![]() |
| Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları |
İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz.
Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.
Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi.
Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.
Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.
Hoşça ve kitaplarla kalın.
ALINTILAR
İnsan ya kendi kendine konuşur, ya kendi kendine yazar. Kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. Oysa ne fark var ki arada? (Sayfa 9)
Sonra gitmeliyim dedi. Sanki bir görev için gelmiş de, işini bitirmiş, dönmesi gerekiyor. Biraz daha kal, korkuyorum bile diyemedim. Oysa kalmalıydın abicim. (Sayfa 25)
Sabahlar benim diyecektim ama, nedense ''Peki,'' dedim. Adını sevdim kadının, belki ondan. (Sayfa 34)
Yarın sabah o eve bakmaya gideceğim. Kendi eşyalarımla döşemeye kalksam nasıl olur diye hayal edeceğim. Evin sabahını, öğleden sonrasını, gecesini düşüneceğim. Tatil dönüşü eşyaların duruşu nasıldır? Kar yağarken, yazın en sıcak günlerinde nasıldır? Ev denen şeyin ne çok yüzü var. (Sayfa 35)
Keşke biraz daha kalsaydım. Keşke yarın gene geleceğim deseydim. Gene geleceğim, çünkü sizi kendime benzettim. Sizi ve kendimi suda yüzen yağ damlasına benzettim. Kendine benzeyen bir damla arayan ve bir türlü suya karışamayan iki yağ damlası. Yüzüyoruz işte suda. Başıboş. Öyle parçalanmışız ki artık daha fazla parçalanmak ölmek demek. Ama yine de varız ve belli oluyoruz suyun üstünde. (Sayfa 37)
İnsan göz göze konuşurken gözlerde başka bir konuşma yürüyor sanki. (Sayfa 37)
Arka bahçedeki manolya ağacını benden sonra ilk fark eden Suzan Hanım oldu, yıllardır gizlice büyüyen öksüz yetim manolya ağacını. ''Bu manolya ağacı değil mi?'' dedi şaşırarak, gençleşti. Sevinçli şaşırmalar insanı genç gösteriyor. ''Nasıl anladınız,'' dedim, ''çiçeksizken?'' (Sayfa 38)
Kendimle zorum var. Bu yüzden sık sık yüksekten düşerim rüyamda, düşerim, düşerim, bir türlü yere ulaşıp parçalanamam. (Sayfa 47)
Pencerenin önüne oturdum. Yalnızlıktan ağladım. Ağlarken ağzımdan çıkan buharla cam buğulandı. (Sayfa 53)
Aşkı aşkın çektiğini bilmiyordum. Hamurunda aşk yoksa bir insanın, nafile. (Sayfa 58)
Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzenini götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediğimiz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır. (Sayfa 65)
Önce kendisini sevecek birini buldu. Bulduğunun sevgisine inandı. Ben onu da yapamadım. (Sayfa 67)
Beni unut. Beni unut. Beni unut. Yazdın ve bitti. Öyle mi? (Sayfa 69)
''Sevdiğim'' eski bir söyleyiş, severim. Daha sahici gelir bana, eski zaman aşklarını, eskide kalmış aşkları hatırlatır. Ne kadar unutulmaya çalışılsa da, izi belli bir yara gibi duran aşklar. (Sayfa 72)
Beraberlik canlı ise ayrılmanın bir gerilimi, gerilimin de bir tarihi vardır. Sizin kastettiğiniz an, o halatın koptuğu andır. Ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir. Çürümek acı vermez, ölü olan çürür. Çürüdüğünü anlatmak kolay değil, ölü olduğunu ikrar etmek ise çok zor. (Sayfa 78)
''Ağladığını hissettirmemek çok zordur,'' dedi, ''gözlerinden yaş akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. Verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. Omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. Ağladığını duyurmamak çok yorar insanı.'' (Sayfa 98)
İşte o akşam aşka çok yaklaşmıştık. Bana biraz daha uzun sarılsaydın; ahşap evlerin loş ışıklı pencerelerinden, sokak lambasının ışığında büyüyen gölgelerden çekinmeyip beni öpseydin; aşkı ertelemeseydin, belki de beni kurtarmış olacaktın. (Sayfa 101)
''Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz.''
''Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada.''
''Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz.''
''İyi ya, boş değildi kucağım.''
''Ama yandınız, kül oldunuz.''
''Ama vardım, kül bunun kanıtı.'' (Sayfa 104)
Suzan beni kaldırabileceğimden çok daha fazla sevdi. Ezildim. (Sayfa 109)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder