Anlatacak hikayelerimin olmadığını düşünüyordum. Oysa baksana, yazacak ''şeylerim'' asla bitmiyor. Bazen aynı anekdota yer verdiğimde bile onu farklı şekilde işliyorum. Çünkü bir şey bir formla (örneğin yazı dilinde kelimeler) varlık bulduğunda, artık o şey tanımlı bir şey olmuş oluyor. Belki de bu yüzden, ''şeylerime'' elastik bir form katarak onların esnemesini sağlamak için silip yeniden inşa etme yoluna gidiyorum.
Başlangıçta bunun sebebini anlamamıştım. Ancak her seferinde, bir olayı farklı bir zamandan işlediğimi fark ettim. Bu işleme durumu bir olayı farklı zamanlarından yazı yoluyla deneyimlemek gibi bir his veriyor. Geçmişi geçmişte yaşamak, geçmişi şimdide yaşamak, şimdiyi geçmişte yaşamak, şimdiyi şimdide yaşamak. Sonraki sezondaki yazılarım geleceğe mi uzanacak? Bilmiyorum. Belki sonraki sezon diye bir şey bile olmaz.
Sadece, hikayelerin kendi içinden bile sonsuz bölümlere ayrılabileceğini ve evet, çok yüzlü olduğunu, fark ettim. Anlatabileceğim hikayelerin tamam hadi sonsuzluğa olmasa bile çokluğa uzanabildiğini. Anlatacak şeylerin bitmeyeceğini. Ve en önemlisi, hikayelerimin olduğunu fark ettim.
Hikayelerimin olmaması beni üzüyordu. Hatta biliyor musun, anlatacak tek bir hikayemin bile olmadığını düşündüğüm çok zaman oldu. Hayatının yaklaşık son on iki yılındaki her haftasında (gününde diyecektim ama bunun abartılı olduğunu keşfettim *-*) yazan bir kızın böyle düşünmesi dünyadaki en saçma şeylerde baş sıralarda olmalı. Bazen günlük, bazen blog, bazen öykü, bazen (çoğunlukla) yarım öykü\ masal, çoğu zaman karalamalar... Daha anlatacak neyim olabilir ki! Üstelik işin sinir bozucu yanı, bu kız (yani ben), anlatacak hikayesinin olmadığına üzülüp her gün yazar ve hatta zamanla her gün (belki yüzeysel yazılarında) bunları paylaşırken, aslında anlatacaklarının tükenmesini umuyordu!
Ah... bu, yıldızların tükenmesini ummak gibi bir şey! Kim böyle bir şeyi umar ki!?
Biliyor musun, bir sır ama seninle paylaşabilirim sevgili okur, yıldızlar iyi hikaye anlatıcılarıdır. Anlatma sanatının inceliklerini ne kitaplardan, ne de lisans ve hatta biçare yarım yamalak yüksek lisans yıllarımdan öğrendim. Ben anlatmayı, evet, yıldızlardan öğrendim (şşşşuuşşşiişşş).
Sen de gökyüzünü izlerken, hikayelerini duyar mısın? Kendi hikayelerini. Yaşantılarını demiyorum. Hikayeler. Bunları ben sana çoğu zaman yaşantı olarak anlatsam da, yıldızlarda keşfettiklerim yaşantılar değil, öykülerdi. Benim öykülerimdi. Sanırım bu nedenle, onlar benim olduğu için, onları paylaşacağım kişileri seçmek isteyen bir yanım var. Yine, bu nedenle de, kendimi tutuyor olmalıyım. O öyküler kelimelere indirgenmedi hayır. Ancak şekillerini inan en çok ben merak ediyorum. Öte yandan... çekiniyorum. Beğenilmemelerinden değil. Onları kiminle paylaşacağımı bilmemekten mi acaba... Hayır.
Onları okuyanların da onların şekillerini devam ettirecek olmalarından çekiniyorum. Burada bile, küçük yıldız kümemde bile, yazılarımın şeklinin devamının getiriliyor olması hem bana heyecan veriyor, hem de... geriyor! Sanki anlattıklarımın nihai şeklini verme hakkı sadece bana aitmiş gibi! Ah... hiçbir yıldız bunu onaylamazdı. Çünkü yıldızlar, evet, yayılırlar. Onları izleyen her insanın yıldızlarda farklı öyküler görmelerinin sebebi de işte budur.
Ben oyunbozanlık yapıyorum biliyorum. Hep böyleydim ben, oyunbozan. Mızıkçı bir kız. Yine de hep böyle olmak zorunda değilim, biliyorum. Artık büyüdüğümü biliyorum.
İnsanlar bir noktada büyürler. İçlerindeki çocuğa dönerler, onunla kucaklaşırlar ve sonra büyürler. Büyümezlerse, o zaman içlerindeki çocuğa da sarılamazlar. Bu böyle bir paradoks. En azından benim fark ettiğim gerçek bu. Ona sarıldığım an, ayrıldık. Onu anladığım an, onu gördüğüm ve onun sesini birine (sana değil) duyurduğum an, ayrıldık.
Ben onu çok sevdim. Bana yıldızların yolunu gösteren oydu. Beni var eden oydu. Bazı fotoğraflarında somurtan, bazılarında tüm yüzüyle gülümseyen küçük ben. İşte ben oyum. Ama artık büyüdüm ve sanırım istediğim zaman somurtup istediğim zaman sırıtma hakkımı kaybettim. Bazen böyle hissediyorum. Bu, büyümek için ödenen bedel miydi sevgili okur? Onun en büyük hayali büyümekti. Ciddiyim, başka hiçbir ayrıntı yoktu ahahhaha. Sanırım kendine biraz fazla güveniyordu. Küçükken bile şunu olacağım, bunu olacağım demekten haz etmezdi. Sadece, ''İzmirliyimmm,'' diye direttiği aklımda. :) Bir de anne babasını aşırı sahiplendiği (kimse benim anneme anne, babama baba diyemez; meselesi).
Onun en çok da bu tuttu mu bırakmayan yanını seviyorum sanırım. Büyüdükçe bu, pes etmemeye dönüştü. En sonda da istememeye. Müthiş dönüşüm. Buradan çıkarılacak çok ders olabilir ama bu, sıkıcı bir hikaye olurdu. Asıl eğlenceli hikayeler, bilinmeyene yolculukla gelişenler oluyor. Bunlar, tamamlanacak hikayelerdir.
Not: Üniversiten yazmayı öğrenmedim (ben zaten ortaokuldan beri yazıyorum), üniversitede yazmaya dair kendi başıma bakış açısı edindim. Zaten yazmak öyle havadan öğrenilecek şey değildir. Teori ''öğrenirsen'' öğrenirsin, çoğu yazar yaşamının içinde yaşarken yazmış ve yazarak yazmayı öğrenmiştir. Şimdi özel olarak yazar isimleri sıralamayacağım ama bazı yazarlar toplumun içinden gelip toplumcu gerçekçi bir tona, bazısı daha bireysel anlatılara bu yolla kaymıştır. Bazıları kendi yaşamını yazar, bazısı soyut konuları... Bazısı gördüğünü yazar, bazısı gördüğünün onda bıraktıklarını. Her yazarın yazış biçimi farklıdır; çünkü her yazarın yazmayı öğrendiği ve en önemlisi beslendiği alan farklıdır.
Ben ''yıldızlardan öğrendim'' cümlesini kurarken aslında kavramları düşünerek ve kavramları (en önemlisi) sorgulayarak yazma itkisi, yani yazma motivasyonu edindiğimi ve bu alandan yazacak anlatılar bulduğumu, bu alandan ''beslendiğimi'' ifade ediyorum. Kaldı ki benim okuduğum bölüm, ana dili öğretmenliğiydi ve yazmak eylemi öğretilen bir yer değildi. Dili öğretiyordu, iyi de öğretiyordu bu arada, zordu hani bizim okul, zorlardı. Ama yazmayı bu şekilde direkt olarak öğrenemezsin. Bu şekilde dilin inceliklerini ''istersen'' keşfedersin ve çalışıp (ki ben hep yazdım diyorum) geliştirirsin.
Düzenli yazmamak en büyük eksikliğimdi. Çünkü kendime gerçekten hiç inanmadım. İyi yazmadığıma veya daha iyi yazamayacağıma değil; ''gerçek bir yazar'' olamayacağıma (bir etiket yani). Oysa yazan kişi zaten yazardır. Gelişmiş bir yazar olmak için çabalarsa, iyi bir yazar olur. Yazdıklarını yayınlar veya yayınlatırsa, yazdıkları yayınlanmış bir yazar olur. Yazdıkları geniş kitlelere ulaşırsa, tanınan bir yazar olur. Yazdıkları, üstüne, beğenilirse; sevilen bir yazar olur. Yazdıkları edebi anlamda çok boyutlu ve temellendirilerek değerlendirilip de başarılı bulunursa, başarılı bir yazar olur. Oysa ben, hep bir çekingen, hep bir ''ama ben yazar değilim ki'' saçmalığında alçakgönüllülükle, yeteneğimi çöpe atabilecek birisiyim. Bende bu alçakgönüllülük vardı, vardır da yani, ondan yazıyorum... Yüzüme yüzüme vurayım diye. Oysa bir yetenek, parlatılmalı.
İşte! Ben lisansta ve hatta yüksek lisansta, çoğunlukla örtük olarak, bunu öğrendim. Öğrencilerin yeteneklerinin açığa çıkarılması gerektiğini. Ben kendimin aynı zamanda öğrencisiyim. Yıldızlar ise, sadece ve en büyük, ilhamımdır. Bu konuya da bir açıklık getirelim dedim :).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder