Var Olan Guuklayışlar ve Turuncunun Binlerce Turuncusu.

 

Bir yazım doğduğunda, kalbim büyük bir heyecanla dolar. İçime sinse de, sinmese de; o, bendendir ve vardır. Aslında biliyor musun, içime sinmeyen bir yazı beni daha çok gıdıklar. Tatlı tatlı. Bazen kaşımak isteyeceğim, bazen kaçmak isteyeceğim, bazen bu halime gülmek isteyeceğim... Bazense, orada duran ve göremediğim şeyi çıkarıp atmak isteyeceğim, böyle tanımlı ama böyle isimsiz hisler hissederim.

Böylesi güzeldir ve gereklidir. Hislerini sahiplenmek. Dışlanan her his, seni kafaya takar ve aslında masumca bir köşede bekler. Amacı seni nakavt etmek veya şaşırtmak değildir. Sadece vardır, bu kadar. Var olduğu için onu suçlayamazsın. Sadece kabul etmelisin. Çünkü onun senden istediği de belki de budur. Sohbetini çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Hoş, genelde o dinlerdi. Ama o her konuştuğunda, ağacına sokulmuş bir cırcır böceği gibi güvenle dolardım. Bir keresinde, aslında iyi bir kişisel gelişimci olabileceğini söylemişti. Ciddi değildi, o böyle şeyleri gülerek söyler, ama söylediği cümle mantıklıydı. Bugün, uzun zamandan sonra bu cümlesi aklıma geldi. Bu nedenle o günü anımsadım. Kabul et, affet, devam et.

Beyin, en çok ilgimi çeken organdır. Ortaokula giderken bir dönem beyin cerrahı olmak istiyordum ahahah. Tabi ki bu benim yeteneklerim dışında bir alan. Ancak, beynin fiziksel yapısını inceleyebilecek biri olmasam da, dildir, düşüncedir odur budur, onun nimetlerinden yararlanmaya ve gizemine hayran kalmaya devam ediyorum. Spritüelizme ilgi duymam da böyle başladı biliyor musun? Şaşırttım, itiraf et. Ama hayır, ortaokulda değil. Ben o zamanlar nasıldım tabii tam olarak objektifçe hatırlayamıyorum da, sonrasında büyüdüğümde bile kontrolcü bir manyaktım ahahah. Benim gibi biri nasıl böyle tanımlanamayan bir alana ilgi duyabilirdi inan ben de bilmiyorum.

Aslında, spritüel olmadan önce, hatta bunu tiye alırken bile spritüeldim ben. Neptünlüydüm bir kere, daha ötesi mi olacak ahahha. Sadece, tanımlamıyordum. Dünyayı farklı gözlerle algılamaya açtım. Bu, yeni bir dil gibiydi benim için. Ağaçları izlemek, kuşları dinlemek, gün batımındaki renkleri saymak, yıldızlara mektup bırakmak, konuşmak konuşmak ve konuşmak... O'nunla, Yaradanla. Şimdi de durum değişmedi tabii. Yine aynı şeyleri yapıyorum ancak bu sefer, bunu severek ve kendi içimde kalarak yapıyorum. Önceden, gerçekten açtım. Görmeye açım sanıyordum, oysa benim açlığım, sanırım, göstermeyeydi. Ki bu da psikolojinin konusu, her neyse, baskılanmış hislerimi yıllar içinde görmeyi istemeye başladım ve bu sayede görmeye başladım. Gerçi hala açım, görüldüğü üzere, ama konumuz bu değil sanıyorum.

''Bir kere bir his tanımlandığında, diğer tanımlanmış hislerin hissediliş biçiminde de oynamalar yapıyor,'' benzeri bir cümle yazdım defterime. Öfkenin hep, öcü bir duygu olduğunu düşünmüştüm. Gerçek olmadığını, onu mümkün olduğunca susturmam gerektiğini. Oysa duymadan, neyi susturacağını da bilemezsin. Bu noktada aklıma tarottaki Azize kartı geldi. Siyah ve beyaz ardında dururken, sen onların orada olduğunu bilmelisin. Böylece öfkeyle kalkıp zararla oturmazsın. Böylece, esrik kalkıp düşerek de oturmazsın. Böylece midendeki kelebekleri tutmaya çalışıp yere de kapaklanmazsın. Böylece kımıl kımıl, kendini baskılamazsın. İstediğin kadar uzat, binlerce duygu olduğunu seziyorum. Tıpkı renklerin bir sürü bir sürü bir sürü tonu olması gibi. Turuncu der geçeriz; oysa o, binlerce ''turuncudan'' oluşur.

Kuş seslerini duyuyorum. Sanırım yazım bu kadar.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Aslında yeniden yayınlasam mı bilemediğim ama öfkeyle ve duyguları tanımlamakla ilgili yazdığım kısımlardan ilham aldığım (evet kendi yazımdan) bir yazı olduğundan mütevellit paylaşıyorum. Dursun kenarda. Yazımı 19 Haziran 2024'te (o büyülü farkındalık yaz mevsimimde ahahahha) yazmışım.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar