Dolunay | Mayıs 2026

 

İçimde çok taze bir his var, tıpkı dolunay ışıkları gibi. Bu yazı için seçtiğim bir şarkı vardı, çünkü bir anda kalbimde çalmaya başladı. Tamam, bunun geçen gün çalma listemdeki parçalar içinden şarkının aniden kulaklarımda belirmesiyle de bir ilgisi var... Yine de, o anı sanki beklermişçesine, tek kelimesini anladığım bu Fransızca şarkının melodisi kalbime dolandı. Zihnime değil; çünkü zihnime dolansaydı hep aklıma gelirdi. Bu şarkı, kalbime dolandı.

Kalbine bir şeyin dolanmasının verdiği hissi bilir misin?

(Ben bilirim, şşşş.)

Sana açıklarsam, onu tanır mısın?

(Tanımadan gidersen, bir önemi olur mu? Ah hayır.)

Kalbe dolanmak, kolay mesele değildir. Bir şarkı, bir kurgu veya öyle önemsiz bir şey (şşş, bunlar sadece örnek) kalbine dolanmaya görsün, saklanırlar. Onları bulamayacağın -veya tamam, zor bulacağın- en kuytu köşelerden birine saklanırlar: Evet kalbine! 

Zihne dolanan şeyler, önemsizdir. Düşünme gitsin. :) Ama kalp... Seni sobeleyen anlar gelene kadar, kalbine dolanan şeyleri anlayamazsın bile. Bu nedenle de, bu kalbe dolanmış şeyler, kendini en iyi şarkılar yoluyla açık ederler. Bir şarkının melodisine dolanır dolanır dolanır ve kendi etraflarında, kalbinin etrafında, senin etrafında, dünyanın ve evrenin (onların bu işle ilgisi olmayabilir tamam, öhöm)... dolanır. Kalbe dolanan şeyler, dans etmeyi pek severler. Evet, onlar her yerde dans edebilirler.

Bu şarkı aniden çaldığında gözlerimin parladığına çok eminim. Dudaklarımdan -evet kulaklarımda kulaklık olmasına rağmen duymuştum- ''hımmm'' sesini bu parlaklığın ''ben buradayım'' nidasına benzetmiştim. Çünkü ben çok heyecanlandığımda, onu seslere vururum.

Dolunaya dair en sevdiğim şey de, evet (şaşırma), taze olması. Dolunay ışıkları hep taze ve ferahtır. Çünkü her ay yenilenir. Eski ışıklarla yetinmeyiz yani. Ay, her ay, ışıklarını taze taze Güneş Hanım'dan alır ve Dünya'ya yansıtır. 

Ferah havanın odada bıraktığı tazeliği hissedebileceğimiz en güzel aylardan biri mayıs. Aynı anda okuduğum bin beş yüz kitaptan biri olan Aşırı Gizli Cadılar Cemiyeti'nde (yazarı Sangu Mandanna) cadıların bir özelliği olarak açık havaları sevdikleri, bu nedenle de evin içindeyken bile mutlaka odanın penceresini açık tuttukları anlatılıyordu. Bunu okuyunca ''ulan acaba ben cadı değil miyim'' oldum. Ancak hayır! Sonra ben de pencereden içeri süzülen ferah havanın hissini de, ağaçların yeşilinden esen rüzgarın hissini de çok sevdiğimi ve bu hissi, doğanın ve dünyanın hissini, hiçbir şeye değişmeyeceğimi dile getirdim (öhöm içimden). 

Yani ben de bir cadıyım! (Neyse ki 21. yy'dayız ama belli olmaz... mecazen dedim mecazen Hayri Potur'daki gibi hokus pokus gibi, şaka yani, bööö.)

Öhömmm. Bu ay iki tane dolunaya şahit olacağız. İlki bugün, diğeri ayın son gününde doğacak. Bu ayın ilk dolunayının sevimli bir ismi var: Çiçek Ay'ı. İsmini mayıs ayının çiçeklerinden alıyormuş (iki saniyede googledım, bu bilgiye çok güvenmeyin.) İkinci dolunay ise belki bize tanıdık bir isme sahip: Mavi Ay. Mavi ayları yıl içinde (pembe aylar veya kanlı dolunaylar kadar olmasa da...) birden fazla kez görebiliyoruz. Çünkü mavi aylar, bir ay içinde iki kez dolunay olduğunda ayın ikinci dolunayına verilen isim (bu bilgi doğru bu arada evet).

Yani buradan şunu anlıyoruz... Bugünkü dolunay çiçek dolunayı! Sevdiğiniz varsa çiçek alın. Kimse size çiçek almıyorsa da, çiçek koklarsınız. 

Çiçek alınmıyorsa çiçek koklayın! (tarihe geçecek o cümle.)

Bu Dolunay, kendimize çiçek gibi baktığımız bir Dolunay olsun. Dolunay tek ve biriciktir bunu unutmayın. Dolunay ışıl ışıl, parlaktır.


o Fransızca şarkı.



Mayıs 2026.

 

Okuduğum ilk Japon yazar, Haruki Murakami'ydi. 2017 yılının temmuz ayında yazarın Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında isimli kitabıyla Uzak Doğulu yazarların dünyasına giriş yapmışım. Bunun benim için heyecan verici olduğunu hayal meyal anımsıyorum. Kitabı okumamın üstünden dokuz yıl geçmiş; bu, uzun bir süre. Bu nedenle de kitaba dair hatırladığım tek şey, onun bir ilk kitap olduğu.

Bundan olacak, sonrasında Uzak Doğulu yazarlardan her bakımdan çok daha iyi kitaplar okumuş olmama rağmen Haruki Murakami benim için hep özel bir yazar oldu. Hem onun düş dünyasını ve soyut algı biçimini kendime yakın bulmuştum; hem de belki de bu yakın hissetmenin verdiği güvenle kendi dilimin soyutluğundan hiç çekinmedim. Benim kullanmayı tercih ettiğim ifade yolunu tercih eden başkaları da var fikri, bana Haruki Murakami ile gelmiştir. 

Zaman içinde kendisine yönelik düşüncelerim değişti durdu. İlginçtir, ondan okuduğum ilk üç kitabın ismini sırasıyla hatırlıyor, ancak dördüncü ve sonrasını anımsamıyorum. Bir hayli kitabını okuduğumu söyleyebilirim; ancak içimde yer bulan kitabına gelene kadarki o üç kitabın adı ve okuma yıllarım adeta zihnime kazınmış. 2017 - Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, 2018 - Sahilde Kafka, 2019 - 1Q84. 

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında'yı yeniden okumayı planlamıyordum. Zaten Murakami kitaplarını hep hiç hesapta yokken okumuşumdur o ayrı ama diğer yandan ben zaten bir kez okumuş olduğum kitapları çok da aman aman içimde yer etmediyse yeniden okumaya pek yanaşmıyorum. Bu, izlediğim filmler için de geçerlidir. Bir filmi ancak çok sevmişsem, o da olsa olsa, 3-4 kez falan yeniden izlemişimdir. Genelde yeni kitaplar ve filmler keşfetmeye zaman ayırmayı tercih eden bir yanım var. Yine de kütüphane rafları arasında bu kitabı gördüğümde onu hiç düşünmeden elime aldım. Kendimi eski bir dostumu görmüşüm gibi hissetmiştim.

Hani olur ya, eski sınıf arkadaşlarından biriyle aniden karşılaşırsın. Aradan yıllar geçmiştir ve o, hadi kaşıyla gözüyle onu ilk gördüğün haline benzer görünse bile, farklıdır. Çoğu zaman kaşı gözü, boyu posu da farklıdır o ayrı ama... Bunlar benzer kaldığında bile, o kişinin artık onu tanıdığın hali olmadığını anlarsın. Bu bana hep hüzünlü gelmiştir. Birinin onu tanıdığım halinden bambaşka birine dönüştüğünü görmek. Hatta kalbimi kırdığı birkaç an da yaşamıştım. Neden böyle hissettiğimi biliyorum. Bu aynı, daha önce okuyup izlediğim bir kitaba veya filme bir kez daha yanaşmamamla benzer bir sebebe dayanıyor. Bana öyle bakma sevgili okur, eğer açıklarsam mantıklı olduğunu anlardın! Evet, anlardın... Açıklamalı mıyım sence? Bu bana biraz yorucu geldi de...

Sanırım bunu en basit şekilde şöyle açıklayabilirim... Aynı hissettirmemesi. Hani bir kitabı yeniden okuduğumda veya bir filmi yeniden izlediğimde, hele de aradan uzun zaman geçmişse ve bir de üstüne onlarla ilk tanışmamda sana bayıla bayıla (hem de hiç ayılmadan leyla gibi) övgü yazıları döşeyeceğim kadar, çevremdeki insanlara öve öve bitiremeyeceğim kadar onları sevmişsem... Aradan geçen yıllar o kitabı veya filmi değiştirmez; o yapıtlar sabittir. Değişense, zamandır. Zaman, sabit kalan şeyleri algılayanları değiştirir. O algıya sebep olan etmenleri de. Nedenleri sonuçları değiştirir zaman. Bu değişim de kendini o sabit eseri algılayan kişinin hislerinde en belirgin şekilde gösterir. Bir eseri, üstelik çok genç bir yaşta okuyup izleyip beğenmişsen, aradan geçen yıllar sonrasındaki halinle onlarla ilk karşılaşmanda aldığın tadı alamayabilirsin. Bu, korkunç! Bu benim en çok korktuğum şeylerden biridir. Biriydi...

Nisan ayında içimde bir şeyler değişti. Bunu seninle de paylaşmaya karar vermiş, hatta bir yazı bile yazmıştım. Ancak sonrasında bir çeşit dijital yazı tura atmaya karar verdim. Sonuç: Değişen biri değişimini ispat etmeye çalışmaz idi. Hem, tüm bu hengameden sonra yazımı tekrar okuduğumda aralardan onu yazmış bana çarpan tavrım beni durdurdu. O yazıyı paylaşmam ve kendimi kendime açıklama gerekçemle sana değişen durumları ispat etmeye çalışmam, aslında hiçbir şeyin değişmediğini bana ispat ederdi. Bu nedenle bundan vazgeçtim.

Bence asıl değişim, nedenleri sıralamadığında oluyor. Bunu sözcüklerle değil de, yaşantı içine yerleştirdiğinde, eylemlerinde doğallıkla deneyimlediğinde oluyor. Bu benim hayatımın yeni etabı ve açıkçası en acemi olduğum alan. Ancak bu alanda da gelişebileceğimi biliyorum. Çünkü diğer ikisi çok daha yıpratıcıydı inan bana: Zihin ve duygu. 

Ve artık eylemlerimi erteleyemem ve değiştiremem.

Kitaba dün akşam başladım. Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında'ya. Çekindiğim gibi olmadı. Hatta ilginçtir ki, kitabın anlatımını yazarın genel tarzına göre daha bile başarılı buldum. Kitap bana biraz 1Q84'ü anımsattı, belki de bu nedenle, ona kendimi yakın hissettim. Oysa 1Q84'ü bu kitaptan iki yıl sonra okumuştum. Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında 1992'de, 1Q84 2009'da yayınlanmış. Sanki şu an okuduğum kitabında bulduğu fikri, 1Q84'de genişleterek ana olay olarak kullanmış gibi. İyi de yapmış doğrusu. Ah bir de gereksiz detaylarda boğulmasa da kurguya odaklansa ne iyi olurdu da, neyse.

Belki de Murakami kitaplarını bu yüzden seviyorumdur. Sevdiğim ve sevmediğim şeyler iç içe olduğu için. (Ve ben de detaylarda kaybolduğum için.)

Mayısta güneş parlayacak. Nisan bulutlarının dağılması için güzel bir ay. Hayatta pek çok gri ve karanlık bulabiliriz. Ancak bu hiçbir işe yaramaz. Ben hep bulutların dağılmasını umdum. Umut, insanın gözlerinin içine bakan bir his. Hipnotize eden bir his. Bu nedenle insan, sanırım, hep dış dünyanın değişmesini bekliyor. Umudunu buna yöneltiyor; bulutların dağılması ihtimaline. Bazıları için süreç böyle işliyor. Bende böyle olmadı. Bir şeyleri hayatım boyunca hep, ben yaptım. Bazen bunu göremedim, kendimi göremedim. Bazense küstüm, öfkelendim, bıraktım. Çünkü kırıldım. Böylece umut ve kırgınlık, göz göze geldi. Bir köprüde karşılaşan iki keçi gibi. Oysa ikisinin de tek derdi, köprüden geçmekti. Umut, kendine anlamlı bir alan arıyordu. Büyüyüp gelişebileceği bir alan. Kırgınlık, kendine bir köşe arıyordu. Biraz dinlenip tazelenebileceği bir alan. Oysa ben, onları dinlemek yerine yargıladım. Bu nedenle de umut, dar bir alanda bekledi. Bu nedenle kırgınlık, bitkin düşene dek yorulmaya devam etti.

Ben dinlemeyi bilmeyen bir cırcır böceğiydim. Sevginin ne olduğunu bir yıldız seyahatimde düşünmeye başlamıştım. Bu turlarımdan birinde, kalbimin bir sorusunu duymuştum: Sevgiyi nerede keşfedebilirim?

1. Yanıt: Kendimde.

2. Yanıt: Dünyaya ve yaşama yönelttiğim takdirde.

3. Yanıt: Diğerlerinin aralarında gördüğüm titreşimde.

4. Yanıt: Benden diğerlerine akan nezakette.

5. Yanıt: Diğerlerinden bana akan samimi ilgide.

6. Yanıt: Kendimde.


6. yanıt, bu nisanda kalbime doğdu. Okuduğum bir kitabın satır aralarında, hayır şu an okuduğum değil, hiç de alakası olmayan ve bu nedenle şu an anımsayamadığım cümlelerde beni buldu. Belki sana bile yazdım, sonra sildim. Kendim de anlamadığım için yazmıştım, sonra anladığım için sildim.

Bu aya bir hoş geldin yazısı yazmayacaktım. Çünkü sanırım, yeni keşfim dinlemek üzerine. Önceden, geçen ay bile, bana akan tüm o yazı başlangıçlarım, bu sefer bana gelmedi. Anlatacak bir şeyim olmadığı için değil, bunların beni beslemesi gerektiği için. Fikirlerimi çok fazla verdim değil mi? Hislerimi, düşüncelerimi, düşlerimi, sabrımı, zamanımı, hayallerimi, umutlarımı, öfke ve kırgınlarımı... O kadar sebepsiz yerlere akıttım ki sevgili okur. Ben buna öfkelendim. Çok öfkelendim. Çünkü bu beni yordu. Değişim aslında tam da bu noktada başlıyor. Çok yorulduğunda, komik.

Bulutlar, dağılabilirler de dağılmayabilirler de. Ancak bir noktada mutlaka, mavilik etrafa yayılır. Dışsal sebepler, içsel akışımızla değişiyor. Bende değişen şey sanırım bu. Artık maviliğimden kaçmıyorum ve bunu yalnızlık olarak algılamıyorum.

Sevgi, tek başına olan bir şey değilmiş; bunu keşfettim. İki ''kendimde'' cevabının arasındaki fark bu.

Mayıs ayını sever misiniz?

Güzel bir ay dilerim. Bu ay olumlu ilerlemelerin olduğu bir ay olsun.


bazı şarkılar arada aklıma geliyor.


Hong Kong Ekspresi\ Chungking Express (Wong Kar-wai, 1994).


Popüler Yayınlar