Sevgili Bezelyecik #9

 

Eski yazılarım bazen gözlerimi doldurur. Evet, kitap yorumlarım film yorumlarım bile. Bu, geçtiğim yolu görmek gibi. Hatta itiraf etmek gerekirse bazen ''vay be,'' derim, ''bunu ben mi yazmışım?''

Bu hayranlık nidası, yazımı çok beğendiğim için değil, yazdığım şeyi geçmişte biliyor olmamın verdiği şaşkınlıktan ileri gelir. Bazen hatırımdan çıkan şeylerin aslında hep içimde bir yerlerde olduğunu ve hatta o şeyleri çok, hatta belki bazen çok çok, eskiden zaten bildiğimi, üstüne dile getirdiğimi görürüm. Bu nedenle bu cümlelerim, evet kendi bazı cümlelerim, beni sarsar. Bununla baş edebilmem içinse, gözlerim dolar.

Bu cümlelerin en azından bazılarını içimde var ettiğim tüm o yıllarda her gün ağladığım zaman dilimleri bile yaşadım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, bazen birine açıklayabileceğim ''şu nedenle ağlıyorum'' cümlelerine bile sahip olmadan ağlardım. Önceleri bir ayıcığım vardı, sonra peluş bir tavşan... Onlara sarılıp ağladığım günler aklımda. Ortaokulda, lisede bile. Evet, ilkokulda hiç ağlamazdım; hem de hiç. Belki de bu nedenle sonrasında uzun uzun ağladım. Üniversitede artık görünürde bir oyuncağım kalmamıştı. Kalsaydı belki bu alışkanlığıma o zaman da devam ederdim. :) 

Utanarak mı yapardım bunu acaba? Ağlamaktan mı utanırdım, bir oyuncağa sarılıp ağlamaktan mı? Ne tuhaf değil mi, şimdi bir zamanlar büyük ihtimalle utanacağım bir şeyi kendim anlatıyorum. Bir itiraf değil hayır, sadece bir anlatı.

Ben sadece anlatırım. Hem de her şeyi. Anlattıklarımı öyle olduğunda bile bir ''itiraf''tan farklı kılan da belki de budur.

Peluş tavşanımın adı Tavşancık'tı. Evet, bu pencereden bakınca Bezelyecik buluşum pek de rastlantısal gözükmüyor. Tavşancık, diğer oyuncaklarım ile birlikte uzun yıllar giysi dolabımın üstünde durdu. Onları çok nadiren oradan indirirdim. Hatta küçükken kardeşimle bile paylaşmadığım oyuncaklarım, o seçili bir kurul gibi giysi dolabımın üstünde duran oyuncaklarımdı. 

Kardeşim benim gibi değildi. Onun için oyuncaklar, oyuncaktı. Benim içinse onlar, çocukluğumdu. Belki hala öyledir.

Kardeşimle aramızdaki farkları anlayabiliyorum. O benden çok daha özgürdü; çünkü bu hak ona verilmişti. Bense bunu kendi çabalarımla edindim (edinmeye de hala çalışıyorum). Ben, kendi haklarım için hep mücadele etmişimdir. Bunu ona söylesem sanırım anlamaz, daha doğrusu anlayamazdı. Hatta karşı çıkardı, hem de şiddetle. Çünkü o, benim yaşadığım çocukluktan farklı bir çocukluk, ergenlik ve hatta gençlik yaşadı ve yaşayacak. Ona verilenler ile bana verilmeyenlerin kesişim kümesi bir hayli kabarık diyebilirim.

Sanırım o da tam olarak aynısını, ters bir bakış açısıyla düşünüyordur. Benim hep ne kadar bağımsız olduğumu düşünüyordur. Oysa kendi haline bırakılmışlığı kendi özgürlüğüne çevirmenin zorluğunu, yalnızlığını ve kırılmışlığını anlayacak deneyimi hiç edinmedi. İyi ki de edinmedi. Bu, onu kıskanmamı engelleyen bir şey olmuştur.

O kadar çok ağlamışımdır ki, bu zamanla acıklı bir şey olmaktan çıktı. İtiraf etmek gerekirse bazen komik bile oldu. Ve zamanla anlamsızlaştı. Nedenler değil, nedenler hala anlamlı; anlamlı olmayan, artık hissetmemem. Gözyaşlarımın beni... Bu nasıl anlatılır bilmem. Bu kadar çok ağlamasaydım, böyle bir kız olmazdım; ancak bunu söyleyebilirim. Aslında bu bir övgü cümlesi ancak göz devirten bir yerden gelmesini istemedim. Sanırım bunu yapmak istemediğim için daha da çok göz devirten bir yerden geldi. :) Neyse. Kastettiğim, benliğimdi. Dış koşullar ve övülmesi gereken sıfatlar değil. Övdüğüm, bendim.

O kadar çok ağladım ki, kabuğum hep temiz kaldı. Hep kalındı, kabul ediyorum. Herkes bir yol bulur biliyorsun. Kendini koruma yolu. Benimkisi de buydu. Ben kendimi dış dünyadan değil, içimden korudum; bunu fark ediyorum. Bu, kırılmaktan korkmak gibi bir yerden gelmezdi. Belki, hani küçükken başlarda öyle olmuş olabilir. Beni gerçekten kıran, hatta normal bir insanı daha da çok kırabilecek bazı şeyler de yaşamıştım. Bu da güvenimi zedelemiştir o ayrı. Kabuğumun kalınlaşmasına katkıda bulunduklarına da şüphe yok. Öte yandan, bugün geriye baktığımda kabuğumu kendimi dışarıdan korumak için değil, içeriden korumak için ördüğümü görüyorum. Bu belki herkeste olmasa bile çoğu kişide böyle işler gerçi, bilmiyorum.

Öte yandan herkes dış dünyaya bir çeşit kabuk yansıtmıyor mu, bunu düşünüyorum. Bu, kendini korumak için oluşturulmasının yanı sıra, kendini dış dünyada nasıl gösterdiğinle de ilgili bir şey. Çoğu kişi kabuğunun üstüne istediği şekli çiziyor gibi değil mi? Böylece insanları bu şekle bakarak değerlendiriyoruz. Bu da çok doğal; çünkü elimizde en azından başlangıçta ve hatta biraz ilerledikten sonra bile yalnızca görünenler vardır. Bense hep, gerçekten ilgilendiğimde, görünenin ötesine bakmışımdır. Bundan olacak, insanların benim kabuğumda gördükleri çiçek böcek güneş bulut şekilleri bile beni hep bir noktada sinirlendirmiştir. Bu şekiller güzel, tatlı, hatta belki yer yer havalı olsa veya olma ihtimalinde olsalar bile, sadece o kabuk olarak algılanarak karşıdaki kişiden buna göre tepkiler almak, bana hep saçma gelmiştir. Özellikle de karşıdaki o kişiyle iletişim kurmayı önemsiyorsam. Ben seni kandırmak istemezken sen kendini neden kandırmak istiyorsun ki, bunu düşünüp sinirlenmişimdir. 

İnsanlar, karşı taraf bunu istemediğinde bile kendilerini kandırmaya eğilimliler sanırım. Beni sinirlendirense hep, kendi isteği bu diye karşıdaki kişinin de kendisini kandırmayı seçeceğine yönelik bir içsel kabul geliştirmeleridir. Oysa ben kendimi kandırmak istemiyorum, çünkü zaten bunu yapamam.

Gerçek, anda var olan ve görülen bir şey. Birini veya bir şeyi geçmişe veya geleceğe bakarak göremeyiz. İpucu ve uyarılar edinebiliriz evet, belki de büyük oranda, ancak gerçek bence şimdide görülebilen bir şey. Buna açık olursan.

Önceden bir kitabı veya filmi bitirdiğimde hemen sana anlatmak isterdim sevgili okur. Bu alışkanlığım sanırım, okul yıllarımda arkadaşlarımla yaptığım sohbetlere dayanıyor. Benim çevremde hep, konuşacak birilerim vardı. Olmadığında bile, başlangıçta olmadığında bile, zamanla kendiliğinden oluşurdu. Benim yapım böyle çünkü, anlatmak ve bir noktada bunu isteyen, anlatmamı ve anlatmayı isteyen kişilerle ve kişilerimle hep bir araya gelmişimdir. Genelde küçük gruplar, çünkü herkes anlatmayı istemez, ancak yine de gruplar. Keyifli, dolu sohbetler. Bunların bazılarının tadı hala damağımda. Hele de anlatabileceğim bir ortam bulamadığımda bir anda beliren vahalarım olan o anlar... 

Şimdilerdeyse, her zaman olmasa da, bazen beklemeyi seçiyorum. En azından bazı kitaplarda, dur şimdi yarın anlatırım diyorum. Böyle yapmadığımda zaten hep içimde bildiğim ama yazarken gözümden kaçan bazı noktalar oluyor. Böyle olunca da ''yaaa ben bunu nasıl atladım'' diyorum. :) Aslında yorum yazısı yazmayı beklettiğimde de gözümden bazı noktalar kaçabilir, insanlık hali, ancak işte ben buna dayanamıyorum. 

Sanırım anlatmaya duyduğum açlığın da, bir kere anlatmaya başladığımda cırcır böceğine dönüşmemin ve tillahı gelse çenemi kapatamamasının da sebebi bu. O an anlatmazsam, sonsuza kadar anlatamayacakmışım gibi bir his. Bu hissi özellikle de üniversitede hissederdim. Sana ve belki bazı insanlara tuhaf gelebilir ama bazen söyleyecek bir şeyim olduğunda (ki söyleyecek bir şeyim varsa süreç hep böyle işler) zihnimde paragraflar aniden belirir. Hız konusunda tek rakibim yapay zeka dermişim. :) Bu nedenle de, yani paragraflar aniden zihnime dolduğu için de, bir cümleye başladığımda o cümleyi başından sonuna bir anda karşı tarafa aynen benim düşündüğüm gibi aktarma arzusunda olurdum. Hatta hatırlıyorum da eski bloğumdaki bazı yazılarımda sana bu isteğimi biraz çıtlatmıştım. Hatta arkadaşlarım benimle bu konuda uğraşırlardı.

Onların beni görmeleri, beni görmeleri, hem hoşuma gider hem de beni gererdi. Sanırım ben de kaçıngan bağlanangillerdenmişim. :) İnsanlarla yakın olmak, benim doğal olarak yaptığım bir şey. Nezaket ve arkadaşlık. Herkese değil ama doğallıkla. Aynı zamanda saygı. Ben, hak etmediğini göstermemiş kişiler dışında herkese saygıyla yaklaşırım. Bu beni biraz (veya baya) soğuk gösteren bir şey sanırım. Oysa yaptığım tek şey karşımdaki kişiye saygı duymak. İnsanlar samimiyeti nezaket eksikliği ve hatta daha ileri boyutta saygısızlık ve densizlikle karıştırma eğiliminde. Oysa biriyle çok yakın değilsek o mesafeye saygı duyacak şekilde konuşmalı, hitap etmeli ve davranış göstermeliyiz. Karşıdaki kişiye alan tanımalıyız. Onunla samimi olduğumuzda bile bunu yapmalıyız. Onu görebilmek için onun alanına ve kendimizinkine de yer bırakmalıyız. Saygı budur, değil midir sence de?

Benim gerçekten kırılgan bir kabuğum vardı. İçinde olan şeyin açığa çıkması, bana alanımı kaybetmek gibi geliyormuş sanırım. Belki hala öyle geliyordur bilmiyorum. Ama eskisi gibi çocukça bir ısrardan gelen bir tutturmadan oluşmuyor bu durum, bunu biliyorum. Bu nedenle de, kendi alanımı hep diğer kişilerden uzak tutmuşum. Beni kimse gerçekten göremez, ama ben onları görmek ve hatta onların beni görmesini istiyorum. Gerçekten acemi bir cadı olmalıyım; çünkü isteklerim çelişkili.

Bu nedenle de hep, zaten insan doğası da etiketlemeye yatkın olduğundan (doğal seçilimle atti patti kaçatti olmayalım diye sanırım), hep etiketlerle görüldüm. Genelde güzel etiketler. Ama ruhsuz. Bir biblo gibi, oyuncak gibi. Cansız bir varlık gibi. 

Canlı varlıkların en önemli ayırıcı özellikleri nedir biliyor musun? Hadi dur düşün ve kendi yanıtını bul. Buldun mu? İşte benim yanıtım: Hissedebilmeleri ve isteklere sahip olmaları.

Zaten ''ruh'' dediğimiz oluşumun yapısı da bundan oluşmaz mı?

Peki ben ne istiyordum? Peki ben ne hissediyordum?

Hayatım boyunca bana sorulmayan iki cümle. Belki de sorulmasından korktuğum içindir.

Gariptir, hep en çok da bu iki cümlenin bana sorulmasını istediğim için uzun uzun ağlamışımdır. Cansız varlıklara sarılarak, gerçekten uzun bir süre ağladım. Sonra gözyaşlarım kişiliksizleştiler. Onların yeniden karakter kazanmaları için bir dönem değişik şeyler deneyimledim. Şimdi ağladığımda, gözyaşlarımı hissediyorum. Benim olduklarını hissediyorum. Bedenimden var olduklarını ve bu nedenle, kişiselleştiklerini hissediyorum.

Ağlamak kötü bir şey değil. Uzun bir süre ağlamış olmak üzücü bir şey. Yine de zamanla, bunlar da sevimli olmasa da masumluktan gelen tatlı bir yan barındıran anlar toplamına dönüşüyor. Büyüme yolculuğu da denemez bence ama; bir çeşit kabul süreci denebilir bence evet.

Dürüst bir yazı yazmak bana iyi geldi. Son kişisel yazılarım içime sinmemişti. Artık içime sinen kişisel yazılar yazmakta zorlanıyorum. Belki de artık eskisi kadar çok ''aramadığım'' için, sık sık yazmaya ihtiyaç duymuyor ve bu nedenle de sık yazdığımda yazılarım bana cansız varlıklarmış gibi ruhsuz geliyordur.

Sanırım artık, doğru anlaşılmak için çabalama çabam, anlamını yitirdi. Diğer bir ifadeyle, canlı bir varlık olduğumu kanıtlama çabam, tükendi. Çünkü belki de, canlı bir varlık olmak böyle bir şey. Hissetmek, anlamını yitirmek ve hissetmek gibi bir şey. Ya da bu sadece kırılıp başka bir şeye dönüşmek. Kırılmış olmadan önce olduğun şey değil, yeni bir şey olmayı kabul etmek. Çünkü zaten, hep canlıydım...


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar