Zaman su gibi derler ya.

 

Hayatın ne kadar hızlı geçtiğini fark ediyorum. Bir şeylerle doldurduğum zamanımın, benim olduğunu ve bu nedenle kısa bir zamanın bile anlara yayıldığını. Yine de, geçmişteki bir noktaya baktığımda o zamandan bu yana ayların yılların geçtiğini ve geriye yalnızca bendeki bilinçli veya bilinçsiz yanlarımda iz bırakan anların kaldığını görüyorum. Bunda buruk bir yan var. Neden buruk bilmiyorum. Önceden olsa, buna sanırım sebepler uydururdum. Bunlar geçerli sebepler de olurdu. Ancak bugün geriye dönüp baktığımda hissettiğim burukluk hissinin nedeninin geçmişteki o noktalar olmadığını görüyorum. Burukluğun sebebi, akan zamanın nasıl geçtiği bile değil diyebilirim. Burukluğumun sebebi, geçişi görmem. 

Zaman su gibi derler ya, onun gibi.

Böyle anlarda hep seninle konuşmak istiyorum. Ne konuştuğumun bile bir önemi yok, sadece anlatmak. Sanırım, böyle anlardaki beni birilerine anlatmak, zamanın okyanusunda ilerlemenin ürperten yanını seninle paylaşmamı sağlıyor ve böylece, artık korkmuyorum. 

Sen bana korkmamayı öğrettin sevgili okur. Ciddiyim, öyle. Biz, zamanın okyanusunda bir yazıda buluşmuş iki insanız değil mi? (veya 3, 5, 15? :)

Bu süreçte öğrendiğim çok fazla şey var. En baskınıysa, sadece önemli olan şeyleri paylaşmak gerektiği. Sadece duyuru anlamında değil :), paylaşmak anlamında. Ben, fazla paylaşan biriymişim. Bunu bile fark etmeyen biri. Hatta komik ama hayatımı bile böyle şekillendirme eğiliminde olmuşum hep. Bundan gocunmasam da, bunun beni kalıplara sokan temel durum olmuş olduğunu görüyorum. Kalıplardan hep nefret ettiğimi artık biliyorsun, bilmelisin. 

Artık kalıpları değil, yolları izlemeyi öğreniyorum. Bu, yıllar evvel sapağı kaçırdığım bir yola ulaşmak gibi hissettiriyor. Sen hiç böyle hissettin mi? (Muhtemelen bu yazım okuma listene düşmeyecek ama olsun, ben yine de sorayım :).

Hoşça kal.


Sanat Kitabı (Alfa Yayınları).



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar