Güneşli bir günü hissetmek.
Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.
En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.
(16.03.2024)
Bu yazımı yaklaşık iki yıl evvel yazmışım. O günü anımsıyorum. Gerçekten de güneşi bir başka hissetmiştim. Hayır aslında bence güneş daha farklı parlamıyordu ama ben onu daha keyifli hissetmiştim. Aynaya baktığımda gerçekten de cildimin çok daha sağlıklı göründüğünü, adeta güneşin onu parlattığını düşünmüş ve bu gazla daha sonra yazı yazmıştım. O gün, güneşi sevmeyi çok sevmiştim.
Bunun sebebi insanlardı. Uzun süredir görmediğim birilerini görmüştüm. Bunun bana iyi geleceğine dair özel bir düşüncem olmasa da, bu bana çok iyi gelmişti. Ne olmuştu tam hatırlamıyorum. Belki de sıradan şeyler. Yine de o gün iyi hissettiğimi çok net anımsıyorum. O sıradan anların bile bir başka parladığını, çok çok net anımsıyorum. Bu nedenle de normalde bu kadar... nasıl desem işte, bu kadar... Fazla, evet parlak, saf bir parlaklığı yontmadan yazdığım yazılarımı artık normalde bu kadar sevmesem de, bu yazımı çok sevdiğimi fark ettim.
Neden saf bir parlaklığı sevmiyorum... Çünkü, böyle yazılarda okurlar parlaklığı değil, beni bulmaya çalışabilirler. Ben parlaklığı yazan bir kızken, parlaklığı taşıdığımın düşünülmesinden mi korkuyorum? Evet belki de sanırım buna inanıyorum. Kimse direkt bunu düşünmeyecek olsa da, bu, hem yazıya haksızlık olur, hem de son yazılarımda da ifade ettiğim üzere tatlı bir kız olarak değil, tatlı şeyleri gören blog yazan bir kız olarak geçirdiğim bir dönem yaşadığımın görülmesini tercih ediyorum. Çünkü böylece, yazdığım yazı görülebilir. Parlak bir gün görülebilir, diye düşünüyorum belki de. Aynı şey tam tersi için de geçerli.
Sanırım ben yıllar içinde yazılarımı yazarken de kendi metodumu geliştirmişim: Yıldız metodu. Bu yönteme göre... aslında bu yöntem, sanırım Gestalt kuramına benziyor. :) Şöyle... Gestalt anlayışına göre insanlar olarak bir durumu tek tek görmeyiz, öncesinde bütün olarak görürüz. Örneğin şimdi sen bilgisayar ve telefon ekranından blog sayfama bakarken sitemi bir bütün olarak site başlığı, metin başlığı, metnin kendisi, yan taraftaki yazılar vb. şeklinde ilk olarak bütüncül bir bakışla algılıyorsun; daha sonra ise dikkatin tek tek detaylara yöneliyor. İnsan davranışlarını da bu anlayış bütüncül olarak ele almalıyız diyor. O kısmı çok bilemeyeceğim ama öğrenme psikolojisinde de gestalt yani algı yasaları bu konseptte çalışıyor: Şekil-zemin, yakınlık, basitlik, benzerlik, tamamlama, simetri, süreklilik, phi-fenomen (hareketsiz bir şeyin hareketli gibi algılanması) şeklinde yasaları bulunuyor. Aynı şekilde gestalt yasalarının bazı kuralları da var ama burada yıldız metodumu daha iyi açıklayabileceğim kadarını bilmemiz yeterli.
Yıldız metodumda, öhöm, yıldızları bulursun. Ben bunu önceden küçümsüyordum. Kendime, ''mecazların arkasına saklanıyorum,'' diyordum. Ancak bu, tam olarak yıldız metodumu işleten yöntemdi. Bir şeyi apaçık anlattığımızda, ona dikkat kesilmeyiz. Apaçık parlayan bir sürü yıldıza şöyle bir bakarız ama dikkat etmeyiz, algımızı vermeyiz. Onlara özel özel anlamlar tanımayız. Onların özel anlamlarını düşünmeyiz. Oysa mecazlar, içerisinde tek tek yıldızları barındırır; saklı yıldızları. Okur, o mecazlar içindeki yıldızları bazen alenen, bazense örtük olarak bulurken; aslında hem yazının bağlamını kavrar, hem de içine çekilerek yıldızları bulur. Bu yıldızlar yazıdan çıkar ve yazıya döner. Bu, bir yazının isteyebileceği (bence) en değerli şeydir.
Bu nedenle dış dünyadaki nesneler üzerinden kendi hislerimi mecazlaştırma yolu hem benim için bir çeşit (çoğunlukla) kaçıştı (o zamanlar ve bence öyleydi), hem de güzel bir yolmuş. Tek dikkat edilmesi gereken nokta, yazının içine sakladığınız yıldızların parlaklık oranı. Bu oran fazlaysa, yani yıldızlar fazla parlaksa, bu sefer yazı da sadece görünen yüzüyle anlaşılıyor. Bu da kıymetli olabilir; örneğin yukarıdaki yazım okuyana bu bağlamda direkt olarak kendi farkındalığını oluşturtabilir (güneşin gerçekten de güzel parladığını hissetmek gibi). Öte yandan bu oran azsa, yani yıldızların parlaklık oranı kısıksa, bu sefer de okuyanlar onları bulmaya yeltenmeyebilir. Yine aynı şekilde görünen anlam değerlendirilebilir. Oysa o yazının altında yıldızlar parlarken (art anlamlar), onların değil gece karanlığının ön plana çıktığının düşünülmesi (görünen anlam), yazının kendisine haksızlık olabilir. Yıldız metodu titizlikle uygulanması ve parlaklık oranına dikkat edilmesi gereken bir yazı düzenleme yöntemidir.
Dün kendimi çok iyi hissediyordum. Her şeyin yoluna gireceğine dair gece kurduğum cümlem, sabahın güneşine, kuş cıvıltılarına ve insanlarına ''ne güzel bir sabah'' dememi sağladı. Gerçekten çok hoştu. Dünyanın en sade kombini, en çok bendim. Böyle olduğunda hayatı çarpı bin beş yüz kat yaşanmaya değer buluyorum, ne tuhafım evet. Hep böyle şeyler beni etkiliyor. Hep böyle şeylere dikkat ediyorum. Annemle bile tatlı tatlı konuştum. O benimle tatlı tatlı konuştu. O zaman neden akşam olduğunda kendimi çok çok kötü hissettim, bunu düşündüm ve bir sürü cevap aklıma geldi. Yemek yerken, güzel akşam bulutlarını izlerken. Parlayan çift yıldızlarına bakarken, onlar beni dinlediler. Bulutlar ve yıldızlar, kulaklarımdan akan müzikle onlara iç sesimle gönderdiğim fısıltıları dinlediler. Bulutlar bir an durdu, çift yıldızlarım bir anlığına parladı (özellikle de bence Venüs olan ama hala emin değilim, ne yazık bunu bile ayırt edemiyorum!).
Benim içimde bir çeşit avare var. Bunu düşündüm. Ruhumun biraz (!) avare olduğunu. Gün içinde de en çok bir Türkolog kızın yaptığı işe özendiğim aklıma gelmişti. İsmi Iraz. Instagramda (linkini ekliyorum: irazgulbay ) arada paylaşımları önüme çıkınca (ki normalde de) takipte olduğum birisi. En son çeşitli köylere giderek insanlarla kelime kökenleri hakkında röportaj\ sohbet yapıyordu. Ben daha küçükken de, üniversitenin ilk yılında falan, en çok böyle farklı ülke ve şehirleri gezip insanları fotoğraflayan bir fotoğrafçıya hayrandım ama çok hayrandım. Kendisine veya işine değil, yaşamını yaşama şekline hayrandım. Ben şu an bile bir şeyler için çabalıyorsam, bunun için, daha doğrusu bundan güç alarak çabalıyorum. Hikayeler bulmak, benim bu hayatta en sevdiğim şey. Hatta bence hiçbir şeyi bu kadar çok sevemem. Öğretmenliğin bile bu yanını sevmiştim. Özgün beyinler ve hikayeler.
Hikayelerle dolu bir yeryüzü, yeryüzünde yıldızların parlayışını görmek gibi hissettiriyor. Her hikaye değil tabi. Kişinin karanlıktan (bütünden) parlatıp çıkardığı (parçalar) hikayeler. Belki de dünya böyle tamamlanıyor. Yıllar içinde bu özelliğimi yitirmeme, bunu bulma ve aslında kabul edebilme kapasitemin daralmasına biraz buruk bakıyorum sanırım. Bunu ben istemedim. Belki de, benim içimde parlamayan o kadar çok hikaye gördüm, duydum ve deneyimledim ki, bu durum benim yıldızımı da köreltti. Yıldızımın parladığı günlerin akşamında bile nedensiz bir hüzne kapılıyorum ve bunu sadece gün doğumuyla yok olacak yıldızlara ve bir rüzgarla dağılan bulutlara anlatıyorum, anlatmayı seçiyorum. Çünkü o anlatılar bile yok olmaya mahkum. Belki de iyi ki de öyle, öte yandan bunda benim için hüzünlü bir taraf var.
Belki de ''bulutlu bir günü hissetmek'' başlıklı bir yazı da yazmalıydım. Ancak artık bulutlu bir günde bile bulutlu bir günü değil, güneşli olmayan bir günü hissediyorum. Bunlar geçebilecek veya geçmeyebilecek şeyler, ben bununla ilgilenmiyorum; ben, içimdeki yıldızın parlamamasıyla ilgileniyorum. Ben o yıldıza düşmandım. Bir keresinde, yıllar evvel bir keresinde, bir meditasyon yapmıştım. Orada karanlık bir yerde duruyordum, yıldızları arıyordum. Tamam, yıldızımı. Tek bir yıldızı. Çok üzgün, telaşlı ve onu bulamadıkça korkmuştum. Sonra bir yıldızın parladığını görmüştüm. İçimde parlıyordu. Bu beni çok öfkelendirmişti. Öfkeden ağlamıştım. Şimdiyse beni üzüyor sanırım. O zaman bu kadar çok öfkelenmiş olmama üzülen bir yanım var. Çünkü o yıldızın ışığı, potansiyeli belki de, artık o kadar parlak hissettirmiyor. Beni üzen bu. Yetenek ve yapabilme\ başarabilme kapasitesi anlamında değil; canlı bir parlaklık anlamında...
Bu ışık, yıldızımız, hepimizin içinde var. Beni hayatta en çok bu heyecanlandırmış ve insanların yıldızlarına ve yıldızlara gözlerini yummaları sinir etmiştir. :) Tabi herkesin sinir olduğu bir şey var, önceden, belki de safken benimkisi buydu işte ne yapabilirim? Sanki bunu ben de yapmıyormuşum gibi, tabi neyse. Zaten sonra buna ben de ilgisizleştim. Kınadığını yaşamadan ölmezmişsin ahahah. *-* Bu yıldız, ateşle beslenir; çünkü evet, yıldızlar alev toplarıdır. Alev, isteği simgeler. Heyecanı, o bir şeye yönelme ve ilerleme arzusunu, içinden çıkan o saf kıvılcımı. Buna dair alan bulduğunuzda (kişi, olay, durum fark etmez) ateş beslenir ve yıldızınız parlar. Ancak uygun alan bulamayınca insan bulutların ardında kaybolan yıldızlı bir gök gibi karanlığında kalabilir. Kendi karanlığında. Bunlar değişebilir ancak bazen bulutlar uzun süre dağılmaz. Bulutların dağılması bizim elimizde olmaz. Bazı yoğun olmayan bulut katmanları arasından zar zor seçilen yıldızların ışık kırıntılarında devam etmeye çalışır ve yalpalarız.
Yıldızım parlamıyor değil, yeterince parlamıyor mu acaba onu da bilmiyorum. Aslında ne olduğu çok da fark etmez. Çünkü ben yıldızıma körleştim. Bunu yine bir sorun olarak yazmıyorum, durum tespiti olarak ifade ediyorum. Durumlar değişebilir bilsem de, hüzün hep orada mı kalacak onu bilmiyorum. Beni hüzünlendiren de bu.
![]() |
| Momo, Michael Ende. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder