Yıldızım.
Sana her seferinde, ''seni artık bu blogda görmek istemiyorum!'' dedim değil mi? Bak, bu son... Son kez parlıyorsun rüya evrenimde, sonra sonsuza dek batacaksın...
Oysa sen, her gece yeniden yeniden, üstelik hep de aynı yerde parladın.
Seninle son mektuplaşmamız üzerinden birçok ışık benliği geçti. Artık yüzünü bana dönmüyorsun. Beni tanıyamıyor musun, yoksa bana kırgın mısın? Artık bloğumda misafir olmak istemiyor musun yıldızım? Artık benim için parlamıyor musun...
Hiçbir zaman benim için parlamadın. Ancak her parlayışın, göndereceğim mektubumun adresi oldu.
Yıldızım. Sen kaç ışık yılını adımladın burada parlamak için? Kaç güneşi geçtin, kaç geceyi ve kaç gündüzü...
Güneşin ilk ışıklarının yok ettiği yıldızların tek tek kayboluşunu izlediğim günleri düşünüyorum. Üstünden bir asır geçmiş gibi. Arada pek çok hayali ve gerçek hüzün yaşadım. Peki kaç sevinç yaşadım? Hiçbir mektubumda yıldızımla bu konuyu konuşmadım.
Bu yüzden mi mektuplarım cevapsız kaldı yıldızım?
İnsanın bir yıldızının olması keyifli olurdu. İçinden bir yıldız tutmak ve bu yolla bir mektubun nasıl yazılacağının inceliklerini keşfetmek...
Küçükken bir keresinde kartpostal yazma ödevim vardı. Yeni yıl zamanı mıydı, yoksa herhangi bir gün mü... Hatırlamıyorum. Aklımda sadece o an evde bulunan herkesin kartpostal ödevime ilgi gösterdiği kalmış. Anneannemin bile. :) Kuzenime yazmıştım. Mine'ye.
Mine'yle küçükken pek çok yıldız gezisi yaptık. Dünyada. Yanında bir dostun olduğunda yıldız gezisi yapmak için uzaya çıkmana gerek kalmıyordu. Çocukluğun büyüsü bizi gereksiz sorgulamalardan ve teferruatlardan korur. İşte bu da öyle günlerdi.
Bir keresinde de mektup yazma ödevim vardı sanıyorum ki. Kartpostal ödevim değil ama mektup ödevim beni germişti. Çünkü nereye tarih atılır, nereye isim yazılır vs aklımda tutmak yorucuydu. Hem, öğretmenimin okuyacağı bir mektuba neleri sığdırabilirdim ki... Gerçekten, hani merak ediyorum, acaba gerçekten neleri sığdırmıştım o mektuba, kartpostala...
Sevgili Mine;
Nasılsın? Annenler nasıl?
...
Kesin böyle başlamışımdır (teyzemden aldığım sufleyle).
Seninle Mineyle olan bazı çocukluk fotoğraflarımızı paylaşmayı çok isterdim ama bunu Mine istemeyebilir. Oysa ikimiz de çok güzeliz tüm fotoğraflarımızda. Birlikte gülüşürken veya göbek atarken birisi yanımıza gelip durun fotoğrafınızı çekeyim demiş ve biz de o anda öylece sırıtmışız. İşte öyle fotoğraflar.
Mine şimdi uzakta yaşıyor. Ne garip... Uzun zamandır arkadaş değiliz ancak onu özlediğimi hissettim. Onu fotoğraflarını beğenmenin veya karşılaştığımızda yüzeysel konuşmaların ötesinde özlediğimi hissettim. Keşke tüm o yıllar boyunca (yakın) arkadaş olmaya devam etseydik. Araya zaman girdiğinde ne yaparsan yap uzak kalıyorsun. Ya da sence bu benim bir çeşit önyargım mı?
Ben küçükken evimiz çeşitli renklerdeydi. Öncesinde mine rengiymiş. Bu rengi gözlerimle gördüğüm günleri anımsıyor muyum bilmiyorum. Ancak annem laf arasında ''mine rengi'' dediğinde şaşırdığım aklımda. Mine bir renk miymiş, diye düşünmüştüm. Bu düşünceler kafamı karıştırdığında evimiz ''fıstık yeşiliydi.'' Fıstık sıfatı önemli lütfen. Annem renkleri hep böyle söyler. Fıstık yeşili, şeker pembesi... gibi gibi. :)
Sana genelde annemle olan kırgınlıklarımızı yazdım. Sanırım o tip yazılarımı anında silmemin sebebi bunun sadece bizimle ilgili bir şey olması, annemle değil. Her ne kadar anneme göre öyle olmasa da (sanırım), ona gerçekten benziyorum. Dış görünüşüm evet ama bunun da ötesinde konuşma şeklim. Annem yazılar yazsaydı eminim onun da coşkulu bir dili olurdu. Bir şeyler anlatırken hissettiğim heyecanı bugün annemin sesinin tınısında duyuyorum. Hatta o bir şeyler anlatırken bir insanı ne bu kadar heyecanlandırabilir ki diye düşünüyorum. Oysa ben de öyleyim. Sanırım, belki de, bu nedenle... bu özelliğimi kabullenmem hep biraz zor oldu.
Annemle kol kola girdiğimiz günleri hatırlıyorum. Ben bir şey için hazırlandığımda beni parlak gözlerle incelemesini... O zaman neden, diye düşünüyorum. Neden bunca kırgınlık var? Hepsi benim ''suçum'' muydu? O zaman neden bu kadar kalbim kırıldı? (hayır bunu senin için sordum, bunu merak etmiyorum). Merak ettiğim şu: Artık neden kırgın değilim? Bana yine gülümsediği için mi? Gözleri parladığı, sesi yumuşadığı için? Anne bir insanın yaşama bakışını, duygularını neden bu kadar çok etkiler? Bu haksızlık mı yoksa doğal bir şey mi hala karar veremedim. Bildiğim tek şey hep bir temkinlilik halinde olduğum.
İlk günlüğümü ilkokula giderken tutmaya başlamıştım. Kilidi bile vardı hatırlıyorum. O kadar rahattım ki salona oturup kaykıldığım koltukta yazardım günlüğümü. Hatta kilidini bile tahammülsüz bir günümde kırıvermiştim. Gerçi her güne ''uyandım, okula gittim, ödev yaptım, bilmem kim ile oynadım'' yazdığımı düşünürsek... sanırım saklayacağım veya çekineceğim pek bir şey de yokmuş. :) İlk günlüğümü kaybettim. Keşke şu an elimde olsaydı. Kaç gün veya ay aynı günü yaşamaya devam ettiğimi belgeledim bilmiyorum ama... Küçük İlkay'ın el yazısından bir şeyler okumayı çok isterdim. Mesela seninle daha evvel ilkokuldaki ajandamı paylaşmıştım (silinmiş bir yazı üzgünüm ama alta fotoğraf eklerim :), o ajandayı okumak çooookkk komikti. Zaten etkinliklerle dolu bir defterdi ve defterin ajanda kısmını hiç yazmamışım ama olsun. :) (Yine) küçük İlkay'ın dünyasını okumak komikti.
İlk ''gerçek'' günlüğümü lisenin ilk yılında tutmaya başladım. 2014 yılının Ekim ayında. Sonra da pişman olmuşum silmeye kalkmışım koca defteri ahahahahh, yırtıp at madem değil mi silmek ne o kadar sayfayı... Ne düşünüyordum bilmem. Öte yandan iyi ki imha etmemişim. Gerçi devamında yıllarca aralıksız günlük yazdım. Sanırım benim yazdıklarımı yok etme isteğim ile yeni yazılar yazma tezatlığım o yıllarda başlamış. :)
İlk günlüğümü çok seviyorum. Çünkü çok ergence. :) Bir de her gün yazmışım. Biraz ilkokul günlüğümün tarzına benziyor o ayrı. Örneğin o günkü derslere kadar yazmışım yok artık. Kızım zaten günlüğü kendine yazıyorsun ne bu açıklama! :) Dolmuş maceralarım en komik olanları... Ah, iğrençti bu arada ama komik anlattığımdan komik. Sana okula ilk kez metroyla gitme hikayemi anlatayım dur. Şimdi ben artık dolmuştan sıkılmıştım. Ayrıca, itiraf etmek gerekirse, okula metroyla gitmek o zamanki bana daha havalı geliyordu bence. :P Neyse ilk kez metroyla okula gidecek biri için fazla bilgisizdim. Hangi durakta ineceğimi bile yanlış biliyormuşum! Kızım bari sınıftan birine sorsana değil mi, yok. İzmirliler belki bilir. Bornova ilçesi içinde bir Bornova durağı var bir de Ege Üniversitesi durağı. Benim üniversitede inmem gerekiyormuş ama okul Bornova'da diye Bornova durağında inmeyi planlamıştım. Gerçi oradan da gidebilirdim ama yine baya yürümem gerekirdi.
Neyse şans eseri ortaokuldan bir arkadaşımı yolda görmüştüm de, ''dur bakayım ben yine bir durağı sorayım'' diye düşünüp ona nerede inmem gerektiğini sormuştum. Neyse bu sayede -biraz da şansla- doğru durakta indim. Ama ben okula dolmuş alışkanlığım nedeniyle (çok dolu olduğunda öğrencileri almama huyları vardı *-*) çok erken gidiyordum. Yani bizim okulun üniformasını giymiş insan da göremedim orda burda. Sonra bir adamı gördüm, aaaa dedim bu abi bizim okulda çalışıyor. :) Adamı takip ettiğim aklımda. Sonra sonra arkadaşlarımla gide gele yolu çabuk öğrenmiştim ama o ilk gün sıfır bilgiyle metroya binmem komikti. Çünkü gerçekten tek bir insandan yolu tarif etmesini istemem yeterliydi!
İşte, ilk günlüğüm böyle olaylardan oluşuyor ahahahhahah.
Sanırım lise sondan sonra ve üniversitede olay değil düşüncelere kaydım. Artık günlüklerimde kendime bir çeşit yol arkadaşı da seçiyordum, ondan olmalı. Bunu anlatmıştım. Sevgili bilmem ne (bir oyuncu, karakter, şarkıcı, evcil hayvan vs) diyerek birine anlatırmış gibi yazdığımdan olacak, düşüncelerimi bir defterle, yani cansız bir nesneyle paylaşma halini biraz romantize etmiş, hatta bunun da ötesine geçerek, tıpkı bir yıldıza postalar gönderir gibi bir isimden güç alarak hayali kahve oturmaları eşliğinde fikirlerimi not alırdım. Bazen 1, bazen 15 sayfa (şaka şaka *-*).
Artık günlük yazamadığımı fark ettim. Sanırım canlı birine ihtiyaç duyuyorum. Blog bu nedenle şimdilik bana ihtiyaç duyduğum alanı sağlıyor.
Blog yazmaya da düzenli olarak günlük yazmaya başladığım süreçte başlamıştım. Aslında düşünüyorum da, bu kadar erken yaşta böyle alışkanlıklar bulmak benim için gerçekten kıymetli olmuş. Günlüklerim ve blog yazılarım aslında bir yıldıza olmasa bile kendime, gelecekteki kendime, gönderdiğim mektuplar. Bu bazen beni kırdı, bazen iyi hissettirdi. Ama her ne olursa olsun, hep kıymetliydi. Hala öyle, kıymetli.
Sanırım duygu ve düşüncelerimi aktarma ihtiyacım değişmeyen bir özelliğim olmuş. Kartpostal, mektup, blog, günlük... Hiçbir yere ulaşmayan postalarım.
(Yıldızım. Bu seferki mektubum sana değilmiş.)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.






Yaaa ne güzel şey günlük tutmak sonra da onları açıp okumak:)
YanıtlaSilEvet keyifli ve şaşırtıcı oluyor :)
Silmine ingilizce mayn okunuyor, benim demek yani işte mine senin işte :) bu eski günlüğünden parçaları her zaman koyabilirsin çok şeker eveet :) eveet sen bir star traveler :) annenle benzeşmen sürpriz bir bilgi olduu :))) o zaman sana bir şarkıı, sözü ve müziğiyleen the weekend blinding lights :) ışıklar kör ediyordu hihi :)
YanıtlaSilAHhahahah, evet mine maynnn :) Tamam dinleyim müziği de teşekkür ederim :)
Silİlk metro macerası. Kimseye bir şey sormadan metroya binmek iyi cesaret :)
YanıtlaSilAslında ilk metro maceram değildi, okula ilk metro maceramdı :) Ortaokulda dershaneye, kütüphaneye vs gittiğimden tek başıma bir yerlere gidebiliyordum ama bilmediğim bir yere ilk gidişim hep birisiyle birlikte olur, tek gitmem. Bu sefer yol bilmeden gitmeye kalkmışım :) Hayır yolu bulursun, kaybolunacak bir yer değil ama benim kimseye bir şey sormadan biliyormuş gibi hareket etmem komikti :)
Sil