Günün en sevdiğim anlarının güneşin batış ve doğuş anlarında yaşanması ne tuhaf. Acaba böyle bir durumda bu iki an arasındaki geceyi mi, yoksa iki anın yaşandığı zaman olan gün aydınlığını mı daha çok sevmiş oluyorum?
Gece ışıkları gökyüzünde parlarken onların parıltılarını saatlerce izleyebilirdim. Her yaz aynı heyecan ve aslında umutla. Yıldız ışıklarının yanıp sönüşü bana nefesi çağrıştırır. Soluk alıp veren soğuk gölgeler. Çok küçükken yıldızları soğuk sanırdım, buz gibi. Çok küçükken etrafımda hızla dönüp sonra da önce tavanda sonra etrafımda yanıp sönen gölgeleri izlemeyi de severdim. Sanırım temiz, ılık ve keyifli bir havada yine bunu severim. Rüzgar etrafımda dolanırken onunla dans etmeyi.
Yıldızların bir dili olsaydı, bu dili konuşmayı isterdim. Bir dile dair anlama ve anlatma becerilerimiz aynı oranda gelişmeyebilir. Yıldızların dilini anladığımı iddia etmiyorum, hatta itiraf etmek gerekirse yarı zamanlı ve sanırım artık emekli bir yıldız gözlemcisi olarak buna hala çok uzağım. Öte yandan, bana onların dilini anlamaya mı yoksa anlatmaya mı yakınsın diye sorarsan (ki evet neden böyle bir soru sorasın), anlamak derdim.
Sanırım bu nedenle zamanla bu bana hüzün verdi. Konuşamadığın bir dile dair izlenimler edinmek gibi bir his. Yıldızları izlerken çoğunlukla hüzünlendim. Belki de pek çok şeyi onlara bakarak anladığım için. Hiç konuşmadan, sadece susarak onları gözlemlediğim için. Bu, inanır mısın bilmem, yorucu bir iş. Zamanla hüzün kireçlenmesi yapıyor.
Sana neden yıldızlardan bahsettim bilmiyorum. Oysa onları en son yazın uzun uzun izlemiştim. Dahası, geçen yılki buluşmalarımız biraz hayal kırıklığı, bolca da yalnızlık ve hüzün içeriyordu. Yalnızlık ve hüznü ne kadar kolay yazabiliyorum. Sanırım bazı insanlar bu kelimelerden çekinirler. Yalnızlık ve hüznün dilini görmekten bile çekinirler. Haklılar.
Peki sevincin dili, bunun üzerine düşünüyorum. Aslında sana güzel bir bahar girizgahı yazmak istiyordum. Neticede baharların ilkinin ilk ayı başlıyor. Bu bir yazıda kutlanmaya değer bir konu. Belki de sevincin doğası da böyle bir şeydir. Her şeydeki pırıltıyı görmek gibi bir şey. Bu yıldızların dili mi sence? Belki de yıldızların dilini sadece anlamıyor, çat pat da olsa konuşabiliyorumdur ha ne dersin?
Bu ayla birlikte marteniçka takma zamanı geldi. Marteniçka Bulgaristan kültüründe martın ilk gününde kırmızı beyaz yünden örülmüş bir bilekliği bir dilek dileyerek bileğe takma ve leylek gördüğünde (görmezsen de 1 Nisan'da) çıkarıp çiçekli bir bahar dalına dileğini söyleyerek asma geleneği. Bazıları bunu çaput bağlamakla eş değer falan tutabiliyor(muş). Ancak böyle keyifli kültürel geleneklerin devamlılığının sağlanması bence kıymetli bir şey. Hem, dileklerine inanmanın ve bir şeyi yürekten isteyerek motivasyon bulmanın nesi kötü olabilir? Bazı insanlar yıldızların dilinden asla anlamaz zaten! :)
Aslında marteniçkayı kendine almaman lazımmış. Sana hediye gelmeliymiş veya sanırım elinle kendin de iplerden bileklik örebilirsin. İkincisi gözümde büyüdüğünden ve bu yıl bana kimse hediye bileklik falan vermediğinden ben kendime aldım. Zaten bu detayın dileklere etkisi olduğunu da sanmıyorum. Geçen yıllarda biri hediye etti de noldu ahahahah. Aman neyse, kendime alırken kardeşime de aldım. Hadi yine iyi, geleneğe uygun bilekliğini almış oldu.
Fark ettim de yılın başından beri hiç film izlememişim. Benim için alışılmadık bir şey. En azından ayda birkaç film yuvarlardım. Bu sıralar blogda daha çok kendim çalıp oy- aman, kendim yazıyorum değil mi? Kendi dilimde konuşuyorum: cırcırcırcır böcüğüüü marteniçkan sana şannsss getire-ceeyyğğkkk! :)
Yazmak bana iyi geldi mi bilmiyorum ama hüznün anatomisini çıkarmamı sağladı. İç sıkıntılarımın, bunaltılarımın ve deliliklerimin. Bu sonuncusu keyifliydi. İnsanın içini açabileceği bir yerin olması güzel. Bu bloğumu canlı bir varlık gibi görmüyorum ama eskisini bazen öyle görürdüm. Aman canım hemen korkma, yani... Hep koşa koşa bir şey anlattığımdan. Burada yazdıklarım koşa koşa bir şey anlatmamış halim evet ahahahha, aynı hisle değil ve bunu seviyorum. Çünkü bir dili konuşmak için sabırlı olmalısın.
Burası daha çok... bir mekan mı desem, bir cisim mi... Bir defter!? Hangisi bilmiyorum. Belki de sadece bir blog. Ve bu yeterli.
Sanırım kelime bu. Yani içimde yazımı yazmaya başlamadan önce dönüp duran hissin adı: Yeterli.
Belki de neptün'de bir tercümandım. :P
Yıldızlar sana nasıl hissettirir? Onları bir bütün olarak mı izlersin, tek tek dikkat mi kesilirsin? Ben sanırım ne olduğunu anlamadan bütün olarak izlemeye başlamışım. Hala bir kış yıldızım var, bazen selamlaşıyoruz bile :), ama artık onları gördüğümde sadece görüyorum. Bu sanırım çocukluk arkadaşlarımla vedalaştığımda ve bu vedanın son olduğunu bilmediğimde hissettiğim hisse benziyor.
Çocukken yıldızları birilerine göstermeyi severmişim. Sevdiğim birilerine. Onlarda ne gördüğümü anımsamıyorum. Sanırım parlak olmalarını seviyordum. Şu anda da öyleyim. Parlak oldukları için onları saatlerce izleyebilirim. Ve aynı şekilde onları ve onlarda gördüklerimi, paylaşmak için derin bir özlem duyarım. Evet, sanırım hissettiğim özlemin sebebi bu. Özlemin yavaşça azalıyor olması da tuhaf bir his veriyor. Öncesinde bir çeşit boşluk gibi. Çünkü daha evvel özlemin içimde olmadığı bir zaman dilimini yaşamadım. Bu özlem çok tuhaf bir şeydi. Gerçekten bir kütlesi var gibiydi ve sanki kalbime sarılmıştı da beni bir türlü bırakmıyordu.
Belki de yıldızların dilini daha çok tercüme etmeliyim diye düşünmüştüm.
Belki de yıldız gözlemciliği görevim için benimle vardiya değişimi yapacak bir dost bulmalıyım diye düşünmüştüm.
Belki de yıldızlarda tur atacağımız ve süpernovaların etrafında döneceğimiz bir ortağım olmalı diye hissetmiştim.
Cevap hiçbiriydi (veya hepsiydi). Cevap yeterli olması mıydı acaba? Bunu eski dostum Ay'a sorsam ne derdi? Dünyanın en bebek halini gezmiş bilge Ay, bana ne söylerdi?
Sanırım hiçbir şey.
Bana yıldızların dilini yıldızlar veya Ay veya başka gök cisimleri öğretmedi. Aynı şekilde dünyanın dilini de. Belki de özlemimin nedeni buydu diye düşünmüştüm. Ama hayır veya artık hayır.
Eski bir defterimi okudum. Bir kısmını. Beni gülümsetti. Yıldızlarda gördüğüm Dünya diliyle yazılmıştı. Yakın tarihli aslında ama yine de bilmiyorum. Şimdi de yıldız gözlemcisi bir kız olmayı mı özleyeceğim? Belki de özlem kalbimden zihnime sıçramıştır.
Hayır, artık özlemiyorum gerçekten. Çocukken de özlemiyordum bence. Bana cırcır böceği adını takan akrabamızı anımsıyor musun, onu kolundan çekiştirip ''yıldızlara bak'' dermişim. Ah çok kıskandım. Keşke o ana gitsem ve küçük İlkay beni kolumdan çekiştirip gözleri parlayarak bana ''yıldızlara bak, oradalar'' dese. İşte bu, yıldızların dili sevgili okur. Çocukken bu dili C2 seviyesinde anlıyor ve anlatıyormuşum.
Ergenlikte ve ilk gençlikte bu dili unuttum. Bu dili yalnızca benim konuşabileceğimi, yani bu dili benim yerime birinin konuşamayacağını unuttum. Bu dili konuşmak için dünyanın dilleri arasından bir şeye ihtiyacım var sandım. Böylece özledim özledim, sanırım özlem böyle doğdu.
Babamla yıldızları izlediğimiz günleri anımsıyorum. O zaman artık büyüktüm. Özlemi hissedecek kadar büyük. Yıldızlara bakıp bir sürü konudan konuşurduk. Düşüncelerim o daldan bu dala atlarken, babam onları kolayca yakalardı. Sonra bir meteor kayardı veya şüpheli bir yıldız gözümüze çarpardı. Bir yıldızın yıldız mı yoksa gezegen mi olduğunu anlama denemeleri yapardım (bunda hala iyi değilim).
Yıldızlarla ilk ciddi konuşmamız 18 yaşımdayken olmuştu. Onlara plan bile olamamış fikirlerimi fısıldamış ve bana yol göstermelerini dilemiştim. Sevgili yıldızlar, siz dünya dilini anlıyor musunuz?
Zamanla yıldızların dilini unuttum. Bu, beni onlara daha çok yaklaştırdı.
Dünyada yıldızların dilini seven biri var mıdır, merak ettim. Bu soruyu ilk kez soruyorum aslında. Sen sevgili okur, yıldızların dilini sever misin? Nasıl bir tınısı olurdu bu dilin acaba? Hangi dünya dilini anımsatırdı veya hangi Dünya dilini anımsatırdı?
Dünya dilleri arasında favorim rüzgarın ve dalgaların dili. Günışığının dilini de seviyorum tabi.
Mevsim geçişlerinin dilini anlıyor musun sevgili okur? Çünkü mart ayında ilkbaharın dilini tüm Dünya'da fısıldanan şarkıda duyabilirsin: Işıyan güneşte, ılıyan (tamam bunun için daha erken) rüzgarda, yeşermek isteyen dallarda, içine doğan sebepsiz umutta... Beklenti, mart bu dili konuşuyor bence. Bu dilin kelimeleri biraz daha kısa kısa. Nisan'ın kelimeleri daha ferahtır mesela. Mayıs yayvandır, mayışıktır hafiften.
Aslında biliyor musun, benim şu an içimde hissettiğim hissin tercümesi... Heyecan. Ama öyle kocaman kocaman bir heyecan değil bu. Mart ayı gibi, usul usul gelen ılık bir heyecan. Beklenti dolu doğuyor içime. Bana bir isim ver diyor bu heyecan. Bana bir isim ver ki, büyüyebileyim... Böyle diyor.
Sen kendi heyecanına bir isim versen bunun adı ne olurdu? İçinden isim ver. İstersen göbek adı olsun bize söyleme.
Güzel bir ay dilerim.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| bu resmi yapay zeka yaptı, sevimli :) öte yandan umarım telif olmaz (olmaz dedi), benim teliflerden korkuş. :) |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder