondan bilmişi de yok. Bu nedenle mi yalnız hissediyordu acaba? Böyle sanıyor. Belki böyledir, o zaman için öyledir. Birini sevmek istiyor. Kendini sevmek istiyor. Bunu gerçekten çok istediğini biliyorum. Bunu bana biri öğretemez mi diye düşünüyor. Bu konuda dilekleri bile var. Çok yanlış dilekler. Zaten bir işe de yaramaz ki. 

Gittikçe daha da güzel olduğunu düşünüyor. Gerçekten de öyle. Cildiyle ilgili sorunları olsa da, kendini çok beğendiği kesin. O zaman neden... diye düşünüyorum. Karakteri de iyi. Üstüne... bilgili de. Kültürlü bir kız hani. Yetenekli bile sayılabilir. Ama niye? Niye kendini kabul edemiyor acaba?

Bu noktada ona yaklaşmama izin vermiyor. Beni susturmuyor da. Üzgün bile değil. Kendini değersiz de hissetmiyor. Aksine, değerli olduğunu hep bildi. Ama kendini yine de gerçekten sevmiyor. Hiç sevmedi. Bunu istediğinde bile başaramadı. Bu gerçekten üzücü. Onun kendisini sevmesini çok isterdim.

İşin komik yanı, o bana yani geleceğine hep aynı şeyi yazdı: Çok değerlisin. Kendini sev. Kendine güven. Mutlu yaşa. Ve türevi şeyler.

Ben kendimi sevmeyi ondan öğrendim biliyor musun? Bu biraz kalbimi kırıyor doğrusu. Yine de ona teşekkür etmeliyim. O olmasaydı yapamazdım. Kendimi nasıl sevebileceğimi bilemezdim.

İnsan kendini sevmek için bile birine ihtiyaç duyabilir. Ben duydum. Sessizliği duydum. Çok uzun bir süre. Hoş değildi. Ama işe yaramış gibi görünüyor. 

Kendimi sevince, her şey çözülecek sandım. Genç, çocuk ve saftım. Bu da değerli. En azından bir yaşama sığdırılabilecek en değerli şeylerden biri, o yaşamı yaşayan kendini sevmendir. Yine de... seni tutan bağları bir kenara koyabilmen için yetmiyor.

Kafam karışık. Onun da karışık mıydı diye merak ediyorum. Değil gibiydi. Çünkü benden çok daha gençti. Önündeki yılların güvencesini taşıyordu. Bir şeyler yaparım herhalde diye düşünüyordu. Ah... beni görse hayal kırıklığı yaşayacağını hissediyorum. Çok üzülürdü. Benim kabul ettiğim, sindirdiğim ve hissettiğim her şeye çok üzülürdü. Bana kızmazdı, anlardı ama... Bana neden yardım etmedin derdi sanırım. Ben sana güvenmiştim derdi belki de.

Üzgünüm İlkay. Ben de çok üzgünüm ve benim güvenebileceğim kimse de yok. Yıllar, benden herkesi, önümdeki olası İlkayları aldı.

Ben varım, şimdide varım. Tüm sorumluluk bende. Dümen bende. Ve bu, çok... Nasıl bir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bunu ne kadar çabuk içselleştirirsem, o kadar kolay olur.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Hayatta en çok büyülendiğim şey.

 

Anneannemin çiçeklerini çok seviyorum. Özellikle de baharla başlayıp yaza uzanan süreçte onun bahçesi rengarenk oluyor. Böyle olduğunda bu bahçenin her köşesini fotoğraf çekeceğimi herkes anlıyor. :) Gerçekten, biraz yaşlı özelliklerimden de ileri geliyor olabilir bu çiçek fotoğraflama sevdam ama, ben genel olarak doğa fotoğrafçılığını seviyorum. Farklı açılardan bir nesnenin varlığını izleyicilere göstermek zaten en sevdiğim şey. Öte yandan doğayı ve özellikle de çiçeklerin dünyasını incelemekten ve o dünyayı gözlemlemekten ayrıca keyif alıyorum.

Aslında gökyüzü fotoğraflarım da böyle. Özellikle de sanki bulutların arasındaymışız veya bulutların eennn tepesindeymişiz (evet Sihirli Annem'deki gibi) bir açı yakalayarak yani bir çeşit illüzyon yaratarak gökyüzündeki bulutların dünyasına girmeyi çok seviyorum. Bulut fotoğraflarımı paylaşmayı da seviyorum. Sadece o anı belgelemeyi değil yani, başkalarına göstermeyi de seviyorum. Bakan kişi muhtemelen iki saniye bile fotoğrafa dikkat etmiyor -zaten neye edecek :)- ama yine de o bulutların arasındaymışız hissini başkalarına da göstermeyi seviyorum.

Sevdiğim bir diğer şey de hayvanları fotoğraflamak. Açıkçası bu konuda yelpazem pek geniş değil. Gönül isterdi ki vahşi doğada... dermişim ahahahahha. Vahşi doğa için fazla tedirgin biri miyim acaba? Yok hayır. Ah! Bunu gerçekten isterdim sanırım. Ben gerçekten böyle biriyim aslında. Hayata bir daha gelsem... Oysa hayata ilk kez gelmiş biri gibi hala çok gencim. Ama bazen pek çok şey için ömrüm bitmiş gibi düşünüyorum.

Sualtı fotoğrafçılığı da mesela çok havalııı. Muhtemelen daha masraflıdır da. Dalış ekipmanları, kamera koruma malzemeleri derken ohoooo. Vallahi iki fotoğraf çekeceğiz dedik bu ne tantana! Gidip şerefimle iki aslan üç kaplan fotoğraflarım... Şaka şaka. Sualtı fotoğrafçılığı havalı ve aslında etkileyici. Havalı olduğu için etkileyici değil hayır. Su dünyasını keşfetme olanağı verdiği için etkileyici. İnsan kendini bambaşka bir dünyanın kurallarını keşfederken, üstüne bunu belgelerken buluyor! İnanılmaz bir şey olmalı.

Farklı kültürleri fotoğraflayan kişilere de oldum olası hayran olmuşumdur. Evet, yeni bir dünyayı keşfettikleri için. Farklı kültürler, insanların bakışlarını da farklılaştırıyor. Yüzlerindeki çizgileri, bir aksesuarı veya şalı takma biçimleri... Portre fotoğrafçılığı aslında bahsettiğim. Ama farklı ülkelerin insanlarının portreleri. O kültürleri, insanların değişen yüzlerinden gölge ve ışığın yardımıyla okumak... inanılmaz.

Savaş fotoğrafçılığı da öyle. Çok kıymetli. Ancak insandan pek çok şey götüren bir iş olmalı. Özellikle ödüllü fotoğraflar, bana hep çok ikiyüzlüce gelir. Vahşeti yaşamış insanlar üzerinden sanat yapmak. Bu aslında haberciliğe giriyor ama... Ne bileyim, savaşları durdursa belki bir kıymeti olurdu. Oysa sadece ödüller veriliyor ve fotoğraflar çekilmeye devam ediliyor.

Mimariye dair fotoğraflar çekmeyi ve bu tip fotoğrafları da severim. Bir binanın dokusunu bu yolla keşfetmek... Keyifli olmalı. Aynı zamanda binaların dokusunu, bulunduğu mekan bağlamında fotoğraflamak; yani çevresindeki hayat akışının içinde, insanlar arabalar kediler kuşlar ve daha nice canlı cansız varlık etrafında var olurken, o binanın veya binaların varoluşuna dair canlı bir izlenim bırakmak gibi bu tip şehir fotoğrafları. 

Şehrin içindeki insanları fotoğraflamak da keyifli olmalı ancak pek de ilgimi çektiğini söyleyemem. İnsanlarla uğraşmayı oldum olası sevmem. Yaşayan anların içindeki insan teması hoş ve aslında canlı bir tema olsa da, karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sanırım.

Yol fotoğraflarını da çok severim. Akıp giden yolların verdiği hissi kaydetmeyi. Fotoğraf çeken kişinin o ana dair hisleri de bence fotoğrafa yansıyor. Zaten bakış açısı çok önemli ve özgünlük de böyle oluşuyor ama; özellikle de fotoğraf çeken kişinin de o anı hissetmesi bence fotoğrafa derinlik katıyor. 

Bir varlığı veya anı, kendi gördüğün şekilde yansıtmak. Bu sadece fotoğrafçılık özelinde olmak zorunda değil. Kendi gördüklerini ifade etmek... Hayatta daha çok büyülendiğim ikinci bir şey daha yoktur. 

Doğadaki fotoğrafları ayrıca sevmemin sebebi ise, ışığın yaşam üzerindeki izlerini ve bu yaşamın hareketlerini yansıtması sanırım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


güneşin çiçeğe dokunuşunu çok seviyorum


Baharımızın İlki.

 

Her ne kadar havalar baharın değil, kışın başlangıcıymış gibi hissettirse de; ben bu tarihleri çok seviyorum. 21 Mart civarını. Genelde bahar aylarında gevşediği rivayet edilen gönül yayları bende tam tersi olarak tam da bu aylarda toparlanıyor diyebilirim. Aklımın başıma geldiği zaman dilimi genelde ilk bahar sezonudur. Çünkü artık iki boyutlu varoluştan çıkıp üçüncü boyutun hareket diyen başka da bir şeyi kabul etmeyen mantığına nihayet gelirim. Düşünmez, var olurum.

Bu bayram bir çeşit alışkanlıkla başlamıştı. Zaten bir bayram için en son 2019 yılında falan heyecanlandığımı hatırlıyorum. 2022 de fena değildi şimdi... ama yine de 2019 daha bir güzeldi. (Ama bak 2016 en iyisiydi!) Yazdı bir kere ötesi mi var... Sonra yavaş yavaş havalar soğuduğundan olacak, bayram ve bayramlık algım da kendini salmaya başlamıştı. Bu bayrama yaklaşırken uyku düzenim nanaydı. Gerçekten gece uykusunu yaklaşık bir ay boyunca yaşayamadım ve ne kadar çok düzenlemek istesem de bunu başaramadım. Bu da bizlere nur topu gibi, ve itiraf etmeliyim güzel, yazılar verdi. Uykusuzken hep çok daha uç, tuhaf, gerçek ve bu nedenle güzel yazarım. Ama ben bir insan organizması olduğumdan dolayı gece 11-4 arasında da uyku alıp bedenimi beslemek gerekliliğindeydim... (hala gerekliliğindeyim).

Bunu dün gece nihayet başardım. Ruhumun derinliklerine kadar uyumuşum yeminle. Dinlenmek böyle bir şeymiş sevgili okurcuğum, gerçekten kendime geldim. Uyumak insana güzellik de veriyor bu arada. Ne zaman uykumu alsam, yeryüzünde gördüğüm (ben asla abartmam) en güzel yüz aynadan bana bakıyor oluyor ve bu da bana hayat yaşanmaya değer mesajı veriyor. Gerçekten, uykumu almış yüzüm bu hayatta sahip olmak istediğim tek yüz. 

Bu bayramın ilk gününden önce de gece doğru dürüst uyuyamadığımdan bir hevessizdim yalan yok. Bundan dolayı mı bilmem, ilk gün gerçekten keyifliydi. Hatta akşamına yorgun argın da olsam sana bir yazı yazayım diye düşündüm. Şöyle en nostaljik, en duygulusu... en mutluluk yazılısından. Sonra dedim, dur dur dur İlkay dur nazar etcen kendi kendine... Bir ikinci gün de geçsin hele, dedim. Neyse zaten akşam uyuyakalmışım gece uyandım. Tahmin et ne oldu ki... İkinci güne de uykusuz başladım. Yine de erken kalkmam gereken o saatte kendi başıma uyanmam bir başarıydı. 

İkinci gün de yorucu ama güzel geçti. Gerçekten güzeldi hatta bu kadar keyif almayı beklemiyordum. Sonra akşamına bir yazı yazsam mı dedim... Ama gözümden bedenimden varlığımdan o kadar uyku akıyordu ki, yazacağım yazı ya çok uç bir şey olur ya da kötü olur silerim kesin diyerek o işlere kalkışmadım. Zaten bir gece verdiğim yazı yazma arası içimdeki yazma, hayır bu değil, anlatma, kendi hislerimi anlatma daha doğrusu, açlığımı bastırmıştı. Artık toktum!

Bu bayramda doydum gerçekten. Güzel yemekler, tatlılar yedim, çay içtim, bir sürü çocuk gördüm ve ilginçtir hala harçlık alabildiğimi fark ettim. Beni darlayan sorular duymak bir yana, destek konuşmaları işittim ve bunu zorlama bulmadım, aksine gerçekti. Uzun aylardır hissettiğim yalnızlığı hissetmedim ve bir anlığına az kalsın ulan ben kendimi mi doldurmuşum yoksam dedim. (Yok o kadar değil). 

Neyse yani doydum.

21 Mart benim için niye önemli dersek... Önemli değil, sadece dediğim gibi ben herkes Mersin'e giderken tersine giden bir farklı kişilik (!) olmayı seçtiğimden aklım başıma havalar yumuşayınca eriyor. Bir de tabi sanırım en sevdiğim mevsim olan ilkbahar sezonunda bir şeyler için emek vermeye dair daha kararlı oluyor olabilirim. Tabi bu yıl kış uzun sürdü ama ilkbahar er ya da geç doğacak, biliyoruz.

Bir de eski bloğumun ilk yazısını 21 Mart'ta yayınlamıştım bundan tammmmmm, dur bakim kaç yıl önceymiş yavv, 11 yıl önce. Vayy be. Bunu her yıl anımsıyorum biliyor musun? Seninle tanışma ihtimalimizin doğduğu ilk gün 21 Mart'tı sevgili eski veya yeni okurum, yaaa. O nedenle bu tarihi severim.

Teorik olarak bugün baharın ilk günü, veya ikinci?? Baharımızın ilki güzel geçsin inşallah.

Bay bayy.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


eski baharlardan (baya eski) bir an.
bu arada tarih yanlış hahahah, o kadar da eski bir an değil.


Rüyalarım.

 

Dün bir rüya görmüştüm. Kısa ama tuhaf bir rüyaydı. Nedense normalde rüyalarımın anlamlarını hiç merak etmememe rağmen bunu google'a bir sorayım diye zihnime not almıştım. Unuttum. Zaten bilinçaltım yine havadan nem kapmış bir şeyler uydurmuştur amannn, modundaydım. Sonra sosyal medyada boş boş gezinirken ''aaaa rüyam vardı'' aydınlanmasını bana yaşatacak birkaç kelime gördüm. Gittim önce google'a sordum. Ah şunu da bu noktada eklemeliyim... Artık internet yavaştan çağ atlıyor. Yapay zekanın google'a entegre olması (bana mı geç geldi yine bu güncelleme... ah bu yaşlı ruhum) bence yeni bir çağın başlangıcındaki önemsiz yeniliklerden biri bile olabilir. Neyse konumuz bu değil... (Ama gelecek bir gün gelecekteki gelecek bu olsa gerek diye de düşünüyorum doğrusu.)

Rüyamın anlamı içimdeki karanlık hissettiren korku, endişe, kaygı ve türevi hislerin hızlı bir şekilde akıp gideceği imiş. Bana mantıklı geldi. :P Neyse sonra aklıma eskiden gördüğüm ve beni bugün bile etkileyen bazı rüyalarımı yapay zekaya yorumlatmak geldi. Yapay zeka, psikolojik analizleri güzel yapıyor bence. Çünkü mantıkla bakıyor, salt mantıkla. Bu nedenle küçük detayları hızla kapıyor. Neyse... bundan yaklaşık dört yıl evvelce gördüğüm ama bugün bile, buna ben de şaşırdım, hatırladığımda ağladığım bir rüyamı ona sordum.

Özetle... Şu an yayında olan veya yayında olmayan son dönemde yazdığım tüm yazılarımdaki farkındalıklarımı bana anlattı. Bir rüyayı içimde anlamlandırmam -ki bence hala daha tam değil- dört yılımı almış! Yuh... (pardon). Rüyam fantastik bir rüyaydı ve belki bir gün kurgusunu yazarım diye anlatmayacağım ama aslında bilinçaltı boyutundaki kök inançlarımı çok güzel sembolleştirmiş muazzam kurguya sahip de bir rüyaydı doğrusu. Beni bu kadar çok ve derinden etkileyenin de sembolleştirme işlemini oscarlık seviyede rüyama aktaran beynimin başarısı oldu diye düşünüyorum.

Rüyamda terk etmek istemiyordum. Evet, daha dün gördüğüm akıp gidecek şeyleri bırakma temalı rüyamda olduğu gibi. Bu rüyanın zaman zaman aklıma gelmesi ve onu dört koca yıl içinde parça parça anlamlandırma, hatta kimi zaman en başa sarma ve hatta yanılma nedenim de bence bu: Kabul edememek. Son yazılarımda yazdığım gibi, ben aslında potansiyelime sahip olduğum gerçeğini kabullenemiyorum. İçimde olan, benim olan o gerçeği, o bilgiyi, dışarıdan almaya çalışıyorum. 

Rüyamı anlatmayacağım dediğim gibi ama o rüyamı daha uyku halindeyken bile derinden hissetmiştim. Hatta uyurken ağlamaya başladığımı anımsıyorum. Daha önce de, sonra da böyle bir şey yaşamadım. Gerçekten de rüyamdan bir anda uyandım ve bir baktım uykumda ağlamaya başlamışım. O rüyada deneyimlediğimi sandığım hayal kırıklığı ve burukluk hissini uyanıkken bile o kadar yoğun deneyimlememişimdir. Bu, korkunç veya kötücül bir rüya değildi. Aksine, gördüğüm en güzel rüyaydı.

Rüyamda bana bu dünyada en çok istediğim şey(ler) sunuluyordu. Ama ben hala eksik bir şey kalmış gibi hissediyordum. Burada çift anlamlı bir işleyiş var diye düşünüyorum. 1. Buna yapay zeka değinmedi ama bence ben o bana sunulan şeyi hak etmediğime içten içe inanıyordum. Onu hak etmek için daha görevimin sonlanmadığı sanrısına saplanmıştım. 2. Potansiyelimi gerçekleştirememiş olmaktan çok korkuyordum. Hatta potansiyelimi gerçekleştirmeden dünya yaşamımın bittiğini görmüştüm rüyamda. Kendi kendimi yargılamıştım. Yargı gibi de değil... Daha saf bir istek: Ama ben kendim olmadım. 

Bu cümle yıllarca beynimde kaldı. Daha öncesinde kelime formuna dönüşmemiş olan bu cümleyi rüyamdaki benliğim kurduğu anda bu cümle beynimde kendine bir yer buldu ve beni hiç bırakmadı. Kendim olmak için ne yapabilirim bilmiyorum, böyle düşündüm. Çok uzun bir süre böyle düşündüm. Geçen yıl, galiba ben hiç kendim olamayacağım yani tam potansiyelime ulaşamayacağım, diye hissettim. Evet bunu düşünmedim ama çok derinden hissettim. Bu da beni var olan halimi yaşamaktan geri tuttu. 

O söz konusu potansiyeli yaşamak için dışsal bir kişi, durum, nesne vb'ine ihtiyacım yoktu. Rüyamda da yoktu, gerçeğimde de. Bu gibi durumlarda potansiyel olarak adlandırdığımız şey aslında potansiyelimiz olmuyor bence. Daha çok, keşkelerimiz veya keşkelerimiz olmasa bile gerçekleştirmediğimiz için bilinmezlikte kalan ve bu nedenle beynimizin bir sonuca varamadığı durumlar oluyor. 

Oysa potansiyel, zaten seninle olan bir şey. Potansiyel, belki de, insanın bizzat kendisidir ve andadır. Her anda.

O rüyamda neden başlangıçta o kadar telaşlıydım diye düşünüyorum... Sanırım korkuyordum. Bitmesinden mi acaba? Bilmiyorum, belki de biraz. 

O rüyamda neden sonunda o kadar buruktum diye düşünüyorum... Sanırım yine korkuyordum. Başlamasından mı acaba? Evet öyle. Kendi cennetimi yaşamaktan korkuyordum. Çünkü koşulların yeterli olmadığına ve bu nedenle hep, belki de sonsuz bir döngüde, çabalamam gerektiğine çok inanmıştım.

Kendi içimde olan kendim, kendim olamadığım için üzülecek kadar kendimden uzaktım. Tuhaf, ilginç ve hayal gücümün işlediği bir rüyamdı.

Her neyse. Bu yazıyı not almak istedim. Belki yine yayından hopp gidiverir :P ama öncesinde onu görmek istedim. Yazımı görmek istedim.

Herkese iyi bayramlar. Bu bayramda havanın soğuk olması değişik hissettiriyor.



Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Aramızdaki Şey (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.

Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.

Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim. 

Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...

Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarla kalın.


Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? | Ağaç Ev Sohbetleri 136



Giriş Notu: Aslında bu yazıyı yazdığım tarih olan 29 Mart 2022'de yaşadıklarım şu anki mevcut konumumla alakasız. :) Ancak bu yazımı coşkuyla yazmışım, bu çok hoşuma gitti. Diğer yandan, yazdıklarıma -yani fikir olarak- bugünümde de katıldığımı fark ettim. Bu nedenle bu yazımın da blog arşivimde durmasını istiyorum. Bunun güncelini de yazabilirim ama bu yazımı gerçekten çok sevdim, belki de üstüne ekleyebileceğim bir şey pek de yoktur.


''Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? Bu heyecanı tarif edebilir misiniz?''

İki baharı da çok severim. Baharlar bana hep başlangıçları çağrıştırmıştır. Ancak ikisinin başlangıcı da farklıdır. Sonbahar daha ziyade yeni bir yıla başlamak gibi gelir bana. Yeni okul döneminin sonbaharda başlaması dolayısıyla da olacak, daha düzenli olmak için fırsat gibi gelir. İlkbaharda ise kabuk değiştirme zamanı gelmiş gibi olur; kendiliğinden gelişen, bir şey yapmasan bile istemsizce yenilendiren bir şekilde olur.

Aslında havanın günlük durumlarının ruh halim üzerinde pek de etkisi olmadığını düşünürdüm. Hatta kapalı havaları daha çok sever, güneş ışığı görünce vampir etkisi gösterdiğim bile olurdu; ta ki bu yıla kadar. Bu yıl güneş ışığını alışık olmadığım kadar çok seviyorum. Güneşli günlerde içimden enerji taşıyor, dolanıyor dolanıyor ve yine daha taze bir şekilde ruhuma ulaşıyor ve yerimde duramıyorum.

Soğukların nihayet bitmesi sonrasında ılık havaların ve güneşin verdiği rahatlamayla son günlerde kendimi dışarı atar oldum. Bu dönem okulda dersim de az olduğundan dolayı okul için dışarı çok az çıkıyorum. Havaların kapalı olduğu dönemde açıkçası birisi bir şeyler yapmayı teklif edince de gidesim gelmiyordu; evde yatmak yatmak ve yatmak, perdeleri de asla açmamak, bunalım modunda takılmak istiyordum. :) Ama güneşi gördüğüm günlerde adeta bir sevgi pıtırcığı oluyor, herkese günaydın mesajı göndererek güne başlıyordum. :) Güneşin varlığının sihir gibi bir etkisi oluyor üstümde. Şimdi bir de üstüne havalar ısındığı için değmeyin keyfime.

Uzun zamandır ruh halimi mart ayına benzetiyordum. Hatta daha evvel bunu günlüğüme not almıştım. Üstelik bunu yazdığım sırada mart ayının bu kadar uzun ve alışılmışın dışında baharı erteleyen bir havada olacağından bihaberdim. Kışın uzatmalarına oynadığı bu ay sonrasında nihayet güneş doğdu üç boyutlu dünyamıza. Umarım iç dünyama da nisan ayı gelmiş, güneş tüm iç ısıtan parlaklığıyla çıkmış ve içimdeki vampir ebedi uykusuna yatmıştır. :)

Nisan en sevdiğim ay. Bunun nedenini ise söyleyemem. Yani özel olduğundan falan değil, baya baya bir nedeni yok. :) Dediğim gibi kapalı havalarla bir derdim bu yıla kadar hiç olmamıştı. Ama yine de nisan ayının ismi bile içime huzur verir, ışık verir ve mutluluk verir. Şefkatli bir ay olduğunu düşünüyorum sanırım. Güzel şeyler verme potansiyeli olan bir ay olduğunu. Hayatımın bir döneminde fark etmeden böyle olumlu bir izlenim edindim bu aya karşı.

Baharı uzun bir zaman sonrasında arkadaşlarla yapılan buluşmadaki sohbete benzetiyorum. Hararetli, eğlenceli ve enerjik hissettiren.

Baharı açık bir gökyüzünün altında sonsuzluğa uzanan bir çarşaf gibi uzayıp giden masmavi bir denize bahsediyorum. Her şeyin mümkün olabileceğini hissettiren, iç genişleten ve ferahlatan cinsten.

Baharı dinlendiğini hisseden küçük bir çocuğa benzetiyorum. İlk başta çekingen ama gittikçe dillenen ve dillendikçe dinleyeni gülümseten.

Baharı aniden keşfedilen ve dinlenmeye doyulamayan bir şarkıya benzetiyorum. İlham veren, dans ettiren ve cesaret veren olanından.

Hoş geldin ilkbahar! :)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Aramızdaki Şey.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Bugün, Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabına da ismini veren aynı isimli öyküsü hakkındaki düşüncelerime dair bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öykünün daha ilk satırlarından karakterlerinin gözlemcisi olduğumuz ilişkisine adımımızı atıyoruz. Bunun bir yaşantının, zamanın veya mekanın öyküsü olmadığı daha öykünün adından bile biz okurlara kendini belli ediyor: Aramızdaki Şey. Bu bir ilişkinin öyküsü.

Kendini saklamaya uğraşmayan ancak görülmekten de hoşlanmayan genç bir adamın değişen duygularının gözlerinden başlayıp tüm bedeninden okunması, öykünün anlatıcısı kadın karakteri eğlendiren bir şeydi. Sen zaten böylesindir, diye düşünüyordu, hayır, senin nasıl olduğunu ben bilirim. Senin nasıl hissettiğini ben bir bakışta bile bilirim... aklından bu düşünce geçerken aslında kendisi de genç adamdan farklı değildi. O da saklanmak için uğraşmıyor, ancak görülmek... işte bu, asıl bu durum genç adamın aksine kadını şaşırtıyordu.

Kadın bir üniversite hocası. Aynı zamanda bir yazar olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki öyküyü yazmasını istiyor genç adam. Yazar kimliğini keşfettiğimiz kadını bunun için zorlamıyor, ancak, yazarsan diyor, bizi yazarsan iki üç paragrafla geçiştirme bizi... Biz. Yaşanmışlıklarımızı veya yaşanmamışlıklarımızı değil, bizi yaz diyor genç adam. Bu, iki kişinin farklı yönlere baktığı, çünkü birbirlerini görmek istemedikleri ilk an. Tamam, diyor kadın; ancak bu öyküyü yazamayacağını biz okurlar çoktan anlıyoruz.

İkilinin ilişkisinin detaylarına dair hala net bir bilgimiz yok. Buna karşın onların arasındaki kırılgan bağı, ikiliyi adeta birbirine bağlayan saydam bir ışıkmışçasına görmeye çoktan başladık. İkilinin gündelik yaşamındaki ayrıma dönüyor odağımız. Adam gündelik işlerle zaman geçirmek ve bu işlere kadını da ortak etmek niyetinde. Oysa kadın bunlardan hoşlanmıyor, gezdiği yerler onu boğuyor. Kadının genç adamın misafiri olduğunu anlıyoruz. Bir misafir konumundaki bu kadın, genç adamın sevgilisi ve hatta arkadaşı bile değil. O zaman nesi, diye düşünüyoruz. Böyle belirsiz bağları sevmiyorum ama onlar ilgimi çekiyor. Onlar hiçbir şey değillerse, aralarındaki o ışıklı kordonlar da neyin nesi... Onları biz yapan şey ne ola ki? böyle düşünüyorum.

Zaman biraz çatırdıyor. İkilinin tanıştığı güne gidiyoruz. Üniversitede bir sınıf. Genç adam, kürsüdeki kadının sorduğu soruya verdiği yanıtla onu şaşırtıyor. Kadın, işledikleri öyküdeki ana karakterin kim olabileceğini - örneğin, cinsiyetine dair tahminleri soruyor sınıfa. Sınıftaki yanıtlar pek bir zorlama. Genç adamsa hafif bezgin. ''Ne önemi var,'' diyor, ''Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok'' (s. 12). Bize bu anları anlatan kadın karakter, erkek karakterin sesini duyduğunu söylüyor. Bu anı o kadar canlı ki onun zihninde, işte anıya sığmayan o ses, satırlarda kendine yer buluyor.

Bu, kadının üniversitedeki görevinde kalacağı odanın olmayan öyküsüne dair bir soruydu. Kadın, o ofise daha evvel hiç adım atmamıştı. Bu sorunun odanın sıkıcı genel geçerliğine kişisel bir parça katmasını umarak öğrencilerinde gözlerini buluşturdu. O odanın kimsesiz bir oda olduğu gerçeğini söyleyen tek kişi, dersine sadece dışarıdan bir dinleyici olarak katılan genç adamdı. Derse bir aidiyet taşımayan bu öğrenci, kadının ilgisini çekti. Genç adamın kapıya yakın oturuşu, dersi hiç kaçırmayışı ve hazır cevaplılığı.

Genç adamın Almanya'da bir yaşamı olduğunu ama bu yaşamın da üniversitedeki o sınıftaki gibi adeta kapıya yakın oturularak kurulduğunu kadın sorgulamadı. Buna hakkının olmadığına dair ince sınır, ikili arasında hep canlı kalmıştı. Onun hiç de kişiselleştirilmemiş yaşamını gezdi, onu anladığını sandı, belki de anladı. Ama öykünün anlatıcısı olan bu kadın, genç adama hiç dokunamadı.

Öykünün beni en çok etkileyen kısmı ise kadının Almanya gezisinde en çok etkilendiği kısmın Doğu Almanya ile Batı Almanya'yı bir zamanlar ayırmış olan sınırın kırılganlığını anlattığı kısımdı. İki kıyının arasından geçen ince bir ırmak. Bu ırmaktan geçmek ve karşı kıyıdaki sevdikleriyle birlikte olmak için ölümü göze almış nice yaşama gelecekten tarihi bir olayı izler gibi atılan bakışlardaki şaşkınlık... Kadını bu olay, bu mekan, hatta genç adamla yaşadıkları o anı bile değil; ziyaretçilerin gözlerindeki şaşkınlık etkilemişti. Çünkü belki de o şaşkınlığı gelecekte bir günde kendi içinde yaşayacağını o an sezmişti.

Genç adamı bırakmak istemedi. Hiç istemedi. Ancak ne yaparsa yapsın, onunla birlikte kalsa bile, onu çoktan kendinden ittirmiş bu kişiye yaklaşamayacağını biz okurlar seziyorduk. Bu kısımda spoiler vereceğim, isterseniz hemen sayfadan çıkın... 

Beni bu öyküde en çok etkileyen ikinci kısım ise, beni en çok etkileyen ilk kısmın devamı olan olaydı: Terk ediliş. Kadın, adamın ölümünün etkisini, içinde yükselmeye fırsat bulamayan o yası bile ilk kez adamın kendisiyle paylaşmak istediğini söylüyordu. O an hikayenin ilk cümlelerindeki öykünün yazıldığını hissettim. Aramızdaki Şey. İkisi arasındaki bağ o kadar derindi ki, bu bağın diğer ucunun kaybını bile kadın karakter adamla paylaşmak istedi. Birinin kaybını kaybettiğin kişiyle paylaşmak istemek... Bu his içimde uçurum hissi yarattı.

Belki de karakterlerin aralarındaki şey buydu, uçurum. Ve bu, kadın karakter ne yaparsa yapsın zaten kapanmayacaktı. Çünkü sınır, iki yakanın yaklaşmasıyla kapanır.


Spoilerlı Not: Kitabı bitirdim, söz konusu karakterler yazarı kendisi ve öğrencisiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şeyler dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


(Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell)


Öyküye Övgü.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Öykü ve roman arasındaki fark üzerine düşünüyorum. 

Türkçe\ edebiyat derslerinde bizlere bu iki türün arasındaki en önemli ayrımın ''yoğunluk'' olduğunu söylemişlerdir. Öyküler romanlara göre çok daha sınırlı bir zaman dilimini, sınırlı karakterler ve sınırlı olay çeşitliliği ile bir araya getiren anlatılar olarak tanımlanır. Buradan öykü ile romanın arasındaki temel ayrımın ''sınır'' probleminden doğduğunu anlamlandırırız.

Bu ayrım temelde ve ilk anlamıyla evet doğrudur. Gerçekten de öyküler daha küçük bir alanı kapsayan anlatılardır. Aynı şekilde öykülerde karakterlerin geçmişlerini ve\ veya geleceklerini geniş ölçekli olarak göremeyiz. Öte yandan öyküler, karakterlerin şu anını anlatır. Şu an, karakterlerin tüm varoluşlarına yayılır ve biz okurlar da bu karakter ve onun çevresindeki diğer figürlerin varoluşlarını daha yakından inceleriz. Evet doğru okudunuz, üstüne düşünürseniz sizler de fark edeceksinizdir, öykülerde gerçekten de, aslında, bir karakterin varlığını çok daha yakından görme imkanı ediniriz. Çünkü öyküler romanlar gibi tüm zamanlarda var olmaz, tüm zamanlara akmaz; öyküler şu anı anlatır ve şu an aslında karakteri bir nokta haline getirip bizlere izletir.

Öykülerde genelde anlık akıştaki hareket veya düşünce akışlarına tanık oluruz. Tasarılar bile şu an dediğimiz zaman dilimine yayılır. Bu da bir çeşit illüzyon yaratarak sanki karakteri yeterince tanıyamayacakmışız, çünkü onunla yeterince vakit geçiremeyecekmişiz algısı yaratır. Öykülerin başlangıcının nereden geldiğini ayırt edemediğimiz durumlar olur. Tıpkı sonucun nereye akacağını net olarak bilemeyeceğimiz gibi. Öyküler zamanda bir yarık açıp gelmişçesine aniden sayfalarda belirmiş bir karakteri bizlere gösterir. Bir karakteri evet. Bu karakterin çevresinde belki başka karakterler de olsa da, öyküler bir romanın geniş ölçekli merceğini taşımadığı için, bizler aslında sadece tek bir karakterle vakit geçiririz. Bir buluşmaya gitmek gibi. Bu bakımdan öykü okumak biriyle tanışmak için gidilen bir çeşit ilk buluşmalardır. O anda o karakteri görür, dinler ve sadece onunla bir arada olursun. Sonra, öykü biter. 

Romanlar böyle değildir. Romanlar, bence, bir çeşit buluşmalar toplamı da değildir. Ben romanların daha çok, zaten tanıdığın birisiyle olan iletişiminin toplamı olduğunu düşünüyorum. Karakterle uzun zaman geçirmişsin veya geçireceksindir; bunun verdiği güvenle ona istediğin saatte mesaj atabilir, arayabilirsin. Onunla aniden bir buluşma ayarlayabilir, istersen bu karakteri sabahın ilk ışıklarına dek gözünden uyku akarken bile okuyabilirsin. Roman karakterleriyle geçirdiğimiz zaman, aramızdaki çekinceleri ortadan kaldırır. Bundan olacak çoğu kişi kendini roman karakterlerinin yanında daha güvende hisseder. Öyküler tekinsizdir, azdır, elbet bitecektir.

Oysa öyküler de en az, hatta bazı durumlarda daha bile fazla, gerçek karakterleri içerisinde taşırlar. Bu karakterler sizlere uzun zaman ayırmaz belki ama böylesi -özellikle de bir yazar için- çok daha zor bir durumdur. Çünkü o sınırlı zamana aslında enine değil, dikey olarak bir varoluş sığdırmak zorundadır. Bu bakımdan öyküler romanlara göre sınırlı değil, derindir denilebilir. Bir romanın her kısmı iyi olmasa da gözden kaçabilir. Birlikte o kadar zaman geçirdiğin birinin (kitabın kendisinin veya karakterlerinin) üç beş falsosuna göz yummak çok daha kolaydır. Öte yandan öykülerdeki tek bir yanlış bile hayatidir. Okur, o kurguya veya karaktere anında notunu verir; gözünün yaşına bakmaz. Sen zaten kısa bir oturma için geldin yandan bakışı bir öykünün ilk karşılanma bakışıdır. Ama kaderi olmak zorunda da değildir.

Bazı öyküler bizi şaşırtır. Onlarla geçirdiğimiz sınırlı zaman tüm zamanlarımızın tek bir noktada toplanması kadar yoğun gelir biz okurlara. Karakteri sınırsızca tanımasak, tanıyamasak da, aslında derinlemesine tanırız. Tanımanın ötesinde, o karakteri biliriz. Tıpkı bir anda sanki hep tanıyormuşçasına yakın hissettiğimiz insanlar gibi. Öykü karakterlerinin hafızalardan silinmesi, belki de, kaçınılmazdır. Yine de bu karakterler, roman karakterleri kadar değer görmeseler de, içimizde iz bırakır. Bu izi şudur diyerek anmayız çoğu zaman, ama yine de o tüm zamanların toplandığı noktadaki buluşmamız, öykü karakteri ile bizim aramızda oluşmuş bir çeşit anlaşmadır. 

Öykülerdeki mekan betimlemeleri de şu andan ibarettir. Öykülerde gördüğümüz mekanlar bir an sonra geçmişe karışabilir. Romanlardaki gibi devamlılığını korumaz. Öyküler, şu anın hiçliğinden doğan varlıklarıyla bizlere buradasın farkındalığı katan kısa yaşantılardır. Zaten roman dediğimiz de nedir ki... birçok öykünün art arda anlardaki toplamından başka.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Popüler Yayınlar