Zamanın ötesinden içine yolculuk...

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Eski yüzyıllarda yazılmış kelimeleri düşünüyorum. İnsanların değişmeyen hislerini. Onlarca sanat eserini, buluntuyu... Hepsi anlatmak istemiş. İçlerinden akan bir şeyleri bir yerde toplamak ve göstermek istemişler. İnsan denen varlığın en büyük ihtiyacı bu sanırım. İçinden dışına doğru bir akışı sağlamak.

Yıldızlara bakarken de en çok böyle anlarda büyülenirdim. Yüzlerce yıl evvelce yaşamış bir kız da aynı gökyüzüne bakmıştı. Belki de benim oturduğum noktadan. Tamam, bu kadarı biraz işi sulandırmak olur... Ama neden olmasın? Öte yandan, yıldızları aynı noktadan izlemiş olmasak bile, aynı hislerle izlemiş olabiliriz. Kimi zaman yıldızları en çok da bunun için izlerdim. Birisiyle, tek bir kişiyle bile olsa aynı yıldıza gidebilme düşüncemle.

Okuduğum kitabın bazı noktalarında durup bir şeyler anlatmak istiyorum. Hatta bu sefer kitabı okuduğum zamanda üstüne bir şeyler anlatmak istediğim kısımların fotoğrafını bile hazırladım. Ama ne ilginç... Öylece okuduğum anda etrafa saçılan fikirlerim, şimdi onları kelime formuna dönüştürmek istediğimde bana gelmiyorlar. Düşünceler uçuşan varlıklar. Bir şekle sahip olmamak için diretebiliyorlar. Onları geldikleri ilk anda yakalamak çok daha kolay. Beklediğinde, onları beklettiğinde, sanki eriyorlar. Oradalar hissediyorsun. Hatta onları zihninden çıkarmak istiyorsun ama o kadar dağılmışlar ki onları hangi köşelerinden tutacağını bilemiyorsun - çünkü zaten artık ne bir köşeleri, ne de kenarları kalmış...

Okuduğum kısımda yazar küçükken gökyüzünü izlediğini ve bir anlığına bile olsa bulutların üstünde olmanın kendisine nasıl büyüleyici geleceğini düşlediğini anlatıyordu. Çocukluğundan bahseden bu yazar, bu satırları kaleme aldığı yıllarda bir pilot olarak uçuyordu. Acaba, diyordu, çocuk kendimle şu anki halim olarak konuşabilsem ve ona gökyüzünden el sallasam nasıl olurdu? Sonra geleceğini düşünüyordu. Geleceğin bir noktasındaki ben, diye geçiriyordu aklından, şimdi kendimi bulsam ve bir saatliğine, hatta sadece yirmi dakikalığına bile olsa kendimle konuşsam...

Bu dileği beklediğinden bile çabuk gerçekleşti. Zamanının ne kadar ötesinden geldiğini kestiremediği kendi gelecek benliği onu son model uçağıyla bir yolculuğa çıkardı. Bu uçak o kadar son modeldi ki, yazarın var olduğu şimdiki zamanda üretilmiyordu bile! Gelecekteki benliği ona, ''bu uçağı sen kendi ellerinle yaptın,'' dedi. Buna şaşıran yazar çaktırmadan uçağı incelemeye başladı. Asıl istediği başka cevaplardı. Ne de olsa uçaklara tutkun bir pilot olarak bu uçağın dilini de vakti gelince çözerdi... Ancak bazı diller nasıl çözülürdü, onu şimdiki benliği bilmiyordu. 

Gelecek benliği ona tüm cevapları verdi. Tüm bunları unutacaksın ama hatırası zaten içinde gibisinden konuştu. Hatırası zaten içinde... Bunu ben buldum. Nasıl?.. Geleceğin hatırası sence nasıl içimizde olabilir sevgili okur?

Yazarın gelecekteki versiyonu ona bir rüyada olduğunu ve rüyanın büyüsünün ona tüm yanıtları getirdiğini (sanıyorum ki bilinçaltından bahsediyor) ama uyandığı anda her şeyin silineceğini söyledi. Silinmeyecek olsaydı bile, diye ekledi, sen bu yanıtları şu anda ciddiye almayacaksın. Çünkü onları kendin bulmadın! Ben sana tüm yanıtları versem bile, onları almayacaksın. Hatta anlamayacaksın bile. Anlayacağım, dedi şimdiki benlik, ben kolay öğrenirim biliyorsun. Hayır, dedi gelecek versiyon, ben sen bile değilim... sana en yakın şeyim.

Sana en yakın şeyim...

Gelecekteki bir noktadaki sen bugünkü senin karşına çıksa ona nasıl davranırdın sevgili okur? Ona ne derdin, hangi soruları sorardın? O sana tüm yanıtlarını vereceğini söyleseydi, ne yapardın?

Çoğu kişi bunu akıllıca kullanacağını sanırdı. Oysa yanıtlar (biliyorum fazla felsefik ve bu nedenle ukalaca veya safça gelecek ama bu doğru biliyorsun) bulunması gereken şeylerdir. Dışarıda değil hayır, içeride. İçeride zaten yanıtlar var. Olası tek bir versiyonun yok. Sana en uzak ve en yakın olan versiyonların zamanın döngüsel varlığında duruyor ama biz insanlar çizgisel zaman algısında yaşadığımızdan bu dairedeki en işimize gelen noktaya ilerleme eğiliminde oluyoruz. İçimizdeki yanıtları en kolay hangi noktadan alabiliyorsak, gelecekte de o noktadaki kişi oluyoruz diye düşünüyorum.

Yazar rüyasından uyandığında hemen not defterine koştu. Ancak anımsadığı tek şey hissettiği histi. Üstelik güzel bir his. Aldığı tüm felaket haberlerinin arasındaki tek güzel şey olan o his yazarın içine işlemişti. Çünkü bilinçaltı ona ''bu his sana yardım edecek'' demişti.

Ben de geçmişteki kendimle konuştum. Hem de pek çok kez. O benimle konuşmadı, konuşamadı. Çünkü çizgisel zaman, daha evvel de söylemiştim, bize bunu yapar. Yine de izlenimler ve gerçeğimizin hatırası bizimle kalır. Geçmişteki her bir versiyonum, en çocukluğumdan en yakın geçmişteki ben'e kadar, bana umut bağlamışlardı. Tıpkı yakın, çok yakın geçmişimdeki benim de gelecekteki bir noktadaki ben'e umut bağlamam gibi. Bu, fazla sorumluluk demek. Bu yanılgıya düşenlerin sayısı sanıyorum ki azımsanmayacak kadar çoktur. İnsanların bu konudaki fikirlerini hep merak ederim. Zamanın içindeki kendilerini nasıl algıladıklarını.

Zamanı çoğu kişi sevmez. Kendilerinden bir şeyler götürdüğünden veya onlara bir şeyler getirmediğinden yakınırlar. Oysa ben zamanın biz insanları koruduğunu düşünmüşümdür. Zaman olmasaydı, bence, delirirdik. Çünkü anlayamazdık. Cevaplarını kendin almanın önemi budur: Alabilecek yetkinliğe gelmek. Zaman bunu verir. Sen istersen kabul edersin, istemezsen zaman akmaya devam eder (vermeye de), sen alana dek.

Öte yandan bunlar küçük ölçekli bakış açıları gibi gelir. Dünya perspektifinden olaylara bakarsak... Dünya gezegeni bunlarla ilgilenmez. Döner döner... Durma anı (??) gelene dek de bunu yapacak. Dönecek dönecek. İnsanların akıllıca ve aptalca davranışlarından bağımsız olarak bunu yapacak. Bilgece bir hareket.

İnsanlarsa bir şeyler alma ve verme kavgasından kendilerini unutacak. Şimdi ve yüzlerce yıldır olduğu gibi. Bahsetmek istediğim konu bu değil. Bireysellik fazla küçümseniyor. Her bir bireyin o büyük yapıyı oluşturan taşlar olduğu fikri fazla küçümseniyor diye düşünüyorum. Olduğumuz kişi, bunu da fazla küçümsüyoruz. Ya bir zamanlar olduğumuz kişinin hatırasını düşünüyoruz, ya da bir vakitte olabileceğimiz kişinin özlemini. Oysa hepsi şimdide. Tüm şekilleriyle zaten var.

O zaman neden şuyum yok buyum yok... Hep bir dışarıda gerçeklik arama eğilimi. Sen kendinde misin ki istediğin şey sende olsun. Ah, fazla felsefik felsefik felsefik. Ama gerçek.

Ben yıldızlarda onu aradım. Cevap verecek birini. Kendi sesimi.

Gökyüzünde de onu aradım. Tıpkı bahsettiğim yazar olan Richard Bach gibi. Bu abi de bana benziyor, varoluşun doğasını arıyor, ondan olacak kendisi hakkında hep konuşasım geliyor. Çünkü bu bir anlamda kendi fikirlerim hakkında konuşmak demek. İnsan yanına bir destekçi çekince fikirlerini daha rahat açıyor. Yoksa daracık kalıyor o fikirler. 

Benimkiler sahiden öyle mi kalıyor?

Yıldızları saatlerce izleyebilirim. Rahatsız edilmeyeceğim bir saat ve konumda uzanır ve onları izlerim. Yazlarımın en güzel rüyası bu anlardır. Bir düş gibi akan zaman, benim üstümü incecik örter. Müzik dinlerken havaya girerim. Bazen o andan çekilir, zamanın solucan deliğinden kayar ve bir anda kaybolurum. Bazense sadece yıldızları bulur ve zamanın bir noktasındaki kendimi ararım. Acaba diye düşünürüm, şu anda yıldızlara benden başka bir şeyler anlatanlar var mı? Tesadüf bu ya, onların yıldız postaları kazara bana ulaşır mı? Bilinçler arası mesaj akışı keşke yıldız ışığıyla bana ulaşabilse, diye düşünürüm. Ben de benimle zamanın bu noktasında buluşmuş o kişiyle müziğimi paylaşmayı çok isterim!

Müziğimi paylaşmak... Sanıyorum ki blog yazmaya dair bağımlılığımın en önemli nedeni de budur: Müziğimi paylaşmak. Yakın dostlarımla (ki dost dediğin zaten yakın olandır :) aramız bir şey olmadan limonileştiği dönemlerde -ki en can sıkıcı evre budur- müziğimi biriyle paylaşma isteğiyle dolardım hatırlıyorum. Dinlediğim müzik etrafa saçılamayacak denli dağılmış kara deliklere dönen düşüncelerimin anlatımına dönüşürdü. Bazen sadece müziğimi paylaşmak için yazı yazdığımı biliyorum. Hayır abartmıyorum, gerçekten bunu yaptığım oldu. Bir müziği paylaşmak için koca bir yazı yazdığım oldu. O zaman sadece müziği paylaşıp ''bu müzik bana şunu şunu düşündürdü hissettirdi'' deseydim ya, değil mi? Bilmiyorum, yapamadım. Evet mantıklısı buydu ama yapamıyordum işte. Çünkü belki de o müzik o anki hislerimi tanımlamıyordu ama sadece bana arkadaşlık ediyordu ve ben onu görünür kılmak için birilerine de dinletmek istiyordum. İşte böyle dağınık hisler içinde olduğum zamanları sıkça yaşadım.

Şimdi tüm müziklerim bitti mi acaba diye düşünüyorum. Bir yazıma müzik bulurken artık düşünmüyorum bile. Youtube'da karşıma çıkan ve kulağıma hoş gelen ilk parçayı paylaşıveriyorum. Bu, onu daha az değerli yapmıyor benim veya müziğin kendi bağlamı için ama bu değişimin sebebini bilmiyorum.

Yoksa biliyor muyum?

Müzik benim için önemli bir altyapı. Bazen düşüncelerimin filizlendiği nokta, bazense dağınık düşüncelerimi çevreleyen file.

Küçükken bakkallarda fileler içinde toplar olurdu değil mi? Artık var mı onlardan veya çocuklar gidip alıyorlar mı acaba?

Küçükken üstünde siyah daireler olan kırmızı bir topum vardı. Babamla top oynamayı severdim. Evin üstünde bile top oynardık ahahahahah. Evet başka yer kalmamış gibi. Bir keresinde öyle bir gol atmıştım ki top uçmuştu. Gerçekten uçmuştu. Babamın koşa koşa topu almaya gittiğini anımsıyorum. Bana hiç kızmamıştı biliyor musun? Sadece topu kaybetmek istemiyordu. Koca yokuşu inip topu alıp gelmişti. Sonra da bir daha evin üstünde top falan oynamadık. :)

Ben bisiklet sürmeyi bilmiyorum biliyor musun? Aslında çocukken bunu iki kez öğrenme denemem olmuştu. İlki büyük teyzemin arkadaşının kızının bisikletiyle deneme sürüşü yaptığım zamandaydı. Aramızda üç yaş vardı ve ikimiz de küçüktük. Büyük olan ben olduğumdan bana ''küçük abla'' derdi ahhahahah, şirin. Ben de ona ablalık yaptığımdan havaya girerdim. Sonra kızın ayağı mı ne bisiklete sıkışmıştı da ödüm kopmuştu bana kızacaklar diye. Belki teyzem kızmıştır hatırlamıyorum ama şükür ki kızın ayağı kurtulmuştu. Aman canım benim suçum muydu sanki! Ayağını sıkıştıran kendisiydi işte... (Küçük de olsa abla olmanın zorlukları).

İkinci denemem babamın bisikletiyle olmuştu. Evet, babamın. Eski bir bisikletti ve babam ondan beklenemeyecek şekilde bana bisiklet sürmeyi öğretmeye başlamıştı. Ama ben hala küçüktüm veya bisiklet bana göre büyük olacak, dengemi bir türlü bulamıyordum. Sonra da hem babam hem ben sıkılmış olmalıyız.

Böylece bisiklet sürmeyi öğrenemedim.

Aslında İzmir'de yaşayan birinin bunu öğrenememesi tamamen kendisiyle alakalı bir durum ama işte... Öğrene- tamam öğrenmedim tamam mı sevgili okur, oldu mu rahatladın mı! :)

Zamanın içinde yolculuk yapsam ne yapardım biliyor musun? Öğrenemediğim her şeyi kendime öğretirdim. Ben de bilmiyorum oysa. Ama zamanın içindeki kendime şefkatli olabilirdim. Belki de geleceğin bir noktasındaki olası bir versiyonum veya versiyonlarım da bana aynı şekilde bakardı. Ben, biri bir şeyi öğrenememiş veya yapamamış diye hiç kızmam. Sebepleri varsa, onu anlarım. Bu nedenle geçmişteki ben'lerime karşı hep anlayışlı olmuşumdur. Oysa şu andaki ben, bunu bilerek seçiyor! Bilerek seçilmiş yapılmayan şeyler, buna tahammülüm yoktur. Birinin bilerek hata yapmasına, bilerek bir şeyi anlamamasına tahammül edemem. Bu nedenle şu anıma karşı katıyımdır. 

Oysa belki de bilerek değildir. Belki de gerçekten, şu andaki ben de bilmiyorumdur... Nasıl yapacağımı gerçekten bilmiyor ve gerçekten anlamıyorumdur.

Şefkat bunu da kapsamaz mı?

Yıldızlardan aldığım tek yanıt huşu ve farkındalık oldu. Zamanın bir noktasında gökyüzünü izleyen o kız... Belki o da üzülmüştü, sevinmişti. Ve varlığının sonundan bu yana bile belki de binlerce yıl geçti. O kıza karşı bile iç titremesi hisseden ben, kendi gözyaşlarıma karşı bu kadar duyarsız kalmış olmama hayret ediyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar