![]() |
| Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY |
Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.
Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.
Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim.
Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...
Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
Böyle hırçınlaştı mı, gözlerinin mavisine lacivert, sivri bir çakıntı yerleşir. O anı ve o rengi artık ezbere bilsem de yine etkileyici; çünkü sahici. Her keresinde. (Sayfa 7 - Aramızdaki Şey)
Bütün bunlar bir yana, sen temaların evrensel olduğunu, ancak yazarların becerisiyle özgünleşebileceklerini anlatmamış mıydın derste? (Sayfa 7 - Aramızdaki Şey)
Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok. (Sayfa 12 - Aramızdaki Şey)
Belki bazı kişilikler, kozadan çıkmak istemiyorlardır; o, ölüm kozası bile olsa. (Sayfa 14 - Aramızdaki Şey)
Sevilmemeyi rahatça kaldırabiliyorsun da sevilmek zor geliyor sana, sen de bunu anlamıyorsun. (Sayfa 15 - Aramızdaki Şey)
Ama beni asıl etkileyen, topluca çıktığımız ırmak gezisinde, gencecik bir kadının, bir zaman birbirine yasaklı iki kıyıyı ilk kere gördüğünde yüzünde beliren şaşkınlıktı: kim bilir kaç kişinin karşı tarafa geçebilmek için ölümü göze aldığı, kaç ailenin bu yüzden iki ayrı kıyıda kaldığı kent, ırmaktan bakıldığında bir bütündü, çok iyi yüzmeyen birinin bile katedebileceği gülünç bir uzaklık vardı iki kıyı arasında. (Sayfa 15 - Aramızdaki Şey)
Bana neyin daha iyi geldiğini bu kadar güvenle kestirebiliyorsan, gözlerin niye yaşardı? Kovma zarafetinin bir parçası mı bu? (Sayfa 17 - Aramızdaki Şey)
Yeni hayatına alışman için bir süre eskisinden uzak kalman gerekir... (Sayfa 29 - Güz Kızılı)
Şükran Hanım'ın katlanamadığı şeylerin başında saygısızlık gelirdi, daha doğrusu iyi niyetin kötüye kullanılması. (Sayfa 42 - Tahin-Pekmez Günleri)
Eskiler, yaz sonuna tahin-pekmez günleri derlerdi, ne güzel! Koyu tarçınla acı karanfil karışımı bir duygu, bir tat. Batan güneşin kızılıyla baygın ıhlamur kokusu. (Sayfa 49 - Tahin-Pekmez Günleri)
Fotoğraflarla başedemedi: profesyonellik becerisine göre mi, taşıdıkları anı birikimine göre mi değerlendirileceklerdi? Hepsini geçmişin bellek-arşivine kaldırmak daha akıllıcaydı. (Sayfa 71 - Akşam Alacası)
![]() |
| Öykülerin Başı Sonu başlıklı sonsöz yazısından. |
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder