Bunun için kendimi çok tuttum; ancak yeniden bir defter yazmaya başladım. Aslında elimde kalan eski yarım defterlerimden birine yeni bir başlangıç yapıyordum. Bu duruma, yeni bir başlangıç yaptığımı bilmeden, buna niyetlenmeden, çünkü böyle ''yeni başlangıçların'' ne kadar parlayıp sönen yapıda olabileceğini bilerek yaklaşıyordum. Niyetim birkaç sayfa not düşmek ve bırakmaktı. Neden bilmiyorum, yazmanın böyle bir yanı var bilirsin; orada dursun istersin. Sen bile bir daha, en azından uzun veya zamansız hissettiren bir süre boyunca, o yazdıklarına dönüp bakmayacak olsan bile, orada dursun istersin.
Bu, belki de bir çeşit kendimize teminatımızdır: Bu, burada. Bu. Ben, benim, benden bir şey; işte burada. Bunun gibi.
Son yazdığım yazıda yine daldan dala atlamışım ve kocaman bir spiral çizmişim. O spiral beni asıl ulaşmak istediğim ve sen dahil herkese itiraf etmekten çekindiğim ''bu, burada dursun'' noktama götürdü. Ben en azından blog yazarken bunu yapıyorum. Bilerek yaptığımı söylemesem de, bilinçaltımızdan gelen itkiyle yaptıklarımıza ne kadar ''bilinçsiz'' diyebiliriz, bence bu da şüpheli (bu burada dursun, bir ara konuşuruz). Yazıyorum ve yazdıklarımın görünen yüzü beni asıl bilmek istediğim noktaya ulaştırıyor.
Gelişmek... Bu yılın kelimesi için ''irade'' kavramını seçmiş birinin yılın son düzlüğünde ulaşabildiği güzel bir kavram gelişmek.
İnsan bilinçaltındaki düğümlerini -önceki yazımda da bahsettiğim hırslarını ve onun ikiz kardeşi korkularını- değerli hissetme pratiklerindeki maddelerden çıkardığında, rahatlıyor. Hatta bence öz sevgi kavramının da bununla çok ilgisi var. En azından ben böyle seziyorum. Sevgi, bir noktada izin vermektir neticede. İnsan, kendi kabullerinin göz devirticiliğiyle göz göze geldiğinde inadını kıramama nedenleriyle yüzleşmeli. Sanırım benim son yaptığım tam olarak buydu. İnadımla yüzleştim. Herkese ve her şeye bakıp kollarımı kavuşturmuşken iç sesim bana, ''yine mi kaçacaksın,'' dedi.
Yine mi kaçacaksın İlkay? Kaç o zaman. Seni kimse durdurmaz. Bir sonraki durağı beklersin, daha güvenli bir sığınağı. Sığınak. Kendini kandır bakalım. Kaçan biri hiçbir yere sığamaz.
Tabi ki insan kendi üstüne gitmemeli. Ancak her şeyin bir zamanı var, kastettiğim bu. O zaman geldiğinde ayak diretmeye devam etmenin alemi yok. Hala kendini önceliklendirmen gerektiğini ve kendini önceliklendirmenin sosyal medya tayfasının ve -afedersiniz- bazı sosyal medya psikologlarının anlattığı gibi basmakalıp kişisel zaman ayırma aktivitelerinin ötesinde olduğunu düşünüyorum (biliyorum). Kendini önceliklendirmek içerisinde korkularını sahiplenmeyi de barındırıyor. Halı altına süpürülen her toz orada birikir ve katman oluşturur. Yıllar da geçse orada kalır. Senin temizlemen lazım.
Aslında bu, asıl yazmak istediğim çünkü asıl inandığım durum değil. ''Lazım'' saçma bir kelime. En azından bu konular için çok saçma bir kelime. Ne lazım, ne ölçüde? Ben göz kararı atacağım her şeyi. İnsan, taşa yazılmış bir varlık değil. Hep dudak büzüyorum biliyorsun, ''sen buusuuunnn'' olayı değil insan. İnsan, bir canlıdır.
Yeni defterime sadece bir paragraf yazdım. Neden bilmiyorum, devamını yazmadan bunu burada da paylaşmak istedim: BENİM YENİ BİR DEFTERİM VAR. Heyecanlandığım ve sevdiğim her şeyi ''taşa'' yazabilirim. Bak, ben buradaydım gibi. Yazılarımla olan zorum da aslında burada başlıyor. Ben dün oradaydım, bugün burada. Ben hareket ediyorum ancak bir yazı bunu tam olarak yansıtamaz.
Bir defter yazmak, kendine ait sadece kendine bir defter yazmak. Bu, kendine ait bir odanın olması gibi. Kendine alan açmak. Orada sadece sen varsın. İstediğin gibi yayıl, kimse bir şey demez. Toparlanmak ve nezaket kurallarını uygulamak zorunda da değilsin. İstediğini yap. Yaz çiz, karala. Kopar, yırt, at, yak. Ya da bırak. Zamansızlığın uzunluğu kadar bir süre boyunca okumadan bırak. O, senin olduğun bir noktaydı. Bunu biliyorsun, çünkü kendine yazdın.
Kendime yazmak bir noktadan sonra bana kendimi yalnız hissettirmeye başlamıştı. Çünkü bu, yalnızlığımın evraklarıydı. Bir çeşit resmi belge. Bak, bugün de kendime not bırakmışım. O notlar çoğaldıkça, geçmişim benim en yakın sırdaşım oldu. Belki de yalnızlık burada başlamıştır kim bilir... Bundan olacak ben hep en çok anda yaşadıklarımı yazdığım eeennnn eski çocukluk (ergenlik) günlüklerimi severdim. Tasasızca yazdığım o günleri. Onların sakıncası ise şuydu: Anımsamak, asla unutamamak. O defterleri yok edince, unuttum.
İster inan, ister inanma; gerçekten de defterlerimi yok edince unuttum. Ne tuhaf... Yoksa değil mi? Sanki beynim bu anı beklemiş gibi unutmam... Belki de o anılarımla -yıllara yayılan notlarımla- olan duygusal köprümün son damarını da böylece kesmiş oldum. Muhtemelen böyle. İnsan, duygu akıttığı bir şeyi kolayca unutamaz.
Günün en sevdiğim iki anı var. İlki günün akşama döndüğü anda gökyüzündeki yıldızların tek tek belirdiği o kızıl an. İkincisi ise, gecenin sabaha döndüğü anda tek tek kaybolan yıldızları izlediğim mavi zaman. İşte, ilkini izlerken... ağladım. Ben en rahat yıldızların karşısında ağlarım. Başta konuşmadan ağladım. İçimden tek kelime etmeden. Kırgındım ama kırgınım diye değildi bu suskunluğum. Sadece... kelimem yoktu. Benim, kelimelerim yoktu. Kızmadım ama tüm üzüntülerimin hissizliğiyle ağladım: Kabulleniş. Sonra çatı tarafına bir şey kondu. Gürültülü bir çırpınış. Muhtemelen bir kuştu, tam göremedim. Görüş alanımın dışındaki bu pat pat sesler, beni gerdi. O an, çok hızlıca konuştum. Bir yıldıza bağlandım. Tüm o gece bulutlarının arasındaki en uzak noktadaki yıldıza bağlandım ve onunla beni duyması çok önemliymişçesine konuştum.
-Dilerim beni duymuştur.-
Hayatımda bana bu yaşıma kadar etki etmiş kadınlar ara sıra aklıma gelir. Annem, teyzelerim, özellikle de küçük teyzem, bazı komşu ablalar, ilkokul öğretmenim, lisedeki ilk İngilizce öğretmenim, seçtiğim kız kardeşim, biyolojik kız kardeşim, yüksek lisans tez danışmanım... belki de daha başkaları da. Bu artık bir noktadan sonra onların bana davranışları, anılarım veya bende kalan izlerden öteye geçen bir durum oldu. Onlarda gördüğüm parçaların içimdeki yerlerini keşfetmeye başladım. Onlarla paylaştığım, onlardan sakındığım ve onların bana hediye ettiği -olumlu olumsuz- parçalar. Hepsi kıymetli kadınlardı benim için.
Kadın enerjisi benim hayatımı çok etkiledi bunu görüyorum. Bazen sadece bir dokunuş, ancak benim kendime dokunma yolculuğumda kıymetli bir adım. Muhtemelen hiçbiri bunun farkında bile olmadı. Olsalar bile, bunu benim algıladığım biçimde bir değere oturtmamışlardır. Anlıyorum. Çoğu insan benim gibi cins değil ahahhahah, hayır böyle değil biliyorsun. Sadece, küçük bir kız çocuğu olduğum günlerden bugüne değin değişen İlkayları onlarda da görebiliyorum. Kastettiğim ve anlaşılmadığını bildiğim şey bu.
Yeni defterimi tam olarak ''günlük'' şeklinde kullanmayacağım. Orası benim alanım, belki kenara köşeye minderler koyarım. Sonra da, yayılırım, tepinirim, zıplarım, bağdaş kurarım... Ne istersem yaparım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder