Hayalperestler (Patti Smith) | Kitap Yorumu

Yazar: Patti Smith, Çevirmen: Emre Ülgen Dal,
Yayınevi: Domingo Yayınevi

Patti Smith, kendi dilini anlatan bir yazar. Evet, kendine has bir dili olan bir yazar demedim; kendi dilini anlatan bir yazar dedim. Hayal dünyasını, kelime ve imge dünyasını ve nihayetinde tüm bunların oluşmasını sağlayan benliğini, anıları aracılığıyla içtenlikle anlatıyor. Hayalperestler isimli bu kitabında ise kendisinin çocukluk yıllarına, henüz tam zamanlı bir çoban olduğu o hayal toplayıcı özgürlük zamanlarına yolculuk yapıyoruz. Yazar İngilizce ''woolgatherers'' sözcüğünün çift anlamlılığını kullanarak aslında okurlarına anlattıklarına dair bir perspektif sunmuş. Bu kelime hayalperest kişi ve yün toplayıcı anlamlarına geliyor. Çoban olan atalarının deneyimlerini iç dünyasında kendini gösteren bir çeşit hüzün ve özlem hisleri ile keşfeden Patti Smith, bu özlemini yazdıkları ve çizdikleri yoluyla dışa vurduğunu söylüyor.

Bazen içimizde ne olduğunu tanımlayamadığımız bir kaybolmuşluk,  aslında derinlerde, olmayan bir şeye özlem hissini hissedebiliriz. En azından ben de aynı yazar gibi bu gerçekten şudur denilerek net çizgilerle tanımlayamadığım hissi yaşamım boyunca hissettim. Belki de bu, bir ''yün toplayıcı'' olmanın getirdiği bir özelliktir; bilmiyorum. Yün toplayıcılar, gerçekten de havada uçuşan bir şeyleri toplarlar. Toplamak şart değildir; ancak bu şeyler o kadar parıltılı, o kadar ilgi çekicidir ki, bir yün toplayıcının çocuksu bir heyecanla ona çekilmemesi mümkün olmaz, olamaz. Çünkü bir yün toplayıcı, belki de, sadece anımsayan kişidir. Özlemlerini, hüzünlerini ve gökteki akşam yıldızını ilk keşfettiği anı... Çocukluğunu başka biri olarak görmeyen kişidir.

Bu kitabıyla birlikte Patti Smith'e bir kez daha hayran oldum. Kitabında çocukluğundaki bazı anlarına yer veriyor aslında. Bunların bazıları anı diyebileceğimiz gibi daha çizgileri belli olmakla birlikte, bazıları biraz daha dağınık ve daha çok his-düşünce temelli yazılmış. Bu nedenle belki bazı okurlar kitabın anlatımını veya anlatım düzenini dağınık bulabilirler. Oysa benim kitabı sevme nedenlerimden biri de buydu. Çünkü olayın özüne de uyan bir anlatım düzeni bu. Sonuçta bir yün toplayıcı (hayalperest), anlar arasında gezintiye çıkabilen bir gezgindir. Ayrıca kitapta Patti Smith'in çocukluğundan ve dünyasından çeşitli fotoğraflara yer verilmiş. Kitabın kapağının içeriğine olan tatlı dokundurmasına bayıldığımı ise eklemeliyim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Hep bir kitap yazacağımı hayal etmişimdir; kısacık da olsa, insanı kendi dünyasından çekip alacak, ölçülüp biçilemeyen, hatta sonradan hatırlanamayan bir diyara taşıyacaktı.'' (Sayfa 3)


''...aniden korkunç güzel bir şeye dönüşüveren küçük şeyler için gözümü dört açmıştım.'' (Sayfa 4)


''Ben bazen kendimi otların arasına bırakıverir, oradan uzun uzun gökyüzüne bakardım. Yaratılışın tüm öyküsü sanki gökyüzüne çizilmiş gibiydi.'' (Sayfa 9)


''Hayalperestin tam olarak ne olduğundan emin değildim, ama kulağa önemli bir görev gibi geliyordu; tam bana göre işti yani.'' (Sayfa 12)


''Görevim, bir tutam yün gibi uçuşan düşünceleri rüzgarın pençesinden kurtarmaktı.'' (Sayfa 12)


''Küçükken, başka bir yerlerden gelme duygusu ile coşkuya kapılıp etrafı gözetleriz. İçimize bakar, inceler, yabancı olanı çekip çıkartırız. Göz alabildiğine açık, altından bir alana varırız. Ya da çoğu kez bir buluta rast geliriz; bulutlarda yaşayanlardan bir ırka. Bunlar, çocukkenki düşüncelerimizdir.'' (Sayfa 15)


''Belli bir şey için dilek tutmak ya da sadece bilmeyi istemek. Üzerine üflersiniz; mumlara, yıldızlara... Her neyi arzuluyorsanız.'' (Sayfa 16)


''Saçma sapan bir şeydi, ama ona bayılırdım.'' (Sayfa 28)


''Kendi yoluma gittim; ancak bir şey kalbime dokunur gibi oldu.'' (Sayfa 35)


''Gecenin ortasında uyandım. Başımın üzerinde, tavandaki pencerenin arkasında ay duruyordu; capcanlı, altın rengindeydi. Korksa da, kararlılığını yitirmemiş bir savaşçının kalkanı gibiydi.'' (Sayfa 37)


''bir kase suda yüzen çiçekler gibiydim.'' (Sayfa 38)


''KİMSE, OLMADIĞI BİRİNE DÖNÜŞMEZ.'' (Sayfa 48)


''Bir an, içimde ne varsa kurtulmak istedim. Hiçbir şey olmak... Çığlık atmak istedim, ama yapamadım. Nefesimin bir dili vardı, konuşuyordu, ama hiç ses gelmiyordu.'' (Sayfa 49)


''Mahallemizin ardındaki küçük ormanı keşfe çıkar, Bambi'yle birlikte uzun saatler geçirirdik. Ne görsem isimlendirirdim. Kırmızı Kil Dağı. Gökkuşağı Deresi. Punk Bataklık. Her yer hayat doluydu; merak uyandırıcı, enerjik... Zamanla çevremizi takdir etmeye başladım. Üzgün bakışlı peri köpeğim Bambi'yle birlikte Peter Pan tarzı yaşayıp gidiyorduk.'' (Sayfa 56)


''Ağlamadım. Duygularım öylesine yoğundu ki, beni gözyaşlarının ötesinde bir yere taşıdı.'' (Sayfa 58)


''Ama ne zaman ki büyüdük, birbirimizden ayrılmak zorunda kaldık, yolculuklarımı anlatacak kimsem kalmadı. Ben de ya yazdım, ya çizdim, ya da uçup gitmelerine izin verdim. Onlar için büyük planlarım olmadı; tek isteğim, indikleri yerde ufak şeylere de değer veren bir hayalperest tarafından hemen fark edilip toplanmalarıydı.'' (Sayfa 70)


''Zaman geçiyor ve onunla birlikte bazı duygular da kayboluyor.'' (Sayfa 70)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Köpek Kalbi (Mihail Bulgakov) | Kitap Yorumu

Yazar: Mihail Bulgakov, Çevirmen: Uğur Büke,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, aç ve yaralı sokak köpeği Şarik'in çılgın bir bilim adamı ile karşılaşmasının ardından değişen yaşamını konu ediniyor. Bu cerrah ve ortağı olan başka bir doktor, Şarik üzerinde etik olmayan ve fantastik bir deney yaparak köpeğin epifiz ve er bezlerini ölmüş bir mahkumun (bir insanın) epifiz ve er bezleriyle değiştiriyorlar. Bu değişim, köpek Şarik'in yavaş yavaş bir insana dönüşmesine neden oluyor. Poligraf Poligrafoviç Şarikov adını alan ve artık bir insan olan Şarik, toplumun bir ferdi olmaya başlıyor. Kitap boyunca, Victor Frankenstein'ın canavarını anımsatacak bir şekilde üzerinde yapılan deneyler sonucunda başka bir varlığa evrilen ve kontrolden çıkan Şarik'in yaşadığı değişimi ve kitabın yazarı Bulgakov'un ülkesi olan Rusya'da gerçekleşen Bolşevik Devrimi'ni Şarik'in değişimi ekseninde eleştirisini okumaktayız.

Kitabın başlangıcında bizleri bir sokak köpeğinin anlatısı karşılıyor. Ona zalimce davranan bir insandan bahsedip okurlara acısını ve çaresizliğini tarif etmeye çalışıyor. Sonra bir an geliyor, bir adam onun karnını doyuruyor. Bu adam, köpek Şarik'in gözünde adeta bir melek konumunu alıyor. Köpek Şarik, başına geleceklerden bihaber olarak kurtarıcısının peşinden gidiyor. Bu kurtarıcı elbette doktor Filipp Filippoviç'ten başkası değil. Bu doktor, ilk önce Şarik'in bakımını üstleniyor. Onu en güzel yiyeceklerle besliyor, yarasını tedavi ediyor ve ona sıcak bir ev veriyor. Köpek Şarik'in bir tasması bile oluyor: Yani Şarik artık bir sokak köpeği değil, ayrıcalık sahibi bir köpek. Ancak bu doktor, bir meslektaşı ile birlikte giriştiği deney sonrasında Şarik'i başka bir şeye dönüştürüyor.

Köpek olduğu günlerdeki izlenimleri, Şarikov isimli bir insana dönüşen bu yaratığın kişiliğini oluşturmasında etkili olsa da, o artık başka bir şey: Bir insan. Üstelik, epifiz ve er bezlerini aldığı mahkumun bazı kişilik özelliklerini de ediniyor Şarikov. Hem köpek dürtüleri, hem de mahkumun alışkanlıkları birleşerek; ona buna sataşan, kadınları taciz eden ve kedilere saldıran Şarikov'u oluşturuyor. Kontrolden çıkmış eserini gözlemleyen Filipp Filippoviç her ne kadar hatasını anlasa da, herhangi bir suçluluk ve pişmanlık hissettiğini göremiyoruz. Onun için önemli olan tek şey, bu çılgın deney. Hatta doktorun belki de onun Şarikov veya Şarik olarak ne kadar ileri gidebileceğini merak ettiğini bile söylemek mümkün.

Mihail Bulgakov aslında tıp mezunu. Ancak birkaç yıl yaptığı doktorluğu bırakıp yazarlık mesleğine geçiş yapıyor. Yazdıkları Sovyet rejimine yönelik eleştiriler taşıdığı için oyunları sahnelenmiyormuş. Köpek Kalbi isimli bu romanı da aynı gerekçeyle ülkesinde uzun süre yayınlanmamış. Kitap 1925 yılında yazılmış olsa da ancak 1987 yılında SSCB'de yayımlanabilmiş. Yazar devrimden önce ve sonrasında işçi sınıfının yaşadıklarını köpek Şarik'in deneyimleri üzerinden anlatmış. Kitapta aslında çok açık eleştiriler yapılmış ancak tüm bu eleştirilerin köpekten insana evrilen bir karakter üzerinden mecazlaştırılarak anlatılması kitabı hem ilgi çekici, hem de mesajlarını etkileyici kılmış. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Alın işte ezilmiş, hırpalanmış ve insanların fazlasıyla hor gördüğü bedenime bakın.'' (Sayfa 10)


''Çaresizliği onu ezmişti.'' (Sayfa 13)


''Ancak gözler yanıltmaz; ister yakından ister uzaktan bakın gözler yanıltmaz. Göz önemli bir konu. Barometre gibidir. Kimin ruhu çöle dönmüş, kim ortada hiçbir şey yokken tekmeyi basar, kim her şeyden korkar, bunların hepsini gözlerden anlarsın.'' (Sayfa 13)


''Kardeşler, canavarlar neden kıydınız bana?'' (Sayfa 23)


''...ne halt yediğinizi anlamaya çalışmayacağım, nasıl olsa anlayamam.'' (Sayfa 30)


''Hiç acelesi olmayan her yere yetişir.'' (Sayfa 46)


''Beni düşünüyor,'' dedi köpek içinden, ''çok iyi adam. Kim olduğunu biliyorum. Köpek masallarından çıkma bir büyücü, bir sihirbaz... Gördüklerimin hepsinin rüya olması mümkün değil. Ya rüyaysa? (Köpek rüyasında irkildi.) Şimdi uyanacağım... Bunların hiçbiri kalmayacak. Ne abajuruyla lambalar, ne bu sıcaklık, ne karın tokluğu. Yeniden avlu kemerinin altı, akıldışı soğuk, buz gibi asfalt, açlık, kin dolu insanlar... Yemekhane, kar... Tanrım, nasıl da zor olacak!'' (Sayfa 47)


''Hiç kimse dövülmemeli,'' dedi heyecanla Filipp Filippoviç, ''bunu hiçbir zaman unutma.'' (Sayfa 49)


''Neden yaşamama izin vermiyorsunuz? 'Babacım' konusunda ise haksızsınız. Ameliyat yapmanızı ben mi istedim?'' diye havladı adam. (Sayfa 78)


''Bilin ki korkunç olan, artık onda köpek değil, insan kalbi olmasıdır. Hem de doğada bulunan en berbatından!'' (Sayfa 114)


''Dövmeye hakkınız yok!'' diye bağırdı boğulmaktan zor kurtulan ve bu sırada yere çöküp yavaş yavaş kendine gelen Şarikov. (Sayfa 115)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.




Kadersizlik (Imre Kertesz) | Kitap Yorumu

Yazar: Imre Kertesz, Çevirmen: İlknur İgan,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, Gyurka isimli 15 yaşında Yahudi bir gencin bir yıl boyunca önce Auschwitz, sonra Buchenwald toplama kamplarında yaşadıklarını konu ediniyor. Kitabın başında babasını bir ''çalışma kampına'' yolcu etmek zorunda kalan bu genç, babasının gidişinin ardından üvey annesiyle birlikte evin geçimini sağlamaya çalışıyor. Bu, karakterlerin gündelik yaşamlarını okuduğumuz kısımlarda, Yahudilere uygulanan kısıtlama ve yaptırımları görüyoruz. Yahudiler, Yahudi olduklarını belli edecek sarı yıldızlar takmak zorundalar. Bu ayrım ise Yahudi olmayanlar tarafından kötü muameleye maruz kalmalarına ve ötekileştirilerek yemek, çalışma vb gibi pek çok, yaşamın devamlılığında önemli olan alanda zorluk çekmelerine neden oluyor. Bir gün Gyurka'nın işe giderken bindiği otobüs durduruluyor; o ve onun gibi Yahudi olan diğerleri ayıklanıp toplama kamplarına gönderiliyorlar. Kitap boyunca da ailesini, yaşamını ve ismini ardında bırakan bu çocuğun toplama kampında yaşadıklarına dair izlenim ve düşüncelerini okuyoruz.

2. Dünya Savaşı temasını konu alan okuduğum ve izlediğim tüm kurgular içinde beni en çok etkileyen Kadersizlik isimli bu eser oldu. Çünkü daha evvel karşılaştığım tüm kurgularda, tüm o kan dondurucu vahşetin içinde romantizm yakalamaya çalışan bir yan mutlaka vardı. Oysa Kadersizlik isimli bu eserde yazar, çıplak gerçeği tokat gibi savurmuş. Muhtemelen amacı okuruna tokat atmak bile değildir. Çünkü eserinde yazar sadece, ''ben bunları yaşadım,'' diyor. Evet, kitabın karakteri değil; bizzat yazarın kendisi bunları diyor.

Kadersizlik fazlasıyla otobiyografik özellikler içeren, aslında belgesel roman diyebileceğimiz tarzda bir kitap. Kitabın ana karakteri gibi Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazar, 1944 yılında henüz 15 yaşındayken önce Auschwitz Toplama Kampı'na, daha sonra Buchenwald'a gönderilmiş. Orada dehşeti yaşayan yazar, 1945 yılında evi olan Macaristan'a geri döndüğünde geriye ailesinden kimsenin kalmadığını öğrenmiş. 1948'de gazeteciğe başlasa da yine çeşitli siyasi nedenlerle işsiz kalmış ve fabrikalarda veya yayın servislerinde çalışarak geçimini sağlamış. Kadersizlik isimli bu kitabını on yılda yazmış ancak kitabı bastırmak konusunda da çok sıkıntı çekmiş. Macaristan Devlet Bakanlığı'nın basmayı reddettiği bu kitap, ilk basımını Almancaya çevrilip yapabilmiş. Evet, kitap ilk basımını yazıldığı ana dilde bile yapmamış. 2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazara Kadersizlik isimli bu kitabı ödülü kazandırmış.

Gördüğüm bir yoruma göre Macaristan'da kitabın basılmasının reddedilme gerekçesi olarak, ''yazarın soykırım kurbanlarıyla alay ettiği'' düşüncesi öne sürülmüş. Yazar kitabında herhangi bir ajitasyona, herhangi bir suçlu\ kurban tiplemesine veya duygusal dışavurumlara yer vermiyor. Anlattığı tek şey, henüz 15 yaşında bir delikanlının toplama kamplarında gördüğü şeyler. Pislik, açlık, dayak, eziyet, ölüm... Gaz odalarında can veren insanlar... Tüm bunları hangi empatik yolla dile getirebilirdi ki? Tüm bu soykırımı gerçeği lap diye anlatmak dışında nasıl izah edebilirdi? Üstelik tüm bu vahşeti bizzat deneyimleyen biri olarak! 

Kitabı en çok da bu ''soğuk'' bakış açısı nedeniyle sevdiğimi söylemeliyim. Zaten kitabın ana karakteri olan genç de bizzat yazarın bu fikrini özellikle de kitabın son sayfalarında ifade ediyor. Sadece ilerleyebildiğini, onlara, tüm o işe yarar veya işe yaramaz olarak ''toplanılacak'' ve sadece bir sayıdan ibaret görünen insanlara, tüm o günler boyunca hiçbir şeyin gelmediğini, sadece kendilerinin ilerlediğini, çünkü ilerlemekten ve hep bir sonraki esareti deneyimlemekten başka çarelerinin olmadığını anlatıyor. Çünkü, başka çareleri yoktu! Özgür kaldığında bile, ki bu kitabı yazabildiğine göre özgür kalması gerekiyor zaten! (yani spoiler değil...), özgürlüğün ve bundan sonraki hayatında ilerleyeceği yolların çatışmalarını içinde taşıyor. Bunları kendi iradesiyle mi yapacak, yoksa tüm bu hayat, kader dediğimiz o tuhaf oluşumla mı şekillenmiş? Bir gün bir mesleği olduğunda, tüm o kötü günleri ''unutmayı'' seçtiğinde; mutlu mu olacak? Peki zaten böyle bir şey mümkün mü? Karakter bunları sorguluyor, bir adım ve bir adım daha ilerlerken.

Özetle, çarpıcı bir kitaptı bence. Yazarın bizzat kendi deneyimlerini içermesi ise kitabı etkileyici yapan ana etken gibi görünüyor. Ama kitabı ruhsuz bulanlar da çıkabilir tabii; bilemiyorum. Öte yandan, yaşadıklarını anlatan birine ''etkileyici'' olmamış da diyemezsin sonuçta; değil mi? Çünkü bizim okuduğumuz bu satırları, yazar zaten yaşamış!

Her neyse. Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Ve bir şekilde, öfkeli bakışları ve becerikli el hareketi sayesinde onun düşünce tarzındaki mantığı anladım, yani gerçekten Yahudilerden hoşlanmasının niçin mümkün olmadığını: Aksi takdirde onları dolandırdığı gibi tatsız bir duyguya kapılacaktı. Oysa böylece görüşlerine uygun davranmış oluyordu ve davranışını yönlendiren de görüşünün tutarlılığı oluyordu, fakat bence başka bir görüşe sahip olması da mümkündü elbette.'' (Sayfa 17)


...ayrıca sevginin ''sözlerle değil, yapılanlarla'' gösterildiğini söyleyerek yanıtladı. (Sayfa 33)


''Bir dilenci ve bir prens, bu farkın dışında, görünüm ve yapı olarak karıştırılacak kadar birbirlerine benzerler. Sırf meraktan kaderlerini değişirler. Sonunda prens gerçek bir dilenci, dilenci gerçek bir prens olur.'' (Sayfa 38)


''Okul için değil, yaşam için öğreniyoruz.'' (Sayfa 100)


''Bekliyor ve bekliyorduk ve yanılmıyorsam beklediğimiz olmayan bir şeydi.'' (Sayfa 105)


''Ayrıca kiremithaneye götürüldüğümden beri ilk kez burada bir mucizeyle karşılaştım, susadığım zaman su içebiliyordum, hatta sadece canım istediği zaman bile.'' (Sayfa 112)


''Şunu söyleyebilirim ki, insanın kendisinden neyin ne kadar eksildiğini günbegün hesap etmesinden, günbegün izlemesinden daha fazla acı verici bir başka şey olamaz.'' (Sayfa 144)


''Diğer yandan, o günün akşamında içimde bir şeylerin bir daha onarılmaz biçimde bozulduğunu hissettim...'' (Sayfa 148)


''Anlaşılan eski alışkanlıklarımızı da sürekli olarak yeni yerlere taşıyorduk...'' (Sayfa 152)


''Onlara toplama kampında genelde insanların bir adı olmadığını söyledim. Bunun üzerine yakınlarının dış görünümünü, yüzünü, saç rengini, özelliklerini tarif etmeye çalıştılar. Onlara insan toplama kampında çok fazla değiştiği için bunun bir anlamı olmadığını anlatmaya çalıştım.'' (Sayfa 208)


Gaz odalarını görüp görmediğimi merak ediyordu - elimde olmadan gülümsedim. ''Görmüş olsaydım şu anda konuşuyor olamazdık,'' dedim. (Sayfa 209)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.


Gece Yarısı Tüm Aşıklar (Mieko Kawakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Mieko Kawakami, Çevirmen: Sinan Ceylan,
Yayınevi: Doğan Kitap

Fuyuko Irie, Tokyo'da yalnız yaşayan bir kadındır. İçe dönük bir mizaca sahip bu kadının yaşamı işten eve evden işe şeklindedir. Redaktör olan Fuyuko'nun ne doğru düzgün bir arkadaşı, ne de hobisi vardır. Bir gün düzenli işinden ayrılıp serbest çalışan olarak çalışmaya başlar. Günlerinin tamamına yakınını evde geçiren Fuyuko'nun iletişim kurduğu kişilerin başında yaptığı redaksiyon işlerini ona gönderen Hijiri gelir. Hijiri, Fuyuko'nun tam tersi bir karaktere ve yaşantıya sahip sosyal bir kadındır. Serbest çalışmak Fuyuko'nun yaşamını değiştirse de, bu yaşam çok renksizdir. Fuyuko bir gün çeşitli kurslara kayıt olmak için bir kültür merkezine gider. Burada Mitsutsuka isimli bir adamla tanışır ve haftada bir iki gün bir kafede buluşup sohbet ederler. Mitsutsuka, Fuyuko'nun kendi isteğiyle hayatına aldığı ilk ve tek kişidir. Kitap boyunca bu genç kadının yaşamını ve kabuğunu kırma mücadelesini okuyoruz.

Açıkçası kitapta görene kadar redaktörlük diye bir meslek kolu bulunduğundan bihaberdim. Redaktör, bir kitap yayınlanmadan evvel kitapta bulunan çeşitli dilbilgisel ve noktalama hatalarını düzelten kişi demekmiş. Ben bu işlerin hepsini editörün yaptığını düşünüyordum. Redaktör ile editörün farkı ise, editör bir kitabın anlatımı gibi daha yazarla iletişimde olacağı ve kitaba doğrudan müdahale gerektiren işlerle ilgilenirken; redaktör, pek de suya sabuna ve anlatıma dokunmadan sadece yüzeydeki yazım hatalarını düzeltmekle ilgileniyormuş. Yani editör tam yetkiye sahipken, redaktör kitaba müdahale edemez diyebiliriz sanırım.

Fuyuko da bir redaktör. İşinde gerçekten başarılı da. Ancak kitaplar onun için bir tutku değil; sadece bir iş. Hatta ne ilginçtir ki kendisinin kitap okumaya dair de özel bir ilgisi yok. İş icabı üzerinde çalıştığı kitapları aslında okumadığını, onları hata aramak amacıyla işlediğini ifade ediyor. Bir kitabın hatalarını baştan sona düzelttiğinde bile aslında o kitaba anlam yönünden dikkat etmiyor, kitapla bir bağ kurmuyor. Belki de onun yaptığı gibi bir işte bu gerçekten gerekli de. Bunu kendisi de ifade ediyor. Eğer bir kitabı okumaya dalarsa, gözünden hatalar kaçabilir ve kendisinin hayatta en dayanamadığı şey de düzeltiden geçirdiği bir kitabı raflarda incelediğinde onda hata bulmak.

Kitap dil ve anlatım yönünden akıcı bir kitap. Zaten Uzak Doğu Edebiyatı'ndan okuduğum kitapların genel özelliği bu sade dildi. Karakter ise yine oldukça soğuk. Bu milletlerin, özellikle de Japon Edebiyatı'nda, kitap karakterleri okuruna bile kendini açmıyor. İlk etapta karşımda sanki bir duvar varmış gibi hissediyorum. Ne yaparsam yapayım o duvar yıkılmayacak, son sayfaya geldiğimde bile ben ve karakter arasında dağlar, ovalar, okyanuslar kadar mesafe kalacakmış gibi hissediyorum. Ama böyle olmuyor. Karakter yine soğuk, yine güvensiz bakıyor okuru olan bana, belki de kişiliği bu tabii bilemem, ancak sonra bir an geliyor ve bana mutluluklarını, kırgınlıklarını gösteriyor. O noktada kitap sürükleyici bir hal alıyor sanki. Dediğim gibi Japon Edebiyatı'ndan okuduğum (hatta çok çok az sayıda kitap okumuş olmama rağmen Güney Kore ve Çin Edebiyatı'nda da aynı durumu yaşamıştım) tüm kitaplarda durum tam olarak buydu. Fuyuko da bana, okuru olan bana, aynı şeyi yaptı. Belki de karakterler de okuruna güvenmek istiyorlardır, kim bilir...

Bu aslında, bir kadının kendini görme hikayesi. Bulma demedim, görme dedim. Çünkü burada kimse kayıp falan değil aslında. Kendini görmek derken ise, gerçekten fiziksel olarak kendini görmeyi kastediyorum. İnsanın iç dünyası değiştikçe, hem bakışları hem de baktığı gözlerin görünümü değişiyor olmalı. İşte Fuyuko'nun yaşadığı da buydu. Bazen beni sinirlendirdi, bazen hüzünlendirdi. Çoğu zaman neler yaptığına anlam veremediğim anlar bile oldu. Ama yine de tüm bu hislerim anlayışla çevriliydi. Fuyuko'nun neden böyle davrandığını, daha da derinlerde neden böyle hissettiğini anlamak istedim. Bize geçmişinden bazı anılarını anlatsa da, onu anlayamadım. O anılarda da farklı bir insan değildi; peki o zaman Fuyuko tam olarak ne zaman bir kırılma yaşamış ve değişmişti de, ''böyle'' olmuştu. Fuyuko belki de sadece böyle bir kadındı. Yani, henüz bir kırılma anı zaten yaşamamıştı. Benim okuduğum bu kitabın kendisi onun kırılma anının tamamı olamaz mıydı? Hem neticede bazı insanlar öyledir, bazısı böyle. Belki Fuyuko da ''böyle'', kendi içinde yaşayan bir kadındı ancak dış dünya bu durumu ona bir kusur gibi kabul ettirdiği için zamanla kendine karşı körleşip akıntıda sürüklenmeye başlamış olabilir.

Kitabı herkes benim kadar sever mi emin değilim. Ancak kitabın içinde, aslında Fuyuko'da Hijiri'de ve belki diğer karakterlerde de, kendinden bir şeyler görebilecek okurlar olabileceğini düşünüyorum. Hani yukarıda karakterlerin soğukluğundan bahsetmiştim. Aslında bu, şikayetim de değildi. Tam da bu ''soğukluk'' yoluyla aslında çeşitli insanlık hallerini belki de en dürüst şekliyle karakterlerde görebiliyorum. Fuyuko'yu sevdim mi emin değilim; ancak onun kendisiyle olan ilişkisi düzeldikçe sevindim. Kitapta en sevdiğim karakter sanıyorum ki Hijiri'ydi. Daima kendi bildiğini okuyan bu kadın, abartılı yönleri olmakla birlikte, ilham verici bulduğum bir karakterdi. Sanırım Fuyuko için de öyleydi; Hijiri, Fuyuko için de ilham vericiydi.

Kitapta beni en çok etkileyen sahneler ise, Fuyuko'nun ayna karşısında olduğu iki sahneydi. Bunlarda biri Fuyuko'nun evde aynanın karşısına geçip kendine baktığı andı. O an beni çok üzdü. Çünkü bu kadın o ana kadar belki de kendini daha önce hiç görmemişti. Bir diğer sahne ise Fuyuko'nun kuaförde iltifat aldıktan sonra aynada gördüğü yüzüydü. Bu sahneden etkilendim; çünkü Fuyuko belki de ilk kez kendine farklı düşüncelerle bakmıştı. 

Özetle kitabı beğendim. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Günün ezici ışığı gittiğinde, geride kalan yarısı tüm gücüyle parıldamaya çalıştığı için, gece yarısı ışığı olağanüstüdür.'' (Sayfa 7)


''Acaba benden istenen hiçbir işi geri çevirmemekle ve hiçbir teslim tarihini bir kez olsun aşmamakla kabahat mi işliyordum?'' (Sayfa 13)


''Güvenebileceğim insanlarla çalışmayı seviyorum.'' (Sayfa 21)


''Gecenin ışığı, usulca doğum günümü kutluyor gibi gelmişti bana. O zamandan beri her doğum günümde gece yürüyüşüne çıkıyorum.'' (Sayfa 28)


''İnsanların benden nefret etmesini istediğim falan yok ama kendimi zorla sevdirmek için çabalayacak da değilim. Sevilmek elbette harika bir şey ama sırf sevilmek için yaşamaya çalışacak halim yok.'' (Sayfa 37)


''İçten gelen dürüstlük iyidir. İnsanı rahatlatır. Hayatınızı böyle yaşayabiliyorsanız, buyurun yaşayın. Ama esas kötü niyetli olanlar, neyin doğru olduğunu bildikleri halde, sinsice hareket edenlerdir. Güç ve şöhreti çok sever, bu ikisine öyle büyük arzu duyarlar ama sana bu düşünceler hiç akıllarından bile geçmemiş gibi bakarlar.'' (Sayfa 38)


''Kitapların, insanların başkalarına söylemek istedikleri ya da birilerinin onlara söylemesini istedikleri şeylerle dolu olduğunu düşündüm.'' (Sayfa 90)


''Ben çocukken yaz tatili sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gelirdi.'' (Sayfa 93)


''Artık insanlar daha duygularını kelimelere dökmeden ilişkiye başlayıveriyor.'' (Sayfa 105)


''Ama şu ana kadar hayatta öğrendiğim bir şey varsa, o da her şeyi ciddiye almamaktır.'' (Sayfa 106)


''Bilmiyorum, mesela bazen mutlu, üzgün ya da endişeli hissedersin ya? Veya belki televizyondaki bir şey ilgini çeker ya da karidesin tadı hoşuna gider, her neyse. Ama bazen bu düşünce ya da duyguların iş icabı okuduğum şeylerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. Herhangi bir şey hakkında duygusal hissetmeye başladığımda, gerçekten öyle hissedip hissetmediğimi anlayamıyorum. Ya bu sadece birinin kitapta yazdığı bir şeyse? Ya da belki bir filmden bir replik veya bir sahne. Her iki durumda da, başka birinin eserinden alıntı yapıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum.'' (Sayfa 107)


''Herkesin kendine göre bir sebebi vardır.'' (Sayfa 175)


''Mitsutsuka'yı düşünmeye çalıştığımda, onun hakkında temelde hiçbir şey bilmediğimi bir kez daha fark ettim. Her gün ne yediğini, zamanını nasıl veya kimlerle geçirdiğini, neleri önemsediğini, gün boyunca aklından nelerin geçtiğini bilmiyordum. Nerede uyuduğu, nerede kitap okuduğu, ne tür insanlarla konuştuğu, nelere güldüğü hakkında hiçbir fikrim yoktu. Nelere öfkeleniyor, nelere canı sıkılıyor ya da uykuya dalarken neleri düşünüyordu? Ne tür kadınlardan hoşlanırdı? Geçmişte ne tür kadınlara aşık olmuştu? Nasıl aşık olmuştu? Eğer ben güzel olsaydım, rüyamda bana yaptığı şeyleri gerçekte de yapar mıydı? Rüyaları nasıldı? Benimle konuşmaktan hoşlandığını söylemişti ama ya sadece konuşmaktan hoşlanıyorsa? Mitsutsuka nelere üzülür, nelerden mutlu olurdu? Nasıl rüyalar görürdü? Şu anda neredeydi, ne düşünüyordu? Ne yapıyordu? İyi miydi, hatta beni görmediği için mutlu muydu? Bir anlığına bile beni düşünüyor muydu?'' (Sayfa 186)


''Dokunmak tanımlaması zor bir durum olabilir. Bir bakıma, dokunmak daha fazla yaklaşamayacağınız anlamına gelir çünkü.'' (Sayfa 209)


''Sadece... ondan hoşlanıyorum, hepsi bu'' dedim, kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir sesle. ''Kulağa çok aptalca geldiğini düşünüyor olmalısın...'' (Sayfa 219)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Yaban Koyununun İzinde (Haruki Murakami) | Kitap Yorumu

Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Nihal Önol,
Yayınevi: Doğan Kitap

Üniversite yıllarından tanıdığı genç bir kadının ölüm haberini alan ana karakter, kendini hayatının ve içinin boşluğunu sorgularken bulur. Neredeyse otuz yaşındadır, aslında ondan beklenen pek çok adımı da atmıştır; okulunu bitirmiş, iş kurmuş ve evlenmiştir. Ancak hiçbirinin sonunu kestirememiş, hiçbirini daha en başından kendi iradesiyle yapmamıştır. Sonunda geriye üniversiteden üç beş soluk anı, alkolik ortağıyla yürüttüğü kendi yağında zor kavrulan işi ve eski bir eş kalmıştır. Ölen genç kadını bile adıyla hatırlamaz ana karakter. Ona değer vermediği için mi? Başta böyle gibi düşünür; ancak sonra, değer vermediği kişinin kendisi olduğunu hisseder. 

Ona mektuplar gönderen eski bir dostu vardır. Bu dostun adını, hayatını, geçmişini bilmeyiz. Lakabı Fare'dir ve bir gezgindir. Ana karakter, Fare'ye ulaşamaz ancak Fare, istediği zaman istediği kişiye ulaşır. Aslında bu tek taraflı iletişim ana karakteri rahatsız etmez. Mektupları okur okumaz bir çekmeceye hapseder ve iletişim o noktada kesilir. Ancak bir gün bu eski dostun gönderdiği bir fotoğraf ana karakterin hayatının dönüm noktasını oluşturacak ve kendini oluşturduğu kimliğe hapsetmiş bu karakteri gizemli bir yolculuğa çıkaracaktır. Biz okurlar da kitap boyunca, türünün tek örneği olan bir yaban koyununu arayan ana karakterin yaşadığı içsel ve dışsal macerayı okuruz.

Ana karakterin bir ismi var mıydı vallahi hatırlamıyorum. Çok ilginç ve ana karakterin ölen genç kadının adını hatırlayamamasını düşündüğümde trajikomik. Hatta kitabı da biraz karıştırdım; ama yok. Adamın adı ana karakter olarak kaldı iyi mi, sen anladıysan iyi tabii sevgili okurum. Sonuçta ana olan karakteri anlatıyorum. Gerçekten, bak gerçekten kitabın konusu da bundan ibaret. Bu karakterden. Yine Murakami abim bir sürü gizemler, şekiller şukullar, hatta yakuzavari işler araya katmış ona laf yok; ama işte, konu yine hayatının ve aslında kendinin donukluğundan bıkmış bir karakterin imdadına yetişen, öte alemlere kapı aralayan ve bu ne ağğbii dedirten bir dizi, kah birbirine dolanan, kah paralel ilerleyen ama asla bağlanmayan olaydan oluşuyor.

Kitap, Fare Dörtlemesinin 3. kitabı olarak geçiyor. Yani bir seri gibi! Bu dörtlemenin kitapları sırasıyla; Rüzgarın Şarkısını Dinle, Pinball 1973, Yaban Koyununun İzinde ve Dans Dans Dans şeklinde. Böyle bir seri en başından beri var mıydı emin değilim ama son yıllarda Doğan Kitap'ın bastığı ve Fare Dörtlemesi diye geçen bu dört ayrı kitabın birleştirilmesinden oluşan kitap piyasaya çıkana kadar aslında böyle bir serinin varlığını Japonya'da çıkan kitapları takip etmeyen ''bence'' hiçbir okur bilmiyordu; çünkü kitapların hiçbirinde bir seriye ait olduklarına dair herhangi bir bilgi bulunmamakta... Aslında bana sorarsan -sordun mu- bu ayrıntı çok da önemli değil. Dediğim gibi ben böyle bir dörtlemenin varlığından bihaber geçirdiğim yıllarda zaten alakasız bir sıralamayla Rüzgarın Şarkısını Dinle ve Dans Dans Dans isimli kitapları okumuş ve olaya ayıkmamıştım. Yani kitaplarda hiç bir seri havası yoktu. Kitaplar arasında ortak karakterler olsa da, seriye bu yüzden Fare Dörtlemesi deniyor... :), dediğim gibi her kitap ayrı olayları işlediğinden seri gibi okuma zorunluluğu yok diye düşünmekteyim. Ama tabii ki bu seri kitaplar muhabbeti de cepte dursun, belki ben bu sırayla okuyacağım banane diyen de çıkabilir, karışamam ne haddime; hatta belki öylesi daha iyi olur.

Ben, Haruki Murakami'nin tarzını çok seviyorum. Bütün o mistik, gizemli ve ne oldu şimdi diye okuduğumuz olaylarda aslında bu kitapla birlikte yakalamış olduğum bir ayrıntı var. Normalde çoğu yazar soyut olayları somutlaştırır. Yani soyut bir durumu (his ve düşünce temelli bir oluşumu) anlatan bir yazar bile bu anlatısını somutlaştırma yoluna gider. Bunun nedeni anlattıklarının okurlarca anlaşılmasıdır muhtemelen; çünkü neticede biz okurlar yazarın beyninin içinde neler döndüğünü ancak okuduklarımız kadarınca anlayabiliriz (müneccim değilsek). İşte Murakami abimde, emin olmamakla birlikte, bu durumun tam tersi olarak somut durumları soyutlaştırma olayı var. Adam hayattan somut nesneler çekiyor ve okuruna soyut bir anlatıya dönüştürerek anlatıyor (laf aramızda aslında eeen sevdiğim anlatım biçimi budur). Aslında postmodernizm dediğimiz olay da biraz böyle ama Murakami'yi bu edebi akım içerisinde mi değerlendirmeliyiz (arka kapakta öyle yazsa da) çok da emin değilim. 

Bu kitabında da bazı temel nesneleri çekmiş ve onları karakterlerin iç dünyalarında anlamı olan sembollere dönüştürmüş. Sembol dediğimiz durum zaten başlı başına soyutlamadır. Kitapta geçen Koyun Adam karakteri bunun en bariz örneği. Koyun Adam aslında kendine yabancı ana karakterin bir temsili. Kitapta koyununu içinden atan karakterler hayat amaçlarını yitiriyorlar. Çünkü bulmak için önce yitirmelisin. Bak mesela bu kelime de yazarın kitaplarında sıkça geçer: Yitirmek. Nedir sence yitirmek sevgili okurum? Ya da şöyle sorayım, özellikle de Murakami kitaplarından daha evvel okuduysan, yitirmek kelimesinin yazarın anlatılarındaki esprisi nedir? Her kelime, her sembol (özellikle de sıklıkla tekrar ediliyorsa), yazarların anlatılarına bir nevi tatlandırıcı olarak girerler. Bu kelime de Murakami'nin kurgularının tuzu gibi bir şey benim gözümde. Yitirmek kelimesi, bırakmak anlamında kullanılmakla birlikte; elinde olmaksızın bırakmak zorunda kalmak, şeklinde kullanılıyor (diye düşünüyorum).

Ana karakter bir çeşit depresyonda diyebiliriz. Aslında üzüldüğü durum işini kaybetmek, eşiyle boşanmak veya mafyatik adamlardan aldığı tehditlerle rahatının kaçması falan değil. Onu asıl üzen, koyununun kaçması. :) Burada bir mecazlaştırma, yani diğer bir adıyla soyutlaştırma, var anlayacağın gibi. Ana karakter kitaptaki en şanslı karakter aslında. Çünkü koyunu içinde yer etmemiş. Hissettiği huzursuzluk onun ilacı. Bir şeylerden rahatsız olmadan harekete geçmez insanoğlu, işte bu dramatik gerçekten yola çıkarak, ana karakter rahatsızlıklar yaşıyor. Öncesinde, ''yitirdiklerini'' düşünüyor. Sonrasında, dış müdahaleler yoluyla mekan değiştiriyor. Gittiği yerlerde diğerlerinin hikayelerinin içine giriyor. Diğer bir deyişle kahramanın yolculuğu. Kahraman belki de en iyi, diğerlerinin hikayesiyle öğrenir bazı şeyleri. Ana karakter de ''diğerleri'' aracılığıyla Koyun Adam ile tanışıyor. Uygun konağı bulduğunda insanların içine giren bu koyun, özgür iradenin yitimini temsil etmekte diye düşünüyorum. Ancak bu durum her zaman kötü olmayabilir, kitapta aslında bunu da görüyoruz. Koyununu kaybedince, yani ona dayatılan yaşam şablonunu kaybedince, hayattaki varlık amacını ''yitiren'' başka karakterler bize bunu gösteriyor. 

Tabii Japonlar soğuk adamlar. Belki de tüm bu depresif hareketler ve tripler hep içine atmaktandır. Kim bilir...

Kitabı sevdim ama alışınca ısınıyor tarzı bir kitaptı benim için. İlk 70 sayfada falan ne yazarın anlatımı, ne de olaylar beni kendine çekememişti. Hatta ilk kez bir Murakami kitabını neredeyse bırakacaktım. İyi ki bırakmamışım tabii, sonradan olaylar ve olaylara ilgim açıldı. Favorilerimden oldu veya Murakami'nin okuduğum en iyi kitaplarındandı diyemesem de, farklılık arayan veya Murakami seven okurlar için okunabilir bir kitap (bence'si).

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Değişen tek şey, kitaptı. Bir gün Mickey Spillane okurdu; başka bir gün Kenzaburo Oe, başka bir günse Allen Ginsberg. Kitaplarda, ön ve arka kapak dahil, okunmadık tek sözcük bırakmazdı. Okumak demeyelim de, mısır koçanı kemirir gibi kemirirdi kitabı. O günlerde, insanların birbirlerine ödünç kitap vermesi pek olağandı, bu yüzden okuyacak şey bulma sıkıntısı çekmiyordu hiç.'' (Sayfa 12)


''Son derece moral bozucu koşullar içinde kısılıp kalmıştım. Aylar boyu kıpırdayamadım, başka herhangi bir yöne tek bir adım bile atamadım. Dünya, dönmeyi sürdürüyordu; sadece ben, kazık gibi, olduğum yere çakılıp kalmıştım.'' (Sayfa 15)


''Aslında söylemek istediğin şeyi söylemeyi bir türlü başaramıyorsun, demek istediğin bu, değil mi?'' (Sayfa 16)


''Birileriyle ne zaman tanışsam, on dakika sürekli konuştururum. Sonra onların bana anlattıklarının tam zıddını ölçü alırım.'' (Sayfa 49)


''Bütün bu süre içinde bir başkası mı yaşayagelmişti benim hayatımı?'' (Sayfa 55)


''Bu solucan evreninden kurtulmanın tek yolu, başka bir simgesel rüya görmek.'' (Sayfa 85)


''Sinirlenmek yaşamdaki yolumuzu yitirmek demektir.'' (Sayfa 153)


''Gözlerim kapalı, yüzlerce perinin minicik süpürgeleriyle kafamın içini süpürdüklerini hissedebiliyordum. Ha bire süpürüyorlardı, ama boşunaydı. Hiçbirinin aklına bir de faraş kullanmak gelmiyordu.'' (Sayfa 155)


''İnsanların sokaklarda aylak aylak dolandığı milyonluk bir kentin göbeğinde ol da, arayacak kimse bulama.'' (Sayfa 155)


''Artık keşke falan yok. Bunu sen de biliyorsun, değil mi?'' (Sayfa 333)


''Basitliğin yolu hem uzun hem çetindir.'' (Sayfa 342)


''Kumsalın son elli metresinde oturup ağladım. Ömrümde hiç bu kadar çok ağlamamıştım.'' (Sayfa 353)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Koe no Katachi (A Silent Voice\ Sesin Şekli) | Film Yorumu


Yönetmen: Naoko Yamada

Senarist: Yoshitoki Oima, Reiko Yoshida

Yapımı: 2016 - Japonya


''Geçmişte yapılan kötülükler dönüp dolaşıp geri döner. Bu cümle bana yaptıklarının cezasını çekmesi gereken insanların olduğunu öğretti. Ve de dışlandım.''


Kaynak: Pinterest

Nishimiya, işitme engelli bir öğrencidir. Yeni okulundaki ilk gününde bu durumunu sınıfıyla paylaşır. Ishida, Nishimiya'nın sınıf arkadaşıdır ve ona sistemli olarak zorbalık yapar. Nishimiya bu zorbalıkları ne kadar alttan alırsa, Ishida'nın davranışları o kadar baş edilemez bir hal alır. Nishimiya dilsiz olmasa da, işitme kaybına sahip olduğu için kelimeleri düzgün telaffuz edemez. Zamanla sınıfındaki diğer kız ve erkekler de ondan uzaklaşır ve hatta Ishida'nın yaptığı zorbalıklara dahil olurlar. Küçük kız son ana kadar sınıfındaki bu çocuklarla anlaşmak için uğraşır ancak pek çok kez işitme cihazının bozulması ve kaybolması nedeniyle olaya annesi müdahale eder. Nishimiya başka bir okula geçer, Ishida ceza alır.

Sonraki günlerde sanki şartlar tersine dönmüştür. Sınıfındaki, hatta okuldaki, herkes Ishida'dan uzak durur, onu dışlarlar. Ishida tüm ilkokul yıllarını böyle geçirir, yalnız. Tüm bu süreçte Nishimaya'yı aklından hiç çıkarmaz, hatta işaret dilini öğrenir. Bir gün, artık ikisi de liseliyken, Nishimiya ve Ishida'nın yolları tekrar kesişir. Ishida'nın tek isteği yıllar evvel zorbalık yaptığı bu kızla arkadaş olmaktır. Film boyunca iki çocuğun ilkokulda ve lisede yaşadıkları olayları ve aslında bir büyüme hikayesini izleriz.


''Nishimiya'nın kendisini sevmesini istiyorum.''


Filmin ana teması için zorbalık diyebiliriz. Akran zorbalığı malesef ki sık karşılaşılan bir durum. Filmde de bunun en tipik örneği işlenmiş. Diğerlerinden farklı bir özelliği bulunan bir öğrenci, daha atılgan olan diğer bir öğrencinin dikkatini çekiyor. Bu durum vaktinde anlaşılmıyor veya müdahale edilmiyor. Sınıftaki diğer çocuklar da, özellikle de zorbalığa uğrayan çocuk kendini savunmadığı için, diğer ''güçlü'' görünen çocuğun peşine takılıp bu istismarın çemberini genişletiyorlar. Günün sonunda olay görmezden gelinemeyecek kadar dikkat çektiğinde yetişkinler olaya müdahale ediyor ve elbette ''bir suçlu'' bulunuyor. Diğer zorbalar da aradan sıvışıyor. Olan da travma kazanmış mağdur çocuğa oluyor. 

Peki bu noktaya gelmeden ne yapılmalı? Son ana kadar beklemeden müdahale edilmeli pek tabii. Burada tek suçlunun Ishida olmadığını, diğer çocukların da bu zorbalıkta en az onun kadar payının olduğunu görüyoruz. Öte yandan bir suçlu bulacaksak, tek suçlular öğrenciler de değil bana göre. Nishimiya muhtemelen bir kaynaştırma öğrencisi olarak okula geldi ve özel gereksinimli bir çocuk. Onun bu durumunun daha en başta diğer çocuklara bir öğretmen eşliğinde açıklanması gerekliydi. Sonradan sınıfa işaret dili öğretmeni getiriliyor ama o noktaya kadar sınıftaki öğrenciler zaten Nishimiya'yı çoktan dışlamış, ona cephe almış vaziyettelerdi. Hatta Nishimiya ile arkadaş olan bir ''oyunbozan'' çıktığında, o öğrenciyi de dışladılar ve zorbalıklarına dahil ettiler. Çünkü zorbalar hep güçlü tarafta olmak isterler ve ''zayıf'' kabul ettikleri tarafta olan herkese sataşma haklarının bulunduğunu varsayarlar. Bu filmde de çocuklar sırf Nishimiya ile arkadaş olmak istediği için Sahara'yı dışladılar. 

Bu olaya ek olarak özel gereksinimli bir öğrenciye, adı üstünde, diğer çocuklardan daha özenli yaklaşılması gerekir. Bir öğretmenin görevi sınıfta eşit bir ortam oluşturmaktır. Ancak filmdeki sınıf öğretmeninin işitme engeli bulunan öğrencisine sesli okuma çalışması yaptırdığını görüyoruz. Nishimiya ağzından çıkan sesleri işitemediği veya yetersiz işittiği için doğru bir okuma yapamıyor ve sesi de yüksek çıkıyor. Sınıftaki zorbalık yapan öğrenciler de bu fırsatı değerlendirip küçük kızın daha çok üstüne gidiyorlar. Bu noktada öğretmenin ders içinde yanlış uygulamalarda bulunduğunu, zorbalık anında doğru müdahalede bulunmadığını ve zorbalığın büyümesinde istemeden bile olsa katkıda bulunduğunu görüyoruz.

Bunun yanı sıra, olayı tek bir çocuğun üstüne yıkıp bir günah keçisi belirlemek de sorunu kökten çözen bir durum değil; kaldı ki filmde de bunu görüyoruz. Böyle olduğunda hem günah keçisi çocuk ne yaptığını tam olarak anlayamayabilir; çünkü o da kendi kafasında ''ama ben tek değildim'' vb gibi nedenlerle kendi mantığını kurarak ''mağdur'' hissedebilir; hem zorbalık yaptığı kişiye, hem de ona ceza veren yetişkinlere sinirlenebilir. Bu filmde Ishida iyi mizaçlı bir çocuk olduğu için bahsettiğim bu durum yaşanmamıştı; tam tersi, Ishida yaptıklarının hatalı davranışlar olduğunun, Nishimiya'nın çok zorlandığının ve ona hak etmediği gibi davrandığının (kimse ama hiç kimse zorbalık görmeyi hak etmez!) farkına varmış ve geçmişi telafi etmek için içtenlikle emek vermişti. Ancak gerçek hayatta dediğim gibi bu durum her zaman böyle olmayabilir. 

Zorbalık yapan kişi, kaç yaşında olursa olsun, karşısındaki kişiye verdiği hasarın boyutunu anlayacak anlayışa sahip olmayabilir. Zorba kişi için bu zorbalık olayı ''basit, büyütülmeye değmez'' olabilir. Bu noktada, belki de, ''empati'' kavramı üzerinde durmalıyız. Zorba kişilerin kendilerini savunma mekanizmaları, çoğu zaman, aynı durumu kendileri yaşasalar bile mağdur olan kişi gibi tepki vermeyeceklerini ileri sürmeye yönelik oluyor (bunlar bilimsel kayıt değil tabii, gözlemlerim). Ancak bu, empati değil. Empati kavramının anlamını çoğu kişi bilmiyor. Belki sen bile karıştırıyorsundur sevgili okur. Ben karıştırıyordum, ta ki lisansımın 3. yılında aldığım bir derste gördüğüm ''empatik dinleme'' gibi bir beceriyle karşılaşana kadar. 

Empati, kişinin kendini karşısındaki kişinin yerine koyması şeklinde tanımlanır çoğunlukla. Bu noktada şu ayrıntıyı anlamak önemli; ben İlkay olarak kendimi, örneğin Ayşe'nin yerine, Ayşe'nin fiziksel, psikolojik, çevresel vb. tüm şartlarına sahip olarak koymalıyım. Yani ben empati yaparken İlkay olarak Ayşe'nin yaşadıklarını deneyimlediğimi varsaymıyorum, empati yaparken artık İlkay'ı unutup Ayşe oluyorum. Ben İlkay olarak bambaşka şartlarda yetişmiş biri olduğum için Ayşe'nin yaşadıklarını yaşasam bile onunla aynı ölçüde o olaydan etkilenmeyebilirim. Ama Ayşe'nin bedeninden ve zihninden olaylara baktığımı düşündüğümde, işte o zaman ''kendimi karşımdaki kişinin yerine koymuş'' olurum. Çoğu kişi sözümona empati yaparken bu ayrıma dikkat etmiyor. Kendisi olarak karşısındaki kişinin yaşadıklarını yaşadığını varsayıyor ve öyle hüküm veriyor. Oysa empati söz konusuysa, artık ortada sen kalmazsın; sen o karşıdaki kişi olursun. Aksi halde zaten bu bir empati olmaz. Ben olsam ne yapardım, olur. İkisi farklı şeyler.

Peki zorba kişi ne zaman neyin büyütülmeye değip değmeyeceğine dair olması gereken anlayış düzeyine ulaşır? Bunun için en başından çocuğun veya yetişkin bireyin zorba olmamasına yönelik bir eğitim verilmelidir, ki bu noktada malesef bir ütopya hayal etmemiz gerekiyor. Aile iyi bir eğitim verse bile, çevre kişinin bu konuda sağlıklı düşünmesinin ve gelişim göstermesinin önüne geçebilir, kişiyi olumsuz etkileyebilir. Tıpkı bu filmde sırf arkadaşlarıyla gülmek, yani bir takımın parçası olduğunu hissetmek için Nishimiya ile iletişim kurmayı kesen, onu görmezden gelen, daha da fenası onunla alay eden veya fiziksel şiddette bulunan çocukların olması gibi. Bu noktada o çocukların yaptıkları davranışlarının sonucunun ne denli büyük olacağını anlamaları gerekir, gerekir ki büyüdüklerinde bu işin oyun olmadığını bilen ''yetişkinler'' olabilsinler. 

Malesef günümüzde yetişkin kabul edildiği yaşa ulaşmış ama yetişkin bir bireyin sahip olması gereken duygusal zeka gelişimine ulaşamamış pek çok olgun olmayan birey mevcut. Bu kişilerin yaşları orta yaşı geçmiş bile olabilir; yaptıkları eylemlerin gelecekteki etkilerini düşünmeden anlık tatmin duygusuyla ve çoğu zaman kendi fiziksel veya psikolojik yetersizliklerini kapatmak için özellikle sosyal medyada olmak üzere, gerçek hayatta da, zorbalık, mobbing ve hatta taciz boyutunda rahatsız edici söz ve eylemlerde bulunanlar mevcut. Keşke olmasalar ama varlar ve gerekli yaptırımlar uygulanmadıkça da var olmaya devam edecekler. Malesef.

Filmin konusu farkındalık oluşturabilecek, hayattan bir konu. İşlenişi de samimi, duygusal; yer yer hüzünlü, yer yer keyifli. Çizimler ve müzikler de aynı şekilde hoş. Filme dair en sevdiğim ayrıntılardan biri de karakter gelişimlerini gerçekçi bulmam oldu. Örneğin, şimdi isim verirsem spoiler olur o yüzden ''bazı'' diyelim, karakterlerin kişilik gelişimleri yavaş ilerliyordu. Çok kötü, fesat ve bencil bir karakter filmin sonunda iyilik meleği olmuyordu misal. Bu da olaylara gerçekçilik katmış.

Benim sevdiğim bir film oldu. İlgisini çekenlere öneririm. 


Koe no Katachi - Original Soundtrack dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Koe No Katachi: Movie - Fragman [TR Altyazılı] izlemek için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Aftersun (Güneş Sonrası) | Film Yorumu


Yönetmen: Charlotte Wells

Senarist: Charlotte Wells

Yapımı: 2022 - İngiltere, ABD


- Bence aynı gökyüzünü paylaşıyor olmamız hoş bir şey.

+ Nasıl yani?

- İşte, bazen teneffüste gökyüzüne bakıyorum ve güneşi görüyorsam ikimizin de aynı güneşi gördüğünü düşünüyorum. Böylece ikimiz aynı yerde olmasak bile... aslında beraber olmasak bile... bir bakıma yine de birlikteyiz. Yani ikimiz de aynı gökyüzünün altındayız... beraberiz.


Kaynak: Pinterest


''Harika bir gün geçirdikten sonra eve döndüğünde yorgun ve keyifsiz hissedip hiç hareket edemeyecek gibi hissettin mi? Her yerim ve her şey yorgun gibi. Batıyormuşsun gibi. Bilmiyorum, tuhaf bir his.''


Film, genç bir kadının 11 yaşındayken babasıyla yaptığı Türkiye tatilindeki anılarını anımsamasını konu ediniyor. Babanızla yabancı bir ülkede tatile çıktığınızı düşünün; bu, hele de bir çocuk için, inanılmaz güzel bir anı ve aynı zamanda macera demek olmalı. Sophie (Frankie Corio) de babası Calum (Paul Mescal) ile güzel anlar biriktiriyor. Başlangıçta bir sorun yokmuş gibi görünüyor, hatta kendimizi sadece akışa kaptırsak gerçekten de hiçbir sorun yok gibi. Birlikte tatil yapan ve eğlenen baba kız görürüz sadece. Ancak filmin akışını değil de, boşluklarını izlediğimizde aslında söylenmeyen buruk an(ı)ları fark etmeye başlıyoruz.

Sophie küçük bir kız olsa da, babası da henüz çok genç bir adam. Buradan Calum'un genç yaşta baba olduğu çıkarımını yapıyoruz. Aynı zamanda Sophie henüz çok daha küçükken anne babasının boşanmış olduğunu ve yılın büyük bir kısmında babasından ayrı kaldığını öğreniyoruz. Babasını özleyen küçük bir kız, birlikte geçirdikleri sayılı günleri kamera kaydına alıyor. Bir sürü video çekiyor. Bunlar belli bir amaca yönelik kayıtlar bile değil; ancak anlamlı kayıtlar. Sophie, babasıyla olan anlarını kaydediyor. Onunla konuştuğu, onunla güldüğü anları. Bunu henüz 11 yaşındayken bilinçli olarak yapmıyor muhakkak; ancak çocukken oyun olsun diye aldığı bu kayıtları yıllar sonra babasının o tatillerindeki yaşlarına gelmiş bir kadın olarak izlediğinde, içinde burukluk hissettiğini görüyoruz.

Çocukken mutlu anları daha yoğun yaşarız. Canımızı sıkan, huzurumuzu kaçıran, hatta belki kalbimizi kıran durumlar olsa bile, hemen ardından gelen çocuk bizi avutucu neşe anlarında bu buruk his silinir gider. Bir kez, iki kez, üç kez... Biz büyürken, bazılarımız çok bazılarımız daha az, bu neşeli anların ardında buruk anlar saklarız belki de. Sonra bir bakarız ki, büyümüşüz. Bir bakarız ki, bir zamanlar kolaylıkla yapabildiğimiz bu beceri, çocukluğun bilinçli unutkanlığında kalmış. Sonra da, belki de, tüm bu saklı buruk anlar bir anda karşımızda belirir. Tıpkı yıllar sonra Sophie'nin yaşadığı durum gibi. Öte yandan Calum'un da bunalımda olduğunu fark ediyoruz ancak kızının yanındayken hep ilgili bir baba profili görüyoruz. Ebeveyn olmak kişiye ağır sorumluluklar veriyor olmalı; kendini bile yeri geldiğinde unutması gereken bir sorumluluk. Bu bakımdan filmi bir ebeveynin farklı, bir evladın farklı açılardan görebileceğini düşünüyorum.


''Tamam, artık kamera kapalı. Sadece kafamdaki küçük kameraya kaydedeceğim.''


Usul usul akan ve bana huzur veren bir filmdi Aftersun. Her ne kadar filmin alt metninde üzücü durumlar olsa da, genel olarak baba kızın güzel anlarını izlediğimiz için ve bu anların birinin anıları olduğunu bildiğimiz için, bana nostaljik hisler veren de bir film oldu. Çok severek izledim. Filmin Türkiye'de geçiyor olması biz Türk izleyiciler için ayrıca anlamlı tabii. Ancak birkaç Türkçe kelime ve Türk kültürüne dair halı gibi bazı motifler haricinde Türkiye'ye has özellikler göremiyoruz filmde. Yine de dediğim gibi benim için güzel bir ayrıntıydı.

Hoşça kalın.


AFTERSUN | Official Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Aftersun (2022) Soundtrack dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler (Edogawa Rampo) | Kitap Yorumu

Yazar: Edogawa Rampo, Çevirmen: Alper Kaan Bilir,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap on iki öykü ve çevirmenin kaleme aldığı bir önsözden oluşuyor. Bu öykülerde genellikle sıradışı denebilecek karakterlerin öyküleri anlatılıyor. Anlatıcı ile ana karakter çoğunlukla aynı kişi değil. Öykülerin anlatıcıları genelde bu olayları yaşadıktan sonra biz okurlara başlarına gelen ilginç bir olayı anlatır gibi anlatıyorlar. Kitabın bende uyandırdığı his, geçen yıl okuduğum Bora Chung'un kaleme aldığı Lanetli Tavşan kitabındaki öykülerin verdiği his ile benzerdi (bahsi geçen kitabı burada yorumlamıştım). Bu benzerliği hissetmemin nedeni her iki kitaptaki öykülerin de okuru rahatsız etme amacıyla insanın karanlık noktalarını ortaya koymalarıydı. Ancak Lanetli Tavşan'da hissettiğim buram buram rahatsız olma, hatta iğrenme, hissi bu kitapta yoktu. Yine rahatsız oldum ancak bu kitapta hissettiğim rahatsızlık hissine merak duygum da eşlik etti.

Kitabın ''Japonya'da Devrimler Çağı ve Grotesk'' başlıklı önsözünde Japonya'da meydana gelen yenileşme hareketlerinde temel alınan düşünce biçimi ve ilkelere kısaca değinilmiş ve kitabın yazarı Edogawa Rampo'nun bu modernleşme hareketlerinin doğurduğu veya açığa çıkardığı modern insanın karanlık yönlerine dair yazdığı öykülerdeki ana noktalar ifade edilmiş. Gerçek adıyla Taro Hirai olan Edogawa Rampo, takma (sahne) ismini Edgar Allan Poe'ya olan hayranlığından almaktaymış. Yazar Japon polisiyesinin kurucularından kabul edilmekteymiş; hatta Japonya Polisiye Yazarları Derneği'nin 1955'ten beri her yıl verdiği ödülün adı da bu nedenle Edogawa Rampo Ödülü ismine sahipmiş. Özetle modern Japon edebiyatının temeli için önemli bir isim diyebiliriz.

Bu öykülerinde de evet suç-polisiye teması işlenen temalardandı. Ancak ben öyküleri okurken o kaçma kovalama şaşırtmalı buram buram polisiye hissini de alamadım ne yalan söyleyeyim. Evet, yine merak ettim; evet, yine suçlular ve onların karmakarışık psikolojisi odak noktasıydı; evet, olaylar çetrefilli ve rahatsız edici noktalara da kaydı. Ancak ben öykülerdeki olayları, başta da özellikle vurguladığım gibi, gizem-polisiye türünde sınıflandırmaktan ziyade, rahatsız edici şeklinde nitelemeyi daha uygun görüyorum. Çünkü öykülerde işlenen suçlar polisiye tarafından değil de, suçlunun psikolojisi açısından işleniyor ve ilerliyordu. Ki bu noktada da hiçbir sorunum yok. Sadece bir okur olarak neyi beklemeliyiz olayını vurguluyorum. Çünkü ben bir okur olarak polisiye okuyacağımı zannediyordum ancak daha çok psikoloji temasının ağır bastığı öyküler okudum (psikoloji-gerilim bile değil; dümdüz psikoloji).

Anlatım sade olmakla birlikte, okuduğum diğer Japon edebiyatından kitaplara nazaran canlı ve ayrıntılı betimlemelere sahipti. Kurgular sürükleyici ve acaba ne olacak sorusuyla birbiri ardına bana öyküleri okutan cinstendi. Bu noktada olumsuz eleştiri getireceğim kısım, öykülerin anlatıcısının olay akışına sıkça müdahalede bulunmasıydı. Bu durumun nedeninin de kitaptaki öykülerin genel olarak 1920'li yılların ortalarında (1925-26 tarihli öyküler çoğunluktaydı) yazılmış olması, yani eski tarihli olmaları olabileceğini düşünüyorum. Favori öykülerim ise; Aynalar Cehennemi, İnsan Koltuk, O-Sei Sahnede, Kırmızı Oda, Psikolojik Test, İki Sakat isimli öyküler oldu. Bu öyküleri benim gözümde öne çıkaran durumlar ise hem polisiye kısmına ağırlık vermeleri, hem de beni şaşırtmalarıydı.

Benim genel olarak beğendiğim bir kitaptı. Özellikle de kitap okuyamama dönemlerinde olsun, aman dur kafamı dağıtayım aralarında olsun tercih edilebilecek bir kitap diye düşünüyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Modern insan canavarlara inanmamayı huy edinmiş. Kendi içindeki yabanıl, kadim, delice şeylere bakmamaya alışmış. Fakat kazayla, tesadüfle ya da bir hileyle, gözümüz o saklı yere ilişebilir. O zaman ne olur? Edogawa Rampo, verdiği eserlerde bu soruya cevap aradı.'' (Sayfa 16 - Çevirmenin Önsözü - Japonya'da Devrimler Çağı ve Grotesk)


''Aşkımın en güzel kanıtı da, aşkımı gizlice yaşamaktansa varlığımı o hanıma belli etmeyi istememdir.'' (Sayfa 56 - İnsan Koltuk)


''O bir sanatçıydı, duyularının normal bir insanın duyularından daha keskin olduğuna emindim.'' (Sayfa 56 - İnsan Koltuk)


''Artık herkese karşı, sürekli numara yapmak alışkanlık halini almıştı.'' (Sayfa 63 - O-Sei Sahnede)


''Dünyadaki her şeyden ziyade, kendi adımlarımın güvensizliği korkutuyordu beni.'' (Sayfa 81 - Mars Kanalları)


''Korku da öyle bir şeydir ki insanın uğraşacak başka meşgalesi olmayınca büyür de büyür, tüm bedenini kaplar.'' (Sayfa 96 - Kumaş Resimle Birlikte Yolculuk Eden Adam)


''Belki de deliyimdir.'' (Sayfa 116 - Kırmızı Oda)


''Doğaya yüz vermeyen adamlar, eninde sonunda tabiatla karşılaşınca onun görkemine bilhassa kuvvetlice çekilirler.'' (Sayfa 144 - Zehirli Ot)


''Keşke o günlerde daha cesur olsaydım...'' (Sayfa 221 - Monogram)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



İl Mare (Siworae\ Göl Evi) | Film Yorumu


Yönetmen: Lee Hyun-seung

Senarist: Eun-Jeong Kim, Ji-na Yeo

Yapımı: 2000 - Güney Kore


''İnsanın asla saklayamayacağı üç şey vardır: öksürük, sefalet ve aşk. Bunlardan birini ne kadar saklamaya çalışırsan çalış kendini belli eder. Ama yine de saklamaya çok istekli olduğumuz zamanlar vardır. Oturup ağlamak istiyorum... ta ki, bir damla gözyaşım kalmayıncaya kadar.''


Kaynak: Pinterest


''Biliyorum, ummamalıydım. Ama hayatım boyunca hep hayal kırıklığı yaşadım. Umursadığım bütün insanlar benden o kadar uzaklar ki!''


Film, aralarında iki yıl uzaklık bulunan iki kişinin mektuplaşmalarını konu ediniyor. 1999 yılının son günlerini yaşayan Eun-joo (Jun Ji-hyun), gölün kıyısındaki evinden ayrılırken evin yeni sahibine bir not bırakır. Genç kadının bıraktığı bu not evin iki yıl önceki sahibi, 1997 yılının sonundaki, Sung hyun'un (Lee Jung-jae) eline ulaşır. Her ne kadar tuhaf olsa da, ikili yaşadıkları bu durumu kabullenip evin posta kutusu aracılığıyla mektuplaşmaya başlarlar. İkisinin de kendi dertleri vardır ve fizik kurallarını aşan bu arkadaşlık ikisine de iyi gelir. Film boyunca bu iki kişinin kurdukları iletişimin hem kendi hayatlarını, hem de birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediğinin hikayesini izleriz.


Kaynak: Pinterest

Filmi bir sinema sayfasında görüp kaydetmiştim. Gördüğüm gönderide yukarıda da yer verdiğim fotoğrafta yer alan göl evinin büyüleyici manzarası vardı. Bu nedenle konusunu bile bilmeden filmi izlemeyi kafama koymuştum. Hayatımda çok nadir bir filmin sonuna karışmak istemişimdir. Ciddiyim, bir film veya kitap, mutsuz veya ucu açık bir sonla bittiğinde bile ben kızmam veya bozulmam (en azından çok fazla?). Oysa bu filmi izlerken hep ''lütfen mutlu bir sonları olsun'' diye mırıldanıp durdum. Sana spoiler vermeyeceğim sevgili okur ama filmin beni başından sonuna kadar nasıl etkilemiş olduğunu verdiğim bu örneği de öne sürerek belirtmeliyim.

Filmin sevdiğim o kadar çok sahnesi var ki... Hangi birinden bahsetmeliyim bilmiyorum. İkilinin mektuplaşırken yaşadıkları heyecan, Sung hyun'un Eun-joo'yu geçmişte gördüğü ilk an ve o anda yaptığı tatlı şapşallıklar, ikisinin farklı zamanlarda olsalar da bir aradaymış gibi geçirdikleri gün... Tüm bunları izlemek yüzümde tebessüm, kalbimde burukluk oluşturdu. Ancak tüm bunlar bir yana, sanırım beni en çok etkileyen durum Sung'un geleceği bekleyişi ve Eun-joo'nun geçmişi yönlendirmek için çabalayışı oldu. 

Daha sonra bu filmin, başrollerinde Keanu Reeves ve Sandra Bullock'un yer aldığı 2006 ABD yapımı başka bir uyarlaması da yapılmış. O film, filmin orijinal versiyonu olan 2000 yılı Güney Kore yapımı bu versiyonundan daha popüler gördüğüm kadarıyla. Daha sonra, Keanu Reeves'i çok sevdiğim için, filmin o uyarlamasını da izleyeceğim. Belki sen de filmin hikayesini bahsettiğim uyarlaması ile tanımışsındır diye kısa bir not geçmek istedim.

Özetle, benim çok severek izlediğim bir film oldu. Romantik filmleri seviyorsan, zaten bu filmi kesin seversin diye düşünüyorum. Romantizm mi o da ne, diyorsan da; evet geri durman iyi olabilir belki... Çünkü bu gerçekten romantik bir film! Ama yine de, aşkı görmek isteyen herkes bence filme bakabilir.

Hoşça kalın.


OST / Il Mare dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Il Mare Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.



Yıldız Gezgini (Jack London) | Kitap Yorumu

Yazar: Jack London, Çevirmen: Fadime Kahya,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitap, bir mahkumun hapishanede hücre cezası aldığı günlerde yaptığı zihinsel yolculukları anlatıyor. Meslektaşını öldürerek müebbet hapse mahkum edilen profesör, başka bir mahkumun iftirasına uğrayarak sadece en ağır suçluların atıldığı hücre cezasını alıyor. Bu hücrede iletişim kurabildiği yegane kişiler diğer hücre mahkumları olan Ed Morrell ile Jake Oppenheimer. Bu üç suçlu kendi aralarında geliştirdikleri dil ile duvara vurarak iletişim kuruyorlar. Bunun dışında birbirleriyle konuşamaz, dışarıdan haber alamaz, hatta gün ışığını bile göremezler. En fenası ise gömlek cezaları. Deli gömleğine hiç boşluk kalmayacak şekilde sıkıca sarıldıkları saatlerde mahkumların tüm uzuvları uyuşacak kadar çok hasara uğruyor.

Ed Morrell bu cezalarla baş etme yöntemi olarak astral seyahate çıktığını profesöre anlatıyor. Bunu yapmak için tüm bedenin uyuşması ve bir nevi beden ölümünün gerçekleştirilip tam bir zihinsel farkındalığa geçilmesi gerektiğini söylüyor. Yine uzun saatler gömlek cezası aldığı bir günde profesör Standing hücre arkadaşının ona verdiği taktiği uygulamayı deniyor. Gerçekten de yavaş yavaş tüm bedeninin uyuştuğunu ve mecazi olarak öldüğünü hissediyor: Sadece zihni kalana kadar. Geriye sadece ben bilinci kaldığında ise arkadaşı gibi astral seyahat yapmak yerine başka benliklerinin yaşamlarına dair görüntüler görüyor. Kitap boyunca da profesörün geliştirdiği bu zihinsel taktik ile başka zaman ve mekanlarda var olmuş diğer yaşamlarının anılarını okuyoruz.

Jack London'un zamanının, hatta şu anda 2025 yılındaki bizlerin de zamanının, ötesinde bir bilinç ve zihin yapısında bir yazar olduğunu düşünüyorum. Son dönemde onun kaleme aldığı kitapları art arda okudum ve okuduğum kitaplarında genel olarak bilinç nedir meselesi üzerinden hareketle kurguladığı metinlerle karşılaştım. Kitapta karakterin yaşadığı durum reenkarnasyon deneyimleri veya paralel evrenler gibi mistik, fantastik veya bilimkurgusal bir yerden anlatılmıyordu. Karakterin yaşadıkları direkt olarak zamanın ve mekanın iç içeliğini ve şu andalığını, evet her şeyin şimdi ve şu andalığını vurgulayan bir yerden, bilincin ne olduğu veya olabileceğinden yola çıkarak anlatılıyordu. Karakter paralel evrenlerde veya zamanlarda seyahat etmiyordu; iç içe geçmiş benliklerini anımsıyordu.

Karakterin yaşadığı durumun kalp ritminin aşırı yavaşlaması sonucu gerçekleşen bilinç kaybında gördüğü sanrılar olduğunu düşünmek de mümkün. Belki de ''gerçekçi'' bir pencereden bakarsak, kurgu yine ilginçliğinden bir şey kaybetmemekle birlikte, bu mantığa dayandırılabilir okurlar nezdinde. Ancak ben yazarın direkt olarak kitapta yazıldığı gibi, her şeyin şu anda zaten var olduğu, yalnızca maddenin şeklinin zamana bağlı olarak şekillendiği ve bu nedenle de anda görebildiğimiz ve anda deneyimlediğimizi bilinçli zihinle idrak edebildiğimiz benliğimizin ve gerçekliğimizin altında, belki de bilinçaltımızda, tıpkı karakterin deneyimlediğine benzer bir şekilde yaşamın büyük patlamadan itibaren tüm kaydının bulunduğunu kastettiğini düşünüyorum. Böyle düşünmemin nedeni ise karakterin bilincini kaybettiği anlarda gördüğü yaşamlarına dair bazı somut kanıtların gerçekten de tarihte var olduğunu dile getirmesi. Tabii belki de bu da tıpkı Jake Oppenheimer'ın dediği gibi (bu karakter atom bombasının babası olan Julius Robert Oppenheimer değil, ben de başta o sanmıştım ama soyadı benzerliği) zihnin başka bir oyunu, bellek dediğimiz bir diğer ilginç kavramın mini gösterisi olabilir. Kim bilir...

Yazar bu kitabı yazarken San Quentin Hapishanesi'nde beş yıl ceza çekmiş arkadaşı Ed Morrell'dan ilham almış. Yazarın kitabındaki karaktere direkt olarak arkadaşının adını vermesi ayrıca onore edici bir durum diye düşünüyorum. Öte yandan kitapta hapishanedeki yaşam koşullarının kötülüğü, çalışanların ve halkın (yazara göre) vicdan-eylem anlamındaki ikiyüzlülüğü de eleştirilmiş. Kitap tek bir kurgunun içinde aslında birçok kurguyu barındırıyor. Ana kurgudan çatallanan bu diğer kurguları da karakterin yaptığı zihin yolculukları şeklinde okuyoruz. Karakter kah Asya'da bir yabancı, kah ıssız bir adada mahsur kalmış kazazede, kah göç eden bir çocuk, kah aşkıyla inandıkları arasında kalan bir adam oluyor. Bu alt kurguları tasarlamak da en azından temel düzeyde bir tarih bilgisi ve yüksek düzeyde hayal gücü gerektiriyor diye düşünüyor ve yazara bir kez daha hayran oluyorum. Gerçekten müthiş biri. Yıla onun bir kitabını okuyarak başlamak da benim için güzel oldu tabii.

Gerçekten yıldızlar arasında ve onların ötesinde seyahat etmek mümkün müdür bilmem ama Yıldız Gezgini adıyla ayrı, içeriğiyle ayrı beğendiğim bir kitap oldu. Keşke filmi veya dizisi yapılsa da izlesek. Kitap bile başlı başına film gibi canlı görüntülere sahipti benim için.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Zeki insanlar zalimdir. Aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir.'' (Sayfa 9)


''...güçlü beyinlere asla söz geçirilemeyeceğini kavradım.'' (Sayfa 41)


''Düşünüp inanman gereken, bedenin ayrı ruhun ayrı şeyler olduğu.'' (Sayfa 72)


''Taş duvarlarla demir kapılar bedenleri içeride tutmak için. Ruhu içeride tutamazlar.'' (Sayfa 73)


''Ben bendim, bundan emin ol. Ama ben Darrell Standing değildim.'' (Sayfa 89)


''Görüyorsun, Pons, dünya öyle kötü bir yer ki yaşam çok hüzünlü, herkes ölüyor ve ölecek... hatta öldüler. Bu yüzden insanlar bugünlerde benim gibi bu kötülükten ve hüzünden kaçmak için şaşkınlık uyandıran şeylerin, hiçbir şeye aldırmayan çılgınca eğlencelerin peşinde koşuyorlar.'' (Sayfa 93)


''Mantıksızlığının bana bütün işkencelerine katlanmaktan daha çok acı verdiğini söylediğimde bana inanacağına güveniyorum.'' (Sayfa 167)


''Çabuk şeyler ucuzdur.'' (Sayfa 198)


''Biçim yok olur. Maddenin belleği yoktur. Yalnızca ruh anımsar.'' (Sayfa 219)


''Yine de insanoğlu, en tuhaf ve ne yapacağı kestirilemeyen bir yaratık.'' (Sayfa 288)


''...yüreğimi sağlam tuttuğum sürece er geç buradan kurtulurdum.'' (Sayfa 293)


''Ölümcül günahları icat etmek için, maddeye egemenliğinin yardım ettiği hayal gücüyle insanoğlu gerekiyordu. Daha aşağı hayvanlar, öteki hayvanlar günah işlemeyi beceremezler.'' (Sayfa 336)


''Ölüm diye bir şey yok. Yaşam ruhtur ve ruh da ölemez. Yalnızca et ölür ve geçip gider, hep kendisini belirleyen kimyasal maya, hep plastik, yalnızca akışkana dönüşmek için daima billurlaşan, yeni ve farklı fani biçimler almak için billurlaşıp sonra yeniden akışkana dönüşen bir sürünme. Bir tek ruh kalır ve yukarıya, ışığa doğru ilerlerken kendisini ardışık ve sonu gelmez yeniden doğuşlar içinde oluşturmayı sürdürür. '' (Sayfa 339)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Popüler Yayınlar