Koe no Katachi (A Silent Voice\ Sesin Şekli) | Film Yorumu


Yönetmen: Naoko Yamada

Senarist: Yoshitoki Oima, Reiko Yoshida

Yapımı: 2016 - Japonya


''Geçmişte yapılan kötülükler dönüp dolaşıp geri döner. Bu cümle bana yaptıklarının cezasını çekmesi gereken insanların olduğunu öğretti. Ve de dışlandım.''


Kaynak: Pinterest

Nishimiya, işitme engelli bir öğrencidir. Yeni okulundaki ilk gününde bu durumunu sınıfıyla paylaşır. Ishida, Nishimiya'nın sınıf arkadaşıdır ve ona sistemli olarak zorbalık yapar. Nishimiya bu zorbalıkları ne kadar alttan alırsa, Ishida'nın davranışları o kadar baş edilemez bir hal alır. Nishimiya dilsiz olmasa da, işitme kaybına sahip olduğu için kelimeleri düzgün telaffuz edemez. Zamanla sınıfındaki diğer kız ve erkekler de ondan uzaklaşır ve hatta Ishida'nın yaptığı zorbalıklara dahil olurlar. Küçük kız son ana kadar sınıfındaki bu çocuklarla anlaşmak için uğraşır ancak pek çok kez işitme cihazının bozulması ve kaybolması nedeniyle olaya annesi müdahale eder. Nishimiya başka bir okula geçer, Ishida ceza alır.

Sonraki günlerde sanki şartlar tersine dönmüştür. Sınıfındaki, hatta okuldaki, herkes Ishida'dan uzak durur, onu dışlarlar. Ishida tüm ilkokul yıllarını böyle geçirir, yalnız. Tüm bu süreçte Nishimaya'yı aklından hiç çıkarmaz, hatta işaret dilini öğrenir. Bir gün, artık ikisi de liseliyken, Nishimiya ve Ishida'nın yolları tekrar kesişir. Ishida'nın tek isteği yıllar evvel zorbalık yaptığı bu kızla arkadaş olmaktır. Film boyunca iki çocuğun ilkokulda ve lisede yaşadıkları olayları ve aslında bir büyüme hikayesini izleriz.


''Nishimiya'nın kendisini sevmesini istiyorum.''


Filmin ana teması için zorbalık diyebiliriz. Akran zorbalığı malesef ki sık karşılaşılan bir durum. Filmde de bunun en tipik örneği işlenmiş. Diğerlerinden farklı bir özelliği bulunan bir öğrenci, daha atılgan olan diğer bir öğrencinin dikkatini çekiyor. Bu durum vaktinde anlaşılmıyor veya müdahale edilmiyor. Sınıftaki diğer çocuklar da, özellikle de zorbalığa uğrayan çocuk kendini savunmadığı için, diğer ''güçlü'' görünen çocuğun peşine takılıp bu istismarın çemberini genişletiyorlar. Günün sonunda olay görmezden gelinemeyecek kadar dikkat çektiğinde yetişkinler olaya müdahale ediyor ve elbette ''bir suçlu'' bulunuyor. Diğer zorbalar da aradan sıvışıyor. Olan da travma kazanmış mağdur çocuğa oluyor. 

Peki bu noktaya gelmeden ne yapılmalı? Son ana kadar beklemeden müdahale edilmeli pek tabii. Burada tek suçlunun Ishida olmadığını, diğer çocukların da bu zorbalıkta en az onun kadar payının olduğunu görüyoruz. Öte yandan bir suçlu bulacaksak, tek suçlular öğrenciler de değil bana göre. Nishimiya muhtemelen bir kaynaştırma öğrencisi olarak okula geldi ve özel gereksinimli bir çocuk. Onun bu durumunun daha en başta diğer çocuklara bir öğretmen eşliğinde açıklanması gerekliydi. Sonradan sınıfa işaret dili öğretmeni getiriliyor ama o noktaya kadar sınıftaki öğrenciler zaten Nishimiya'yı çoktan dışlamış, ona cephe almış vaziyettelerdi. Hatta Nishimiya ile arkadaş olan bir ''oyunbozan'' çıktığında, o öğrenciyi de dışladılar ve zorbalıklarına dahil ettiler. Çünkü zorbalar hep güçlü tarafta olmak isterler ve ''zayıf'' kabul ettikleri tarafta olan herkese sataşma haklarının bulunduğunu varsayarlar. Bu filmde de çocuklar sırf Nishimiya ile arkadaş olmak istediği için Sahara'yı dışladılar. 

Bu olaya ek olarak özel gereksinimli bir öğrenciye, adı üstünde, diğer çocuklardan daha özenli yaklaşılması gerekir. Bir öğretmenin görevi sınıfta eşit bir ortam oluşturmaktır. Ancak filmdeki sınıf öğretmeninin işitme engeli bulunan öğrencisine sesli okuma çalışması yaptırdığını görüyoruz. Nishimiya ağzından çıkan sesleri işitemediği veya yetersiz işittiği için doğru bir okuma yapamıyor ve sesi de yüksek çıkıyor. Sınıftaki zorbalık yapan öğrenciler de bu fırsatı değerlendirip küçük kızın daha çok üstüne gidiyorlar. Bu noktada öğretmenin ders içinde yanlış uygulamalarda bulunduğunu, zorbalık anında doğru müdahalede bulunmadığını ve zorbalığın büyümesinde istemeden bile olsa katkıda bulunduğunu görüyoruz.

Bunun yanı sıra, olayı tek bir çocuğun üstüne yıkıp bir günah keçisi belirlemek de sorunu kökten çözen bir durum değil; kaldı ki filmde de bunu görüyoruz. Böyle olduğunda hem günah keçisi çocuk ne yaptığını tam olarak anlayamayabilir; çünkü o da kendi kafasında ''ama ben tek değildim'' vb gibi nedenlerle kendi mantığını kurarak ''mağdur'' hissedebilir; hem zorbalık yaptığı kişiye, hem de ona ceza veren yetişkinlere sinirlenebilir. Bu filmde Ishida iyi mizaçlı bir çocuk olduğu için bahsettiğim bu durum yaşanmamıştı; tam tersi, Ishida yaptıklarının hatalı davranışlar olduğunun, Nishimiya'nın çok zorlandığının ve ona hak etmediği gibi davrandığının (kimse ama hiç kimse zorbalık görmeyi hak etmez!) farkına varmış ve geçmişi telafi etmek için içtenlikle emek vermişti. Ancak gerçek hayatta dediğim gibi bu durum her zaman böyle olmayabilir. 

Zorbalık yapan kişi, kaç yaşında olursa olsun, karşısındaki kişiye verdiği hasarın boyutunu anlayacak anlayışa sahip olmayabilir. Zorba kişi için bu zorbalık olayı ''basit, büyütülmeye değmez'' olabilir. Bu noktada, belki de, ''empati'' kavramı üzerinde durmalıyız. Zorba kişilerin kendilerini savunma mekanizmaları, çoğu zaman, aynı durumu kendileri yaşasalar bile mağdur olan kişi gibi tepki vermeyeceklerini ileri sürmeye yönelik oluyor (bunlar bilimsel kayıt değil tabii, gözlemlerim). Ancak bu, empati değil. Empati kavramının anlamını çoğu kişi bilmiyor. Belki sen bile karıştırıyorsundur sevgili okur. Ben karıştırıyordum, ta ki lisansımın 3. yılında aldığım bir derste gördüğüm ''empatik dinleme'' gibi bir beceriyle karşılaşana kadar. 

Empati, kişinin kendini karşısındaki kişinin yerine koyması şeklinde tanımlanır çoğunlukla. Bu noktada şu ayrıntıyı anlamak önemli; ben İlkay olarak kendimi, örneğin Ayşe'nin yerine, Ayşe'nin fiziksel, psikolojik, çevresel vb. tüm şartlarına sahip olarak koymalıyım. Yani ben empati yaparken İlkay olarak Ayşe'nin yaşadıklarını deneyimlediğimi varsaymıyorum, empati yaparken artık İlkay'ı unutup Ayşe oluyorum. Ben İlkay olarak bambaşka şartlarda yetişmiş biri olduğum için Ayşe'nin yaşadıklarını yaşasam bile onunla aynı ölçüde o olaydan etkilenmeyebilirim. Ama Ayşe'nin bedeninden ve zihninden olaylara baktığımı düşündüğümde, işte o zaman ''kendimi karşımdaki kişinin yerine koymuş'' olurum. Çoğu kişi sözümona empati yaparken bu ayrıma dikkat etmiyor. Kendisi olarak karşısındaki kişinin yaşadıklarını yaşadığını varsayıyor ve öyle hüküm veriyor. Oysa empati söz konusuysa, artık ortada sen kalmazsın; sen o karşıdaki kişi olursun. Aksi halde zaten bu bir empati olmaz. Ben olsam ne yapardım, olur. İkisi farklı şeyler.

Peki zorba kişi ne zaman neyin büyütülmeye değip değmeyeceğine dair olması gereken anlayış düzeyine ulaşır? Bunun için en başından çocuğun veya yetişkin bireyin zorba olmamasına yönelik bir eğitim verilmelidir, ki bu noktada malesef bir ütopya hayal etmemiz gerekiyor. Aile iyi bir eğitim verse bile, çevre kişinin bu konuda sağlıklı düşünmesinin ve gelişim göstermesinin önüne geçebilir, kişiyi olumsuz etkileyebilir. Tıpkı bu filmde sırf arkadaşlarıyla gülmek, yani bir takımın parçası olduğunu hissetmek için Nishimiya ile iletişim kurmayı kesen, onu görmezden gelen, daha da fenası onunla alay eden veya fiziksel şiddette bulunan çocukların olması gibi. Bu noktada o çocukların yaptıkları davranışlarının sonucunun ne denli büyük olacağını anlamaları gerekir, gerekir ki büyüdüklerinde bu işin oyun olmadığını bilen ''yetişkinler'' olabilsinler. 

Malesef günümüzde yetişkin kabul edildiği yaşa ulaşmış ama yetişkin bir bireyin sahip olması gereken duygusal zeka gelişimine ulaşamamış pek çok olgun olmayan birey mevcut. Bu kişilerin yaşları orta yaşı geçmiş bile olabilir; yaptıkları eylemlerin gelecekteki etkilerini düşünmeden anlık tatmin duygusuyla ve çoğu zaman kendi fiziksel veya psikolojik yetersizliklerini kapatmak için özellikle sosyal medyada olmak üzere, gerçek hayatta da, zorbalık, mobbing ve hatta taciz boyutunda rahatsız edici söz ve eylemlerde bulunanlar mevcut. Keşke olmasalar ama varlar ve gerekli yaptırımlar uygulanmadıkça da var olmaya devam edecekler. Malesef.

Filmin konusu farkındalık oluşturabilecek, hayattan bir konu. İşlenişi de samimi, duygusal; yer yer hüzünlü, yer yer keyifli. Çizimler ve müzikler de aynı şekilde hoş. Filme dair en sevdiğim ayrıntılardan biri de karakter gelişimlerini gerçekçi bulmam oldu. Örneğin, şimdi isim verirsem spoiler olur o yüzden ''bazı'' diyelim, karakterlerin kişilik gelişimleri yavaş ilerliyordu. Çok kötü, fesat ve bencil bir karakter filmin sonunda iyilik meleği olmuyordu misal. Bu da olaylara gerçekçilik katmış.

Benim sevdiğim bir film oldu. İlgisini çekenlere öneririm. 


Koe no Katachi - Original Soundtrack dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Koe No Katachi: Movie - Fragman [TR Altyazılı] izlemek için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Aftersun (Güneş Sonrası) | Film Yorumu


Yönetmen: Charlotte Wells

Senarist: Charlotte Wells

Yapımı: 2022 - İngiltere, ABD


- Bence aynı gökyüzünü paylaşıyor olmamız hoş bir şey.

+ Nasıl yani?

- İşte, bazen teneffüste gökyüzüne bakıyorum ve güneşi görüyorsam ikimizin de aynı güneşi gördüğünü düşünüyorum. Böylece ikimiz aynı yerde olmasak bile... aslında beraber olmasak bile... bir bakıma yine de birlikteyiz. Yani ikimiz de aynı gökyüzünün altındayız... beraberiz.


Kaynak: Pinterest


''Harika bir gün geçirdikten sonra eve döndüğünde yorgun ve keyifsiz hissedip hiç hareket edemeyecek gibi hissettin mi? Her yerim ve her şey yorgun gibi. Batıyormuşsun gibi. Bilmiyorum, tuhaf bir his.''


Film, genç bir kadının 11 yaşındayken babasıyla yaptığı Türkiye tatilindeki anılarını anımsamasını konu ediniyor. Babanızla yabancı bir ülkede tatile çıktığınızı düşünün; bu, hele de bir çocuk için, inanılmaz güzel bir anı ve aynı zamanda macera demek olmalı. Sophie (Frankie Corio) de babası Calum (Paul Mescal) ile güzel anlar biriktiriyor. Başlangıçta bir sorun yokmuş gibi görünüyor, hatta kendimizi sadece akışa kaptırsak gerçekten de hiçbir sorun yok gibi. Birlikte tatil yapan ve eğlenen baba kız görürüz sadece. Ancak filmin akışını değil de, boşluklarını izlediğimizde aslında söylenmeyen buruk an(ı)ları fark etmeye başlıyoruz.

Sophie küçük bir kız olsa da, babası da henüz çok genç bir adam. Buradan Calum'un genç yaşta baba olduğu çıkarımını yapıyoruz. Aynı zamanda Sophie henüz çok daha küçükken anne babasının boşanmış olduğunu ve yılın büyük bir kısmında babasından ayrı kaldığını öğreniyoruz. Babasını özleyen küçük bir kız, birlikte geçirdikleri sayılı günleri kamera kaydına alıyor. Bir sürü video çekiyor. Bunlar belli bir amaca yönelik kayıtlar bile değil; ancak anlamlı kayıtlar. Sophie, babasıyla olan anlarını kaydediyor. Onunla konuştuğu, onunla güldüğü anları. Bunu henüz 11 yaşındayken bilinçli olarak yapmıyor muhakkak; ancak çocukken oyun olsun diye aldığı bu kayıtları yıllar sonra babasının o tatillerindeki yaşlarına gelmiş bir kadın olarak izlediğinde, içinde burukluk hissettiğini görüyoruz.

Çocukken mutlu anları daha yoğun yaşarız. Canımızı sıkan, huzurumuzu kaçıran, hatta belki kalbimizi kıran durumlar olsa bile, hemen ardından gelen çocuk bizi avutucu neşe anlarında bu buruk his silinir gider. Bir kez, iki kez, üç kez... Biz büyürken, bazılarımız çok bazılarımız daha az, bu neşeli anların ardında buruk anlar saklarız belki de. Sonra bir bakarız ki, büyümüşüz. Bir bakarız ki, bir zamanlar kolaylıkla yapabildiğimiz bu beceri, çocukluğun bilinçli unutkanlığında kalmış. Sonra da, belki de, tüm bu saklı buruk anlar bir anda karşımızda belirir. Tıpkı yıllar sonra Sophie'nin yaşadığı durum gibi. Öte yandan Calum'un da bunalımda olduğunu fark ediyoruz ancak kızının yanındayken hep ilgili bir baba profili görüyoruz. Ebeveyn olmak kişiye ağır sorumluluklar veriyor olmalı; kendini bile yeri geldiğinde unutması gereken bir sorumluluk. Bu bakımdan filmi bir ebeveynin farklı, bir evladın farklı açılardan görebileceğini düşünüyorum.


''Tamam, artık kamera kapalı. Sadece kafamdaki küçük kameraya kaydedeceğim.''


Usul usul akan ve bana huzur veren bir filmdi Aftersun. Her ne kadar filmin alt metninde üzücü durumlar olsa da, genel olarak baba kızın güzel anlarını izlediğimiz için ve bu anların birinin anıları olduğunu bildiğimiz için, bana nostaljik hisler veren de bir film oldu. Çok severek izledim. Filmin Türkiye'de geçiyor olması biz Türk izleyiciler için ayrıca anlamlı tabii. Ancak birkaç Türkçe kelime ve Türk kültürüne dair halı gibi bazı motifler haricinde Türkiye'ye has özellikler göremiyoruz filmde. Yine de dediğim gibi benim için güzel bir ayrıntıydı.

Hoşça kalın.


AFTERSUN | Official Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Aftersun (2022) Soundtrack dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler (Edogawa Rampo) | Kitap Yorumu

Yazar: Edogawa Rampo, Çevirmen: Alper Kaan Bilir,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap on iki öykü ve çevirmenin kaleme aldığı bir önsözden oluşuyor. Bu öykülerde genellikle sıradışı denebilecek karakterlerin öyküleri anlatılıyor. Anlatıcı ile ana karakter çoğunlukla aynı kişi değil. Öykülerin anlatıcıları genelde bu olayları yaşadıktan sonra biz okurlara başlarına gelen ilginç bir olayı anlatır gibi anlatıyorlar. Kitabın bende uyandırdığı his, geçen yıl okuduğum Bora Chung'un kaleme aldığı Lanetli Tavşan kitabındaki öykülerin verdiği his ile benzerdi (bahsi geçen kitabı burada yorumlamıştım). Bu benzerliği hissetmemin nedeni her iki kitaptaki öykülerin de okuru rahatsız etme amacıyla insanın karanlık noktalarını ortaya koymalarıydı. Ancak Lanetli Tavşan'da hissettiğim buram buram rahatsız olma, hatta iğrenme, hissi bu kitapta yoktu. Yine rahatsız oldum ancak bu kitapta hissettiğim rahatsızlık hissine merak duygum da eşlik etti.

Kitabın ''Japonya'da Devrimler Çağı ve Grotesk'' başlıklı önsözünde Japonya'da meydana gelen yenileşme hareketlerinde temel alınan düşünce biçimi ve ilkelere kısaca değinilmiş ve kitabın yazarı Edogawa Rampo'nun bu modernleşme hareketlerinin doğurduğu veya açığa çıkardığı modern insanın karanlık yönlerine dair yazdığı öykülerdeki ana noktalar ifade edilmiş. Gerçek adıyla Taro Hirai olan Edogawa Rampo, takma (sahne) ismini Edgar Allan Poe'ya olan hayranlığından almaktaymış. Yazar Japon polisiyesinin kurucularından kabul edilmekteymiş; hatta Japonya Polisiye Yazarları Derneği'nin 1955'ten beri her yıl verdiği ödülün adı da bu nedenle Edogawa Rampo Ödülü ismine sahipmiş. Özetle modern Japon edebiyatının temeli için önemli bir isim diyebiliriz.

Bu öykülerinde de evet suç-polisiye teması işlenen temalardandı. Ancak ben öyküleri okurken o kaçma kovalama şaşırtmalı buram buram polisiye hissini de alamadım ne yalan söyleyeyim. Evet, yine merak ettim; evet, yine suçlular ve onların karmakarışık psikolojisi odak noktasıydı; evet, olaylar çetrefilli ve rahatsız edici noktalara da kaydı. Ancak ben öykülerdeki olayları, başta da özellikle vurguladığım gibi, gizem-polisiye türünde sınıflandırmaktan ziyade, rahatsız edici şeklinde nitelemeyi daha uygun görüyorum. Çünkü öykülerde işlenen suçlar polisiye tarafından değil de, suçlunun psikolojisi açısından işleniyor ve ilerliyordu. Ki bu noktada da hiçbir sorunum yok. Sadece bir okur olarak neyi beklemeliyiz olayını vurguluyorum. Çünkü ben bir okur olarak polisiye okuyacağımı zannediyordum ancak daha çok psikoloji temasının ağır bastığı öyküler okudum (psikoloji-gerilim bile değil; dümdüz psikoloji).

Anlatım sade olmakla birlikte, okuduğum diğer Japon edebiyatından kitaplara nazaran canlı ve ayrıntılı betimlemelere sahipti. Kurgular sürükleyici ve acaba ne olacak sorusuyla birbiri ardına bana öyküleri okutan cinstendi. Bu noktada olumsuz eleştiri getireceğim kısım, öykülerin anlatıcısının olay akışına sıkça müdahalede bulunmasıydı. Bu durumun nedeninin de kitaptaki öykülerin genel olarak 1920'li yılların ortalarında (1925-26 tarihli öyküler çoğunluktaydı) yazılmış olması, yani eski tarihli olmaları olabileceğini düşünüyorum. Favori öykülerim ise; Aynalar Cehennemi, İnsan Koltuk, O-Sei Sahnede, Kırmızı Oda, Psikolojik Test, İki Sakat isimli öyküler oldu. Bu öyküleri benim gözümde öne çıkaran durumlar ise hem polisiye kısmına ağırlık vermeleri, hem de beni şaşırtmalarıydı.

Benim genel olarak beğendiğim bir kitaptı. Özellikle de kitap okuyamama dönemlerinde olsun, aman dur kafamı dağıtayım aralarında olsun tercih edilebilecek bir kitap diye düşünüyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Modern insan canavarlara inanmamayı huy edinmiş. Kendi içindeki yabanıl, kadim, delice şeylere bakmamaya alışmış. Fakat kazayla, tesadüfle ya da bir hileyle, gözümüz o saklı yere ilişebilir. O zaman ne olur? Edogawa Rampo, verdiği eserlerde bu soruya cevap aradı.'' (Sayfa 16 - Çevirmenin Önsözü - Japonya'da Devrimler Çağı ve Grotesk)


''Aşkımın en güzel kanıtı da, aşkımı gizlice yaşamaktansa varlığımı o hanıma belli etmeyi istememdir.'' (Sayfa 56 - İnsan Koltuk)


''O bir sanatçıydı, duyularının normal bir insanın duyularından daha keskin olduğuna emindim.'' (Sayfa 56 - İnsan Koltuk)


''Artık herkese karşı, sürekli numara yapmak alışkanlık halini almıştı.'' (Sayfa 63 - O-Sei Sahnede)


''Dünyadaki her şeyden ziyade, kendi adımlarımın güvensizliği korkutuyordu beni.'' (Sayfa 81 - Mars Kanalları)


''Korku da öyle bir şeydir ki insanın uğraşacak başka meşgalesi olmayınca büyür de büyür, tüm bedenini kaplar.'' (Sayfa 96 - Kumaş Resimle Birlikte Yolculuk Eden Adam)


''Belki de deliyimdir.'' (Sayfa 116 - Kırmızı Oda)


''Doğaya yüz vermeyen adamlar, eninde sonunda tabiatla karşılaşınca onun görkemine bilhassa kuvvetlice çekilirler.'' (Sayfa 144 - Zehirli Ot)


''Keşke o günlerde daha cesur olsaydım...'' (Sayfa 221 - Monogram)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



İl Mare (Siworae\ Göl Evi) | Film Yorumu


Yönetmen: Lee Hyun-seung

Senarist: Eun-Jeong Kim, Ji-na Yeo

Yapımı: 2000 - Güney Kore


''İnsanın asla saklayamayacağı üç şey vardır: öksürük, sefalet ve aşk. Bunlardan birini ne kadar saklamaya çalışırsan çalış kendini belli eder. Ama yine de saklamaya çok istekli olduğumuz zamanlar vardır. Oturup ağlamak istiyorum... ta ki, bir damla gözyaşım kalmayıncaya kadar.''


Kaynak: Pinterest


''Biliyorum, ummamalıydım. Ama hayatım boyunca hep hayal kırıklığı yaşadım. Umursadığım bütün insanlar benden o kadar uzaklar ki!''


Film, aralarında iki yıl uzaklık bulunan iki kişinin mektuplaşmalarını konu ediniyor. 1999 yılının son günlerini yaşayan Eun-joo (Jun Ji-hyun), gölün kıyısındaki evinden ayrılırken evin yeni sahibine bir not bırakır. Genç kadının bıraktığı bu not evin iki yıl önceki sahibi, 1997 yılının sonundaki, Sung hyun'un (Lee Jung-jae) eline ulaşır. Her ne kadar tuhaf olsa da, ikili yaşadıkları bu durumu kabullenip evin posta kutusu aracılığıyla mektuplaşmaya başlarlar. İkisinin de kendi dertleri vardır ve fizik kurallarını aşan bu arkadaşlık ikisine de iyi gelir. Film boyunca bu iki kişinin kurdukları iletişimin hem kendi hayatlarını, hem de birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediğinin hikayesini izleriz.


Kaynak: Pinterest

Filmi bir sinema sayfasında görüp kaydetmiştim. Gördüğüm gönderide yukarıda da yer verdiğim fotoğrafta yer alan göl evinin büyüleyici manzarası vardı. Bu nedenle konusunu bile bilmeden filmi izlemeyi kafama koymuştum. Hayatımda çok nadir bir filmin sonuna karışmak istemişimdir. Ciddiyim, bir film veya kitap, mutsuz veya ucu açık bir sonla bittiğinde bile ben kızmam veya bozulmam (en azından çok fazla?). Oysa bu filmi izlerken hep ''lütfen mutlu bir sonları olsun'' diye mırıldanıp durdum. Sana spoiler vermeyeceğim sevgili okur ama filmin beni başından sonuna kadar nasıl etkilemiş olduğunu verdiğim bu örneği de öne sürerek belirtmeliyim.

Filmin sevdiğim o kadar çok sahnesi var ki... Hangi birinden bahsetmeliyim bilmiyorum. İkilinin mektuplaşırken yaşadıkları heyecan, Sung hyun'un Eun-joo'yu geçmişte gördüğü ilk an ve o anda yaptığı tatlı şapşallıklar, ikisinin farklı zamanlarda olsalar da bir aradaymış gibi geçirdikleri gün... Tüm bunları izlemek yüzümde tebessüm, kalbimde burukluk oluşturdu. Ancak tüm bunlar bir yana, sanırım beni en çok etkileyen durum Sung'un geleceği bekleyişi ve Eun-joo'nun geçmişi yönlendirmek için çabalayışı oldu. 

Daha sonra bu filmin, başrollerinde Keanu Reeves ve Sandra Bullock'un yer aldığı 2006 ABD yapımı başka bir uyarlaması da yapılmış. O film, filmin orijinal versiyonu olan 2000 yılı Güney Kore yapımı bu versiyonundan daha popüler gördüğüm kadarıyla. Daha sonra, Keanu Reeves'i çok sevdiğim için, filmin o uyarlamasını da izleyeceğim. Belki sen de filmin hikayesini bahsettiğim uyarlaması ile tanımışsındır diye kısa bir not geçmek istedim.

Özetle, benim çok severek izlediğim bir film oldu. Romantik filmleri seviyorsan, zaten bu filmi kesin seversin diye düşünüyorum. Romantizm mi o da ne, diyorsan da; evet geri durman iyi olabilir belki... Çünkü bu gerçekten romantik bir film! Ama yine de, aşkı görmek isteyen herkes bence filme bakabilir.

Hoşça kalın.


OST / Il Mare dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Il Mare Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Yıldız Gezgini (Jack London) | Kitap Yorumu

Yazar: Jack London, Çevirmen: Fadime Kahya,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitap, bir mahkumun hapishanede hücre cezası aldığı günlerde yaptığı zihinsel yolculukları anlatıyor. Meslektaşını öldürerek müebbet hapse mahkum edilen profesör, başka bir mahkumun iftirasına uğrayarak sadece en ağır suçluların atıldığı hücre cezasını alıyor. Bu hücrede iletişim kurabildiği yegane kişiler diğer hücre mahkumları olan Ed Morrell ile Jake Oppenheimer. Bu üç suçlu kendi aralarında geliştirdikleri dil ile duvara vurarak iletişim kuruyorlar. Bunun dışında birbirleriyle konuşamaz, dışarıdan haber alamaz, hatta gün ışığını bile göremezler. En fenası ise gömlek cezaları. Deli gömleğine hiç boşluk kalmayacak şekilde sıkıca sarıldıkları saatlerde mahkumların tüm uzuvları uyuşacak kadar çok hasara uğruyor.

Ed Morrell bu cezalarla baş etme yöntemi olarak astral seyahate çıktığını profesöre anlatıyor. Bunu yapmak için tüm bedenin uyuşması ve bir nevi beden ölümünün gerçekleştirilip tam bir zihinsel farkındalığa geçilmesi gerektiğini söylüyor. Yine uzun saatler gömlek cezası aldığı bir günde profesör Standing hücre arkadaşının ona verdiği taktiği uygulamayı deniyor. Gerçekten de yavaş yavaş tüm bedeninin uyuştuğunu ve mecazi olarak öldüğünü hissediyor: Sadece zihni kalana kadar. Geriye sadece ben bilinci kaldığında ise arkadaşı gibi astral seyahat yapmak yerine başka benliklerinin yaşamlarına dair görüntüler görüyor. Kitap boyunca da profesörün geliştirdiği bu zihinsel taktik ile başka zaman ve mekanlarda var olmuş diğer yaşamlarının anılarını okuyoruz.

Jack London'un zamanının, hatta şu anda 2025 yılındaki bizlerin de zamanının, ötesinde bir bilinç ve zihin yapısında bir yazar olduğunu düşünüyorum. Son dönemde onun kaleme aldığı kitapları art arda okudum ve okuduğum kitaplarında genel olarak bilinç nedir meselesi üzerinden hareketle kurguladığı metinlerle karşılaştım. Kitapta karakterin yaşadığı durum reenkarnasyon deneyimleri veya paralel evrenler gibi mistik, fantastik veya bilimkurgusal bir yerden anlatılmıyordu. Karakterin yaşadıkları direkt olarak zamanın ve mekanın iç içeliğini ve şu andalığını, evet her şeyin şimdi ve şu andalığını vurgulayan bir yerden, bilincin ne olduğu veya olabileceğinden yola çıkarak anlatılıyordu. Karakter paralel evrenlerde veya zamanlarda seyahat etmiyordu; iç içe geçmiş benliklerini anımsıyordu.

Karakterin yaşadığı durumun kalp ritminin aşırı yavaşlaması sonucu gerçekleşen bilinç kaybında gördüğü sanrılar olduğunu düşünmek de mümkün. Belki de ''gerçekçi'' bir pencereden bakarsak, kurgu yine ilginçliğinden bir şey kaybetmemekle birlikte, bu mantığa dayandırılabilir okurlar nezdinde. Ancak ben yazarın direkt olarak kitapta yazıldığı gibi, her şeyin şu anda zaten var olduğu, yalnızca maddenin şeklinin zamana bağlı olarak şekillendiği ve bu nedenle de anda görebildiğimiz ve anda deneyimlediğimizi bilinçli zihinle idrak edebildiğimiz benliğimizin ve gerçekliğimizin altında, belki de bilinçaltımızda, tıpkı karakterin deneyimlediğine benzer bir şekilde yaşamın büyük patlamadan itibaren tüm kaydının bulunduğunu kastettiğini düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni ise karakterin bilincini kaybettiği anlarda gördüğü yaşamlarına dair bazı somut kanıtların gerçekten de tarihte var olduğunu dile getirmesi. Tabii belki de bu da tıpkı Jake Oppenheimer'ın dediği gibi (bu karakter atom bombasının babası olan Julius Robert Oppenheimer değil, ben de başta o sanmıştım ama soyadı benzerliği) zihnin başka bir oyunu, bellek dediğimiz bir diğer ilginç kavramın mini gösterisi olabilir. Kim bilir...

Yazar bu kitabı yazarken San Quentin Hapishanesi'nde beş yıl ceza çekmiş arkadaşı Ed Morrell'dan ilham almış. Yazarın kitabındaki karaktere direkt olarak arkadaşının adını vermesi ayrıca onore edici bir durum diye düşünüyorum. Öte yandan kitapta hapishanedeki yaşam koşullarının kötülüğü, çalışanların ve halkın (yazara göre) vicdan-eylem anlamındaki ikiyüzlülüğü de eleştirilmiş. Kitap tek bir kurgunun içinde aslında birçok kurguyu barındırıyor. Ana kurgudan çatallanan bu diğer kurguları da karakterin yaptığı zihin yolculukları şeklinde okuyoruz. Karakter kah Asya'da bir yabancı, kah ıssız bir adada mahsur kalmış kazazede, kah göç eden bir çocuk, kah aşkıyla inandıkları arasında kalan bir adam oluyor. Bu alt kurguları tasarlamak da en azından temel düzeyde bir tarih bilgisi ve yüksek düzeyde hayal gücü gerektiriyor diye düşünüyor ve yazara bir kez daha hayran oluyorum. Gerçekten müthiş biri. Yıla onun bir kitabını okuyarak başlamak da benim için güzel oldu tabii.

Gerçekten yıldızlar arasında ve onların ötesinde seyahat etmek mümkün müdür bilmem ama Yıldız Gezgini adıyla ayrı, içeriğiyle ayrı beğendiğim bir kitap oldu. Keşke filmi veya dizisi yapılsa da izlesek. Kitap bile başlı başına film gibi canlı görüntülere sahipti benim için.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Zeki insanlar zalimdir. Aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir.'' (Sayfa 9)


''...güçlü beyinlere asla söz geçirilemeyeceğini kavradım.'' (Sayfa 41)


''Düşünüp inanman gereken, bedenin ayrı ruhun ayrı şeyler olduğu.'' (Sayfa 72)


''Taş duvarlarla demir kapılar bedenleri içeride tutmak için. Ruhu içeride tutamazlar.'' (Sayfa 73)


''Ben bendim, bundan emin ol. Ama ben Darrell Standing değildim.'' (Sayfa 89)


''Görüyorsun, Pons, dünya öyle kötü bir yer ki yaşam çok hüzünlü, herkes ölüyor ve ölecek... hatta öldüler. Bu yüzden insanlar bugünlerde benim gibi bu kötülükten ve hüzünden kaçmak için şaşkınlık uyandıran şeylerin, hiçbir şeye aldırmayan çılgınca eğlencelerin peşinde koşuyorlar.'' (Sayfa 93)


''Mantıksızlığının bana bütün işkencelerine katlanmaktan daha çok acı verdiğini söylediğimde bana inanacağına güveniyorum.'' (Sayfa 167)


''Çabuk şeyler ucuzdur.'' (Sayfa 198)


''Biçim yok olur. Maddenin belleği yoktur. Yalnızca ruh anımsar.'' (Sayfa 219)


''Yine de insanoğlu, en tuhaf ve ne yapacağı kestirilemeyen bir yaratık.'' (Sayfa 288)


''...yüreğimi sağlam tuttuğum sürece er geç buradan kurtulurdum.'' (Sayfa 293)


''Ölümcül günahları icat etmek için, maddeye egemenliğinin yardım ettiği hayal gücüyle insanoğlu gerekiyordu. Daha aşağı hayvanlar, öteki hayvanlar günah işlemeyi beceremezler.'' (Sayfa 336)


''Ölüm diye bir şey yok. Yaşam ruhtur ve ruh da ölemez. Yalnızca et ölür ve geçip gider, hep kendisini belirleyen kimyasal maya, hep plastik, yalnızca akışkana dönüşmek için daima billurlaşan, yeni ve farklı fani biçimler almak için billurlaşıp sonra yeniden akışkana dönüşen bir sürünme. Bir tek ruh kalır ve yukarıya, ışığa doğru ilerlerken kendisini ardışık ve sonu gelmez yeniden doğuşlar içinde oluşturmayı sürdürür. '' (Sayfa 339)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Kitap Alışverişi

Kendime hem yeni yıl, hem de doğum günü hediyesi olarak kitap ve defter alışverişi yaptım. Ve işte o alışveriş, bu alışveriş.

Öncelikle mini bir bilgi notu eklemeliyim. Zaten şu anda bu yazımı okuyan herkes (herhalde??) bunu biliyor ama kayıtlara geçmesi için ayrıca belirtmeliyim, bu yazımda site, marka vs isimlerine yer verecek olsam da herhangi bir reklam, işbirliği vs yok. Hepsini kendi paramla aldım. 


Gece Yarısı Tüm Aşıklar, youtube'dan takip ettiğim bir kanal olan Zeynep Hantik kanalının 2025 yılı için kurduğu kitap kulübünün ilk kitabı olarak belirlendi. Kitap kulübünden bahsettiği video için tıklayabilirsiniz. Kendisi instagramda da aktif ama ben daha çok youtube videolarını izliyorum ve çok da seviyorum. Benim için güvenli alan gibi bir yer kanalı. Yıl boyunca belirlenen her kitabı okur muyum bilmiyorum ama en azından kulübün ilk toplantısına katılmak ve ilk kitabı okumak istediğim için kitabı temin ettim.

Her Şeyin Hikayesi, yine kitap videoları çeken bir kanalda görmemin muhtemel olduğu, bir kenara okumak için not aldığım kitaplardan birisiydi. Kitabı merak etmemin ve okumak istememin tek bir sebebi var: Ağaçlardan bahsetmesi. Umarım beğenirim çünkü umutluyum.

Patti Smith kitaplarını ise Patti Smith'in tüm kitaplarını okumak istediğim için aldım. Geçtiğimiz yıl Çoluk Çocuk isimli kitabını okumuş bayılmıştım. Kitaplarını set halinde alınca daha uyguna geliyordu bu nedenle elimde 2. bir Çoluk Çocuk daha olmuş oldu. Onu da sonra çevremden birisine hediye edeceğim. Patti Smith aslında bir müzisyen ancak kaleminin de kendine has ve güçlü olduğunu düşünüyorum. Onu okurken içimde sakuralar açıyor.

Dediğim gibi bu bir reklam değil ama merak edenler için söyleyeyim, alışverişimi Kitap Sepeti'nden yaptım. O siteye üyeliğim vardı ve orayı seçmemin nedeni de bu. :) Kitaplar iki güne elime ulaştı. Hızlı ve (hemen hemen) hasarsız bir alışverişti (Patti Smith kitaplarının yanları hafiften sürtülmüş ama sorun değil), genel olarak memnunum. Zaten genelde bu siteyi kullanıyorum. Çünkü evet evet üyeliğim var falan filan. Tek mızıltım kargo fiyatına olabilir. Toplu alışverişlerde çok gözüme batmıyor ama az bir şey alsam kargo parası çok gelebilirdi. Takıldığım ve içime oturan diğer bir nokta ise kitap fiyatlarının her yerde pahalı ve üç aşağı beş yukarı benzer olmasına karşın, elime ulaşan Patti Smith kitaplarında eski etiketlerin olmasıydı. Yani madem kitaplar o kadar pahalı artık bari eski etiketleri kapatın da iyice enayi gibi hissetmeyelim Allah Allah...


Bundan sonra göstereceklerimi Trendyol üzerinden aldım. Bu kutuda defterlerim var. Matt Notebook'un defterlerini çok seviyorum. Günlüklerimi ve benim için önemli şeyleri not aldığım defterlerimi hep buradan aldım. Bu alışverişim bu markadan üçüncü alışverişim oldu yanılmıyorsam ve her seferinde hem hediye olarak küçük bir defter gönderdiler, hem de özenli bir paketleme yaptılar. Böyle şeyler kendimi özel hissettiriyor. Böyle olun eyyy markalar, dükkanlar! Müşterilerin kalbini kazanmak çok basit aslında. Hele de benim gibi tatlı defter aşığı falansanız. 

Dediğim gibi şu üstteki küçük defter, ayraç ve yuvarlak kartpostal hediye gelmiş.


Bunlar da aldığım defterler. Bu defterler zaten böyle ikili satılıyorlar.


Hayatımda daha evvel hiç ajanda kullanmadım. Bu yüzden umarım paramı havaya saçmamışımdır. Bu ajandanın içini falan çok sevdim. Dışı da aynı şekilde tatlı bir pembe. Her şeyi pembe aldığımı da kargoyu açınca fark ettim bu arada, planlı değildi. Sadece tatlı şeyler almak istemiştim ve elim bu renge gidivermiş. İyi de olmuş, içim açıldı. Kalemi hediye göndermişler. Çok kalp kalp. Bu arada yine reklam değil ama belki almak, aratmak, bakmak isteyenler çıkar diye yazayım. Ajandayı yine Trendyol üstünden Victoria's Journals'tan aldım. 


Eveeett, bu kadardı. Güzel günlerde okumam ve kullanmam, sonra da bu deneyimlerimi sizlerle paylaşabilmem dileklerimle. Hoşça kalın. İçlerinden ilginizi çekenler varsa yorumlarda buluşalım.

Bu arada param falan da bitti falan ama daha dün çok güzel bir haber aldım. Sevgili Melisa Kesmez'in yeni bir kitabı ocak ortalarından sonra çıkıyormuş. Keşke yılın başında çıksaydı da onu da alsaydım dedim :((( Yani aklım hala almadıklarımda!




2024'ün Ardından.

Merhaba, nasılsınız? Beni soracak (veya sormayacak) olursanız... Ben heyecanlıyım. Sevdiğim şeylerden bahsetmeden evvel zaten içim hep kıpır kıpır olur. Bir de yıl sonu dökümünü kastediyoruz hadi ama... Bu yazıyı yaklaşık on gün evvel yazmaya başladım. O günden beri aklıma geldikçe yazıya bir şeyler ekliyor ekliyor çıkarıyorum. Bir yazıyı, hele de bir blog yazımı, böyle zamana yayarak gıdım gıdım yazmak (tahmin edersin ki) pek de benlik bir şey değil. Çünkü bir an evvel lafa girmek ve içimdekileri paylaşmak istiyorum. Öte yandan, yılın son günü gelmeden bunu yaparsam, yılın son gününe kadarki günlerde -olur ya- keşfedip çok seveceğim şeylere de ayıp olacak... Ah bu nasıl bir çıkmaz! Ahahahah, sonuçta dayandım. Yok mu bir tebrik? Tamam, yeni yıl kutlamalarına daha bir gün var ama sıkıldım. Aynı zamanda artık listeye bir şeyler ekleme beklentisinde olmak da istemiyorum. Bu yılım bu kadardı işte, tatmin oldum! Hem belki yeni yıl listesi falan oluşturuyorsan bu yazımda sana hitap edecek bir şeyler bulabilirsin; hem belki yeni yıl listeme senin bırakacağın yorumla bana ilham olacak bir şeyler ekleyebilirim. Ah bu da heyecanlı!

Bu yazımda sizlerle 2024 yılı içerisinde neler okudum, neler izledim ve bunlar arasından favorilerim neler oldu bunları paylaşacağım. Sizler de benimle yorumlarda buluşursanız çok mutlu olurum.


OKUDUKLARIM

Bu yıl 58 kitap okumuşum. Geçen yıldan 15 kitap daha fazla. Hatta yanılmıyorsam (çünkü pek kıymetli arşivime bakmadım) son 5-6 yılın okuma anlamında en verimli yılı bu yıldı benim için. Alkışlar alkışlar! Tabii ben sayıya pek önem vermiyorum artık. Bakın bu kendimi kandırma cümlem de değil; çünkü yine iyi kötü bir şeyler okumuşum hani. Hatta fena bir sayıya da ulaşmamışım. Ortalamaya vurursak her hafta bir kitap, artı bonus altı kitap okumuşum yıl içinde. Bereket versin. Öte yandan dediğim gibi bu sayının bir önemi de yok. Örneğin aralık ayında sayı olarak yine baya kitap okudum ama hepsi inceydi. :) Aralık ayında gerçekten bana bir okuma aşkı geldi. Ama kalın kitapları okumayı da gözüm yemediğinden, yıllardır kitaplığımda bekleyen ince kitapları aradan çıkarmaya karar vermişim (ve kütüphanede gözüme çarpan ince kitapları...). Vallahi ben de farkında değildim bu kararın ama güzel de oldu hani. Neyseee. Benim asıl önem verdiğim ve bu yıl başarabildiğim durum ise niteliksel olarak zengin içerikli bir okuma süreci geçirmem oldu diyebilirim. Bu yıl farklı ülkelerin edebiyatlarından, ilk kez okuduğum yazarlardan ve düşünce dünyamı zenginleştiren kitaplardan okumalar yaptım. 

''En'' dediğimizde ben hep donakalırım. Ama en dediğim on, ay hadi on beş olsun... Tamam! İşte sizlerle 2024 yılında okuyup ''en'' çok beğendim dediğim on beş kitabı herhangi bir sıralama olmaksızın paylaşıyorum (sayılar kolay takip edelim diye - yoksa hepsini beğendim). Aralık ayı dengeleri çok bozdu vallahi. Aralıkta okuduğum kitapların genelini beğenmişim, kararlarım şaştı hangisini seçeyim diye. Darısı 2025'e inşallah, aldım kabul ettim 777. :) 

Kitap ve yazar isimlerinin üzerlerine tıklayarak ilgili kitabın yorumuna bloğumdan ulaşabilirsiniz. Tıkladığınız an yorum yazıma ışınlayacağım sizi. Hokuuss pokkuuss...

Not: Bu sıralamaya sadece ilk kez bu yıl okuduğum kitapları dahil ettim. Daha önceki yıllarda okuduğum ve sevdiğim için bu yıl tekrar okumuş olduğum kitaplar listeye dahil değil. Aksi halde haksızlık olurdu. Ama yıl boyunca okuduğum ve izlediğim çoğu şeyin yorum yazısını bloğuma yazdım. Onlara da göz atmak istersen bloğumu dilediğince gezebilirsin. 


1. Kadınlar Ülkesi, Charlotte Perkins Gilman.

2. Siyah Lale, Alexandre Dumas.

3. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git - Susanna Tamaro.

4. Portobello Cadısı - Paulo Coelho.

5. Küçük Ağaç'ın Eğitimi - Forrest Carter.

6. Çoluk Çocuk - Patti Smith.

7. Naif. Super (Erlend Loe).

8. Uygarlığın Ayak İzleri 3: Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler, Celil Sadık.

9. Paçinko - Min Jin Lee.

10. Raşomon - Ryunosuke Akutagava.

11. Bir Noel Şarkısı - Charles Dickens.

12. Berlinli Apartmanı - Yaprak Öz.

13. Noktürnler - Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler, Kazuo Ishiguro.

14. Adem'den Önce, Jack London.

15. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk - Wilhelm Genazino.


Bu yıl aynı zamanda 1000Kitap uygulamasını (reklam değil) aktif olarak kullandığım bir yıldı. Oraya okuduğum her şeyi kaydettiğim için sitenin bana sunduğu yıl sonu istatistiği doğru. Bunu söylüyorum çünkü siteyi kullandığım önceki iki yılda daha evvel okuduğum kitapları da kaydettiğim için yıl sonu listem doğru değildi ve istatistikleri bu nedenle net görememiştim. Bu yıl ise hangi yazarı, hangi ülkenin edebiyatını, kaç kitapla, kaç puan vererek vs okumuşum çeşitli kategorilerden bunu takip edebildim, bu da tabii güzel oldu. İşte o istatistikler:


genel rapor.


en çok okunan yazarlar.


en beğendiğim kitaplar(mış).


dil ve ülkelere göre.


ilk 6 ayım.


ikinci 6 ayım.

İçlerinden okudukların, okumak istediklerin veya şimdi görüp meraklandıkların var mı? Okudukların varsa onları sen nasıl bulmuştun?



İZLEDİKLERİM

Bu yıl çok çok çok az film izledim. Ne kadar okuduysam, o kadar izlememişim özellikle de son yıllarımı düşündüğümde. Dediğim gibi okuduğum ve izlediğim çoğu şeyi bloğumda yorumladım zaten. ''İzlediklerim'' etiketine tıklayarak da (bu yazımın altındaki etiketler kısmında da bulabilirsin) izlediğim yapımların yorumlarına ulaşabilirsin (ulaşırsan oradan da ses ver iki kelimenin sohbetini yazalım!). Bunun dışında seninle 2024'te izleyip beğendiğim yedi filmi paylaşacağım şimdi. Herhangi bir beğeni sıralaması olmaksızın yazıyorum. 

Film isimlerinin üzerlerine tıklayarak ilgili filmin yorumuna bloğumdan ulaşabilirsin. Hemen ışınlanacaksın, hemeenn.


1. Only Yesterday (Dün Gibi), Isao Takahata, 1991.

2. My Blueberry Nights (Benim Aşk Pastam), Kar Wai-Wong, 2007.

3. Frances Ha, Noah Baumbach, 2012.

4. Postman Blues, Hiroyuki Tanaka (Sabu), 1997.

5. Paris, Je T'aime, 22 farklı yönetmenin filmi, 2006.

6. The Love Witch, Anna Biller, 2016. (yorum yazısı blogda yok)

7. His Three Daughters, Azazel Jacobs, 2023.


Bu yıl ne anime, ne dizi, ne mini dizi izledim. Bu yıl direkt izlemedim anlayacağın. Her neyse! Yine de bir dizi izledim ve beğendim. Herkes de beğenmeyecektir bu diziyi ama yazmazsam bir arkadaşıma ihanet etmişim gibi falan hissederim. Dizi isminin üstüne tıklayarak yorum yazıma (yine) ışınlanabilirsin.

Fleabag.


2025 için not bırakır isem: Akışta ve açık olmalı. Bir şeyleri tutmak yorucu. 2024'te öğrendiğim en net şey buydu. 2025'in güzel geçeceğine inanıyorum, öyle de olsun.


Sen neler yaptın? Neler hissettin? Neler düşündün?

Nasılsın?

Bu yıl okuduğun en sevdiğin kitap neydi? En sevdiğin film? Dizi, anime? Şarkı?

Bu yıl karşına çıkan en güzel şey neydi? Bu yıl oluşturduğun en güzel şey veya?

2025 sana ne getirsin istersin? Sen 2025'e neler götüreceksin?

2025 bittiğinde bu yılı nasıl hatırlamak istersin? Bunun için neler yapabilirsin?


Mutlu yıllar.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus.




Aramızdaki En Kısa Mesafe (Barış Bıçakçı) | Kitap Yorumu

Yazar: Barış Bıçakçı, Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap beş kişilik bir ailenin yıllar boyunca yaşadıklarını ailenin ortanca çocuğunun gözünden anlatıyor. Kitabın içeriğinde aktarılan olaylara baktığımızda kitabın 1980'li yılların gergin atmosferinde başlayıp 90'lı ve hatta belki 2000'li yıllara kadar süren olayları kapsadığı görülüyor. Önce bir çocuğun kırılganlığıyla başlıyor anlatım. Bu çocuğun bir kardeşi oluyor. Annesi yalnız, baba ortalıkta görünmüyor. Her bölüm zaten kısacık ve bu kısa bölümlerin hepsinde anlatıcı da olan ana karakterin bir anısına ortak oluyoruz okurlar olarak. Soğuk, katı ve kuralcı bir baba; yalnız, yorgun ve arabulucu bir anne... Pek bir yetenekli, pek bir hayran olunası abi; yaramaz yumurcak erkek kardeş. Kuzenler, arkadaşlar, anneanne, babaanne... Ve anlatıcı. Bu ailenin ve anılarının arasında kendine bir yer arayan ortanca çocuk olan anlatıcı.

Kitabın basit bir dili ve olay örgüsü olsa da, yazar kilit noktalara değindiği için ana karakterin tüm kırgınlığı, hüznü, özlemi ve nostaljik mutluluğu bir okur olarak bana geçti. Bu kitabı yıllar önce okumuş, içeriğini unutmuştum. Hem kısa diye, hem de hatırlamak için bir kez daha okumak istedim. Çok da beklentiye girmeden, sakin bir şeyler okumak ve okurken dinlenmek için okunabilir diye düşünüyorum. En azından kitabın benim üstümdeki etkisi buydu.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Uyuyalım,'' dedi ağabeyim, ''böylece saatler yokuş aşağı yuvarlanır...'' (Sayfa 26)


''Çalar saati kuruyordu. O saat hep yataklarının başucunda dururdu. Yuvarlaktı. Ortasında bir tavuk ve birkaç civciv resmi vardı. Tavuk saniyede bir başını indirip küçük birer nokta olarak çizilmiş yemleri yiyordu.'' (Sayfa 26)


''Gizemli şeyleri oldum olası severim.'' (Sayfa 30)


''İnandırıcı olmak için önce senin inanman gerekir.'' (Sayfa 31)


''...ve bana, bu dünyada ne olduysa ben yokken olmuş gibi geliyordu.'' (Sayfa 31)


''Sana anlatamadıktan sonra gördüklerim neye yarar!'' (Sayfa 36)


''Aslında babam da başka pek çok insan gibi uzağındakilere ve yeni tanıştığı insanlara anlayışlı, iyi davranıyor, yakınlarından bunu esirgiyordu.'' (Sayfa 88)


''Sonsuza kadar uzatılabilen bir doğru parçası gibi, biz de sonsuza kadar hatırlayacak gibiydik!'' (Sayfa 97)


''...çünkü hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi.'' (Sayfa 97)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Kızıl Veba (Jack London) | Kitap Yorumu

Yazar: Jack London, Çevirmen: Levent Cinemre,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitap, büyük Kızıl Veba salgınından sonra yaşananları anlatıyor. 2013 yılında bir anda tüm dünyaya hızla yayılan bu salgında hastalığın bulaştığı kişi kısa sürede tüm vücudunun uyuşması, kızıllaşması ve son olarak kalbinin durmasıyla hayatını kaybediyor. Bulaş oranı yüksek olan bu hastalık kolaylıkla insandan insana bulaşıyor ve dünya genelinde bir karmaşa yaşanıyor. Panik ortamı oluşuyor ve bu nedenle asayiş ve düzen bozuluyor, göçler başlıyor ve toplu ölümler gerçekleşiyor. Tüm bu karanlık günleri bize salgından altmış yıl sonrasında salgını genç bir adamken yaşamış olan yaşlı bir adam anlatıyor. Yaşadığı o karanlık günleri uygarlığın çöküşünden sonra doğmuş olan yeni dünyanın çocuklarına anlatarak biz okurları hem felaket sonrası dünyası hakkında bilgilendiriyor, hem de salgınla birlikte dünyayı esir alan yozlaşma ve yok oluş sürecini gösteriyor.

Kitap 1910 yılında, yüz yıl sonrası hayal edilerek yazılmış. Kitabı benim gözümde en etkileyici yapan durum da aslında bu. Jack London bu kitabı yazarken pek tabii kendi okuduklarından, danıştığı bilir kişilerden ve kara veba salgını dahil tarihteki büyük salgınlardan ilham ve referans almış; ancak, kendisi kitabını yazdığı o yıllarda bizzat hiç büyük bir salgını deneyimlememiş. Deneyimlemediği bir durumu, hele de bu durum gelecek zamanda geçerken, bu kadar etkili bir şekilde anlatabilmesi ise onun güçlü bir yazar olduğunu gösteriyor diye düşünüyorum.

Bu kitabın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan ilk baskısı 2020 yılının temmuz ayındaymış. Yani biz 21. yüzyıl insanlarının da bir salgını deneyimlediği yıllar. Yazar, yüz yıl sonrasının gelişmişlik oranını isabetli bir şekilde hayal edememiş (hadi ama adam nereden bilsin internet nedir, cep telefonu nedir, uçak nedir...) ama insan doğası asla değişmediğinden dolayı uygarlığın çöküşüne hız kazandıran insanın bencil eylemlerini başarılı bir şekilde anlatmış. Biz belki bu kurgusal dünyanın yaşadıkları kadar büyük çaplı bir sarsılma neyse ki yaşamadık ama; bir düşününce, sahiden de, insanların ne kadar bencil, ne kadar kurnaz, ne kadar kötü kalpli olabileceklerini gördük, değil mi? (tabii bu zamana kadar bunu bilmeyen masum biriydiysek...) Aynı şekilde kitaptaki panik hali ve bu halin yaptırdığı bazen saçma, bazen akıllıca ama nahoş eylemler de cabası.

Yakın bir zamanda yazarın Adem'den Önce isimli kitabını okumuş ve şurada da yorumlamıştım. O kitabında yazar uygarlığın çok öncesinde yaşamış mağara insanlarının yaşamlarını anlatıyordu. Bu kitabında ise uygarlığın çöküşünden sonra hayatta kalmış ve doğmuş mağara insanlarının yaşamlarını anlatmış. İki kitabı yakın zamanlarda üstelik geçmiş ve gelecek kronolojisi devam edecek şekilde okumuş olmam da benim için güzel bir tesadüf oldu. Jack London'un biyografisini okuduğumda kendisinin küçük yaşlardan beri okumaya meraklı olduğunu ve özellikle de Darwin ve Nietzsche gibi yazarların fikirlerinden etkilendiğini öğrendim. Gerçekten de şu ana kadar okuduğum kitaplarında hep bir evrimsel süreç mekanizmasının kurguların temelinde yer aldığını fark ettim. 

Güçlü olanın hayatta kaldığı bir dünyanın en temel kuralı olan doğal seçilim terimini yazar kurgularının odak noktası yapıyor gibi görünüyor. Bu durum; çabalayarak yükselen karakterin girdiği yeni ortama adapte sürecini de içerisinde taşıyan kurgusu Martin Eden'de de böyleydi, bilmediği sert bir coğrafyanın iklimine adapte olmaya çalışan bir köpeğin yaşadıklarını anlatan Vahşetin Çağrısı'nda da. Adem'den Önce ve Kızıl Veba isimli kitapları zaten direkt doğal seçilim, evrim, adaptasyon gibi kavramları merkeze alarak oluşturulmuş kurgular. Özellikle de bu iki kitabında yazar, dil kavramı ve becerisi üzerinde duruyor. Uygarlık ile dil gelişimi ve dil gelişimi ile düşünce gelişimi arasındaki doğru orantıyı kurgularının içerisine yediriyor. Özellikle de yeni dünyanın çocuk ve gençlerinin tek heceli sözcüklerden oluşan kendilerine has dillerinin olduğu kısımları okumak manidardı benim için. Ben de yeni bir dünyanın genci olsam da, sosyal medya dili diyebileceğim z kuşağı dilini tam olarak anlayamıyorum. 

Bu yüzyılda doğan ve doğacak çocuklar artık yeni bir kültürün içine doğacaklar. Bu geçmişte de böyleydi ve gelecekte de böyle olacak bir düzen bunun farkındayım ve geçmiş savunucusu hiçbir zaman da olmadım. Her çağın kendine has nimetleri olduğu gibi, eksi yanları da var. Bu çağın eksi yanı ise uyuşmak. Yazar kitabında somut, baya baya mikroplarla yayılan bir hastalığı tarif ediyor. Ama bu kurgusal hastalığın semptomlarını düşündüğümde günümüzde bu hastalığı mecazi olarak yaşadığımızı görüyorum. Tüm bedenin gittikçe uyuşması, hissizleşmesi ve bu uyuşukluğun son raddede kalbe ulaşarak kişiyi öldürmesi... 21. yüzyıl insanı ruh vebasına yakalanmış gibi görünüyor, sence de öyle değil mi? :)

Bu noktada sizlere bir şeyi itiraf edeceğim. Galiba biraz aşık oldum. Hayır, bir karaktere değil; direkt Jack London'a ahahahah. Müthiş bir adam gerçekten. Hayatıyla ilgili bilgi edindikçe bu hayranlığım daha da arttı. 2025 yılında onun okuyabildiğim kadar çok kitabını okumak istiyorum. Otobiyografik özellikler taşıyan kurgusu Martin Eden'i de bir kez daha okumak istiyorum (çünkü bundan yaklaşık 7 yıl önce falan okumuştum, unuttum). Beni en çok üzen durum ise yazarın henüz 40 yaşında hayata veda etmesi. Ah, biraz daha yaşasaydı yazabileceği o müthiş kurguları düşününce içimde ağlama isteği oluşuyor... :(

Özetle, kitabı beğendim. Kısa, akıcı ve ilgi çekici bir kitap. Ayrıca kitabın son sayfalarında çevirmenin eklediği notlardan oluşan bilgilendirici bir kısım bulunuyor. Bu kısımda kurguda geçen bazı yerler, alıntılar ve fikirler hakkında yazarın hayatı ekseninde bilgiler verilmiş. Bu kısmı okumak da güzeldi.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Geçici düzenler köpükler gibi uçar gider.'' (Sayfa 10)


''İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkumdur.'' (Sayfa 13)


''Tek heceli sözcüklerle, ağızdan düzensiz olarak çıkıveren cümlelerle konuşuyor, sanki konuşmaktan çok kelimeye benzer seslerle birbirlerine meramlarını aktarıyorlardı.'' (Sayfa 13)


''Hava taşıtlarıyla kaçan zenginlerden bahsetmiştim size. Uçtukları her yere mikrop taşıdılar ve nereye kaçarsa kaçsınlar, öldüler.'' (Sayfa 31)


''Uygarlık çöküyor ve artık herkes kendisi için yaşıyordu.'' (Sayfa 34)


''İnsan eskiden beri metafizik bir kavram olarak mutlak adalete inanır ama anlaşılan o ki evrende adalet diye bir şey yoktur. Haktan, adaletten anlamayan, doğada kara bir leke gibi duran, gaddar, insafsız, düzenbaz bir vahşi olan o adam neden hayatta kalmıştı?'' (Sayfa 49)


''Yine de salgın içeri sızarak kulübelerindeki nöbetçileri, görev başındaki uşakları ve bütün hizmetliler ordusunu silip süpürdü. Bir oradan kaçanlar kurtulmuştu, onlar da gittikleri yerlerde öldüler. Vesta böylece mezara dönüşen o koca sarayda kendini tek başına buldu.'' (Sayfa 50)


''Ah benim sevgili torunlarım, bilemezsiniz. Zaten böyle davranışlar dışında bir şey görmemiş olan siz bunu anlayamazsınız.'' (Sayfa 53)


''Toprağıyla, deniziyle, göğüyle bütün gezegene hakim olan, kendisini tanrı yerine koyan bizler, şimdi California denen şu memleketteki su boylarında ilkel bir yabanilik içinde yaşayıp gidiyoruz.'' (Sayfa 57)


''Keşke bir tanecik fizikçi ya da kimyacı sağ kalmış olsaydı... Olmadı işte, sonuçta bildiğimiz her şeyi unuttuk.'' (Sayfa 57)


''Barut tekrar gelecek. Bunu hiçbir şey engelleyemez. Aynı eski hikaye yeniden, yeniden yaşanacak. Sayısı artan insanlar savaşmaya başlayacaklar. Barut sayesinde insanlar milyonlarca insan öldürecek ve çok ileride bir gün yeni bir uygarlık, sadece bu yoldan, ateş ve kan üzerinden evrilecek. Peki bunun faydası ne? Eski uygarlıklar nasıl yıkıldıysa bu yeni uygarlık da geçip gidecek. O uygarlığı inşa etmek elli bin yıl alsa da geçip gidecek. Zaten her şey geçip gider. Geriye sadece kozmik güç ve madde kalır, onlar da ebediyen devam edecek, sonu gelmez bir akış içinde birbiriyle itişip çekişecek o ölümsüz tipleri ortaya çıkarır: rahibi, askeri ve kralı.'' (Sayfa 60)


''Mağaradaki kitapları yok etsem de aynı şey; kitaplar olsun veya olmasın, içlerindeki eski gerçekler tekrar keşfedilecek, eski yalanlar tekrar devreye girecek, orada yazılan yaşantılar tekrar yaşanıp sonraki kuşaklara aktarılacak. Ne faydası var?'' (Sayfa 60)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Barış Bıçakçı) | Kitap Yorumu

Yazar: Barış Bıçakçı, Yayınevi: İletişim Yayınları

Bu kitap için iki yakın arkadaşın, iki dostun, öyküsü diyebiliriz. Aralarda bir yerde onların öykülerine tatlı bir esinti olarak bir hanım kızımız da dahil oluyor olmasına ancak, bu aslında Ender ile Çetin'in öyküsü.

Nihal, Çetin ile Ender'in çocukluk arkadaşları Fikret'in kız kardeşi. Anne babasının ölümünün ardından Nihal, tek başına kalıyor. Abisi Fikret'in Amerika'da kurulu düzeni var, abisinin oraya dönmesi gerekiyor. Nihal üniversiteyi bitirene kadar ona göz kulak olacak bir büyük gerekli. Bu büyükler kitabın da anlatıcısı olan Ender ile Çetin oluyor. Nihal gençliğinin verdiği tazelik ve yaşadıklarının verdiği buruklukla bizim ikilinin yaşamında parlıyor. Bazen günü aydınlatan bir güneş, bazen geceyi hüzünlendiren bir yıldız gibi.

Bu bir aşk hikayesi gibi görünüyor. Ama kimin kime veya neye aşkının hikayesi, zamanla bulanıklaşıyor. Çetin ile Ender orta yaşlı iki adam. Nihal ise daha yirmisinde. Üstelik Nihal onlar için kardeşleri gibi olmalı, hem yakın arkadaşlarının da kardeşi. Öte yandan Nihal, hayatlarının griliğindeki bu iki adam için bir hatırlatıcı. Gençliklerinin, çocukluklarının... Hatta birlikte yaşadıkları anılarının. Zamanı geriye alamazsın ama peki ya anıları? Onları geri alabilir misin? Onları tekrar yaşayabilir misin? Basbaya deneyimlemeyi kastediyorum? Ender de bunu kastediyor. Ender de Çetin de Nihal'i seviyor. Ben buna aşk demezdim ama zaten aşk nedir ki? Bu bile tartışmalı.

Ender de, Çetin de Nihal'i bir kır papatyasını izler gibi seviyor. Gün doğumunu ya da batımını izler, pazar kahvaltısının heyecanını izler, dünya kupasındaki gol sevincini izler gibi... Sadece izler gibi seviyor. Nihal'in toyluğunu, kalp kırıklıklarını, sevinçlerini ve bilmedikleri her şeyini izliyorlar sadece. Onda kendi gençliklerini ve umutlarını gördükleri içindir belki de. Çünkü bir yaşamı yeniden yaşayamazsın; ama belki başka biri aracılığıyla bu uçucu hissi izleyebilirsin. Belki de aşk da böyledir. İçindeki özlem ve umutlarını karşındaki kişide görmek, buna hayranlık duymak ve izlemek izlemek... Bu pencereden bakarsak evet, ikna oldum gibi gibi, bu biraz iğreti de dursa bir aşk hikayesi olabilir.

Bu kitabı liseyi bitirdiğim yıl okumuştum ilk kez. Altını çizdiğim satırları görünce birkaç tutam duygusallaştım. Şimdi üstüne bir o kadar, hatta daha bile fazla, satırın altını çizdim. Bir ara oturdum ağladım. Kitabı ilk kez okuduğumda ne düşünmüştüm hatırlamıyorum ama kitabın bende yeni bir şey keşfetmenin hoş tadını bıraktığını hatırlıyorum. O dönem benim için farklı ve güzel olan bir sürü kitap okumuştum. O kitapların tadı hala damağımda (üzerinden altı yıl geçmiş). Bu kitap da öyleydi işte, içeriğiyle değil ama kendine has ruhuyla bana dokunmuştu. O zaman anlamamıştım, şimdi anladım (gibi gibi). O zaman, kitabı ilk okuduğumda, çok bir şey düşünmemişimdir muhtemelen. Daha ne yaşamıştım ki? Hiç. Hoş, şimdi de çok deneyimsiz gibiyim. Ama kavrama yeteneğim güçlü (gibi gibi). Ondan olacak, bu seferki okumamda daha çok şey gördüm. Kitabın ön planında ve reklamında aşk olsa da, ben en çok dostluğu sevdim. Ender ve Çetin'in dostluğunu. Zaten onların çaresizliği Nihal de değildi; yaşamadıkları veya yaşarken anlayamadıkları hisleri alıp götüren zamandı.

Böyle durumlarda insanın kendi özünden parçaları bu ikili ilişkilere verdiği için bağ kurduğunu düşünürdüm. Oysa şimdi görüyorum ki, aslında bir şey almak veya vermek değil bu; bu, senin anıların. Senin hayatın. En güzel anlarını, en buruk anlarını yaşaman; bazen birebir, bazen anlatarak. Bu yüzden dostluklar kıymetli. Bu yüzden aşk kıymetli. Ve bu yüzden ben; Ender, Çetin ve Nihal üçlüsünden bir aşk hikayesi çıkmadığını düşündüm ve düşünüyorum. Belki bir aşkın hayali denilebilir buna. Belki geçmiş aşkların hayali. Belki gelecek bir aşkın hayali; o kişiyle bile değil o hisle ilgili bir hayal. Bilmiyorum; burada ana karakter olan anlatıcı (ve kitabın yazarı) bir erkekti neticede. En duygusal ve şairane düşünen erkek bile bir kadın gibi düşünmez muhtemelen. Özellikle de aşk hakkında.

Bu, benim sevdiğim bir kitap. Ayrıca bu kitabın benim için özel bir yanı da var. Yıldızlı gecelere farklı bir şekilde bakmamı sağlamıştı.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Okuduğum kitaplar yüzünden duygudaşlık hastalığına yakalanmasaydım Çetin, ben de sana kızabilirdim.'' (Sayfa 16)


''Ona bakarken seni özlemiştim, hayatımın en uçarı, en kapısı penceresi açık dönemini özlemiştim.'' (Sayfa 22)


''Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle!'' (Sayfa 31)


''Sessizlik, üzerinde onu eksilten değil tamamlayan bir şey olarak duruyor.'' (Sayfa 33)


''Bende ve hatta başka kimsede olmayan bir şeye sahip olduğunu sezdiğim kadına hemen aşık olurum.'' (Sayfa 37)


''Ona bir şey vermek, ondan bir şey almak istemiştim. Tek ve küçük bir şey. Ah bunu anlatamam! Beni hala nasıl sarsıyor... İsteğin çocuksuluğu, basitliği... Bütün deneyimlerimi birden silivermesi... Galiba tam o zaman anlamıştım Nihal'e aşık olduğumu. Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum.'' (Sayfa 41)


''Kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. İki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır.'' (Sayfa 45)


''Birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar.'' (Sayfa 46)


''Her şey gerçekten o kadar güzel miydi Ender, yoksa sen mi güzel anlatıyorsun?'' (Sayfa 48)


''İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı? Varsa da ikinci sınıf sinema eleştirmenlerinin göremeyeceği bir sınır bu. İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu.'' (Sayfa 83)


''Kederden kederleniyorum!'' (Sayfa 104)


''Uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğundan biraz daha fazladır.'' (Sayfa 105)


''Üstelik, edebiyatçıların, özellikle de şairlerin, güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ya ona itaat etmek ya da hükmetmek istiyorlar. Güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar...'' (Sayfa 115)


''Yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. Yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir.'' (Sayfa 143)


''Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır.'' (Sayfa 162)


''Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak. Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.'' (Sayfa 167)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Popüler Yayınlar