Noktürnler - Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler (Kazuo Ishiguro) | Kitap Yorumu

Yazar: Kazuo Ishiguro, Çevirmen: Zeynep Erkut,
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Bazı kitaplar bana hiç ummadığım bir günde çok güzel vakit geçirmek gibi hissettiriyor. Büyük büyük şeyler olmuyor belki, hayatımın akışı da değişmiyor. Ama o güzel günde içime öyle güzel hisler doluyor ki, üzerinden günler, aylar, hatta yıllar geçtiğinde bile o günü anımsadığımda aynı hissin tadı ta derinliklerimden yükseliyor. İşte! O kitaplardan biri de Noktürnler oldu benim için.

Noktürn ne demek açıkçası bilmiyordum. Müzikle ilgili bir terim olduğunu tahmin etsem de, anlamını öğrenmek için googlamam gerekti. Noktürn; ''içli, duygulu, romantik anlatımı olan, özgürce bestelenmiş müzik parçası'' demekmiş. Kitapta beş öykü yer alıyor. Bu öykülerin hepsi müziği, müzisyenleri ve müzikseverleri konu ediniyor. Kitapta yer alan öyküler sırasıyla; Aşk Şarkıcısı, Come Rain or Come Shine, Malvern Hills, Noktürn, Çellistler. Kitabın ismini ayrıca bir öykünün başlığı olarak görsek de, aslında kitaptaki tüm öyküler kitabın ismini karşılayan anlama sahipler. Bu öykülerdeki karakterlerin ortak noktası (müzisyen olmaları dışında :), içlerindeki tutkuyu arayan, bulan veya bulmak istediğini bulan karakterlerden oluşması. Tıpkı içli, romantik ve özgürce bestelenmiş, insanın içine işleyen parçalar gibi bir his verdi bana öykülerin hepsi. Ayrıca bu öyküleri okurken sanki birbirinden bağımsız bölümlerden oluşan bir mini dizi izliyormuş veya iç içe geçmiş bağımsız hikayelere sahip hoş bir film izliyormuş gibi hissettim. Bu öykülerin uyarlandığı bir film izlesem muhtemelen severim de bu arada. :)

Aşk Şarkıcısı isimli ilk öyküde, çocukluk anılarında yer etmiş ünlü bir müzisyenle rastlantı eseri tanışan bir sokak müzisyeninin bir gün içinde yaşadıklarını okuyoruz. Come Rain or Come Shine isimli ikinci öyküde, üniversite arkadaşlarına yatılı misafirliğe giden bir adamın eski dostlarının yaşamındaki çalkantının içinde yaşadıklarını okuyoruz. Malvern Hills isimli üçüncü öyküde, genç bir müzisyenin tatil için ablası ve eniştesinin işlettiği butik otelde müzisyen bir turist çiftle yaşadığı olayı okuyoruz. Dördüncü öykü olan Noktürn isimli öyküde, bir saksafoncunun müziğini duyurmak için sınırlarını bir hayli zorlaması sonucu yaşadığı macerayı okuyoruz. Bu arada bu öykü ile ilk öykü arasında bağlantı bulunuyor. Öyküler birbirinin devamı olmasa da, ilk öyküdeki bir karakteri bu öyküde konuk oyuncu olarak görüyoruz. Son olarak Çellistler isimli öyküde ise genç bir çellistin, gizemli bir kadının akıl hocalığını alması sonucu yaşadıklarını okuyoruz.

Dediğim gibi öykülerin genelini beğendim. Öykülerin genelini değerlendirdiğimde benim için geri planda kalan öykü Çellistler oldu. Come Rain or Come Shine ve Noktürn isimli öyküler ise bana çeşitli duyguları art arda yaşattıkları ve beni baya baya kahkahalı güldürebildikleri için yıldızladıklarım oldu diyebilirim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Sen mutlu olduğun sürece benim için fark etmez.'' (Sayfa 14 - Aşk Şarkıcısı)


''Sanırım geçen yıllar senin umutlarını söndürmüş.'' (Sayfa 41 - Come Rain or Come Shine)


''Konu şu: Onun gibi birinin, içimde hapsolan ikinci benliğimi ortaya çıkarmasını istedim.'' (Sayfa 55 - Come Rain or Come Shine)


''Biliyor musun Raymond, bir partideyken veya dans ederken ve hatta birlikte olmak istediğim kişiyle dans ederken odanın geri kalanının yok olması lazım. Ama her nasılsa olmuyor.'' (Sayfa 61 - Come Rain or Come Shine)


''Öncelikle müziğe inandığımız için çalıyoruz.'' (Sayfa 76 - Malvern Hills)


''Malesef hayat bazen hayal kırıklığıyla dolu. Bir de böyle hayallerin olursa...'' (Sayfa 86 - Malvern Hills)


''Bradley bir konuda haklıydı; ben bu şehirdeki müzisyenlerin hepsinden kat kat yetenekliydim. Fakat bugünlerde bunun bir geçerliliği yoktu belli ki; çünkü her şey imaja, pazarlamaya, dergilerde ve televizyon programlarında görünmeye, partilerde boy göstermeye ve yemeğini kiminle yediğine bakıyordu.'' (Sayfa 89 - Noktürn)


''Kendisine yardımcı olmak istemeyen bir adama yardım etmek çok zor.'' (Sayfa 92 - Noktürn)


''Dünyanın işleyişi çok komik.'' (Sayfa 120 - Noktürn)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.


 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk (Wilhelm Genazino) | Kitap Yorumu

Yazar: Wilhelm Genazino, Çevirmen: Süreyya Turhan,
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Karakterlerin ön planda olduğu kitapları okumayı ayrı bir seviyorum. Böyle kitaplarda bizzat kitabın kendisi o karaktere teslim ediliyor ve biz okurlar da o karakterin gözünden kitapta yer alan dünyayı ve düşünceleri deneyimliyoruz. Gerhard Wahrlich ise Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'un anlatıcısı. Gerhard bir hayli şahsına münhasır bir karakter diyebiliriz. Kendisi felsefe eğitimi almış ve Heidegger felsefesi üzerine doktora tezi yazmış bir çamaşırhane müdürü. Birlikte yaşadığı sevgilisi Traudel ile monoton giden ilişkisine Traudel'in bebek isteği gölge düşürüyor. Gerhard içinde yaşadığı hayattan fersah fersah uzakta olan, bu uzaklıktan kaçmak için ise dış dünya üzerine fikirler üreten bir adam.

Gerhard burnu havada bir tip. Ancak söz konusu kendi hayatı olduğunda pasif agresif tepkiler vermek dışında hayatının kontrolünü eline almıyor. Tepkisizlik veya saçma da olsa alakasız bir tepki vermek onun dış dünya, ve belki de iç dünyası, için en büyük silahı. Çalıştığı işin, ne okuduğu bölümle ne de karakteriyle alakası yok. Otellere gidip çamaşırhanenin reklamını yapmak onun gibi içe kapanık ve üstüne kibirli bir adam için ölüm gibi bir şey. Ancak işini bırakma sorumluluğunu almak da cesaret edemediği bir durum. 

Gerhard'ın cesaret edemediği bir diğer durum ise sevgilisiyle açık, net ve dürüstçe isteklerini ifade ettiği bir iletişimde bulunmak. Traudel'i seviyor mu bilinmese de, ona fazlasıyla alışkın olduğu ve bu nedenle güvenli limanından ayrılmak istemediği açık. Buna rağmen sevgilisinin isteklerine, beğenilerine, düşünce ve heyecanlarına hep bir burun kıvırmayla yaklaşıyor. Traudel onun için hayatının parçalarını, belki de kendi parçalarını, dağılmaktan koruyan bir güç gibi. Ancak bu gücün, pek tabii kanlı canlı bir insan olmasından dolayı, isteklerinin olması Gerhard'ı korkutuyor. 

Gerhard, hayatının monotonluğundan kaçmak için dış dünyanın ayrıntılarına dikkat kesilmeyi seçiyor. Kendi hayatının sorumluluğunu eline almayı son ana kadar reddediyor. Her şey hakkında muhakkak bir fikri olsa da, kendisi hakkında hiçbir fikri yok. Belki de bir felsefeci olmasının getirdiği bir özellikle olayları, durumları ve hatta kişileri hep neden-sonuç ilişkisiyle ele alıyor. Her durum için bir fikri ve olası bir senaryosu var. Çünkü böylesi, hayatının bilinirliğinin korkutuculuğunu önemsizleştirmesinde ona yardımcı oluyor. O, dümeni eline almazsa onu bekleyen geleceğinden çok korkuyor. Kitap boyunca bu karakterin ailesiyle hatıraları, toplum, beklentiler, kadın-erkek ilişkileri, evlilik ve tüm bunları da kapsayan ''varoluş'' üzerine düşüncelerini okuyoruz. Gerhard dış dünyanın varoluşuna kaçarak kendi varoluşunu keşfetmeyi ya da unutmayı amaçlıyor; sonuçta ikisi de bir kaçış ve bir yere varıştır.

Kitap uzun zamandır kitaplığımdaydı. Açıkçası ince bir kitap olduğu için okumaya başladım. İçeriğinde beni neyin beklediğini kitaba daha evvel de başlamış olduğum için (o zamanlar farklı işlerle uğraşırken yarım bırakmıştım) üç aşağı beş yukarı biliyordum. Gerhard'ı yer yer ukala ve sevimsiz bulsam da, ilginç bir karakter olduğu su götürmezdi. Gerhard'a sinir olmamın nedeni hödüklüğü, bilmişliği veya sorumsuzluğundan bile kaynaklanmıyordu. Ona kızmamın ve kurulmamın asıl sebebi, hayatında onu anlamış, tanımış ve buna rağmen sevmiş bir kadın bulunmasına rağmen, her fırsatta (belki de sadece kendine uzak ve düşman olduğu için) onu kırması ve kendinden uzaklaştırmasıydı. Bir noktada Gerhard'ın toksikliğine o kadar dayanamadım ki kitaba bile ''kaç kurtul abla'' vs cümleler yazarken buldum kendimi...

Kitabın yazarı olan Wilhelm Genazino da sosyoloji ve felsefe eğitimi almış. Bu kitap kendisinden okuduğum ilk kitap oldu ve ana karakterinin (bana göre) tüm toksikliklerine rağmen kitabı beğendim, sevdim ve kısa sürede okudum. Altını çizdiğim çok fazla cümle oldu ve her ne kadar Gerhard beni sinir etse de, düşünce dünyasının genişliği, gözlem yeteneği ve tespitleri beni etkiledi diyebilirim. (Kitapta cinsellik temasının da bulunduğunu not olarak geçmeliyim).

Gerhard'ın kurmak istediği ''Sakinleştirme Okulu'' projesi de özgün bir fikirdi. Düşünce dünyasında yaşayan bu karakterin isteyerek ve somut bir eylemle harekete geçtiği tek yer de bu okul projesini hayata dökme girişimiydi. Bu okulun içeriğini biz okurlara açıkça anlatmasa da, okulun ana temasının mutsuzluk dolu bir dünyada kendi mutluluğunu inşa etme becerisi kazanma olduğunu Gerhard'ın düşüncelerine bakarak söyleyebiliriz.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Suskunum, içimde sözcükler aramakla meşgulüm.'' (Sayfa 5)


''İçimde sessiz yatan, gerçeğin genel sıkıcılığını ve monotonluğunu insanlara anlatma arzusuna hep yenik düşerim. Sonra aniden diğerlerinin olayların ne hazin olduğunu bildiğinin ayrımına varırım. Bu kez insanların bu özel bilgiyi kasten mi gizlediklerine yoksa bu konuyu konuşmak mı istemediklerine kafa yormaya başlıyorum.'' (Sayfa 7)


''İkimiz birlikteyken yalnız olmak istemiyorum.'' (Sayfa 11)


''Sıkıntı bizi aslında hiç kimsenin görmek istemediği kesinlikte bir netliğe zorluyor.'' (Sayfa 31)


''Bir hedefe vardığımda kaçmanın gereksiz olduğunun kolayca farkına vardığımdan sık sık garip duygulara kapıldığım olmuştur.'' (Sayfa 38)


''Anlaşmazlıklarını çözemeyen insanlar, anlaşmazlıklarını yüzleşilmemiş bir tür metafizik çaresizlik olarak omuzlarında taşırlar.'' (Sayfa 40)


''Benden beklenilebilen her şeyi yapmayacağımı gösterme dürtüsü kabarıyor içimde.'' (Sayfa 53)


''Bir kadın yaşamdan zevk aldığı anda daha da güzelleşir.'' (Sayfa 67)


''Sakin ol, gündelik yaşamın iyi niyetli aptallığına maruz kalıyorsun.'' Bu cümleyi hiç değilse kendi iç dünyamı sakinleştirmek için düşünüyorum. (Sayfa 87)


''Kim bilir, belki kendime ağlamayı denemişimdir.'' (Sayfa 101)


''Onlarca yıl daha iyi bir yaşam için hazırlanmıştım'' dedim ''ama bu asla gerçekleşmedi. İnsanın kendi felaketiyle ilişkisinin onu beklemekten ibaret olduğunu kavrayıncaya kadar uzun süre duygusal ve melankolik bir halde yakınıp durdum.'' 

Terapist yine birkaç not aldı. 

Sonra ''Aklımı yitirmekten korkuyorum'' dedim. ''Kim bilir, belki çoktan yitirdiğimden buradayımdır.'' (Sayfa 134)


''Geçenlerde Dr. Adrian'a söyledim, şu ana kadar yaşadığım hayattan daha tatlı bir hayat istiyorum. Sanırım insanların çoğunun arzusudur ama bu tatlı hayatı nerede arayacaklarını bilemezler.'' (Sayfa 150)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.




Berlinli Apartmanı (Yaprak Öz) | Kitap Yorumu

Yazar: Yaprak Öz, Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

Yeni bir mekan, bizlere yeni bir hayat fırsatı sunar. Berlinli Apartmanı'ndaki yeni dairesine taşınan Oya için de bu böyleydi. Bir günlük sayfasıyla başlıyor kitap. Oya, apartmana taşındığı ilk gününde bir heves kendisinden bahsetmiş bu ilk sayfalarda. Ona her zaman destek olan abisi Ozan ile abisinin eşi ve kendisinin yakın arkadaşı Funda'yla tanışıyoruz daha ilk anda. Çünkü Oya'nın en değerlileri onlar. Bir de tabii, çevirileri. Oya bir çevirmen. Bu yeni evinde de onu en çok rahat rahat çeviriler yapacak olmak heyecanlandırıyor ya zaten. Yeni ev, yeni çeviriler ve yeni saçlar! Hem, laf aramızda, yeni saçlarıyla da az biraz Audrey Tautou'ya benziyormuş hani. Günlük sayfasına ilk gününden şu satırları not düşüyor Oya: ''Ah, kendi evim gibisi yok. Çok mutluyum Berlinli Apartmanı'nda, yeni evimde.'' Tabii bu satırları yazan heyecanlı Oya'nın, kendisini çevirdiği cinayet ve dedektiflik konulu öyküleri aratmayacak olayların içinde bulacağından haberi yoktur henüz.

Sonraki sayfada Berlinli Apartmanı'ndaki günler başlıyor. Oya başına gelen her şeyi en başından itibaren biz okurlarına anlatıyor. Bu apartman adıyla, hikayesiyle ve en önemlisi sakinleriyle oldukça farklı bir bina. Yıllar evvel yaşanmış bir aşk öyküsünden alıyor adını apartman: Berlinli Apartmanı. Sakinleri de bir hayli şahsına münhasır: Oğlu Rauf ile yaşayan emekli bankacı Ahsen Hanım, genç ve güzel balerin Elif, daireyi ofis olarak kullanan soğuk nevale ortaklar Kaan ile Barbaros, çılgın hanım teyze Faruka, pırlanta kardeşler Matild ile Natali ve apartman yöneticisi babacan amca Bünyamin Bey. Tüm bu tuhaf komşularını da, evini de çok seviyor Oya. Ancak bir gün yavru kedi Fatoş'un ağlamalarını takip ediyor ve kendisini gizemli olaylar zincirinin ana karakteri olarak buluyor. Artık Oya'nın bir cinayeti çözmesi gerekmekte!

Korku filmlerini yalayıp yutmuş, peş peşe Christieler, katil biyografileri, polisiyeler çevirmiş ve üstüne üstlük en sevdiği oyun Katil Kim? olan bu genç kadın, apartmandaki katilin kim olduğunu bir an evvel bulmalıdır. Aksi halde katil onu bulacaktır. Neyse ki Oya bu zorlu macerada yalnız değildir. Tek sorun, kime güveneceğini bilmemesidir.

Kitaba bayıldım! Zaten çok uzun zamandır hem bu kitabı, hem de kitabın yazarı Yaprak Öz'ün başka kitaplarını okumayı çok istiyordum. İlginçtir, bazen bazı kitapları beğeneceğimi daha okumadan biliyorum ve sonunda yanılmıyorum da. Bu kitabı da en başından beri heyecan, merak ve ilgiyle okudum. Basit bir dili, akıcı bir kurgusu var. Mini dizi formatında dijitalde bir uyarlaması (tv dizilerinin iki saat süresi kurguyu bayardı - ki bence yazar da buna izin vermezdi) ya da film uyarlaması olsun çok isterdim\ isterim. Zaten kitabı da film izler gibi okudum desem yeridir. Yazarın başka kitaplarını da (umuyorum ki artık bu kadar bekletmeden) okumayı çok istiyorum. 

Bu arada... Kiki! Kitaptaki favori karakterimsin.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Bazen hayat hiç ummadığınız bir anda tatlılaşır, her şey yolunda gitmeye başlar, çevrenizi güzelliklerin kapladığına şaşkınlıkla tanık olursunuz ya, bana da aynen öyle oldu.'' (Sayfa 8)


''Audrey Tautou kadar güzel olsam keşke. Belki de güzelimdir... İnsan bilemiyor kendisini pek, yine de severim yüzümü.'' (Sayfa 9)


''Çok sevinmiştim. İnsan çocukluğunun tatlı anlarını hatırlatan şeylerle yıllar sonra karşılaşınca nasıl da mutlu oluyor, ben de mutluluktan ölecektim.'' (Sayfa 38)


''Hep böyle mi olacak Oya, ben hep hayal kırıklığıyla mı yaşayacağım?'' (Sayfa 60)


''İnsanların içyüzünü bilemezsiniz, kızım. Asla tam olarak bilemezsiniz.'' (Sayfa 126)


"Bir gün herkes on beş dakikalığına ünlü olacak." - Andy Warhol (Sayfa 236)


YÖNETMEN ZAFER BESE, "BERLİNLİ APARTMANI'NIN HİKÂYESİNİ FİLME ÇEKMEK, BAŞROLÜ DE AUDREY TAUTOU'YA TEKLİF ETMEK İSTİYORUM" DEDİ. (Sayfa 243)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Bir Noel Şarkısı (Charles Dickens) | Kitap Yorumu

Yazar: Charles Dickens, Çevirmen: Çiçek Eriş,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Bazı kitaplar bana pek çok duyguyu peş peşe hissettiriyorlar. Hal böyle olunca zincirleme tepki gösteriyorum. Gözlerimin dolmasıyla dudaklarımın kıvrılması aynı ana denk geliyor. Kaşlarımın çatılmasıyla duruşumun dikleşmesi... ''evet!'' ile ''hayır!'' nidaları... Bazı kitaplar bize bizi heyecanlandıran bir kurgu sunuyor. Bazı kitaplar ilgi çekici bir karakter. Bazı kitaplar ise, Bir Noel Şarkısı'nda olduğu gibi, bizlere hem sevmediğimiz hem de içten içe sıcaklık duyduğumuz (bunu kendimize itiraf etmesek de) bir karakterin öyküsünü anlatıyor. Belki de tam da bu nedenle hem öykü hem de karakter ilginçleşiyor gözüm(üz)de. Karakteri sevmeme sebebimiz belli oluyor da... hani o bir yanımızı tıklatıp duran sevme hali var ya, işte o nereden geliyor ola ki? Karakterin ileride bir an ''iyi biri'' olacağına inandığımızdan dolayı mı? Belki de sadece yolun sonunun aydınlık bir yere çıkma ümidiyle bir yanımız karakteri bağrına basıyordur. Belki bu yolla, hani olur ya, kahramana yolculuğunda -bir okuru olarak- cesaret veriyoruzdur.

Ebenezer Scrooge, yolunun daha en başındayken aksi, cimri ve yalnız bir adamdı. Sadece kendine hizmet eden bile değil; kendi için de iyi olan her şeye ve herkese karşı öfke dolu biriydi. Kalbinde yalnızca sayabildiği ve saklayabildiği, ancak asla dokunamadığı şeylerin yeri vardı. Harcamadan biriktirdiği parası, buz gibi ve kullanmadığı odalarla dolu kocaman malikanesi, daima karanlık ve soğuk ofisi... Scrooge'ya ait her şey soğuk ve tek başınaydı sanki. Çatık kaşları asla yumuşamaz, dudaklarının kenarlarına neşenin kırıntısı uğramazdı. O kadar paranın içinde yoksulları görmez, yakınına sokulmaya ve onu sevmeye çalışanları bile ittirirdi. O, kesinlikle katlanılmaz bir adamdı! Tam da Noel arifesinde yolculuğu başladı.

Noel'den, her güzel şeyden olduğu gibi, nefret eden Scrooge kendini evine kapatıp uyumayı planlıyordu. Ancak huzursuz uykusunu daha da huzursuz edecek fantastik bir olayın başına geleceğinden -pek tabii- bihaberdi. Yıllar evvel ölmüş ortağı Jacob Marley'in hayaleti ona hoşuna gitmeyecek ama onu ''iyileştirecek'' bir haberle görünmüştü. Kaskatı bir adam olan Scrooge için bile zincirler içindeki eski ortağının hayaletini görmek şok edici bir durumdu. Marley de Scrooge'den aşağı kalmayacak denli bencil, somurtkan ve bu ikisinin doğal sonucu olarak yalnız bir yaşam sürmüştü. Ölü bedenine dolanmış zincirler onun yaşamda dokuduğu ipliklerdi ve aynı şeyi sevgili eski ortağının da yaşamaması için burada, ölü haliyle onun tam da yanı başındaydı. 

Marley, Scrooge'a onu tam da o gece üç farklı Noel ruhunun (geçmiş-şimdi-gelecek) ziyaret edeceğini ve onların söylediklerine kulak vermesi gerektiğini, aksi halde sonunun kendisinin ve diğer tüm yaşarken ölü olmayı seçenlerin başına gelenler gibi olacağını dehşetle gösterdi. Ölü bir adamı bile dehşete sokan bu durum, Scrooge'yi açıkçası pek de etkilememişti. Yine de her gece ölü arkadaşını görmüyordu ve bu hengameden kurtuluşu yok gibi görünüyordu. Bir an evvel hayaletleri karşılayıp kurtulmayı ve ertesi gün (evet Noel'in ertesinde!) erkenden soğuk ofisine gidip asla harcamayacağı daha fazla para kazanmayı umuyordu. Ve ilk hayalet geldi...

Bu hayalet geçmişin ruhuydu ve geçmişin nostaljisini üstüne neşeyi ve umudu anımsatan bir gencin simasıyla giymişti. Bu ruh ile Scrooge, Scrooge'nin de çocuk ve genç olduğu Noellere ziyarete gittiler. Evet, bir zamanlar Scrooge gibi aksi ve buz gibi bir adam bile çocuktu ve kalbinde sevgiyi taşıyordu. Bu gerçekle hem biz okurlar, hem de Scrooge ürperdik. Bu noktada benim için asıl dikkate değer kısım, Scrooge'nin yaşadığı zorluklara karşı hissettiği yalnızlık ve hayal kırıklığı hislerini, yıllar içinde katı bir kalbe dönüştürdüğünü görmekti. Soğuk yetimhane odalarında yalnız geçirdiği Noeller, genç kalbini yaşlandırmış ve gözlerini kör etmişti.

İkinci ruh şimdinin Noel ruhuydu. Şimdi yaşanan her an gibi olduğundan gösterişli ve büyüktü. Gittiği her yere -onu görebilenler için- bereket, umut ve hayal götürdü. Scrooge ise şimdisinde kaçırdıklarıyla yüzleşti bu yolculukta. Şimdisinde oluşturduğu Scrooge profilinin diğerlerinin üzerine düşürdüğü gölgeyi izledi. Bu umut dolu ve eğlenceli şimdide kendine yer bulmak istedi. Ancak kasvetli yaşamında böyle bir ferahlığa henüz yer açmamıştı. Bunun için defalarca şans ayağına gelmiş olsa bile, bunu bir gün bile yapmamıştı. Bu noktada benim asıl ilgimi çeken şey şimdinin ne kadar da uzun ve eğlenceli olabileceğiydi. Seçtiğimiz takdirde, geçmişin ve geleceğin gölgelerini aydınlatabilme gücüydü.

Üçüncü ve son ruh ise geleceğin Noel ruhuydu. Bir hayli hırpalanmış Scrooge'yi siyah cübbesi ve soğukluğuyla şaşırtmayı başardı. Gelecek bir gölgeydi ve Scrooge'ın gölgesi fazlasıyla soğuk, yalnız ve biçare hissettiriyordu. Eğer şimdisinde ipleri eline almazsa bu yaşına kadar yaşadığı yaşamının kararlarının ona vereceği geleceği dehşetle izledi. Scrooge bu ilginç rüyadan uyandığında ortağı Marley'e, Noel ruhlarına ve varlığına -belki de hayatında ilk kez- şükretti.

Kitabı çok sevdim. Anlatımı eğlenceli ve akıcı, konusu (yine) eğlenceli, sarsıcı ve manidardı. Bence bu kitabı, özellikle de hazır aralık ayındayken, herkes okumalı. Kararlarımızı gözden geçirmemizde bize bir kabusun dirilticiliği ve bir rüyanın sınırsızlığıyla yardımcı olabilir. Çünkü şimdi, aslında geçmişin ve geleceğin ruhunun birleştiği bir yerden başka bir şey değildir.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Her insanın ruhunun diğer insanlarla bir şeyler paylaşması, gezip görmesi gerekir. O ruh hayatta bunları yaşayamazsa bunu ölümden sonra yapmaya mahkûmdur. Dünyayı dolaşmakla lanetlenir, yaşayamadıklarını ölümünden sonra görür ama tecrübe edemeden uzaktan bakar!'' (Sayfa 16)


"Ben ölümlüyüm," dedi Scrooge, "ve düşebilirim." "Elimin şurana dokunmasına izin verirsen," dedi hayalet, kalbini göstererek, "çok daha fazlasını yapabilirsin." (Sayfa 27)


Sonra ruh hali kişiliğine oldukça ters bir süratle değişti ve çocukluk haline acıyarak, "Zavallı çocuk!" deyip tekrar ağlamaya başladı. "Ah keşke," diye mırıldandı ve elini cebine soktu, gözlerini yeniyle kuruladıktan sonra etrafına baktı ve "ama artık çok geç," dedi. 

"Ne oldu?" diye sordu hayalet. 

"Hiç," dedi Scrooge. "Bir şey yok. Geçen akşam kapımda bir çocuk bir Noel şarkısı söylüyordu. Ona bir şeyler vermiş olmayı dilerdim." (Sayfa 30)


Kalplerimiz birken mutluyduk, şimdi iki farklı insanken mutsuzuz. (Sayfa 37)


Dünyada hastalık ve üzüntü bulaşıcı olsa da hiçbir şeyin kahkaha ve neşe kadar çok sirayet etmemesinin oldukça adil, hakkaniyetli ve asil bir düzenleme olduğunu söyleyebilirim. (Sayfa 56)


"Ruhların ömürleri kısa mıdır?" diye sordu Scrooge. 

"Benim bu dünyadaki ömrüm çok kısa," diye cevap verdi hayalet. "Bu gece sona eriyor." 

"Bu gece mi!" diye haykırdı Scrooge. 

"Bu gece, gece yarısında. Dinle bak! Zamanım doluyor." (Sayfa 62)


"Hayalet, bunlar senin çocukların mı?" diye sorabildi Scrooge sadece. 

"İnsanlığın çocukları," dedi hayalet onlara bakarken. "Babalarındansa benim eteklerime tutunuyorlar. Oğlanın ismi Cehalet. Kızınki ise Sefalet. İkisinden de, onlar gibilerden de uzak dur ama özellikle bu oğlandan çünkü kaderinde kıyamet var, o alın yazısı silinmedikçe ondan uzak dur. Ona yol verme!" diye bağırdı ellerini şehre doğru uzatırken. "Onun sözcüklerini kötüle! Yok eğer onu bencil amaçlarına alet edersen, gör felaketleri. Sonra da sonun gelmesini bekle!" (Sayfa 63)


"Geleceğin Hayaleti!" diye haykırdı. "Şimdiye dek gördüğüm tüm hayaletlerden daha çok korkuyorum senden." (Sayfa 66)


"İnsan hayatta belli bir yolu tutarsa o yolun vardığı sonla karşılaşır," dedi Scrooge. "Ama yolundan ayrılırsa vardığı son da değişir. Gösterdiklerinin de böyle olduğunu söyle!" (Sayfa 79)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



An Almost Christmas Story (Bir Yeni Yıl Hikayesi) | Kısa Film Yorumu


Yönetmen: David Lowery

Senarist: Jack Thorne

Yapımı: 2024


''Hiç bir Noel hikayesini Noel hikayesi yapan şeyin ne olduğunu düşündünüz mü? Bazıları hikayenin Noel zamanında geçmesi yeterli der. İşte bu kadar. Noel ruhu hikayeye yansımış olur ve sadece bu kadar. Ama bana göre daha fazlası olmalı. Yılın bu zamanları nasıl hissettiğinizi biliyorsunuz. Biraz mutlu, biraz üzgün. Belki kelimelere dökemiyorsunuz. Ama belki denerseniz şarkıya dökebilirsiniz.''


Kaynak: Pinterest


- Sen ne tür bir ormanda yaşıyorsun?
+ Evinden bu kadar uzağa nasıl geldin?
- Buraya yakın mı?
+ Kanadına ne oldu? Kırıldı mı? 


Yeni yıl dediğimizde aklımıza ne gelir? Bitişler, başlangıçlar, hayal kırıklıkları ve tabii ki umutlar... Belki çam ağaçları, belki süsler, pek tabii parlak ışıklar. Gülen yüzler, buruk kalpler, heyecanlı geriye saymalar... Bir yerlerden başka yerlere yetişenler, renkli vitrinlere dalıp gidenler... karlı yollarda, sıcak bir koltukta yılın son zamanlarını hissedenler. Tüm bu çeşitliliktir belki de bizlere coşku veren. Hissettiğimiz, düşündüğümüz ve yaşadığımız bu çeşitlik. Yeni bir yıla adım atmak mıdır kutlanmaya değer olan, yoksa koca bir yılın bitişi mi? Her ne olursa olsun, yeni yıl var olduğu haliyle bile insanın kalbine dokunur. Çünkü bizlere bir hikaye anlatır. 

Film de bir yeni yıl hikayesini konu ediniyor. Kaybolmuş küçük bir kız (Luna) ile kaybolmuş küçük bir baykuşun (Moon) karşılaşmalarını ve eve dönüş yolunda yaşadıklarını izliyoruz. Zaten yaklaşık 20 dakikalık kısacık bir film. Öyküsü de öyle çok dallı budaklı değil. Ama artık çizimlerinden midir nedir, kalbimi daha ilk dakikalarından kazanmıştı. Dostluğu, yuvayı, yolculuğu, neşeyi, hüznü, keşfetmeyi ve belki de en çok da yeni yıl ruhunu anlatan tatlı bir filmdi. Hatta keşke şöyle tıpkı animasyondaki çizimler gibi illüstrasyonlarla dolu bir kitabı olsa da okusam diye düşündüm filmi izlerken. Sıcak ve hoş bir öykü. Aralık ayı için de güzel bir seçim olabilir. İlgisini çekenlere öneriyorum.


An Almost Christmas Story | Official Trailer izlemek için tıklayabilirsin.

John C. Reilly - The Spirit of Christmas dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Aynanın İçinden (Lewis Carroll) | Kitap Yorumu

Yazar: Lewis Carroll, Çevirmen: Hüseyin Gündoğdu,
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Yaramaz kedi yavrusuna hayallerinden bahseden Alice, kendini bir anda aynanın öte tarafında bulur. Salonun ve koridorun belli bir kısmını yansıtan bu aynanın içerisindeki dünyayı merak eden küçük kız hemen keşfe koyulur. Aynanın içindeki bu dünyanın kendi kuralları vardır. Bu dünyada yazılar, mesafeler ve istekler tersten işlemektedir. Bir çeşit satranç oyununu anımsatan bölümleri aştığı takdirde Alice, bir Kraliçe olacaktır. Tıpkı Kızıl Kraliçe ve Beyaz Kraliçe gibi. Kitap boyunca Alice'in aynanın içindeki dünyada yaşadıklarını okuyoruz. Bu yolculukta Alice'e olduğu kadar biz okurlara da konuşan çiçekler, Aksican ile Aksicem, Yumurta Adam, Aslan ile Tekboynuz, Şövalye ve daha nice ayna sakini eşlik ediyor.

Kitap için Alice Harikalar Diyarında'nın devamı demek çok da doğru bir niteleme olmayacaktır. Bu kitapta da Alice'in fantastik bir macerasını okusak da, olaylar harikalar diyarından farklı bir evrende geçmekte ve -Kızıl Kraliçe karakteri dışında- karakterler farklılaşmakta. Kitabın basit bir anlatımı olsa da, olaylar gerçeklik sınırını zorlayan cinsten olduğu için kimi olayları anlamlandırmak ve ardındaki anlamı bulmak için biraz düşünmek gerekiyor. Bu bakımdan kitabın çocuklardan ziyade büyüklere hitap ettiğini düşünüyorum. Belki yaşı küçük okurlar da Alice'in ayna dünyasında yaşadıklarını işin macera boyutuna odaklanarak ilgiyle okuyabilirler ama olayların ardına yüklenen anlam ve felsefik boyutu, olayların yaşanma biçiminden fazla olduğu için kimi maceralar ilk okumada havada kalmış gibi gelebilir.

Aynanın İçinden aslında Alice'in rüyasını anlatan bir kurgu diyebiliriz. Evet, tıpkı Alice Harikalar Diyarında da olduğu gibi. Hayalle gerçekliğin iç içe geçtiği bu kurguda da, Alice'in uyanık olduğu dünyada düşlediklerinin düş dünyasına yansımasını okuyoruz. Kitabın ilk bölümünde Alice, kedisi Dinah'ın yavrularıyla konuşuyor. Hatta kedilerden birini Kızıl Kraliçe'ye benzetiyor, onunla satranç oynayabileceğini dile getiriyor. Alice'in düş dünyasına geçiş yaptığımızda ise bizleri bir satranç oyunu formatında oluşturulmuş bir evren karşılıyor. Bu evrene ilk adımını attığında bir Piyon olan Alice'in en büyük hayali ise oyunun son bölümüne kadar ilerleyip bir Kraliçe'ye dönüşmek. Bu düşünce sisteminin alt metninde günümüz dünyasının işleyişine de atıflar var mı, varsa ne oranda var bu da okurun anlamlandırma gücüne bırakılmış.

Alice Harikalar Diyarında benim en sevdiğim kitaplar arasında başı çekenlerden birisi. Küçükken her hediye alınma zamanında bana gelen hediyeler arasında Alice Harikalar Diyarında olurmuş. Bunu kitaplığımdaki Alice Harikalar Diyarında baskılarından anlamıştım. Bu kitapları büyüdükçe başka çocuklara verdim ama sonrasında kendime Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan bir Alice Harikalar Diyarında baskısını aldım ve yıllar sonra bile keyifle okudum. Aynanın İçinden'de Alice'in harikalar diyarında yaşadıklarını okurken aldığım keyfi alamasam da, yazarın düş gücüne ve gerçekliği bu şekilde eğip bükme yeteneğine yine hayran oldum. Çünkü bence bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu nedenle de yüz elli yılı aşkın bir süre sonra bile bu kitaplar hala ilgi ve merakla okunabiliyor zaten.

Lewis Carroll çok yönlü birisi. Yazar olmasının yanı sıra aynı zamanda fotoğrafçı, mantıkçı ve matematikçi. Hem Alice Harikalar Diyarında da, hem de bu metninde ilginç bir şekilde yazarın matematikçi yönünü sezmek de mümkün. Yazar, oluşturduğu evreni tamamen hayal gücünün sınırsızlığına göre de oluşturmuş olabilir pek tabii ancak ben bu kurgusal evrenlerin neredeyse belli matematiksel sınırlar içinde oluşturulduğunu hissedecek denli ölçülü bir yanı bulunduğunu düşünüyorum. Bu kitapta da evrenin sınırları Alice'in belirli etapları aşması ile genişliyordu. Yani yazarın salt hayali değil, mantıksal bir bakış açısıyla da eserlerini kurguladığımı düşünüyorum. Bu da olaylara bir gizem katıyor. Örneğin biz de Alice ile aynı anda ve onun ilerleyebildiği ölçüde kurgusal evrenin içinde ilerliyoruz. Neredeyse bir bilgisayar oyununun sınırları gibi keskin sınırlar bizi karşılıyor. Sanki Alice'in içinde bulunmadığı her yer hiçlikmiş ve o ilerledikçe gerçeklik oluşuyormuş gibi bir durumu hissediyorum. 

Muhtemelen bu hissimde çok da yanılmıyorum ki, Alice'in harikalar diyarındaki maceraları benim bahsettiğim bu mantıkla oluşturulmuş Matrix gibi kimi film serilerine de ilham olmuş. Kahramanın yolculuğu ve beyaz tavşanı takip edebilme cesareti bir yana, aslında gerçeklik dediğimiz oluşum kitabın ana karakteri olan Alice'in düş gücünün sınırları kadar. Aynanın İçinden isimli bu kitapta da bu ''rüyanın içinde yaşamak'' teması vurgulanmakta. Peki bu rüya kimin rüyası, işte asıl soru da bu. Alice'in mi, yoksa başka bir karakterin mi? Kaderimizi belirleyen kim veya ne? Biz bir düşün içindeysek eğer, o zaman bu rüyanın sonu geldiğinde ne olacak? Biz mi uyanacağız, bir başkası mı? Peki rüyayı gören kişi rüyanın içindeki bir karakter mi, yoksa rüyanın rüya olduğu en baştan beri belli olan bir durum mu? Bu tip sorular Alice'in ana karakter olduğu her iki kitapta da sorgulanmakta. Matrix'te de bizleri simüle edilmiş bir evrende yaşananlar karşılıyordu. Aynanın İçinden'deki ayna dünyası da aslında bir çeşit Matrix diyebiliriz. Belki çok daha ponçik bir versiyonu.

Yazarın Alice'in bu maceralarını kurgularken Christ Church College dekanı Henry George Liddell'in çocuklarından olan Alice'den ilham aldığı söyleniyor. Zaten Alice karakterinin bu maceralarını dekanın çocukları olan Alice, Lorina ve Edith'e anlattığı masallardan oluşturduğu ifade ediliyor.

Alice ile başka bir maceraya çıktığım için mutluyum. Ancak bu kitap beni Harikalar Diyarında yaşadıklarımız kadar etkileyemedi. Yine de özellikle de Alice karakterini sevenler bir bakabilirler.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

"O an yaşadığım korkuyu," dedi Kral, "asla ve asla unutmayacağım!" 

"Unutacaksın tabii," dedi Kraliçe, "eğer not almazsan." (Sayfa 8)


"Kocaman bir satranç oyunu oynanıyor... hem de tüm dünyada... tabii burası dünya ise. Ah, ne kadar zevkli! İçlerinden biri olmayı ne kadar çok isterdim. Piyon olmaya bile razıyım, yeter ki katılayım... ama elbette Kraliçe olsam daha iyi." (Sayfa 17)


Çok geçmeden, karşı tarafında orman bulunan açık bir araziye geldi; deminki ormandan daha karanlık gibiydi ve Alice içine girmeye biraz ürktü. Ancak biraz daha düşününce devam etmeye karar verdi: "Kesinlikle geriye dönmeyeceğim." (Sayfa 27)


"Burası," diye aklından geçirdi, "nesnelerin isimlerinin olmadığı orman herhalde. Acaba içeri girdiğimde benim ismime ne olacak? Asla kaybetmek istemem onu... çünkü bana başka bir isim vermek zorunda kalırlar ve o da kesinlikle çirkin bir isim olur." (Sayfa 27)


Seni rüyasında görmeyi bıraksa şimdi nerede olurdun sence? (Sayfa 38)


"Buna inanamam!" dedi Alice. 

"İnanamaz mısın?" dedi Kraliçe ona acıyarak. "Tekrar dene: Derin bir nefes al ve gözlerini kapat." 

Alice güldü. "Denemenin bir faydası yok," dedi; "insanın mümkün olmayan şeylere inanması imkansız." 

"Sanıyorum bunun üzerinde yeterince çalışmamışsın," dedi Kraliçe. "Ben senin yaşındayken bunu her gün yarım saat yapardım. Bazen daha kahvaltı bile etmeden altı tane imkansız şeye inanmışlığım olurdu." (Sayfa 47)


"Bazı insanların," dedi Yumurta Adam, her zamanki gibi gözlerini kaçırarak, "bir bebek kadar bile şuuru yok!" (Sayfa 54)


"Üzgünsün," dedi Şövalye kaygılı bir sesle, "seni rahatlatmak için bir şarkı söyleyeyim." (Sayfa 85)


Laf ağızdan bir kez çıktığında, artık kesinleşir, sonuçlarına katlanmalısın. (Sayfa 95)


Lakin hayat bir düşten başka nedir? (Sayfa 113)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



His Three Daughters | Film Yorumu


Yönetmen: Azazel Jacobs

Senarist: Azazel Jacobs

Yapımı: 2023 - ABD


''Birinin hayatını özetlemenin tek yolu, her şeyi anlamlı kılmanın tek yolu... ne yaptığını, kim olduğunu ve kimi sevdiğini... Ölümün gerçekten nasıl hissettirdiğini en iyi aktarma yolu yokluktan geçermiş. Geri kalan her şey hayal ürünüymüş.''


Kaynak: Pinterest

Birbirinden çok farklı üç kız kardeş, uzun bir zamandan sonra bir araya gelirler. Sık sık kavga eder, daha da sık birbirlerinden kaçar ama günün sonunda buluşmak zorunda kalırlar. Onları birbirlerine bağlayan, sevgidir. Bu sevgi filmin başında kardeşlerin sevdikleri ortak bir kişi olarak kendini gösterir. Babaları ölüm döşeğindedir. Her yeni güne onu kaybetme korkusu ve bunun getirdiği sorumluluklarla başlarlar. Büyük kardeş (Carrie Coon) disiplinlidir; her şeyi kitabına göre yapmak ister. Ortanca kardeş (Natasha Lyonne) uçarıdır; alıp başını gitmek ister. Küçük kardeş (Elizabeth Olsen) ılımlıdır; sorun çıkmasın ister. Ancak bu isteklerin hiçbiri gerçekleşmez. Çünkü üç kardeş de birbirinden bambaşkadır ve bu bambaşka halleriyle birbirlerini severler. Acı tatlı bir sevgidir bu. Üzerine korkunun gölgesi düşmüş bir sevgi. Sevdikleri birinin, babalarının (Jay O. Sanders), kaybını onlara hatırlatan bir sevgi.

Ölüm, yas ve kardeşlik temalarını; hassas ama doğal, hüzünlü ama ajite etmeden, akışta ve bu nedenle de gerçekçi bir şekilde anlatan bir film His Three Daughters. Filmin tek mekanda geçtiğini söyleyebiliriz. Film boyunca, yer yer apartmanın önündeki sahneleri görsek de, kardeşlerin babalarının evinde yaşanan olayları izliyoruz. Tek mekanda geçen bir film izlemeyeli uzun zaman olmuştu. Bu tarz filmlerin, eğer senaryo da sağlamsa, olayların derinliğini arttırdığını düşünüyorum. Bu noktada tabii ki oyunculuk performansı da önemli oluyor. Özellikle de böyle filmlerde repliklerden değil, mimiklerden görmek istiyorum hikayeyi. Karakterin yüzünden okumak istiyorum söyleyeceklerini. Bu filmdeki oyunculuk performansları da bence gayet başarılıydı. Üç kız kardeş de birbirinden çok farklıydı ve bu nedenle aslında birbirleriyle yüzleşmekten kaçma teknikleri başlangıçta farklı gibi görünüyor. Soğukluk (katılık), umursamazlık (katılık) ve coşkunluk (katılık) şeklinde kendini gösteriyordu. Kız kardeşler birbirlerine ve aslında en çok da kendi hislerine karşı kaskatıydı.

Durağan sahneleri olmasına, yani aksiyon olmamasına, rağmen akıcı bir filmdi. Filmin genelini beğendiğimi söyleyebilirim ancak beni en çok etkileyen kısımlar kız kardeşlerin salonda oturmaya başladıkları sahne ve sonrasıydı. Birbirleriyle gerçekten konuştukları o ilk an. Küçük kız kardeşin babalarıyla ilgili onda yer eden bir anısını anlattığı an. Çünkü sanki tam da o anda, çok eskide kalmış bir anı tüm bu katılıktaki buzları eritmiş gibiydi. Artık nihayet herkes dürüsttü ve babalarını kaybetmenin hüznünü ve bir arada olmanın rahatlatıcılığını yaşayabilirlerdi. Büyük kardeş o kadar mükemmel değildi artık. Ortanca kardeş o kadar tepkisiz. Ve en küçük kardeş artık o kadar da kontrollü değildi. 

Bu, hüzünlü bir öykü. Beni bu kadar üzeceğini filmi izlerken bile tahmin etmemiştim. Tabii kaliteli bulduğum da bir iş. Senaryo ve oyunculuk bir yana, görüntü yönetimi de gayet başarılıydı. Filmde mekan olarak kullanılan evin estetiği bile hikayedeki hüznü hissettiriyordu. Kahve bardakları, yapraklardan oluşan çiçekler ve bir köşedeki sandalye... Ortanca kızın düşüncelerinden kaçmak için durmadan maç izlemesi bile film bittikten sonra beni neredeyse ağlatacaktı. En büyük abla düşünmemek için yemek başta olmak üzere ev işleriyle ilgilenir, olmadı bir şeyler içerdi. Ortanca kardeş, maç izleyip sigara içer ve kazanmayı önemsemediği maçlara para yatırırdı. Küçük kardeş ise fırsat buldukça nefesine odaklanır, belki yoga yapar, olmadı kendi kurduğu ailesiyle konuşurdu. Bunların hepsi bir çeşit kaçış yolu aslında. Vermek istediğin tepkiyi düşünmemek için eylem değiştirmek. Peki bu tepki neydi? Bize bunu en etkileyici şekilde hasta babanın göstermesi ise ayrıca üzücü. Özetle, eğer tetiklenmeyeceğinizi hissediyorsanız filmi öneririm.


''Kolundan tutup ''Merhaba'' dediğimde, ''Beni hala hatırlıyor musun?'' dedi. ''Elbette'' dedim, ''hayatımı değiştirdin.'' Bu sözüm onu gülümsetti. Yine de biraz pişmanlığım var, belki de kendimi... Kendimi daha iyi ifade edebilirdim. Buradan çıkacak bir ders yok. Yani... Ölürken hepimizin bir pişmanlığı olur. Ama ben... Ben sadece size aşktan bahsetmek istedim. Beni kökten değiştiren bir şeyden. Beni ben yapan şeyden.''


!! DİKKAT DİKKAT SPOILER DİKKAT DİKKAT!!


Filmin sonunda babanın aslında ölüm döşeğindeyken, kendini ayakta ve sağlıklı bir şekilde görmesi ve kızlarına onların asla bilmediği ilk aşkını anlattığını hayal etmesi bana bu noktada çok anlamlı geliyor. Önceki sahnelerde küçük kız babasıyla olan anısında babasının ölüm hakkında söylediği bir sözü dile getirmişti (giriş kısmında yer verdiğim replik). Bu sözde aslında ölümün ancak ölüm olayıyla anlaşılabilineceği, önceden tahmin yürütülemeyeceği anlatılıyor. Aynı şekilde ölen biri hakkında ne düşünüp hissedeceğimizi de ancak o öldükten sonra gerçekten bilebiliriz. Bu durum babanın gözünde boşlukla karakterize ediliyor. Yani ölen biri gittikten sonra ona dair her şey aslında hayaldir diyor. Söyleyeceğin her şey aslında sadece, ölen kişinin boşluğunu doldurmak için yapacağın avuntulardır, diyor. Tek gerçek ise o boşluktur. Bunu filmin sonunda kızların babalarının öldüğü koltuğa sırayla oturdukları sahnede de görüyoruz. Babalarının kollarını uzattığı yerleri okşuyorlar. Yani boşluğu. Çünkü ölüm bunu yapıyor, boşluk bırakıyor ve sen onu kendi içinde taşıdıklarınla dolduruyorsun bir şekilde. Bu söz ile ''bence'' kastedilen bu. Öte yandan babanın ölüm anında kurduğu hayal bu noktada çok manidar geliyor bana. Çünkü o da ölen bir şeyi anlattığını düşlüyor. İlk aşkını. İçinde kalan, yaşayamadığı ama onu bugününde bile etkileyen, onun için tıpkı ölüm gibi boşluk olan aşkını, anlattığını hayal ediyor tam da ölürken. Bunu böyle yazınca belki zorlama gibi geliyor. Ben bir yerde bunu okusam ''ya bırak'' diye düşünürdüm belki. Ne saçma... kim ölürken bunları anlattığını hayal eder ki? Hem de kızlarına! Ama işte öyle değil. O sahneleri izlerken hiç böyle düşünmedim. Aklıma bile gelmedi. Hatta aksine, bence hayatın kısalığını ve ölüm anının uzunluğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir sahneydi. En azından benim için gerçekten vurucuydu diyebilirim. Aynı şekilde babanın hastayken yattığı odayı hiç görmememiz, babanın kızların ortak vakit geçirdiği tek yer olan salonda ilk kez görülmesi ve bunun (hayal bile olsa) sağlıklı haliyle olması dikkatimi çeken diğer detaylardı.


!! SPOILER VE YAZIM BİTMİŞTİR !!


Hoşça kalın.


His Three Daughters | Official Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

His Three Daughters (Original Motion Picture Soundtrack) için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Pembe Fili Düşünme (Zeynep Selvili) | Kitap Yorumu

Yazar: Zeynep Selvili, Yayınevi: İnkılap Kitabevi

Bu kitabı okumak aklımda yoktu. Ancak kitap okuma isteği bir anda zihnime saplanmıştı. Sanırım yine kaçmak istediğim bir iş vardı... Bundan olacak, resmen kitap okumayı aşermiştim. Aklımdaki kitabı -elimde iki tane olmasına rağmen- malesef kitaplarımın arasında bulamamıştım. Tam da kitapları kaldırıp indirmekten yorulduğum ve bu nedenle hafiften sinirlenmeye başladığım bir anda bu kitabı gördüm. 

Açıkçası varlığını bile unutmuştum. Kendisini elime geçtiği ilk günden itibaren hafife almıştım... Öte yandan ismi hep ilgimi çekmişti. Bir gün, diye düşünmüştüm bilincimin öte yakasından, bir gün pembe fillerimle vedalaşmak istersem bu kitabı okumak ilginç olabilir. O gün gelmedi; evet bu kitaba başladığım gün de dahil. Ancak bir şeyleri sorgulamayı gerçekten istediğimde fark ettim ki; ''bir şeyler'' gelmiyor, sen ''bir şeylere'' gidiyorsun. Evet her şeyin bir son kullanma tarihi var -düşünce kalıplarının da- ama insan işte, bazen bozuk şeyleri, tarihi geçmiş şeyleri bile içinde tutabiliyor. Veya alerjisi olan şeyleri. Veya tadını aslında hiç sevmediği şeyleri. Sevdiği şeyleri bile gün geliyor artık o kadar da fazla istemediğini fark ediyor. Daha farklı bakıyor hayata insan zamanla, daha farklı şeyler istiyor. İyi veya kötü; ama hep farklı. Tabii her zaman bunun farkında olamıyor. Çünkü ''bir şey'' gelsin istiyor. Evet, misal o gün! O gün gelsin, o büyük gün! Gelmiyor. Sonra aklındaki kitabı kitaplığında bulamadığı için rastgele bir kitaba başlıyor ve fark ediyor ki, o gün bugünmüş. 

Kitap da bunun üzerine işte. Farkındalıklar üzerine. Kitabın yazarı olan Zeynep Selvili kendi yaşantılarından yola çıkarak okurlarına ötelediklerini fark etme, kabul etme ve dönüştürme üzerine samimi bir anlatı sunuyor. Kitap, varlığını bildiğim ancak uzun zamandır (belki de hiç) açmadığım için artık paslanmış bazı pencerelerimi açmamda bana yardımcı oldu diyebilirim. Kitaba dair en sevdiğim durum ise bir psikolog olan yazarının, sade ve sanki onunla birebir görüşüyormuşum gibi yakın bir yerden bir anlatımla kitabını yazmış olması oldu.

Peki iyi güzel hoş da, kitabın içeriğinde neler var değil mi? Biraz da bundan bahsedeyim. Kitap beş kısımdan oluşuyor. Deneyimsel Kaçınma alt başlıklı ilk bölümde yazar, kendi panik atak sürecini örnek göstererek ''pembe fili'' neden ve nasıl düşündüğümüzü, zihnimizde kendimize kurduğumuz kalıpları gösteriyor. Gözlemleyen Ben alt başlıklı ikinci bölümde, kendimiz ve çevremiz üzerindeki yargılarımıza değinerek ''etiketlerimizi'' düşünmemizi sağlıyor. Etiketlerin ve etiketlerimizin, olumlu ve olumsuz yanları neler olabilir; bu olumlu ve olumsuz yanlar ne zaman zararlı, ne zaman yararlı şekillerde hayatımızda kendini gösterir, peki tüm bu etiketleri ''gözlemleyen ben'' aslında kimdir vs gibi konular üzerinde duruyor.

Dünyanın En Eski Hikaye Anlatıcısı alt başlıklı üçüncü kısımda ise, insan zihninin çalışma prensiplerine değinerek otomatik kabullerimiz ile otomatik retlerimiz yani, kabul ve dirençlerimizin kontrolüne bakış açımız, üzerinde duruyor. En Acımasız Ses başlıklı dördüncü bölümde; yargılayıcı, yargılanan ve şefkatli benliklerimizin düşüncelerimizde nasıl var olduğunu ve eylemlerimize nasıl yansıdığı ifade ediliyor. Yaşamaya Değer Bir Hayat başlıklı son kısımda ise, kitap boyunca arka planda hep vurgulanan ''öz şefkat'' terimi ön plana çıkarılıyor ve kendimize yaklaşımımızı rasyonel bir şekilde değerlendirmemiz için bir çeşit yol gösteriliyor.

Kitabın türü için kişisel gelişim diyebiliriz ama kişisel gelişimin de psikologlarca yapılanı makbul gerçekten. Kitapta kendimizi kişisel geliştirirken sadece pembe baloncukları görmemiz değil, aksine, pembe fillerimizle yüzleşmemiz, literatürden de yararlanılarak, sade bir anlatımla ifade ediliyor. Özetle kitabı beğendim ve ''sevdim.'' Bu arada küçük bir not eklemeliyim. Bendeki eski bir baskı olduğundan dolayı kitabın kapağında yazarın adı Zeynep Selvili Çarmıklı şeklinde yazıyor. Ancak Çarmıklı, Zeynep Hanım'ın eski eşinin soyadı; artık bu soyadını kullanmıyor.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

Acı çekmemin asıl sebebi panik ataklarım değil, panik ataklarımla kurduğum ilişkiydi. (Sayfa 51)


Meraklılığımı saklandığı yerden çıkarma, içimdeki yaşama sevinci dolu küçük kıza yeniden hayat verme isteğimden bahsettiğim bir seansta psikoloğum, "O küçük kız olsa, tüm bu ataklara nasıl yaklaşırdı?" diye sordu. Biraz düşündükten sonra, "Merakla," dedim. (Sayfa 56)


"Bu kadar utangaç olma! Hadi git diğerleriyle oyna!" Bu yeterince tekrar edilirse çocuk "utangaç biri" olduğunu öğrenir. Yaşımız küçükken başlarız etiketlemeye, etiketlenmeye ve bir benlik algısı oluşturmaya. (Sayfa 79)


Etiketlerin sorun haline gelmesi, kişinin etiketiyle iç içe geçip bütünleşerek onu tanımlayan tek gerçeğin o etiket olduğuna inanmasıyla başlar. Etiketler, kendimizle ilgili bütünleştirdiğimiz hikâyeler, içlerinde ne yapmamız gerektiğini söyleyen kurallar taşır. (Sayfa 80)


Kendimizle ilgili tutunduğumuz her genelleme davranış repertuvarımızı daraltır. (Sayfa 86)


Zihnimiz doğaçlama hareket eden oyuncuları sevmez. Yazdığımız senaryoyu takip eden, hikâyeye uygun hareket eden oyuncular ister. (Sayfa 93)


Dilerim hayat bize adil davranmadığında, biz kendimize adil davranırız. Çünkü elimizde olmayan onca şeye rağmen, kendimize nasıl davranacağımız kendi elimizde. Bizim elimizde acıyan yerlerimize nasıl bakacağımız. (Sayfa 178)


"Eğer izin verirseniz insanlar da bir günbatımı kadar harika olabilir. Ben güneşin batışını izlerken kendi kendime "Şu sağ köşedeki turunculuğu azaltalım" demiyorum. Gözlerimin önüne serilişini hayranlıkla izlemekle yetiniyorum." (Sayfa 184 - Carl Rogers, Kişi Olmaya Dair, Okuyan Us Yayınevi, 2011)


Evlenip yuva kurmak bir hedeftir. Anlayışlı bir eş olmak ise değer. Okulu bitirmek bir hedeftir. Öğrenmeye açık olmak ise değer. Terfi etmek bir hedeftir. Çalışkan olmak ise bir değer. (Sayfa 192)


"Yolunu kendin yürüyebilmek için, yönünü kendin koymak zorundasın." - Oruç Aruoba (Sayfa 199)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Kitapları Kurtaran Kedi (Sosuke Natsukawa) | Kitap Yorumu

Yazar: Sosuke Natsukawa, Çevirmen: Hüseyin Can Erkin,
Yayınevi: Turkuvaz Kitap

Rintaro, dedesinin ölümüyle birlikte tüm hislerini kaybetmiş gibidir. Anne babasının vefatından sonra onu büyüten ve tanıdığı tek akrabası artık yanında değildir. Hissettiği yalnızlık hissini hayatı boyunca bastıran bu genç adam için çok değer verdiği dedesini kaybetmek bir çeşit eşik olur. Henüz tanıştığı halasının yanına taşınmadan evvel günlerini dedesinin işletmiş olduğu kitapçı Natsuki Kitabevi'nde geçirir. Okula gitmez ve sınıf başkanı Sayo ile üst sınıflardan Akiba dışında kimseyle iletişim kurmaz. Ta ki bir gün, konuşan gizemli bir kedinin onu çok önemli bir göreve davet etmesine kadar: Rintaro'nun kitapların kurtarılmasında kediye yardım etmesi gerekiyordur!

Rinataro bu gizemli kediyle birlikte üç karmaşık labirente girer ve kitapları hapseden üç zorlu rakiple karşılaşır. Bunlardan ilki ''Hapseden'', ikincisi ''Kesip Kırpan'' ve üçüncüsü ise ''Satıp Dağıtan''dır. Üç kişi de birbirinden zorludur ancak Rinataro bu macerada yalnız değildir. Yanında Tekirgillerden Tekir ve Sayo vardır. Hem kitapkurdu bu genç adam için kitapları savunmak çok doğal ve kolaydır. Üç labirentin ardından beliren son labirentte ise sevdiği birisi için çabalayacaktır. Kitap boyunca bir yandan kitapların kurtarılma öyküsünü okurken, arka planda Rintaro'nun kendi labirentini keşfetme sürecine tanık oluyoruz. 

Kitabı seveceğimi tahmin ediyordum ama bağ kuracağımı düşünmemiştim. Kitaplarla ilgili bir kitaptı. Sonra, konuşan bir süper kedisi vardı! Kahramanın yolculuğu, değişimin yoğun olarak hissedileceği bir şekildeydi. Tüm bunlar kitabı beğenmem, hatta sevmem için yeterliydi. Öte yandan, ben kitapla bağ da kurdum. Bir kitabı bir noktadan sonra yer yer sesli okuyorsam, o kitapla aramda değişik bir iletişim gelişiyor. Sesli okuma ile sessiz okuma arasında çok bariz his farkı vardır. Sessiz okuduğun satırları kendi sesinle duyduğunda, resmen onu hissedersin. Anlatımın tadını alır, maceraları yanında yaşanıyormuşçasına net görürsün. Tabii sesli okumak efor harcamayı gerektirir. Bu nedenle hızlı bir okuma yöntemi olan sessiz okuma yerine pek de tercih edilmez. Bense bunu, tabii ortam da müsaitse, bu bahsettiğim hissi hissetmek, daha yakından dinlemek istediğim kitaplarda yaparım. Onlara sesimi veririm.

Kitapta kitaplara pek de dost canlısı yaklaşmayan okur tipleri eleştiriliyordu. İlk labirentte bizi karşılayan rakip, ayda 100 kitaptan az okumayan, birbiri ardına kitapları bitirip arkasındaki dev vitrinine, aman pardon kütüphanesine, hapseden ve bir daha o kitapların yüzüne bakmayan bir tiplemeydi. Kitaplar onun için yalnızca bir çeşit böbürlenme aracıydı. Çok fazla okuyunca saygı görüyor ve ''çok okuyan'' sıfatıyla kitapları seviyordu. Kitaplara dair kendi fikirleri yoktu. Tüm fikirleri, diğerlerinin onu bir okur olarak tanımlama şekli üzerindendi. Kitaplar üzerine düşünmeyen, onları biblo gibi sergileyen bu adam, kitaplara gözü gibi bakan bir dedeyle büyümüş olan Rintaro ile karşılaştı.

İkinci labirentte bizleri bilim insanlarıyla dolu dev bir enstitüdeki kendi hızlı okuma tekniğini bulmuş bir profesör karşıladı. Bu adam, Kesip Kırpan'dı. Aslında niyeti ''iyiydi.'' İsteği sadece kitapların okunmasıydı. Neticede, günümüzde kimsenin kalın ve zorlu kitapları okuyacak vakti yoktu. Bu profesör de herkes okusun diye tüm bu kitapları kesiyor, biçiyor ve ondan geriye soluk bir hayalet kalıncaya kadar kırpıyordu. Bu rakibin karşısında Rintaro, yalnız değildi. Yanında sınıf arkadaşı Sayo da vardı. 

Üçüncü labirentte ise bizleri çok iyi korunan dev bir gökdelenin en tepesinde oturan, sıradan görünümlü sıradışı bir adam karşılıyordu. Bu adam çoksatan kitaplardan oluşan bir yayınevinin sahibiydi. Yeryüzünden uzaktaki ofisinde yalnızca sayılarla ilgilenirdi. Okunma sayıları, satılma sayıları, elde edilen gelirin sayıları... Onun gözünde kitapların bir kişiliği yoktu. Kitaplar kar taneleri gibi çoktu ve eğer insanların istediği buysa, o da bir patron olarak okurlara istedikleri kitapları basacaktı. Birbirinin aynı görünen, kolay okunan ve yormayan kitapları. Neticede insanlar çok meşguldü ve kimsenin düşünmeye zamanı yoktu. Oysa bu patronun kaçırdığı bir nokta vardı. Rintaro ve Sayo her kitabın kar taneleri gibi eşsiz olması gerektiğini bu adama hatırlatmak için çabaladılar.

Son labirent ise hiç hesapta yokken belirdi ve artık Rintaro, kelimelerin ötesine geçti.

Kitabı severek okudum. Dili basit, kurgusu ilgi çekiciydi. Kitabı okurken Japon animasyon filmi izliyormuş gibi hissettim. Hatta kafamın içinde bilmediğim Japonca'nın tonlamaları çınlıyordu. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Okumak iyidir. Fakat okuyup bitirdiğinde, yürümeye başlama zamanı gelmiştir artık.'' (Sayfa 46)


''Ben yalnızca senin kitaplara aşık olmadığını söyledim. Sen yalnızca kendine aşıksın, kitaplara aşık falan değilsin. Az önce de söyledim. Kitaplara aşık bir insan onlara böyle davranmaz.'' (Sayfa 47)


''Alçakgönüllülük iyidir. Fakat ölçüsü kaçırılan her şey eksiklik haline gelir.'' (Sayfa 50)


''Müzik yalnızca notalar demek olmadığı gibi kitaplar da yalnızca sözcüklerden oluşmaz.'' (Sayfa 88)


''Kitapseverler, konu kitaptan açılınca normalde olduğundan tamamen farklı ifadeler takınırlar.'' (Sayfa 100)


''Kitaplar oldukları yerde kaldığı sürece, yalnızca kâğıt tomarından öteye geçmez. Muazzam güç harcanan şaheserler bile, muhteşem öykülerin anlatıldığı büyük eserler bile, kapakları açılmadığı sürece kâğıt parçalarından ibarettir. Fakat insanların duygularını döktükleri, değer verdikleri kitaplar yürek barındırır.'' (Sayfa 159)


''Fakat ne ölçüde iyi yapılmış olursa olsun, sahte olan sahtedir.'' (Sayfa 164)


''Kitaplarda birçok insanın duyguları tasvir edilir. Sıkıntı çeken insanlar, üzüntü çekenler, sevinç yaşayanlar, gülen insanlar... Böyle insanların öyküsüne ve sözlerine temas ederek kendimizi onlarla birlikte hissetmek yoluyla, başka insanların yüreklerini öğrenebiliriz. Yakınımızdaki insanlarla sınırlı kalmayıp  tamamen farklı bir dünyada yaşayan insanların yüreklerini bile kitaplar aracılığıyla hissedebiliriz.'' (Sayfa 186)


''Kendin kendine inanmazsan, ne olur sonunda?'' (Sayfa 202)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Raşomon (Ryunosuke Akutagava) | Kitap Yorumu

Yazar: Ryunosuke Akutagava, Çevirmen: Melek Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Dokuz öykü ve bir önsözden oluşan bu kitapta genel olarak insanlık halleri anlatılıyor. İnsan... peki, felsefi açıdan, bu ne demek? Bu, ne kadar derinlerimize indiğimizde gün yüzüne çıkan bir kavram? O derinliklerde neler var? Nasıl karanlıklar, nasıl aydınlıklar, nasıl yoğun hisler var? Peki bu yoğunluk ve yoğunlukla şekil almış karanlık, gün yüzüne çıktığında ne kadar aydınlanır? Aydınlanmalı mıdır? Bunu yapacak olan kimdir? İnsan kendini ne kadar kabul edebilir? Aslında böyle bir şey zaten yok mudur, yoksa var mıdır?.. Kitaptaki tüm öykülerde karanlık bir atmosferle karşılaşıyoruz. İnsanların kendi içlerinde aydınlatamadıkları duyguların, kaçınılmaz olarak, kendi kendilerine gün yüzüne çıkmasıyla gerçekleşen olayları okuyoruz. Bana kalırsa hikayelerde iyi veya kötü değil; sadece olaylar var. Aslında karakterler bile yok diyebiliriz. Çünkü aslında, hem her karakter bir şekilde birbirinin aynası, hem de aynı olay her karakter için aslında farklı algılanan bir olay. Yani, bu durumda... tek bir olay, birçok karakter mi var demeliyiz; yoksa, birçok olay, tek bir karakter mi? Belli bir ayrım yapmak çok da mümkün görünmüyor.

Kitabın ''Çevirmenin Önsözü'' başlıklı ilk bölümü Modern Japonya, Modern Japon Edebiyatı, Ryunosuke Akutagava olmak üzere üç kısımdan oluşuyor. Bu önsözde çevirmen Japonya'da gerçekleşen modernleşme hareketlerinin önce sosyal yaşama, sonra da kaçınılmaz olarak edebiyata nasıl yansıdığını açıklıyor; en son olarak ise dönemin öne çıkan yazarlarından Ryunosuke Akutagava özelinde edebiyatta yer edinen yeni bakış açılarına değiniyor. Bu önsözü okumak benim için hem bilgilendirici, hem de ufuk açıcıydı. Bir milleti tek bir yazıdan tabii ki anlayamazsınız ama o millerin bakış açısına ve tarihine dair bilgi edinmek; verdikleri ürünleri anlamamızda, aslında daha da net bir ifadeyle, verdikleri ürünlerin ruhunu görebilmemizde önemli bir yere sahip diye düşünüyorum.

Kitapta yer alan öyküler sırasıyla; Raşomon, Çalılıkların Arasında, Burun, Cehennem Tablosu, Sonbahar Dağları, Ejderha, Ölüm Kütüğü, Oyuncak Bebekler, Tütün ve Şeytan idi. İlk paragrafta da ifade ettiğim üzere öykülerin genelinde kendi karanlıklarıyla yüzleşen karakterlerin yaşadıklarını okuyoruz. Ama bunu karakterin kendini kişisel analizi şeklinde değil, okur olarak gözlemci konumunda yapıyoruz. Kitabı benim gözümde etkileyici kılan ana özelliği de bu diyebilirim. Karakterler her yönleriyle olduğu gibi çizilmiş ve olaylar gerçekleştikçe onlara verdikleri tepkiler üzerinden kişiliklerini keşfediyoruz. Ama burada bir ders verme\ ders alma amacı da bulunmuyor. Aynı şekilde karakterin karanlığını dönüştürme çabası da yok. Burada yazarın topluma yönelik öfkesini de görmekte miyiz emin değilim. Çünkü öykülerin alt metninde hep bir ''insanlar böyledir; bencil'' göndermesi var. Hatta karakterlerin hepsinin ortak özelliği buydu diyebilirim, bencillik. 

İyi erdemlere sahip olduğunu diliyle ifade eden bir karakterin eylemleri, söylediklerinin tam tersi olabiliyordu. Rezil olarak gördüğü ''diğerlerinden'' bile daha ben merkezci ve acımasız hareket edebiliyordu. Kişisel hırsları nedeniyle masum olan diğerini yeri geliyor diri diri yakabiliyor, yeri geliyor kalbine hançer saplayabiliyordu. Asıl ilginç olan ise, normalde ''kötü'' olarak bilinen karakterlerden ziyade, ''iyi'' karakterlerin kişisel hırsları için büründükleri acımasız kişilikleri okumaktı. İyilik nedir, kötülük nedir? Peki, iyi biri gerçekten ne zaman ''iyi'' olur veya kötü biri gerçekten ne zaman ''kötü'' olur? Özlemlerimizin, acılarımızın ve umutlarımızın ortak paydada birleşmesi mümkün müdür? Bunu fark ettiğimizde ne hissederiz? Anlaşıldığımızı mı? Başkalarının umudu içimizde heyecan uyandırabilir mi? Veya bizim özlemlerimiz başkalarıyla paylaşılabilir mi? Paylaştığımızda ne hissederiz? Anlaşıldığımızı mı, yoksa duygularımızın karşı tarafa akıp bizi bıraktığını mı? Peki ''anlaşılma'' hissi nedir? Sınırları tam olarak nerededir? Bir sınırı olmalı mıdır?

Japon Edebiyatı'ndan okuduğum kitapların verdiği hissi genel olarak çok seviyorum. Böyle, derin ama usulca akan bir yönü oluyor. Bu kitap da tam olarak öyleydi. Dolayısıyla kitabı da çok sevdim. Kitabın bir de yönetmeliğinde Akira Kurosawa'nın olduğu 1950 yapımı Raşomon isimli bir film uyarlaması bulunuyor. Bu uyarlamayı henüz izlememekle birlikte içerisinde Akutagava'nın kaleme aldığı Raşomon ve Çalılıkların Arasında isimli öykülerin işlendiğini öğrendim. Bir ara filmi izlemeyi de istiyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.

:)


ALINTILAR

''Modern Japon edebiyatının iki temel taşı ve ilk neslinin en önemli iki yazarı vardı. Bu ikisi romantizmin temsilcisi ve tarihi hikâyelerin yazarı olan Ogai Mori (1862-1922) ile insan egoizmini başarıyla hicveden Natsume Sosaki (1867-1916) idi. Her ikisi de Avrupa'ya eğitim için gönderilen dönemin önde gelen entelektüellerindendir. Akutagava ise Soseki'nin öğrencisi ve en çok iz bırakan yazarlardan bir tanesidir. Öyle ki Japonya'nın en büyük iki edebiyat ödülü Akutagava Ödülü ve Naoki Ödülü'dür.'' (Sayfa 14 - Çevirmenin Önsözü)


''Akutagava 1892 yılında Tokyo'nun merkezinde, Çin takvimine göre, ejderha yılının ejderha ayının ejderha saatinde doğduğu için kendisine ad olarak ona "ejderhanın oğlu" anlamına gelen Ryunosuke adı verilmiştir.'' (Sayfa 14 - Çevirmenin Önsözü)


''Ölüm Kütüğü adlı eseri, annesinin delirmesi ve ailesi hakkında, Akutagava'nın ömrünün son yıllarında yazdığı notlardan bir araya getirdiği bir öyküdür.'' (Sayfa 15 - Çevirmenin Önsözü)


''Uşak düpedüz açlıktan ölmek ya da hırsız olmak arasında kararsız kalmış falan değildi. Şu anki haletiruhiyesinde açlıktan ölmek denen şey tamamen, aklının ucuna bile gelmeyecek kadar bilincinin dışına çıkmıştı.'' (Sayfa 26 - Raşomon)


''Ben bir adamı öldürürken belimdeki kılıcı kullanırım ama sizler kılıç kullanmazsınız. Sizler nüfusunuzla öldürürsünüz, paranızla öldürürsünüz, süslü püslü sözlerinizle bile öldürürsünüz belki. Tabii ki kan dökülmez, karşınızdaki adam capcanlı yaşar ancak buna rağmen onu basbayağı öldürmüşsünüzdür. Kiminkisi daha büyük bir günah bilemiyorum - sizinki mi, benimki mi?'' (Sayfa 31 - Çalılıkların Arasında)


''Ah, nasıl bir sessizlikti bu. Bu dağın derinliklerinde bulunan çalılıkların üstündeki gökyüzünden tek bir kuşun şarkısı bile duyulmuyordu. Yalnızca sedir ve bambuların üzerinde kimsesiz bir güneş ışığı kıpırdanıyordu, o da giderek zayıflıyordu. Sedir ağaçları veya bambular silikleşmeye başladı. Ben de orada yatmışken derin bir sessizlik tarafından kucaklandım.'' (Sayfa 39 - Çalılıkların Arasında)


''İnsanoğlunun kalbinde birbiriyle zıt iki duygu vardır. Tabii ki, başkasının sefaletine acımayan insan yoktur. Ancak kişi bir şekilde bu talihsizliğin üstesinden gelmeyi başarabildiğinde, bu sefer diğerlerinde bir hayal kırıklığı hissi doğar. Hatta biraz abartmak gerekirse, o kişiyi yine aynı talihsizlikte görmek ister insanoğlu. Sonra, farkında olmaksızın o kişiye karşı bir düşmanlık hissedilir.'' (Sayfa 48 - Burun)


''Ve bazen baştan çıkarılmaya direndiğimizde, farkında olmadan kaybeden biz olabiliriz.'' (Sayfa 149 - Tütün ve Şeytan)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Popüler Yayınlar