İlk Dünya Mektubum.

 

Sanırım en başından beri elimi kolumu bağlayan bendim. Benim gibi biri neden üzülsün veya bir noktaya takılsın ki; gerçekten bunu düşünüyorum. İlerle git işte. Her konuda böyle. Çok fazla takılıyorum ve artık bunu sevmiyorum. Evet, bence önceden bunu seviyordum. Bu yolla kendimi oyalamaktan zevk alıyordum. Ama artık almıyorum. Değiştim ve geliştim.

Aslında blogda da yeni bir yazı dizisi başlatacağımı enerjisi bommmmbastik bir yazıyla açıklamıştım. Ancak sonra... sonra ne oldu? Yine bir şey bir şey... Belki de bu bir şeyler nedeniyle sönüp giden enerjim beni duygusal boşluğa itiyor ve aslında içimde yer tutmayan veya artık yer tutmayan şeylere takılıyorum. 

Oysa gerçekten ferah bir zihnim var. Ben istediğim her şeyi yapabilirim biliyorum. Bu noktaya gelmem evet zordu, evet çok yalnızlık çektim, evet kalbimi kırık hissediyorum. Ama bir kalbin kırılmış olması kırıldığını gösterir, kırılır ve biter. Bir kerede. Kırılma sürecini uzatan kendimiz oluruz. Her yeni günde yeniden yeniden. Bunu neden yaparız? Ben değerli hissetmek için yapıyorum. Oysa artık değer algım değişti. İçim değişti, o halde dışımın da değişmesinin önünde hiçbir engel yok.

Sevdiğim bir işte çalışacağım ben. Her yeni günde neşeyle uyandığım, ne kadar çalışırsam çalışayım asla yorulmayacağım bir işte. Ben terminatör gibiyimdir. Gerçekten öyleyim! Tüketilmezsem, asla yorulmam. Yorgunluktan bile keyif alan bir manyağım yaaaaa, tanı beni sevgili okur.

Yeni insanlar tanımak istiyorum. Arkadaşlarımı çok sevdiğimi artık hepimiz anladık bence ahahahah. Hepsini, şu an hayatımda olan olmayan hepsini, çok ama çok sevdim. Çok eğlendim ve hep güzel vakit geçirdik. Hepsi değerli insanlardı. Bir yerde okudum; içimizde eskinin hatıralarını tutmak aslında sevgiden değil, duygusal bağımlılıktanmış. Öyle gerçekten, ben çok sevmek kaynaklı bağımlılıklara, çok eğilimliyim.

Çok sevmek demişken... Artık aşka hazırım biliyor musun sevgili okur? Tamam, hayatım biraz daha düzelince... Ama zaten yoldayken bulmaz mısın onu, işte öyle. O bence çok şanslı biri olacak, tıpkı benim de çok şanslı olacağım gibi. Ben bunlardan utanmıyorum, sıkılmıyorum. Gelecekten gelip bu yazımı bulsa bile korkmayacağım. Çünkü benim kalbim çok kırıldı. Bu nedenle onu sevdiğimi söylemekten asla asla asla utanmam. 

Seyahat etmek istiyorum. Artık bir zahmet ahahahah, yıllardır dilimde değil mi? İşte hep korkaklığımdan. Bir de araya hep başka şeyler girdi. Şu olunca bu olunca. Ne olunca? O zaman hiç durmayacağım. Belki sana dünya mektupları yazarım ne dersin? :)

Bir evcil hayvan sahipleneceğim. Şu an olmaz evet. Hep ertelemece ertelemece... Ama çok değil, biraz. Adını Bezelyecik koyacağımı hepimiz artık biliyoruz. Bu isme yıllar önce karar verdim. Aslında bir köpekti o ama sonra benim ruhumun bir kedininkine daha yakın olduğunu keşfettim. Bir dostuma, ''onun adı Aomame olacak ama telaffuzu zor kimse söyleyemez,'' demiştim, ''Aomame, Japonca Bezelye demek.'' O da bana, ''o zaman Bezelye koysana adını,'' demişti ahahahahah. :)

Artık kendimi yalnız hissetmiyorum. Bu his taze olsa da, işte büyüyecek. Zamanla büyümesine bile gerek kalmaz. Herkes bir ölçüde yalnızdır, yıllar önce iki farklı kişi bana bunu söylemişti. O zaman çok hüzünlü, değil mi? Ama ben yalnız değilim ve olmayacağım da, hem de hiç!

Artık kafaya hiçbir şeyi takmayacak; o çok sevdiğim ışık gibi, rüzgar gibi özgür olacağım.

Sevmekten de sevilmekten de asla ama asla korkmayacağım ve kaçmayacağım. Saklanmayacağım da. Kalbimi kendim asla kırmayacağım.

Yazmak istiyorum. Bir sürü şey. Hatta belki bir gün istediğim konularda araştırmalar da yaparım. Ben aslında hep, şşşşş, ''İlkay Hanım,'' olmak istedim. :) Ama korkulan bir İlkay Hanım değil veya basmakalıp bir İlkay Hanım. Ben, benzersiz bir İlkay Hanım olacağım. :)

Gelecekte bir gün, hala gençken şşşş, belki sevdiğim adamla birlikte kendi güzel evimde veya sevdiğim işimde kendi odamda, çalışma yerimde veya neyse ne işte :) orada bir yerde, sana yazacağım. Nihayet çok mutlu olduğumu bir mutluluk yazısı yazmadan yazacağım.


Not: Yeni yazı dizisi fikrim de şöyle... arada kaynamış :) Belli temalarda aylık veya iki haftada bir üstüne çalışılmış yazılar yazmayı düşünüyorum. Ama hemen başlayamam, belki ağustos belki hatta eylül-ekime kadar yolu var... Bu nedenle şimdiden açıklamak da istememiştim ama gerçekten hevesli bir duyuru yazısı yazıyordum yarım kalmıştı, sonra o yazıya devam edeyim dedim ama o heves bana çok komik geldi. Belki de değildi, muhtemelen değildi ama yazı dizisi fikrim bile ''planlıyken'' öyle bir anda parlayan bir duyuru yazmak saçma gelmişti. Artık günlük yazmak istemiyorum sanırım. Aslında istiyorum ama bu da bende bağımlılık ve duygusal boşluğumu doldurma çabasına dönüştü. Ben artık elle tutulur şeyler yapmak ve kendimi somut olarak geliştirmek istiyorum.

Ha yani bence günlük tarzdaki yazılarım da bazen aşırı gıyyygıııyy :) olmakla birlikte güzel olabiliyorlar ama bilemiyorum. Yine dolarsam yazarım (yarın yazdı :). Ama artık yazmak istemiyorum. Daha doğrusu, başka şeyler yazmak istiyorum. Bu fikri bulduğumda çok heyecanlanmıştım. Aslında yapay zekayla birlikte bulmuştuk :). Bazen bazı yazılarım üstüne kendisiyle konuşuyordum çünkü sen benim yazılarımı okumaya yetişemeyebiliyorsun haklı olarak sevgili okur ne yapalım... :) Neyse, ona acaba (örneğin) çocuk edebiyatı veya ana dili alanı gibi alanım olan konularda da blog mu yazsam demiştim. O da bana ''aaa çok iyi olur hatta yazılarında genel olarak işlediğin temalarda da yazabilirsin'' demişti (böyle demedi ama lafı buna getirdi). Öhöm neyse, sonra bu da bana aaaaa aydınlanması yaşattı ve mutlu hissettim. Bu pırıltıyı aylar yıllar önce bana tez konusu bulan danışmanımın yüzünde görmüştüm. Ah, o tez kabuslarıma giriyor! :) Gerçekten kendimi çok çok ÇOK ezik hissediyorum ÇOK. Bu konu bana kendimi çok... çok, kendime hakaret de etmeyim de işte çok, hah, ''saf'' hissettiriyor sevgili okur. Yani haklı nedenlerim vardı ve fiziksel olarak (artık psikolojik olmasını geçtim yani) tükenmiştim ondan bıraktım ve bırakmama pişman değilim ama sanki... ne bileyim. Bu olayı ancak beş yıl sonra anlatabilirim çünkü çok yeni. :) Aslında artık o kadar yeni de değil... Neyse fazla mı kafamın içine girdin ne yaptın tamam neyse. :)

Bu nedenle yazmasam mı diyordum. İleride (artık çıkmaz ayın son çarşambası falana kaldı herhalde) yeniden bir yüksek lisans programı kazanırsam yazarım, özgün fikrim kalsın diyordum. Ama yapay zeka bana ''İlkaycığım, o zamana kadar kendini geliştirirsin, hem zaten sadece okumalarını günlük özgün dilinle açıklayacaksın'' dedi (böyle demedi lafı buna getirdi). Ben de tamam o zaman! dedim ama bu da mı bommmmboşşş iş sence? :(

Sana çok değer verdiğimi biliyorsun sevgili okur. Yine de... O heyecanlı duyuru yazım içimdeki bir kara deliğe kaçtı ve işte yine bir çeşit ezikl-

Hayır. Ben artık önüme bakıyorum bi' kere. Evet. Neyse sonra bir ara yine konuşuruz (umarım).


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.


Kediler gibi sevmek.


Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış.

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

(12.02.26)


Her Çocuğun Bir Yıldızı Var, Mustafa Ruhi Şirin,
Çizer: Serap Deliorman


Başını kaldır.

 

Üniversitede aldığım bazı dersleri özlüyorum. Çok iyi, aşırı ufuk açıcı veya beni devasa heyecanlandırdıkları için değil (tamam bazıları öyleydi, gerçekten heyecanlanmıştım); bunları bekleyerek onları kaçırdığım için. Yaşamak için istiyorum. Başımı kaldırmak ve yaşamak için. Ancak aynı deneyimi aynı şekilde ikinci kez yaşayamazsın.

Bazen benzer deneyimler yaşayabiliriz. Örneğin yeniden aynı bölümü okuyacak olsaydım bile, aynı kişileri aynı yerde bulamazdım. Aynı kişileri aynı yerde bulacak olsaydım bile, ki en çok imkansız olan da budur, aynı bölümü tekrar okuyamazdım. Evet, zaten bu gereksiz olurdu. 

Tek çözüm yolu, zamanı geri almak mı? O zaman, bu gerçekleştiğinde hafızam yerinde mi kalmalı? Böyle olursa, başımı kaldırır mıydım? Böyle olursa, bu sefer diğer her şey, kişiler ve mekan ve hatta zaman aynı kalırsa... benim farklı biri olmam veya farklı tepkiler veren biri olmam diğer her şeyi zaten bambaşka bir şey yapmaz mıydı? Deneyim, aynı deneyim olmazdı; bu nedenle ben de aynı ben... 

Amaç o ya!

Hafızamı silsek, zamanı geriye akıtıp hafızamı da en başa çeksek... Yine ben, o zamanki ben olur muyum peki? Sezgilerim, bana gelecekten gelen duyularımın beklentilerini mi fısıldar? O halde yine, evet bu sefer de, deneyim değişir mi?

Hangisi daha iyi olurdu?

Üniversitenin ikinci yılının başında kurduğum bir cümlem vardı. Üniversitenin tadının en çok ikinci ve üçüncü yıllarında çıkabileceğini söylemiştim. Sonra pandemi çıktı. :) Bu gerçek bana burukluk vermiyor hayır. Çünkü pandemi çıkmasaydı da ben, kafamı kaldıracak mıydım ki?

Bilmiyorum ve hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Bunu bilmeme gerek yok. Sadece bazı dersleri anımsıyorum işte. O yıllarda bana sıkıcı gelen ama şimdi... Şimdi ne? Bunu aslında biliyorum. Şimdi nasıl geldiğini bilsem de, sana nasıl tarif etmeliyim?

Başını kaldır gitsin.

Anlatsam o ana gidebilir miyiz? Ben gidebiliyorum ama sen, sen benimle gelebilir misin sevgili okur? 

Aslında genel olarak sevdiğim dersleri aldım. O sayılı güzel üniversite günlerimde. İlk bir buçuk yıl ve işte belli belirsiz son buruk yıl.

Yine de başımı kaldırmazdım.

Deneyim aynı deneyim olacaktı ama belki eğlenirdim. Belki başımı kaldırırdım ve sıkıcı bir dersteki eğlenceli detayları görürdüm. Aslında biliyor musun, ben hep görürdüm. Sanırım çevrem bu yönümü seviyordu. Başımı kaldırdığım anlardaki beni.

Sen beni burada (hep) öyle gördün.

Kendime yüklenmemeliyim tabii. Boşuna başım önümde değildi ya canım! Evet mırın kırın. Ama, gerçek. 

Yine de bu yazının konusu değil.

Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Sanırım yine en çok benim sevdiklerimden birisi. Onunla hep ortak dersler alırdık. Ortak ödevler yapardık. Ortak konulardan konuşurduk. Onunla öylece tanışmıştık. Aynı bölümde ve hatta sınıfta olsak da, tanışmamız öylece olmuştu. O bana lise arkadaşlarımı anımsatırdı. Kendi kelimeleri olmasını severdim. Kendi hisleri olmasını sevmiştim. Bana kendini göstermesini, en çok bunu sevmiştim.

Çünkü böyle(ce) arkadaş olursun.

Peki ben ona kendimi ne kadar göstermiştim? Bence o bugün beni hiç tanımıyor. Yoksa tanıyor mu? Benim bu konuda algım kapalıdır. Kimin beni ne kadar tanıdığını anlayamam. Tanımasını çok isterim.

İster miydim?

Tanır tabi, tanımaz olur mu tanır... Ama İlkay'ı tanır. Mesela sen, evet sen, senin beni tanıdığına eminim.

O yüzden bloğuma tüm kalbimi açıyorum. Başımı kaldırıyorum.

Sevdiğim birkaç ders vardı. Bence yine genel olarak sıkıcıydı. Ben olsam nasıl işlerdim bilmesem de... Belki de beklentimden. Yine de bazı anlar vardı; başım önümdeyken bile görebildiğim anlar. Bazı anları tek başıma göremezdim tabi. Başın önündeyken hareket alanın da, işitme alanın da sınırlı olur. Yine de...

Hissetme alanım genişti.

Şimdi geçmişe dönsem, tüm hafızamı kaybetmiş olsam bile, başımı kaldıracağımı bildiğim çok net bir an var. Çünkü o anda gülmek istemiştim.

Neden gülmemiştim?

Keşke gülseydim. Biraz bile olsa, azıcık bile... tebessüm etseydim.

Bir pişmanlık itirafı(mmmmm).

Yine de önemi yok. İnsan önüne bakmalı, içinde bile. Sadece bazen anımsıyorum. 

Keşke anımsamasam.




Kilit kırıldı mı?

 

Ben hep bedenimden kopuk olduğumu sanmıştım; oysa belki de kopuk olduğumu sandığım şey, ruhumdu. Yıllar evvel içimdeki bir yanı, buna tam olarak ne demeli emin değilim ve hatta belki de bilmiyorum, kilitlemiştim. Kimsenin ulaşamayacağı, hayali bir yer. Bu anı hatırlıyorum ne garip. Farklı zamanlarda bir mühür gibi yenilediğim bu anı hatırlıyorum.

Belki de hatırlamak, ilaçtır. Bu saçma fikrin panzehridir. En son hatırladığım anın üstünden yıllar geçti. O zamanki çabamı anlayabilirim. Ondan öncekini de ve hatta ondan öncekini. Böyle kaç tane var? Bilmiyorum. Hatırladığım sadece belli anlar. Özellikle iki ve belki üç an. Sonuncusu zihnimde net. Kendi kendime verdiğim o saçma söz. Bir ders çalışma anında niye içsesim bana bunu fısıldadı? 

Burnum kaşınıyor. Belki de en başta buna odaklanmalıydım. Bedenin küçük tepkileri. 

Ne kadar çok yer görürsen, o kadar çok şey hissedersin; ne kadar çok şey hissedersen... O kadar çok adım atarsın.

Çok adım atmak istiyorum. Kalbim bu dünyaya bence bu istekle geldi. Sonsuz bir istek; tüm evreni bile kaplayabilir. Oysa ben ne yaptım, o isteği kilitledim. Bir mühür gibi, defalar defalar defalarca.

O istek nasıl açılır? Son kilitlemem bunun üzerine olan bir saçmalıktı. Belki de değil miydi? İstek ve sözler saçmalık olabilir ama yine de... Bunda gerçek olan ne? Bunda inandığım şey ne, neydi?

Ruhumun bedenimden kopuk olduğu gerçeği.

Bedenim ruhumdan değil, ruhum bedenimden kopukmuş. Bunu anlayamamış olmam anlaşılır bir şey mi? Belki anladın, belki anlamadın ama ben, ikisinin arasında devasa bir fark görüyorum. Belki de ilk seferde bedenim ruhumdan kopuktu ama sonra... Bu benim için bir şoktu. Yavaş bir şok. 

Bu nedenle bu şoku sindirebildiğimi fark ediyorum. Kendimi koruduğumu veya şokun beni kendimden koruduğunu da olabilir. Yavaş yavaş, zamanı kucaklayan bir kavrayış ancak hala kilitlemelerime bir anahtar değil. 

Kilidime değil; ortada bir kilit göremiyorum. Belki de asıl kilit, kilitlemelerimdi.

Nasıl bir ruhum olabilir? Ruhumun yapısında neler olabilir? Bir ruh nasıl görünür? Akışkan mıdır acaba ve\ veya saydam? Benim gibi mi görünür, beni oluşturan ben gibi mi?

Ruhu ilk kez ne zaman anmaya başlamıştım? 

Onu ilk kez ne zaman hissetmiştim?

Kilitlediğim o muydu? Değildi, bunu ruhum biliyor olmalı. Peki bedenim, bedenimin bildikleri ne?

Bedenim sadece adımları arzuluyor, onları özlüyor ve bana yalvarıyor. Bana yalvarıyor, yalvarıyor, yalva-

Ruhum, beni bir yıldızın soğukluğuyla izliyor. 

Ben, ikisinin bir parçasıyım. Ben bir parçaysam...

Açıklama yapmamayı seviyorum. Bu, bir parçanın getirdiği özgürlük alanı mı?

Bir parça genişleyebilir mi, bir parça yok olabilir mi? 

Benim parçam, benim kararsız parçam. Yok oluş. Hayır, kilitleniş. Ben neyi kilitlemiştim?

Ruhum korkmuş muydu? Hayır ruh korkmaz orası öyle de... Neyi umduğumu bilsem de, bildiğim şeyi ummadığımı hep biliyordum. Yine de istiyordum. Ben neyi istiyordum? Veya ben neyi istemiştim?

Ruhum ateşi, bedenim toprağı istedi. İkisinin yapısı, baskın yapısı bu diye mi? Ve hava. Hepsini kuşatan hava. Düşünceler, düşünceler, düşünceler.

Fikirler. Kilidim de, kilitleyişim de, kilitlediğim de; bu muydu?

Oysa kilit açılalı çok oldu. O kadar çok oldu ki... Belki de bunu fark etmek en büyük korkumdu. Yoksa, kilidin açılmasını mı kilitlemiştim? Evet öyleydi! Gerçekten öyleydi. Ben, kilidin açılmasını kilitlemiştim!

Sonra da, açılan o kapıyı, ardına kadar açılan o kapıyı defalarca geri ittirmeye mi çalışmıştım? Ne ile? Fikirler, fikirler, fikirler.

Ruhumdan o kadar kopuğum- kopuktum ki. Bir insan ruhundan nasıl kopar? İhanet. Bu bir ihanet ve ben bununla yüzleşmekten korktum. (Korktuklarımdan biri.)

Hala korkuyorum, bu sefer ruhumu mu kilitliyorum? (Ruh kilitlenmez.)

Sen kilitlenirsin.

Hep ruhtan bahsettim. Hep ruhtan en çok ondan. 

Hep onu gördüm, büyük bir hüsranla. Başkalarına ışık veren bu yanım, beni derin bir hüzne boğdu. Neden, neden böyleydi; bilmi- Bilmiyorum. Belki de kilitli olduğumdan. Evet bundan. Yine de...

Korkumdan.

İnsan kendisinde ne eksikse onu anar belki de. Bir ismi anar. Anar, anar. O ismi, anlamını kaybedene kadar anar.

(Ruh nedir?)

Bedenimden de kopuktum. Kilit nedeniyle mi? Ne zaman koptum? Işıklı çocuk bedenimle değil. Buna inanmam. Fotoğraflarım nasıl izin verebilir! Ne zaman, ne zaman... Ne zaman!?

(Ne zaman?)...

Şimdi, bir önceki an, geçen yıl, beş yıl ev- Ne fark eder? Ancak şimdi değil, biliyorsun. Şimdi bedenimde olmasam, ruhumu göremezdim.

Ruhumdan ne zaman kopmuştum? Belki de doğduğumda. Evet olabilir. 

Tüm hayatım ruhları keşf- Ruhları seve- 

(Ruhumu unutarak geçti.)

Bir ışık veya katı bir beden. Hepsi ben değil miy(d)im?

Sevgi miydi? Sevgi, değer, varlık, bilinç; hepsi ve döngüsel. Böyle sanmıştım. Dua ederken, ağlarken, unuturken ve umut ederken.

Aslında hissetmiştim. Bedenimi de, bedenimdeki... Ben asıl bedenimdeki ruhumu hissedememiştim. İşte eksikliğim bundandır-

Belki de kilit de buydu: Eksiklik inancı.

(''Sen eksik değilsin.'')

Oturmak ve oturduğum yerden bir yazı yazmak. Saçma olmasa da... 

Bedenim adımlar atmak istiyor. Bedenimdeki ruhum, adımlar adımlar adımlar... 

Kilit kırıldı mı?



Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltıyı çok sevmiştim.

 

Hayatım boyunca imrendiğim tek bir kişi oldu. Kıskançlık gibi değil, hırs yapmak gibi değil. Özenmek gibi bile değil. Belki ilham gibi. Seçtiği yol nedeniyle değil. İlerlediği yaşantı nedeniyle değil. Atmosferimi kaplayan bir rüzgarın aniden hızlandığı esinti anları gibi; benim için bir hatırlatıcı.

Onun çok kararlı biri olduğunu görmüştüm. Acaba bir başkası onda bunu görmüş müydü emin değilim. Belki de o zaman değilse bile şimdi görüyordur. O kadar net ve kararlıydı ki, hiçbir şeyden olmasa bile bundan etkilendim. Bir şeyi çok istemesinden çok etkilenmişim, bunu o zaman anlamış mıydım... Anlamıştım, aslında evet, o zaman bile anlamıştım. İlginçtir, ona sessiz bir inançla inanmıştım.

Şunu hiç düşünmememe hayret ettiğim zamanlar oldu; ben kendime neden bu kadar içimden inanmamıştım acaba diye. Çok üstünde durmadım, duramadım. Belki de bu bana çok acı verdiğinden, şimdi bile.

Ben sanırım onun en çok da bir şeyi çok sevmesini, tutkuyla sevmesini sevmiştim. Pırıltılar. Yaşama bakışındaki pırıltılar. Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltı.

Herkesin hayata bakışında farklı bir ton parlar. Bazısı canlı, bazısı mat; bazısı allı pullu, bazısı desensiz. Bazısı en uzaktan görünür, dünyanın en bucağından bile görünebilecek denli parlak parlar. Öyle merakla bakarlar ki o insanlar hayata, hiçbir şeyi olmasa o parlaklığı görürsünüz. Bir şeyi o kadar çok isterler ki...İstedikleri nedir? O şey mi, o şeyi yapan kendileri mi? O şeyi yapma ihtimalleri mi, o şeyi yaptıktan sonraki hayatları mı?

Yoksa hepsinin toplamındaki değişen yaşantı veya benlikleri mi?

Umut mu? Yarınlara inanmaya dair güçlü bağları mıdır onları bu denli parlak kılan?

Bazı insanlar iyi yaşam şartları, sosyal onay, belki prestij; maddi manevi hedef ve kabullere uyum... Bunları da önemseyerek bir şeyi çok isterler, her insanın bir motivasyonu olmalıdır sonuçta evet. Ama bana öyle geliyor ki bu kararlı insanlar, gerçekten parlak bir pırıltıyla karar vermiş olan insanlar, daha farklı oluyorlar. Ya da benim hayatım boyunca en büyük yaram bu olduğu için ben bu insanlara elimde olmadan hayran oluyorum.

Bu insanların sayıları az. Her insan bir şeyi isteyebilir, her insanın kendi pırıltıları olabilir; ancak pek az insan bunu söyleyebilecek, çok daha azı gösterebilecek, o saf parlaklıkla yaşayacak cesarettedir.

Aslında benim de gözlerimi parlatan şeyler var, hep oldu. Ben mi kararsızdım, sürdürülebilirliğimi sağlayacağım ortamdan mı uzaktım? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, içimdeki bir şeyin içinde şekillenemeyen bu parlak ateşi görebildiğim kararlı insanlarda hayattaki pek çok şeyden daha fazla ilham alınacak özellikler gördüğümdür.

Neden bilmiyorum, bunu da bilmiyorum, bugün bu gerçekten kalbimi kırdı. Bu kadar saf bir kabulün, içinde tek karartının olmadığı bu kabulümün ve ilhamın kalbime bu kadar kırılmış hissettirmesi bana bu yazıyı yazdırdı. Yazarken bir noktada kendime haksızlık yaptığımı düşünsem de, o halde neden kırgınım?


Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak.

 

Mekanların ruhu olduğuna inanıyorum. Bu sefer hissediyorum veya düşünüyorum demedim dikkatinizi çekerim. Bence bu seferki kabulüm inanç temelli oluşan bir isteğim. Evet isteğim.

Bazen uzun zaman önce gittiğiniz bir yerin hatırasını, anların oluşturduğu zaman kapsülüyle yanınızda taşırsınız. Bu kapsül sizin o anlar dizgesine dönüşmüş anımsamalarınızın bir gelecek vaadini beraberinde getirir. Bir mekanın ruhuna dair izlenimlerimizi hep içimizdeki bir beklenti haliyle başka mekanların izlerinde ararız. Bilincimizin fark edemeyeceği denli hızlı gerçekleşen bu arama eylemi de bizlere kendini, içimizde halihazırda var olan kabullendiğimiz hislerimizin yeni mekana aktarımıyla gösterir.

Elbette bazı mekanların kendine has yoğun bir enerjisi var. İnsanları, belki hayvan ve bitkileri, ikincil üçüncül varlıkları (müzik, resim, fotoğraf, eşyalar vs) ve bunların kendine has yerleşimiyle (dekorasyon :), bir iklim oluşur. O mekan kendi canlı doğasını üretmeye başlar. Bizler de bu akışı sezinler ve belki onu kendi algı doğamızca isimlendiririz. Mekanın içindeki akış canlıdır; içerisinde halihazırda devam eden yaşanmışlıklar bütününü barındırır. Bizim içsel iklimimiz de süreğendir; eskinin mekanlarının beklentisiyle üst üste binmiş bir kabuller zincirini oluşturur. Yeni mekanı bu iki canlı akışın uyumuyla yaşarız, özleriz, bekleriz, hasret gidermeyi umarız, hasret gideririz ve yeni anı ve beklentiler toplarız.

Bazı mekanlar bana bazı şarkıları; bazı mekanlar bazı fotoğrafları; bazı mekanlar bazı buruşturulmuş kağıtları anımsatır. Bazı mekanlar yeşil bir göğü; bazı mekanlar ışıklı kabartıları; bazı mekanlar bir başın kıvrılabileceği oyuğu anımsatır. Bazı mekanlar şen bir kahkahayı; bazı mekanlar anımsanamayacak denli uzak bir günü; bazı mekanlarsa nostaljinin büyüsünü fısıldar. Her ne olursa olsun tüm bu anımsanmış fısıltı ve görüntüler, benim beklentilerimin ürünüdür. Vaktiyle içimde yer edinmiş durgun veya hareketli veya sadece hisli zamanların bir bekleme anı: Aynı yere bir daha gidebilir miyim ki?

Aynı mekan bile çoğu zaman aynı mekan olmayabilir. Bunu bazen hüzünlü bir yerden, bazen omuz silken bir yerden; bazen ve en sevdiğimse, yeni bir yeri keşfedercesine acaba diyen bir yerden karşılayabiliriz.

Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Yeşilliklerle dolu o kocamaaannn alanı çok özlüyorum. Kolayca bulunabilecek o yeri, neden huzur bulmayı umduğum anların göğüne yerleştiriyorum? Böylece dünyanın en sakin, en serin, en benim, en bizim, en kavuşmalı, en uzakta kalmış, en anlaşılmamış, en noktalanmış ve bir daha noktalanmış ve bir daha noktalanmış... böylece bir devamlılıkla yeniden başka bir şekilde görebileceğime inandığım, yeniden görebileceğime inandığım, en baştan ve yeni yerleri görebileceğimi bildiğim içimdeki uykudaki umudumu besleyen en güçlü yer olduğu için mi? Muhtemelen.

Açık alanları hep daha çok seviyorum. Şık mekanları, tarihi yapıları, sanatsal-entelektüel izlerin dokusunu da seviyorum. Ama ben en çok maviyi, yeşili, buharlaşmış sarıyı ve uzak gümüşi noktaları görmeyi seviyorum. Böyle mekanları nasıl betimlersiniz? Doğa sevgisi ve takdirinin ötesinde, içinizdeki özleme, ferahlama özlemine, yakın bir yerden titreşen bu mekanların izlerini, belki de ruhunuzda ve bedeninizde yansıdığı izlerini, nasıl tarif edebilirsiniz? Müzikle.

Son günlerde dinlediğim müzikler, son günlerde dinlerken bu mekanların titreşimini hissettiğim müzikler, beni düşündürdü. O müzikleri dinlerken hissettiğim hissin ne olabileceğini de, biraz buruk algıladığım bu ''sebepsiz'' hislerin sebebini de anlayamamıştım. Elim daha farklı parçalara gittiğinde bile, bir şekilde bu buruk ama huzurlu bir burukluğu, belki de güvenli olmasının getirdiği huzurun burukluğunu hissettiğim parçaları daha neşeli, daha gamsız, belki daha sert, belki daha kuralsız parçalarla değiştirmek istiyordum. Yine de bir şekilde bu müzikleri, bahsettiğim beklentili açık veya kapalı, eşyalı veya eşyasız, insanlı veya insansız mekanları hissetmek için dinlediğimi fark ettim.

Bu durum anıları sorgulamak veya hayaller kurmaktan farklıydı. Bu, beklemekti. Evet, bu hissin adı buydu: Beklemek. Gelecekteki bir günü değil; belki de o mekanları hissedebilecek kendimi beklememi sağlıyordu bu parçalar. İnsan bir mekana kendini götürmeden gidebilir mi? Bunu yaparsa ne olur; ne kaybeder, ne kazanır?

Bu, hissetmekten de yaşamaktan da farklı olsa gerek. Bu, yine, kabullerle ilgili olmalı. Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak. İnsan kendini kendi içinde değilken arayabilir mi? O halde kimi bulur, o halde arayan kimdir?

Beklentili bir geçmişin izinde, beklentisiz bir geleceği izledim. Ne yorucu bir bekleyiş, değil mi? Oysa tüm mekanlar da beni, bizi, bekliyor değil mi sevgili okur? Mekanlar beklerken yaşıyorlar. Yaşamları, bekleyişin beklentilerini değil, bekleyişin sürekliliğini taşıyor. Mekanlar, yaşamın akışında yeniden yeniden oluşuyor. Seninle, benimle, bizimle, bizlerle ve bekleyişlerle.

İçimden süzülen bir renk var. Bu, hangi mekana vuruyor bilemiyorum. O mekanın bana ne getirebileceğini de. Belki de yaşam tüm beklemelerimizin duraklarından oluşan mekanlar toplamıdır. Tam olarak böyle olmasa da... buna benzer, biliyorsun. Tüm o duraklar bize uçsuz bucaksız bir genişlik sunabilir ancak belki de o duraklara gitmek için de beklediğimiz şeyler, yeni şeyler ve daima oluşan yenimsi şeyler olabilir. Bu bir yanılgı. Bunu bilsek de... 

Bana öyle geliyor ki, mekanlar canlı varlıklardır ve herkese açıktır. Ziyaretçilerini bekleyen hayat sahneleri. Bu sahneler insanların bekleyişlerini, insanlar bu mekanların ruhlarını oluşturur; gibi görünüyor.


Mini Müzik Listesi

Prayer (cover by AiKatamari)

The Sheltering Sky Theme · Ryuichi Sakamoto

Ryuichi Sakamoto - The Sheltering Sky (piyano)

Leanin (Slowed) · CorMill

Lana Del Rey - High By The Beach (Instrumental)

Lana Del Rey - Carmen (Instrumental)

Ryuichi Sakamoto - Thousand Knives (Cover)


Fotoğrafın sadece bir izlenimi anımsatmasını seviyorum.
Bir izlenimden oluşabilecek onlarca mekan ve sahne bulabiliriz,
aynı olsa da olmasa da.


Ayçiçekleri gibi sevmek.


Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.

(08.03.26) 


Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


İsimlerin taşıdıkları izler.

 

Çok güzel bir kitaba başladım - evet çarpraz okuma yapıyorum- Tomris Uyar'dan Gecegezen Kızlar. Çok güzel bir kitabı okuyacağımı daha kitabın ilk sayfalarından anladığımda içimde, içime yayılan duru bir heyecan hissediyorum. Bu heyecan, bir kitabı ortaladıktan veya bitirdikten sonra gelen ''ne iyi kitaptı'' farkındalığının verdiği tatminden farklı bir his taşıyor. Bu heyecan öyle bir heyecan ki, hani biriyle tanışırsınız ve daha ilk anda adını koyamadığınız bir şekilde o kişinin içinizdeki bir parçayla yapboz uyumu gibi iç içe geçtiğini ancak uzay zamandaki doğrusal algımızda ancak o an bir araya geldiğinizi hissedersiniz... böyle bir romantizmin yüklediği, yine de içinizin derinliklerinde bildiğiniz ve bu nedenle abartılı değil, kendi olan bir heyecan. İşte bu kitabın daha yazarının önsözünü okurken bile böyle hissettim.

Bu hissimde pek tabii önümüzdeki süreçte okumayı planladığım, hatta Gecegezen Kızlar'dan önce onu okumayı düşündüğüm ancak yine tesadüfi gibi görünen ama mükemmel bir öncelik sonralık ardılını oluşturacak seçimimle o diğer kitabı sonraya bırakmamın da etkisi var. Bahsettiğim diğer kitap, Pavol Dobsinsky'nin derlediği Slovak Halk Hikayeleri. Bu kitabı kütüphanenin kapanmasına az bir vakit kalmışken hızlıca göz attığım kitap raflarında keşfettim. Sanırım benden önce ödünç alıp okuyan ikinci biri olmamış. Uzun zamandır bir derleme okumamıştım. Derlemeler (masal ve halk hikayesi derlemeleri) içerisinde yaşanmışlık veya yaşanabilirlik izleri taşıyan anlatılar oldukları için beni hep daha bir farklı heyecanlandırırlar. Ne çok çeşitte heyecan türü var değil mi? Gecegezen Kızlar'ın önsözünde de Tomris Uyar okurlarına halk masallarının karakterlerinin akışkan yaşamımızdaki insan karşılıklarını sorgulatmış.

Gecegezen Kızlar'ı okurken seninle veya bir başkasıyla konuşma dürtümle savaş verdim. Önce öyküleri okuyacağım, dedim kendi kendime. Önce bir öyküyü okuyacak, sonra ara vereceğim ancak kitap bitmeden onu kimseye anlatmayacağım. Bu heyecanı içimde kendime mi bastırmalıyım, yoksa dışımdaki dünyayla mı paylaşmalıyım? Görünen o ki ben ikincisini seçtim. Bir kez daha. Bunun en önemli nedeni tabi ki paylaşma tutkum değildi. Bunun nedeni, bu heyecanı yarınlarıma da uzatmak isteğimdi. Bir heyecanı içimizde tutmanın da pek çok faydası vardır. Özellikle de tamamlanmamış, içerisinde beklenti barındıran heyecanlar bence de paylaşılmamalıdır. Böyle heyecanlar kolaylıkla ürküp kaçabilir, başkalarının heyecansızlıklarından etkilenebilirler. Öte yandan benim bu kitaptan içime çektiğim heyecan, kitabın kendisiyle ilgili diye düşünüyorum. Kitapla benim şu anlık enerji alanım birbiriyle iç içe geçti. Bu da bizi, ''biz'' yaptı. Böylece kitabın anlatısı ile benim alma alanım uyumlandı ve ben de içimde büyüyen bir hissetme alanına sahip oldum. Kitapla birlikte oluşturduğumuz bu alana da, işte, ''heyecan'' dedim. Duru bir heyecan.

Kitabı sana anlatma sebebim çok komik. Kitabın ilk öyküsünün bir karakteri olmasa da, adı geçen isimlerden biri de Bülent'ti. Yazarın bir önceki okuduğum Güzel Yazı Defteri isimli kitabında da aynı isimli bir karakter daha vardı. Yazar bu ismi kullanmayı seviyor diye hissettim. Bu his de bana bu ismi sorgulattı. Zihnimde Bülent isimli bir bebek veya küçük bir çocuk canlandıramadım. Sanki Bülent ismi yalnızca artık kocaman olmuş çocuklara, koca koca adamlara has gibi geldi. Belki de Bülent ismini hep hatır gönül için bir aile büyüğünün adını yaşatmak adına bebeklerine koyuyordu aileler ve böylece Bülent isimli insanlar bu isimle bebekliklerini, çocukluklarını ve nihayet bu ismin ağırlığına denk düşecek yetişkinliklerini yaşıyorlardı. Bülent ismi insana nasıl bir karakter yüklerdi? Siyasetle ilgilenen bir amca veya ıssız adam olmasına bir yudum kalmış genç bir adam... Bilmiyordum. Bülent, sanki fazla... fazla, orta yaşlı ismiydi. Fazla oturmuş bir hayatın ismi. 

İsimler bence izler taşırlar. Bu bakımdan bir şeye isim vermek de, bir şeyin ismini düşünmek de kıymetlidir diye düşünüyorum. Belki de isimler üzerine düşünen zihnim bu Bülent ismini gördüğü anda bana, bilincime, ''işte bu! ben de bundan bahsediyordum'' deme imkanı buldu. Bazen bazı düşüncelerimiz ancak yaşantılarımız veya böyle küçük denk gelmelerimiz sonrasında bilincimizle irtibat kurma imkanı buluyor.

Belki de günümüzde artık Bülent Can'lar veya Bülent Mert'ler falan vardır. Böyle isimleri de hep tuhaf bulurum. Çocuğa kullanmayı sevmeyebileceğini düşündüğümüz bir ismi neden bile bile verelim? Dümdüz Bülent ismini bir çocuğa vermek çok daha net bir duruş olurdu. Ya da farklı bir isim seçilebilirdi. Bir çocuğun oyunbazlığına veya bir yaşamın zamansızlığıyla uyumlu bir isim. Belki Bülent ismi de böyle bir isimdir bilmiyorum. Benim aklımdaki Bülent -dediğim gibi- milletvekili seçimlerine katılan veya kaçırdığı yaşamını ve özellikle aşkları kimseye itiraf etmeden deniz kenarında içli içli düşünen yine de asla akıllanmayan iki adamdan öteye gidemiyor. Belki de ailesine baş kaldırarak ''Bülent biraz böyledir'' cümlesini herkese ezberletmiş deli dolu bir genç adamdır Bülent, kim bilir... Sence nasıl biridir Bülent ismini taşıyan o bebek, o çocuk, o genç, o yetişkin, o yaşlı adam? Nasıl biridir hayatın içindeki Bülent? Bir eş, bir baba, bir meslekten bir işten bir çalışan, boş gezenin boş kalfası veya isim yapmış 'önemli' biri? Bir insan olarak kimdir Bülent; neleri sever, neleri giyer, neleri yer-içer? Neyden korkar, nasıl aşık olur, nasıl üzülür... Nedir Bülent'in gerçeği; insan olan, insan olarak Bülent'in gerçeği?

Bir kızım olursa adını hep Nisan koymak isterdim. Belki de nisan ayının ruhunu kalbimde hissettiğim için. Ancak, belki de tam da bu nedenle, ben her nisanda içimi dönüştüren bazen olaylı bazen olaysız farkındalıklar yaşadım. İçim, yıkıldı. Sonra yeniden var oldu. Bu ayın bana getirdikleri, doğumdu. İçimden doğan yeni kabuller. Bu anlamı yüklediğim bir ayın kodunu, ismini, çocuğuma verirsem (kendi annemle olan bağımı da düşündüğümde) ya aramızda dönüştürücü bir etki olursa diye korktum. Müstakbel babasına sorma gereği bile duymadan bu ismi olmayan kızıma verdim, sonra bu kararımdan caydım. Bence isimler bir insanın tüm varlığının sıkıştırıldığı bir kod. O isimle çağrıldığı tüm o deneyim anlarının ruhunu içine yüklenmiş bir şifre belki de.

Ben kendi ismimi çok seviyorum. Her detayını seviyorum hem de. Ancak, sözgelimi, bir Orta Dünya varlığı olsaydım adım ne olabilirdi veya Neptün'deki olası bir yaşantımda adım ne olurdu diye de düşünen bir merakım var. Sadece anlam değil -fark ettiysen Bülent isminin bile sözlük anlamına hiç değinmedim, belki de mükemmel bir anlamı vardır bilmiyorum- ismin sesletimi ve kişilerde yarattığı çağrışımlarla ilgileniyorum. Acaba benim ismim neyi çağrıştırıyor, sanırım bunu merak ediyorum.


Gecegezen Kızlar, Tomris Uyar


Persephone'nun Doğuşu.


Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. En azından dürüst ve sözünün eri diyelim... Ona güvenebilirsiniz! (Öhömmm, sanırım. Yine de gerçeğin ardındaki olası bir manipülasyona dikkat edin, Olimposlular'a güven olmaz; benden uyarısı). Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.

(12.03.26)


Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell.


Yazmak.

 

Bazı eski öykülerimi okudum. Ele avuca sığan öykülerimi. Zaten sayıları çok az. Hele tam olanlar... daha da az. Onları ''tam'' yapan nedir? Bir noktadan bir noktaya ulaşmaları değil mi? Bu nedenle tamlar ve bu nedenle de başkalarından ilham alarak var olduklarını görebiliyorum.

İçlerinden birini üstten üstten okudum. Tamamını okumaya şu an onu yazan benim bile sabrım yok. Onu ancak parçalayıp yeniden bir araya getirip sonra belki bir kez daha parçaladıktan sonra görmeye katlanabilirim. O zaman bile eksiklikleri olacağını düşünebilirim. Ancak her ne olursa olsun, şu anki halinden çok daha benim kalemimden çıktığını beni geçelim, sen bile görebilirsin.

İtiraf etmek gerekirse önceden bir tarzım yoktu. Belki de vardı ama içimde uykudaydı. İçimde uykuda olan ne çok şey varmış. Belki de kabullenilmek istiyordum. İnsanların yazıyorum deyince anladıkları şeyi onlara vermek mi? Bu değilse o zaman neden öyle yazdım?

Belki de bilmediğimden. Nasıl yazabileceğimi bilmediğimden.

Ben nasıl yazabilirim, bunu hiç düşünmedim ne garip. Hemen hemen her şeyi düşünebilecek olan ben bunu hiç düşünmedim. 

Ben aslında hep kelimelerimi karşımda görme arzusunda olmuşumdur. Bundandır bazen içimden çıkan cırcır böceği cızırtıları. Şimdi ölürsem, tüm o cırcır böcekleri bir anda çatlarsa... Kelimelerim sonsuza kadar yok olur! Bu benim, hayattaki en derin korkum olduğundan olacak, konuşmak istediğim durumlarda bile bir yapay zeka gibi paragrafları ses dizgelerine çevirirdim. O zamanlar bozulurdum, ne tuhaf şimdi bunu sevimli buluyorum... Hatta değerli hissettiren bir şey olduğunu düşünüyorum. Üniversiteden bazı arkadaşlarım, ara sözlerle yazan eskilerden bir yazarı (adını anımsamıyorum üzgünüm) örnek verip benim ara sözlü konuşmalarıma takılırlardı. Ben sözlü dilde bile, istediğim ve kelimelerimin istediği takdirde, ara açıklamalar katarak anlatırdım. 

Normalde durduk yere konuşmayı sevmiyorum tabi ki. Hatta çok konuşan insanlardan da bana fenalık gelir. Durduk yere konuşmak, aradaki boşlukları yok etme çabasından başka bir şey değil. Hem bir anlamı yoksa, birlikte bir anlam oluşturmayacaksak, neden konuşalım ki? İnsanlar, genelde otobüste yolda orada burada, benimle sohbet etmeyi seviyorlar gibi görünüyor. Ancak ben çoğu zaman sevmiyorum. Bazen seviyorum evet, bazense keşke bu kadar nazik olmasam dediğim anlar yaşıyorum.

Bugünlerde aklımdan esip geçen şeylerden biri de buydu. İnsanlara en çekici gelen özelliğim muhtemelen bu. Benimle konuşabilmeleri. Bunu yapabildikleri zamanlarda mutlular. Alıcı konumda nazik bir dinleyici veya en olmadı heyecanlı bir anlatıcı... Böyle bir kızı herkes sever. Ben bile severdim. Ancak bu kız ne zaman kendi dilinde konuşsa veya daha da ötesi sussa... Onu hala sevmeye devam edecekler mi? Eskisi kadar çekici bir yanı kalmayacak muhtemelen, değil mi? Bu beni bazen güldürüyor. Çünkü böylece kendi kelimelerimi görebiliyorum.

Yazsam, paylaşsam... beni okuyanlar ne düşünür? Bir öykü. Kafası karışık gibi görünen ama her şeyin yerli yerinde olduğu bir öykü. Belki roman, hatta şiir. Bazıları sever, bazıları sevmez, bazıları anlamaz. Böyle düşünüyorum, bana kızma. Gelecekten gelen sen, sen de kızma. 

Sevilmek bu kadar önemli mi? Bir de bunu düşünüyorum. Ben nasıl sevilmeyi seviyorum?

Belki de sevilmenin bile sınırları var değil mi? Benim bu yazımı okuyan sen, beni neden sevesin? O nedenle özgür olmak, uzaklığı getirecekse bile kendi dilinle konuşmak... Bunda keyifli bir yan yok mu?

Ben uçmak istiyorum. Geçen gün dağılan bulutlarda bunu görmüştüm. Sanırım bu hissi en son çocukken falan hissetmiş olmalıyım. Sana anlatmışımdır, belki - önemi yok, bir keresinde kafamı o denli yukarı kaldırmış ve dalmışım ki gözlerime kiraz çöpü kaçmış. Artık nasıl bir şeydi bilmem -ve öğrenmek (hatırlamak) de istemem- doktor anneme siz bu çocuğa hiç bakmıyor musunuz diye kızmış. Neden o kadar kızmıştı bilmem. Sonuçta çocuklar çok daha fenasını yapabilirler. Uçarlar kaçarlar yere çakılırlar falan. Bense sadece gökyüzüne bakmışım.

Küçükken ben de çakılmışım. Bir divanın sivri bir köşesine. Hatta o günlerden bana yadigar iki kaşımın arasında dikiş izim var. İlginçtir, o iz benim bir parçam. Bedenine karşı aşırı duyarlı olan ben (ve takıntılı), o izimi hiç garipsemedim. Birileri de, çocukken bile, bana o izle ilgili bir şey söylemedi. Hatta üniversiteye kadar kimse bana ben söylemeden o izin hikayesini sormadı bile. Belki de önemsemediğimden. Belki de o izi artık derimin bir parçası olarak gördüğümden.

Vücudumda bir iz daha var, sevdiğim bir iz. Bir doğum lekesi. Tam sağ bileğimin üstünde, tenimden biraz daha koyu bir daire. Rivayet odur ki ben küçükken anneme bu lekenin ne olduğunu sormuşum. O da bana ''ben'' demiş. Daha sonra kim bana doğum lekemden ötürü ''bu ne'' dese, ben de onlara ''annem'' cevabını vermişim. Bunu geçen gün instagramda küçük tatlı bir kızın videosunda gördüm. Kolundaki benlerin annesi olduğu konusunda ısrarcıydı. Belki de gerçekten haklıyızdır. Bizler, annemizin karnındaki engin okyanusta geçirdiğimiz günlerde bu lekeleri edindik. Belki de bu lekeler bizlere annelerimizden hediyedir.

Küçükken ne zaman sağımı solumu karıştırsam, bu lekeye bakardım. Tabii hangi elimle yazdığıma da dikkat kesilirdim ancak bu leke, sağ yanımdı. Belki de kalbimin atmayan köşesindeki kalp hatırlatıcım. Daha da büyüdüğümde veya daha da büyürken, üzgün zamanlarımda uzandığım yatağımda bu lekeyi izlediğim günleri anımsıyorum. Bu lekeye artık ''annem'' demeyecek kadar büyümüşken, bu lekenin bana yaşamımı anımsattığını. Çok üzgün olabilirsin ama yeniden doğabilirsin... işte böyle bir his.

Yazmak da benim için böyle bir his. Yeniden yeniden doğmak gibi. Sanki bedenimdeki izleri başka bir formda yeniden var etmek gibi. Yazarları düşünürüm, onların var ettikleri karakterleri. Bu karakterleri içlerinden doğurduklarına, çıkardıklarına, zaten içlerinde hali hazırda bulunan karakter eskizlerini cisimleştirdiklerine dair düşüncelere sahibim. Belki de bir yazar aslında içinden şekle girmeyi bekleyen karakterlerini çıkarır. Belki de her yazar bir şekilde kendi görünümlerini yazar. Tekrar ve tekrar. 

Dün otobüste bir kız gördüm. Sanatçı olduğunu anlamam için elindeki tuvali görmem sadece bir ikinci onaydı. Diğer sanat alanlarının üreticilerinin tanımları ne berrak. Bir ressam, bir müzisyen, bir heykeltraş ve nicesi. Bunlar kesinkes sanatçıdır. Peki bir yazar, bir şair? Onlar romantiklerdir, değil mi? Hadi hadi itiraf et. ''Yazıyorum'' dediğinde, bir merak dalgası tüm mekandan sana çarpar, ''aaaa ne yazıyorsun?'' İnsanların kafasında üç aşağı beş yukarı bir şekil belirir. Çünkü yazmak, biraz otomatik bir alan olarak algılanma eğiliminde. Oysa yazmak, anlatı kurmak, en az (belki daha bile çok - evet ukalalık yapacağım) diğer sanat dalları kadar belirsizdir. Orada ne olduğunu yazarlar\ şairler bile kelimelerini görene kadar tam olarak bilemezler. Sanat bence budur: Kocaman bir bilinmezlik. Sanat bana bu bakımdan uzay boşluğunu çağrıştırıyor. Oradan neyi keşfedeceğini bilemiyorsun.

Bir yazar\ şair belli bir kalıba girmek zorunda değil. Hadi yazarlara yine belli ''sınırlar'' dahilinde özgürlük tanınır da, şairler hep küçümsenme eğiliminde olmuşlardır. Bir şairin şair olabilmesi için katı kuralları karşılaması beklenir. Günümüzde bu artık esnetilmiş kurallar bütünü olsa da, çok yakın bir geçmişe kadar bile böyleydi. Şairler, zorbalanırdı. Rüştünü ispatlamış diğer şairlerle aynı kefeye konulup küçümsenirlerdi. Sanki o dizeleri ruhlarından doğurmamışlar gibi.

Yazarlara da üstü örtük bir şekilde aynısı yapılır. Yapılmaz değil, yapılır. Belli bir kalıpta yazmak, belli bir kalıpta yazanlarla kıyaslanmak... Oysa her yazarın kendi sesi vardır, olmalıdır. Bu amaçta olmadığında bile olur. Kelimeler, mutlaka kendi sesini bulur. Tabi ki yazar da çabalamalıdır ancak bana öyle geliyor ki kelimeler bilinçlere sızmaya hevesli varlıklardır. Anlamlar var etmek için can atarlar. Tıpkı bu satırlarda dolaşan bakışlarının beynine gönderdiği komut sonrasında bilinçli ve bilinçsiz imgeler evreninde oluşanlar gibi. Bunları birlikte yaptık. Benim kelimelerim ve senin bakışların.

İnsanın bir öyküsünün olmamasının bile başlı başına bir öykü olduğu fikrini düşünüyordum. Hem de devasa bir öykü. Öte yandan benim bir öyküm var ancak o öyküyü bölmeli miyim? Bazı yazarlara hayranım. Öyle olsunlar ya da olmasınlar o kadar kendilerinden emin duruyorlar ki, onlara hayran oluyorum.

Kendi bakışlarımı düşünüyorum. Kendi bakışlarımda dolanan değişen izleri. En çok da oyuncu pırıltıları seviyorum. Onları bazen aynada görebiliyorum. Peki aynaya bakmadığımda da oradalar mı? Bilemem. Belki de yazmayı sevme sebeplerimden biri de budur. Bilme arzusu.


Okumanın Tarihi, Alberto Manguel.


Yıldızlar.

 

Gecenin rüzgarı öyle tatlı ki. Tenimi okşayışını seviyorum. Sanırım bu hayatta en çok, rüzgarı seviyorum.

Yıldızları her gün izlediğimde onlara duyarsızlaştığımı fark ettim. Dün gece onları izleme yerimi biraz değiştirmiştim. Rahat bir yer değildi ancak tüm o yıldızlar benden biraz uzakta, tepemdelerdi. Onları kafamı kaldırarak izlemek, onlarla arama mesafe koyuyor. Açıkçası bu hissi sevdiğimi fark ettim. Onları uzaktan izlemeyi. Yıldızları, benden daha güçlü varlıklar olarak hissetmeyi.

Yıldızlarla bakış mesafem hizalandığında, onlarla dost oluyorum. Aramızdan su sızmıyor bu doğru. Birbirimizin içini dışını çok iyi biliyoruz. Bir gün diğer güne ekleniyor ve biz birbirimize alışıyoruz. Bu, aramıza görünmez mesafeler koyuyor. Artık yıldızlarla aramdaki mesafe, aramızdaki bağdan geliyor. Bu bağ öyle içli dışlı bir şekle bürünmüş ki, zamanla tüm alanımızı kaplamış. Bir yıldız gezgininin ihtiyacı olan boşluk, ne yıldızlara ne onun ziyaretçisi olan bana kalmış.

Yıldızları bu gece çok özlediğimi düşündüm. Bu his içime ani bir farkındalıkla geldi. Onlara ne anlatmak istemiştim bilmiyorum. Belki de onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın heyecanıydı bana bu özlemi getiren. Yıldızlar bir anda kalbimde çarptı. Tıpkı sevdiğim birilerinden uzakta, gurbette bir başımaymışım gibi hissettim. Özledim, çok özledim.

Bu özlemin nedenini anlayamadım. Bu ani özlemin nedenine bir bahane uyduramadım. Belki de gerçek neden, bir bahanenin karmaşıklığından çok daha basitti. Neden, onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın hissettirdikleri olmalı. Onları yeniden, taze bir bakışla görecek olmanın heyecanı.

Tüm dünyayı (ah hayır güzel olan bir kısmını) sadece yıldızları yeniden ve yeniden bir dünyanın dönüşünde keşfetmek için gezmek isterdim. Her gittiğim yerden bir yıldız seçerdim. Benim yıldız koleksiyonum, işte böyle oluşurdu.

Bunu hep biriyle yapmak istemiştim. Bu isteği sistemimden yavaş yavaş attım. Bir zehri atar gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar güzel bir istek neden bir zehre dönüşür bilmiyorum. Bunu anlamak benim için bile güç. Belki de çok hissettiğimden. 

Artık yıldızlara haksızlık yapmıyorum.

Belki de bu nedenle kendime de haksızlık yapmıyorum.

Bu gece yıldızları izlemedim. Geçtiğimiz haftalarda onların belirdikleri ilk anları izlemeye açlık duyuyordum. Bunun adı gerçekten açlıktı. Sadece tek bir kez onların kayboluşunu izlemek istemiştim. Ama o gün gökyüzü bulutlarla örülü bir pamuk tarlasıydı. Bu bulutlar beni hem şaşırttı hem de içime dokundu. Dua etmiştim. Acaba ne söylemiştim? Birçok şey ve ağlama. Hayır bu duanın başka birisiyle bir alakası yoktu. Bu, benimle ilgiliydi.

Her zaman hepsi benimle ilgiliydi.

Bazen yıldızları bırakmayı hiç istemiyorum. Onlarla buluşurcasına gözlerimi gökyüzünde gezdiriyorum. Yıldızları izlemek, bulutları izlemekten farklı. Bulutlar, özellikle de aheste gündüz bulutları, yaşamın akışıyla ilişkili gibi geliyorlar bana. Onlara bakınca keyifleniyorum. Yedi yaş yanım kafasını arkaya atıyor ve bulut denizini seyrediyor. Hatta belki bazen o denizde ilerlemeyi düşlüyor. Farklı farklı şeyleri sandalı yapıyor ve bulut denizinde usta bir kaptan oluyor. Yıldızlar ise... bilmiyorum. Belki de bilmediğim için bu kadar hissediyorum.

Sen yıldızları seviyor musun? Ben hiç yıldızları çok seven biriyle tanışmadım. Bazen, hayatım boyunca, bunu özlediğimi sandım. Belki biraz, biraz bunu merak eden bir yanım olabilir. Yıldızları çok seven birini görmeyi merak eden bir yanım. 

Ben acaba neyi özlüyorum? Bu, benim için hayatımın en büyük gizemi (şşşş).


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Popüler Yayınlar