Büyürken çocukluk düşleri yıkılır değil mi; işte böyle hissediyorum. Aslında çok değil biraz durunca, mantıklı olunca bile değil, sadece durup karşıya bakınca bu durumun ne kadar doğal olduğunu anlıyorsun. Kızmanın, kırılmanın, ummanın veya o tip kendi kendine kaldığın her hal sana gereksiz görünüyor ve hatta üstüne komik bile geliyor. Kendine gülüyorsun. Gül gül ölüyorsun, gül gül ölebilirsin; sonra yine sinir olabilirsin, kırılabilirsin, ağlayabilirsin. Bu nedenle de sadece duruyor ve karşıya bakıyorsun. İçinde bir şeyin kırıldığını ve bir daha asla eskisi gibi olamayacağını fark ediyorsun.
Ben buna üzüldüm. Hala üzülen bir parçam olsa da, nereye kadar... Hayır mesele bu da değil. Mesele ne bilmiyorum. Mesele belki de artık içimde dudak büken bir parçanın bile kalmamış olması. Çocuk parçama yetişkin şefkatiyle sarılmam; çünkü artık bu olmam. Sadece bu olmam. Zorunda kalmak bile başka şey. Çok yakın zamana kadar buna ''zorundaydım'' mesela. Oysa artık zorunda bile değilim, çünkü ben buyum.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken ince bir ayrım var. Yine kendini kandırma paradoksuna düşmek. Aşırı katılıkla kendini korumaya almaya çalışıp bu sefer yetişkin parçana ''şefkatle'' sarılma uğraşına girmen. Bunu da çocuk benliğimle rollenip az denemedim, iyi bilirim. Evet biliyorum muhtemelen. Ben zihinsel pek çok avunma çabasını denemişimdir; çünkü fiziksel düzlemde kendi kendine bunu yapamazsın. Mesela kollarını kendine dolarsın ama bu kadar. Bak dene, ne gereksiz. Ne gereksiz.
Bakma sen, güzel bir uyku çekmek en önemlisi. Böyle olunca şefkat de kalmaz, gerçekçilik de. Uyur uyanırsın ve uyurgezerliğinin bittiğini bile anlamazsın. Bunu seviyorum. Bu öyle bir yazı. İşte artık bu şekilde yazmak istiyorum. Uyurgezerliğimin bittiği yazılar.
Nasıldır böyle yazılar? Bilmiyorum. Belki de yazılarımı da kendimi de deşmeyi bırakmalı, kendimi deşmeyi deşme halini bırakmalıyım en başta. İnsan bir şeyi inceliyorsa bile artık o inceleme halini incelememeli. Ben böyle bir manyağım.
Kendime karşı çok açık sözlüyüm. En çok bunu seviyorum. Kastettiğim manyaklık da, hüzün de bu belki de. Hayır hüzün bu değil, hüzün kendinden gelmez ki; bunu bilelim. İnsan kendi kendine hüzünlenmez; evet bunu da çok inceledim. Ben zaten hüzünlenmem. Ben burulurum. Düşüncelerimi bile değiştirdim ama şu değişmedi. Geç kalış. Ben geç kalmadım bence. Her şey geç kaldı. Belki de...
Çocukluk inançlarım yıkıldı. Çocukken korktuğum bazı şeyler vardı. Örneğin karanlık. Bundan gerçekten korkardım biliyor musun? Belki de bu nedenle yıllar içinde en çok karanlıkla arkadaş oldum. İşte ben buna kırılıyorum. Kimse buna gereksinim duymadı çevremde. Sen duydun mu gereksinim; ben niye duydum? Bunu sorguladım. Her sorgumun sebebi de sonucu da hep bu çıktı.
Dramatiklik yapmak istemiyorum. Bu bizi bir yere götürmez. Sana duygusal değilim demiştim. İnsanların anladığı şekilde bir duygu hissetme hali değil benimkisi. Daha berrak. Bu nedenle de anlaşılmaz. Ama bir kere olsun, bu dünyada bir şeye özgürce yöneltebilseydim keşke duygusallığımı. İşte ben buna sitem etmiştim, hani önceden pek çok kez. Duygusallık bir lükstür. Ona sahip olanlara bazen imreniyorum. Çünkü ben hep bunu bastırmak zorundayım. Bana verilmeyen şey bu işte, anlıyor musunuz? Ki kim neyi anlasa ne, anlamasa ne? Benim için bile bunlar saçma sapan, boş beleş şeyler artık.
Boş beleş şeyler... Kalbimi bu kırdı. Beni büyütse de... İnsanlar genelde bu yolla büyümezler. İnsanlar yalanlarla büyürler. Ben neden gerçekle çat diye büyüyorum ki? Belki de ben buna kırılıyorumdur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder