Özgürlük Mevsimi | Kelime Oyunu 3

 

Giriş Notu: Aaaoooaaaaoaoo... Bu masal taaaaa bu etkinliğin ilk başladığı zamanlardan yaaaa nostaljik. :') Sahi bu etkinlik n'oldu ya? Azalarak kayboldu sanki. :) Neyse. Bu masalımı da taaa 16 Aralık 2020'de yazmışım. Vavvavvavvv. İyi okumalar.


Bir varmış, bir yokmuş... Komşu galaksilerin birinde, rengini gezegeni bir uçtan diğer uca kaplayan sarmaşıklardan alan yemyeşil bir gezegen varmış. Bu gezegende kuş şarkıları ve peri sesleri gezegen yörüngesine giren Yolcuları karşılarmış. Bu Yolcular çevre galaksilerdeki gezegenlerden dilek fısıltılarını toplar ve perilere iletirlermiş. Ağır ağır dönen bu gezegenin sakinleri olan perilerse, dört mevsimli yıllarının üç mevsiminde kendilerini dev yaprakların içine kapatır ve Yolcuların getirdikleri dilekleri dokurlarmış.

Bu gezegen öyle yavaş dönermiş ki, mevsimlerin süresi de uzadıkça uzarmış. Dileklerinin gerçekleşmesini bekleyenler kendi gezegenlerinin zamanına göre yaşadıkları için aralarında bazen aylar, hatta yıllarca bekleyenler olurmuş. Tüm bu süreçte de hayallerle avunurlarmış. Bu hayaller perilerin dokuma malzemeleriymiş. Dilekleri hayaller olmadan işleyemezler; işleyemedikleri için de dördüncü mevsime, özgürlük mevsimine ulaşamazlarmış. Ne kadar çok hayal gelir ve bu hayaller dilekleri büyütürse; periler de o kadar az yorulur, zaman o kadar hızlı akarmış. Ama bir gün dilekler büyümemeye başlamış. Hayaller gün geçtikçe azalıyor, bu yeşil diyardaki zaman yavaşladıkça yavaşlıyormuş. Periler yaprakların içine hapsolmuş ve tükenmeye başlamışlar.

Zamanla dilek fısıltılarının sesi de azalmaya başlamış. Yolcular aralarında durumun hiç de iç açıcı olmadığını konuşuyorlarmış. Bir amaçları olmadığı için Peri Diyarı’na ziyaretleri de zamanla azalmış. Unutulduklarını düşünen periler, günlerini ölgün dileklere sarılarak dev yaprakların içinde geçirirlermiş. Bu bir zamanlar canlı ve güzel olan, komşu gezegenlerdekileri bile kıskandıran yaprakların rengi de zamanla solmaya başlamış. Yeşilin en parlak tonuna sahip bu gezegen, küf rengine bürünmüş.

Bu diyardaki periler, kulaktan kulağa anlatılanlara göre; yapraklardan doğar, yapraklarda yaşar ve gerçekleşmiş dileklerin cisimleşmesiyle beraber gökyüzüne süzülerek ölürlermiş. Bu diyarda ölüm bir son değil, varlığın başlangıcı kabul edilirmiş. Çünkü periler için ölüm zamanı dileklerin sahiplerine ulaşma zamanıymış. Varlıklarını başkalarının varlıklarının bir parçasına bağlayan bu periler, şimdi asla gerçekleşmeyeceklerini düşündükleri dileklerle baş başa, gezegenlerinin yavaşladıkça sonsuzluğa yaklaşan zamanında üzüntüyle bekliyorlarmış.

Bir gün çok ilginç bir şey olmuş. Periler kulaklarına inanamamış. Yolcular frekanslarının bozulduklarını sanmışlar. Çünkü bu seferki fısıltı hiç olmayacak bir yerden geliyormuş: Peri Diyarı’nın içinden. ‘’Tek bir fısıltı olsa… Keşke tek bir fısıltı olsa’’ diye incecik, narin bir ses tüm gezegeni kaplamış. Bu ses o kadar kırılganmış ki, periler ve yolcular başlangıçta yanıldıklarını düşünmüşler. Dileksizliğe o kadar alışmaya başlamışlar ki, fısıltıyı duymayı kabul etmek onlar için zor olmuş. Umut etmek için cesaret etmeye korkmuşlar. Tıpkı gerçekleşmeyeceğini düşündükleri için dilek dilemeye korkanlar gibi.

Bu ince sesin sahibi, kozasında ona gelen dileğe sarılmış olarak ağlayan bir periymiş. Zamanın hızı yavaşladıkça periler de birlikte hapis kaldıkları dileklere bir bir sırtlarını dönmeye başlamışlar. Ancak bu genç peri kendisi gibi daha olgunlaşması gereken bu dileği hiç bırakmamış. Hatta aksine, zaman geçtikçe ona daha da sıkı sarılmış, yaprağının topraktan alıp ona getirdiği gücü dileğini canlı tutmak için harcamış. Bu dileğe o kadar uzun süredir öyle sıkı sarılıyormuş ki, dilek adeta onun bir parçası olmuş.

Periler dilek dilemez, sadece dilekleri dokurlarmış. Zamanlarının başlangıcından beri bu böyleymiş. Çünkü onlara aksi hiç öğretilmemiş. Ama bu genç peri hiç bilmediği bir şeyi yapıyormuş. Hatta beklediği  bu zamanların toplamında da, aslında fark etmeden  hep yapmış: Ona verilen dileğe kendisine aitmiş gibi sıkıca sarılmış, onu hiç bırakmamış. Dileği de onu bırakmamış, yavaşça büyümüş. Hatta öyle yavaş büyümüş ki, büyüdüğünü genç peri bile fark etmemiş.

Zamanla yaprağın içi genç periye dar gelmeye başlamış. O ise sadece dileğine sokulmakla yetinmiş. Ama bir an gelmiş ki çıtırtılar duymaya başlamış. Yoksa ölüm böyle bir şey miymiş? Periler dilekleri yeterince olgunlaşmadan yapraklarından çıkamadıkları için, yapraklarında tutsak kalmış bu periler daha evvel hiç özgürlük mevsimini yaşamamışlar. Kulaktan dolma bilgiler dışında o mevsimde neler yaşandığını bilmiyorlarmış. Dahası, içinde yaşadıkları bu yaprakları bile daha evvel aslında hiçbiri görmemiş. Sadece duymuşlar. Her peri zamanı geldiğinde deneyimliyormuş olacakları. Genç peri de çıtırtıların sesi şiddetlendikçe gözlerini sımsıkı kapatarak dileğine sıkıca sarılmaktan başka bir şey yapamamış.

Yüzüne vuran güneş ışığının aydınlığıyla genç peri yavaşça gözlerini aralamış. İçinde yaşadığı dünyayı ilk kez görüyormuş. Hem büyülenmiş, hem de korkmuş. Bakışlarını aniden aşağı çevirmiş, yaprağına. Ama ne yaprağı, ne günlerce ilgiyle baktığı dileği yerinde yokmuş. Kocaman beyaz bir çiçeğin göbeğinde kaykılarak oturduğunu fark etmiş. ‘’Benim yaprağım… Yaprağım nerede?’’ diyerek telaşla etrafına bakınırken diğer tomurcuklar da yavaşça açılmaya başlamış. ‘’Bu da ne? Yapraklar nerede…’’ diye fısıldamış genç peri o narin sesiyle. Çok geçmeden her yer rengarenk olmuş. Çiçekler açtıkça periler de hapis kaldıkları yerden kurtuluyorlarmış.

Şaşkınlıkla olan biteni izleyen Yolcular gezegenin o hastalıklı renginin de değiştiğini, hızlanıp rengarenk olduğunu görmüşler. Anlık şaşkınlıklarıyla hızlıca gezegenin yörüngesine girmişler. Ne kadar öncesinde kaldığını kendilerinin bile unuttuğu zamanlarda, bir uçtan diğer uca sarmaşık ve yapraklarla kaplı olan bu gezegen, şimdi rengarenk çiçeklerle doluymuş. Çiçeklerin ortasında da şaşkınca birbirlerine bakan periler varmış. Bu şaşkınlıktan kendini ilk kurtaran genç peri olmuş. ‘’Dilekler… Dilekler nerede?’’ diye sormuş yanı başında şaşkınlıkla gezegene bakan Yolcuya. Yolcu da ne olduğunu bilmiyormuş. Gezegen o kadar uzun süredir hastaymış ki, Yolcular eski günleri anımsamakta bile zorlanıyorlarmış. ‘’Bilmiyorum’’ demiş düz ama kendinden emin olmayan bir sesle Yolcu. ‘’Ama bilmek isterdim.’’ Bilmeyi periler de istemiş. Ama ne olduğunu hiçbiri hiçbir zaman öğrenememiş. Tek bir kişi dışında. Genç periye de kimse ne olduğunu söylememiş. Ama o biliyormuş. İçinden bir parça gerçeği bildiğini hissettiriyormuş ona.

Özgürlük mevsiminin başladığı o günde açan çiçeklerin hepsine bir isim verilmiş. Periler bir daha asla hapis kalmamışlar ve dilek dokumamışlar. Çünkü artık dışarıdan gelecek dileklere ihtiyaçları yokmuş. Kendileri dileklere sahip olduklarını keşfetmişler. İlk keşfi genç perinin yaptığınıysa hiç kimse hiçbir zaman öğrenmemiş. Genç peri de bu gerçeği hiçbir zaman hiç kimseye söylememiş. Hem genç peri artık o kadar da genç sayılmazmış. Çiçek kokularını içine çeke çeke biraz kestirmek için gizli mekanına uçmuş: İlk çiçeğe. Beni özledin mi Zambak*, diye fısıldamış kar beyazı çiçeğe. Yavaşça sallanan dev çiçeğin üzerine uzanmış ve gözlerini yavaşça yummuş. Ben de seni özledim.


Not: ''Zambak çiçeği saflığı, bağlılığı ve yeniden doğuşu simgeler. Anlamı aslında formundan ve duruşundan geliyor. Temiz çizgilere sahip taç yaprakları, sade kokusu ve her yıl yeniden açma isteği ona doğal bir derinlik katıyor. Bu yüzden birçok kültürde yeni bir başlangıcın işareti olarak kabul edilir'' (Kaynak: Google amca :).




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar