İçimde çok taze bir his var, tıpkı dolunay ışıkları gibi. Bu yazı için seçtiğim bir şarkı vardı, çünkü bir anda kalbimde çalmaya başladı. Tamam, bunun geçen gün çalma listemdeki parçalar içinden şarkının aniden kulaklarımda belirmesiyle de bir ilgisi var... Yine de, o anı sanki beklermişçesine, tek kelimesini anladığım bu Fransızca şarkının melodisi kalbime dolandı. Zihnime değil; çünkü zihnime dolansaydı hep aklıma gelirdi. Bu şarkı, kalbime dolandı.
Kalbine bir şeyin dolanmasının verdiği hissi bilir misin?
(Ben bilirim, şşşş.)
Sana açıklarsam, onu tanır mısın?
(Tanımadan gidersen, bir önemi olur mu? Ah hayır.)
Kalbe dolanmak, kolay mesele değildir. Bir şarkı, bir kurgu veya öyle önemsiz bir şey (şşş, bunlar sadece örnek) kalbine dolanmaya görsün, saklanırlar. Onları bulamayacağın -veya tamam, zor bulacağın- en kuytu köşelerden birine saklanırlar: Evet kalbine!
Zihne dolanan şeyler, önemsizdir. Düşünme gitsin. :) Ama kalp... Seni sobeleyen anlar gelene kadar, kalbine dolanan şeyleri anlayamazsın bile. Bu nedenle de, bu kalbe dolanmış şeyler, kendini en iyi şarkılar yoluyla açık ederler. Bir şarkının melodisine dolanır dolanır dolanır ve kendi etraflarında, kalbinin etrafında, senin etrafında, dünyanın ve evrenin (onların bu işle ilgisi olmayabilir tamam, öhöm)... dolanır. Kalbe dolanan şeyler, dans etmeyi pek severler. Evet, onlar her yerde dans edebilirler.
Bu şarkı aniden çaldığında gözlerimin parladığına çok eminim. Dudaklarımdan -evet kulaklarımda kulaklık olmasına rağmen duymuştum- ''hımmm'' sesini bu parlaklığın ''ben buradayım'' nidasına benzetmiştim. Çünkü ben çok heyecanlandığımda, onu seslere vururum.
Dolunaya dair en sevdiğim şey de, evet (şaşırma), taze olması. Dolunay ışıkları hep taze ve ferahtır. Çünkü her ay yenilenir. Eski ışıklarla yetinmeyiz yani. Ay, her ay, ışıklarını taze taze Güneş Hanım'dan alır ve Dünya'ya yansıtır.
Ferah havanın odada bıraktığı tazeliği hissedebileceğimiz en güzel aylardan biri mayıs. Aynı anda okuduğum bin beş yüz kitaptan biri olan Aşırı Gizli Cadılar Cemiyeti'nde (yazarı Sangu Mandanna) cadıların bir özelliği olarak açık havaları sevdikleri, bu nedenle de evin içindeyken bile mutlaka odanın penceresini açık tuttukları anlatılıyordu. Bunu okuyunca ''ulan acaba ben cadı değil miyim'' oldum. Ancak hayır! Sonra ben de pencereden içeri süzülen ferah havanın hissini de, ağaçların yeşilinden esen rüzgarın hissini de çok sevdiğimi ve bu hissi, doğanın ve dünyanın hissini, hiçbir şeye değişmeyeceğimi dile getirdim (öhöm içimden).
Yani ben de bir cadıyım! (Neyse ki 21. yy'dayız ama belli olmaz... mecazen dedim mecazen Hayri Potur'daki gibi hokus pokus gibi, şaka yani, bööö.)
Öhömmm. Bu ay iki tane dolunaya şahit olacağız. İlki bugün, diğeri ayın son gününde doğacak. Bu ayın ilk dolunayının sevimli bir ismi var: Çiçek Ay'ı. İsmini mayıs ayının çiçeklerinden alıyormuş (iki saniyede googledım, bu bilgiye çok güvenmeyin.) İkinci dolunay ise belki bize tanıdık bir isme sahip: Mavi Ay. Mavi ayları yıl içinde (pembe aylar veya kanlı dolunaylar kadar olmasa da...) birden fazla kez görebiliyoruz. Çünkü mavi aylar, bir ay içinde iki kez dolunay olduğunda ayın ikinci dolunayına verilen isim (bu bilgi doğru bu arada evet).
Yani buradan şunu anlıyoruz... Bugünkü dolunay çiçek dolunayı! Sevdiğiniz varsa çiçek alın. Kimse size çiçek almıyorsa da, çiçek koklarsınız.
Çiçek alınmıyorsa çiçek koklayın! (tarihe geçecek o cümle.)
Bu Dolunay, kendimize çiçek gibi baktığımız bir Dolunay olsun. Dolunay tek ve biriciktir bunu unutmayın. Dolunay ışıl ışıl, parlaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder