Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın (Cuniçiro Tanizaki) | Kitap Yorumu

Yazar: Cuniçiro Tanizaki, Çevirmen: Alper Kaan Bilir,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bazen bazı kitaplar insanı dinginleştiriyor. O kitapları okurken sanki bütün sesler susuyor, diğer bütün görüntüler kayboluyor ve sen bir köşeye kıvrılmış o kitapla iç içe olmanın keyfini hissediyorsun. Bu kitap da kış veya bahar akşamlarının serinliğinde yumuşak bir battaniye gibi okurunu saran kitaplardandı. Sanıyorum ki içeriğini daha iyi anlatan bir kitap başlığı daha olamazdı. Kitapta sahiden de bir kedi, bir adam ve iki kadının öyküsü anlatılıyor.

Hikayemiz bir mektupla başlıyor. Şinako, eşinin uğruna onu terk ettiği Fukuko'dan evin kedisi Lili'yi ona vermelerini istiyor. Bunu Fukuko'dan istemesinin bir nedeni var; zira eski eşi Şozo, kedisi Lili'ye gönülden bağlı ve ondan bir anlığına bile ayrı kalmayı kabul etmez. Bu mektup Fukuko'nun kalbinde bir delik açıyor ve o delikten dışarı taktığı maskenin ardındaki hisleri çıkıyor. Fukuko evin kedisi Lili'den aslında hiç haz etmiyor, hatta kediyi kıskanıyor.

Kitap boyunca evin kedisi Lili'nin Şinako, Fukuko ve Şozo'nun bencil kararlarının sonucunca yaşadıklarını okuyoruz.


Kitap, Çevirmenin Önsözü başlıklı bir yazıyla başlıyor. Bu yazıda kitabın çevirmeni Alper Kaan Bilir'in iki ana başlıkta kaleme aldığı yazıyı okuyoruz. Yazının Birey başlıklı ilk bölümünde birey olmaya ve edebiyattaki birey anlayışına değiniliyor. Tanizaki ve Birey başlıklı ikinci kısımda ise Tanizaki'nin eserlerinde yer alan karakterlerin özellikleri hakkında bireyselleşme teması özelinde bir değerlendirme yapılıyor. Tanizaki'nin eserlerinin genelinde kendi kararlarını almayan, dahası bundan zevk alan karakterlerin ön plana çıktığı vurgulanıyor. 

Bu kitapta yer alan Şozo karakteri de bu genellemenin içinde yer alan bir örnekti diyebiliriz. Şozo sürdürmek istemediği bir evliliği başkasının müdahalesi olmadan sonlandırmayı bile göze alamayan bir adam. Bir gün annesinin ve yeni kayınpederinin yönlendirmesiyle eşi Şinako'dan ayrılarak yine çok da mutlu hissetmeyeceği başka bir evliliğe Fukuko ile başlıyor. Düzeni bozulursa karar alması gerekeceği için çok sevdiği kedisi Lili'nin ondan uzağa gönderilmesine bile sesini çıkarmıyor. 

Şozo bir tip değil esasında; bir karakter. Kendi kararlarını alamadığı için düşüncelerini de dillendirmiyor ve başkalarının yönlendirmelerine göre bir yaşam sürüyor. Bu nedenle de onun kişiliğine dair detayları ilk etapta seçemiyoruz. Şozo karakterini tanımak için onun verdiği kararlara değil, vermediği kararlara dikkat kesilmemiz gerekiyor. Çünkü vermediğimiz kararlarımız da aslında verdiğimiz başka kararları oluşturur ve her karar kişilik özelliklerimizi bize has dokularla özelleştirir. Şozo birey olamamış bir karakter olsa da, kendine has bireysel özellikleri bulunan bir karakter. Karısı Fukuko'dan korktuğu için kedisi Lili'yi gizli saklı görmeye gitmesi, evin dağınıklığından şikayetçi olduğu halde bunu eşiyle konuşmak yerine annesine dert yanması, dahası eski eşi Şinako'ya açıklama yapmamak için çok özlediği kedisi Lili'yle zaman geçirmekten vazgeçmesi... 

Kitapta en çok Lili için üzüldüm diyebilirim. On yılını birlikte geçirdiği dostu onu başka bir eve gönderdiğinde gerçekten bocalamış olmalı... Öte yandan Lili ve Şinako arasında yavaş yavaş kurulan bağı okumak güzeldi.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Kuşkusuz, genellemelerin istisnaları çoktur. Lakin Batılı yazarların kişiye, bizim yazarlarımızın mekâna öncelik verdiğini görüyoruz. Kaba ve dolaysız bir dille söylersek, Batılılar portreye bakıyorlar, biz çerçevesiyle ilgileniyoruz.'' (Sayfa 11 - Çevirmenin Önsözü)


''Cuniçiro Tanizaki'nin üslubuna birkaç unsur hakim. En önemlisi, eserlerin net bir otobiyografik bileşeninin olması. Tanizaki, yaşadığı çevreyi eserlerine döker. Gözlemlediği dünyayı yazar. Galvanize çatılarla kaplı konutlar, tramvay durakları, okullar ve parklar, şehrin o dönemdeki bir haritasını çizercesine anlatılır. Sosyal çevre daha da detaylıca betimlenir: Romanlarında çeşitli hırsları, korkuları, adetleri, sırları ve yalanları ile anlatılan aileleri kanlı canlı karşımızda buluruz. Tanizaki'nin karakterleri, bağımsız ve hür olmaktan, irade sahibi bireyler olmaktan kaçınırlar.'' (Sayfa 19 - Çevirmenin Önsözü)


''Belki de insanlar, bir dengeleyici olmadan en basit kararları bile alamıyordur. Her karar, duygusal bir ağırlığa sahip; o ağırlığı bir şeylerle dengelemek gerek. Asansörün bile karşı ağırlığı var. Yoksa, bir insanın yükünü taşırken motorunu yakar. Kalp denen ufacık makine, insanın yükünü nasıl taşıyacak?'' (Sayfa 22 - Çevirmenin Önsözü)


''Aman, ben de acılarım sayesinde çok güçlendim, öyle ağlayıp durmuyorum; üzüntüm çok, ağlama isteğim de kocaman ama artık bunları düşünmeyeceğim, elimden geldiğince neşeli bir hayat sürmeye karar verdim.'' (Sayfa 27)


''Lili olmayınca kendimi çok yalnız hissediyorum. O kediden başka bana dostluk edecek hiç kimse yok bu dünyada.'' (Sayfa 28)


''Siz bir kediyle beraber yaşanan yılları tecrübe etmemişsiniz, onların tatlılığını nereden bileceksiniz ki...'' (Sayfa 63)


"Dünyada her şey fanidir" kuralını en yakından hissediyordu. Tarifsiz bir kederdi bu. (Sayfa 66)


''Kedilerin de kendine göre bir bildiği vardır, insanın kalbini apaçık görürler.'' (Sayfa 94)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Gölgeye Övgü (Cuniçiro Tanizaki) | Kitap Yorumu

Yazar: Cuniçiro Tanizaki, Çevirmen: Burcu Erol,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitapta yazar Doğu ile Batı toplumlarının düşünme ve hayata bakış şekillerindeki farklılıkları merkeze alarak bir karşılaştırma yapmış. Japonya'da kendini gösteren Batı'dan gelmiş modernleşme hareketlerine karşın yazar, mimariden sanata, yemeklerden giyime kadar Japon toplumunda önemli bir yeri olan gölge kavramını öne çıkarmaktadır. Her bölüm kendi içerisinde benzerlik barındıran örnekleri irdelese de, kitabın genelinde bir ''gölgeye övgü'' söz konusu. Kitabın türü için deneme diyebiliriz. Yazar düşüncelerini ifade ederken aynı zamanda 1930'lu yılların Japonyasında güncel olarak gördüğü bir soruna dikkat çekmeye çalışmıştır.

Yazar ''Doğu'' derken Uzak Doğu ülkelerini, ''Batı'' derken Avrupa ve Amerika'yı ifade etmektedir. Bir milletin hayata bakış açısı o toplumdaki her alanı etkilemektedir. Doğu toplumları tarih boyunca hep mistik ve gizemli görülmüştür. Yazar bu gizemin sebebini de gölgelere dayandırmaktadır. Doğu bir şeyleri apaçık göstermek yerine, saklar. Bu gizin içinde pek çok unsur vardır. Gölgeleri oluşturan şey zamanın, belki de zamansızlığın, izleridir aslında. Doğu, bir nesneyi yaşar. Yaşamak için o nesneyi kullanmaz, kullandığı nesneyi yaşar. Bu nedenle izler önemlidir Doğu için. Batı ise böyle değildir. Batı, her şeyi parlatmak ister. Aydınlatmak, cilalamak, öne çıkarmak, ışıl ışıl ve ''arzulanabilir'' yapmak. Peki nedir arzulanabilir olmak? Aslında burada bir ikilik ortaya çıkar. Doğu için gölgenin içinden süzülen ışıktır arzu. Her yerin ışıkla aydınlandığı bir yerde ışığın kıymeti bilinmez. Oysa gölgelerin arasından süzülen ışık, insana huşu verir. Merak duygusunu canlandırır. Bu merakla birlikte o nesne, hem kendinin hem de onun etrafındaki diğer öznelerin öznesi konumuna ulaşır. Ana karakter olur; yaşanır, izlenir, duyulur, tadılır, sevilir... Batı ise hep bir sonrakinin peşindedir. Bu nedenle de bir kaşiftir.


Doğu toplumları yazara göre elindekiyle yetinir. Gölgeler arasında kalmak bir zorunluluk olsa bile bu zorunlukta sevecek yönler arar. Gölgelerdeki güzelliği ortaya koymaya çalışır. Oysa Batı bunun tam tersini yapar. Aydınlatılmamış tek bir gölge, tek bir giz kalmasın ister. Bunun tabi ki pek çok yararlı yönü bulunmaktadır. Pek çok teknolojik buluş, pek çok takip edilecek yenilik Batı'dan çıkar; Doğu da Batı'ya ayak uydurur. Diğer bir deyişle çoğu zaman Doğu, Batı'nın ayak izlerini takip etmiştir. Bu noktada yazar, Doğu toplumları da kendi gölgelerinden yansıyan ışıklarından kendi yolunu aydınlatabilseydi, kendi kültürünü ve özünü koruyarak çağa yön verebilirdi minvalinde bir eleştiri getirmektedir. Basit ev aletleri, dekorasyon malzemeleri, gündelik basit zevkler bile aslında kültürel yapının temeli olan gölgelerin içine sızmakta ve Batı yavaş yavaş kendi kültürünü Doğu'ya işlemektedir.

Kitaba başladığımda bu içerikte bir kitap okuyacağımı düşünmüyordum. Yazar eleştirisini ortaya koyarken yaratıcı bir yol izlemiş. Değişen toplum yapısında gözlemlediklerini metaforlar aracılığıyla ortaya koymuş. Bu da dümdüz eleştirilerin yer aldığı bir metne nazaran, çok daha dikkat çekici ve çarpıcı bir metnin ortaya çıkmasını sağlamış. Benim için farklı bir okuma deneyimiydi ve bunu sevdim. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

"Zarafet soğuktur." (Sayfa 16 - şair Saito Ryoku)


''Şayet dolma kalemi Japonlar veya Çinliler icat etseydi, ucunu kesinlikle kalem ucu gibi değil, fırça ucu gibi yaparlardı.'' (Sayfa 20)


''Bizim müziğimiz aslen mütevazı ve duygusal bir müzik olduğu için kaydedilince veya hoparlörde yüksek sesle çalınınca büyüsünün büyük bir kısmı kayboluyor. Konuşma sanatına gelince; kısık bir ses tonu, az sayıda kelime kullanımı ve -her şeyden önemlisi- duraklamalar bizim için önemliyken, gramofon ve radyolar bu duraklamaları bütünüyle öldürüyor. Böylece makinelere yaranmak adına kendi sanatımızı çarpıtıyoruz. Bu aletleri icat edenler Batılılar olduğu için kendi sanatlarına uygun yapmaları oldukça doğal. Bu yönden bizim gerçekten pek çok kayıp verdiğimiz söylenebilir.'' (Sayfa 23)


''Bizler parlayan şeyleri hiç sevmiyor değiliz. Yalnızca sığ ve berrak şeylerden ziyade derin ve gölgeli şeyleri tercih ediyoruz. İster doğal taş ister insan yapımı ürünler olsun, her halükarda bize zamanın pırıltısını hatırlatan o bulanık ışığı tercih ediyoruz.'' (Sayfa 26)


''Güzellik denen şey, hayatın halihazırda var olan gerçeklerinden doğar.'' (Sayfa 36)


''Güzelliğin objelerin kendisinde değil, objeler arasında türeyen gölgelerin şekillerinde, ışık ve karanlıkta olduğunu düşünürüz. Gece beliren parıltılar, pek tabii gecenin ortasında ışık saçarlar ama aynı parıltıların gündüz ışığının altında tutunabilecekleri gölgeleri olmaz.'' (Sayfa 53)


''Bana kalırsa biz Doğulular içinde bulunduğumuz hayatın koşullarından tatmin olmayı arzularız, elimizdekilerle hoşnut olmaya çalışırız. Bu nedenle de karanlıktan şikayet etmeyiz, onunla savaşmak yerine onu kabul ederiz. Işık azsa azdır. Odağımızı ışıktansa karanlığa çevirir, onun içindeki güzellikleri keşfederiz. Oysa girişken bir Batılı her daim daha iyisini talep eder, elindekiyle yetinmez.'' (Sayfa 55)


''Edebiyat denen evin saçaklarını derinleştirmek, duvarlarını karartmak, görünürde neyi varsa gölgelere itmek ve gereksiz ev içi süslemelerini söküp atmak istiyorum. Her ev böyle olsun da demiyorum, bir tane bile olsa yeter. Neye benzeyeceğini görmek için ışıkları kapatın.'' (Sayfa 69)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Küçük İnsanlar & Büyük Hayaller\ Maria Montessori (Maria Isabel Sanchez Vegara) | Kitap Yorumu

Yazar: Maria Isabel Sanchez Vegara, İllüstrasyon: Raquel Martin,
Yayınevi: Martı Çocuk Yayınları

Martı Çocuk Yayınları'ndan çıkan Küçük İnsanlar Büyük Hayaller serisinin her bir kitabında tarihte yer etmiş ayrı bir sanatçı, yazar, bilim insanı vb. yer alıyor. Bu kitabın konusu ise eğitim alanında da adından sıkça söz ettiren bir çocuk doktoru olan Maria Montessori.

Maria Montessori, yaşadığı dönemin ötesinde bir kadın. Maria 1870 yılında İtalya'nın bir köyünde dünyaya geliyor. Maria okul çağına geldiğinde ailesi onun daha iyi bir eğitim alabilmesi için Roma'ya taşınıyorlar. O dönemde kadınlar bilimle ilgili yüksek okullarda eğitim görmüyorlar ancak Maria Montessori bir bilim okuluna girerek çocuk doktoru oluyor. Psikiyatri hastanesinde çocuklarla çalıştığı dönemde gözlemlediği yanlış ve yetersiz uygulamalar üzerinde çalışıyor ve bugün eğitim alanında kendi adıyla da bilinen Montessori eğitimini keşfediyor.

Montessori eğitimi çocukların kendi öğrenmelerini kendilerinin gerçekleştirmesi üzerine kurulu keşif temelli bir metot diyebiliriz. Burada amaç çocukların kendilerinin farkında olmalarını sağlayarak potansiyellerini keşfetmelerinde ve kullanmalarında yardımcı olmak. Maria Montessori bu eğitim çerçevesinde çeşitli uygulamalar yaparak hastanedeki çocukların hem zihinsel hem duygusal gelişimlerinin sağlıklı olmasını hedeflemiş. Bunun için çeşitli materyaller geliştirmiş ve farklı araç gereçler ile stratejilerden faydalanmıştır. Bugün de anaokulu yaş grubunun eğitiminde montessori metodunun kullanımıyla karşılaşmaktayız.


Kitap, bu seriden okuduğum ilk kitap. Pandemi dönemindeyken bir dersimde Maria Montessori'yi tanıtmak için onunla ilgili birkaç kitap almıştım. O zaman kendisi yerine başka birini tanıtmak durumunda kalmıştım ancak aldığım kitaplar kitaplığımda duruyor. Kitabı okuduğum için memnunum ancak kitabın çok genel anlatımlı olduğunu söylemeliyim. Kitap çok ince bir kitap. Hatta kitaptan ziyade tanıtım kitapçığı veya dergi eki formunda diyebilirim. İçinde çok genel bir şekilde Maria Montessori'nin kim olduğundan ve neler yaptığından bahsediliyor. Sayfalar yazılardan ziyade resimlerle dolu. Zaten anladığım kadarıyla bu seri hedef kitlesi olarak çocukları merkeze alıyor. İlham verici isimleri çocuklara tanıtmayı amaçlıyor. En azından bu kitap özelinde söylersem, çocuklar için ilham verici olabilecek hoş bir kitaptı. Ancak Maria Montessori ve montessori eğitimi hakkında bilgi edinmek isteyen birini tatmin etmeyeceğini düşünüyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.





Only Yesterday (Omohide Poro Poro\ Dün Gibi) | Film Yorumu


Yönetmen: Isao Takahata

Senarist: Isao Takahata

Yapımı: 1991 - Japonya


Çocukluk pek çoğumuzun kalbindeki bir bahçe. Ne zaman kendimizi çıkmazda hissetsek; belki ne zaman bir yere saklanmak istesek, bir yere kaçmayı düşlesek en sonunda vardığımız gizli köşe. Bu filmde de ana karakterimiz Taeko'nun (Miki Imai) çocukluğu ile 27 yaşında olduğu bugününde yaşadıklarını eş zamanlı olarak izliyoruz. 

Geçmişten bir anı karşılıyor önce bizi. Bir karne gününün ardından dört küçük kız öğrenci kendi arasında konuşuyor. Üçü tatilde neler yapacaklarından bahsederken, Taeko sessiz. Çünkü onun ailesi bir yere gitmeyecek, biliyor. Çocuk masumiyetiyle boynu biraz bükük, yine de ısrarcı. Eve koşup annesine tatile gitmek için lütfenlerini sıralıyor. ''Lütfen anne kırlara gidelim...'' Evin büyükannesi Taeko'nun bu haline sessiz kalmayarak ev halkına kaplıcalara gitmeyi öneriyor. Orada bir sürü hamam var, çok seveceksin deniyor küçük Taeko'ya da. Gerçekten de gittikleri yerde hamamdan bol bir şey bulamıyor Taeko. O hamam senin, bu hamam benim koşup oynuyor; ta ki sıcaktan bayılıncaya kadar.

Yetişkin Taeko bu anıyı yüreğinde taşıyarak işten izin alıyor ve kırlara tatile gidiyor. Orada çiftlik işleriyle uğraşırken on yaşındaki hali de hep kalbinde çarpıyor. Bizler de film boyunca yetişkin Taeko'nun anıları aracılığıyla küçüklüğünden bugününe taşıdığı duyguları izliyoruz.


Kaynak: Pinterest

Film yavaş bir tempoda akıyor. Hikayesi de basit ancak klişe olduğunu düşünmüyorum. Filmde bak sen şu işe tarzı mucizevi tesadüfler, zorlama mutluluklar, baygın hüzünler yok. Böyle basit ama duru hikayeleri seviyorum. Böyle kurgular beni de bir parçası yapıyor gibi hissediyorum. Filmi izlemek bana kendimi sanki tıpkı Taeko'nun gittiği gibi kırsal bir yerde bir dere kenarında yeşilliklerin arasında uzanmışım da gözlerim kapalı dış dünyadan kulağıma dolan sesleri hayalle gerçek arasında gidip gelerek dinliyormuşum gibi hissettirdi.

Bloğumun daimi okuyucuları filmi çok sevdiğimi elbette tahmin etmişlerdir diye düşünüyorum. Sanırım en çok da içinde kendi hislerimden bir şeyler görebildiğim kurguları seviyorum. Bu filmde de Taeko'nun hislerinde kendi hislerimden parçalar buldum. Ne zaman bir şeylerin yolunda gitmediğini, en basitinden içime sinmediğini, hissetsem beni de geçmişteki hallerim karşılar. Kah bana tamamlanmamış durumları hatırlatır, kah akıl verir. Hayatımda bana en çok yol gösteren kişi de bu anılarımdaki kendim olmuşumdur hep. 


''İstesek de istemesek de bir kelebek uçmadan önce tırtıl olarak yaşamak zorundadır. Belki de o günleri, tırtıl dönemimden geçtiğim için hatırlıyorumdur.''


Küçük Taeko çok sevimli, akıllı ve biraz da hüzünlüydü. İlk aşk, çocukluk arkadaşlıkları, aile ilişkileri, diğerlerinden farklı şeylere ilgi duymak, yalnız hissetmek, seveceğin bir şeyleri aramak, doğru olduğunu düşündüğün şeyi diğerlerine karşı savunmak... Hepimizin çocukken kalbi kırılmış, dudaklarımız aşağı doğru bükülmüştür. Belki gözyaşlarını tutmanın verdiği gururla karışık acı his yüzümüzü yakmıştır. Hepimizin yanakları al al olmuş, kalbi tatlı bir heyecanla küt küt atmıştır. Ayaklarımız ilk kalp çarpıntısıyla havalanmış, belki hatta kanatlanıp uçmuşuzdur. Hepimiz bazen sadece bir ''tebrik ederim'' cümlesini duymayı ummuşuzdur. Hepimiz bir şeylere heves etmiş ama o şey için istediğimiz izne karşılık verilen net bir ''hayır''a toslamışızdır. Bu filmde herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum.

Çocukluk zor ve güzel bir dönem. Ancak her ne olursa olsun insanın içinde neşeyle karışık bir hüzün olarak nefes alıp vermeye yıllarca devam edebiliyor. Bu filmde de bu hissi çok net hissettim ve filme dair en sevdiğim durum da bu oldu. Taeko'nun korkularını, hüzünlerini ve sevinçlerini Toshio ile şeffafça paylaştığı sahneleri de aynı şekilde çok sevdim. Filmin çizimlerinin ve müzik seçiminin muhteşem olduğunu da eklemeliyim. Her detay düşünülerek her sahne özenle çizilmişti. Zaten yönetmen koltuğunda Isao Takahata var, lütfen. 

Basit bir konuyla etkileyici bir tat bırakan bir film. İzleyiniz efenim.


Only Yesterday OST dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.




Yaban Kazı (Ogai Mori) | Kitap Yorumu

Yazar: Ogai Mori, Çevirmen: Alper Kaan Bilir,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Japon Edebiyatı'ndan bir şeyler okumak her defasında içimde bahar rüzgarları estiriyor. Gerçekten; tüm kalbimde, tüm ruhumda hissediyorum bu hissi. Hele bir de söz konusu kurgu geçmiş zamanda geçiyorsa... Karakterler geleneksel kıyafetlerini giymiş salınıyorlar gözümün önünde. Konuşmaları, mimikleri, hal ve tavırları capcanlı karşımda beliriyor. Eksik olan tek şey başımın üstünden yağan sakura çiçekleri sanki. Böyle romantik bir ortama ışınlanıyor ruhum.

Bu kitabı okurken de tam olarak böyle hissettim. Normalde bir kitap beni ne kadar içine çekerse çeksin ''dünyadan koptum'' söylemini kolay kolay kullanmam. Çünkü dünyadan kolay kolay kopamam. Benim bir okur olarak dünyadan kopmam için, başka bir yere bağlanmam gerekir. Peki nereye? Tabi ki karakterlerin duygu ve düşüncelerinin arasına. Bu duygu ve düşünceleri berrak bir şekilde hissedilmem gerekir. Ancak bu sağlanırsa dünyadan kopup da okuduğum kurgunun dünyasına bağlanabilirim.

Bazen bize çok küçük gibi görünen şeyler aslında daha büyük olan bazı başka şeylerin nedeni olabilir. Yürüdüğümüz yol, iki küçük kuş, belki bir yaban kazı... Hepsi birbirinden bağımsız gibi görünür ancak günün sonunda bir bakarız ki yaşadıklarımız aslında tüm bu küçük şeylerin birbirine bağlanmasından ibarettir. Yürüdüğümüz yol bir aşkın umudu olabilir, iki küçük kuş trajik bir tanışmanın vesilesi ve bir yaban kazı, korku ile cesaret arasındaki ince çizgi.


O-Tama genç güzel bir kız. Bir adam bir gün onu ve yaşlı babasını kandırıp gözdağı vererek O-Tama ile evlilik hayatı yaşıyor. Ancak çok geçmiyor ki adamın bir yalancı olduğu anlaşılıyor. Bu genç kız hiçbir suçu olmamasına rağmen kendini çirkin bir durumun içinde buluyor. Yine de babası hep yanında. Baba kız kendilerine yeni bir düzen kurmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar her ne olursa olsun bir aradalar ve yanlış bir şey yapmadılar. Başları dik.

Sağlam bağlara sahip bu baba kız yaşadıkları bu kötü günlerde daha da yoksul düşüyorlar. Çok geçmeden önlerine bir teklif çıkıyor. Suezo isimli bir adam O-Tama ile birlikte bir yaşam kurmak istediğini söylüyor. Tabii bu yaşam sır perdesinin ardında yaşanmak zorunda. Baba kız başlangıçta ne bu teklifin iç yüzünü, ne de Suezo'nun hayatını biliyorlar. O-Tama'nın düşündüğü tek şey yaşlı babasını rahat ettirmek. Bu nedenle teklifi kabul ediyor ve Suezo ile birlikte düzensiz bir ilişki yaşamaya başlıyorlar. Çok geçmiyor ki genç kadın, birlikte yaşadığı bu adamın yaşamına dair detayları öğreniyor. 


Kitabın trajik bir konusu olsa da, kitabı okurken puslu hislere kapılmadım. Hatta aksine, içimde hep bir umut vardı. Çünkü merak ettim. O-Tama'nın kalbinde filizlenen hisler acaba onu harekete geçirecek mi diye merak ettim. Acaba hisleriyle düşünceleri eş zamanlı hareket edecek mi, diye düşündüm. O-Tama'nın yaşadıkları zordu ama kolayı seçen de kendisiydi. Bu nedenle ona üzülmek yerine, onunla ilgili beklentiye girdim. Benim asıl üzüldüğüm karakter Suezo'nun daima hor gördüğü eşi O-Tsume'ydi... Öte yandan kitaptaki en üzücü bulduğum detaylardan birisi de, baba kızın arasındaki bağın zamanla zayıflaması oldu.

Okada ise kalbime sakuralar yağdıran karakterimdi. Böyle ferah ve ışıl ışıl hissettiren karakterler diğer karakterlerin de umudu oluyor değil mi? Tüm topu ona atıyor herkes. Okurlar, diğer karakterler, hatta çoğu zaman yazar bile. Oysa bu kitapta durum böyle değildi. Diğer karakterler çözümü Okada'da aradı. Keza bir okur olarak ben de... Yazarın bizlerle aynı fikirde olmaması kitaba dair en sevdiğim durum oldu diyebilirim. Hatta kitabı şimdiden yılımın favorilerinin arasına sokan da yazarın bu yaklaşımı oldu. Bir kurtarıcının öne çıkıp tüm sorunları çözmesi yerine herkesin yaptıklarının ve yapmadıklarının sonuçlarına katlanması fikri, üstüne düşündüğümde daha rahatlatıcı geliyor bana.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Her kahramanın sakladığı bir yüzü vardır.'' (Sayfa 40)


''O akşamları, güzel bir rüyayı özlercesine özlüyordu.'' (Sayfa 41)


''Suezo onu, bir insanın konuşmasını değil de kafesteki bir ağustos böceğinin sevimli ötüşünü dinler gibi dinler, farkına varmadan gülümserdi.'' (Sayfa 51)


''Dünyanın insanın isteklerine olan kayıtsızlığı çok rahatsız ediciydi.'' (Sayfa 56)


''Güzelliğin insanın kalbini yatıştırmak gibi bir gücü vardır...'' (Sayfa 57)


''Eskiden her şeylerini birbirine anlatan, arasına sır diye bir şey girmemiş iki kişi, artık ister istemez bir şeyleri gizleyerek, aralarına mesafe koyarak konuşuyordu.'' (Sayfa 59)


''Yalan söylememek, insanları kandırmamak, buna karşılık da insanlarca kandırılmamak istiyorum.'' (Sayfa 60)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Tirende Bir Keman (Mustafa Kutlu) | Kitap Yorumu

Yazar: Mustafa Kutlu, Yayınevi: Dergah Yayınları

Kenan müzisyen bir babanın oğludur. Daha çocuk yaşta iyi keman çalmayı öğrenir. Babası o daha ortaokula giderken ölür ve evin geçimi Kenan'a kalır. Kenan ömrünü çok sevdiği müzikle iç içe geçirir. Pek de yakışıklıdır, pek de centilmen. Kimseye yüz vermeyen Kenan'ın gönlü, çalıştığı gazinoya şarkıcı olma hayaliyle gelen genç ve güzel Semiramis'e kayar. Semiramis de bu yetenekli ve yakışıklı adamdan etkilenir ve ikilinin çok geçmeden Sadullah isimli bir oğlu olur. Semiramis gazinoya bir hayalle gelmiştir. O hayalin peşini ailesini bırakmak uğruna bile bırakmaz ve ünlü bir yıldız olur. Tabii bu sırada gözü ne oğlunu, ne Kenan'ı görür. Kenan ve Sadullah, Kenan'ın annesinin ana ocağında bir başlarına kalakalırlar.

Kenan, kimseye pas atmayan o havalı ve yetenekli adam, kara sevda dedikleri illete tutulmuş kendini yer bitirir. Çok içer, içkisi elinden ve dilinden müziğini bile düşürür. Çok geçmez, başka bir yerde yeniden başlamak için yollara iter hayat Kenan'ı ve oğlunu. İzmir, Mersin, Adana... Nerede iş varsa orada. Kenan müziğini bırakmaz. Oğlunu da çekirdekten yetiştirir. Aile mesleği artık Sadullah'tadır. Çok iyi keman çalar. Kenan para kazanmak için trenlerde keman çalıp şarkı söylemeye başlar. Yurdu baştan başa müzikle geçer. Ancak trajediler peşini bırakmaz. 

Tirende Bir Keman'da bir ailenin nesilden nesile aktarılan yıkılış öyküsünü okuyoruz.


Tirende Bir Keman, Mustafa Kutlu'dan okuduğum ikinci kitap. Daha evvel okuduğum Uzun Hikâye (şurada da yorumlamıştım) gibi bu kitapta da bir ailenin başına gelenleri okuyoruz. Ailemizin kaderi, bizim de kaderimiz midir? Sanmıyorum; ama bu iki kitapta da öyle oluyor. Dedenin yaptıkları torunun yaşamına dek taşınıyor. Dede, baba, torun; üçü sanki görünmez iplerle birbirine bağlı oluyor.

Kitap, tam bir Türk filmi senaryosu. Ben de kitabı okurken filmin sonunu merak ettiğimden sayfalara kitlendim tabii. Acıklı, çok acıklı bir öykü. Ana karakterler bir yana, yan karakterleri çok sevdim ben. Halim Baba, Sabır Anne, Cellat Ali... Hepsi hikayeye hoş bir tat katmıştı. Bir okur olarak benim, ana karakterler olarak Kenan ve Sadullah'ın yüzünü güldüren de bu yan karakterlerdi ya zaten. Onlar olmasa gamdan kederden geçit vermezdi satırlar...

Şimdilerde neredeyse bir tartışma konusu olan pavyonlar, bu kitapta yer yer arka plan olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta pavyonların nasıl insanı yiyip bitiren, sigara dumanından belalısına insanı içine çekip alan yerler olduğu da gösteriliyordu. 

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Kafasına göre takılan bir kedi. Babası onu bir kış günü kapı önünde bulmuş. Siyah-beyaz alaca. Beyzade gibidir. Yemeği az gecikse annenin eteklerini tırmalayıp hırlamaya başlar. Sedirin başköşesindeki mindere kıvrılıp uyur. Sıkıysa yerinden kaldır, hemen hırlamaya başlar. Canı isterse gelir, kucağına yatar, okşatır kendini; canı istemezse hiç oralı olmaz.'' (Sayfa 5)


''Sevdi sevildi ama hayatının kadınını bulamadı. Kimi arıyordu? Kimi olacak alnının yazısını.'' (Sayfa 7)


''Kız gitti, terli ellerini annesinin ellerine bıraktı. Bunu hep yapardı. Dara düştüğünde anasının eline sarılırdı. Şaşılacak bir şey yok. Hepimiz böyle anlarda tutunacak bir dal ararız.'' (Sayfa 12)


''Naime, Haliç'teki adalara bakıyor. Yalnız, kimsesiz. "Bana benziyorlar" diyor içinden.'' (Sayfa 21)


''Kendisini değil, artık hatırasını seviyordu.'' (Sayfa 50)


''Günler hep böyle geçecek, güneş hiç batmayacak, neşe de keder de hep aynı kalacak sanırız. İnsanoğlu aldanıştadır. Güneş batar, yağmur kesilir, kuşlar yuvalarına çekilir. Hiç ummadığın anda bir dalga gelip kayığı devirir.'' (Sayfa 52)


''Gariptir, verilmiş bir kararın etkisiyle olsa gerek, kendini dinç ve güçlü hissediyordu.'' (Sayfa 55)


''Mehtap'a dedim ki, pavyonun sonu çöplük.'' (Sayfa 59)


"Şurada evlenip bir yuva kursaydık, biraz da biz mutlu olsaydık" diye kendi kendine konuşuyor. "Her yol Roma'ya çıkar" demişler. Nedir bu? "İş olacağına varır" demek. (Sayfa 67)


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Mitoloji 101\ Eski Yunan ve Roma Mitolojisi (Kathleen Sears) | Kitap Yorumu

Yazar: Kathleen Sears, Çevirmen: Ekin Duru,
Yayınevi: Say Yayınları

Varoluşun nasıl meydana geldiği ve işlediği fikri ezelden beri insanların ilgisini çekmiştir. Bu merak, insanların evrenin yaratılışı hakkında çeşitli söylenceler (mitler) oluşturmalarını sağlamıştır. Bu söylenceler sözlü anlatımın birer ürünü oldukları için her bir insanın anlatımıyla birlikte öykülere yeni detaylar eklenmiş veya bazı kısımlar değiştirilerek günümüze ulaşmıştır. Pek çok milletin kendine has bir mitolojisi vardır. Çünkü her toplum içinde bulunduğu gerek fiziki, gerek kültürel özelliklerden etkilenerek kendilerine cevaplar aramıştır. Bu kitapta ise klasik Yunan ve Roma mitolojisi genel hatlarıyla anlatılmış. Roma mitolojisi Yunan mitolojisinden büyük oranda etkilendiği için kitabın büyük bir kısmında Yunan mitolojisinde geçen karakter ve olaylar anlatılıyor. Romalılar tapındıkları tanrılara Yunan tanrılarından farklı isimler vermişler ancak bu tanrıların amaç ve görevleri her iki millette de ortak diyebiliriz. 

Mitoloji yalnızca yüzyıllar öncesindeki halkların inançlarını ortaya koymuyor; günümüzde de çeşitli alanlarda bu mitlerin etkisini görmekteyiz. Psikoloji biliminin kökeni de Yunan söylencelerine dayanmakta. Oedipus kompleksi, narsisizm (Narcissus'un hikayesinden ismini alır), Eros içgüdüsü (hayat) - Thanatos içgügüdüsü (ölüm) psikolojide yer alan bazı mitolojik terimlerdir. Her ne kadar kitapta üstünkörü anlatılıp geçilse de, Psike (ruh) ile Eros'un (aşk) hikayesi benim en sevdiğim mitolojik öykülerden birisidir ve ruh ile aşkın birlikteliğini anlatır. Bu öykünün insan ruhunun gereksinimini en saf haliyle anlatan öykü olduğunu düşünüyorum. Ancak bu öykü kitapta yer almadığı için şimdilik geçiyorum; belki başka bir yazımda anlatırım.

Mitoloji genel olarak insan davranışlarından beslenen hikayelerden oluşuyor diyebiliriz. Mitolojide yer alan tanrı, yarı tanrı ve doğaüstü özelliklere sahip kahramanlar, insan erdem ve zaaflarını yansıtarak karşımıza çıkmaktalar. Öte yandan insanlar tanrıları memnun etmek için çeşitli kahramanlıklar yapmış, kurbanlar vermiş ve hatta hayatlarını buna göre şekillendirmişlerdir. Tarihte yer alan gerçek kişi ve olaylar bile mitlerle karışarak günümüze kadar hikayelerini saklamışlar ve getirmişler. Truva Savaşı bunların en ünlüleri arasında yer alıyor. Gökyüzündeki yıldız ve gezegenler de Yunan ve özellikle de Roma tanrı ve kahramanlarından isimlerini almaktalar.


Mitolojilerde kadınların hep ikinci planda kaldığı öne çıkan bir diğer özellik. Tanrıçalar bile ''erkeksi özellikler'' gösterdikleri ölçüde güçlü olarak yansıtılmaktalar. Bu erkeksi özellik tanımlamasına giren nitelikler ise aslında bir hayli absürttü diyebilirim. Örneğin; zeki, bağımsız ve bakire bir tanrıça aynı zamanda gücünden korkulan bir tanrıça demekti. Artemis ve Athena bu tip karakterlere örnek gösterilebilir. Öte yandan aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit, güçlü yansıtılmakla birlikte, diğer tanrı ve tanrıçalar tarafından alaya alınmaktaydı. Çünkü bakire değildi ve ''süslüydü.'' Örneğin Ares (savaş tanrısı) ve Afrodit aşkının ifşalandığı sahnede Afrodit'in haline ''acıyan'' tanrılar olmuştu. Çünkü Afrodit ''masum, güzel ve savunmasızdı.'' 

Mitolojilerde bakireliğe büyük önem verilirken, erkek karakterlerin kadın karakterlere cinsel saldırıda bulunmaları yaygın bir durum olarak yansıtılmış. Üstelik bu saldırılarda mağdur olan taraf kadın karakterler olmasına karşın, suçlu bulunan ve acımasızca cezaya çarptırılan taraf da mağdur olan kadın karakterlerdi. Bu durum bir hayli sinir bozucuydu diyebilirim.


İnsan ilişkilerinin bir yansımasını tanrı ve tanrıçalar arasındaki ilişkilerde açıkça görmek mümkün. Zeus'un eşi olan evlilik tanrıçası Hera için başka kadın karakterlere saldıran Zeus hep sütten çıkmış ak kaşık iken, bu kadın karakterler ve Zeus'tan olma bebekleri suçluydu ve çoğu zaman nesiller boyu acımasızca cezalandırıldılar. Burada aile birliğini her şeyin üstünde tutan bir tanrıça mı görmekteyiz yoksa insanların takıntılı düşüncelerinin bir yansımasını mı emin değilim doğrusu. 

Diğer bir örnek ise Afrodit - Ares - Hephaistos aşk üçgeni olabilir. Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit, zanaat tanrısı Hephaistos ile evlidir ancak savaş tanrısı Ares ile de tutkulu bir aşk yaşar. Hephaistos, çok çirkin ama on parmağında on marifet olan ve karısına çok aşık, çok sadık birisidir. Ancak malesef Afrodit ile olan evlilikleri zorakidir ve Afrodit eşine sadık kalmaz. Burada aslında insan zaaflarının bir temsili göze çarpıyor. Hephaistos yaptığı her işe emek veren bir tanrı (ki neden çirkin betimlenmiş bu da ayrıca bir tartışma konusu olabilir diye düşünüyorum) ancak malesef hem çirkin hem de yorucu görünüyor uzaktan. Oysa Ares çekici, tutkulu ve tezcanlı. Aşkı simgeleyen bir tanrıça hangisine daha yakın olurdu? Sanırım bu, bu mitleri dinleyen\ anlatan kişinin kalbindeki arzuya göre biçim değiştiren bir seçim olurdu. Nitekim zaten söylencelerdeki tüm bu karakterlerin de aslında insan doğasının bir yansıması olduğu söylenebilir.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.




Alıntı.


"Kim bilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi 
Kaç kişi güzelliğini sevdi 
Belki gerçek aşkla; belki değil 
Ama bir tek kişi seni sevdi. 
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi." 

- William Butler Yeats


Bu şiiri eski notlarımın arasında buldum ve çok güzel olduğu için seninle de paylaşmak istedim. 

Hoşça kal.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsin.



Ickabog (J. K. Rowling) | Kitap Yorumu

Yazar: J. K. Rowling, Çevirmen: Hazel Bilgen,
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Bir varmış bir yokmuş... Bir zamanlar Kornukopya Krallığı isimli bir ülke varmış. Bu ülke dünyanın en mutlu ve huzurlu ülkesiymiş. Bu ülkede yaşayan her bir insanın yüzünden gülümsemesi eksik olmazmış. Hepsi çok mutlu ve nazik insanlarmış; sevdikleri ile bir arada ve güvendelermiş, bolluk ve bereket içinde yaşarlarmış. Kralları her zaman özenli ve şık giyinen Kral Korkusuz Fred'miş. 

Bu ülkenin dört büyük şehri varmış. Bir de... Ülkenin en ucunda gözlerden ırak bir yer olarak varlığını sürdüren Bataklık Diyarı! Bu diyarda kocaman, insanı içine alıp yutuveren bir bataklık bulunuyormuş ve bu bataklığın içinde ise efsanevi yaratık Ickabog yaşarmış. Ickabog, boyu en az iki at kadar uzun olan, gözleri çakmak çakmak yanan, sivri dişli, uzun pençeli, insan dahil canlıların etleriyle beslenen korkunç bir yaratıkmış. Sadece efsanelerde yaşadığı varsayılan bu yaratık bir gün canlı olduğunu göstermiş ve dünyanın en mutlu ülkesi olarak bilinen Kornukopya Krallığı'ndaki her şey aniden değişmiş.

Kitap boyunca bir canavarın koca bir ülkeyi yiyip bitirmesini okuyoruz. Hayır hayır hayır, pençeler veya dişlerle değil; korkuyla yeniyor bu ülke. Bencillik, açgözlülük ve kibrin egemenliğini ilan ettiği yerde sarmaşık gibi yayılan korkuyla yeniyor. Biz okurlar da her masalda olduğu gibi iyilerle kötülerin burun buruna giden mücadelesine tanıklık ediyoruz.


Gizemli bir canavar, gözü pek genç kahramanlar ve hinlik peşindeki kötü karakterler... Kitabın yaratıcı bir konusu var. Her masal gibi insanı sarıp sarmalıyor ve acaba ne olacak diye okuru oturduğu yerde kımıl kımıl da ediyor. Öte yandan yıllar sonra J. K. Rowling'ten bir şeyler okumak ilginç bir deneyimdi benim için. Ne yalan söyleyeyim kitabı daha okumadan sevmiştim. Okurken ve okuyup bitirdikten sonra da sevdim tabii. İki kurgunun konuları birbirinden tamamen farklı olsa da, kitabın karakterlerinde Harry Potter karakterlerinden esintiler bulmak da mümkün veya eşsiz muhakeme yeteneğim beni yanıltmış da olabilir, bilmiyorum. 

Bu kitabı Rowling yıllara yayarak yazmış. Başlangıçta sadece kendi çocuklarına ara sıra parça parça anlattığı bir masaldan ibaretmiş bu kurgu. O sıralar yazar Harry Potter'ı yazmakla meşgulmüş. Harry Potter'dan arta kalan zamanlarında da çocuklarını eğlendirmek için bu masalı uyduruyormuş. Kitaptaki en sevdiğim özellik de aslında tam olarak bu ''uydurma hali.'' Ben de arada küçük kuzenlerime hikayeler uydururdum. Küçük çocuklara beden diliniz ile jest ve mimiklerinizi de işe katmayı unutmadan sesinizi alçaltıp yükselterek ilginç isimlerin geçtiği kurgular anlattığınızda kesinlikle ilgi çekiyorsunuz. Bu kitapta da tam olarak o etki vardı. Sanki soğuk bir kış akşamında biri karşıma geçmiş de bana ellerini kollarını sallayarak ve tabii en heyecanlı yerlerde vurgular yapmayı da unutmadan Ickabog masalını anlatıyormuş gibi hissettim.

Rowling bu kitabı yıllar sonra pandemi döneminde çatı katındaki tozlu kolisinden çıkarıp düzenlemiş ve pandemide evde kalmak zorunda kalan çocukların eğlenceli vakit geçirmesi için internet üzerinden bölüm bölüm yayınlamış. Kitapta yer alan çizimler ise Ickabog Resim Yarışması'nı kazanan çocukların resimlerinden oluşuyor. Bizim ülkemizde yayınlanan baskıdaki resimler Türk çocuklarına ait resimler. Başka ülkelerdeki baskılarda da muhtemelen o ülkede yaşayan çocukların çizdiği resimler yer alıyordur. Kitapta çocukların yaptığı resimlerin yer alması fikrini de pek hoş buldum ve resimleri çok sevdim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.



ALINTILAR

''Bazen iki kişi, başkalarının bir ömür boyu konuşup birbirine anlatamayacağı şeyleri sadece bir bakışla anlatabilir.'' (Sayfa 123)


''Gerçi Lord Tükrer'in gözlerinden fışkıran insan kötülüğünü gördükten sonra o gece Daisy de bataklıktaki bir canavara inanmayı yeğlerdi.'' (Sayfa 174)


"Ah, aşçılık okulunda öğrendiğimiz bir şey varsa," dedi Bayan Pürneşe omuz silkerek, "o da şudur ki yanık kenarlar ve kayış gibi kekler en iyilerimizin başına bile gelir. O zaman yapılacak tek şey kolları yeniden sıvayıp başka bir şeye başlamaktır, derim. Düzeltemeteceğin şeyler için sızlanmanın âlemi yoktur!" (Sayfa 197)


''Çünkü gözyaşları aynı kahkahalar gibi zihni iyileştirebilir.'' (Sayfa 207)


"Bence insanların da Ickaboglar kadar umuda ihtiyacı var. Ama," dedi elini kalbine götürerek, "annemle babam hâlâ burada ve her zaman burada olacaklar. İşte o yüzden Ickabog, beni yediğinde kalbimi en sona sakla. Annemle babamı elimden geldiğince hayatta tutmak istiyorum." (Sayfa 235)


''Bir kere yalan söylemeye başladınız mı devam etmek zorunda kalıyordunuz ve bu da aynı su alan bir geminin kaptanı olmaya benziyordu, kendinizi batmaktan kurtarmak için gemideki delikleri sürekli tıkamanız gerekiyordu.'' (Sayfa 243)


''Bazen -nasıl bilmiyorum- birbirinden kilometrelerce ötede yaşayan insanların artık harekete geçme vaktinin geldiğini aynı zamanda fark ettiği olur. Belki de fikirler rüzgârda uçuşan polenler gibi yayılıyordur, kim bilir.'' (Sayfa 257)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Hayalperest (Pam Munoz Ryan\ Peter Sis) | Kitap Yorumu

Yazar: Pam Munoz Ryan, Çizer: Peter Sis,
Çevirmen: Özlem Sığırtmaç, Yayınevi: Yabancı Yayınları

Neftali hayal gücü gelişmiş bir çocuk. Hayatta en sevdiği şey, hayal kurmak. Okuduğu kitaplar, keşfettiği yerler ve koleksiyonu için doğadan topladığı nesneler, onun hayallerinin birer parçası. Kulakları sağır eden düdüğü ve uzun siyah peleriniyle evin kapısında beliren babası ise onun kahramanı. Neftali'nin çocuk kalbindeki tedirgin çarpışın içinde umuda benzer cılız bir ritim de duyuluyor. Babası sahiden de bu kadar katı ve acımasız olamaz ona göre. Oysa abisi Rodolfo, tıpkı gençlik hayalleri gibi babasına dair olan umutlarını da çoktan uzak bir köşeye terk etmiş durumda.

Kitap boyunca Neftali'nin büyüme serüvenine şahit oluyoruz. Neftali henüz sekiz yaşında küçük bir çocukken onunla tanışıyor ve on yedi yaşında bir delikanlı oluncaya değin onunla beraber yaşamı keşfediyoruz. Neftali, babasının sandığı gibi düş dünyasında yaşamıyor; hayır. O, bu düşlerin arasından keşfettiği güzel hisleri, nesnelerin gerçek dünyasına taşıyor. Hayalleri ona kelimelerin gücünü getiriyor. Bu yolculukta ona yardım eden yardımcıları ise yanından hiç ayırmadığı oyuncak koyunu ile küçük kız kardeşi Laurita.

Neftali karakteri aslında sadece kurgusal bir karakter değil. Kitabın yazarı bu karakteri oluştururken, doğum adıyla Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto'dan, yani pek çoğumuzun Pablo Neruda ismiyle tanıdığı şairden ilham almış. Şairin babasının da şairlere bakış açısı tıpkı Neftali karakterinin babasınınki gibi katıymış. Babası Neruda'nın toplumda saygın kabul edilen ve onaylanan bir meslek sahibi olmasını istemiş. Ancak gelelim görelim ki, Neftali'nin kalbi sadece kelimeler için çarpıyormuş. Kelimelerin büyüsünden bir türlü vazgeçemiyormuş. Bu nedenle de vazgeçmemiş. Gideceği yolu değil, ismini değiştirmiş. Karıştırdığı dergilerdeki isimlerden ilham alarak bir mahlas uydurmuş kendine Neftali: Pablo Neruda. Yıllar sonra ise bu isim onun yasal olarak da ismi olmuş. İşte, bu kitapta hikayesini okuduğumuz hayalperest çocuk da, bu büyük şairden ilham alınarak oluşturulmuş bir karaktermiş.


Kitabı okumak, buğulanan bir camdan sağanak yağışı izlemek gibiydi. Başta yağmur yoktu, sadece her yer griydi. İç karartan bir grilikti bu. Tıpkı dışlanan, anlaşılmayan ve bende bir sorun mu var diye düşünmek zorunda bırakılan küçük bir çocuğun renkli düşüncelerinin zamanla aldığı ton gibi bir grilikti. Neftali çok mahzundu, çok da masumdu. Yaşıtlarından daha ufak tefekti. Diğerlerinin ilgisini çeken şeyler onu pek de ilgilendirmiyordu. Ona kalsa sonsuza kadar kitap sayfalarının arasında kaybolabilirdi. Babası ona sık sık ''kitapların onu daha da zayıf düşürdüğünü'' söylüyordu. Tamam o halde, Neftali de dışarı çıkar ve keşfedecek bir sürü başka şey bulurdu. Ancak ne babası, ne de yaşıtı olan diğer çocuklar için onun kendi halinde bir kaşif olması doğal değildi. 

Neftali, değersiz hissettirilerek büyümüş bir çocuk. Hemen hemen her hayalperest gibi, hisli de bir çocuk. Bu nedenle büyürken yaşadığı bazı şeyler, onun gibi, bir okur olarak benim de kalbimi kırdı. Ona sımsıkı sarılmak istedim. Ona kendisine inandırılmak istenilen tüm o şeylerin gerçek olmadığını söylemek istedim. Sonra, malesef ki bu şartlarda büyüyen pek çok çocuk olduğunu düşündüm. Hangi birine sarılabiliriz?.. Hangi birine aslında bir insanın değerinin, başkalarının kendi kafalarından biçtiği ölçütlerle oluşturulamayacağını anlatabiliriz?.. Malesef hiç denecek kadar çok azına.

Kitabın yarısından sonrasını daha çok sevdiğimi eklemeliyim. Çünkü o noktada yağmur başlamış, Neftali'nin iç dünyası hareketlenmişti. Tutkusunu derinden hissetmeye ve sahiplenmeye başlamıştı. Öfke duymuştu. Sevgi duymuştu. Merhamet hissetmişti. Güvenmişti. Ve aşık olmuştu! Neftali büyüyordu. Artık çelimsiz, hasta olarak anılan bir çocuk olmadığına inanabilirdi. Artık kendi dünyasında da pek çok şeyi keşfedebilirdi. Bu hareketlilik beni bir hayli heyecanlandırdı ve sayfaları birbiri ardına çevirdim. 

Kitap bir çocuk kitabı gibi yazılmış. Büyük puntolu bir yazı boyutu ve kurguyla uyumlu illüstrasyonlar bizleri karşılıyor. Dili sade, hikayesi düşündürücü. Ancak ben kitabı çocuklardan ziyade büyüklere öneriyor ve büyükler için daha uygun içeriğe sahip bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keşke kitabın bir animasyon filmi de olsaydı, severek izlerdim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


ALINTILAR

''Babası haklı mıydı? Hayal kurmak insanı zayıflatır mıydı?'' (Sayfa 12)


''Tamamlanmamış bir merdiven hangi gizemli ülkeye uzanır?'' (Sayfa 16)


''Neftali, bir Rodolfo'ya bir babasına baktı. Orada oturduğunu görmüyorlar mıydı?'' (Sayfa 31)


Neftali fısıldadı: "Her şeyi görmek istiyorum." (Sayfa 46)


''Mamadre'nin arkasını dönüp mutfağa girmesini izledi, şimdi yüzü soluk ve kafası meşguldü. Kahkahalarına, parlayan gözlerine ve pembe yanaklarına ne olmuştu? Mamadre onları nereye gömmüştü?'' (Sayfa 63)


"O da bir kondüktör mü olacak?" 

"Kesinlikle hayır," dedi babası. "Onun daha büyük planları var. Bir doktor veya dişçi olacak." 

Neftali başını kaldırıp babasına baktı. Doktor veya dişçi? Neftali, ne olacağını daha kendisi bilmiyorken babası nasıl biliyordu? (Sayfa 105)


''Neftali gözden kaybolana dek onu izledi. Etrafına bakarak iç çekti. Kartalı ve çam kozalağını birine anlatmak istiyordu. Gördüğü her şeyi bir arkadaşla, heyecanla ellerini sıkabileceği, kekelemeden konuşabileceği bir arkadaşla paylaşmayı arzuluyordu. Bunu bütün kalbiyle istiyordu.'' (Sayfa 109)


''Çu-çu-çu-çu-kau. Ötüşünü tekrar duydu. Bu sefer sağ tarafından geldiğine emindi! İyi şans. Hatta belki bugün o kadar istediği şey bile gerçekleşebilirdi: Yakın bir arkadaş ve babasının ilgisi.'' (Sayfa 112)


''Dıştaki yaralar aldatıcıdır. Belki acısı başka bir şeyden kaynaklanıyordu. Bir kuğunun başka kuğulara ihtiyacı var, tıpkı insanların başka insanlara ihtiyacı olduğu gibi.'' (Sayfa 224)


"Gerçekten sevdiğin işi yapmanın her zaman bir yolu vardır," demişti Augusto. (Sayfa 273)


''Şiirinin sonuna Neftali Reyes yerine Pablo Neruda yazdı. Bu ismi, babasını, şair bir evlada sahip olduğu için hissettiği utançtan kurtarmak üzere kullanacaktı. Belki de ismi sadece kendini bulacak kadar kaybolana dek kullanacaktı.'' (Sayfa 336)


''Doğrudan babasının gözlerine baktı ve içlerinde kayboldu. İçeride kim vardı? Acımasız ve nefret dolu birisi mi? Yoksa kendi geçmişinin kıskacında kaldığı için sevdiklerinin kendi geleceklerini kontrol etmelerine izin verecek cesareti olmayan biri mi?'' (Sayfa 339)


"Durmakta olan eşyalara uzun uzun bakmak... çok gerekli... İnsanın ve dünyanın dokunuşunu, ıstırap çeken şaire bir ders olarak aktarıyorlar..." (Sayfa 356 - Pablo Neruda)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Popüler Yayınlar