Sonbahar günleri başlarken.

 

Artık sonbahar resmen gelmiş gibi görünüyor. Bir süredir bunu bekliyordum. Bir şey olacağından değil ama şu hafif serin, bulutlu ve puslumsu havaları özlemişim. Güneşin gökyüzünün gerilerine çekilişini, beyaz gri bulutlar ardından yer yer parlayan mavi göğü yakalamayı ve en çok da yağmurun yağma ihtimalini.

Dün gece bulutların arasından parlayan üç beş yıldızla bakıştık. Aslında bu bulutlu gece göğüne yıldız izlemek için çıkmamıştım. Bulutlara çıkmak... Evet bunu yaptım. Başımı kaldırdım. Boynum tutulana ve gözüm kayana kadar öyle durdum ve yine -içimden- konuştum. İçeri girmek hiç istemedim. -Çünkü içeri girince konuşamazsın (içinden).- Saat iki miydi, üç mü bilmem. Kimsenin olmadığı o gece anı. Serin bir esinti ve geceyi gece yapan o kendine has kokusu.

Belki de sonbaharı en çok da bunun için bekliyordum. O koku için; gece kokusu için. Yazın bu koku seslerin ve durgunluğun arasına karışır. Oysa havaların hafiften serinlemesi, hatta üşümeye başlamanla gece sanki öz benliğine kavuşur. Keşke gece kokusu şişelenseydi. Kesinlikle benim parfümüm olurdu. Belki geceden ilham alınarak üretilen kokular vardır ancak hiçbiri gecenin gerçek kokusu olamaz; ne yazık.

Mary Shelley'nin Frankenstein isimli kitabını okuyorum. Son kütüphane gezintimde artık kütüphane görevlileri mi böyle bir düzenleme yaptı, yoksa benim algımın seçiciliği mi böyle çalıştı bilmiyorum; gözüme hep sonbahara yakışacak gotik ve karanlık türde eserler çarptı. Bunlardan biri de Frankenstein'dı. 

Bu eseri okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu nedenle bulunca elbette çok sevindim. Sırf kitabı okumadığım için filmini izlemeyi de ertelemiştim. Normalde uyarlama bile olsa okumadığım bir kitabın filminin çıkma haberi beni etkilemezdi ama bu kitabın geçen yıl çıkmış olan filmini çok merak etmiştim.

Kitaptan ne umuyordum bilmiyorum. Ancak Doktor Frankenstein'ın (evet yaratığın adı değil, onu var eden doktorun adı bu - genelde karıştırılıyor) yaratığı ile yüzleşme anına gelene kadar kitabı eh meh diyerek okuyordum. Zaten kitabın yazarının da yazarlığından bağımsız olarak kendi hayatında sorunlu bir insan olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemde hem yazarın hayatının magazinel boyutu etkili, hem de birkaç yıl önce yazardan okumaya yeltendiğim Mathilda isimli eserin rahatsız ediciliği... Belki de ben önyargılıyım emin değilim, yazarın biyografik filmlerine de bir bakıp karar vereceğim. Ama aman yok, o filmler genelde olayları romantize etmiş oluyorlar. Yargılarım ön değil, direkt yargı da olabilirler.

Derin bir karakter yaratmak her yazara nasip olmuyor. Bu bakımdan yazara saygı duyuyorum. Bir yazarı sevmeyebiliriz ama karakterine parlak gözlerle bakabiliriz. İnsanların farklı tutkuları vardır, benimkisiyse işte bu: Bir şeyin varlığının özünü keşfetmek. Bu bakımdan edebiyatı da, iyi oluşturulmuş karakterleri keşfetmeyi de heyecan verici buluyor olmalıyım.

Sonbahar yürüyüş yapmak, yüklerini bırakıp yeni yükler sırtlamak :) ve hayata devam etmek için amaç bulmaya dair kendine has bir ruha sahip bir mevsim. Benim hayatımda bir şeyler hep sonbaharda olmuştur. Kalbim yeniden atmaya hep sonbaharda başlamıştır. Her zaman için değil ama atacağı varsa sonbaharda atar. Yoksa bir yıl beklerim.

Her ne olursa olsun, güneşin biraz inzivaya çekilmesini seviyorum. Güneşle mesafeli bir ilişki yürütmek onun parlaklığına olan hayranlığımı arttırıyor.

Güzel sonbahar günleri olsun.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar