Geçtiğimiz bir bir buçuk hafta uyku sorunu yaşadım. Üç farklı konu art arda zihnime dolandı ve sanki birbirlerini şifalandırarak uykusuzluğuma karıştılar. Aslında uykusuzluğumu hissetmedim bile; bu kısım tuhaftı. Belki de şifanın büyüsüne kapılmıştım. Şifam, meraktı; yani öyleymiş. İlerleme merakı. O noktada durmak istemememe. Tüm bu konuları benim düşündüğüm yoktu tabi; hatta sanki hiçbir şey düşünmedim de sadece ortada olan o durumları gördüm. Görmem için de gözlerimin açık olması gerekti ve uyuyamadım.
Sana İlk Dünya Mektubu'mdan sonra belki de yazmamalıydım sevgili okur. O noktada durmalı ve o yazının ruhunu yansıtan hisleri yakalayana, deneyimleri yaşayana kadar seninle bir yazıda buluşmamalıydım. Neydi bana sadece beş gün sonra ikinci bir yazıyı yazdıran... Göremediğim kelimeler. İşte buydu, ikinci çözemediğim konum. Çözemediğim mi, çözmek istemediğim mi? Çünkü onu çözersem, içimdeki o gevşek düğümü...
Ben ağlak biri değilim aslında. Bundan olacak, aslında bundan olmasaydı bile de bir şey olmazdı, sana ağladığım zamanları kolaylıkla söyleyebiliyorum. Benim ağlamalarım, açıklanamaz. Açıklanabilir olanların bile anlaşıldığını sanmıyorum. Ben ağlarken, sanki bedenim değil de ruhum ağlar. Aslında anlaşılmadığına emin olma sebebim budur. Ben x olayı oldu\ olmadı diye ağlamam. Ben... X olayını çok sevdim veya o olayla taban tabana birbirimizden upuzağız ama onunla bir aradayım diye yabancılık çekerek ağlarım. Evet, ben sadece iki sebeple ağlarım: 1. Ait, çok ait hissettiğim için, 2. Yabancı, çok yabancı, gurbetteki biri gibi yabancı olduğum için. Ağlarım, ağlamam rol yapmayı bırakmamdır.
Üç dört gün önce aniden ağlamaya başladım. Bunu beklemiyordum. Yıldızıma baktım, onunla konuştum ve içim daraldı. Aslında konuştuğum, yıldızım dışındaki her şeydi. İçimden konuştum tabi. O ses, sesim, içimde dolandı dolandı. Belki de bu nedenle sana o sesin yankılarını yazmadan duramıyorum. O sesin kalıntıları... bir iç sesin kalıntıları. Bunu sadece bloğumda yazabilirim. Belki de bu nedenle blog dışında yazarken zorlanıyorum. Çünkü o iç ses, o kadar baskın çıkamamış ve sıkışmış ki, bu onu güçlü yapıyor. O ses ancak bir ''cadı dilini'' oluşturabilir, böyle düşünüyor olmalıyım.
Artık böyle düşünmemeye başlıyorum. Cadı dilimi oluşturan diğer her şeyden utanmamaya başlıyorum. Evet, utanıyorum. Çok utanıyorum. Bu cadı dilini bana çözdüren kelimelerden... Başkalarını büyüleyebilir; ya çeker, ya iter. İnsanların ne düşündüğünü hep çok önemsemiş olmalıyım. Ana sebep bu mu? Cadı dilimden mi utanıyorum yani! Ben bu dünyaya bunun için gel- Bu, zamansız bir konu. Benim zamansız konum. Diğer tüm zamanlı, zaman aşımına uğramış ve çürümüş konuların uzay zamanını oluşturuyor: Ben bu dünyaya...
Bu sorunun bir anlamı yok. Soru anlamı, anlam soruyu bloke etti. Eski yazılarımı yayınlarken onların içinde kaybolmuştum. Başlangıçta ve bazılarının. Bu sefer onları kendim için yayınlarken. Hep içimdeki bir ses yayınla dedi, silemezsin. Sanki onlar sadece bana ait değillermiş gibi. Onları birilerinin okumaya hakkı var diye düşündüm; ilk düşüncem buydu, yazıların kendilerine yönelikti. Sonra sildim. Korktum, cadı dilimden korktum ve onlardan, yazılarımdan. O yazılar, kalbime şüphe verdi. İkinci yayınlamamda, onları kendim için yayınladım. Birileri görsün istedim; bu nedenle onları kaçarcasına art arda yayınladım. Yeniden düzenlerken devasa bir zaman harcamıyormuşum gibi, okunmasınlar diye hızla yayınladım. Beni göstermelerinden korktum. Bu ben değilim! Bunlar anlar, noktalar... böyle düşündüm. Ne yazdığıma bile dikkat etmeden, böyle düşündüm.
Son yayınlayışım içsel bir itkiyle oldu. Aslında hepsini silecektim. Flash belleğimden bile silecektim. Bir daha yazmamak, bir daha asla yazmamak; cadı dilimi... Cadı dilimi unutamasam da, bu dilin kavramlarını unutmak için. Yıldız ışığında, ay ışığında, bulut gölgesinde ve... Benim cadı dilim bana çok sığ geldi! İşte itiraf ettim. Sığ kelimesi, aslında belki anladığın anlamda değil ama... Gerçeğin sadece bir kısmı. Yıldız ışıklarının küçük bir kısmını yazıya aktarabiliyorsam o zaman ne önemi var... Kime ulaşacak ki bu... Hayır, bu bir noktada önemini yitirse de...
Bu ışık artık beni aydınlatmıyor. İşte sorun, buydu.
Son ağlamam da bunun üzerineydi. Son yıldız ağlamam. Yıllar içinde ağlama nedenlerim değişse de, beni ağlatan sebep değişmedi. Mahrum kalmak, işte tek sebep bu. Yıldız ışığından mahrum kaldığımı düşünmem ve uzak hissetmem. Hayatım boyunca hep uzak hissetmem. Belki de bu nedenle yazmayı seviyorum. Yaklaşmak için, kendi içimdeki cadı kelimelerime yaklaşmak ve ışığın süzülüşünü izlemek için. Bazen de karanlığın süzülüşünü.
Yazmaya başlama yolculuğum nasıl başlamıştı bilmiyorum. Hatırlamıyorum değil, gerçekten bilmiyorum. Belki de içimdeki dünya yankısının beni sarsması nedeniyle bu yankıyı bir yere aktarmak istedim. Okunsun ya da okunmasın, görülsün ya da görülmesin; bu yankıyı dış dünyada duymak. Bunu istedim. Sonra bu yankının başkaları tarafından nasıl duyulduğunu görmek istedim. İçlerinde nasıl anlam bulduğunu. Bunu hala bilmiyorum. Korkak olmaya ve cadı dilimden kaçmaya devam edersem de asla öğrenemem. Buna idealizmle veya büyük bir hayalmiş gibi yaklaşmıyorum. Yaklaşadabilirdim tabi ama hayır, bu, daha doğal bir durum. Bir şey ürettiğinde o, artık çift taraflı olur. Bunun gibi olmalı. Beni etkileyen kelimelerimin etkilediği diğerlerinin de beni etkileyişi. Yoksa neden yazayım ki... Bu, eksik bir bakış açısı mı? Yine, cadı dilimi küçümsemek mi? Bu, kaçışlarıma bilet mi?
Aslında sadece uçmak ve süzülmek. Bunu uzun zamandır eskisi kadar baskın hissedemesem de, yazarken tüm bu kelimelerin adeta dans eder gibi veya çok çok hafif melodiler gibi bilgisayar ekranına karışmasını seviyorum. Çok düşünmüyorum, çünkü bu bir ses. Bir yankı. Belki de güçlü değil; işte korkum buydu. Belki de anlamı yok. Belki de, kendi yankımı değil diğerlerinin yankısını yazmalıy- Hayır, o zaman yazma yoluna attığım ilk adımıma uygun davranmam. Ben kendi yankımdan doğan ve senin\ sizin\ diğerlerinin yankılarına karışan kelimeler yazmalıyım. Bu benim, yazı sözleşmem. İç dünyamla, cadı dilimi kullanabilmem için yaptığım bağlayıcı bir anlaşma.
Artık görülmekten korkmuyorum. Bu korkumu yenmek zor olsa da... İşte beni uykusuz bırakan üçüncü ve son sebep buydu. Görülmekten korkmayı yenmem. Bir korkuyu bırakmak, bir zehri ve bir şifayı da bırakmaktır aslında. Bırakmak bana ikinci korkumu, ayrılık\ uzaklık acımı hatırlatıyor. Yine mi bir yabancı gibi hissedeceğim, böyle düşünüyorum. Yeniden başlamaya dayanamam, bir de böyle düşünüyorum. Ama her yaklaşma, uzak olduğun bir nedeni siler. Ben yıllar içinde, pek çok neden sildim. Neyden uzak... Sana nasıl açıklamalı? Belki de kimseye açıklamamalı. Çünkü bunun bir açıklaması, yalnızca cadı dilimle yapılabilir ve bunun da bir önemi yok.
Son yazılarım, bu zamana kadar en anlam veremediklerimdi. Sanırım sadece yazmak için yazdım. Yazmaya, eskisi gibi yazmaya devam etmek için. Bu nedenle güzelce yazdım. Güzel görünürlerse, kendimi kandırdığımı düşünmem sandım. Hep aynı noktada dolanamazsın öte yandan... Artık günlük yazmıyorum ve yazmayacağım. Bir arşive ihtiyacım var, bir yankı arşivine. Yoksa bunlar içimde mi patlar? Öyle olsa ne olur... Onları kabul eder ve serbest bırakırım. Oysa ben, tek başıma kabul etmek istemiyorum! Ben, bu sarsıntılara tek başıma katlanamam. Böyle düşünüyorum. Bir önemi olmayan ne çok şey düşünüyorum. Ama sana söyledim... Ben oturup da düşünmüyorum. Benim ruhum, benim üzerine düşünceler kazınmış ruhum... Sadece o yazıları mı cadı diline tercüme ediyorum?
Sadece değil. Bazen dünya, bazen yıldız yankılarını tercüme ediyorum. Bir anlamı olan, bir anlamı olmayan; bir anlamı olmadığı için bir anlamı olan pek çok şey. Belki de bazen sadece kendimi eylemek. Buna hakkım yok mu!? Pek çok kişinin pek çok şeye hakkı var değil mi!? Ben de işte sadece bir cadı dilinde konuşuyorum. O da çat pat.
Artık buruk hissetmiyorum. Buruk hissettiğim günlere olmasa da, çok yakın bir zamana kadarki yazılarımda bile çok umutsuz olduğum gerçeğine çok şaşırıyorum. Bu kadar karanlığı neden bile isteye taşıdım anlamak güç. Belki de bir şeye yakın olmak istedim. Işığa uzaksam, tüm o yıldızlar bana uzaksa o zaman... İşte bunun gibi. Bunu dramatik anlama. Bu sadece bir metafor. Gerçek olan tek şey uzaklık. Belki hala gerçektir ama en azından bir yere tutunabiliyorum. En azından bunca yıllık yaşamımda öğrendiğim bir şey var. Bu cümlem bile bir kaçış, çocuksuluk. Burun kıvırma, küsme... Ama doğru.
Bazen acaba hiç bir cadı dilini konuşmasaydım mı diyorum? Acaba, yıldız ışıklarıyla hiç ilgilenmeseydim mi? Acaba karanlığı bile bu kadar ilginç bulmasa mıydım? Acaba, farklı biri gibi mi davransaydım? Kendime sırt çevirseydim, yankılarıma kulak tıkasaydım? Kabul etseydim; susmayı, duymamayı, görmemeyi, sevmemeyi. Bunları yapsa mıydım? Böylece ağladığımda neden ağladığımı açıklayabilirdim. Böylece, ağlarken olsun yalnız hissetmezdim.
Sanırım yazacağım. Korksam da, bezsem de, ne anlamı var desem de, kaçsam da, saklansam da, kafa tutsam da, anlamı olsa da, olmasa da, bir yankı da olsa, bir müzik de, bir sessizlik de, bir sohbet de... benim yazmam gerekli. Çünkü benim, utanmamam gerekli.
Belki de, yeni bir dünya mektubu yazana kadar durmalıyım. Belki de içimdeki hareketin akmak istediği yer orasıdır. Öyle olmasına öyle olsa da... Önceden neden yazdığımı bilmeden yazma eğilimindeydim. Şimdiyse beni okuyanları da gözeterek yazmanın yazma eylemime amaç katacağına inanan bir yanım var. Böyle düşünmem, benim şu anda ve şu zamana kadar bu blog çerçevesinde yazdıklarıma haksızlık yapmam demek olmaz mı? Hayatta beni en çok sinirlendiren şeyi bu yolla ben kendime yapmıyor muyum?
Beni en çok kıran şeylerden biri de, yaptığım, kalbimle yaptığım ve emek verdiğim bir şeyin değersiz görülmesi, hatta görülmemesidir. Bu kadar çalışkan halimle bir noktaya doğru dürüst erişememe nedenim bile buydu. İçim, isyan etti. Bedenimin yaptıkları yeterli onayı almadı. Üstüne üstlük ruhum doymadı... Bu beni silkelese de... İşte bahsettiğim yalnızlığın bir görünümü de bu oldu. Belki de bu yüzden yazmaktan da kopamıyorum. Bu yalnızlığın gerçekten yaşanmış, hissedilmiş, olduğunu kendime kanıtlamaya çalışıyorum. Alakasız konularda yazsam bile, değer verdiğim bir şeyi yapmak, kalbimle yazmak bana, hatalı olmadığımı, benim de bu dünyada yerim olduğunu (çünkü sevgi benim için dünyada yer kaplayan devasa şeylerden biridir) gösteriyor. İşte ben de bir şeyi seviyorum diyorum bu yolla. Ben de seviyorum... görüyor musun?
Neden benim sevgim görülmüyor acaba? Benim devasa tutkum, neden hiç görülmedi acaba? Bunu aslında artık düşünmüyorum ama bu benim canımı çok yakmıştı. Neden böyle boş şeyler canımı yakıyor? Neden sana ve diğerlerine yaranmak için şu anda bile çok değer verdiğim bir şeye, canımı gerçekten yakan bir şeye, ''boş'' diyorum? Boş değildi, gerçekti. Belki de görmeyen, görmek istemeyen en başta bendim. Benim için gerçekten değerli olan şeyleri.
![]() |
| G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder