Bloğumun kişiliğini seviyorum.

 

Bazen yazdığım yazılar bana çok saçma geliyor. Eskiden bloğum biraz daha okunan bir blogdu. O zaman bile bunu ''sorun'' etmem (ki şu anda yaptığım aslında bu değil) daha doğruydu. Ancak şimdi bir yazı yazdığımda hemen ardından onun devamı niteliğinde bir başka yazı yazıyorum. Evet, en azından beni, gaza getiren ve yazınca onları yazan bana bile ''vay be içimde bunlar mı varmış'' dedirten yazılar... İstediğim de tam olarak bu; blogda kişisel paylaşım yapma amacım tam olarak bu gibi görünüyor. Ancak, yine de içim rahat olmuyor.

Böyle olunca da bir döngü oluşuyor demeyeceğim. Bu döngü sadece beni ilgilendirir; hem sonuçta dünyayı kurtarmıyorum. :) Bunu da düşünüyorum. Hatta bu sabah bir yazı yazmak istedim. Yine dünyayı kurtarmayacak olsa da suya sabuna dokunacak, açıkça dokunacak, ben suya sabuna dokundum diyecek mecazsız toplumsal bir yazı. Kişisel öfkemden (ki haksızlık ve eşitsizlik durumlarında yazarken bu duygu benim yakıtımdır) olabildiğince arınmış, gördüğüm ''gerçek'' bir(kaç) sorunu ifade eden bir yazı. Yıldızlardan dünyaya inmiş bir yazı.

Bunu yapamam. Bloğumun kişiliği buna izin vermiyor. :) Ciddiyim şaka yapmıyorum. Son günlerde instagramda karşıma astroloji hesapları çıkınca etkisinde mi kaldım nedir, gittim bloğuma doğum haritası çıkarttım (internete dümdüz doğum haritası hesapla yazdım ve bloğumun açılış bilgilerini girdim :). Sonucu da yapay zekaya yorumlattım. Gerçekten de bloğumu ve benim bloğumdaki yazı tarzım ile yazma eğilimlerimi yorumladı. Kendi kişiliğim de biraz böyle tabi; örneğin ben sana dümdüz gestalt kuramını anlatmam da, gestalt kuramından ilham alarak uydurduğum kendi yazı yazma kuramımı anlatırım (şurada anlattım :). Bloğum da bana onay verir. Bloğumla ben bir ikili gibiyiz. Bu nedenle sanırım bloglarıma hep özel ilgi gösteriyorum. Ben yazdıkça bloğuma da (önceki de böyleydi, o da canlıydı ve bu nedenle yeri geldikçe onu anıyorum) yazılarım sayesinde ve yazılarım nefes alıp verdikçe can geliyor görebiliyorum. 

Her bloğun bence kendi kişiliği var. Hatta bence (her ne kadar blog yazarlarını şahsi olarak tanımasam da tahminimce) her blog zamanla, yani yazılar çoğaldıkça, kendine ait bir kişilik ediniyor. Bloğun dış görünüşü sözgelimi, bloğa ilk girdiğinde seni karşılayan tema. Belki alıntılar, fotoğraflar, resimler... Yazı renkleri ve puntosu. Yazı başlığı ve hatta en başta blog adı! Kullanılan resimler\ fotoğraflar veya direkt yazıların yazılması, herhangi bir resme\ fotoğrafa yer olmaması. Yazılan yazının içeriği, içeriğin sesi (anlatım biçimi, dili)... Hatta yorum bırakan kitle ve o kitlenin yorum bırakma tarzı... Bu liste uzar gider ve tüm bu özellikler aslında bahsettiğim kişiliği, bloğunuzun kişiliğini oluşturur. Senin bloğunun nasıl bir kişiliği var sevgili okur, bunu hiç düşündün mü?

Nasıl ki çocuklar anne babalarından özellikler alsalar bile onlardan ayrı kişilik ve fiziksel özelliklere sahip olurlar, bence bloglarımız da biz yazarlarından bu şekilde bir ayrışma gösteriyor. Tabi ki bir blog yazarından tamamen bağımsızlaşamaz, çünkü bloğu var eden, aslında bloğu var edecek parçaları (yazıları) var eden, yazarıdır ancak yine de tüm bu parçaların oluşturduğu bütün, yazardan farklı bir oluşuma bürünür. Benzer, belki çok benzer ancak yine de ayrı bir kişilik edinir. Blog zamanla yazarından bağımsızlaşır. Benim bloglarıma olan hep buydu, seninkini bil(e)mem. Benim bloglarım, evet ikisi de ve hatta üçüncü bir bloğum olsa muhtemelen o bile böyle olacaktır, bir noktada beni yönlendirmeye başladılar. Bloğuma göre, bloğumun sistemine, sesine, görünümüne göre; aslında tüm bunları şekillendiren, benim bloğuma karşı olan hislerime göre, yazılarımı yazmaya başladım. İki bloğum arasındaki dil anlatımım bile bambaşkadır. Benzer ama başka. Kardeşlerin birbirine benzediği kadar benziyor iki bloğum birbirine. :) İki bloğu da farklı zamanlarda ve benim farklı zamanlarımda yazmış olmam da tabi bu durumda etkili ancak bundan da daha etkili olan durum bahsettiğim üzere bloglarımın yazılarımla birlikte kendi kişiliklerini oluşturmaları diye düşünüyorum.

Toplumsal bir konuyu işlesem bile, suya sabuna alenen dokunsam bile :), bunu bloğumun çıkarabileceği ses çerçevesinde yapabilirim. Bunu aşmaya çalıştığımda yazım iğreti duruyor, çünkü içime sinmiyor. Ancak yayınladığım çoğu yazı (örneğin şu an yayında olan kişisel yazılar) hem benim sesimle, hem de bloğumun kişiliğiyle uyumlu olmasına ve onları sevmeme rağmen, neden onları silme veya taslak yapma dürtümle (küçük çaplı) bir gerilim yaşıyorum? Kimsenin umurunda değil, bunu biliyorum. Birinin umurunda olsa bile bu da benim umurumda olmaz, bunu da biliyorum. Öte yandan, neden bu kadar küçük bir durum hep bir şekilde aklımın bir köşesinde benim onu görmemi bekliyor ve beni rahatsız ediyor, ikilemde bırakıyor? Bunu düşünüyorum.

Kişisel yazılarımı kaldırırsam ve sadece bir nesne (film ve kitap yorumları) etrafında şekillenmiş yani sadece dışsal bir gerçeklik üzerine yayıldığım yazılarımı bırakırsam, o yazılarımı gerçekten detaylı ve sistemli bir dil ve içerikle oluşturduğumdan ve ayrıca bana açık açık dokunmayan yazılar olduğundan, sanırım bu blog daha... tam olarak değil ama nasıl desem, daha, ''havalı'' görünebilir. Bunu en azından çok fazla ve öncelikli olarak önemsediğimi sanmasam da, kişisel yazılarımı zırt pırt kaldırma nedenim bu biliyorum. Kendi yazı tarzımı seviyorum. Gerçek duygularımı yontarak (ki bu duygular olumlu da olsa olumsuz da olsa her şekilde duyguları yontmak, duyguların farkındalığına erişmek acı verici yanları olan bir eylemdir), oluşturduğum yazılarım beni daha insan gösteriyor. Daha çok ben. Hep ''kendim olmak istiyorum'', ''bir şeyleri içselleştirmekte zorlanıyorum'' dediğim noktayı aydınlatıyor ve tam olarak benim bir parçamı ama içselleştirdiğim bir parçamı yansıtıyorlar. Tek tek bir arada ve sonunda bir bütün olarak. Bu noktada da çelişkiye düşüyorum. Sana ''bir blog yazarı'' veya ''blog yazan bir kız'' olarak mı görünmek istiyorum; yoksa, ''blog yazan bir insan'' olarak, ''blog yazmayı seven İlkay'' olarak mı? Aslında çelişkimin iki ucu bu. 

Sosyal medyada insanlar belki haklı nedenlerle daha çok ilk durumu seçiyorlar. Daha uzak parçalarını ifade ediyorlar. EN kişisel içeriklerinde bile bu havayı hissedebilirsin. Oysa benim içimdeki bir yan, beni okumaya zaman ayıran sana benim insan yanımı göstermeyi seviyor. Belki de, en azından artık, bloğa dair en çok bunu seviyorum. Neptünlü Cadı'nın insan yanını, onu okuyan sana göstermeyi. Bazen sanki uzayda gibi (bazen?? :) bir dil kullansam bile (ki bunu açıkladım, bu durum bloğumun kişiliğinden ileri geliyor!); ben sana, bu bloğa kişilik veren İlkay'ın insan yanını göstermek istiyorum. Dümdüz insan yanını da değil, her yanda insan var hadi amaaa... İnsan olarak İlkay'ı. Çünkü bundan bir tane var. Bir etiket olan İlkay'dan bir sürü bulursun. İlkay şu şu özelliklere sahip olan İlkaylardan, dünyada milyonlarca olabilir (attım biraz ama olabilir! :). Ama o İlkaylardan insan yanını gösteren, savunmasız da değil hayır ama belki kendisi denebilir, İlkay olan İlkay, bu bloğu yazabilecek olan tek kişi olan İlkay; benim. 

Bazen bunun önemi bile yok diye düşünüyorum. Senin için yok, onun için yok, diğeri için de. Dünyayı kurtarmıyorum. Ama yine de, bu dünyanın içinde yazıları nefes alıp veren kendi kişiliğini edinmiş bir bloğum var, bu senin veya bir başkası için olmayacaksa bile benim için önemli olmalı değil mi? Hayattaki bize ait şeyler, kimse için olmasa bile (ki bundan asla tam olarak emin olamayız), bizim kendimiz için önemli olmalı... Değil mi?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar