Haziran 2026.

Il Mare\ Göl Evi (2000, Güney Kore).
"Aşk hayatımıza farklı yollarla girer, ama özünde tek bir aşk olduğuna inanıyorum."
 
Bu ayın ilk günü ayın 1'ine ve hafta başına denk geldiğinden bir şeylere başlamak için uygun motivasyonu sağlıyordu. Ben de bir şeylere başlamayı düşünmüştüm. Belki de çok daha düzenli ve kararlı adımlar atmaya. Bunu ezik ezik bir yerden söylemiyorum, yani tamam bu konuda hala tetiklendiğim için böyle ifadeler kullanacağım kendini hazırla, bir şeylere bağlanma sorunlarım var. Hatırı sayılır bir süredir. Bu da tabi ki sistemimin artık alarm vermesine bağlı gelişen bir durum. Hep elinden geleni yapan sorumluluk sahibi insanlar eğer hiçbir noktada yeterli düzeyde içsel olarak tatmin elde edemezlerse (içsel tatmini kastediyorum ancak tabi ki bunun içine emek verilen duruma yine içsel olarak biçtiğimiz karşılık da girebilir), bir noktadan sonra sistemi kapanır. Benim kapandı.

Bundan sonra ise öfke, sorgulama, hayıflanma, hissizlik, yönsüzlük ve buna bağlı yine öfke, yön belirleme ve ardından yine aynı olacak inancı, en sonunda tüm süreci oluşturan, şekillendiren, yönetimi ele geçiren ve çıkışı sağlayan, tatminsizlik.

Aslında yönüm yok değildi. Ben kendimi genele baktığımızda oranlarsak çoğu insandan çok daha iyi tanıdığımı biliyorum. Düşünüyorum demedim, çünkü bunu artık biliyorum. Çünkü bunu bile analiz ettim. Bunun üzerine düşünüyordum. Düşünmemin ne kadar doğal gerçekleştiğini ve analiz etmemin aslında aşırı düşünme halinden değil, beynimin işleme mekanizmasının böyle olmasından kaynaklı olduğunu. Bunu bir sorun gibi dayatsalar da (örneğin: çok sorgulamak, hassas olmak, her şeyi anlamlandırma ihtiyacında olmak ve böyle olduğun için de seni etiketleyip suçlamaları\ yargılamaları) benim beynim böyle çalışıyordu, böyle çalışıyor ve böyle çalışmaya da devam edecek. Bunu fark ettim. 

Temel ''sorunumun'' da, beni kendimi diğerleriyle kıyaslamaya itenin de (çünkü bendeki ''eksikliği'' bulmak istiyordum) bu olduğunu fark ettim. Sonra karşıma tesadüfi yolla ''evet gerçekten de öyleymiş'' diyeceğim bir onay çıktı. Bir doktorun konuşmasını dinledim. Çoğu kişinin ''psikolojiktir geçer'' dediği durumları (ki tam da bu nedenle yıllardır aynı yerde dönüp duruyordum, çünkü ben böyleyim ve bunlar geçmesini istediğim veya geçebilecek şeyler de değil, çünkü ''bunlar'' benim dünyayı algılama anlamlandırma biçimim), doktor hanım baya baya somut olarak fiziksel süreçlerle kendi yaşantısından da örnekler vererek beynin yapısı ve işleyişindeki farklılık üzerinden açıklamıştı.

Bu, kendi kendine tanı koymak vs değil. Ancak bu anlatımı dinlediğim anda rahatladığımı çünkü birinin beni anladığını düşünmenin de ötesinde (bu nedenle yıllar içinde durmadan kendimi açıklama ve hatta açıklamanın bile açıklamasını yapma ihtiyacı hissetmişimdir), kendimi nihayet anladığımı ve bende ''bir sorun olmadığını'' gördüm. Bu durumda tabi ki doktor hanımın tüm bu olayı fiziksel olarak açıklaması etkiliydi. Demek ki benim hayata bakış şeklimin, düşünme şeklimin, bu dünyada fiziksel olarak bir karşılığı var diye düşündüm.

Bahsettiğim videoya yazımda yer versem mi bilmiyorum ama belki ilgilenenler çıkarsa diye işte linkini ekliyorum. Çoğu kişi videonun yorumlarında gördüğüme göre doktor hanımı yine de anlamamış (çünkü doktor hanımın bahsettiği şey düşünme şeklindeki farklılık, bir seçim değil\ ve başta kendisini yabancı bir doktor sanmıştım, çünkü bence bu konuyu ele alma şekli oldukça yenilikçi), belki de bu nedenle sen de benim neyden bahsettiğimi ve aslında ''beni'' anlamazsın diye bunları bile açıklama ihtiyacı içindeyim. İşte olayın ''psikolojik'' boyutu da burada. Kendini açıklama ihtiyacı. Çünkü yıllar içinde defalarca buna maruz bırakılınca insan, bunu bir çeşit kendini koruma refleksi olarak geliştiriyor. Nasıl tepki verirsem vereyim, her defasında ''farklı'' bulundum. Bu ''ben biraz farklıyım yhaaa'' olayı değil. Çünkü farklı bulunmayı hiçbir zaman istemedim (tabi bunu dümmdüz etiketlenmeye tercih ederim ama sanırım ne yaparsam yapayım bir şey olmaktan kaçışım yok). Yine de insanlar bunu açık açık belirtmeseler bile (ki yakınıma aldıklarımın yanında kendimi apaçık ifade ettiğim her anda -örneğin haksız bir duruma karşı aşırı dürüst olma anlarım- hemen ''farklı'' görüldüm ya da ilgi alanlarımı apaçık göstermem ve hatta ilgi alanlarımın kendisi (sanata olan duyarlılığım) ve kendimi ifade özgür ve özgünlüğüm (fikrim bilgim olan konularda susmamam ve herkesin dediğini kopyala yapıştır yapmamam yapamamam buna karşı çıkmam) hemen ''sen biraz farklısın sanırım''a evrildi. Kendiyle gerçekten sorunu olanlar ise kendini tatmin etmek için genelde bunu bastırma yanılgısına düştüler ancak özellikle alt üst ilişkisi aramızda yoksa kimse benim düşünme hızımla ve çenemle yarışamaz. Bu da beni yine ''farklı'' yaptı. Oysa sadece hep kendimi ifade ediyordum. Bir noktada ise ne haliniz varsa görün demeye başlamış olabilirim.

Benim aslında bence dışadönük bir kişiliğim var. Çocukken de böyleydim\ böyleymişim (okul öncesi ahahahah\ okul yıllarımda sessiz ve içe kapanık olmayı yine kendimi koruma refleksi olarak geliştirmiştim ama bunun başka nedenleri var), içimde de hep böyleydim. Bir ortamda da eğer oraya adapte olmuşsam (yani örtük ifadeler ve baskı azsa -örneğin manipülasyon, diğer bir ifadeyle ''şöyle olmalı, davranmalı, görünmelisin baskısı'') en dışadönük insandan daha samimi bir dışadönüklük gösterdiğimi düşünüyorum (eğer karşımdaki kişiyi beynim tutarsa gerçekten çok konuşkan, aktif ve atılgan oluyorum, hatta bazen durup çok mu baskın oldum diye bu sefer bu konuyu açıklama ihtiyacı hissediyorum ahhhh! *-*). Ben hiçbir zaman tribünlere oynamam. Bunu yapamayacağım için değil. Bunu da yıllar içinde ara sıra düşündüm. Benim gibi bir kız, diye düşündüm sözgelimi... ah anladın işte, bana kendimi övdürme ama öyle. Hissettiğim değersizlik hissi belki ergenlik ve ilk gençlik yıllarımda çarpıtılmış sıfatlara ve etiketlerime :)) dayanıyordu ancak yıllar içinde büyüdükçe ve aslında olgunlaştıkça kendimin gayet de farkına vardım [ve haksızlığa uğrayıp (emeklerimin karşılığını net almamam) baskılanmaya çalışıldıkça (kendi özgün benliğimi yansıtma anlarımdaki her seferinde dış dünyadan gelen tribünlere oyna baskısı), sanırım sistemim yetti ulan demeye başladı bana]. Benim kadar kendi düşüncesi üzerine düşünmeyi alışkanlık edinmiş biri kendini de bir noktada fark eder. Ancak benim temel sorunum kendine inanç olmadı çoğu zaman, ben kendi yapabilme kapasitemi biliyorum. Ben kendi yeteneklerimi, sınırlarımı biliyorum (hadi en azından büyük oranda biliyorum diyelim). Benim takıldığım nokta ''diğerleri gibi olmalıyım'' baskısı. Bu kısmı da uzun uzun açıklamak istemiyorum. Dileyenler linkini bıraktığım videodaki doktor hanımı dinleyebilirler.

Özetle, bu aya başlarken aslında kendimi kabullenmeye mi başladım acaba diye düşünüyorum. Çünkü ben kendimi tanısam da, çeşitli yaşantılarım ve yaşanamatılarım :), bana kendimi sorgulattı ve sanki başka biri olursam her şey yoluna girermiş alt mesajı bana hep dayatıldı. Ancak hayır. Beni biraz bile tanıyanlarınız olduysa belki çoktan anlamıştır, benim bu hayatta en ama en tahammül edemeyeceğim şey, etiketlenmektir. Çünkü bu benim için bir kalıba sıkışmak demek. Buna dayanamıyorum. Ancak buna dayanamadığım düşüncesine takılmam da aslında bir şekilde kendimi etiketlemem ve kendimi bu fikir ekseninde sınırlamam demek. Kendimi yaşamaktan alıkoymam ve çünkü korkmam demek. İstediğim yaşamı yaşayamama korkusu, uyumlu olduğum eylemleri yapamama korkusu, derin ve gerçek bağlar kuramama korkusu. Korkunun bile korkusu. Gerçi bu sonuncuyu artık aştım (işte asıl bunlar psikolojiktir geçer, benim öz benliğim yani düşünme şeklim yani BEYNİMİN KENDİSİ DEĞİL).

Bu durum, yani diğerleri gibi olmaya zorlandığımı çünkü öyle olmazsam asla sevdiğim şeyleri yapamayacağımı ve hatta o çok değer verdiğim aşkı bile yaşayamayacağımı düşünmem, beni öfkelendirmişti. Ancak herkesin düşünme şekli aslında (tamam herkesin değil ama çoğunluğun diyelim) farklı ve kendine hastır denilebilir belki bilmiyorum o kadarını. Ancak bunu yargılamak da bana düşmedi. Bunu yargılama sebebim ise yargılanmak. Bana asla alan açılmamış, kendime açmaya çalıştığım alanın da hep kapatılmış olması. Sonra da yıllar içinde daha içedönük kişilik yapısı geliştirerek yine kendimi koruma refleksi geliştirmiş olmam. Ben anlamıyor muyum sanki manipülasyonları. En küçüğünü bile anladığım için zaten birine ''ikiyüzlü'' deme eşiğim çok düşük. Bunu yapamadığımdan veya yapamayacağımdan da değil; yapmamayı seçtiğimden yapmıyorum. Benim değerlerimin çoğunluğunun sonradan oluşmadığını, yani dışsal bir dayatma veya ödül-ceza sistemiyle veya duygusal bir yerden oluşmadığını, belki de yıllar içinde gördüklerimi beynimin işlemlemesi ve analiz etmemle oluştuğunu ve açıkçası bu durumu çevremde pek görmediğim için farklı bulduğumu, bu nedenle de insanların özellikle de ''kendine yarar'' davranışlarının, herkes gibi olma çabalarının, bilinçli veya bilinçsizce yapay tavırlarının (sosyal onay veya kendine iyi biri olduğunu kanıtlama çabaları) beni tetiklediğini düşünüyordum (bu nedenle de en başta en çok kendimi sorguladım, acaba bunlar bende de var da ondan mı irrite oluyorum diye: hayır veya hadi şeeeyyy görünmeyim ''büyük oranda'' hayır).

Sonra kendimi anlamlandırınca bunlar önemini yitirdi. Evet bir anda sanki üstümden tonlarca spiral kalktı gibi hissettim: Düğümler. Sanki her şey yerine oturdu ve diğer olan her şey de kendi köşesine çekildi. Bunlar bir günde bir anda da olmadı. Daha öncesinde hep zaten içsel hazırlık olur ve bir tetikleyici bunu dengeler. Özellikle de bunun dengelenmesi istiyor ve sorguluyorsanız. Bazısının tabi umuru olmaz ama tüm bunları boşuna yazmadım. Ben böyleyim, benim umurumda. Benim beynim analiz eder, her şeyi analiz ediyorum evet ve bunun da değişmesini istemiyorum, çünkü benim düşünme şeklim ve dünyayı tanımlama şeklim, gerçekliğim ve en önemlisi gerçekliğimi ve gerçekliği görme ve kurma şeklim bu (seninki başka olabilir\ bak, ''anlayışlı'' olmayı öğreniyorum yaaa). Öte yandan (yine) bu yazıyı niye yazdım bilmem. Belki de sadece alışkanlık. Bir deftere yazmaktansa sana yazmak daha anlam taşıyan bir eylem olabilir. Zaten bildiğim şeyleri sadece kendime yazmak artık benim için bir ''amaç'' taşımıyor. Birine yazmanın amacından da emin değilim ancak kendine yazmaktan daha geliştirici diyebilirim. 

Önceki yazı dizimi yine sildim. Art arda çok yayınladıklarım birbirinin devamı oluyor, bir hikaye gibi (farkında olmadan öyle yazıyorum, olaylar öyle gelişiyor). Bu nedenle de bu yazı dizilerimdeki ilk yazım hangi histen doğuyorsa (bu seferkinin alt notalarından kırgınlık kokusu buram buram geliyordu), diğer onu takip eden yazılarımda da o hisse merkezlenmiş temalar ve anlatılar dönüyor (öfke ve kırgınlık temelli yazılar yazmak ve yargılayıcı olmak istemediğimden sildim hepsini). Daha önceden mesela fazla iyimser, mantıksal, kötümser ve türevi temalarla şekillenmiş yazı dizilerim de oldu; hiçbiri tam olarak ben değilim! Ah... biliyorum biliyorum, bunlar bir bütün olarak benim bir yüzümü belki karşılar ama işte... bir kere tüm yazılarımı (sanırım geçen yıldı) toptan silince böyle oldu! Buna pişman olmasam da, sonra dengeyi asla yakalayamadım ve muhtemelen yakalayamayacağım da. Silinmeyecek tek yazılarım yorum yazılarımdır (onlarda da onları yazan benim varlığımı görmen mümkün tabi).

Dün gece çok güzel bir gökyüzü vardı. Artık eskisi kadar sık gökyüzünü izleme ihtiyacında olmadığımı fark ettim. Sanırım kendime yalan söylemeyi bıraktıkça bu ihtiyaç azalıyor ve yıldızları daha berrak görebiliyorum. Oldukları gibi, kendileri gibi. Onlara kendi anlamlarımı yüklemeden bakmak, bana daha iyi geliyor ve beni kendime yaklaştırıyor. Çoğu kişi yıldızları çeşitli kavramlarla özdeşleştirir. Benim için yıldızlar eşittir aşktı. Zamanla bu etiketin arınması beni mutlu ediyor. Cidden, doğru ifade bu: Mutluluk. Bir şeyi etiketlemek yani ona kendi anlamını yüklemek tabi ki kıymetli ancak, sanırım ben bunu çok yaptığımdan... doydum ve duyarsızlaştım. Ben kendimde kalarak, şeyleri oldukları şey olarak görmeyi daha ilham verici bulmaya başladım. Bu hep böyle değildi ancak insan değişen, dönüşen ve gelişen bir varlık. Benim de bu konudaki bakış açım değişiyor işte.

Sana bir şey itiraf edeceğim. Bir şeyleri itiraf etmek benim için zor değil, çünkü itiraf ettiğim her şey geçmiş zamana ait. Yıldız ışıkları gibi, görünürlükleri geçmişten yansıyor. Şu anda yoklar, değiştiler. Yıldızlar da böyledir. Hep değişirler, dönüşürler. Biz onları aynı görürüz, hatta özel bir ilgi göstermeden onlara bakarsak onların hep aynı göründüğünü bile sanabiliriz. Bunun ne bizim ne de yıldızların gerçekliğine somut bir etkisi olmaz. Çünkü yıldızlarla ilgilenmeyen biri için her yıldız aynı olsa ne olmasa ne, hiçbir etkisi yok. Aynı şekilde yıldızlar için de; onlarla ister özel olarak ister genel olarak ilgilenelim, istersek hiç ilgilenmeyelim, onlar değişmeye, dönüşmeye, parlamaya devam edecekler. Onların parladıkları ve değiştikleri gerçekliğin bizimle alakası yok, biz sadece bunu gözlemlemeyi seçebiliriz ya da seçmeyebiliriz; fark edebiliriz ya da fark etmeyebiliriz. İşte bu kadar basit. Belki de her şey için böyledir: Bu kadar basit. Değersiz anlamında değil, sade olsun yıldızlar anlamında ahjahaj.

İtirafım: Yıllar içinde hayallerim Dünya'dan Neptün'e, Neptün'den Dünya'ya geldi. Bu ışık seyahatlerine rağmen hiç bozulmamış olmaları takdire şayan, bu kısmı vurgulamak yıldızlarıma borcumdur. Değişen şey ise, rol dağılımı olabilir. Benim odağım hep dış dünyadaydı, önceliğim de. Ama kendime karşı dürüst olmayı seçtiğimde, ki benim tüm hokus pokusum buradadır (bu nedenle acemi bir cadıyım), başrol ben oluyorum. Bunu başarmak bence zor bir şey. Diğerlerini bilmem, ancak benim için çok zordu. Ben çok zorlandım. Çok. Yine de geçti veya geçiyor bilmiyorum. Bu konu artık üzerimdeki etkisini yitiriyor. Yıldız ışıkları geçmişten bile gelse, ışık ışıktır.

Bu yazıyı yazarken de kendimi açıklama kafesine kısıldım sanırım. :) Öte yandan sanırım, bu yazının doğduğu his, özgürlük. Bayat bir özgürlük olmaması, onu yayınlamamı ve bu yazının bana getirebileceklerini görmemi istememi sağlıyor. Özgürlükten doğan bir umut, benim tam olarak ''umut''' tanımımdır. Ben basmakalıp bir umuda inanmam. Tıpkı bayat özgürlükler gibi bayat umutları sevmem. Bahsettiğim şey temellenmiş durumlardan ziyade, içten gelen nedenlere bağlı bir umuttur. Çünkü benim temelim hep, içimde ve içimden atılır. Yoksa o temelden hayır gelmez (benim için). Çünkü benim için, içten gelen şeyler sınırsızdır; azalsalar veya artsalar bile hep orada oldukları ve daima değişip dönüşerek başka bir şey olarak doğma imkanına sahip oldukları için içten gelen şeyler benim gözümde asla tükenmezler.

Güzel bir ay dilerim.


Zamanı Durdurmanın Yolları, Matt Haig.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar