Yeryüzü Güncesi 1.

(Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan)

Yeryüzü Güncesi #1 | Kelime Oyunu 115 (29.06.23)

''Yağmur yağdığında her şey daha canlı görünür.'' dedi genç kadın. ''Yeşiller daha yeşil, maviler daha mavi ve... Ve?.. Morlar daha mor!''

''Mor mu?'' dedi genç adam gülerek. 

''Yaaa, mor!'' Genç kadın uzandığı yerden doğrularak elini havaya kaldırdı. ''Yağmur, her şeyi daha canlı kılar. Sevinçliysen daha sevinçli olursun, üzgünsen daha üzgün. Morsan daha mor! Çimenler mor olsaydı acaba nasıl olurdu? Yine severdik onları değil mi? O zaman da belki, 'ah keşke şu çimenler yeşil olsaydı acaba nasıl olurdu' derdik. Morun kendi içinde ayrılan tonlarını bile keşfetmezdik. Başka bir rengi düşlerdik...''

''Öyle mi yapardık?''

''Bilmem, belki paralel bir evrende tam şu anda ben öyle yapıyorumdur.''

Havada belli belirsiz bulutlar vardı. Belli belirsiz bir rüzgarla oraya buraya konan ahmak ıslatan, genç kadının havada dans eden eline dokunup dokunup kaçıyordu. Sessiz bir akşamüstüydü. Sarman kedi ikiliyi terk edeli biraz olmuştu. Uğur böceği, genç kadının siyah kazağının kedi tüylerinde yollar aça aça kayıplara karışmıştı. Kim bilir, belki de genç kadın haklıydı; haklıydı da, şimdi uğur böceği mor çimenlerde yürüyüşüne devam ediyordu.  

Genç kadın bir ters bir düz hareket ettirdiği elini bir merdivenin en üst basamağına çıkmışçasına aniden durdurdu. ''Ay'ın metalden gövdesi'' dedi bir gözünü kapatarak ''mor...''

''Mor çiçeklerle mi dolu olsaydı mesela?'' dedi genç adam. O da genç kadın gibi bir gözünü kapatmış, Ay'ı iki parmağının arasında tutuyordu şimdi.

''Fena fikir değil...'' dedi genç kadın genç adama dönerek. Bakışları abartılı bir onaylamayla doluydu. Büzdüğü dudaklarını serbest bıraktı ''yine de...'' dedi düşünceli bir halde ''daha iyi bir fikrim var. Mor kelebekler! Pembe kelebekler, sarı kelebekler, beyaz...''

''Bir de tabi çizgili ve puantiyeliler...''

''Ah tabii onlar olmadan olmazdı teşekkürler; çizgili ve puantiyeliler! Olsa. Bir sürü kelebek olsa ve Ay'ın soğuk bakışlarından çıkıp uça uça dünyaya konsa. Oraya buraya şuraya.''

''Ya da biz kelebekleri bol bir yerlere de gidebiliriz tabii.''

''Ne güzel olurdu! En son küçükken görmüştüm, çok fazla kelebek! Çok fazla çiçeğin arasında oradan oraya seyahat edip duruyorlardı.'' Genç kadın, bakışlarıyla uzaktaki bir noktaya dokunuyordu şimdi. Sanki ona paralel bir evreni anımsatan bir anısını bir ters bir düz yukarı çıkarıyordu zihninden. ''Anılar...'' dedi biraz sonra ''ne garipler Ozan. Sanki onlar da paralel bir evrene karışmış gibiler. Biz mi zamanda seyahat ediyoruz anılar mı acaba? Bazen çok canlılar, bazen buğulu. Bazen o buğuyu kaldırmak için anıların küflenmiş yerlerine kendi kendine eklemeler yapabiliyor zihnimiz. Daha net oluyor böylece anılar; belki daha güzel, daha çekici, daha yalancı.''

''Veya daha gerçek?''

''Ah öyle de olur değil mi?'' Genç kadın dizlerinin üstüne oturarak olduğu yerde yükselmişti. Heyecanı gözlerinden yansıyıp genç adamın kıvrılan dudaklarına konuverdi. ''Bazen anlamayız, gerçek anları. Mor kelebekler ararız mor çimenlerin bittiği soluk Ay gövdelerinde. Ama işte oradadır çimenler tüm yeşilliğiyle. Sadece biz o an mor çimen bulma derdine düşmüşüzdür. O an geçip giderken, gerçek değildir bizim için. Biz başka gerçeklerin peşindeyizdir. Sonra başka bir an geldiğinde, eski anlar dertop olup anı ismini alırlar ve soluk metalden gövdeleriyle zihnimize çarpıverirler; ve anlarız...''

''Gerçek anları mı? Yoksa yeni an'ların eski anılara kapılıp başka anılara dönüşmesini mi?''

''İkisini de. İkisi de gerçektir. Sadece çoğumuz sahte şeylerle boğuşuruz veya boğuştuğumuzu sanırız; böylece sahte sandıklarımız sahte, gerçek sandıklarımız gerçek olur. Biz öyle olsun istediğimiz için. Öyle çok isteriz ki bunu, kendimizi kandırsak da kandırmasak da; hepsi bir olur paralel evrenlerin milyarlarca olasılığındaki bu an'ımız için.''

''Bunun üstüne düşüneyim bir dakika...''

''Ah önemli değil. Sadece dolambaçlı yollar açıp içine bakıyordum. Zihnimdeki çamuru temizlemek için.'' Sonra genç kadın yeniden genç adamın dizine uzandı. Yağmur tamamen dinmişti şimdi. Güneş denizin en ucuna çekilmiş, vardiyasını tamamen aya bırakmaya hazırlanıyordu.

''Bu güzel bir an, iyi ki bir an,'' dedi genç kadın ellerini havaya kaldırıp. ''Hava ne sıcak, ne soğuk. Etraf sessiz ve sessizlikteki sesler de güzel. Sen de öyle, iyi kisin. İyi ki biri, iyi ki an, iyi ki bu hava!''

''Sen de iyi kisin. İyi ki biri ve iyi biri'msin.''

''İyi ki biri'm...'' diye fısıldadı genç kadın. Dudakları bile hiç kıpırdamamış gibiydi. ''Bunu sevdim,'' dedi biraz sonra. ''İyi ki biri'm!'' 

''Bir kitap okumuştum,'' dedi dalgınca genç kadın. ''Orada da karakterler birbirlerine ay birimi diyorlardı. 'Biz birbirimizin ay birimiyiz.' Onun gibi; birinin birimi olmak. Biz de Dünya birimi olalım, birbirimizin!''

Genç kadın kocaman gülümsemişti, genç adam da. İkisinin de gülümsemesi gözlerine ulaşmıştı. Bu yüzden de kocamanlardı. Sonra genç kadın aniden yine ayaklandı. ''Yine de yazı özledim Ozan. Yazın da baharı özlerim artık; ama karpuz yerken değil! Acaba diyorum acaba...''

''Mor karpuz olsa nasıl mı olurdu?''

''Ah evet, Milka'nın mor kapuzları gibi, derdik. Ne güzel olurdu!''

 

Yeryüzü Güncesi #2 | Kelime Oyunu 116 (07.07.23)

''Çok tuhaf. Oysa her şey yolunda gibiydi Ozan. Güzel güzel yüzüyordu.'' Genç kadının sesi olabildiğince düzdü. Bu sesin içerisinde sakinlik dışında hiçbir şey yok gibiydi. ''Hem,'' dedi sonra ''son günlerde mutluydu. Sanki daha canlı, daha güzel gibi. Kuyruğu bile uzamıştı! Nasıl olur...''

''Kuyruğu mu uzamıştı?''

''Evet kuyruğu!'' Genç kadın hafifçe sarsıldı. Sonra da öylece kaldı. Genç adam genç kadının yanaklarındaki yaşlara usulca dokundu. ''Olacağı varmış Aslı,'' dedi bu sessiz yaşları okşayarak ''senin suçun değil.''

''Ah, bu avutmalı mı?''

Genç adam ne diyeceğini bilemiyordu. Sadece kollarını açtı ve genç kadına sarıldı. ''Üzgünüm'' diye fısıldadı.

''Deniz de çok üzüldü,'' dedi genç kadın. ''Zaten onun balığıydı; ama...'' Şimdi yaşlı bakışları genç adamın yüzünde bir şeyler ararcasına hareketliydi. ''Ama...''

''Onu seviyordun.''

''Onu seviyordum,'' diye fısıldadı genç kadın. ''Hem,'' dedi biraz sonra, ''onunla arkadaş bile olmuştuk. Ne?.. Anlıyordu beni, biliyordum. Yüzme stillerini de geliştirmişti. Ne zaman üzgün olsam değişik dalışlarla bana gösteri yapardı.''

''Gösteri mi?''

''Yapardı, evet!'' Ortam yumuşamıştı ama genç kadın hala sakin bir hüznün ortasındaydı.

''Sanırım aslında kendime üzülüyorum'' dedi genç kadın. ''Onunla olan arkadaşlığım bittiği için. Ne ikiyüzlüce! Ölmesi değil beni asıl yaralayan; onsuz kalmak...''

''Böyle olur bazen'' dedi genç adam. ''Bunda bir sorun yok Aslı. Herkes böyle hissedebilir. Kaybetmiş gibi. Sevdiğin birini yitirmek böyle hissettirir. Bunda bir sorun yok.''

''Biliyorum...'' Genç kadın duruşunu değiştirerek genç adama döndü. Bir yandan uzun siyah saçlarını topluyor, diğer yandan yerine yerleşmeye çalışıyordu. ''Bugün de yağmur yağdı,'' dedi sonra çok derinden derin bir nefes alarak. O nefesi içine çekti, çekti ve çekti. İçinde yer kalmayana değin uzun uzun içti o nefesi. Sonra da aynı yavaşlıkla geri saldı.

''Nefes almak,'' dedi sonra ''suyun altında yaşam nasıldır acaba? En derinlerde ama. En diplerde. Bazen, özgür hissetmek için gökyüzüne bakarız. Belki de bize uçsuz bucaksız geldiğinden. Ama o yüzerken, o afili hareketlerle, özgürlüğün çok çeşitli olabileceğini düşünürdüm. Ne kadar doğal yüzüyor!''

''Çünkü o bir balıktı...'' 

''Biliyorum Ozan! Ama diyorum ki... Diyorum ki... Bu, işte, yaradılışından gelen bir şey. Özünden. Özünden gelen, doğallıkla yaptığı bir şey. Misal ben, şimdi suyun altında olsam, yüzsem yüzsem ve yüzsem, en derinlere varsam. Işıkların kaybolduğu, sonsuzluğu hissettiren diplere. Aynı gökyüzü gibi. Sadece diğer uçta. Ama onun yaptığıyla aynı olmaz. Çünkü ben...''

''Balık değilsin.''

''Bingo!''

Genç kadının gözleri parlıyordu. Yavaşça burnunu çekerek etrafı incelemeye koyuldu. Genç adam genç kadının bu hallerini izlemeye bayılıyordu. Yine bir şeyler arıyor, diye düşündü genç kadının gezgin bakışlarını inceleyerek. Ama en azından artık üzgün değil.

''Bu tuhaf bir his,'' dedi genç kadın. ''Hani işte, özünden gelen bir şeyle özgür olmak. Bak mesela, şu kuşlar gibi.''

Genç adam bakışlarını kuş seslerinin geldiği açıklığa çevirse de kuşları göremedi. Genç kadınsa gözlerini kapatmıştı. ''Bazen uçarlar, bazen yürürler. Bazense böyle kayıplara karışırlar. Geriye yalnızca sesleri kalır. Kuşların.'' Gözlerini usulca açan genç kadın genç adamın dağınık saçlarındaki bir yaprağı alarak devam etti. ''Sonra...'' dedi yaprağı döndürerek ''sen seslerin görüntülerini ararken araya egzoz sesleri, çocuk çığırmaları ve komşu dedikoduları karışır. Son.''

Genç adamın göz kenarları kırışmıştı. Genç kadının da dudaklarının kenarları. ''İlham verici birisin,'' dedi genç adam genç kadına çok dikkatlice bakarak. Sanki yüzündeki her detayı en ufak çizgisine kadar zihnine kazıyor gibiydi. Genç kadını daha önce hiç görmemiş gibi. Genç kadın genç adama bakmadı; ama duruşunu da değiştirmedi. ''Öyleyimdir,'' dedi başını sallayarak. ''Yoksa, bu yumağı nasıl çözeceğim?'' Eli başının üstünde gezindi ve sanki genç kadından bağımsız hareket ediyormuşçasına usulca genç adamın saçlarına kondu. ''Çok yumuşak,'' dedi genç kadın bu saçları karıştırarak. 

''Ve artık dağınık da.''

''Aman Ozan zaten...''

''Aman Ozan...''

''Gıcık sen de. Zaten dağınıktı.''

''Hayır düzgündü.''

''Hayır dağınıktı!''

''Düzgündü hanımefendi. Kendi içinde bir düzgünlüğü vardı o dağınıklığın. Şimdi dağınık dağınık.''

''Dağınık dağınık?''

''Dağınık.''

Şimdi ikisi de katıla katıla gülüyordu. ''Teşekkür ederim'' dedi sonra genç kadın. Dudaklarında hafif bir gölge kalmıştı gülüşünden.

''Ne için? Birlikte güldüğümüz için mi? Gerçekten tuhaf...''

''Hayır. Varlığın için teşekkür ederim Ozan.''

''Rica ederim, hizmette sınır yoktur bizde bilirsin.'' Şimdi genç adamın kendisi eliyle saçlarını karıştırıyordu. Genç kadının gülümsemesi genişledi. ''Hem, benim yumağım da çözülüyor böylece.''

''Buradaki mi?'' dedi genç kadın elini kendi başına dokundurarak.

''Hayır buradaki,'' dedi genç adam genç kadının elini kendi kalbine götürerek. ''Hepsi çözülüyor senin varlığınla.''

Kuşlar susmuştu. Rüzgar susmuştu. Genç kadın ve genç adam susmuştu. Ama sessizlik çok doluydu. Tüm seslerden daha anlamlı. Daha gerçek. Daha dolu.

''Uzun zamandır şiir yazmıyorsun,'' dedi genç adam genç kadının elini bırakmadan. ''Bana çektiğin fotoğrafları da göstermiyorsun. Belki de çekmiyorsun. Yoksa bana mı göstermiyorsun sadece? Kalbim!..'' 

Genç kadın elini çekemedi. Bakışlarını da. Genç adamın hafif tutuşu eliyle bütünleşmiş gibiydi. Sanki mıknatıs gibi, diye düşündü genç kadın. Bu yüzden bıraktı. Bakışlarını ve elini kaçırmadan her şeyi bıraktı. Onu geride tutan her şeyi.

''Benden şair olmayacağını keşfedeli bir süre oluyor. Fotoğraflar içinse bahanem yok. En azından listemden bir şeyler eksildi. Başka şeyler denemeliyim.''

''O zaman başka şeyler yaz.''

''Başka mı?''

''Bir masal mesela! Bir kralı anlatsın. Her şeye sahip bir kralı.''

''Ne sıkıcı! Biliyorum masallarla ilgin yok ama böyle bir kurguyu okur muydun?''

''Evet, hem daha yazılmadı. Belki de bu her şeye sahip kral o kadar da sıkıcı biri değildir.''

''Her şeyin olduğu bir kurguda heyecan verici hiçbir şey yoktur Ozan.''

''Her şeyin olduğu...'' dedi düşünceli bir şekilde genç adam. ''Olduğu...''

''Her şeyin, evet? Sıkıcı!''

''Yalnızlık ekleyelim biraz o zaman. Yalnızlık da olsun her şeyin içinde.''

''Dramatik... Sıkıcı!''

''Ve bir dost!''

''Aşk diyeceksin diye ödüm koptu.''

''Kaç bakalım sen bu bahanelerle. Ama ne demek istediğimi anladın, biliyorsun.''

''Kaçmıyorum...''

''Tamam kaçma. Bir de bir hizmetçisi olsun bu kralın.''

''Hizmetçi mi? Kahramanın yolculuğundaki ana karakterin yaveri gibi mi?''

''Olabilir. Ama... Ana karakter illa bir insan mı olmalı?''

''Ya ne olmalı?''

''Bilmem, yazar sensin.'' Genç adam genç kadının burnuna hafifçe dokundu. Genç kadının şaşkın yüzü onu güldürüyordu. Genç kadın bir süre genç adamı izledi. Sonra yavaşça esnedi; tıpkı yavaşça canlanan bakışları gibi. 

''Tabi ya,'' dedi heyecanla ''ana karakter! Ne olmalı?..''

''Ne olsa acaba, her şeyin var olduğu, var olabileceği bir kurguda?''

''Seni çok seviyorum Ozan.''

''Ah... Biliyorum mükemmel biriyim ama kendimi böyle de kullanılmış his...''

Genç kadın genç adamın cümlesini bitirmesine fırsat vermeden onun saçlarını bir posta daha dağıttı ve ayağa hopladı. ''Gidelim,'' dedi sonra bir elini genç adama uzatarak. Genç adam genç kadının uzattığı eli tutarak kendine doğru çekti. Bocalayan genç kadın aynı güçle genç adamı kendine çekti. İkili boğuşurken kuşlar sessizce gökyüzüne havalanmıştı. Şimdi cıvıltılar yerine oflamalar, poflamalar ve kahkahalar etrafa saçılıyordu.

 

Yeryüzü Güncesi #3 | Kelime Oyunu 117 (12.08.23)

''Yeniden ve yeniden yaşanıyor her şey. Her şey, geçiyor ve sonra tekrar, geri geliyor. Farklı bir şekliyle ama hep aynı dönüşle. Günler geçiyor, sonra aylar ve yıllar... Geriye yalnızca bir kitabın kenarına aldığın notlar kalıyor. Herkes her şeyi unutmuş gibi oluyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Nasıl bu kadar kolay kabulleniyorlar anlamıyorum. Hepimiz mi böyleyiz Ozan? Hepimiz mi kolay kabulleniyoruz yeniden ve yeniden var olmayı...''

''Bunda rahatlatıcı bir yan buluyoruzdur belki de. İlerleme fırsatı. Sana bir ip uzatılıyor ve atlıyorsun, bu kadar.''

''Marsupilamiler gibi mi?''

''Marsupilamiler gibi.'' 

Genç kadının kırışan göz kenarları kendini ele veriyordu. Hava nihayet serindi. Otlar yemyeşil, gök mavi. Bulutlar her yanda.

''En sevdiğim gökyüzü!'' dedi birden genç kadın.

''Gökyüzünü kim sevmez... Haklısın.''

''Hayır Ozaaann, onu demiyorum. En sevdiğim diyorum, gökyüzünün eeen sevdiğim hali bu hali! Bulutlar her yanda; beyazlığın ardı uçsuz bucaksız bir deniz.''

Genç adamın dudakları gamzeleriyle buluşmuştu. Gözleri ise genç kadının bahsettiği denizle. ''Haklısın,'' dedi sonra, ''deniz gibi.''

''Geceleri de böyle. Deniz gibi.''

''Geceleri de?''

''Geceleri de.''

''Deniz gibi?''

''Deniz gibi.''

Genç kadının göz kenarları yine hafiften kırışmıştı. ''Aman Ozan... Deniz de geceleri siyah olmaz mı? Göremezsin rengini. Çünkü ışığı gitmiştir. Üstünde ancak ay ve yıldızlar titreşir. Hatta biliyor musun bazen kafamı böyle eğerim. Sonra da ay ve yıldızlar parçalara ayrılır.'' Genç kadının yana eğdiği başı aniden genç adamın omzuna düştü. ''Ah!'' dedi genç kadın.

''Ne ah! Aslı... İnsan haber verir, pat diye...''

''Pardon bir dahakine çat diye başımı düşürürüm.'' 

Genç adam yalnızca başını iki yana sallamakla yetindi. Doğrulur doğrulmaz genç kadının başı yine onun omzunu bulmuştu. 

''Neyse ne diyordum?''

''Çat diye?..''

''Ozan!..''

''Pat... Tamam tamam. Denizin geceleri siyah olmasından bahsediyordun. Ve bir de...''

''Parçalanmış ay ve yıldızlar! İşte, tamam oradaydık, teşekkür ederim Ozan. İşte!'' Genç kadının elleri kolları yerinde durmuyordu. Ancak başını genç adamın omzundan çekmedi. Genç adam kendini gülmemek için zor tutuyordu. Nasıl böyle olabilirsin, diye geçirdi içinden. Sen de sanki ikiye parçalanmış gibisin.

Genç kadın gerçekten de ikiye parçalanmış gibiydi. Bir an hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bir an olduğu yere büsbütün çöküyordu. ''Işık,'' dedi sonra, ''ışık ve karanlık. Sanki yerden göğe volta atıyorlar. Ya da...''

''Doğudan batıya?''

''Bingo! Doğudan batıya! Volta atıyorlar. Bu seremoni böyle akıp gidiyor. Her gün. Her ay. Her yıl. Bir ömür!''

''Peki bunlar olurken bizler ne yapıyoruz?''

''Bizler... Bizler... Bir tur daha sallanacağım bana ne bana ne diyoruz. Asla doymayan yaramaz çocuklar gibi. Sıradaki diğer insanları görmüyoruz. Ya da sadece çocukların salıncakta sallanabileceğine inanıyoruz. Bazılarımız ben sallanmam bu yaştan sonra diyor. Bazılarımız daha yukarı daha yukarı diyor. Diğer bazıları da olmaz düşersin diyor. Herkes bir şeyler diyor. Herkes salıncakta sallanmanın büyüsüne kapılıyor.''

''Bu kötü bir şey mi? Kulağa eğlenceli geliyor.''

''Öyle. Eğlenceli.''

''Ama?''

''Her kafadan bir ses çıkıyor; bu, kafa karıştırıcı.''

''Olabilir...''

Şimdi ikisi de suskundu. Genç kadın başını kavuşturduğu ellerinin arasına yaslamıştı. ''Ellerim senin omzundan daha yumuşak bir yastık oldular,'' dedi sonra.

''Yaaa, ne demezsin; benim de omzum rahatladı bak sen şu işe...''

''Yaaa...''

''Yaaaa...'' 

İkili birbirlerine suratlarını buruştura buruştura ayaklandılar. Rüzgar, genç kadının eteğinin ucunda dans ediyordu.

''Rüzgar'' dedi genç kadın ''ışığın aksine, daha özgür sanki.''

''Işığın aksine?''

''Işığın aksine. Bak şimdi,'' dedi genç kadın, ''Işık, ışık her yerde. Onu kimse geçemez! Ama o tek ve her yerde. Oysa rüzgar öyle mi? Kah burada,'' genç kadın uçuşan saçlarını düzelterek genç adama döndü, ''kah burada,'' şimdi de genç adamın saçlarını dağıtmıştı.

''Bak sen şu rüzgara...'' dedi genç adam genç kadına yandan bakışlar atarak. Ancak saçlarını düzeltmemişti. Genç kadın arkasını döndüğü anda gamzeleri yine gün yüzüne çıkıverdi.

''Rüzgar sahiden eğlenceliymiş,'' dedi sonra genç adam. 

''Yaaa, öyledir,'' dedi genç kadın. ''Kah oradadır, kah'' aniden genç adamın dibinde biterek sessizce olduğu yerde duruverdi.

''Tamam tamam anladım, burada!'' dedi genç adam saçlarını korurken. Oysa genç kadın yalnızca onu izliyordu. Sonra arkasını döndü ve yürümeye devam etti. ''Ozan'' dedi biraz sonra. 

''Aslı...''

''Ozan...''

''Asl...''

''Tamam Ozan bi' dur aaa!''

''Evet dinliyorum...''

''Rüzgar da ışık da aynı aslında. İkisi de şifacı birer ulak. Yalnızca çalışma şekilleri farklı.''

''Hangi kelimeyi çeksem bilmedim Aslı. Nedir bu?''

''İşte bi' dur, açıklıyorum... İşte! Bu... Yalnızca yöntemsel bir şey,'' dedi genç kadın büyük bir ciddiyetle. Ancak gözlerinde yine bilindik pırıltılar dolaşıyordu. ''Bazen ışık artar, bazen azalır; rüzgar da öyle. İkisi de her an her yerde gibi gelir bazen.''

''Hayır burada haksızsın Aslı. Bazen rüzgar her yerde olmaz...''

''Evet olmaz. Neyse! Bunlar teferruat. Demek istediğim... Çok olduklarında da, az olduklarında da rahatsız oluruz. Görüşümüz parçalanır. Bulanır. Tepetaklak olur kafamız. Düşer, böyle.'' Genç kadın başını aşağı sarkıtıp dilini çıkardı. 

''Aslı...'' dedi genç adam artık kahkahasını tutmayı bırakıp.

''Ah pardon böyle yapmamalıyım başım böyle kalacak. Neyse! Böyle anlarda işte. Bazen kafamızı kendimiz kaldırırız, böyle. Bazense, kafamız düşerken biri gelir tutar. Bazen, biri tutmasa da kafamız cumburlop diye bir omza düşer. Sert mert, omuz omuzdur.'' Genç kadın olduğu yerde bir tam tur dönerek genç adama sarıldı. ''Sonra,'' dedi yürümeye devam ederlerken, ''bazen o omuz bizi saatlerce, günlerce, aylar ve yıllarca taşıyamaz. Bazen taşır tabi. Bazen yüzlerce güneş ve ay voltası kadar geçen süre boyunca taşır seni. Ama bazen yorulur. Bazen sıkılır. Bazen sen istemezsin taşımasını. Bazense sen kendin taşımak istersin düşen başını. Bazen kaldırırsın, yeterince dinlenince. Bazen şımarıklığın tutar, dinledikten sonra bile biraz daha durayım şu güzel omuzda dersin. Rahatsız mahatsız...''

''Aslı...''

''Sonra bazen, hani dinlenmen gerekince, ellerini ensende kavuşturup bir gölgede beklersin. Bulutlar gelir geçer. Volta atan günler ve geceler, haber taşıyan rüzgar ve ışık; gelir ve gider. Sen beklersin. Yeniden ve yeniden. Beklediğin aynı şey olmaz çoğu zaman. Her yeni günde aynı şeyi bile bir başka düşlersin. Bazen farklı şeyleri aynı düşlersin. Sonuçta herkesin düşleme yöntemi de farklıdır. Rahatına hangisi gelirse... Ama bazen, salıncaktan inmen gerekir; veya artık o uzun sıradan ayrılman. O zaman ne yaparsın?''

''Kaydırağa koşabilirsin. Hem ben kaydırağı daha çok severdim,'' dedi genç adam genç kadına daha sıkı sarılıp. 

''Evet aslında. Bazen kaydırak daha eğlenceli oluyor.''

Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın şapkasını çıkarıp genç adamın başına kondurdu. ''Hem,'' dedi, ''bunların hepsi sadece birer araç. Birer hizmetli. Bu şapka gibi. Kaydırak da, salıncak da. Birer araç. Önemli olan kendin gibi eğlenebilmen. İstersen daha yükseğe de, istersen yavaş sallan. Bazen bu senin elinde olmaz tabii. Ama yine de amaç sendedir; elinde olmamasını araca dönüştürmek de.''

''Vaoovv. Tam bir kişisel gelişim konuşmacısısın. Etkilendim!''

''Dalga geçme Ozaaan.''

''Gerçekten. Geçmiyorum. Yenilendim resmen.'' Genç adam genç kadına yeniden sarılarak gözlerini kapattı. ''Ama benim meditasyonum sadece bu,'' dedi.

Sonra rüzgar esti. Tekrar ve tekrar. Güneş bulutları, yaprakları, genç adam ve kadının birbirine kenetlenmiş kollarını usulca dolaştı. Sonra ay ışıl ışıl parladı.


Yeryüzü Güncesi #4 | Kelime Oyunu 118 (26.08.23)

''Gece bulutları uzaklaşıp giderken, onları tutmaya çalışırım. Sanki onlarda bir şey varmış gibi. O kadar geçici, o kadar dağınık ve dağılmaya müsaittirler ki, beni geride bırakıp gideceklerini bilirim. Yine de başım hep onlara dönüktür. Yine de, bu isteğime rağmen, ellerim yanımdadır...''

Genç adam gülmeye başladı. ''Ne var,'' dedi genç kadın, başını çok hızlı çevirmişti, buna pişman oldu. ''Ah!'' dedi boynunu ovalarken ''canım yandı...''

Genç adam daha da çok gülüyordu şimdi. Genç kadın yüzündeki memnuniyetsiz ifadeyle cık cıkladı. ''Yanındayken...'' dedi nihayet genç adam, sesi gülüşünün ardında kaybolmuştu, ''yanındayken,'' diye yineledi bu sefer daha tok bir sesle, ''kendimi senin asistanınmış gibi hissediyorum bazen.''

''Asistan?'' Genç kadın başını hafifçe sallayarak bu sefer yavaşça genç adama döndü ve ekledi ''Mı...''

''Asistan. Yani...'' bir süre durakladıktan sonra omuz silkti, ''öyle işte.''

''Ozan! Ortaya bir laf atıp 'öyle işte' diyemezsin...'' Genç kadının yüzü yine memnuniyetsizliğini ele veriyordu. Bu ifade genç adamı daha da çok güldürdü. ''Öyle mi işte?'' dedi genç adam genç kadına sataşarak.

''Zaten hava da sıcak... Bulutlar birer hayalete dönmüş, baksana! Böyle... Vuuuuu!''

''Hayalet?.. Mi...'' 

Genç kadın kocaman açtığı gözleriyle hızlıca genç adama baktı. ''Sen takıl bana böyle, dalga geç bakalım. Ama bak... Ne hüzünlü bulutlar. Bunlar hep fazlalıktan. Fazla nem var, yaaa ondan! Oysa bu kadar nemi kim ne yapsın! Ne bulutların şekline, ne de bizim şekilsizliğimize faydası var.''

''Sahi... Bi' dur Aslı. Deminden beri yerine yerleşemedin, kıpır kıpır.''

''Çünkü sıcak... Ne kadar terli bulutlar ve ne kadar...'' Genç kadın genç adamın nota defterini alıp sallamaya başladı ''ah... Ferahladım!'' Genç adamın şaşkın bakışlarına sadece omuz silkti. Şimdi gülme sırası, ikisindeydi.

''Bir de hep aynı şekilde oturmak rahatsız edici Ozan... Tabi sen, sana oturalım mı denilen yerlere her bakımdan olur dediğin için hiç mi hiç kıpırdamadan olduğun yerde durursun ama... Ben duramıyorum.''

''Belli...''

''Hep aynı yerde durmak acı değil ama, uzun süreli olduğunda, ağrı veriyor. O kadar çok yorucu ki, bu ağrı tıpkı Ağrı Dağı'na tırmanmışım gibi yoruyor beni. Seni yormaz mı? Kımıldamadan durmak.''

''Hımmm. Yine eşsiz bir mecazlaştırma seziyorum. Ama evet, yorar. Kımıldamamak yorucu, haklısın. Yine de... Eşsiz anları dolanarak yaşayamazsın.''

''Söz konusu eşsiz anları dolanmadan da bulamazsın.''

''Doğru! Bazen sihirli tesadüfler olur tabi, orası ayrı. Tıpkı...''

''Bizim birbirimizi bulmamız gibi!''

''Evet yani sanırım...''

''Ozan!''

Genç adam genç kadının asılmış yüzüne uzunca bakarak sonunda burnuna küçük bir buse kondurdu. ''Bazen,'' dedi sonra ''bazı şeyler, mesela bazı tanışmalar, eşsiz birer tesadüf gibi görünürler. Oysa bence değillerdir. Tabi ki seninle geçirdiğim her an, bir iksirin etkisindeymiş gibiyim.''

''Kara büyü mü yani?..'' dedi genç kadın. Gözlerini hafifçe kısmış, genç adama tehditkar bakışlar atıyordu. ''Vuuuu...''

''Hayır'' dedi genç adam sesini alçaltıp ''galaksi büyüsü gibi!''

''Bunu sevdim'' dedi genç kadın. ''Ozan,'' dedi hemen sonra da kocaman gözleri ve gülümsemesiyle, ''sen gerçekten çok azimli bir asistansın!''

''Teşekkürler efendim. Elimden geleni yapıyorum diyelim.''

Dağılan akşam bulutları başka köşelere uçuşup başka şekiller oluşturuyorlardı. Genç adam ve genç kadının dikkatli gözlemleri eşliğinde, oradan oraya savruldular. 


Yeryüzü Güncesi #5 | Kelime Oyunu 120 (21.10.23)

''Akşam havasını seviyorum'' dedi genç kadın kavuşturduğu kollarını açarak ''özellikle de kıştan tam öncesi veya tam sonrasında!''

''Neden özel olarak o zamanlar?''

''Çünkü daha yumuşak oluyor. Böyle... Böyle,'' genç kadın gözlerini kocaman açıp genç adama döndü, ''böyle!''

''Aslı!.. Akşam akşam korkuttun...'' Genç adam karanlıkta parlayan bir çift kocaman açılmış göz dibinde bittiğinde irkilmişti. Başını iki yana sallayarak hiç de oralı görünmeden yürümeye devam eden genç kadının adımlarına ayak uydurmaya çalıştı. ''Evet Aslı,'' dedi sonra ''böyle!'' Genç kadının hızlı yürüyüşüne yetişmeye çalışmak onu yormuştu. Maraton koşucusu mübarek, diye düşündü sıkkınlıkla.

''Çünkü,'' dedi genç kadın. Nefes molası vermişti. Bu mola kendisi için değildi elbette; soluk soluğa kalmış genç adam içindi. ''Oturalım mı?''

''Olur,'' dedi genç adam hemen. Ne olduğunu anlamadan yol bitti, diye düşündü sonra da. Şimdi genç kadına daha dikkatli bakıyordu. Çünkü birazdan ayrılacaklardı. Genç kadının sokak lambasının aydınlattığı yüzünü inceledi. Bu yüz ona bir rüyayı anımsatıyordu. Neredeyse gerçekten birazdan kaybolacakmış gibi saydam, diye düşündü. 

Genç adam genç kadını incelerken genç kadın şehrin ışıklarının arasından seçebileceği yıldızları topluyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. ''Onları izlemek,'' dedi sonra genç kadın, ''en çok bu zamanlarda hoşuma gidiyor.''

''Ama tam olarak görünmüyorlar bile.''

''Evet, belki de bu yüzden daha çok hoşuma gidiyor. Yazın onları çok daha net görebiliyorum. İstersem saatlerce izlerim. Hava mis, yıldızlar her yana saçılmış. Ama şimdi izlemek... Sanki kumsaldan deniz kabuğu toplamak gibi.''

''Nasıl?'' dedi genç adam merak ve biraz da şüpheyle.

''Deniz kabuğu toplamak,'' dedi genç kadın başını hafifçe genç adama çevirip. ''Önce birini buluyorsun, sonra devamı geliyor. Hadi dene. Bir tane kabuk topla. İşte, yıldız bul!''

Genç kadın, genç adamı cesaretlendirmek istercesine başını salladı. ''Buldum!'' dedi biraz sonra genç adam. ''İlk başta bu kadar yapay ışığın altında hiçbiri görünmüyordu. Ama şimdi, dediğin gibi dikkatli bakınca, işte orada bir tanesi parlıyor.''

''Çok güzel. Hadi şimdi bir tane daha bul,'' dedi genç kadın.

Genç adam bakışlarını gökyüzünde gezdiriyordu. ''Net değil,'' dedi sonra bakışlarını aşağı çevirip. 

''Ama Ozaan! Sen de ne çabuk pes ediyorsun. Aynı taktiği uygulayacaksın, çok kolay. Bu sefer bakışını başka yöne dikeceksin ve sen ne olduğunu anlamadan bir yıldız daha parlayacak ve böylece iki yıldızın olmuş olacak!''

Genç adamın dudaklarında bir gülümseme dolanıp gözlerine ulaştı. Sonra da o gözlerle bir yıldız daha buldu. Sonra bir yıldız daha, bir yıldız daha, birini daha...

''Bu benim ritüelim,'' dedi genç kadın. ''Özellikle de uzun bir zaman boyunca yapmadığımda daha çok hoşuma gidiyor. Yıldızları gerçekten görebiliyorum. Böylesi o kadar da büyüleyici değil ama zevkli kabul et.''

''Bence yeterince büyüleyiciydi? En azından daha evvel yıldız topladığını söyleyen birini görmemiştim.''

''Herkes bunu yapar. Farklı farklı isimler vererek. Bazen de isim vermeden. Hepimiz aslında aynı şeyleri yapar dururuz farklı isimlerle veya isimsizliklerle. Ama ben yaratıcı isimler bulmayı seviyorum. Böylece yaşamı bölümlere ayırabiliyorum.''

Genç adam bir şey söylemeden dikkatle genç kadını inceliyordu. Gördüğü şey bir silüetin ötesiydi. Bakıyor ama görüntüleri görmüyordu sanki. Onun için bile açıklaması güçtü; ancak gördüğü tek şey, hisleriydi. Genç kadına bakarken etrafı saran o zamanın ötesindeki kalkan. Bir tapınak gibi, diye düşündü bu kalkan için genç adam. Onunlayken hem dünyanın içinde, hem de ötesinde hissediyordu kendini. Bunun nasıl olabileceğini düşünmeyi bile bırakmıştı. Düşünmeyi bırakmıştı; çünkü bu tapınağın içinde sadece genç kadının düşünceleri ve kendi hisleri nefes alıp veriyor gibiydi. Keşke onun hislerini de anlayabilsem, diye düşündü. Genç kadına baktığında sadece onun düşüncelerini görüyordu. Acaba genç kadın ona baktığında ne görüyordu; genç adam bunu çok fazla merak ediyordu.

''Beni dinlemiyor musun Ozan?'' dedi genç kadın sahte bir ciddiyetle. ''Yıldız da toplamıyorsun. Saçma mı buldun yoksa?''

''Hayır hayır,'' dedi genç adam çabucak. Genç adamın bu hali genç kadını güldürdü. ''Sakin ol şampiyon,'' dedi genç kadın, ''yorgunsun biliyorum. Seni de tuttum. İstersen dağılalım artık. İyi geceler.''

''Hayır!'' dedi genç adam ayaklanmaya yeltenmiş genç kadının elini tutarak. Genç kadın, bir genç adamın şaşkın yüzüne bir elini kavrayan eline bakıyordu. ''Pekiii...'' dedi sonra kaşlarını hafifçe kaldırıp ''sanırım sandığımdan daha çok ilgini çekti yıldız toplama işi.''

''Çok!'' dedi genç adam. Sonra da genç kadının elini tutan kendi elini fark etti. Yavaşça elini çekti. ''Çok ilgimi çekti,'' dedi sonra bakışlarını kaçırarak. Aslında bambaşka şeyler söylemek istiyordu ama başaramıyordu. Ne söylemek istediği içinde bir yerde güm güm atıyordu ancak doğru kelimeler zihninde bir türlü biçim kazanmıyordu. Neyim var benim böyle, diye düşündü.

O sırada genç kadın ellerini birbirine sürtüyordu. ''Üşüdün mü,'' dedi genç adam. 

''Ben değil ama ellerim üşümüş gibi.'' Sonra ellerinden birini genç adamın cebine, diğerini kendi ceketinin iç tarafına soktu. ''Ne yapayım Ozan? Yanlış kıyafet seçimi... Ceketimin cebi yokmuş ve ikisini de ceketin iç tarafında ısıtmaya kalktığımda iki büklüm kalıyorum. Birini senin cebin ısıtsa ne olur sanki?''

''Tamam canım sanki bir şey mi dedim...''

''Sen de üşüdüysen benim yaptığımı yap. Bir elini bir cebine, diğerini ceket içine sok.'' 

Genç adam genç kadının hafifçe tebessüm eden yüzüne bakarak ''tamam,'' dedi ve derin bir nefes aldı. ''Sahiden de bu akşam hava yumuşak. Açıklaması güç ama sakin...''

''Evet sakin... Bazen böyle sakin anlarda zamanın durmasını istiyorum.''

''O yüzden mi yaratıcı isimler buluyorsun?''

''Evet,'' dedi genç kadın ayakkabılarına dönük başını sallayarak ''bu yüzden yaratıcı isimler bulmayı seviyorum. Böylece zamana dokunabildiğimi hissediyorum. Ama bırakalım şimdi bunu. Zaten bunu da herkes bir şekilde yapar, yapmaz mı?''

''Bilmem... Yapar sanırım.''

''Peki sen, sen de yapar mısın? Zamana dokunmak ister misin bazen? Böyle alakasız anların içinde olmak, o an olmak, zamanı bırakmak. Sadece hissetmek...'' Genç kadın yıldız toplama işine geri dönmüştü. 

''Hep bir şeyler topluyorsun,'' dedi genç adam aniden.

''İsteyerek yapmıyorum, biliyorsun. Kendiliğinden oluyor. Hem bunu da...''

''Evet biliyorum, herkes bir şekilde yapar.''

''Farklı isimlerle...''

''Farklı isimlerle.''

Araya sessizlik girmişti. Ancak bu sessizliği zaman sakladı. Genç adam ve genç kadın için değil, hayır. Zamanın insanlara bir borcu yoktu neticede. Ancak o an öyle büyülü gelmişti ki akan zamana, o da tüm boşlukları yuttu. Sadece hisleri ve bu hislere giden düşünceleri geride bıraktı. 

Aralarında beş yaşlarında küçük bir kızın hopladığı bir çift bir ellerinde poşetler, diğer ellerinde küçük kızın eli sohbet ede ede yürüyorlardı. Genç adam genç kadına döndüğünde yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gördü. ''Çok tatlı bıcırık,'' dedi genç adam. 

''Evet,'' dedi genç kadın, ''tatlı...'' Sonra sustu.

''Evet? Sanki devamı gelecek gibi bitirdin konuşmayı.''

''Dünya zalim bir yer ama sanki o üç kişi her şeyin ötesinde gibiydi. Kendilerine ait dünyalarında.''

''Sanki etraflarında bir kalkan var gibiydi değil mi?''

''Evet, öyle gibiydi. Sanki onları her şeyden koruyan bir kalkanları var gibiydi.''

''Evlilik ve aile olmak, bu sevgi bağı... Güzel, güzel değil mi?''

''Sanırım öyle,'' dedi genç kadın, ''buradan baktığımda güzel görünüyor.'' Sonra da yavaşça esnedi.

''O zaman iyi geceler,'' dedi genç adam genç kadının elini biraz daha sıkı tutarak.

''O zaman iyi geceler,'' dedi genç kadın ceketinin içinden çıkardığı koluyla genç adam sarılarak.

 

 Yeryüzü Güncesi #6 | Kelime Oyunu 121 (03.11.23)

''Çok bekletmedim değil mi?''

''Yok canım,'' dedi genç kadın oturduğu yerde gerinerek, ''sadece biraz kök saldım ve işte şimdi de, hopbala, dal veriyorum. Hayatıma bitki olarak devam edeceğim.'' 

Genç kadın yerinden zıplayarak genç adamın boynuna sıkıca sarılmıştı.

''Sarmaşık olarak mı?''

''Evet!'' Genç kadın kollarını daha da sıkıca doladı. ''Sadece seni özledim Ozan,'' dedi sonra da.

Genç adam genç kadının aşağı kıvrılmış dudaklarına bakarak gülümsedi. ''Ben de çok özledim Aslı,'' dedi ''seni.'' Genç kadının gözleri ışıldadı. Başka bir şey söylemeden hızla arkasını döndü ve etrafında döne hoplaya yürümeye başladı. Genç adam da hemen yanında ona ayak uydurmaya çalışarak yürüyordu. Şimdi ikisinin de dudakları güneşe dönüktü. 

Bir an sonra genç kadın, ''bugünün anlam ve önemine dayanarak seni affediyorum!'' dedi geri geri yürürken. 

''Aaaa sahi... Bugün... Ya bugün evet... Bugün ne olmuştu ki?''

''Ozan!''

''Ah pardon... Hatırladım!''

''Hele bi' unutsaydın!'' Genç kadın yumruklarını sıkmış, genç adama tehditkar bakışlar atıyordu.

''Bugün Dünya Kediler Günü'ydü!''

''Hayır Ozan! Dünya Kediler Günü'nü taaaa doğum gününde kutladık ya.''

''Evet evet hatırladım! Pastamı Bezelyecik ile birlikte üflemiştik.''

''Tamam!'' dedi genç kadın heyecanla, hiçbir şey duymamış gibi. Bir yandan da kollarını iki yana açmış yanından geçtikleri ağaçlara dokunuyordu. ''Şimdi şaka bitti. Bugün ne olmuştu söyle bakalım.''

''Aklıma taaa lisedeki tarih hocam geldi,'' dedi genç adam uzaklara bakarak. ''O da böyle bakalım lım lım der ama sorguya çekerdi.''

''Ozan! Saklanabilirsin ama cevap vermekten kaçamazsın. Ben kül yutmam!''

''Dünya Supangle Günü!''

''Cık cık cık.''

''Kurabiye?''

''Aç mısın?''

''Bal kapağı?''

''Ozan!''

''Ah pardon o Cadılar Bayramı süsüymüş,'' dedi genç adam. Sonra da genç kadını süsün asılı olduğu kafeye yönlendirdi. ''Galiba canım tatlı çekti. Oturalım mı?''

''Ona ne şüphe...'' dedi genç kadın iç çekerek.

''Anlamadım?''

''Oturalım, diyorum.'' dedi genç kadın kelimeleri vurgulayarak. Aşağı dönük dudakları yeniden yüzüne yerleşmişti. Genç adam gülmemek için dudaklarını ısırdı.

''Ama burası güzel bir yer,'' dedi sonra genç kadın.

''Ama?''

Genç kadın genç adama aldırmadan devam etti. Rol yaptığını biliyorum, diye geçirdi içinden. Yani umarım rol yapıyorsundur. Roldür rol. Roldür, değil mi? 

''Rol!''

''Ne rolü Aslı?''

''Yani gooolll!''

''Aslı'' dedi genç adam gülerek ''iyi misin?''

''İyiyim ya, burası böyle Antik Roma meydanlarına benzemiyor mu?'' dedi ilerideki meydanı göstererek. ''Buradaki binalar hep tarihi baksana. Tarihi yapıları çok severim. Böyle taştan binaları. Fotoğraflaması keyifli oluyor.''

''Öyle gerçekten. Hoş binalar var ve şurası da hoş bir açıklıkmış da...''

''Ne yesek, acaba?''

''Bunun golümüzle, yani konumuzla, ne ilgisi var... Acaba?''

''Pardon! Menüyü alabilir miyiz?'' dedi genç kadın elini havaya kaldırarak.

''Tabi efendim,'' diyen garson ortadan kayboldu.

''Yani Ozancığım, böyle maçları, müsabakaları, etkinlikleri, böyle antik özellikler gösteren meydanlarda izlesek ne güzel olmaz mıydı?''

''Futbolu mu?''

''Gladyatörler de antik tiyatrolarda dövüşüyorlardı.''

''Evet Aslı...''

''Tamam! Şaka bitti. Haydi söyle bakalım bugünün anlamını?''

''Dünya Gladyatör Dövüşleri Günü!''

''Umutsuz vakasın...''

''Birazdan geliyorum'' diyen genç adam da tıpkı garson gibi anında ortadan kayboldu.

''Bugün ne kadar da gizemli...'' dedi genç kadın kendi kendine. Bir yandan da kıstığı gözleriyle ortadan kaybolan garsonu arıyordu. ''Herkes...''

Genç kadın oturduğu yerden dışarıyı izlemeye başladı. Yapraklar nihayet sararmıştı. Ama yeryüzü yerine hala gökyüzünü kucaklıyorlar, diye düşündü. Masmavi gökyüzünü görünce genç kadın havanın sıcaklığını anımsamış gibi ceketini çıkarmaya karar verdi. Ceketini sandalyesine asıp önüne döndüğü anda karşısında genç adamı buldu.

''Ozan! Korkuttun beni...'' Parmağıyla dişine dokunup kafasını havaya kaldırdı. ''Bugün,'' dedi sonra kafası hala kalkık bir şekilde gökyüzünü izlerken ''hava çok güzel değil mi?''

''Evet,'' dedi genç adam genç kadını izlerken, ''çok güzel, hep güzel...'' Gözleri ışıl ışıldı. Sanki kalbinin çarpıntısı gözlerine yansımış gibiydi. Sanki ruhu, diye düşündü sonra da, bana gösterdiği her güzel şeye yansıyor gibi. 

''Değil mi?'' dedi genç kadın. ''Bu sıralar hava hep çok güzel.'' Sonra da bakışlarını genç adama çevirdi ve ''aman maşallah maşalllaahhh'' dedi. 

Garson elindeki menüyü ikilinin önüne bıraktı. ''Buyurun efendim.'' 

Garsona ''teşekkürler,'' diyen genç kadın genç adama doğru eğilerek ''de, bir menü için fazla kalın değil mi sence de?'' diye fısıldadı.

''Öyle gibi değil mi? İçini açalım bakalım ne varmış?''

''Bakalım lım lım, lım! Ozan!''

''Aslı!''

''Bu, ilk baskısı! Ve imzalı! Ve notlu ve! Ozan!'' Yerinde hoplayıp duran genç kadın aniden ayağa kalkarak genç adama sıkıca sarıldı. ''Bu günü unutmadığını biliyordum! Çok teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim! Çok...''

''Ben de seni çok seviyorum Aslı.'' diyen genç adam genç kadını hafif ama sıkıca sararak kollarında tutuyordu. ''Sadece minik bir hediye işte. O yüzden bari sürpriz olsun diye düşündüm.''

''Minik mi? Minik mi?''

''Ama mutlusun, buna sevindim.''

''Bu, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden birisi.'' dedi genç kadın gözleri dolu dolu. ''Çünkü hatırlamışsın. Çünkü yıllar boyunca hiç unutmamışsın...''

Genç adam yalnızca gülümsemekle yetindi. Gülümsemesi, diye düşündü genç kadın, tıpkı masum bir çocuk gibi.

Genç adam ve genç kadın güzel bir kasım gününde kaderin ağlarını örmesi sonucu tanıştıklarında, genç adam oldukça asabi, genç kadın oldukça enerjikti. İkili birbirlerinden ayrıldıklarında ise durum tersine dönmüştü. Genç adam bu bir türlü susmayan bu sinir bozucu kıza sinir olduğunu sanırken yüzüne yerleşmiş olan gülümsemeyi fark etmişti. Genç kadın ise o günün muhteşem geçeceğini defalarca olumlamış ve karşılaştığı türlü aksiliklere rağmen umudunu korumuşken, bu kaba ve somurtuk kişiye sinir olmuştu. Onları bir araya getiren trafikti. Evlilik teklifi merasimi için tüm trafiği durduran bir çifti izlerken ikili yan yana gelmişti. 

''Ne sinir bozucu!'' demişti genç adam iç çekerek. ''Sadece sorumsuzluk başka hiçbir şey değil!''

Genç kadınsa yüzünde gülümsemesiyle parmak uçlarına yükselmiş genç çifti izlemeye çalışıyordu. ''Yine de bir anı... Bugünü hep hatırlayacaklar.''

''Eninde sonunda bitecek bir şey için niye bu kadar tantana yaparlar anlamam.''

''Neden bitsin ki? İleride çocuklarına bile anlatabilirler bu an'ı.''

''Evet tabi, sonra da tektaşın ne kadar küçük olduğunu, masrafın ne kadar büyük olduğunu birbirlerine sayıp dökerler bir kavgalarında.''

''Ya neden kavga etsinler hasta mısınız?''

''Sadece gerçekçiyim.''

''Yaaa, şiir okuyor adam...''

''Kim?''

''Damat.'' Genç kadın kocaman gülümsüyordu. Şimdi yerinde hoplamaya da başlamıştı. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor gibi görünüyordu.

''Gereksiz şov bence.''

''Ne duygusuzsun!''

Genç adam ilk kez genç kadına bakmıştı. ''Pardon?''

''Boş versene...''

''Yani diyorum ki, illa trafiğin ortasında mı şiir okumalıydı?''

''Yani evet orası öyle ama...''

''Bak işte haklıyım. Bunlar gereksiz şeyler. İki yıla her şey unutulacak. Şiir de, duran trafik de. Gidecekleri yere geç kalanlar zaten çoktan unutuldu da... Neyse artık.''

''Ama o hisler unutulmayacak. Şu dizeleri biri size söylese eminim umursamazsınız ama size söyleyen kişiyi umursadığınızda dizeleri hatırlamak bile değil, hisleri hatırlamak önemli olur. Hem bazı şiirler en unutkan insanların bile içine işler.''

''Şiir seviyor gibisiniz,'' dedi genç adam ilk kez ilgilenmiş bir şekilde.

''Bazılarını diyelim.''

''Yazmayı mı, okumayı mı? Yoksa birinden dinlemeyi mi? Yani romantik hayaller kurmak için falan.''

Genç kadın genç adamın dokundurmasını umursamadan omuz silkti. ''Kitapları karıştırırken güzel şiirlerle karşılaşmayı. En çok bunu severim. Onları sadece okumayı değil, ansızın karşılaşmayı. Hem bu şiirin yer aldığı kitabın baskısı bile bulunmuyor artık.''

''Öyle mi? O zaman internetten okursunuz, kitaptan okumak niye bu kadar önemli ki?''

''Çünkü işin numarası orada, çaktın!''

''Gereksiz bence.''

''Odun...''

''Efendim?''

''Yok bir şey. İyi günler.''

''Nasıl iyi olacaksa gün artık. Geç kaldım.''

''Sağ olun, bana da iyi günler... Nasıl olacaksa artık!?!''

Sonraki günler ikili pek çok kez daha karşılaşsa da birbirlerine karşı olan hisleri uzun süre aynı kaldı. Sinir bozucu bir merak. Şimdiyse aradan geçen yıllardan sonra ikili birbirlerine sıkıca sarılmıştı ve genç adam genç kadına şiir okuyordu.

 

Yeryüzü Güncesi #7 | Kelime Oyunu 123 (11.02.24)

''En sonunda, çoğu zaman, doğrusu budur dediğim şeyler üzerinde düşünürken buluyorum kendimi.''

''Ve... Doğrunun başka bir şey olduğunu mu görüyorsun?''

''Hayır... Doğrusu gerçekten de 'bu!' dediğim şey çıkıyor.''

Genç kadın kahkahalar atarak bacaklarına sırnaşan kediyi kucağına aldı ve genç adamın şaşkın bakışları karşısında okşamaya başladı. ''Ah benim bu haklılığım ne olacak, değil mi Bezelyecik?'' Kedi, genç kadını onaylarcasına mırladı. Genç kadının okşadığı tüyleri kabarmış, gözleri kısık iki çizgi halini almıştı. Genç kadın, kediyi okşarken diğer yandan genç adama yandan bakışlar atıyordu. Genç adam sessizdi ancak çok geçmedi ki dudaklarına önce cılız, sonra gittikçe genişleyen bir gülümseme yayıldı. 

Güneş, Bezelyecik'in sarı turuncu tüylerinde ışıldıyordu. ''Peki sen ne düşünüyorsun,'' diye sordu genç kadın. 

''Bezelyecik mi, ben mi?'' dedi genç adam. Bakışları hala ikilinin üstündeydi.

''Hımmm, görünen o ki Bezelyecik de benimle aynı fikirde. Biz ikimiz...''

''Hep haklısınız.''

''Ben her zaman değilim tabii. Ama Bezelyecik...''

''Miyaavvv.''

''Haklı,'' dedi genç adam. Şimdi öne doğru eğilmiş, genç kadınla birlikte Bezelyecik'in yumuşak tüylerinin üstünde parmaklarını gezdiriyordu.

''Çok yumuşak, değil mi?'' dedi genç kadın. Tüm dikkati Bezelyecik'teydi.

''Öyle,'' dedi genç adam. Hala gülümsüyordu. Genç kadın, başını hafifçe kaldırarak bu gülümsemeyi inceledi. ''Bazı şeyler insanı farkına varamadan gülümsetiyor,'' dedi. Sesi öyle kısık çıkmıştı ki, kendisi bile bu cümleyi belli belirsiz işitti. Düşünceleri zihninden geçer geçmez kelimelere dökülmüştü sanki. Genç adam bakışlarını kediden ayırıp genç kadına çevirdi.

''Güneş her yerde,'' dedi genç kadın daha yüksek bir sesle. Boğazını temizledi ve bir elini gökyüzüne kaldırarak parmaklarının arasına dolan güneşi izledi. ''Bugünlerde hava...'' dedi sonra, ''sanki bahar gibi, değil mi? Baharı özlemiştim.''

''Ilık tabii ama yine de dikkat etmeli.''

''Sıkı giyinmeli değil mi?'' Genç kadın dudağını ısırarak genç adama baktı. 

''Evet yoksa üşütürsün... Aslı!'' Genç kadın bastırdığı kahkahasını bırakınca geriye doğru düştü. Bezelyecik gerinerek genç kadının kucağından atladı ve ikiliye onaylamayan bakışlar atarak genç kadının yünden çantasının üstüne uzandı. 

''Hep böyle yapıyor kerata,'' dedi sonra genç kadın. Kaykılarak oturuyordu şimdi. 

''Evet,'' dedi genç adam, ''hep böyle yapıyor kerata...'' Başını sallayarak kıstığı gözleriyle genç kadını izliyordu. Genç kadın oralı olmadan gözlerini kapattı. ''Ne zamandır seni dinlemiyorum Ozan,'' dedi sonra. 

''Yanımda müzik aleti yok.''

''Taşımak zor gelir tabii. Sonuçta başka başka işlerle uğraşıyoruz. Erken kalkıyoruz ve yarış başlıyor.''

''Tabii sen...''

''Ne var biraz aylaklık ettiysem...''

''Bir şey yok ama... Ben de seni dinlemiyorum Aslı, uzun süredir.''

''Ben de dinlemiyorum,'' diye mırıldandı genç kadın, ''uzun süredir.'' Sonra sesini yükseltti. ''Günün sonunda tokat gibi çarpar değil mi, dinlemediğimiz tüm sesler?''

''Çarpıyorsa şanslısın,'' dedi genç adam, ''ve etrafındakiler de.''

''Bu sıralar dinlemeye başlıyorum.'' Genç kadının gözleri kapalıydı. Gözleri kapalıyken daha rahat konuştuğunu fark etmişti. Genç adamın onu inceleyen bakışlarını görmediğinde cümleleri daha netti. Bu netliğine kendisi bile şaşırdı. 

''Kimi?'' dedi genç adam. O da hafifçe kaykılmıştı. Genç kadının saçlarında dolanan güneşi izliyordu.

''Gözlerini kapattığında,'' dedi genç kadın gözlerini aniden kocaman açarak, ''sanki zamandan bağımsızmış gibi oluyorsun. Acaba...'' dedi genç adamın onu izleyen yüzüne bakıp ''bunun nedeni gözlerimi kapatmam mı yoksa...''

''Kelimelerini açman mı?'' diye tamamladı genç adam.

''Ah... Evet!'' Genç kadın düşünceliydi. Yerinden doğrularak genç adamı hızlıca süzdü. ''Beni duydun mu?'' Genç adam, genç kadının saçlarının arasından parmaklarını geçirdi, bir süre ellerinde hissettiği güneşi inceledi ve ardından avucunu açarak bir yün parçasını genç kadına gösterdi. ''Evet; ama bu nedir Aslı?''

''Ah o mu? Sürprayyyzzz!''

''Ne?''

Genç kadın, çantasının üstünde huzurla uzanan Bezelyecik'i kucağına aldı ve yavaşça pışpışladı. Ancak bu gönül alma hamlesi pek de etkili olmamış gibiydi. Bezelyecik sırtını kamburlaştırdı ve uzun uzun gerindi. ''Üzgünüm Bezelyecik,'' diye mırıldandı genç kadın. Diğer yandan kendini affettirmek istercesine kediyi pışpışlamayı sürdürüyordu. Bezelyecik birkaç miyavlamadan sonra genç kadının kucağında dertop olarak gözlerini bir kez daha kapattı. 

Genç kadın derin bir nefes alarak genç adama döndü. ''İyi ki kızmadı,'' dedi sonra.

''Neden rahatını bozdun ki hayvanın?'' 

''Bu yüzden...'' Genç kadın çantasına elini sokup foşur fuşur sesler çıkarmaya başladı. ''Meraklandın değil mi?'' dedi sonra da. Dudakları yüzünün yarısına yayılmıştı. 

''Meraklandım,'' dedi genç adam sabırsız bir sesle. Gözlerini kocaman açmasa, bu abartılı ses gerçek bir merak bile sanılabilirdi. Ancak tabii, genç kadın istediği cevabı almıştı.

''Peki o zaman...'' Genç kadın çantasından çıkardığı hediye paketini genç adama uzattı. Ancak paketin bir ucu çoktan yırtılmıştı. ''Çok foşurdattım o yüzden sanırım...'' dedi sonra üzgün bir sesle. Genç adam kahkahasını tutamayarak atkıyı yırtılmış hediye paketinden çıkardı. ''Ben ördüm ha, yanlış anlaşılma olmasın lütfen...'' Sonra da atkıyı genç adamın boynuna doladı. ''Hatta buraya gelmeden evvel de...''

Genç adamın gülümsemesi sakinleşse de, izleri hala dudaklarındaydı. Bu izler bu kadar yakınındayken genç kadının kalbi ateşte yanıyormuşçasına sesler çıkarmaya başladı. ''Ateş'' dedi sonra genç kadın, ''nasıl ses çıkarır? Cızır cızır... cozur cozur?..'' Bunu belli belirsiz söylemişti ama genç adam onu yine duydu. Genç kadının hala atkının üzerinde olan bir elini avuçlarının arasına aldı ve göğsüne götürerek ''bunun gibi sanırım,'' dedi.

Genç kadın sanki hediyeyi kendisi almış gibi hissetmişti. Kalbinde hissettiği ateş, yüzündeydi. ''Doğum günün kutlu olsun, Ozan.''

Genç kadın, genç adam ve Bezelyecik güneşte ışıldayan kocaman bir yumak olmuşlardı şimdi.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar