Kendim.

 

Kendim olmak istiyorum derken kendimi unutmuş olduğumu görüyorum. Bu söylemden kastım tabi ki, tüm toksik yüklerimi bırakmamdı. Başaramadım. Bu bana kaldıramayacağım kadar ağır gelene kadar başaramadım. Hala daha başardığımı söyleyemem. Bunun bana tek katkısı, şu cümleyi kurmak zorunluluğum oldu: Ben, İlkay'ım.

Kendimden çok taviz verdim. Şundan oldu bundan oldu diye yine listeler dizmeyeceğim; hem kime ne, hem de ne önemi var ki... yok. Kendime yazmayı düşündüm. Bir süredir bunu düşünüyorum, kendime yazmayı. Kendime yazmak konusunda artık iyi değilim. Kendime düşünmek konusunda iyiyim. Diyorum ki kendime, ayık ol. Ama ben yoruldum.

Keşke bu hayatta gerçekten güvenebileceğim bir şey olsaydı. Dün gece bunu içtenlikle düşündüm. Keşke bir şeye (birine :) güvenebilseydim ve bu güven boşa çıkmasaydı. Yine saf salak olmayım tabi ama... ben mantık abidesi olmak, dikenlerimi bir an bile indirmemek seçeneğinden de sıkıldım. Bunu yapma deme bana; ben yapmak zorundayım.

Bu zorunluluğa isyan mı edeyim? Kendimi mi geliştireyim, YİNE, buna zorunda kalmayım diye? Benim yaşamım ne zaman başlayacak bunu düşündüm. Bu beni üzmedi çünkü bu belirsizlikte. Şu olunca bu olunca rahatlayacak olsam bile... Yaşamım da başlar mı acaba?

Bu yazıdan nefret etmek, ondan sıkılmak falan istemiyorum. Belki bir süre severim bile. Sonra siler miyim bunu da? O zaman neden var... Ben İlkay'ım diyeyim diye mi? Ben İlkay'ım.

Canım İlkayım. Bunu mu demeliyim kendime? Neden? Ne sıklıkla demem reçete edilir?

Ben biri için endişeleniyorum mesela, o iyi olsun diye endişe falan ediyorum. Ah... bak sana bir zayıflığımı açık ediyorum. ''Ayık'' davranmıyorum. Bu gerçek bir zayıflık bu arada... Keşke bir kişi de benim için endişelenseydi. Belki de küçük bir kız olduğum hallerimi bu yüzden de hatırlıyorum. Benim küçük kızım olsun diye. Canım İlkayım, benim küçük kızım...

Çok yoruldum. Ruhum yoruldu benim. İmdaaat diyor. İmdat. Yapabileceğim bir şey yok. Bekle. Bekle. Bekle. Bekle. Bek- Bekle...

Ruhuma hiçbir şeyin sözünü veremem. Ona sadece şöyle diyorum: Ben İlkay'ım. Ama o bile, bana, İlkayım demiyor... O bile.

Belki de İlkay olduğum için bu kadar yoruldum. Ama aslında İlkay olarak yorulurken İlkay değildim bence. Bu nedenle de... ruhum imdat diyor, imdat.

Yazacağım ''yeni tarz'' yazılarımdan biri bu değildi. Yine de yıldızları boş boş izlemeye başladığım için kelimeleri doldurdum sanırım. Eskiden ne güzel izlerdim yıldızları. Bu aslında benim için bayatlamış bir konu oldu artık, yine de... Şimdi de gecenin ilerleyen bir saatinde başımı geriye atıp onlara kapılmayı severim tabi. Yıldızları görerek yıldızları izlemeyi. Onlara da imdat diyorum. :) Sonra bir yıldız kayıyor. Tam ben konuşurken kayarsa hala çocuksu bir heyecanla doluyorum. Oysa sadece meteor yağmuru zamanındayız.

Keskin mi olmam lazım? İlkay bu muymuş? Ben bunu düşünmemiştim... Ben aksini düşünmüştüm, aksini istemiştim. Çok büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Meğersem İlkay, keskin biriymiş. Bunu öğrenmek kalbimi kırdı.

Kalbimi kıran ne çok şey var, ne çok şey oldu. Hayır buna üzülmüyorum. İnsan kalbinin kırılmasına da üzülmesin bir zahmet. Bunu söylüyorum. Biri bilsin, bak kalbim kırıldı diyeyim de biri bilsin. Diyeyim de bilsin. Bazen denilince bile bilinmez aslında ama sen bil, kalbim kırıldı sevgili okur.

Kalbim iyileşmeyecekmiş. Bu da kalbimi kırmıştı. :) Buna üstüne üzülmüştüm de. Ama ben İlkay'ım. Canım İlkayım...

Ama ben bu değilim! Benim sertliğim dikenlerimden değil, kendimden gelir. Yoksa kendim olmam, rol yaparım. Ben İlkay'ım, sadece İlkay'ım. Canım olmasam da olur. Kendim için bile ''canım'' olmasam olur. Buna önem vermek bile... Tamam, insan bazen çok doluyor kabul etsem de... yorulsam da... canım olmasam da, İlkay kalmaya devam etmek isterim.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar