Paçinko (Min Jin Lee) | Kitap Yorumu

Yazar: Min Jin Lee, Çevirmen: Kübra Tekneci,
Yayınevi: Epsilon Yayınevi

Etkilendiğin bir kitabı bitirdikten sonra boş boş duvarı izlemenin verdiği keyif de bir başka. Böyle hissetmeyeli hatırı sayılır bir zaman olmuştu. Kitabı seveceğimi daha ilk bölümünü okuduğum an anlamıştım. Uzun soluklu bir öykü beni bekliyordu. Nihayet! Şöyle dolu dolu, etrafımı saracak bir kitap... Sanırım en çok da bu beni heyecanlandırmıştı. Bu, sahiden de uzun soluklu bir öyküydü. Neredeyse bir asra yayılan, dört neslin öyküsü... Kitap; Gohyang\ Memleket (1910-1933), Vatan (1939-1962) ve Paçinko (1967-1989) olmak üzere üç bölümden oluşuyor.

''Tarih bizi hayal kırıklığına uğrattı ama önemi yok,'' cümlesiyle başlıyor kitap. İlk bölümde Japonya'nın Kore'yi kendi topraklarına katmasıyla gerçekleşen değişimleri görüyoruz. Ekonomi gittikçe çöküyor, asayiş bozuluyor ve Kore halkı kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamaya başlıyorlar. Ülkedeki iç karışıklıklar ve kötü ekonomi nedeniyle o dönemde mantığa dayalı denilebilecek evlilikler yapılıyor. Yangjin ile Hoonie'nin evlilikleri de böyle oluyor. Yangjin, düşükle sonuçlanan pek çok hamileliğin ardından kızı Sunja'yı kucağına alıyor.

Zaman içinde ülkenin durumu daha da kötüleşiyor. Bu sırada Hoonie vefat ediyor ve Yangjin ile Sunja aile pansiyonunu işleterek geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Sunja bir gün, daha ilk görüşte etkilendiği Hansu ile karşılaşıyor. Zengin olduğu her halinden belli olan bu yabancı da Sunja'nın peşini bırakmıyor. O yıllarda Koreliler kendi ülkelerinde bile Japonlar tarafından aşağılanıyorlar. Genç kadınlar fakirlik nedeniyle bedenlerini satıyor, çocuklar yeterince beslenemiyor, Kore'de yaşayan Japonlar Korelilere saldırabiliyorlar. Hansu'nun Sunja'yı taciz eden bir grup Japon gence haddini bildirmesiyle Hansu ile Sunja'nın ''dostluğu'' başlıyor. Bu dostluk ikiliye bir bebek haberi getiriyor.

Hansu'nun evli ve üç çocuklu bir adam olduğunu öğrenen Sunja, evlenmeden hamile kalan bir kadın olmak ile evli bir adamın metresi olmak arasından bir seçim yapıyor. Onun hamileliğini bir tek annesi biliyor. Bir de pansiyonlarında kalan genç, nazik ve hasta rahip Isak. Isak Sunja ile evlenmek istiyor. Onun bebeğine baba olmayı teklif ediyor. Böylece Sunja ile Isak Kore'den Japonya'ya taşınıyorlar. O yıllarda bir Koreli için Japonya'da yaşam en az Kore'deki kadar zor. Hatta daha bile zor. Fakirlik, dışlanma, yabancılık... Dilini bile bilmediği bu yerde yeni doğmuş bebeğiyle zor günler geçiriyor Sunja ve ailesi. Yıllar geçiyor, zaman ve mekanlar değişiyor, hatta kişiler bile değişiyor ama gurbette yaşamak ve yaşama tutunmak zorunda kalmak, geçmiyor.

Kitaba da ismini veren paçinko, bir çeşit şans oyunu. Şansa dayanan her oyunda olduğu gibi, kaybedeni çok kazananı az. Yine de pek çok kişinin küçümsediği bu kumar, pek çok müşteriye sahip. Talebi çok olduğu için büyüyen bir ticari alan. Kitaptaki karakterler kendilerini hep bu oyunla bağlantılı buluyorlar. Kah kazanıyor, kah kaybediyorlar. Yaşam ve onu yaşama şeklini belirlemek, karakterler için tıpkı bu oyun gibi bir kumar haline geliyor.

Kitabın sonsözünde yazar bu kurguyu 1989 yılında henüz bir üniversite öğrencisiyken kurguladığını ve onu yazabilmek için otuz yıl içinde taşıdığını ifade ediyor. Bu beni gerçekten çok etkileyen bir bilgi oldu. Yazar tarih bölümü mezunu. Bir dönem hukuk fakültesine girmiş ve bu alanda bir işte de çalışmış. Bu kitabı yazabilmek için ise hem yazarlık eğitimi almış, hem de Japonya'da yaşayan Koreliler ile pek çok görüşme yaparak yaşadıkları süreci, tarihi ve sorunları onlardan dinlemiş. Kitabın yazımı sancılı bir doğum gibi değil mi? Yazarın kurgusuna bu denli özenli yaklaşması kitaba olan saygımı arttırdı diyebilirim. Ama bunun dışında da kitap bana pek çok duyguyu art arda yaşatması ve elimden düşüremeyeceğim kadar merakta bırakması -ki kitap 576 sayfa!- nedeniyle kalbimi zaten kazanmıştı. 

Kitap beni mahvetti diyebilirim. Bunu en son Yu Hua'nın Yaşamak isimli kitabını okuduğumda hissetmiştim. Kelebek etkisinin bir karakterden koca bir nesle yansıyışını okumanın verdiği çetrefilli ruh halini. Kitabın içerisinde pek çok karakter olsa da, hepsinin hikayesi ince ince işlenmişti. Kitaba dair en çok keyif aldığım şey de aslında buydu. Her karakterin bir öyküsü vardı ve öyküsü olan bir karakter benim için üç boyutlu hale gelir. Çünkü bu sayede onun duygularını, düşüncelerini görebilir ve onunla empati yapabilirsin. Kitabı okurken bir kez ağladım, bir kez gözlerim doldu ve bir kez de yaşadığım şokla birlikte bir karaktere acayip sinirlendim.

Bu kitabı bu kadar beğenmeyi ise beklemiyordum. Gerçekten, şaşkınım. Kitabı yorumlarını dinlemeyi sevdiğim kitap içerikleri üreten bir youtuber'ın (Melikşah Altuntaş) önerisiyle listeme eklemiş ve kütüphanede bulunca kendisine yapışmıştım. Ödüllü bir kitap olması da, normalde asla adetim olmasa bile, ilgimi çekmişti kabul. Ama dediğim gibi, kendisini bu kadar sevmeyi beklemiyordum. Bazı kitaplardan etkileniriz, bazı kitapları ise severiz. Bu kitapta ikisini de buldum diyebilirim. Getirebileceğim tek olumsuz eleştiri ise kitabın anlatımında gördüğüm ve çeviriden mi yoksa yazarın üslubundan mı kaynaklandığını bilmemekle birlikte bana yer yer Kore draması izliyormuşum hissi veren cümlelerdi. Bir olayı net olarak anlamamız için biz okurlara açık bir anlatım yapılmalı, evet buna katılıyorum, ancak kitaptaki bazı cümleler fazla geriye veya ileriye dönük açıklamalarla doluydu. Bu cümlelerin sayısı fazla olduğu için de yer yer dikkatim dağıldı diyebilirim.

Savaş yıllarında yaşananlar ise bana tarihin ne denli subjektif aktarılabilen bir şey olduğunu gösterdi. Bunu Isabel Allende'nin Japon Sevgili isimli kitabını okurken de yaşamıştım (kitabı da şurada yorumlamıştım). O kitapta 2. Dünya Savaşı sırasında ABD'de yaşayan Japonlar'a yapılan ayrıştırmayı ve Japonlar'ın esir kampında yaşadıklarına dair olayları okumuştum. Bu kitapta ise Japonya'nın Korelilere uyguladığı politikaları okudum. Bu olaylar aktarılırken farklı kuşaklardan, farklı şekillerde yetişmiş karakterlerin olaylara farklı yaklaşımlarla bakmalarını ise anlamlı ve gerçekçi buluyorum. Değişmeyen tek şey masumların yaşadığı belirsizlik, çaresizlik ve umut hisleriydi. Kitabın yazarı olan Min Jin Lee'nin olayları bu denli çeşitli açıdan derli toplu ele alabilmesi ise bana yazarın araştırmacı ve tarih alanında eğitim almış özelliklerini gösteriyor.

Kitabı ben beğendim ve 'sevdim' gördüğünüz gibi. Kitabın bir de aynı isimli bir dizi uyarlaması bulunuyor. Kendisini bir ara izlemek istiyorum. Oyuncular arasında Lee Min-ho'yu görmek, üstelik orta yaşlı bir karakter olan Koh Hansu'yu canlandırdığını öğrenmek, bana birkaç tık tuhaf gelse de (ah zaman...) diziye dair merakımı arttırdı diyebilirim. Ama sizce de tuhaf değil mi? Lee Min-ho da mı yaşlanmış arkadaş, vay bee...

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

"Ev bir isim, bir sözcüktür ve oldukça güçlüdür; bir büyücünün ağzından çıkan ya da etkili bir ruh çağırma seansında, bir ruhun yanıt verdiği kelimelerden bile daha güçlüdür." - Charles Dickens


Birini seversen, onun üzüntüsünü paylaşmana engel olamazsın. (Sayfa 85)


Ona kendim sormak, yüreğinde hissettiklerini sormak istiyorum. Günün birinde beni sevip sevemeyeceğini bilmek istiyorum. (Sayfa 97)


Tanrı sevgisinin cezalandırılma korkusundan değil, kendiliğinden gelmesi gerektiğine inanıyordu. (Sayfa 105)


Dinle, insanlar senden hoşlanmazlarsa, bu her zaman senin suçun değildir. (Sayfa 297)


Her şeyi öğren. Zihnini bilgiyle doldur ve bu, kimsenin senden alamayacağı tek güçtür. (Sayfa 333)


Her şeyi okuyan sensin. Bu korkunç, bunu yapabildiğin için sana neredeyse kızıyorum. Ama hayranlık da duyuyorum. Fakat okuduğun her şeyi seviyorsan seni ciddiye alamam. Belki de o kitaplar üzerine yeterince düşünmedin. (Sayfa 336)


Kilisedeki papaz düşüncesizce söylenen sözlerin günah olabileceğine dair uyarmıştı; Sunja az konuşmanın her zaman daha iyi olduğunu düşündü. (Sayfa 407)


Yumi onun sevgilisiydi ama her şeyden çok onun akıllı arkadaşıydı. Onun yerini asla dolduramazdı. Ona bunu söylemeyerek büyük bir haksızlık yaptığını düşünüyordu. (Sayfa 410)


Kabuğunu değiştiren yılan yine de bir yılandır. (Sayfa 466)


Bir dilek tutuyorum. Bazen her şey böyle başlar. (Sayfa 532)


Asıl özlediği Hansu değildi, Isak bile değildi. Rüyalarında tekrar tekrar gördüğü şey gençliği, hayatının başlangıcı ve hayalleriydi; bu şekilde bir kadın olmuştu. (Sayfa 567)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.




Naomi: Bir Aptalın Aşkı (Cuniçiro Tanizaki) | Kitap Yorumu

Yazar: Cuniçiro Tanizaki, Çevirmen: Barış Bayıksel,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitabı anlatmaya nereden başlayacağımı eviriyorum, çeviriyorum ama bir türlü bulamıyorum. Direkt konusunu anlatıp kurtulmalı mıyım, yoksa hislerimden mi bahsetmeliyim?.. Hayır hayır, ikisi de değil. En iyisi sana, kitabı ilk gördüğüm anı anlatayım.

Kitabı fazla sessiz ve -bu nedenle- gergin bir kütüphanenin rafları arasında gözlerimi gezdirirken gördüm. İnsanlar ders çalıştığı için fazla köşelere ilerlemek istemiyor, hem kalbime hem aklıma yatacak bir kitabı seçip oradan ayrılmak istiyordum. Uzak Doğu Edebiyatı'na ait kitapların olduğu rafta gözlerimi parlatan bazı kitaplarla karşılaştım. Naomi ise ismiyle beni kendine çekti. Konusunu hiç okumadım bile. Kendisini raftan çekip aldım ve ona ancak eve gelip de yatağıma kurulduğum anda gerçek bir bakış attım.

Naomi on beş yaşında genç bir kız. Henüz çocuk yaşta olan bu kızı gören 28 yaşındaki Coci (biliyorum yaşları yan yana görmek rahatsız edici), onun ilk önce isminden etkileniyor. Naomi... Ne kadar da Batılı ismine benziyor, Coci'ye göre. Naomi'nin kendisi de tam bir Japon'dan ziyade melezlere özgü fiziksel özelliklere sahip. Avrupai görünümlü bu genç kızı görmek için Coci sık sık Naomi'nin çalıştığı kafeye gidiyor. Niyetini belli etmeden evvel onunla arkadaş olmaya çalışıyor, onun gözünü boyuyor. Sonra da Naomi'ye bir teklifte bulunuyor: Evimde hizmetçi olarak çalış, ben de sana Batılı bir hanımın alacağı eğitimleri sunayım.

Coci Batı özentisi, birey olarak gelişmemiş ve aşağılık kompleksine sahip bir adam. Henüz kişiliği ve görüşleri oluşmamış genç bir kız olan Naomi'de gördüğü ışığı kendi istediği şekilde şekillendirip yanında çalım atarak gezebileceği bir eş eğitme niyetinde. Bu niyet doğrultusunda Naomi'ye İngilizce, piyano, dans gibi dersler aldırıyor, farklı tarzlarda bir sürü giysi satın alıp onunla sık sık etkinliklere gidiyor. Gel zaman git zaman Naomi yavaş yavaş büyüyor ve içindeki ışık, Coci'nin kontrol edemeyeceği şekillerde kendini gösteriyor. Coci kendi elleriyle narsist, vurdumduymaz, görgüsüz bir kişiliğin oluşmasına öncülük ediyor.

Kitap daha ilk sayfasından sinirimi bozmuştu. Coci'ye karşı o kadar bilendim, o kadar sinir oldum ki kendisini yorumlarımla yerden yere vurabilmek için kitabı okumaya devam ettim. Daha ilk sayfalardan itibaren sinir bozucu bir adamdı. Benim bu sinirimdeki en büyük etken Coci'ninki gibi görüşlere sahip insanların günümüzde bile hala olması muhtemelen. Arada Ekşi'de gezinirdim ve orada bu tip başlıklar gördüğüm bile olurdu. Yani adamlar bunları düşünüyorlar, utanmıyorlar ifade ediyorlar, utanmıyorlar bunun üzerine sayfalar yazıyorlar. Pes! ''Cahil eş alıp istediğin gibi eğitmek...'' Sen önce kendini eğit.

Neyse, sakinim. Bu nedenle Coci gibi tiplerin ettiğini bulma hikayelerini görmeye bayılırım. Bu kitapta ava giderken avlanan birisinin öyküsünü okuyoruz diyebiliriz. Naomi de her ne kadar en az Coci gibi sinir bozucu bir tip olsa da, kendisinde hayran olunası yanlar da yok değildi. Böyle bir çevreye de böyle burun sürtücü bir kadın gerekliydi. Öte yandan Naomi, yalnızca genç bir kızdı kitabın başında. Hatta çocuk yaşta bir kız. Kötü şartlarda yaşadığından evinden kaçmak için Coci'ye tutundu. Belki onu olumlu etkileyecek kişiler ve olaylarla karşılaşabilseydi kişiliği de farklı şekillenebilirdi. Ona yalnızca yontulacak bir eşya gözüyle bakan bir adamın elinde kontrolden çıkmış büyülü bir nesneye dönüştü. Kitabın sonunda artık genç bir kadın olan Naomi, toksik özelliklere sahip olmakla birlikte, femme fatale'in kalıp bulmuş haliydi. Ohhhh canıma değsin.

Sadece Coci de değil tabii, kitaptaki bütün erkek karakterler toksikti. Naomi de toksikti o ayrı ama dedim ya, böyle karakterlere böyle yanıt... Kendi erkekliklerini bir kadına hükmetme ile göstermeye çalışan, ona hükmedemeyince de o kadına kulp takan; yüzüne gülüp eğlendiği kadının ardından kendi küçük onurlarını kurtarmak için lakaplar uyduran vs gibi karaktersizce eylemlerde bulunan tüm bu ''erkek'' karakterler, etme bulma dünyasından Naomi bacımız aracılığıyla bir güzel nasibini aldı.

Kitap aynı zamanda Nabokov'un Lolita'sı ile karşılaştırılıyormuş. Açıkçası Lolita benim okumaktan en çok kaçtığım eserlerden biri. Hatta konusu aklıma gelince bile bir mide bulantısıdır başlıyor. Kitabı bir gün sinir krizi ataklarını göze alıp okumaya karar verirsem de fazlasıyla rahatsız olacağımı düşünüyorum. Bu nedenle bu kitaba da mesafeli başlamıştım. Hatta en başlarda bıraksam mı diye bile düşündüm ama yukarıda da bahsettiğim üzere Coci karakterine o kadar sinir oldum ki kitaba devam etmeyi seçtim. Bu da ilk kez başıma geldi vallahi. Sinir olduğum için kitaba devam etmem... Her neyse efenim, kitabı okuyup bitirdiğim için memnunum. Akıcı, sürükleyici ve zamanla içimin yağlarını eriten bir kitap oldu. Son olarak Coci gibi tiplere dikkat edelim diyor ve kapanışı yapıyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

"Şöyle ufağından da olsa bir ev alsam, odalarını döşesem, çiçekler diksem, güzel güneş alan verandasından minik kuşlar için bir kulübe sarkıtsam, mutfak işleriyle, evin silinip süpürülmesi için de bir hizmetçi tutsam nasıl olur? Eğer Naomi de gelmeyi kabul ederse hem hizmetçilik görevini üstlenir hem de kulübenin kuşu olur," diye de aklımdan geçiriyordum. (Sayfa 9)


Zaten "erkek gibi davranan" Naomi'nin keyfi denizi görünce yerine gelmiş, trendeki mahzunluğundan eser kalmamıştı. (Sayfa 31)


"Tabii ya, çalış çalış. Yakında piyano da alacağım sana. Böylece Batılıların karşısına dimdik çıkabilecek bir 'leydi' ol. Sen istersen olursun." Bu "Batılılar karşısında", "Batılılar gibi" sözlerini sık sık kullanıyordum. Naomi'nin de bundan hoşlandığı kesindi. "Nasıl? Şöyle yapınca yüzüm aynı Batılılara benzemiyor mu?" gibi şeyler söyleyerek ayna önünde farklı farklı yüz ifadeleri deniyordu. (Sayfa 42)


O sıralar kalbimde birbiriyle tezat içindeki iki duygu, hayal kırıklığı ve sevgi, bir gün birinin bir gün öbürünün öne geçtiği bir mücadele içindeydiler. (Sayfa 56)


Ne yani? Dans dedikleri bu muydu? Uğrunda anneme yalan söyleyip karımla kavga ettiğim; o kadar gülüp ağlamanın sonunda katıldığım dans partisi bu denli aptalca bir şey miydi? Tüm o tipler, gösteriş budalası, yağcı, kibirli, yapmacık bir güruh değilse neydi? O zaman ben ne demeye oraya gitmiştim? Naomi'yi o tiplere gösterip hava atmaya mı? Eğer öyleyse benimki de kibrin ta kendisiydi. Ya o çok övündüğüm hazinem? (Sayfa 116)


Bazı hisler çabalamakla düzelmez bana sorarsan. (Sayfa 186)


Kısacası Naomi yerle gök arasındaki her yeri dolduran, beni sarıp sarmalayan, bana acı çektiren, acıdan inleyişimi duyup, gülerek izleyen kötü bir ruh gibiydi. (Sayfa 251)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Lanetli Tavşan (Bora Chung) | Kitap Yorumu

Yazar: Bora Chung, Çevirmen: Sevda Kul,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap on öyküden oluşuyor. Bu öyküleri tek bir sıfat ile tanımlayacak olsaydım, rahatsız edici derdim. Öykülerin genelinde okurunu huzursuz eden, yer yer geren ve hatta -kendi duygu durumumu belirtirsem- kimi zaman iğrendiren bir atmosfer ve olay akışı hakim. Tüm bunlar kitabın genel olarak yansıttığı etki olduğundan dolayı aslında belki de bunu başarılı bir durum olarak değerlendirmeliyim. Çünkü kitaptan gerçekten etkilendim.

Bora Chung'tan ilk kez bir eser okudum. Kendisi Güney Koreli bir yazar. Rusça ve Doğu Avrupa üzerine yüksek lisans, Slav Edebiyatı üzerine ise doktora yapmış. Bunu belirtiyorum çünkü hem bu eğitim durumu beni etkiledi, hem de yazar öykülerinde karakterlerinin özelliklerini belirtirken kendisine ait olan bu özellikleri de ifade ediyordu. Bu durum da benim; acaba yazar bu karakteri yaratırken kendisinden veya çevresinden mi ilham aldı, yoksa direkt olarak bu karakter yazarın kendisi mi sorularını sormama neden oldu. Ayrıca Uzak Doğu kültüründe yetişmiş birinin Batı kültürüyle alakalı eğitim alması, yazarın dünya görüşünü, olayları sorgulama ve açıklama şeklini merak etmemi sağladı.

Kitabın sonsözünde yazar, öykülerini yazarken ilham aldığı durumlardan bahsetmiş. Açıkça söylemek gerekirse sonsözü okuyana kadar kitaptan öyle çok da aman aman etkilenmemiştim. Bunun nedenini de sonsözde ifade edilenlere değindikten sonra açıklayacağım. Kitabın sonsözünde yazar, kitabı basan yayıncısının kitap hakkındaki görüşleriyle ilgili ''bugünkü gibi bir çağda haksızlığa uğrayan güçsüz insan(lar)ın intikam hikayelerini beğendiğinden bu öykü derlemesini yayınlamaya karar verdi'' şeklinde bir anlatımda bulunuyor. Sonra da, yayıncısının bu görüşünün onu şaşırttığını çünkü aslında bu öyküleri bu motivasyon ve amaçla yazmadığını söylüyor. Açıkçası yazarın bu ifadesi de beni şaşırttı diyebilirim. Çünkü öyküleri okuduktan sonra ben de tıpkı yayıncısı gibi düşünmüştüm.

Yazar ise öykülerini kaleme alırkenki düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor; ona göre öykülerindeki tüm karakterler yalnızdır ve bu yalnız karakterler -tıpkı yayıncısının da söylediği gibi- acımasız ve kasvetli bir dünyanın içinde intikamlarını ve haklarını alsınlar veya almasınlar, adalet yerini bulsun veya bulmasın, yalnız kalmaya devam ederler. Peki tüm bu kasvet ve yalnızlık teması okura ne mesaj vermeli? Yalnız değilsin!

Herkes bir şekilde bazı sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Bu ister kitaptaki gibi korku, fantezi veya bilimkurgu temalı olsun, isterse de bizim sıradan dünyamızdaki gibi ''sıradan'' bencillikler; aslında kimse yalnız değil. Herkesin sorunları var; tek başına hissetsek bile, yalnız değiliz. Bu, rahatlatıcı mı olmalı tartışılır ancak yazarın ifade ettiği bu düşünce yapısıyla öyküleri tekrar düşündüğümde, öykülerden etkilenme oranımın arttığını fark ettim.

Kitapta kullanılan dil sade olsa da, dediğim gibi kurgular rahatsız edici ve vurgulanan düşünceler çarpıcıydı. Yer yer kimi öykülerin fazla uzatıldığını ve her ne kadar merak unsurunu korusa da, vermek istediği mesajın dağıldığını düşünsem de (Kapan ve Yara İzleri öykülerini buna örnek verebilirim - ve bu tamamiyle benim kendi görüşüm), öykülerin olay akışı sürükleyici, anlatımı akıcıydı. Kitabı çok kısa bir süreçte de okudum bitirdim zaten. Elimden bırakamadım bile diyebilirim hatta. 

Kitapta en beğendiğim öyküler ise; her ne kadar fazlasıyla mide bulandırıcı bulsam da Kafa, tam bir korku filmi tadında olan Soğuk Parmaklar, sorgulatan bir bilimkurgu olan Elveda Sevgilim, masal sevgimden dolayı daha en başta benden geçer not almayı başaran Rüzgarın ve Kumların Hükümdarı, her şeyin tadında olması ve yazarın ifade ettiği ''yalnız değilsin'' ana fikri ile birebir örtüştüğünü düşünmem nedeniyle Vuslat öyküleri oldu. Kitaba adını veren ve ilk öykü olan Lanetli Tavşan, her ne kadar dikkate değer ve karanlık bir öykü olsa da benim için ortalamanın ötesine geçemedi. Aynı şekilde Bedenleşme, Evim Güzel Evim öyküleri de akıcı ve ilginçti ancak ortalama buldum diyebilirim. Kapan ve Yara İzleri öyküleri ise benim için çok fazla rahatsız edici ve kabul edilemez durumlarla örülü bir akışa sahipti. Ayrıca yukarıdaki paragrafta da dediğim gibi fazla uzatıldıklarını ve bu nedenle de kurguların dağıldığını düşünüyorum.

Kitaba bayıldım diyemesem de böyle farklı içerikli kitapları okuduğumda tatmin olmuş hissediyorum. İlgisini çekenlere de kitabı önerebilirim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Lanetli eşyaları kişisel kullanım amaçlı yapmak yasaktır. Aile mesleğimizi devralanlar kendi yaptığı lanetli eşyaları kullanamaz. Yazılı olmayan bu kuralların elbette bir sebebi vardı. Bir Japon atasözü der ki, "Birine lanet etmeden önce iki mezar kaz." Yani başkalarını lanetlerseniz sonunda mezara giren diğer kişi siz olursunuz.'' (Sayfa 24 - Lanetli Tavşan)


''Hatırında kocaman, sıcacık bir elin kendi elini sarması, huzur veren tanıdık bir yüz vardı, neşeli ve mutlu gibiydi... Yüzük onun için böyle bir şeydi. Değerli ve önemli bir şey.'' (Sayfa 47 - Soğuk Parmaklar)


''Söylediklerinin hiçbir gerçekliği olmasa da kadın sırtındaki sıcak elin yaralı yüreğini okşadığını hissetti.'' (Sayfa 75 - Bedenleşme)


''Kendini gülümseyebilmek için zorlasa da gözyaşları hiç durmadan akmaya devam ediyordu.'' (Sayfa 180 - Evim Güzel Evim)


"İnsan olarak yaşamak istiyorum," diye cevapladı sonunda. "Kendim gibi biriyle tanışmak, sevmek ve sevilmek, çocuk sahibi olmak istiyorum. Çocuklarımın büyüdüğünü, kendi eşlerini bulduklarını, torunlarımı yetiştirdiklerini görmek istiyorum. Böyle bir hayat hayalimdeki." 

"Böyle bir hayatın sonunda ölüm vardır," dedi Rüzgârın ve Kumların Hükümdarı. 

Prenses başını yukarı aşağı salladı. "Biliyorum ama ölüm gelene kadar yaşanacak bir ömür de var." (Sayfa 204 - Rüzgârın ve Kumların Hükümdarı)


''Benim için bir dakika öncesi şimdiden, şimdi ise gelecekten daha iyiydi. Belki de ileride bu günleri hatırladığımda, kaygısızca oturmuş ağır ağır batan güneşi izlediğim zamanları özleyeceğimi düşünür ve anın tadını sonuna kadar çıkarmaya çalışırdım.'' (Sayfa 211 - Vuslat)


''...anlamak ve affetmek birbirinden tamamen farklı meselelerdir.'' (Sayfa 221 - Vuslat)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Uygarlığın Ayak İzleri 3: Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler (Celil Sadık) | Kitap Yorumu

Yazar: Celil Sadık, Yayınevi: Epsilon Yayınevi

Uygarlığın Ayak İzleri serisinin bu üçüncü kitabında Celil Sadık, aşkı merkeze alarak biz okurları sanatta ve zamanda bir yolculuğa çıkarıyor. Kitap; Batı Resminde Aşk, Ve Bazı Küçük Felaketler, Aşkın Acının ve Devrimin Kadını: Frida Kahlo olmak üzere üç kısımdan oluşuyor. Her üç kısımda da aşk hissinin farklı görünümlerini merkeze alan resimlere yer verilmiş ve bu resimler yalın bir dil ve sembollerin okunmasıyla açıklanmış.

Celil Sadık bir sanat tarihçisi. Uygarlığın Ayak İzleri serisinde ise her ciltte farklı bir temayı işleyerek sanatseverlere farklı bir perspektif sunuyor. Bu ciltler seri halinde ifade edilse de, her ciltte farklı bir tema merkeze alındığı için sırasız bir şekilde okumanın da mümkün olduğunu düşünüyorum. Örneğin ben ilk ciltten sonra şimdilik ikinci cildi pas geçerek (çünkü henüz temin etmedim), konusu beni çok heyecanlandırdığı için direkt bu üçüncü cildi okudum.

Şimdi de sizlerle kitapta yer verilmiş ve beni en çok etkileyen eserlere göz atmak ve hislerimi paylaşmak istiyorum.


''Evet mi? Hayır mı?'', Edmond Leighton (1890).

Kitapta Edmond Leighton'un aşkın görünümlerine dair resmettiği bir dizi resmine yer verilmiş. Beni en çok etkileyen iki resminden birisi buydu. Bu resimde pek de büyük harflerle yazılmaya değer -pek tabii bu, kişiye göre değişir ama- ''destansı'' bir aşk sahnesi göremiyoruz, değil mi? Ancak genç çifte gidip de bunu sorsak, eminim alacağımız yanıt çok farklı olurdu. Genç adamın yüz ifadesine baksanıza... ya genç kadının. Bu resmi gördüğüm anda gülmeye başlamıştım. Çünkü gerçek bir resim olduğunu düşündüm. Hayatın içinden destansı bir an olduğunu. Çiftin hisleri resmen yüzlerinden okunuyor. Bazı resimleri okumak için mitoloji ve tarih bilgisi gerekebiliyor. Belki sembol okuma becerisi, sembollerin sanattaki yeri vs. Oysa bu resmi okumak için yalnızca onu görmemiz yeterli, değil mi? Bu resimde beni en çok etkileyen nokta resmin orta yerine konumlandırmış karakterlerin hikayesinin apaçık belli olmasıydı. Bu doğallık ise beni güldürdü. Hem... belki de aşk da sadece böyledir, diye düşündürüyor bu resim beni, belki de bazen sadece böyle... böyle... her hareketinden okunur. İsteklerin, keşkelerin, kırılmaların, umutların...


''Gölge'', Edmond Leighton (1909).

Ve işte burada da ''destansı'' bir aşk. Bu eseri okumak için biraz bilgi gerekli. Resim, hikayesini bir Antik Yunan efsanesinden almaktaymış. Öncelikle soruyu size yöneltmek istiyorum: Bu resimde siz ne görüyorsunuz? Okumaya devam etmeden evvel resmi şöyle bir inceleyip bir hikaye uydurun bakalım. Beni resim -ve hatta fotoğraf- sanatında en çok heyecanlandıran şeylerden biri de budur biliyor musunuz? Resimlerin öyküsünü bulmaya çalışmak. Varsın bu ilk bakışımızda gerçeği görmeyivereyim, diye düşünürüm. Bazen ilk bakışta sadece hissedersin, beynin devreye giremez. Bazense beynin art arda kurgular sıralar. Bazı sanat eserleri öyle, bazısı böyle hissettirir bana. Mesela yukarıdaki resim his grubundaydı benim için, bu resim ise bir destan uydurmama neden oldu. Belki de çeşitli hislerimizin ve bu hislere dair kurgu uydurma becerimizin sınırları, aşkı yaşama veya yaşamayı umma konusundaki tutumumuz hakkında da bizlere bilgi veriyordur, kim bilir...

Bu resimde savaş nedeniyle ayrılmak zorunda kalan bir çifte yer vermiş ressam. Ayrılık başlı başına destansı bir durumdur belki de yaşayanlar için, bu nedenle olacak, izleyenlere hep bir merak verir. Bu çift yeniden kavuşabilecek midir? Bu bilinmez, ancak o an gelene kadar genç kadın genç adamın gölgesiyle avunmaya bile razıdır. Bu nedenle de onun gölgesini resmeder. Bu resim aslında genelde başka bir mekan ve atmosferde resmediliyormuş. Kapalı mekanlarda, belki daha farklı hislerle. Oysa bu resimde ressam, çifti belki de ayrılmalarından hemen önceki ana ışınlamış. Arkada ise şövalyenin gideceği uzak denizler var. Kimileri için umut olan bu simge, kimileri için özlemi ifade ediyor. Belki de bu genç kadın için ikisinin iç içe geçtiğini söylemek mümkün olabilir.



''Yasaklı Kralcı'', John Everett Millais (1851).

Bu resimde de ayrılmak zorunda kalan bir çift görüyoruz. Genç kadın sevgilisini, onu arayanlardan saklıyor. İkisinin baktığı yön aynı. Genç kadın genç adamı ziyarete gelmiş olabilir mi? Genç adam özlemle genç kadının ellerine tutunmuş. Daha doğru bir ifadeyle, resmen açlık ve susuzlukla.

Ressam Kraliyet Akademisi Okulları'nda eğitim görmüş ancak sonrasında buna aykırı resimler yaparak tepki çekmiş. Sonrasında yeniden akademiye uygun, üstelik fazla başarılı resimler yapıp akademinin başkanı olmuş. Bu resminde ise başka bir sanat eserinden, Vinzello Bellini'nin Püritenler (I Puritani) isimli operasından, etkilendiği ifade ediliyor. Sanatın bu besleyici ve genişleyen yönü bana hep keyif vermiştir.

Ama aslında bu resmi sevmedim biliyor musunuz? Evet, şaşırdınız mı? Sevmedim. Her ''destansı'' aşkı da sevmeli miyim ya canım? O zaman bu resmi neden mi paylaştım? Çünkü resmin teknik yönünü gerçekten etkileyici buldum. Keza aynı şekilde duyguların karakterlerin yüzünden ve vücut dillerinden okunma şeklini de. Resmi sevmeme nedenim ise... Bu resimde sen ne görüyorsun sevgili okur? Peki bu gördüğün şey ile senin aşk tanımın uyuşuyor mu? Aşıklar ayrılabilir evet, ama bu resimde ben tehlike temasını buram buram hissediyorum. Beyin, parçaları birleştirmeye de bayılıyor değil mi? Aşk tehlikelidir, mesajını sinsice fısıldıyor bu resim sanki. Oysa bence aşk, çifti saran korku atmosferinde değil, genç adamın tedirgin bakışlarının ardından bile görünen tutkuda kendini gösteriyor. Sence?


''Aşıklar'', Rene Magritte (1928).

Yine destansı bir hikayeyi konu ediniyormuş gibi görünen bir resim. Önceden bu resmi gerçekten severdim. Resimdeki figürler beni sorgulamaya ve bir hikaye uydurmaya yeterdi. Tıpkı ressamının istediği gibi. Resim, sürrealizm akımının etkisiyle oluşturulmuş. Bu akımda genellikle birbiriyle alakasız nesne ve figürler bir araya getiriliyormuş. Bu resimde ise yüzleri örtülü iki figürün öpüştüğü anı izliyoruz. Fazla klostrofobik görünüyor sanki.

Her ne kadar ressam bunun doğru olmadığını ifade etse de, bu resmin ressamın çocukken yaşadığı üzücü ve travmatik bir olayın izlerini taşıdığı sanat tarihçi ve yorumlarınca ifade ediliyormuş. Ressam henüz bir çocukken, intihar eden annesinin denizden çıkarılmış görüntüsüyle karşılaşmış. Bu sahnenin ressamın kimi eserlerinde kendini gösterdiği, dediğim gibi her ne kadar ressam bunun doğru olmadığını söylese de, ifade ediliyor. Aynı zamanda ressamın asıl amacının eserleri ile izleyenlerini şaşırtmak olduğu da ifade ediliyor. Resme baktığımızda gerçekten de afallıyor, belki rahatsız oluyoruz değil mi? Sonra belki de bir merak hissi bizleri esir alıyor. Bu da ne diyoruz, bu insanların neden yüzünde ''örtü'' var?

Bu eseri sevme sebebim bu merak etme ve dilediğimce bir hikaye uydurabilme özgürlüğümdü. Şimdi sevmeme sebebim ise yukarıda Yasaklı Kralcı isimli eserde de ifade ettiğime benzer bir şekilde, resimde vurgulanan hisler ile benim aşk tanımımın uyuşmaması diyebilirim. Aşk bu kadar klostrofobik, korkutucu, baskılayıcı ve ölümcül olmak zorunda değil. Onu böyle algılamamız gerekmiyor. Aşk, ben olgusunu öldürerek biz yapma çabasından ziyade; iki ben'in toplamıyla biz yapmak ve sonrasında biz'in de büyüyerek gelişeceği bir ''yaşam'' çağrışımı olabilir. 

Sanırım artık ''destansı'' veya ''felsefi'' aşk temaları ilgimi çekmiyor. Büyüdüm mü ne...


''Kadife Elbiseli Otoportre'', Frida Kahlo (1926).

Frida zor bir yaşam sürmüş ve eserlerinde tıpkı bir günlük tutarcasına kendini işlemiş bir ressam. Çok genç yaştayken o zamanki sevgilisi Alejandro ile bir tramvay kazası yaşıyor. Pek çok kişinin öldüğü bu kazada Frida çok ağır yaralanıyor, aylarca hastanede sayısız ameliyat geçiriyor ve sonrasında bile bu kazanın etkilerini tüm yaşamı boyunca yaşıyor. Bu eserini ise kazanın fiziksel etkilerini hissettiği dönemde yapmış. Burada sağlıklı bir genç kadın görüyoruz. Gözlerinde ne var sence sevgili okur? Frida bu resminde sevgilisine bakıyor olabilir mi? 

Frida'nın beni çok üzen pek çok resmine yer verilmiş kitapta. Hepsinde de yaşadığı acıların izlerini görmek mümkün. Ancak beni en çok etkileyen bu resmi oldu. Bunun sebebi bu resmin derin bir umut ve hayal kırıklığını bir arada yansıtması diyebilirim. Kazadan sonra ondan ayrılan aşkına hasta yatağında yaptığı bu resimle bakıyor Frida. Kitabın yazarı Celil Sadık'ın ifade ettiği üzere belki de ayrıldığı sevgilisine resmi aracılığıyla sağlıklı haliyle bakıyor ve sadece sevilmek istiyor.

Bundan sonrasında da bu istek Frida'nın peşini bırakmıyor. Kendi gibi ressam olan Diego Rivera'ya sağlıksız denebilecek ölçüde büyük bir özveriyle bağlanıyor. Onun hayatını resimlerinden okumak ayrıca üzücü ve kırıcıydı diyebilirim...



''Shalott'un Leydisi'', John William Waterhouse (1888).

Seninle paylaşabileceğim pek çok resim yer alıyordu kitapta. Açıkçası başlangıçta hangilerini göstersem bilemedim. Sevdiğim bir şey olamayagörsün, onun içimde uyandırdığı heyecan hissi herkeslere göstermek, anlatmak istiyorum. Ama bu yazımda genel olarak düşünce dünyamda şekillenen ama henüz kelimelere dökemediğim noktaları tanımlamak için bana yardımcı olabilecek eserlerden bahsettim. Yazımın başlarında da belirttiğim üzere, resim sanatının en çok da öyküyü bulmaya çalıştığım kısımlarını seviyorum. Böylelikle, belki de, kendi içimden çıkmak isteyen öykülerin varlığını da keşfediyorum.

Seninle son olarak paylaşmak istediğim resim John William Waterhouse'un 1888 tarihli bu resmi: Shalott'un Leydisi. Bu resimde de bir efsane konu edilmiş (Kral Arthur efsanesi). Resimdeki genç kadın yıllarca bir kulede esir kalmış. Onun laneti asla dışarıyı görmemekmiş. Bu kulede yıllarca dokuma yapmış ve hiç dışarıya bakmamış. Ancak, dışarıyı aynalardan izlediğinde başına bir şey gelmediğini keşfetmiş ve dış dünyayı aynalar aracılığıyla izlemeye başlamış. 

Bir gün bu leydi bir şarkıyı işitmiş ve bu sesin sahibini çok merak etmiş. Aynalardan gördüğü şövalyeye aşık olmuş ve lanetini unutmuş. Peki lanet neymiş dersin? Ölüm. Böyle yaşamak mı daha acıdır dersin, yoksa ölmek mi? Genç kadının bunu düşünmeye zamanı bile olmamış. Şövalyeden öyle çok etkilenmiş ki, onu gördüğü daha ilk anda laneti unutmuş ve dışarıya bir ayna aracılığıyla değil, kendi gözleriyle bakmış. Sonra da laneti hatırlamış...

Bu resmin altında yatan ve kadına yüklenen kalıp yargıları aktaran tema açıkçası umurumda değil. Kitapta resmin odaklandığı noktanın ''Viktoryen edebiyatında aşkı ve cinsel zevkleri için rahibeliği terk eden kadın'' temasının işlendiği söyleniyor. Zaten kitapta yer alan resimlerin altında yatan temaların çoğunda bu var: (genellikle) kadın ve ona yasaklanan aşkı. İnsanoğlu aşkı neden bu kadar uzağına, ancak aynalardan görebileceği bir noktaya konumlandırmış ki? Açıkçası bu sorunun yanıtını merak da etmiyorum. Sadece gördüğüm bu. Hala daha, günümüzde de, gördüğüm bu. Bir şeylerden korkuyoruz. Kendini savunmaya odaklanarak aynalardan izliyoruz dış dünyayı. Peki sonra ne oluyor?

Resimde gördüğümüz sahnede genç kadın kaderini kabul ediyor ve yıllarca esir olduğu kuleden nihayet çıkıyor. Lanet çoktan gerçekleşti ama umurunda değil. O, aşkı gördüğü nehirde usul usul ilerliyor.


Resimlerin hepsini sevmedim ama hepsi üzerinde düşündüm ve hikayelerini ilgiyle okudum. Bazen rastgele bir sayfa açıp karşıma çıkan resmin öyküsünü değerlendirdim, bazen sadece dümdüz okudum. Bundan sonrasında da rastgele açacağım sayfalardaki resimlerin öyküsünü okuyacağımı düşünüyorum. Bilgilendirici, ilgi çekici ve akıcı bir kitaptı. Serinin diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Sanata ilgisi olanlara kitabı önerebilirim, ben çok sevdim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.




Bir Yaz Gecesi Rüyası (William Shakespeare) | Kitap Yorumu

Yazar: William Shakespeare, Çevirmen: Özdemir Nutku,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Bir Yaz Gecesi Rüyası, Shakespeare'nin yazdığı beş perdelik bir oyun. Oyunun yazılma tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1590 ile 1600 yılları arasında gerçekleştirilen bir soylunun düğünü için yazıldığı saptanmış ve özellikle de 1596 tarihi üzerinde durulmuş. İlk olarak böyle bir ortamda sergilenen oyun, sonrasında halk tiyatrolarında oynanmış. Oyun yine bir soylunun düğününü konu edinmekte.

Atina dükü Theseus'un, nişanlısı Hippolyta ile olan düğününe misafirler gelir. Bu misafirler arasında yer alan Egeus'un dükten bir ricası vardır: Kızı Hermia'nın sevgilisi Lysander'dan ayrılıp Demetrius ile evlenmesi için dükün Hermia'yı ikna etmesi. Pek tabii otoritesini kullanarak. Tabii aşk pek çok otoriteden daha... Sahi, daha güçlü müdür dersiniz? Üstelik Helena da Demetrius'a umutsuzca aşıktır. Oyun boyunca cinlerin perilerin, rüyaların kabusların arka planda dolandığı bir atmosferde, karakterlerin imkanlı olan ama imkansızlaştırılan aşk hikayesini okuyoruz.

Kitabı daha evvel okumuştum. Şimdi de okumayı canım çok çektiği için bir kez daha okudum. Hafif, yer yer komik, yer yer trajik, büyüler ve aşkla sarmalanmış bir oyun. Ayrıca içerisinde dönemin amatör tiyatrocuları için bir nevi yergi de bulunuyor. Bu sahneler de oyuna hareket katmış. Tabii oyunun yazıldığı dönemde bu kurguyu seyretseydim ne düşünürdüm gerçekten bilemiyor ve merak ediyorum. Çok eski tarihli metinlerde hep bu hisse kapılırım. Acaba yazıldığı dönemde okusaydım\ izleseydim ne düşünür, ne hissederdim diye geçiririm aklımdan.

Velhasıl kelam, yaz (ismen) bitmiş olsa da bence bu havaların sakinliğiyle de uyumlu olan, hafif, hoş bir kitaptı. Sahnede izlemeyi de çok isterim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Sen onu nasıl seviyorsan, dilerim o da seni öyle sever.'' (Sayfa 10 - Lysander)


''Aşk, basit ve değersiz şeyleri bile 

Biçimlendirip onu değerli yapabilir. 

Aşk gözleriyle değil, hayaliyle görür, 

Ve kanatlı Cupid resimlerde bu yüzden kördür. 

Aşkın hayalinde düşünmeye yer yoktur; 

Kanadı var, gözü yoktur, çevresine bakmadan uçar gider. 

Bu yüzden aşk bir çocuktur, onun için yanılır seçimlerinde. 

Afacan çocukların oyunda ettiği yeminler gibi, 

Boş yere yeminler edilir her yerde...'' (Sayfa 10 - Helena)


''Bir doğru öteki doğruyu öldürürse, 

Bu korkunç şeytani bir kutsallık olur!'' (Sayfa 48 - Helena)


''İnsanlığı, inceliği biraz bilseydiniz, 

Beni böyle kırmaz, incitmezdiniz.'' (Sayfa 49 - Helena)


''Çocukluğumda çok sevdiğim bir incik boncuktan 

Ne kaldıysa aklımda, bu aşktan da kalan o şimdi'' (Sayfa 72 - Demetrius)


''Konuşmak yetmiyor, doğru konuşmak gerekiyor.'' (Sayfa 82 - Lysander)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Antabus (Seray Şahiner) | Kitap Yorumu

Yazar: Seray Şahiner, Yayınevi: Can Yayınları

Bu kitabı okunacaklar listeme not aldığım ilk günden beri okumak istiyorum ve o günün üzerinden inan bana epeyce zaman geçti. Kitap uzun zamandır hem listemde, hem kitaplığımda onu okumamı bekliyordu. Aslında ince de bir kitap; okunsa okunur değil mi... Ama işte konusu... Ah konusu... Beni öyle çok geriyordu ki anlatamam. Kadının hikayesini anlatıyordu bu kitap. Leyla'nın ağzından duyulmayan kadınların hikayesini anlatıyordu. Bu yüzden bu kitaptan hep çok korktum.

Leyla bir evin en küçük ve tek kızı olarak dünyaya geliyor. Evin tek kızı ya, el bebek gül bebek bakılıyormuş çocukluğunda; vallahi kendisi öyle diyor. Gel zaman git zaman Leyla büyüyor. Çocukluktan çıkıyor ve genç bir kız oluyor. O günden itibaren işler değişiyor. Çünkü artık damgalandı (!): Çünkü artık o bir kadın! Kendini korumalı (!)... Leyla ve ailesi İstanbul'da çalışmak ve yeni bir hayat kurmak için amcasının yanına taşınıyorlar. Ağabeyleri ve babası işlerde çalışırken Leyla hep evde. Babası bakkala çıkmasına bile izin vermiyor. Çünkü hani Leyla korumalı; hayır kendisini değil, namusunu.

Bir gün amcasının dürtüklemesi üzerine Leyla da konfeksiyonda çalışmaya başlıyor. Hala çok çok genç. Aşık oluyor. Aşık olduğu çocuk da pek gönülçelen. Tüm kızlar ona aşık. Ömer de Leyla'ya ilgili ilgili olmasına da... Leyla'nın masum aşkı kursağında kalıyor. Çünkü patronu tarafından cinsel istismara uğruyor. Leyla koruyamıyor (!), evet namusunu. Ailesi de Leyla'yı korumuyor bu nedenle. Yaşlı, içkici bir adamla apar topar everiyorlar Leyla'yı. Leyla'nın hikayesi evlendiği gün mü başlıyor dersiniz? Hayır. İstanbul'a geldiğinde mi? Hayır. Küçük bir kızken veya doğduğu günde mi? Hayır... Leyla'nın hikayesi başlamıyor. Ne diyor Leyla biz okurlara: ''Ben, Osman kızı Leyla... Babamın soyadından çıkıp kocamın soyadına geçtim. Televizyonda görüyorum, bazı kadınlar evlenince kocalarının soyadını almıyor. Babalarınınkini sürdürüyor. Amaan, ne fark eder. Beni o adama veren babamın soyadını taşıyıp ne yapacağım? Hele bazısı hem babasının hem kocasının soyadını taşıyor ki Allah muhafaza... İki celladımın da soyadını taşıyacağım he mi?! Topunun soyuna kibrit suyu. Ben, Osman kızı Leyla, Remzi'nin karısı Leyla oldum. Bana sorsalar, sadece "Leyla" olmak isterim. "Leyla'yla Mecnun" bile değil, düz Leyla.'' (Sayfa 38).

Bu kitap, hikayesi başlayamayan kadınların hikayesi olabilir belki. Bu kitap Leyla'nın ağzından anlatılan üzücü bir hayatı konu ediniyor.

Kitap beni hem üzdü, hem öfkelendirdi. Ama öte yandan kitabı okumamı sevgili Leyla kolaylaştırdı. Başka bir şansı olabilseydi acaba nasıl biri olurdu Leyla diye düşündüm. Başka bir şansı olabilir mi acaba kızlarının diye düşündüm. Sonra da bu sistemi düşündüm.

Kitaptan etkilendim. Yazar pat pat pat yazmış her şeyi. Hem de ana karakterin ağzından. Etkileyiciydi. Yazarın başka kitaplarını da okumak istiyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.



ALINTILAR

''Ne? Orada olduğunuzu biliyorum! Seyredenler hep olur.'' (Sayfa 17)


Erkek olsun istediydim. En azından dayak yemez, hür olur, ne bileyim kız evlat gibi çile çekmez babasından. (Sayfa 43)


Beni çocuk sevmiyor sanmayın, ben çocuk sevdiğim için bu adamdan çocuk yapmak istemiyorum. (Sayfa 49)


Gaddarın suçu zulmettiğinde araması yüzsüzlük mü kendini bilmezlik mi kolay kolay anlaşılmıyor. (Sayfa 56)


Benim en büyük hayalim boşanmak. (Sayfa 61)


Depresyon zengin hastalığı kızım! Bize gelmez. Biz kanser oluruz, verem oluruz, ülser oluruz... (Sayfa 98)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Denemeler (Montaigne) | Kitap Yorumu

Yazar: Montaigne, Çevirmen: Sabahattin Eyüboğlu,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitap, Montaigne'nin çeşitli konular etrafında yazdığı kısa düşünce yazılarından oluşuyor. Montaigne bu yazılarında kimi filozof, tarihi kişilik ve yazarların düşünce ve sözlerinden de ilham alarak insan ve ona dair konuları işlemiş. 

Sanıyorum ki öğrencilik yaşamınızın en azından bir noktasında mutlaka Montaigne ile yolunuz kesişmiştir. Belki bir öneri, belki zorunlu bir okuma, hatta belki de kişisel bir keşfiniz sonucunda kendisinin Denemeler'ini okumuş, göz atmış, en azından ismen duymuşsunuzdur. Bu kitabı ben de ilk kez liseye giderken okumuştum. Öğretmenlerimin kitabı önerdiğini hayal meyal hatırlamakla birlikte, kitabı yine bir kitapçı turumda keşfedip okudum.

O zamanlar kitap hakkında ne düşünmüştüm bunu anımsayamıyorum ancak kitapta sarı keçeli kalemle (evet böyle şeyler yapardım ahahah) çizdiğim yerler ve kimi yerde hafifçe beliren kısa notlar bana pek tabii o zamanki düşüncelerim hakkında biraz fikir verdi. Tabii geçmiş zamanın fikirlerinin ilginçliği bir yana kitabı bu okumamda daha farklı şeyler de düşündüm. 

Montaigne'nin x konusundaki düşüncesine katılmam veya y konusundaki düşüncesine katılmamam çok değişken bakış açılarımın ürünü. Kendisinin cinsiyetçiliğini ise yaşadığı yüzyılın popüler fikirlerinin basmakalıplığına veriyorum. Ancak tüm bunlar bir yana, kitaba ve yazarın düşünce dünyasına dair en beğendiğim ve kendime yakın bulduğum nokta, yazarın bireylerin kendi fikirlerini inşa etmelerine verdiği önemi şiddetle savunması ve bunu kendi yazdığı bu kitapla da somutlaştırmasıydı. Hatta yazar bu somutlaştırma eylemini de yazdığı önsözde kendisi dile getiriyor: ''Kısacası, okuyucu, kitabımın özü benim.'' Kendisi öldükten sonra da düşüncelerinin yaşaması için onları yakınlarına bırakma amacının kitabı var etme amacı olduğunu ve bu yolda ilerlerken ''ben kitabımı yaptığım kadar da kitabım beni yaptı.'' sözleriyle, kendisinin de yazı yoluyla geliştiğini ifade ediyor.

Velhasıl kelam, kitabı okumadıysanız okuyun derim. Eksik kalmasın kategorisindeki bir kitap benim için Denemeler.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Kitabın fiyatı gözlerimi yaşartıyor...

ALINTILAR

''Gerçek nedir?'' 

''Gerçek benim.'' (Montaigne Üzerine Düşünceler)


''...çünkü iyi tarafımız da bütün günahlarından arınmış değildir.'' (Sayfa 7 - Kendimizi Anlatmak)


''Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum, düşündüğüm şeyleri bulamam.'' (Sayfa 102 - İnsan Hali)


''Platon, Devlet'inde akılca ve ruhça zayıf olanlara tartışmayı yasak etmiştir.'' (Sayfa 134 - Tartışmalar)


''Kendine ihanet eden, efendisine haydi haydi ihanet eder.'' (Sayfa 199 - İnsanlar Arasında)


''İyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir.'' - Tacitus (Sayfa 211 - Kitapların Değeri)


''İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.'' (Sayfa 224 - Kitaplar)


''Kedimle oynadığım zaman, kim bilir, belki benim onunla oyalandığımdan çok o benimle oyalanıyor.'' (Sayfa 226 - Baştakiler ve Biz)


''Başına dolu yağan, dünyanın dört bucağını fırtına içinde sanır.'' (Sayfa 247 - İnsan ve Evren)


''...kendimizden kaçmamız kendimizde olup biteni bilmediğimizdendir.'' (Sayfa 257 - Yaşamak Sanatı)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Çin Mitolojisi (Yuanji C. Liyuan) | Kitap Yorumu

Yazar: Yuanji C. Liyuan, Çevirmen: Yaşar Tüzen,
Yayınevi: Mitoloji Tarihi Yayınları

Kitap; Kabuktan İçe Çin Mitolojisinin Analizi (Çin Mitolojisinin Ayırıcı Nitelikleri), Çin Mitolojisinde Yaradılış Efsaneleri, Çin Mitolojisini Şekillendiren İnançlar, Çin Mitolojisinde Semboller, Antik Çin Efsaneleri olmak üzere beş bölüm ve bir Önsöz'den oluşmakta. Kitap boyunca Çin mitolojisinin kökeni, beslendiği kaynaklar, efsaneler ve bu efsanelerde yer alan doğaüstü yaratık ve semboller genel bir anlatımla açıklanmış ve bazı sayfalarda temsili resimlere yer verilmiş (bu resimler siyah beyaz baskıdan dolayı pek de görülmüyor bunu da eklemeliyim).

Kitabı kitap satılan bir tezgahta mitoloji kitaplarının içinde buldum. Mitolojiyle ilgili derin bilgilere sahip olmasam da farklı milletlerin efsanelerini okumak bana keyifli geliyor. Çin mitolojisinin ise daha soyut bir yanı olduğu için ayrıca ilgimi çekti ve bilgi sahibi olmak istedim. Aslında Çin mitolojisine dair en eski kaynaklar da Budizm, Taoizm gibi dinlerle birlikte şekilleniyor diyebiliriz. Tarih boyunca her toplum bir şekilde neden bu yeryüzündeyiz, amacımız ne, nereden geldik ve nereye gidiyoruz gibi sorulara yanıtlar aramış ve hayatta karşılaştıkları zorluklara dayanabilmek için çeşitli hikayeleri dilden dile aktarmışlar. Kitapta yer alan efsanelerde de bunu görebiliyoruz.


Çinlilerin mitolojilerinin pek çoğumuzun aşina olduğu Yunan mitolojisinden ayırıcı yönlerine kitabın ilk bölümünde kısaca değinilmiş. Yunan mitolojisindeki tanrı, tanrıça ve doğaüstü güçlere sahip karakterler insanlardan üstün anlatılmakla birlikte, insani özelliklere sahip yaratıklardı. Aynı durum Yunan mitolojisinden büyük oranda beslenen Roma mitolojisinde de görülmekte. Bu bakımdan bu mitlerde ele alınan değerlerin daha somut bir düzlemde aktarıldığını söyleyebiliriz. Ancak Çin mitolojisinde daha soyut, daha insanlardan uzak ama dünyadaki düzeni sağlamaya yönelik bir üst akıl olarak karakterlerin ve efsanelerin oluşturulduğunu görüyoruz. Bu farklılığı da toplumların farklı değer ve dünya görüşlerine sahip olmalarına; bu nedenle de dünyaya bakışlarının farklı şekillenmesine yorabiliriz. Doğu'nun ve Batı'nın mit, efsane ve felsefesi birbirinden farklı bakış açısına sahipler.

Kitabın yine bu ilk bölümünde Çin mitlerinin ''hayal gücünden yoksun, duygusuz ve tutkusuz'' olduğuna yönelik yapılan yorumlara katılmıyorum. Hatta aksine, Çin mitlerindeki yaratıkların insanlardan farklı olmalarını, insani hırs, tutku ve korkulardan farklı bir düzlemde ele alınmalarını çok daha 'mantıklı' bulduğumu bile söyleyebilirim. Mitlerde dünyanın oluşumunu açıklayan kısımlar olağanüstülükleri nedeniyle masalsı, ancak içerdiği fikirlerle felsefi yönü olan anlatılardı. Buna karşın dünyanın işleyişiyle ilgili kısımlar öğretici olma amacı taşımaktaydı. Özellikle iyi yönetici-kötü yönetici gibi fikirlerin ifadesi, 'iyi' davranışların olağanüstü güçlere hak kazanma veya ölümsüzlükle ödüllendirilmesi gibi konuların net olarak ifade edilmesi bu duruma örnek gösterilebilir. 

Kitap konuya giriş için bir alternatif olabilir tabii ancak gerek baskı kalitesi, gerek içeriği daha zengin kitaplar bulunabilir mi dersek; bir bakmak lazım. Yine de ilgiyle okuduğum bir kitap oldu diyebilirim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Kilin farklı şekillerde, farklı hayvanların farklı bölümlerine sahip olabilen bir hayvandır. Bir kilinin ortaya çıkışı iyiye işaret olarak kabul edilir ve bir tür şans göstergesidir. Bir kilinin ortaya çıkması aynı zamanda bir bilgenin gelişi ile ilişkilendirilmiştir. Bir nevi uğur sayılırdı. İnanışa göre düşünür Konfüçyüs'ün doğduğu sıralarda bir kilin görülmüştür. Zamanında Çin halkının tanımadığı ve bilmediği bir hayvan olan zürafa da Çin imparatoruna hediye olarak ilk kez gönderildiğinde, bir kilin olarak anılmış ve betimlenmiştir.'' (Sayfa: 27)


''Çin mitolojisinin en önde gelen yaratığı, Yang ve imparator ile ilişkilendirilen ejderhadır. Ejderhalar Çin mitolojisinde genellikle iyiyi temsil eden, hikmet sahibi yaratıklardır. Su ile ilişkilendirilen bu hayvanların, ilk kez yağmur tanrıları olarak ortaya çıktıkları, daha sonra Çin mitolojisindeki kalıcı yerlerini edindikleri kabul edilmektedir. Nitekim Çin yılbaşı kutlamalarında yapılan Ejderha dansı aslında kökeni itibariyle bir tür yağmur duası, ritüelidir. Su ve gökle sıklıkla ilişkilendirilen ejderhaların nehir ve göl gibi su kaynaklarında yaşadığına inanılırdı. Özellikle kuraklık zamanlarında ejderhalar yardıma çağrılırdı ki bu tema mitlerde de kendisine yer bulmuştur.'' (Sayfa: 27)


''M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından kalan Huai Nan Zi isimli metinde iki tanrının evreni nasıl yarattığını anlatan bir yaratılış miti mevcuttur. Bu iki tanrının ismi verilmez, kaostan çıkan tanrılar arz ve göğü yaratırlar ve kendileri Yin ile Yang'ı oluştururlar. Bu öğretiye göre, her şeyin birbirinden ayrılamaz iki karşıt kutbu vardır. ''Yin'' ve ''Yang'' kutbu. Nerede Yin ve Yang kutuplaşması oluşur, orada hareket de başlar. ''Bir'' ''Hiçlikten'' gelir. ''İki'' de ''Bir''den doğar. Her şey ise İki'nin yani iki kutbun Yin ve Yang'ın tükenmeyen, değişen ve dönüşen sarmal döngüsünün ürünü olarak ortaya çıkar.'' (Sayfa: 40)


''Antik Çin'de dinle mitoloji arasındaki bağın en belirgin gözüktüğü anlayış ise Taoizm'dir. Çin mitolojisine göre, dünya uzun bir evrimin ürünüdür. Evren doğaüstü güçlerin yardımı olmaksızın kendini yaratmıştır; yani evrenin belirli bir yaratıcısı yoktur. Taoculuk hem bir tür kozmolojik düzeni, hem en yüce hakikati ifade eden Tao'nun (''Yol'') yaratılışına dayanır.'' (Sayfa: 59)


''Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur.'' (Sayfa: 61)


''Taoizm'de ejderler yang ilkeleri taşırlar ve sık sık su ya da bulutlarla çevrilmiş olarak resmedilirler.'' (Sayfa: 85)


''Çin mitolojisinde ve genel olarak kültüründe ideal yönetici fikri büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple mitin ve tarihi gerçeklerin karışık olduğu ideal yöneticilerin hikayeleri Çin mitolojisinde önemli bir yere sahiptir.'' (Sayfa: 97)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Geç Kalan (Dimitri Verhulst) | Kitap Yorumu

Yazar: Dimitri Verhulst, Çevirmen: Erhan Gürer,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Desire emekli bir kütüphane müdürü. Kitap okumak, klasik müzik dinlemek ve bahçedeki kuşları beslemek en sevdiği aktiviteler. Yetmiş dört yaşındaki bu adamın neredeyse yarım asırlık hayat arkadaşı ise belki de dünyada en gıcık olduğu ve anlaşamadığı insan. Bir gün yaşadığı, daha doğrusu yaşayamadığı, hayatına katlanamayan muzip kahramanımız alışılmadık olduğunu düşündüğü ve tüm oyunculuk yeteneğini sergileyeceği bir plan yapıyor. Bu planını sonuna kadar da götürüyor. Altına kaçırıyormuş gibi yapacak, ona verilecek ne olduğunu bilmediği ilaçları içecek ve dünyaya boş bakışlar atacak kadar ileri gidiyor. 

Kitap, bunamış rolü yapan yaşlı bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yer yer komik, yer yer üzücü bir öykü bu. Hem film tadında, hem de aslında hayatın yansıması gibi. Kitap, ana karakteri olan Desire'nin ağzından sade bir dille yazılmış. Desire biz okurlara bu tuhaf planına neden karar verdiğini ve nasıl uygulamaya koyduğunu anlatırken, diğer yandan hayatına dair keşkelerine değiniyor. Belki de Desire'yi böyle zor bir rolü üstlenmeyi bile göze alarak bu yola iten de aslında bu: Keşkelerinin fazlalığı. 

Yıllarını sevmediği, hatta düpedüz katlanamadığı ve daha da fenası, aynı şekilde ona katlanamayan bir kadınla geçirmiş bir adam Desire. Tabii kitabın bir noktasından sonra ''amcacığım değer miydi, boşansaydın o zaman'' demedim de diyemem ancak eğer böyle yapsaydı muhtemelen ortada bir kitap olmazdı. Bu nedenle de acaba sonraki aşamada ne olacak; olaylar sonsuza kadar mutlu yaşamalara mı, hayatın hazin gerçeklerine mi bağlanacak diye bir küçük merakla bekledim. 

Bence kitap tam olması gerektiği gibiydi. Olaylar ilk başta abartılı ve gerçek dışı gibi görünse de, Desire de zaten alışılmışın dışında bir karakterdi. Hem içinde yılların öfkesi vardı. Öfkesinin karısına yönelik olduğunu bile düşünmüyorum - tamam belki biraz... Ama pek çoğu aslında kendisine yönelikti. Mesela neden on altı yaşında katıldığı o partide tatlı Rosa'yı öpmemişti ki? Onu öpseydi, üstelik Rosa da bunu isterken, hayatı nasıl şekillenirdi? İlk kavgalarında, üstelik haklı olduğuna neredeyse emin olduğu kavgalarında, sevmediği karısıyla yollarını ayırsaydı... henüz gençken ve devam edebilecek cesarete sahipken bunu yapsaydı... nasıl olurdu hayatı? Bu nedenle, belki de can havliyle, bu alışılmadık plana atladı Desire. Hayatı ona ait değildi. Hayatı boyunca kendi kararını bir kez bile alamadı, almadı. Bari ipleri tümden koparsındı. Kendine belki de güzel bir ölüm seçmek... Düşünsenize, entelektüel bir adamın resetlenmiş bir beyne sahipmiş gibi davranması... Sizce anlaşılır mı? İnsanlar bu rolü 'çakarlar' mı?

Kitabı sevdim. Böyle farklı karakterleri ve alışılmadık kurguları severim. Sanırım kitaba dair en sevdiğim şey de bu şaşırma hali oldu. Kitabı okurken merak içinde kaldım diyemesem de, bu alışılmadık atmosfer en başından en sonuna kadar kitapla birlikte beni sardı sarmaladı. Kitabın bir film uyarlaması olsa beğenirmişim gibi geliyor.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Ancak bir direniş eylemi göstererek kendime güvenimi yükselttim: Onun zehirli sözleriyle benim duyarsızlığım karşı karşıya gelmişlerdi.'' (Sayfa 14)


''Her insanın yaşamında belli bir an, kimi zaman sebepli kimi zaman da sebepsizce, varlığının o küçük kader anlarından birine geri dönebilseydi ve o an denge biraz farklı sağlansaydı, gelecek nasıl şekillenirdi diye sorması kaçınılmazdır.'' (Sayfa 24)


''Desire'nin kitap hastalığını bilirsin. Kitaplarıyla evli, beni de metresi olarak aldı.'' (Sayfa 47)


''Aklını kaçırmış olabilir ama neşesini kaçırmamış en azından.'' (Sayfa 62)


''İşte bu yüzden, güzelliğin harabesinin güzelliğin kendisinden de güzel olduğunu iddia eden toy romantiklere savaş ilan ettim.'' (Sayfa 71)


''Çünkü hiç kimse girmedi kalbime senden sonra.'' (Sayfa 74)


''Yaşam, düşüncelerden daha hızlı geçiyormuş gibiydi,'' diye nutuk çektim ciddiyetle. ''Ve bir karar vermesine fırsat kalmadan yaşlı bir adama dönmüştü...'' (Sayfa 82)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Exhuma | Film Yorumu


Yönetmen: Jang Jae-hyeon

Senarist: Jang Jae-hyeon

Yapımı: 2024 - Güney Kore


Genç şaman Hwa Rim (Kim Go-eun) ve yardımcısı Bong Gil'in (Lee Do-hyun) karşılaştıkları vaka oldukça zorlayıcıdır. Varlıklı bir aileyi rahatsız eden bir ruhla karşı karşıyadırlar. Üstelik kurtarmaları gereken bir bebek de vardır. Kötü ruhun ailenin soyundan geldiğini anlayan Hwa Rim, toprakları iyi tanıyan Kim Sang-deok'tan (Min-sik Choi) yardım ister. Kötü ruhu olması gerektiği yere göndermek için harekete geçen bu grubu beklemedikleri başka tehlikeler karşılar.


Kaynak: Pinterest

-Yorumum galiba spoiler içeriyor. Bence çok da içermiyor ama içeriyor da. Bilemedim, dikkatli olun. Böööööö...-


''Dünyanın bize görünür olması için ışık gerekli. Ve çoğu insan sadece görebildiği somut şeylere inanır. Aydınlık dünyamız ve içinde saklı olanlar. İnsanlık kadim zamanlardan beri karanlığın farkındaydı ve ona isimler taktı. Hayaletler. İblisler. Goblinler. Tezahürler. Bu şeyler daima aydınlık yerlerin özlemini çeker ve bazen de bizim dünyamıza geçerler. İnsanlar bana o zaman gelir.''


Filmi merak etmemin en önemli sebebi pek bir sevdiğim oyunculardan olan Kim Go-eun'un başrolde olmasıydı. Kendisi öylece dursa bile oynadığı yapımı izlerim gibime geliyor. Bunun en büyük etkisi ise tipik bir Asyalı görünümüne sahip olması sanırım. Bana hep sanki oynadığı fantastik dizilerdeki gibi gerçekten efsanelere konu olmuş bir kadın veya bilinmeyen zamanın bir köşesine gidecek bir zaman yolcusuymuş izlenimi veriyor. Bu filmde de gizemli, hatta mistik, üstüne otoriter diyebileceğim bir karaktere hayat veriyordu. Bu bakımdan oyuncunun bende bıraktığı izlenim ile canlandırdığı karakter birebir örtüşüyordu diyebilirim. Ancak bu yeterli oldu mu, malesef hayır.

Filmden pek bir beklentim olmadan filmi izlemeye başlasam da, potansiyel barındırdığını fark ettiğim andan itibaren hep bir şeyler olmasını bekledim. Filmin olay yönünden herhangi bir sıkıntısı yoktu bu arada. Arada bazı mantıksızlıklar, efenim bir oldu bittiler, bir böyleymiş işte çok da kurcalamayalım önümüze bakalımlar olsa da; temelde kurgu akıcıydı ve bana kendini sıkılmadan izlettirdi. Amma ve lakin, bu filmin asıl eksik yönü -pek tabii bana kalırsa- karakterlerin bir öykülerinin olmamasıydı. Bu da karakterlerin derinleşmelerinin ve filmin katmanlaşmasının önündeki bir engeldi. 

Toprak falcısı (filmi tanıttığım ilk paragrafta direkt bunu yazmadım ki hemen bu ne be deyip kaçmayın ahahha, uyduruk duruyor biliyorum), karakterini canlandıran bey amca işinin ehli gibi duruyordu ve az buçuk ailesinden, geçmişinden ve gelecekte neler umduğundan; en önemlisi korku ve sevinçlerini, biz izleyicilere azıcık ucundan bile olsa çıtlatıyordu. 

Kim Go-Eum'cuğumun hayat verdiği karakter ile ise; müthiş karizmatik olabilecek ama -üzülerek belirtiyorum ki- benim için meh yorumundan öteye gidemeyen, ''üstad'' olarak anılsa da bence sadece bir ''çaylak'' imajı çizen bir karakteri izledim. Hwa Rim'in şaman ayinindeki dans performansı gerçekten başarılı ve üstünde durmaya kesinlikle değer; ancak bunun dışında karakter derin olarak işlenmemişti. Belki de burada sorun oyuncuda değil de, senaristin seçimindeydi; bilemiyorum. Keşke bizlere şöyle derin bir karakter çizseydi de şu kızcağızın döktürmesini izleseydik. Ah be keşke...

Onun ortağı da keza aynı şekilde müthiş gizemli, müthiş karizmatik, müthiş müthiş müt- olabilecek iken, malesef sesini bile 'duydum mu duymadım mı bilemiyorum Altan' tadında izlediğim bir karakterdi. İçine ruh girdiği anlardaki geçiş başarılı gibiydi o ayrı ancak karakterin kendi benliğini hiç izleyemediğim için neydi ne oldu çok da ayırt edememekteyim. Öte yandan iki karaktere de çok kızgınım! Koca filmde ağız tadıyla birilerini şiiipleyemedim (yakıştıramadım)...

Filmde oyunculuğuna bayıldığım asıl isimler Hwa Rim'in kız kardeşleri ve kaypak (ah üzgünüm bip kelime) morgçuydu.

Yine de... Göme göme yorumumun sonuna ulaşsam da filmi sevdim. Hatta karakterler azıcık çaba gösterselerdi çok sevdim bile diyebilirdim. Filmin türü için 'korku' demeliyiz ama değil; korkunçlu sahnelerde baya baya güldüm zira. Bunun dışında boş zamanınız varsa güzel gider, öneririm. Hatta bu film, film değil de bir dizi olsaydı çok daha güzel olurdu bence.


(Not: Oyunculuk performanslarını dünyanın başka köşelerindeki insanlar epeyce sevmiş gibi görünüyor, sorun bende. Olsun, güldük eğlendik...)


Exhuma | Official Trailer (2024) izlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Popüler Yayınlar