Psike bir kralın üç kızından en küçüğü ve en güzelidir. O kadar güzeldir ki bu genç kız, onun güzelliği dillere destan olmuştur. Dilden dile dolaşan prensesin güzelliği diğer ülkelere dek yayılır. Öyle ki başka ülkelerdeki insanlar bile Psike'yi görmek için uzun yolculuklara çıkmayı göze alırlarmış. İnsanlar artık aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'in (Venüs'ün) tapınaklarını ziyaret etmek yerine, Psike'nin güzelliğini görmek için saraya gider olmuşlar.
Psike herkesin hayranlığını kazanan güzelliğine rağmen kimseye pas vermeyen bir kızmış. İnsanların ilgisini mi severmiş, kendi ilgisini akıtacak birisini mi bulamazmış bilinmez... prenses tüm bu dillere dolanan güzelliğine rağmen yalnızmış. Prensesin onun kadar güzel ve talipli olmayan ablaları evlenmişken, o, aşıklarıyla ilgilenmezmiş bile. Prensesin bu gururlu tavrı insanların ona olan ilgisini azaltmak şöyle dursun, prensesin daha da çok arzulanmasına neden olurmuş. Tahmin edersiniz ki bu durum Afrodit'in hiç de hoşuna gitmemiş. Ne cüretle bir ölümlü kendisinin tahtını gölgelemeye kalkarmış! Tanrıça, bu ölümlü genç kıza bir ders vermeye karar vermiş.
Tanrıça yanına oğlu aşk tanrısı Eros'u (Cupid) çağırmış ve ona Psike isimli bu ölümlü kızı yeryüzünün en çirkin adamına aşık etme görevini vermiş. Tanrıçasından emrini alan genç tanrı, altın oklarını omzuna atarak yeryüzüne inmiş. Bu okların bir ucu sivri ve aşka bulanmışken, diğer ucu küt ve değdiği kişide nefret hissi uyandıran güçteymiş. Eros gençliğinin verdiği zıpırlıkla yeryüzünün insanlarını aşk oyununa çekmeye bayılan bir ölümsüzmüş. Bu nedenle de annesi Afrodit'in görevini başı üstüne kabul ederek kendini yeryüzünün kalabalığına atmış. Neredeymiş şu ölümlü prenses... onu buldu mu dünyanın en çirkin adamının peşinden koşması için aşk okunu prensesin tam kalbine nişan alacakmış. Ancak o da ne... genç tanrı bu güzel prensesi gördüğü anda ona ilk görüşte aşık olmuş. Sonra da, hadi hadi artık tahmin edersiniz ki, genç prensesi dağın başındaki bir saraya kaçırmış...
Bu saray, içinde her şeyi olan görkemli ve sihirli bir saraymış. Sarayın çevresi ıssız ve ormandan ibaretmiş. Prenses, aşk tanrısıyla sarayda kalmayı kabul etmiş. Ancak onun ne bir ölümsüz olduğundan haberdarmış, ne de yakışıklı tanrı Eros olduğundan. Eros prensese aşkını sunmuş ama ondan karşılığında bir şey istemiş: ''Görmeden sev beni...'' Eros yalnızca geceleri sevgilisiyle buluşur ve ona mum ışığını dahi yakmayı yasaklarmış. Kimliğini güzel prensese hiç açık etmeden prensesle güzel zaman geçirir ve gün doğmadan saraydan ayrılırmış. Prenses, kimseye kalbini açmayan ve bu nedenle tanrıçanın öfkesini üzerine çeken şu ketum prenses, Eros'un dediğini yapmış. Gözlerini yummuş, karanlığı kabul etmiş ve sevgilisiyle sadece onu göremediği zamanlarda buluşmuşlar.
Gel zaman git zaman güzel prensesin ablaları kardeşlerini bulmuşlar. Bu ablalar küçük kardeşlerini hep içten içe kıskanan sinsi insanlarmış. Prensesin bu kocaman sarayda ona çok aşık bir adamla yaşadığını öğrendiklerinde de kardeşlerini çok kıskanmışlar ve prensesin aklına türlü çeşitli şüpheler sokmuşlar. Belki de çok çirkindir, demiş ablalardan birisi, bu nedenle de kendini sana göstermiyordur. Hatta belki de, demiş dehşetle bir diğeri, bir canavardır da seni kandırıyordur!
Tüm bu korku dolu tahminler prensesin kalbine sinmiş. Artık sevgilisini görmeden içi asla rahat edemezmiş. Kalbini yiyip kemiren şüpheden kurtulmasının tek yolu, karanlıkta beliren aşkını gözleriyle görmekmiş. Bir gece yine karanlık iyice çöktükten sonra Eros prensesinin yanına gelmiş. Birlikte zaman geçirmişler. Genç tanrı artık prensese güveniyormuş, onun kendisine verdiği sözü tutacağına kalbinde şüphe taşımadan inanmış. Eros, prensesin yanında uykuya dalmışken, prenses ablalarından aldığı gaz lambasının ışığını sevgilisinin yakışıklı yüzünde gezdirmiş. Karşısında bir canavar görmeyi beklerken, yeryüzünün en soluk kesici erkeğini gördüğü anda nefesini tutmuş. Sevgilisini daha yakından her detayıyla görmek istemiş. Onu incelemiş incelemiş... Prenses yaşadığı şokun alıklığıyla, pardon heyecanıyla, elindeki lambanın kızgın yağını genç tanrının omzuna damlatmış. Bunun üzerine aniden uykusundan uyanan Eros, aşkına tek bir kelime etmeden oklarını da yanına alarak oradan uçup gitmiş.
Eros'un ortadan kaybolmasıyla aşkın getirdiği büyü bozulmuş. Ortada ne büyülü bir saray kalmış, ne eşyalar. Yalnızca Psike. Ormanın ıssızlığında bir başına kalmış güzel prenses... Prenses ağlamış, ağlamış. Ne kadar ağlarsa ağlasın sevgilisi ona yanıt vermemiş, geri dönmemiş. Sanki yokmuş gibi, sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuş. Prenses çok pişman olduğunu yakarmış. Göklere yakarmış, mabetlerde yakarmış ve şans istemiş. Tek bir şans daha istemiş... Tanrılardan ona yardım etmelerini tüm varlığıyla istemiş. Günler ve gecelerce. Çünkü yaşadığı acı, dayanılmazmış. Bu acı, prensesin artık boş kalan kalbinde yankılanmış. Bu nedenle de ayakları prensesi ondan hala hoşlanmayan kayınvalidesinin, tanrıça Afrodit'in sarayına dek götürmüş. Bu, Psike için bile, dünyanın en budalaca kararıymış.
Afrodit Psike'ye merhamet etmek şöyle dursun, ona resmen saldırmış. Prensese hiç acımamış, onu bir dilenciye döndürene dek hırpalamış. Madem prenses kendisini yalnız hissediyormuş, tamammış, Tanrıça hala güzel olan prensese iki arkadaş vermiş: Can sıkıntısı ve hüzün. Artık senin yoldaşların bu iki arkadaş olacak demiş hiddetle. Prensesi kölesi yapmış. Prenses, kalbindeki devasa ağırlıkla her şeye göz yummuş. Tek isteği, kaybettiği aşkıymış. Varken kıymetini göremediği bu aşk, yokluğuyla kalbinde taşlar kadar ağır bir hal almış. O kadar ağırmış ki bu aşkın boşluğu, genç prenses bu boşluktan kurtulmak için sesini çıkarmamış. Umut etmiş... Aşkını bir kez de olsa yeniden kalbinde hissedebilmek için ona yapılan tüm haksızlığa rağmen sadece... umut edebilmiş.
Afrodit'in işkenceleri bitmemiş. Eğer ki aşkını istiyorsan demiş ağzından çıkan kelimeleri pür dikkat dinleyen prensese, sana verdiğim görevleri yerine getirmelisin. Bu görevler tabii ki bir ölümlünün asla yerine getiremeyeceği imkansızlıktaymış. Tanrıça prensesin çaresizliğiyle eğleniyormuş. Prenses artık o kadar da ilgi çekmiyormuş, çünkü meşgulmüş. İnsanlar prensesi değil, yeniden güzellik tanrıçasını ziyaret ediyor ve onu anıyorlarmış. Tanrıça bu keyifle prensese görevlerini sıralamış.
Prensesin dört görevi varmış. İlk görev buğday, arpa, mısır vb gibi tahılların birbirine karışan tohumlarını gün doğumuna dek ayırmakmış. Prensesin bu görevi, üstelik bu kadar kısa sürede, tek başına tamamlaması mümkün değilmiş. Prensese karıncalar yardım etmiş. Prenses her şeyi tek başına yapmak zorunda olmadığını fark etmiş; yardım almak onu aşkına bir adım daha yaklaştırmış.
Prensesin ilk görevi tamamladığını gören tanrıça ciddileşmiş ve ona ikinci bir imkansız görev vermiş. Tanrıça, prensesten vahşi ve saldırgan altın postlu koçların yünlerini getirmesini istemiş. Psike'nin bu öfkeli koçları tek tek yakalaması mümkün değilmiş. Bir nehir perisi yorgun prensese akıl vermiş; ''koçların peşinde koşturmak yerine bekle...'' Böylece prenses uygun anı beklemiş ve oradan oraya koşup yorulmuş koçların ağaç dallarına takılan yünlerini toplamış. Prenses, her zaman için en büyük enerjiyi harcamanın ona başarıyı getirmediğini anlamış. Önemli olan, akıllıca davranmakmış.
Prensesin üçüncü görevi, Styx Nehri'nin suyunu getirmekmiş. Bu nehir ulaşılması imkansız bir konumdaymış. Prenses kayalıkların tepesindeki bu su kaynağına tek başına ulaşamayacağını düşünürken bir kartal ona yardım etmiş. Bu kartal baş tanrı Zeus'un kartalıymış. Kartalın yardımıyla prenses üçüncü görevini de yerine getirmiş. Kader, prensesin çabasını destekliyormuş.
Prensesin tüm görevleri yerine getirdiğini gören tanrıça bu durumdan hoşnut değilmiş. Bu nedenle de prensesi zayıf noktasından yakalamaya karar vermiş. Ondan kendisine yeraltı kraliçesi Persephone'un kutusunu getirmesini istemiş. Prensesin son görevi için yerin yedi kat altına, yaşayan bir insan olarak ölüler diyarına, inmesi gerekmekteymiş. Prenses aşkı için bu yolculuğu da göze almış. En derinlere kadar inmiş ve Tanrıça Persephone'dan söz konusu güzellik kutusunu almış. Persephone prensesi uyarmış, ''bu diyardan çıkana kadar sakın kutunun içine bakma.'' Ancak prenses, tanrıça Afrodit'in de tahmin ettiği gibi, merakına yenik düşerek kutuyu açmış ve kendisini sonsuz ölüm uykusu karşılamış.
Kutunun yaydığı büyüyle olduğu yere çöken prenses derin bir uykuya dalmış. Hiçbir güç onu uyandıramazmış gibi uyumuş uyumuş. Bu sırada aşkının kendisine ihanet ettiğini düşünen genç tanrı Eros'un yarası büyük oranda iyileşmiş, solgun bir ize dönüşmüş. Bundan olacak aklına sevgilisi gelmiş. Sevgilisinin aşkı için katlandıkları kalbini acıtmış. Şimdi de yük taşıma sırası aşk tanrısındaymış. Ölüm uykusundaki prensesini bulmuş ve onu kollarının arasında göklere çıkarmış. Tanrı Zeus'a ona yeniden hayat vermesi için yalvarmış. Yaşananları uzaklardan izlemiş olan Zeus, ölümsüzlük içeceği olarak bilinen ambrosia'dan prensese içirilmesini kabul etmiş ve böylece ölümlü prenses, bir tanrıça olarak yeni ölümsüz yaşamına gözlerini açmış.
Bu hikaye bizlere uzun bir yolculuk sonrasında kalbindeki aşkla ölümsüzlüğe ulaşan ruh (psike) ile ancak tam bir inançla istendiğinde ulaşılabilen aşkın (eros\ cupid) öyküsünü bir mit üzerinden anlatmaktadır. Eros sevgilisinden ilk bakışta anlamsız, hatta haksızlık gibi görünen bir şey ister. Eros'un prensese verdiği maddi ve manevi tüm zenginliğin arasında ondan istediği tek bir şey vardır: İnanç (sadakat). Bize inan, der prensese. Beni görmeden, bize inan... Ancak prenses çok gençtir. Bir ölümlü için bir ölümsüzün sonsuz bilgeliği, bu ölümsüz en oyuncu ölümsüzlerden biri olan zıpır aşk tanrısı olsa bile, deneyim elde etmeden anlaşılamaz. Bu deneyimi Psike, kalbinde başlatır. Aşkı onun sözünü tutmamasıyla, şüphesiyle, uzaklara uçup gittiği anda içinde orada olduğunu daha önce hiç fark edemediği bir boşluğu hisseder. Bu öyle bir boşluktur ki, Psike bu boşluğun ağırlığıyla delirecek gibi olur.
Psike aşkı kör gözlerle aramaya başlar. Yeryüzünü gezer, mabetlerde gökyüzüne yakarır. Ölümlü ve ölümsüz her varoluşta aşkı görmeye çalışır. Daha evvel hiç düşünmeden verdiği tutmadığı sözde geçen aşkı, gözleriyle görmek istediği için kaybettiği aşkını kalbiyle görmeyi, çıktığı uzun ve zorlu yolculukta öğrenir. Bu yolculukta prensesin aşkına ulaşmasına diğer varlıklar da yardımcı olur. Prenses hiçbir zaman yalnız kalmaz. Hatta prensese zorluk olsun diye tanrıçanın prensesin zihnine yerleştirdiği hüzün ve can sıkıntısı bile genç ölümlünün yoldaşı olur. Bu dayanılmaz iki düşünce, genç kadının ruhundaki boşluğun ağırlığını o boşluğu görmeyi reddedemeyeceği kadar fazla arttırır. Böylece prenses, aşkı bulma hedefinden istese bile vazgeçemez. Acısı, bunu katlanılmaz kılar.
Psike bu yolculukta tutmadığı sözünün ne anlama geldiğini öğrenir. Bu söz yalnızca sevgilisine kapalı bir kalple verdiği öylesine bir söz değildir. Bu yolculuk prensesin kalbini açar. İnanç, işte, prenses tüm bu zorlu görevler yoluyla inanmayı öğrenir. Gözleri kapalı bile olsa, karanlıkta bile kalsa, istediği o aşka inanmayı öğrenir. Prenses hedefine aşıktır ve o hedefe giden yolun tek rehberi, inancıdır.
Prenses inandıkça, diğer ölümlü ve ölümsüz varlıklar da ona inanır. Hatta bir yerden sonra, prensesin ölümlü benliğinin bu yolculuğa katlanamadığı noktada bile, aşkı onun yanında biter. Prenses başarmıştır. Böylece prensesin inancı onu ölümsüz kılar. Prenses Psike'yi bir tanrıçaya dönüştüren inancın kaynağı budur: Ruhu.
Ben tanrıça mitlerinin ilkini kaleme aldığım bahar tanrıçası ve yeraltı kraliçesi Persephone'un hikayesini anlattığım şu yazımda da görüldüğü üzere, kahramanın yolculuğunu aşarak içindeki gücü keşfeden kahraman hikayelerini daha ilham verici buluyorum. Bu hikayeye dair kendi yorumuma göre Psike, tıpkı bahar tanrıçası Persephone gibi çıktığı yolculukta kendi benliğini keşfetmesi sonucunda bir tanrıçaya, bir ölümsüze, dönüşüyor. Bu hikayedeki aşk tanrısı Eros ise Psike'nin yolculuğunda ona rehberlik eden aynası, öğretmeni ve özünden gelen dileği konumunda yer alıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder