![]() |
| Kardeşim ve Ben (Raina Telgemeier). |
Bu sakura serisini çok sevmiştim. Bir hışımla yazmış, başka bir hışımla da silmiştim. Ah... neden böyleyim? Hiç oturup düşünüp sonra karar vermiyorum. Bir blog yazısının geleceği için bile. Az evvel blog yazısı taslaklarımda bu serinin ''Büyük Anneanne'' bölümünün blog yazılarımı silme fırtınamdan -hem de iki kez!- sağ kurtulmuş olduğunu gördüm. Bu gerçekten ilginç bir durumdu. Her nedense o yazı bir şekilde saklanmış, öylece beklemiş beni. Sanki, ''bak ben buradayım, bu serin de burada,'' deyip el kol eder, belki göz kırpar -yok hayır daha nazik ama uzak bir selamlayıştı bu- gibi. Ben de, ''o zaman tamam, seni yayınlayalım güzel yazı,'' dedim. Ama o bir ikinci yazıydı. Neredeydi bu serinin başlangıcı, ilk yazısı, ilk kıvılcımı!? Neredeydi bu serinin doğuş yazısı? İşte burada. Sakura Fırtınası'nın ilk yaprağını kardeşime adamıştım.
.
.
.
Çocukluk anılarımı net hatırlarım. Ben unutsam, elbet bana ben büyürken birisi hatırlatmıştır. İlkay çocukken böyle yapardı, şöyle derdili cümleler, çocukluğumla aramdaki güvenilmez köprünün en sağlam taşlarını oluşturuyorlar gibi geliyor bana. Bu nedenle (özellikle de yaşlandıkça, şşş) anılarımı ben mi hatırlıyorum yoksa bana hatırlatıldığı kadarını mı aklıma getiriyorum, emin olamıyorum (ve asla da olamayacağım).
Küçükken kardeş istemez(mişim)dim. Bunu ben de hayal meyal hatırlıyorum ama -dedim ya- bu hatırlamalarım kulak misafiri olduğum konuşmalardan mı ileri geliyor yoksa ben mi bizzat hatırlıyorum emin değilim. Her neyse! Günün sonunda ikisi de aynı şeydir. Ben de, işte, çocukken kardeş istemez, hatta kendimi yerlere atarmışım. İnan bana hiç de öyle bir çocuk değildim. Bence iftira :). ''Kimse benim anneme anne, babama baba diyemez,'' diye millete ayar çekermişim. İlginçtir, ailem çığıran bir veledi dinlerlermiş de. Gerçekten de ''ben kardeş istiyorum!'' diye çığırmaya başlamadan evvel bir kardeşim olmadı.
Olay şöyle gelişti...
Anneannemlerin mahallesinden iki arkadaşımın peş peşe kardeşleri oldu. Ben
zaten bu ikisine çok kuruluyordum. Benden bir yaş büyüktüler ve aynı yaşta
oldukları için onları birbirine yaklaştıran ortak konuları vardı. Hele hele biz
büyüdükçe bu konuların sayısı daha da arttı (çünkü benden bir sınıf
üstteydiler). İşte şimdi de kardeşleri olmuştu! Benim de kardeşim olmalıydı.
Herkesin oluyorsa benim niye olmasındı! Hemen annemlere koşup bir kardeş
sipariş etmişim. Tabi bilmiyorum, kardeş öyle isteyince hemen eline gelecek bir
şey sanıyorum. Bir de üstüne büyük haliyle geleceğini... (hadi yine bebek olsun
ama ciyak ciyak ağlayan bir bebek olması... bu konuya da geleceğim).
Yine de bence çok
beklememişim. Artık kaç zaman geçti bilinmez... Bir kız kardeşim olacağını
öğrendim! Acaba ne hissetmiştim? Bak benim hafızam güçlüdür aslında. Yukarıda
bir girizgah yaptım ettim ama kendi hafızam da noktaları iyi hatırlar. Sadece,
boşlukları nerelerden doldurduğumu hatırlamıyorum. Kız kardeşim olacağı zaman
verdiğim tepki neydi, ne hissetmiştim onu da hiç hatırlamıyorum doğrusu ama bir
kız kardeşim olacağını annem dahil kimse öğrenmeden evvel bunu benim
öğrendiğimi hatırlıyorum. Nasıl mı? Rüyamda :))).
Bu, benim hatırladığım
eeeen eski rüyam. O da bölük pörçük. Biliyor musun rüyamı da sanki bir çocuğun
pastel boyayla çizdiği bir resmin görüntüsü gibi hatırlıyorum. Rüyamda küçük
bir kız çocuğu vardı. Bu çocuk sarışınımsıydı. Ben esmerken kardeşimi
sarışınımsı görmüş olmam da... Bahçeli bir evde hayvanlarlaydı falan. Galiba
onu Pamuk Prensesvari (biliyorum o sarışınımsı değil) bir şekilde hayal etmişim
ahahahaha. Neyse böyle bir rüya görmüştüm ama rüyamı birilerine anlatmış
mıydım, beni ciddiye almışlar mıydı; yoksa kız bebek isteyen büyüklerimden onay
toplamış mıydım emin değilim.
Kardeşim uzun
yolculuğundan aramıza katılmadan evvelki zamana (yani annemin hamileliğine)
dair hatırladığım bir diğer şey de -ki zaten başka da yok- kardeşime isim
seçtiğimiz zamandı. O zamanlar popüler olan dizilerden, isimler sözlüğünden ve
yine -sıkı dur!- bir rüyadan ilham alınmış üç beş isim gündemimizdeydi.
Anlaşılan, kardeşim gelmeden evvel bize bir çeşit telepatik mesajlar yollamış
(tabii ki şaka yapıyorum). Annem rüyasında kardeşime İ. ismini vereceğini
görmüş. (Evet o da İ.'li bir şey). Bu ismi bize açıkladığında ne düşündüğümden
emin değilim ama benim favori ismim başkaydı. Yine de bana göre hava hoştu. Laf
aramızda, o zamanki yani küçük Ben, kardeşimin isminin anlamını çok
sevmişti.
Gel zaman git zaman
annem ve babam beni teyzemgile emanet edip ortadan kayboldular. Geri
döndüklerinde yanlarında biri daha vardı: Ciyak ciyak... (kardeşim okur falan,
şaka şaka) Su perisi kardeşim. Onun doğumundan sonrasına dair aslında belli
belirsiz bir anım daha var ama bu o kadar sisli bir anı ki, gerçekliğinden şu
an şüphe ediyorum. Sanırım annemler geri dönmeden evvel ben kardeşimi ziyarete
gitmiştim. Tabi ki babam ve halamla birlikte. Anneme bir çiçek almak hakkındaki
konuşmamız aklımda. Böyle bir şeyler. Ama sonrası yok. Kardeşimi ilk gördüğümde
içime dolan his, yok. Eve döndüğümüzde zihnime dolan sorular, var.
Mesela: Kardeşim de
çikolata sever mi? Ona da alabilir miyim? İki tane alsam olmaz mı? Hem İ. de
sever bence... (o sırada İ. ağlamakla meşguldü).
İ. uzun bir dönem
sadece ağladı. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı hatırlıyorum. Ben,
birlikte oynayabileceğim bir arkadaşım olacağını düşünüp ''kardeşim nerrdeee!''
diye milleti darlıyordum oysa... Kardeşimle oyun oynayabileceğimiz kadar
büyümesini beklerken, ben de büyümüştüm... :( Sonra da ona sinir oluyordum
galiba. Eşyalarımız ortak olduğu için, meraklı olduğu için, bilgisayarda
oynarken araya girdiği için... Aslında İ. çok uslu bir çocuktu. Düşünüyorum
da... Ben çocukken hep çok daha şımarıktım. (Laf aramızda hala biraz öyle
olduğumu düşünüyorum...)
İ.'nin çikolata
yiyemeyeceği gerçeği (henüz bir haftalık falandı muhtemelen) beni üzmüştü. Bu,
bir çocuk için gerçekten üzücü diye düşünmüştüm. Çikolata yiyememek!
İ. gerçekten prenses
gibi bir çocuktu. Tipi bile ahhahahah. Ben biraz daha serseri bir kızdım. Ama
duuurrr... İ. çok bebekken erkek çocuğuna benzetilirdi ahahahhah. Ama tatlı
diye diyorum ya. Hatta annem artık bu durumdan sıkılmıştı da, İ.'nin kız
olduğunu vurgulayan şeyler ve renkler giydirirdi. Bir anı aklıma geldi bak
şimdi. Ben, annem ve bebek arabasındaki elbise giymiş İ. yolda giderken iki
genç İ.'yi sevmişti. İçlerinden biri ''kız mı erkek mi'' diye sorunca annem de
''ama yok artık''vari bir tepki vermişti ahahhahaha. Neyse. Ne diyordum... ben
daha... daha... hah, marjinal bir tiptim. Yani çocukken.
Yani işte davranış
olarak da değil de (tamam İ.'ye göre davranış olarak da)... İşte genel hava
diyelim. Örneğin benim hiç düğünlerde giydiğim gelinliğim veya prenses elbisem
olmamıştı. Kot ceket ve kovboy çizmem, ekose eteğim,
cırt renkte badilerim... Çocukluk fotoğraflarımda böyleyim. Bir de şımarık şımarık
pozlar verirdim. Prenses gibi değil de... Şımarık dediysem de... İşte, tatlı
anlamında. O zamanlar tabi dijital kameralar yoktu. Fotoğrafın nasıl çıkacağını
bilemediğinden öylece şansa çekiverirdin. Benim fotoğraflarım bu yüzden daha
çok anı yansıtıyor. Bazısında yan tarafa seslenirken, bazısında bir şeylerle
uğraşırken... İ. küçükken yine bu kadar gelişmiş değildi kameralar falan filan
ama yine de dijital fotoğraf makineleri çıkmıştı ve fotoğrafta nasıl çıktığını
(örneğin gözün kapalı mı ahahah) görebiliyordun.
İ. ile olan en eski
fotoğrafımızda ben 6 yaşında falanım. Bücürüm yani. Kucağımda benim yarım kadar
bir bebek (abarttım). Ama o yaşlarda küçüktüm takdir edersin ki ve bir bebek
bile bir çocuk olan küçük Ben'in kucağına büyük gelmişti.
Oyuncak bebeklerimle
oynamayı çok severdim. Oyuncaklarıma hep özen göstermişimdir, sanki canlılarmış
gibi. Bahsettiğim bebekler de Barbie falan değil (genelde) daha büyük bebekler.
Düşünüyorum da, benim oyuncaklarım bile bir tuhaftı hahshah. Yani bebeklerim.
Çok güzel değillerdi ama bu nedenle çoook güzellerdi. Biri Ö. teyzemin
çocukluğundan kalmaydı; mavi bir elbisesi vardı ve adı -tabi ki- Maviş'ti (ama
bu adla birlikte bana gelmişti, ona ben isim vermedim). Bir bebeğimi A. halam
yapmıştı sanırım veya o da onun çocukluğundandı ve pembe saçları vardı. Ama
böyle fosforlu falan pembe gibi pembe saçlar. Tabi ki, adı da: Pembe'ydi
ahahhaah. Ama ona da bu ismi ben vermemiş olabilirim. Böyle böyle bebeklerim
vardı işte. Çok güzel değillerdi ama çok güzellerdi ve benim arkadaşımdılar.
(Sonra kardeşim onları... Onlarla kardeşim daha dolu dolu oynadı sanırım
bilmiyorum ama benden daha özenli olmadığı kesindi).
İ. ile olan
fotoğrafımızı anlatıyordum. İ. oyuncak bebek gibiydi, bu nedenle aklıma
oyuncaklarım geldi. Küçük Ben de İ.'yi oyuncak bebek falan gibi görmüş müydü
acaba? Hiç sanmıyorum. Çünkü oyuncaklar ağlamıyordu ama İ. ağlıyordu! O
fotoğrafta da arkadaki kanepeye yaslanmışım. Elimdeki kardeşimi tutmaya
çalışırken halterci gibi yüz kaslarım gerilmiş. Ama iyi ki o fotoğraf var.
Bazen bazı fotoğraflarım ve yazılarım için iyi ki var diyorum. Zaten benim
çocukluk fotoğraflarım çok komik (ve bu nedenle güzel).
Annem evi temizleyeceği
zaman İ.'yi uyuturdu ama uyanmasın diye de ona ben bakardım. İşte ana kucağını
sallayayım, onu eee eee'leyim diye falan. Ama bunu tabi ki beleşe yapmazdım.
Annemle ''şu kadar cd izlememe izin verirsen, ben de İ.'ye o kadar bakarım''
diye pazarlığa girermişim (ki bunu ben de hatırlıyorum). Çizgi film cd'lerimi
çok severdim. Ciddiyim, tv'de çıkan çizgi filmlerden daha çok severdim cd'den
izlediklerimi. Böyle, masalların uyarlamalarına dair cd'lerim vardı onu
hatırlıyorum. Sonra Red Kit vardı ki en sevdiklerimde baş sıradaydı. Ama en en
en favorim (ki bunu daha evvel anlatmıştım) Karlar Kraliçesi idi. İ.'yi
pışpışlama bahanesiyle onları art arda izlerdim. Zaman içinde hem dvd'imiz hem
cd'ler bozuldu ne yazık ki. Ama çocukluğumu anımsadığımda beni en çok
gülümseten şeylerin başında o cd'ler gelir.
İ. ile birbirimize hiç
benzemeyiz. Hem de çok benzeriz. Hem aynı şeyi düşünür ve yaparız, hem de bunu
farklı şekilde -kendi dilimizle- yaparız. İkimiz de inatçıyız sözgelimi. Ama
İ.'nin inadı ile benim inadımın kendini gösterme şekli birbirinden çok
farklıdır. İ. ile bu yaz küsmüştük. O beni, ben de onu kırmıştım. Sonra ne o
yanaştı, ne ben. İ. evden gidene kadar evde soğuk savaş vardı. :) İ. evden
gidince hem rahatlamış, hem buruk hissetmiştim. Laf aramızda... yine biraz
kırılmıştım ama bu kırgınlığın İ. ile bir ilgisi yoktu. Hala bu kırgınlık
geçmedi. Hani İ. ile ilgisi olmayan kırgınlık. Sanırım hiçbir zaman da
geçmeyecek. Bu nedenle biri bana minicik soru sorunca alakasız yerden çıkıyor.
Sakura yerine dolu yağdırıyorum.
İ. ile barıştık. Çok
salak olduğumu fark ettim. Hazır İ. de eve kısacık dönmüşken gittim sarıldım. O
da sarıldı. Bu kadar.
Sarılmak istediğin biri
varsa git sarıl sevgili okur. Zaman kıymetlidir. Her şey geri gelebilir ama
salaklıklarımız bizden en çok zamanımızı alır.
Ben de sana işte şimdi
sarıldım sevgili okur. Bazen birine sarılmaya ihtiyaç duyarım. Sen de
duyuyorsan, işte sana sarıldım.
Aslında bu kasım ayı
benim için iyi geçti. Bir ölçüde? Alerjim geçti. Zaten çok mutsuzum diye
oluyordu. Ama insan, mutsuzluğunu nasıl geçirebilirdi? Mutsuzluğum geçmedikçe
alerjim olmadık yerde pırtlayacaktı... Ve ben ilaç falan içmek istemiyordum.
Bir sabah uyandım ve hönkürerek ağladım. Tüm hayal kırıklıklarım tek bir
noktada buluştu. Sonra odamı süpürge tutarken herkesle, kalbimle,
gözyaşlarımla, belirsizliklerle ve durmadan ucu çıkan süpürgeyle kavga edip
durdum. Sonra hocama yl'yi bıraktığımı söyledim. Sonra çok istediğim bir şeye
başladım (ki bu bana iyi geldi). Sonra, kendime aşık olmaya başladığımı fark
ettim.
Sana Kasım başlıklı
yazımda bundan bahsetmiştim. Kendini sev, ''önerisi'' özellikle de sosyal
medyanın yaygın kullanımıyla herkese reçetesiz verilir oldu. Önceden, ''seveyim
seveyim de, gözünü seveyim bana bir de onu nasıl yapacağımı söyle,'' diye
düşünürdüm. Sonra -ki uzun da bir süre- ''kendimi böyle sevebilirim!'' ile
''kendimi neden sevemiyorum!'' ikiliği arasında ayran oldum. Sonra, bunun ne
kadar aptal (üzgünüm) bir söylem olduğunu fark ettim. Çünkü insan, zaten
kendini sever. Bir bebek bile bir şeyleri sevme yetisiyle doğar, değil mi?
Bebekler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar varmış. Yani ''insan iyi midir,
kötü müdür'' olayı özelinde genelde. Tabi sevgi daha farklı bir şey ancak,
sevgi beraberinde ve belki de öncesinde, bir şeylere sıcaklık duymayı
gerektirir ve insan -bana kalırsa (ki zaten bu bilimsel bir yazı değil, dandirik
bir yazı)- bu doğal sıcaklıkla doğar. İnsan, sevgiyi bilerek doğar. Hayatı
severek doğar. İçgüdüleriyle doğar. Zamanla, isimleri öğrendikçe, diğerlerini
de sever. Diğer insanları, canlıları, eşyaları, düşünceleri... Diğerlerinin
diğerleri olduğunu, kendi benliğinden ayrı bir varlıkları olduğunu ayırt eden
bebek, içinden gelen sıcaklığı (sevgiyi) diğerlerine yöneltir.
İnsan sevmeyi bilerek
doğuyorsa, o zaman, neden kendini sevemediğini düşünür? Çünkü öyle düşündüğüne
inandırılır. Diğerleri dediğimiz, benliğimizle yer değiştirince, biz kendimiz
için ''diğeri'' oluruz ve belki de bu nedenle, sevgimizi bir kez daha (ve aslında
illüzyonik olarak) kendimize yöneltmemiz gerektiğini düşünürüz. Bu sadece bir
''yanılsama''dır dediğim gibi, gerçeği yansıtmaz. Öte yandan, neye inanırsan,
gerçek odur. Senin gerçeğin odur. Ancak sevgi, en temel bileşen (benim
varsayımımda) zaten içindedir. İçinde olan bir şeyi dışarıda aramak ise,
yaşlıca bir harekettir. Çünkü hiçbir çocuk, bu yanılgıya düşecek kadar sıkıcı
olmaz. Bu nedenle de büyürken, kendimizi ''diğeri'' yapıp kendimizden uzağa
koyarken, kendimizi sevmenin yollarını ararız.
Bu nedenle ben, zaten
içimde olan sevgiyi gören ben, kendime yanlış soruyu sorduğumu fark ettim.
Sevgi bende, kaynakta, kaynak bensem ve benden çıkıp bana dönecek bir sevginin
peşindeysem, o zaman... soru şu olmalı! Benden çıkıp bana dönen sevginin ilerleyeceği
yol, yani kendi sevgimi kendime gösterme biçimim, sevgi dilim, ne olmalı? Bu
noktada imdadıma ''aşk'' imgesi yetişti. Aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Bu
dünyanın dillerinde yaratılan. Sevgili Bezelyecik başlıklı öykümsü serimde bunu
keşfetmiştim. Aşk, soyut bir şey gibi pazarlanır. Hayır. Aşk, görebileceğin en
somut şeydir. Sadece, herkesin dili algılayış biçimi, kullanış biçimi, yani
''aşk'ı farklıdır.
Kendime aşık olmaya
karar verdikten sonra ilk önce görüntümden etkilendim. Vay be... ben de fena
değilim, gibi (ki bu bana arada gelir - aşkın ilk kıvılcımı). Sonra kendim için
iyi olduğunu düşündüğüm kararlar aldım ve adım attım (aşkın derinleşmesi).
Çünkü sevdiğin birine ''somut'' olarak ilgini göstermek aşkın ifadesidir. Sonra
kendimle kavga ettim (aşkın dipsiz kuyusu). Evet evet, aşkta bu da vardır ya
hani, kendimle kavga ettim ve kendime zayıflıklarımı göstermekten bu sefer
çekinmedim. Yetersiz noktalarımı, acabalarımı... Çekindiklerimi. Sonra da
gittim İ.'ye sarıldım işte. ''İ...'' dedim, ''ben çok aptalım.'' İ. de
duygulanmaya yer arıyormuş, beraberce duygulandık. Evin havası değişti vallahi.
(İ. ile evde köşe kapmaca oynuyorduk, ilahi biz).
Bu yazı nereye
bağlanacak... Bilmem. Sakura fırtınası bir rüzgarla başlar. Ve çiçekler uçar,
uçar.
(21.11.25)
![]() |
| Kardeşim ve Ben (Raina Telgemeier). |


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder