![]() |
| Senin Adın (manga) |
Yeryüzü
Güncesi #8 (19.02.24)
Zaman ilerliyor, tik
taklar duyulmuyordu. Zamanın ilerleyişini usulca duyuran, güneşti. Bulutlar,
güneşle sarmaş dolaşlardı. Kah bulutlar güneşi gizliyor, kah güneş bulutları
renklendiriyordu. Bulutların arasına dolan rüzgar, onları arada sırada dört bir
yana dağıtıp hareketi sağlıyordu. Sanki, etraftaki tek canlılık belirtisi de
buydu. Gökyüzündeydi. Bulutlar yavaş da olsa ilerliyorlardı. Oysa yeryüzü
sabitti. Rüzgar ağaçların çıplak dallarının arasından yavaşça ilerleyip genç
kadının saçlarını okşadı. Genç kadın buna karşılık vermedi. Oflama puflamayla
bile.
Bulutlar küme küme
olmuş, gri mor pamuk tarlaları gibi her yerdeydiler. Genç kadının Milka'nın mor
inekleri rüyası gerçek olmuş gibiydi. Ancak Bezelyecik dışında bunu fark eden
çıkmadı.
''Falımda sorduğum
soruya bir yanıt alamadım,'' dedi genç kadın.
''Fal mı? Ne zamandır
falla ilgileniyorsun?''
''Bilmem. Aslında...''
''Aslında?''
''Bu benim için
ilginçti biliyor musun Ozan? Sanki paralel bir evrendeki bir benliğim bir
cadıymış da ben de kartlara çekilmişim gibi hissettim.''
Genç adam başını aşağı
yukarı sallamakla yetindi.
''Ne! Saçmaladığımı mı
düşünüyorsun?''
''Hayır canım ne
münasebet. Sadece... Biri karşına geçip paralel evrenler ve cadılık deyince
insan ne dese bilemiyor...''
Bezelyecik kimse fark
etmeden usulca yerinden kalkmış, üstüne bir de gerinmiş ve yavaş yavaş genç
adama sokulmuştu.
''Bezelyecik...'' dedi
genç kadın hayal kırıklığı dolu bir sesle. Alt dudağını büzmüş, elini dramatik
bir şekilde kalbine koymuştu. ''Kırıldı...'' diye fısıldadı. Dudakları daha da
aşağı sarkmıştı. Adeta kocaman bir somurtkan yüzdü şimdi. ''Bugün bana hiç
sarılmamıştın,'' diye devam etti, ''oysa... oysa şimdi ona sırnaşıyorsun...
İncindim.'' Bezelyecik genç kadına yandan bakışlar atarak genç adama daha da
sokuldu. Genç adam Bezelyecik'in tüylerini usulca okşuyordu.
''O kadar iki büklüm
oturuyorsun ki, Bezelyecik nereye uzanacağım bu sıkışıklıkta diye düşünüp benim
yanıma geldi işte,'' dedi genç adam. ''Hem şaşkınım... Bulutları bile
görmüyorsun. Oysa şimdiye koluma yapışman ve 'Ozaan baksanaağğğ' diye son
dakika haberleri geçmen gerekiyordu.'' Genç adam ve Bezelyecik çattıkları
kaşlarının ardına genç kadını hapsetmiş her bir hareketini inceliyorlardı.
''Evet,'' dedi dalgınca
genç kadın, ''bulutlar bugün de güzel...''
''Sen de öyle,'' dedi
genç adam genç kadını izlerken. ''Çok güzelsin, bu somurtuk ifadenle bile. Ama
ben seni özledim Aslı. Gülümsemeni özledim, ellerini kollarını sallayarak bir
şeyler anlatmanı ve sesini olabilecek en tiz tonda kullandığın hararetli tartışmalarını...''
Genç kadın genç adamın
koluna vurarak pofladı. ''Övdün mü gömdün mü belli değil...''
''Ama maşallah elin
hala ağır...''
Sonra yüzlerine hafifçe
birer gülümseme yayıldı. Bezelyecik'in görevi başarılı olmuştu.
''Bazen çığlık atmak
istiyorum,'' dedi genç kadın. Sesi öyle sakin, yüzü öyle ifadesiz görünüyordu
ki, genç adam başlangıçta genç kadının ne söylediğini anlamadı. ''Ama,'' dedi
sonra derin bir nefes alıp ''Şimdi geçti.''
Genç adam ne demeliydi;
genç kadını teselli mi etmeliydi, cesaret mi vermeli? Böyle bir ses tonu ve bu
kelimeler birbirine öyle zıt görünüyordu ki, genç adamın endişesi bile
gecikmeli olarak zihnine hücum etti. ''Nasılsın,'' diyebildi en sonunda. Bu
soru ona çok orta yerde kalmış, iğreti ve gereksiz göründü ama genç kadına hiç
öyle gelmemişti. Önce cevap, sonra soru gelmişti ancak ikisi de en başından
beri ortadaydı. Tüm sorular ve cevaplar. İkili konuşmadan da oradalardı. Sadece
şimdi dillendirmişlerdi, tersten de olsa.
''Bunu merak ediyordum
ben de, bu sorunun yanıtını.''
''Peki cevabı aldın
mı?''
''Evet. Bana kaçıyorsun
dedi.''
''Kim?''
''Tarota bakan kişi,
kim olacak?''
''Peki kimden
kaçıyormuşsun?'' Genç adam alabildiği tüm yanıtları alabilmek için hiç
duraksamadı. Normalde olsa genç kadın bin dereden su getirir de dosdoğru hiçbir
sorusunu yanıtlamazdı. Bu sefer de farklı olmayacaktı.
''İlginç bir deneyimdi.
Ne desem bilemiyorum. Sanki içimi okumuş gibi hissettim...''
''Peki,'' dedi genç
adam. Pes etmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. ''Hangi sorunun yanıtını alamadın?''
''Bulutlar...'' dedi
genç kadın, ''rüzgar sayesinde mi hareket ediyorlar Ozan? Işık sayesinde mi bu
kadar güzeller? Peki ya kendileri? Salt bulut olarak, ışıksız ve rüzgarsız,
nasıllardır? Onları öyle düşünemiyorum... Sen düşünebiliyor musun? Bulutları nasıl
görüyorsun?''
''Bulutlar...'' dedi
genç adam, genç kadınınki gibi düşünceli bir tonda, ''onları izlerken ışığı ve
rüzgarı düşünmüyoruz, en azından başlangıçta. Sadece onları görüyoruz değil mi?
'Aaaa ne güzel bulutlar' diyoruz. Sonra belki yanımızdakine göstermek istiyoruz,
değil mi?''
''Miyavvvv.''
''Evet, Bezelyecik'e
katılıyorum. İstiyoruz.''
''O halde,'' dedi genç
adam, ''bulutlar zaten tek başlarına da varlar ve kendilerine ait, bulut
olmalarından gelen, bir tanımları var Aslı.''
''Eeee?''
''Aslı...'' genç adam
derin bir nefes alıp genç kadının gözlerinin içine baktı ''bulutlara bak. Sana
benziyorlar.''
''Bu, iltifat mı?''
''Hayır, falcı veya
'tarot okuyucusu' değilim ama seni görüyorum ve bulutları da. İkiniz de aynı
görünüyorsunuz.''
''Miyavvv''
''Bulutlar parça
pinçik, düzensiz ve karanlık görünüyorlar.''
''Aynı zamanda morumsu
tarafları da var sanki. Şurada başka renkler de görmüştüm...''
''Ozaaaannn!..'' Genç
kadının gülümsemesi yüzüne bir anda dağılmıştı. Tıpkı bulutlar gibi.
''Her yana hareket
etmek istiyorlar. Belki de fazla meraklılar. Her şeyi keşfetmek istiyorlar.
Belki de... Bu nedenle, ilerledikçe bazen kararıyorlar. Yine de güzel
görünüyorlar. Sen hiç bulutlara çirkin der misin?''
''Aslında bazen çok gri
olduklarında içimi karartıyorlar ve hemen geçip gitsinler, güneşe yol açsınlar
istiyorum...''
''Yine de onları
sevmediğini mi düşünüyorsun?''
Genç kadın suskundu.
''Sanırım hayır,'' dedi en sonunda. Şimdi o da genç adamın gözlerinin içine
bakıyordu. ''Bulutları seviyorum...'' O anda genç kadın kalbini hissetti.
Kalbinin ne denli sakin olduğunu. ''Seni de,'' dedi sonra, ''çok seviyorum
Ozan. Sen benim...''
''İyi ki biri’msin,''
ikili aynı anda söylemişti bunu.
''Miyavvv.''
Bezelyecik de onları
onayladı.
Yeryüzü Güncesi #9 (27.02.24)
''Hayatta en çok neyden korkarsın Ozan?''
''Bilmem... Ne! Bir anda sorunca insan şaşırıyor.
Bir düşüneyim bakalım, acaba en çok neyden korkarım?..''
''Bööö!''
''Evet, senden korkuyorum hanımefendi. Ne
yapacağın belli olmuyor...''
Genç adam başını iki yana sallayarak uzaklara
daldı. ''Küçükken en çok kaybolmaktan korkardım,'' dedi bir an sonra.
''Kaybolmaktan mı?''
''Kaybolmaktan.''
''Neden ki?''
Genç adam bir süre daha sessiz kaldı.
''Ben de kaybolmaktan korkardım biliyor musun?''
dedi genç kadın. ''Pazarda!''
''Pazarda?''
''Evet, bir kere kaybolayazmıştım. Hatta bu
kaybolayazma hikayem birkaç kez rüyama bile girmişti. Kayboluyordum, kimse
olmuyordu etrafımda.'' Genç kadın yolduğu otlardan yaptığı düğümü dikkatlice
inceledi. ''Sen de pazarda kaybolmaktan korkar mıydın?'' dedi sonra dikkatini
elindeki otlardan ayırmadan. ''Bildiğimiz kaybolma halinden de farklı bir
kaybolma korkusu verirdi bana.''
''Evet,'' dedi genç adam başını sallayıp
''gerçekten de pazarda kaybolmanın verdiği his daha farklı olmalı. Tabii
pazarda kaybolma korkusunun verdiği his de.''
''Tanıdığın kişiler yanındayken kaybolmak daha
rahatlatıcı olmalı aslında. Bulma ve bulunma olasılığın artıyor. Ama yine de
'ya bulunamazsam' diye de düşünüyorsun. Ben saklambaç oynamayı da sevmezdim
biliyor musun?''
''Bulunamazsam diye mi korkuyordun yoksa?''
''Hayır ondan değil...'' Genç kadın tuttuğu
nefesini bir anda bırakarak genç adama döndü. ''Bööö! Tamam tamam bakma öyle.''
Genç kadın, genç adamın rüzgarda dağılmış saçlarında ellerini gezdirerek devam
etti. ''Aklımda hep ne zaman sobe yapacağım fikri dolanıyor da ondan.''
''Ebelenmekten mi korkuyordun yani?''
''Hayır o da değil. Sanırım bir an evvel gidip o
duvara elimi yapıştırayım ve sobe sobe sobe diyeyim istiyordum. Aslında ebe
olmakla ilgilendiğim de yoktu. Sobelemekle de. Hatta kazanmakla bile. Belki de
bu nedenle saklambaç oynamayı hiç sevemedim. İlginç olmayan bir hikaye.''
''Aslında ilginç bir bakış açısıydı...''
''Yoksa sen, sen..''
''Ne ben?''
''Sen, felsefi çıkarımlarda mı bulunacaksın... Oy
oy oy, yaşasın!'' Genç kadının göbeğinde uyuyakalmış Bezelyecik miyavlayarak
gerindi ve ikiliden uzaklaştı. ''Kendine arkadaş da buldu. Ne çabuk büyüyor
kerata...'' dedi genç kadın.
Bezelyecik tek miyavlama etmeden az ilerideki
kediye doğru ilerliyordu şimdi. Bakışları keskin, kuyruğu gergindi. Rakibinin
üzerindeki tek farklı renk, tek gözüne kocaman bir benek olmuş siyahlıktı.
Bezelyecik bu beyaz kedinin yanına yaklaştı. İki kedi bir süre gözlerini
kırpmadan birbirlerini izlediler. Çok geçmedi ki Bezelyecik ve sert bakışlarla
bakıştığı rakibi, bir düellodan vazgeçmişçesine birbirlerinden uzaklaşarak
birlikte uzakları seyre daldılar.
''NBC karakteri gibi görünüyorlar...'' Genç
kadının kahkahası genç adama da bulaştı.
''Sahiden de ciddiyetle uzun uzun etrafı
süzerlerken öyle görünüyorlar.''
''Hey Jack! Jack gel yavrum evladım...''
''Jack? Kedinin ismini Jack mi koydun?''
Jack pek oralı görünmüyordu. Üstelik Bezelyecik
gururlu ve keskin bakışlarını az evvelki rakibine seslenen genç kadına
çevirmişti şimdi. ''Miyavvvv!''
''Aman be Bezelyecik... Kardeş o kardeş.'' Ancak
ne Bezelyecik, ne de Jack genç kadınla genç adama aldırış etmedi.
''En azından artık anlaşıyor gibiler.'' Genç
kadın omuzlarını silkerek genç adama döndü.
''Jack'i ilk kez görüyorum.''
''Benim de üçüncü görüşüm falan. Ama hemen
birbirimize ısındık...'' Genç kadın dudağının bir kenarını ısırarak kedilere
baktı. ''En azından ben ısındım?''
''İsmi neden Jack? Yoksa Sparrow olandan mı
alıyor ismini?'' Genç adam bir elini tek gözünün üstünden geçirdi. Genç kadın
kollarını ovalayarak titreyen kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Genç adamın
kırışan göz kenarları üzerindeydi. ''Evet!'' dedi sonra heyecanla. ''Dıtdıt
dıra dıtdıt dıra dıtdıt dıra dın. Dıtdıt dıra dıtdıt dıra...'' Genç kadın
çantasının sapını genç adama sallayarak mırıldanıyordu. Bu melodilere genç adam
da eşlik etti. Az sonra ikili o kadar çok güldü ki, başları vaktinden evvel
yeşeren çimenleri buldu.
''Dur...'' dedi sonra kahkahalarının arasından
genç kadın, ''başını bunu koy.'' Örgü çantasını genç adama doğru uzattı.
''Merak etme içinde sert bir şey yok.''
Genç adam başını kaldırıp yün çantanın üstüne
koydu ve hafifçe doğrulmuş genç kadını da yanına çekti. ''Neyse ki baya da
büyük bir çanta...''
''Neyse ki...'' dedi genç kadın, genç adamın
tuttuğu ellini havaya kaldırıp. Şimdi ikisinin elleri iç içe bulutlara
uzanıyordu. ''Sobe sobe sobe!''
Genç kadın iç içe geçmiş ellerini, genç adam genç
kadını izliyordu.
''Sobe,'' dedi genç adam genç kadına yavaşça.
Genç kadının bakışları da genç adamdaydı şimdi.
Yeryüzü
Güncesi #10 (03.03.24)
''Biliyor musun Ozan, Neptün'e bazen elmas
yağmurları yağıyormuş.''
''Bazen mi?''
''Bazen. Hatta komşusu Uranüs'e de yağıyormuş,
bazen.'' Genç kadın bir anda gülmeye başladı. ''Ne tuhaf...''
Genç adam, genç kadının uzaklaşan güneşin
ışığında gölgelenen profilini izliyordu. Genç kadın bu bakışları üzerinde
hissederek durdu. ''Ne...'' Kaşları çatık, gözleri kocamandı.
Genç adam ellerini genç kadının kabarmış
saçlarının arasından geçirerek avucunu açtı. ''Hokusss pokuss...''
''Ah bir çiçek!'' dedi genç kadın heyecanla.
Çiçeği genç adamın avucunun içinden hızla aldı ama dağılmasından
korkuyormuşçasına, narin bir varlığı tutar gibi avucunun içinde dikkatlice
tuttu. ''Yaprak olmasından korkmuştum,'' dedi tüm dikkati çiçeğin üstündeyken.
''Veya bir böceeek olmasından?''
''Evet böceeek de! Ama daha çok yaprak olmasından
sanırım.''
''Böcek olsaydı yerinde duramazdın ama Aslı, sen
de atma şimdi...''
''Evet duramazdım ama sonra geçerdi. Yaprak
olsaydı eğer... hayal kırıklığı yaşardım. Neden çiçek değil de yaprak düştü
diye.''
''Neden peki? Neden yapraklar hayal kırıklığı
yaşatırdı? Onların çiçeklerden ne eksiği var!''
''Eksikleri yok... Ondan değil. İşte adı
üzerinde; yaprak yapraktır, çiçek de çiçek.''
''Çiçek beklerken yaprak görmek hayal kırıklığı
yaşatır sanırım, haklısın.''
''Hayır, yani evet. Belki... Belki bazen bazıları
için, hatta belki herkes için bazen; bu bir hayal kırklığı nedeni olabilir.
Ancak benim şimdiki sevincim bundan ötürü değildi.'' Genç adam ve genç kadın
ağaçları geride bırakmış, günbatımının ışığında birer gölgeye dönüşmüş
insanların arasında yürüyorlardı.
Genç kadın genç adama daha yakındı şimdi. Bir
kolu genç adamın kolunda, diğer kolu rüzgarda hafifçe açılan ceketinin bir
ucundaydı. Bakışları uzakta olsa da, düşünceleri gevşekçe sıktığı avucunun
içindeki çiçekteydi.
''Elmaslar...'' dedi sonra dalgınca ''hani
Neptün'deki...''
''Evet o konu vardı. Gerçekten ilginç. Sanırım
oranın atmosferinin özelliklerinden kaynaklı bir durum. Buraya yağmur yağması
gibi.''
''Aynen!'' dedi genç kadın aniden genç adama
dönüp. Kelimeyi vurgulayarak söylemişti. Gözleri artık iyice uzaklaşmış günün
ışıklarının kararttığı havada bile ışıl ışıldı. Elmas gibi, diye düşündü genç
adam. Bir kolu genç kadının aniden çektiği kolundan savrulmuş diğer kolu
çantasında, duyacaklarını bekliyordu.
''Gül bakalım bana, ama ben sana hak verecektim
Ozan. Tam da benim takıldığım noktaya bastın çünkü. Şimdi ayağını çek.'' Genç
kadın genç adamın diğer tarafına geçip koluna yeniden girmiş ve ağırlığının
birazını ona yüklemişti.
''Hangi noktaymış bakalım bu?''
''Neptün'deki elmaslar, Dünya'daki yağmurlar
kadar doğal. Ancak biz Dünya'dan Neptün'e baktığımızda elmaslar için 'voaaa'
diyoruz. Belki çoğu kişinin gözlerinde para işaretleri dönüyor.''
''Bu da doğal değil mi?''
''Öyle. Alıştıklarımız ve farklılıklar. Tıpkı
kışın ardından çiçek bulmak gibi. Bu yüzden, aniden gökten gelen bir çiçek
saçlarına tutunduğunda 'vooaa' diyebilirsin. Şimdi şuradan çiçek alsan da
sevinirim tabii...''
''Tabii...'' dedi genç adam kıvrılmış
dudaklarındaki sırıtış genişleyerek.
İkisi yavaşça yürürlerken genç kadın
elindeki çiçeği denize bıraktı.
''Ama farklı olanın, beklenmeyenin, yine de güzel
bir hissi var. Beklenen ama beklenmeyenin daha doğrusu. Mesela...''
''Mesela...''
''Daha varlığını bile hayal meyal görüp de anca
istatiksel hesaplarla tespit ettiğimiz çok uzak bir gezegendeki elmaslar
gibi.''
Genç adam gülmeye başladı. ''Neptün de'' dedi
sonra, ''demek ki senin gibiymiş. Hayal meyal...''
Genç kadın bozuntuya vermeden devam etti. ''Orası
da mavi bir gezegen. Dünya'ya benziyor ama uzak bir akrabası gibi.''
''O zaman o kadar da çok benzemiyordur,
uzaksa...''
''Hayır, benziyor benziyor. Ama çok da değil.
Hayal meyal benziyor. İlk başta çok benziyor gibi görünüyorlar ikisi de mavi
diye. Sonra Dünya'nın yeşil karaları aklına geliyor ve 'o kadar da
benzemiyorlar' diyorsun. En sonunda ikisi aklından tam çıkacakken zihnin sana
bir anda 'aslında benziyorlar' diye fısıldıyor ve sen bu fısıltıyı hayal meyal
duysan bile zihnine 'evet benziyorlar' diye kodluyorsun.''
''Evet, aslında doğru bir çıkarım. Elmaslar için
de bu geçerli mi peki? Elmaslar ve yağmurlar için.''
''Bunu düşünmemiştim...''
''Hayret,'' dedi genç adam genç kadının gölgeler
içindeki yüzünü incelerken. Şimdi ikisi karşı karşıyaydı. Ayın birazı gölgede
kalmış, aydınlık taraflarını da bulutlar örtmüştü. Sokak lambasının turuncu
ışığı ayın zayıf aydınlığını daha da gölgeledi. ''Bence,'' dedi sonra da,
''buraya elmaslar yağsaydı herkes mutlu olurdu. Ama sonra...''
''Sonra?'' dedi genç kadın merakla.
''Herkesin elması olurdu.''
''Sonra?''
''Sanırım mutlu son...''
Genç kadın dudaklarını büzmüştü. ''Ben de ilginç
bir şey söyleyeceksin sanmıştım.'' Sonra da genç adama sarıldı. ''İyi geceler
Ozancığım.''
''İyi geceler Aslımcığım.''
''Aslımcığım... Bunu sevdim!'' Genç kadın
ellerini genç adamın saçlarında dolaştırıp onları iyice dağıttı.
''Aslı...''
''Zaten dağınıktı...''
''Değildi...''
''Evet dağınıktı ama şimdi... Dağınık dağınık!*''
''Aslı...'' Genç adam genç kadına dikkatlice
baktı ve sıkıca sarıldı.
''Ama,'' dedi genç kadın, ''daha bitmemişti...''
''Ne bitmemişti?'' Genç adam genç kadına hala
sıkıca sarılıyordu.
''Hokus pokus,'' dedi sonra genç kadın kafasını
geriye atıp. Avucunda bir yaprak vardı.
Dağılan bulutların ardından ışıldayan ayın ışığı,
turuncu sokak lambalarına rağmen kocamandı.
Yeryüzü
Güncesi #11 (13.03.24)
''Bulutlar doğum lekesine benziyor,'' dedi genç
kadın gece havasını içine çekerken. Bu hava, başındaki hafif sızlamayı yavaşça
okşamış gibi hissetmişti. ''Yağmurdan sonra seyahat eden bulutlar,'' dedi
başını geriye atıp ''hep oraya aitlermiş gibi ama öte yandan yıldızları
gizliyorlar...''
''Bazılarını,'' diye ekledi genç adam.
''Evet bazılarını ama benim içimden tuttuğum
yıldız görünmüyor şimdi. Beni ilgilendiren de bu!'' Sonra ellerini kollarından
çözerek genç adama sokuldu. Her nedense genç adamın sıcaklığı, montunun
sıcaklığından daha çok ısıtıyormuş gibi hissediyordu. ''Yine de siyahlığın
içindeki bu hareketli beyazlık güzel.''
''Ayrıca kalıcı da değil.''
''Ne kalıcı değil?''
''Gizlenen yıldızlar. İşte bak, birisi göründü
bile.''
''Evet!'' dedi heyecanla genç kadın ancak
duruşunu değiştirmedi. Hatta aksine daha da büzülmüştü. ''İşte benim
yıldızım... Hadi ona sorular soralım!''
''Sorular mı?'' Genç adamın şaşkın yüzü genç
kadını güldürdü.
''Yaaa,'' dedi genç kadın ''sorular. İlk ben
başlıyorum. Öhöm öhöm... Sevgili yıldızım sevgili yıldızım. En sevdiğin renk
nedir?'' Genç adamın göz kenarları çizgi çizgiydi. Bu değişiklik her seferinde
genç kadının yüreğini ısıtıyordu. Şimdi hiç üşümüyordu.
''Neymiş?'' dedi genç adam kulağını yıldıza
uzatarak.
''Tabii,'' dedi genç kadın, ''bu bir beceri
gerektiriyor. Bizden çok uzakta diye sesi ilk etapta cılız gelebilir. Dur biraz
kulak verelim.'' İkisi yan yana, birbirlerine dönmüş ve bir kulaklarını
gökyüzüne doğrultmuşlardı. Genç adamın göz kenarlarındaki çizgiler, şimdi
dudaklarının yanında hafifçe parlıyordu. Genç kadın ışıktan mı acaba, diye
düşündü gözlerini ayıramadan. Genç adamın yüzünün aldığı her şekil sanki
kalbindeki bir çarpış gibiydi. Bazen güm güm, bazen GÜM GÜM, bazen...
''Bir keresinde,'' dedi genç kadın. Gözleri genç
adama bakıyor olsa da, bakışları başka bir yerde gibiydi. ''Tıpkı galaksi gibi
bir gökyüzü görmüştüm.''
''Galaksi gibi mi?''
''Yani işte tüm o renkler. Tam hatırlamıyorum ama
öyleydi. Geceydi ve feribottaydım. Yapay ışıklar geride kalmıştı. Gerçekten
gördüm mü, yoksa bir hayal miydi bugün kestiremiyorum. Ama aradan ne kadar
zaman geçerse geçsin ağzımın o an beş karış açık kaldığını anımsıyorum.''
İkilinin omuzları hafifçe titredi. ''Sonra da bir daha öyle bir gökyüzü
görmedim. Ama görmeyi çok isterdim, en azından bir kez daha.''
''Şanslısın, ben hiç görmemiştim. Ben de çok
istedim şimdi seninle birlikte. Görmeyi.''
Rüzgar ikilinin arasındaki boşluktan usulca kayıp
gitti. Tam o anda ikili saatin farkına vardı ve aniden ayaklandılar. İkisi de
beceriksizdi. Tıpkı saklanan yıldızlar gibi. ''O zaman iyi geceler,'' dedi genç
adam.
''İyi geceler,'' dedi genç kadın. Araya bir kez
daha rüzgar girdi. Bu sefer sesi çok daha yüksekti. Ancak genç kadının gümleyen
kalbinden daha yüksek değildi. O an genç adam gecenin içinde hareket eden bir
beyazlık gibi geldi genç kadına. ''Ozan,'' dedi genç kadın telaşla.
''Efendim Aslımcığım.''
''En sevdiğin renk ne?''
Yeryüzü
Güncesi #12 (17.03.24)
''Sanırım artık yaşlandım,'' dedi genç kadın bir
anda.
''Yaşlandın mı?''
''Tabi ya, öyle oldu. Anlamadan... Tüh tüh.''
Genç adam kahkahalarını durduramıyordu. ''Bak sen
şu işe,'' dedi genç kadının saçındaki fiyonga dokunup ''nasıl da anlamadan
geçti yıllar... Tüh tüh.''
''Gül sen bakalım gül!'' Genç kadın çattığı
kaşları ve buruşturduğu yüzüyle genç adama son bir bakış atıp bacaklarına
tırmanan Bezelyecik'i kucağına aldı. ''Ne var annecim, gel de rahatla... Zaten
Ozan... Ozan abin benimle dalga geçiyor hep...''
''Ah Bezelyecik, bu anneciğin neden böyle
dramatik dersin? Pembe dizi açığımı onunla dolduruyorum... Ama neyse ki,'' genç
adam genç kadının yüzüne düşen saçları ittirip bir an duraksadı ve o bir anın
ardından hem Bezelyecik'e hem de genç kadına sarılmıştı.
''Neyse ki?'' dedi genç kadın merakla. Bezelyecik
de meraklanmış gibiydi. Tabii sıkılmış olması da olasıydı...
''Neyse ki o benim Aslımcığım.''
''Neyse ki Bezelyecik...'' dedi genç kadın da
hala çatık olan kaşlarının bile gizleyemediği sırıtışı ve memnuniyetle parlayan
ışıl ışıl gözleriyle, ''neyse ki o da benim...''
''Ozancığın mı?''
''Neyse ki,'' dedi genç kadın genç adamı
duymazdan gelerek. Bezelyecik bu sıkışıklıktan iyice bunalmış gibi görünüyordu.
En sonunda, genç kadının kollarından kaçışı, sırtını kamburlaştırıp hoplama
operasyonunda buldu! ''Bezelyecik...'' dedi genç kadın ellerini ileri uzatıp.
''Hep senin yüzünden Ozan. Kaçırttın Bezelyecik'i işte.''
''Neyse ki... Diyordun Aslımcığım?''
''Unuttum! Şaka şaka. Ahahah yüzünü bir görsen...
Tamam tamam, neyse ki... O da işte, diyordum, neyse ki Ozan... Derdim
Bezelyecik'e.''
''Bu kadar mı?'' dedi genç adam hayal
kırıklığıyla. Gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. Genç kadın
genç adamın şimdi bir yavru kediyi anımsatan bakışlarına bakıp belli belirsiz
gülümsedi. Sonra da...
''Aslııı!'' dedi genç adam saçlarını
düzeltirken.
''Ozaaann!'' Genç kadın oturduğu yerde iyice
gerinip esnedi. ''Ah! Sana söylemiştim, bak tüm kemiklerim çıtırdıyor. İyice
yaşlandım...''
Yeryüzü Güncesi #13 (19.03.24)
''Bir keresinde yaratıcıya üzüntümü benden alması
için yalvarmıştım. Sanki kalbimde bir taş var gibiydi. Kocaman, simsiyah bir
taş. Bu taş, çok derine batmış gibiydi. Okyanusun en dibine. Ama buna rağmen,
okyanusun tüm o karanlık derinliklerine rağmen, taş hala simsiyahtı Ozan. Bu
nasıl olabilir, değil mi?''
Genç adam, genç kadının gözyaşlarıyla çizgi çizgi
olmuş yüzüne bir süre baktı. Sanki bu resmi hafızasına kazımak ister gibiydi.
Sonra parmaklarının hafif dokunuşuyla bu çizgileri tek bir harekette dağıttı.
''Olabilir,'' dedi genç adam. ''Bazı şeyler bazılarından daha koyudur, bazıları
da bazılarından daha açık. Sonra...''
''Bunlar yer değiştirir,'' diye tamamladı genç
kadın genç adamın cümlesini.
''Evet, ama yine de...''
''Koyu olan kötü değildir.''
''Açık olanın iyi olma zorunluluğu olmadığı
gibi.''
''Bazen açıklık, şeyleri gizler değil mi Ozan?
Anlayamayız. O şey ne... Böyle durumlarda biz kocaman bir koyuluk olduk
sanırız. Oysa koyu olmakta da sıkıntı yoktur. Bu iyilik ve kötülüğün ötesinde,
değil mi?''
''Bu konuda net bir şey söyleyemem canım. Ama
bazen bir şeyler değişir işte. Sen anlayamadan, pat diye. Bugün bir şey olur
ama sen aynı kalırsın. Yarın bir şey olmaz ama sen farklısındır. Bu, nasıl
işlediğini anlayamadığım bir sistem.''
''Ama yine de her şey zamanında olur!'' dedi
ikili bir anda.
''Üzüntü,'' dedi bir an sonra genç adam, ''bazen
farklı şekillerde kendini gösterebilir.''
''Suçlama, yargılama, korku, güvensizlik, öfke,
kibir, bencillik... Değil mi?'' dedi genç kadın.
''Bazen hepsi iç içe de geçebilir. Aslında
bunları hissetmekte de bir sakınca yok bence. Çünkü hissetmezsen, öğrenemezsin
Aslı. Hem üzüntüyü demedin, üzüntümü dedin; çünkü o senden. Sadece bırakmalısın, ki başka bir şeye dönüşebilsin.''
İkili yeşil tepeyi yarılamıştı. Genç kadın,
çayırdaki papatyalardan kopardı. ''Papatya falı. Hep çok severdim. Bazen
olumsuz şeyler çıkardı. Sevmiyooorr, gibi.'' Genç kadının yanaklarında kurumuş
gözyaşlarından geriye gözbebeklerindeki çiy parıltıları kalmıştı.
''Bazen papatyalar yalan söyleyebilir belki de,''
dedi genç adam genç kadının elindeki çiçek sapını alarak. ''Ne de olsa fazla
genç ve haylazlar.''
''Öyleler, değil mi?'' dedi genç kadın etrafında
dönüp papatyaları son bir kez izlerken. ''Burayı çok seviyorum, özellikle de
bahar yaklaşırken.''
''Bence yaklaşmazken de seviyorsun.''
''Sanırım öyle, seviyorum. Çünkü hep aydınlık.''
Genç adam genç kadının elinden tuttu. Genç kadın
bu tutuşun sıcaklığını ilk kez bu denli derinden hissetti. Artık papatyalarla
dolu tepe artlarında kalmıştı.
''Hepsi iç içe,'' dedi genç adam genç kadına.
''Geçmiş şimdi gelecek. Biri iyiyken öbürü kötü değil. Sadece zaman
tanımalısın. Belki de durmalısın, durmalıyız. Belki de fazla yürüdük. Hiç
hissedemeden, çok fazla yürüdük. Sence de öyle değil mi?''
Genç kadın başını belli belirsiz salladı. Şimdi
iki eli de genç adamın iki elindeydi.
''Sana anlatmak, sana göstermek istiyorum. Her
şeyi. İlk sana dinletmek istiyorum, tüm o bestelerimi. Bana ilham oluyorsun ve
bundan hoşlanıyorsun da; ama izin bile vermiyorsun sana ilhamım olduğunu
göstermeme. Ben artık durmak istiyorum. Aynı yerde durmak değil tabi ki.
Ama...''
''Farklı yerlerde de durabiliriz, değil mi?''
''İstediğin pek çok yerde. Çünkü Aslı, çünkü,
'istiyorsan' zaten orada olman gerekiyordur.''
Şehrin gürültüsü belli belirsiz duyuluyordu. ''O
zaman,'' dedi genç kadın, ''bir şeyler yiyebileceğimiz bir yerde durabilir
miyiz? Çoook açım!'' Genç kadın, ellerini bir anlığına çekerek genç adamın
üzerine atıldı.
''Ah! Zombimi hemen doyurmalıyım, hemen!''
İkili birbirlerine sarılıp gürültüye doğru
yavaşça yürüdüler.
Yeryüzü
Güncesi #14 (14.04.24)
''Bu yoldan gitmeyi daha çok seviyorum.''
''Ne yani mezarlığın içinden mi?''
''Evet, en azından... gündüzleri, diyelim.''
''En azından...'' dedi genç adam ''yolu kısaltmış
olduk.''
''Evet o da var tabii. Bu sıcakta bir o yola sap,
bir bu yola sap, üstüne, arabasıdır, insanıdır uğraşamazdım.''
''Senin bu insan sevgin beni bitiriyor...''
''Öyledir,'' dedi genç kadın. Dikkati
tepelerinden gaklayarak geçen kargadaydı. ''İnsanları severim... Çünkü...
Canlıları severim. Hayır! Canlılığı severim. Hem, yaşam başka nedir ki?''
''Ah... Yine başlıyoruz.''
''Evet Ozan, evet hadi yine başlayalım lütfen.
Seni görmediğim tüm o günlerde çok özledim.''
''Bence sen seni dinleyecek birini özlemişsin.''
''Olabilir, n'olmuş yani? İnsanlar bir insanı
özlerken komple özleyebildiği gibi, ondaki bazı yanları daha fazla da
özleyebilemezler mi?''
''Özlebilirler tabi canım. Ama böyle deyince
de...''
Genç kadının ince eli genç adamın elinin arasında
kaybolmuştu. ''Korkma diye'' dedi sonra genç kadın cesaret veren bir
gülümsemeyle.
''Teşekkürler, artık daha güvende hissediyorum.''
''Ne demek canım... Eeee nerede kalmıştık?''
''Canlılık ve yaşam nedir ki?''
''Evet! Canlılıktır yaşam, daha nedir ki?''
''Bir de korkmamak.''
''Korkmamak?''
''Şu ağaçlar... Büyürken korksalardı ne olurdu
halleri?''
''Güneşin altında yürümek zorunda kalırdık!''
dedi genç kadın dehşetle. Genç adam genç kadına daha da dehşetle baktı. ''Şaka
canııımm...''
''Aslında mantıklıydı ama senden duyunca
şaşırdım.''
''Arada faydacı da bakmak lazım durumlara, değil
mi?''
''Değil mi... Yeni bir şeyler öğrenmişsin.''
''Kargalar,'' dedi bir an sonra genç kadın,
''acaba dillerini anlasak ne duyardık? Bunu düşünüyordum. Sonra...''
''Ve tabii kırlangıçların dillerini de...''
''Ah bir de güvercinlerin ve...''
''Leyleklerin...''
''Evet! Leyleklerin. Bir leylekle konuşabilseydim
ona neden onu hiçbir yerde bunca zaman göremediğimi sorardım. Hey leylek leylek
havadaki, evet sen, nerede kaldın?''
''Yine aç mısın yoksa?''
''Yok. Yumurta yedim geldim. Tavada...''
''İyi bari, ben de şimdi yemek istiyorsun
sanmıştım. Yumurta! Tavada.''
''Evet, bir gün yiyelim.''
''Yumurta mı?'' dedi genç adam şaşkınlıkla.
''Bilmem ne istersen işte Ozannn.''
''İyi bari...'' Genç adamın abartılı iç çekişi
genç kadını güldürdü. Ne olduğunu anlamadan kargaları da, mezarlığı da geride
bırakmışlardı.
''Ama sohbet...'' dedi genç kadın çok önemli bir
şeyi hatırlamış biri gibi şaşkınlık ve tedirginlikle.
''Sohbet ettik ya Aslı...''
''Hayır, mezarlıktan geçerken önemli şeyler
konuşacaktık. Kafamı karıştırdın!''
''Konuştuk,'' dedi genç adam sakince. Genç
kadının eli hala kendisindeydi; ancak bakışları için aynı şey
söylenemezdi.
''Ama...'' dedi genç kadın isyan ederek. Bir anda
neye karşı çıktığını bile unutmuştu. Cümlesinin devamını getiremedi. Bu kuru
bir ama, ona ne olduğunu anlayamadığı bir gaklama gibi tekdüze ve bir yere
uydurulamaz geldi.
''Ama,'' dedi sonra genç adam genç kadının ve onu
görebilen tüm okurların kalbini eriten gülümsemesiyle, ''yaşam hakkında
konuştuk ya Aslımcığım. Yaşam, kuşların dili ve yumurtalar üzerine konuştuk
ya... Daha ne!''
Genç kadın pes etti. Genç adam yine çok eğlendi.
Yeryüzü Güncesi #15 (21.04.24)
''İşte... Nasıl
buldun?'' dedi genç kadın çok sakin bir sesle.
Genç adam çiçeğin
etrafında bir tur dolandı. Böyle bir soru karşısında nasıl bir cevap
verebilirdi ki... Bu, ona bir kuyuda kaybolmak gibi hissettiriyordu. Sert
taşlarla çevrili derin bir kuyuda. Bu kuyudaki kayboluş bazen kocaman bir
okyanusta, bazen rahatsız bir yatakta gittikçe kaybolan bilincini derin
nefeslerle hissetmek gibiydi. Heyecanlı mıydı, belki; şaşkın mıydı, belki;
sevinçli, korkulu... Hepsiydi. Genç kadın, karşısında böyle sakince durmuş ve
tüm dikkatini ona vermişken, o, her şeydi ve her şeyleydi.
''Onu hayata
döndürmüşsün,'' dedi genç adam en sonunda. Lafa, üstüne basabileceği bir
zeminle başlamak ona en güvenlisi gibi gelmişti.
''Bazı çiçeklerin önce
solup, sonra yeniden açtıklarını öğrenmiştim. Başta buna inanmadım tabii.''
Genç kadın hafifçe gülümsedi. Ellerini arkasında bağlamış, dün geceki yağmurun
izlerini hala yüzünde taşıyan taşlı yolda belli bir ritmi tutturmaya çalışır
gibi yavaşça yürüyordu. ''Ne yani!'' dedi sonra genç adamın artık çok iyi
bildiği sahte bir heyecan nidasıyla, ''bunlar zombi çiçekler miydi?''
''Ama yine de pes
etmemişsin,'' dedi genç adam. Arkasındaki sandalyeye oturmuş genç kadını
izliyordu. Genç kadını ve onun adımlarını. ''Küçükken,'' dedi sonra dalgınca,
''ben de bu şekilde yürürdüm. Aynı renklere basarak.''
''Ben bazen,'' dedi
genç kadın, ''yani işte küçükken, bu renklerden şekiller çizerek bile
yürürdüm.''
''Şekiller bile mi
çizerek?'' Genç adamın yüzü sakallarıyla gölgelenmişti. Ancak güneş buna izin
vermedi.
''Yaaa, şekiller bile
çizerek.'' Genç kadın bir taştan öbürüne, sonra da diğerine zıplar adım
yürüyerek ne demek istediğini uygulamalı olarak gösterdi. Şimdi ikisi de
gülüyordu. ''Sen de gelsene,'' dedi daha sonra genç kadın. Şimdi güneş onun
saçlarını da aydınlatıyordu.
''Ben mi?''
''Bezelyecik,'' dedi
genç kadın ''bu Ozan abin bazen beni çok yoruyor...'' Bezelyecik yine en
sevdiği yerdeydi. Genç kadının çantası ve genç adamın ceketinden oluşan yığının
üstünde. Rahatı pek yerinde gibi gözüküyordu. Olabildiğince sakin,
olabildiğince huzurlu. Yine de kısa bir ''miyav'' ile genç kadını yanıtsız
bırakmadı.
Bunun üzerine genç
adam, yorgun omuzlarını geriye oynatıp yerinden kalktı ve genç kadının yanına
geldi. Göz altlarında koyu halkalar vardı. Ancak yine de, genç kadın ona
parlayan bakışlarla bakarken, hiç yorgun hissetmedi.
''Ozan! Burada odun
olan ben olmalıyım, ritim duygusu olan sen!''
Neyse ki bu sefer genç
adam daha fazla açıklamaya gerek kalmadan anlamıştı. ''Pekala hanımefendi,''
dedi bir kolunu genç kadının beline sararken. Bezelyecik bile yattığı
yerde hareketlenmişti. Şimdi ikisi birden, hoplar değil ama, uçar adım bir pembe
taştan öbür pembe taşa ilerliyor; rüzgar, birkaç kuşun cıvıltısı ve tabii üç
beş karganın pes sesli katılımlarından oluşmuş bir müzikle dans ediyorlardı.
Genç kadın, başını genç
adamın omzuna yasladı. Sonra da hafifçe geri çekildi ve... ''Aslı,'' dedi genç
adam. Bu sefer bozulmuş gibi değil de, keyifli çıkmıştı sesi. Artık iyice
dağılmış saçlarını ellemedi.
''Ozan!'' dedi genç
kadın genç adamın gözlerine bakarak. Bu rengin tonunu anlamasının ne kadar
fazla zaman aldığını düşündü. ''Göz bebekleri,'' dedi sonra da, aslında asıl
söylemek istediği şeyi unutarak, ''hep aynı renk, herkeste ve her şeyde. Bir
ayna gibi...'' Sonra genç adamın gözlerinin kenarında beliren ince
kırışıklıklara dokundu, ''bunu fark etmek ne tuhaf!''
Genç adam da genç
kadının gözlerinin en içine bakıyordu; ancak genç kadın bu sefer gözlerini
kaçırmadı. Bezelyecik'e bile aynı yerde mi yatıyor diye bir bakış atmadı. Etraf
o kadar sakindi ki, genç kadın kendini bir aynanın içinde kaybolmuş gibi
hissetti.
''Seni seviyorum,''
dedi sonra. Bu iki kelime dudaklarından dünyanın en doğal iki sözcüğü gibi
çıkıverdi. Çünkü öyle, dercesine miyavladı Bezelyecik.
''Ben de seni
seviyorum,'' dedi genç adam. Sonra da genç kadının dağılmış saçlarını düzeltti.
''Çiçeğini de seviyorum, Bezelyecik'i de, göz bebeklerini de... Hatta bu dansı
bile.''
Şimdi ikisi birbirine
sarılıyordu ve güneş, ufukta yavaşça kayboldu.
Yeryüzü Güncesi #16 (30.11.24)
''Bazen bazı kavramları
yeniden tanımladığımı görüyorum,'' dedi genç kadın.
''Öyle mi?'' Genç
adamın bilindik gülümsemesi gözlerine yayılmıştı. Bu durum genç kadına cesaret
verdi. ''Öyle!'' Sonra da başını genç adamın göğsüne yasladı.
''Yıldız bulmaca
oyunumuzu hatırlıyor musun?''
''İşte orada bir
tane... ve orada da.'' Genç adamın daireler çizen işaret parmağını takip etti
genç kadın, sonra da daha da sıkı yaslandı genç adamın gecenin soğuttuğu
montuna. ''İşte orada da varmış'' dedi tıpkı genç adam gibi parmağıyla daireler
çizerek ''ve işte orada da!''
''Ozan!''
''Aslı!''
''Ozan...''
''Aslı?..''
''İsmini söylemeyi
seviyorum. Bir şeylerin isminin olması o şeyleri hatırlamamızı sağlıyor.
İsimler, kavramlara anlamlar yüklememizi sağlıyor.''
''Kavramlara mı?''
''Evet kavramlara...
İnsan isimleri, hayvan isimleri... bitki isimleri... en sevdiğin oyuncağının
ismi, nefret ettiğin bir sesin, heyecanlandığın bir kitabın, sana en çok
yakışan rengin, çocukluk arkadaşının... Bütün bu isimler aslında kavramları
tanımlamamızı sağlıyor.''
Genç kadının hızla
doğrulması genç adamın başını döndürmüştü. Genç kadının saçlarının dokunduğu
yerlerde ellerini dolaştırdı. Bunun ismi ne olurdu acaba, diye düşündü hafifçe
gülümseyerek.
''Artık saçlarını
dağıtmıyorum ve dağıtmayacağım da korkma!'' dedi genç kadın.
Bunun üzerine genç adam
yalnızca genç kadının saçlarını okşamakla yetindi. ''Ben de dağıtmayacağım,
korkma.''
Genç kadın dikkatini
nereye verse bilemedi. En azından artık bunun haksızlık olduğunu düşünmüyordu.
Genç adamın ellerinin sıcaklığı, dudaklarının kıvrılışı, saçlarının
dağınıklığı, omuzlarının... Bezelyecik olsaydı miyavlayan bakışlarla onu
uyarırdı. Ancak artık kış gelmişti ve neticede, yavrusunu bu soğuk geceye
çıkaramazdı. Tek başına olmak o kadar da kötü değil, diye düşündü genç kadın.
Kalbinin ona ne söylediğinden hala emin değildi. Öte yandan... Genç adam ona
böyle bakarken... nasıl mı bakarken? Sahi, genç adam nasıl bakıyordu ona? Şimdi
bir mucize olsa, yıldız perileri gökyüzünden inse ve sadece bir dakikalığına
genç adamın gözlerinden kendine bakabilse, acaba ne görürdü? Genç kadın bunu
çok merak etmek istedi; ama yapamadı. Yapamadı çünkü bu gerçekleşse bile,
yıldızlarda her şeyin mümkün olduğuna emindi, yine kendi gözleriyle kendini
inceleyeceğini düşündü. Genç adamın gözlerini ancak onun karşısındayken
görebiliyordu ve bu gözler ona hep ışıl ışıl bakardı. Berrak bir deniz gibi. Bu
deniz öyle ışıklı, öyle duruydu ki; bu bakışlarla karşılaşmak genç kadına sanki
gözlerini yakacakmış gibi hissettirirdi. Böyle anlarda, yıldızları izlemek bile
daha kolay, diye düşünürdü. Tüm o ışık topları sanki bu bakışlarda birleşmişti
de karşısındaydı.
''Kulakların üşümüş,''
dedi genç adam. ''Saçlarını topluyken çok seviyorum ama acaba kulaklarını nasıl
ısıtabiliriz?'' Sonra da iki elini genç kadının kulaklarına kapattı. İkisi de
gülüyordu. ''Ozan...'' dedi genç kadın, genç adamın ellerini tutarak ''şimdi de
senin ellerin üşüyecek.''
''Ah! Öyle olacak değil
mi?'' dedi genç adam dramatik bir şekilde. ''O zaman sen de benim ellerimi
ısıtmak zorundasın. Başka çare yok...''
''O zaman benim ellerim
ne olacak!'' dedi genç kadın hiç beklemeden.
''Doğru... O zaman...''
Genç adam genç kadının tokasını çözüp ellerini saçlarının arasından geçirdi.
''Ne kadar yumuşak...'' Oysa genç kadının kötü saç günüydü, şşşş. Neyse ki bunu
anlamadı, diye düşündü genç kadın derin bir nefes vererek. Sonra da bir elini
genç adamın cebine diğerini de... genç adamın çekmesiyle diğerini de genç
adamın cebine soktu. ''Artık tüm sorunlarımız çözüldü,'' dedi genç adam. ''Ama
sen ne diyordun? Kavramlar, isimler...''
''Ve eylemler! Üşüyünce
hepsini unuttum...''
''O zaman yıldız
bulmaca oynamaya devam edelim. Hafta sonu hava yağmurluymuş, gökyüzü açıkken
bunu kaçırmayalım. Bak... orada da bir yıldız var.''
''Sahi...'' demiş genç
kadın fısıltıyla -onu sadece yıldız perileri duymuş- ''orada ve orada da var!''
Sonra da bu anın adını...
Yeryüzü Güncesi #17 (14.12.24)
Genç kadın gecenin içinde siyah bir gölgeydi.
Elindeki ince mumu bir sağa bir sola sallayarak karanlığın içinde şekiller
çiziyordu. Önünde uzanan manzarada parıldayan küçük ışık noktaları ondan çok
uzakta gibiydi. Gece serin olsa da genç kadın bunu fark etmedi. Nihayet hava
durumuna göre giyinmeyi öğrenmişti!
''Kim var orada!?!''
Genç kadın aniden ayaklandı. Rüzgar, elindeki
mumu söndürmüştü. ''Kim var...''
''Mırrrr...''
''Annecimm, senin burada ne işin var?''
Bezelyecik'in sarı beyaz tüyleri gölgeler
arasında titreşiyordu. Acele adımlarla anneciğine pati pati koştu.
''Bezelyecik gel buraya, bu soğukta niye
buradasın aaaa.''
Genç kadın, Bezelyecik'i aldı, sarıp sarmaladı.
Hava rüzgarlı olmasa da serindi. Öyle ki, sıkılmaktan hiç hoşlanmayan
Bezelyecik bu sarma işine mırını çıkarmıyordu. Atkı, saç ve ceketin
sıcaklığında kaybolmuş, halinden memnun gibi görünüyordu.
Bezelyecik anneciğine dil ve bıyık kondurmakla
yanıt verdi. Bu küçük öpücükler genç kadını hafifçe güldürdü. ''Seni
yaramaazz... Böyle yaparak azarlanmaktan kaçamayacaksın! Hele bi' içeri girelim
de...'' Genç kadının ayaklanmasıyla Bezelyecik sarıldığı yumağa daha da
sokuldu. ''Ne oldu anneciğim?''
''Mıırrrr...''
Genç kadın adım attıkça Bezelyecik ona
tırnaklarını geçiriyordu. Tabii, anneciğinin canını hiiiç acıtmadan...
''Annecim anlamıyorum, ne oldu ne istiyorsun
söyle...''
''Mıırrr...''
''Tamam tamam tamam... Anladım seniii. Hadi gel
biraz gezelim; ama sonra içeri gireceğiz tamam mı?''
''Mıırrr!'' Bezelyecik pençelerini çekmişti.
Genç kadın Bezelyecik'i çatının en ucuna, sonra
öbür ucuna götürüp görebildikleri her yeri izletti. ''Bak annecim burada Ayşe
teyzegiller, şurada Burcu ablangiller... şurada da...'' Böyle böyle iki
dakikada tüm geceyi gezdiler. Tam o anda koca bir ışık topu üzerlerine
geliyordu!
''AAAAAA!'' Genç kadın gayriihtiyari yavrusuna
sarılmıştı. Bezelyecik mırlamakla yetindi. ''Ay meteormuş ödüm koptu...'' Genç
kadın Bezelyecik'e göz atıp güldü. ''Mama denizinde tatil falan mı diledin
Bezelyecik söyle söyle çekinme, benden sır çıkmaz.''
Genç kadın uzaklardan gelen belli belirsiz
mırıltılar işitti. Bu seferki Bezelyecik olmadığına göre... Yoksa! ''Ah, sen
gelince korkudan kulaklığımı fırlatmışım Bezelyecik. Daha yeni almıştım
bozulmamış olsa bari!''
''Bezelyecik üzgünüm annecim. Sesli dinlersek
komşular kızarlar, şşşş, evet Fatma teyzegiller de kızar. Hani su vuuuu'su olan
teyze yaaa, şşş...''
Genç kadın ve sarıldığı yumak, gecenin içinde
dönen bir gölgeydi şimdi. Bezelyecik rahatlamış gibi görünüyordu. Annesi onu
sıkı sıkı sarmış, yıldızların altında dansa kaldırmıştı. Şarkı bitince son bir
kez yıldızlara baktılar. Belki yerini değiştirmek isteyen bir başka yıldızla
karşılaşabilirlerdi. Olmadı. Bir gece bir sıkılgan yıldız bulmak bile büyük bir
şanstı. Bu şansı Bezelyecik değerlendirmişti. Eve dönüp huzurla uyudular.
Yani... Genç kadın uyudu. Bezelyecik gecenin yıldızı olarak bekledi bekledi. Genç
kadın rüyasında ne gördü bilemiyoruz. Uyuyan yüzünden anlamak imkansızdı.
Yeryüzü Güncesi #18
(final) (15.03.25)
''Sevgili Güneş! Ne güzelsin...'' Genç kadın,
kollarını tüm gökyüzünü kucaklarcasına iki yana açıp etrafında hızla
döndü. ''Aman!'' dedi genç adam genç kadını son anda tutarken, ''çok da
heyecanlanmasak mı acaba diyorum... hani ne olur ne olmaz.'' Genç adamın
yalandan çattığı kaşları genç kadının gülüşüyle bozuldu.
''Ne var canım! D vitamini d vitamini deeee
vitamini!'' Genç kadın belini tutarak, sanırım birazcık çıtlamıştı, yavaşça
doğruldu. Kollarını sağa sola çevirip d vitamini almayı ihmal etmeden yürümeye
başladı.
''Sonunda yaz geliyor sanki Ozan. Bu konuda ne
düşünüyorsun?''
''Bu konuda... Bir şeyler yapmamız gerektiğini
düşünüyorum.'' Genç adam genç kadının parmaklarına parmaklarını doladı. ''Ama
ne yapsak ne yapsak...''
Genç kadın başını yavaşça genç adamın omzuna
dayadı ve ''bir süre yürüyelim, sonra aklımıza gelir!'' dedi.
Gerçekten de ne yapmaları gerektiğini
bilmiyorlardı. Sanki diledikleri kelimeleri seçip kendilerine bir bölüm
yazabilirlermiş gibiydi. Hatta isterlerse, evet evet bu kesinlikle mümkündü,
bir son bile yazabilirlerdi. Evrenlerinin bir köşesinde otururken aniden onları
anımsayan yazarları, bu özgürlüğü onlara vermişti.
Bu özgürlüğün içinde kaybolan genç adam ile genç
kadın, sanki hiç aceleleri yokmuşçasına aheste aheste yürüyorlardı. Yürüdükleri
yollardan en basit kelimeleri seçtiler. Sakin bir yol, buluşmuş eller ve
parlaklık.
Genç adam genç kadının yüzüne büyük gelen
gözlüğünü hafifçe oynattı.
''Seneye de giyerim diye'' dedi genç kadın
gözlüğünün üstünden bakışlar atarak. ''Hem bak,'' dedi sonra, ''yanlarında
güneşler var. Aslında yıldızlısı da vardı ama güneş en büyük yıldızdır!''
''Sanki gözlük de biraz büyük gibi mi ne?''
''Hem bak ışıl ışıl parlıyor da.''
''Evet öyleymiş,'' dedi genç adam ''ışıl
ışılmış.''
Rüzgar hafifçe eserken, ikilinin kulaklarına
müzik dolmuş. ''Bu şarkıyı çocukken dinlemiştim en son. Güneşli bir...'' Genç
adam genç kadın daha cümlesini bitiremeden onun hala koluna dolanmış olan elini
kavrayarak etrafında döndürmüş. Genç kadın bir elini savrulan eteğine götürüp
diğer eliyle genç adamın omzunu tutmuş. Genç adam ve genç kadın müzik olan her
yerde dans edebilirlermiş. Hatta bazen müzik olmadan bile dans ederlermiş.
Belki birbirlerine tutundukları için, belki de dünyaları etraflarında döndüğü
için... veya belki de kalpleri içlerinde savrulduğu için dans etmeyi çok
severlermiş.
Sokak müzisyenleri bir şeyler çalıyorlarmış.
Başta müziğe eşlik eden ikili, biraz sonra düşüncelerinde kaybolmuş. Bu ilk kez
oluyormuş. İkisi de ayrı ayrı ama aynı şeyi düşünüyormuş. Sonra genç adam,
ellerini genç kadının rüzgarda hafifçe dağılmış saçlarının arasından geçirmiş
ve ''benimle evlenir misin,'' diye sormuş. Deminden beri bu soru üzerinde
düşünüyormuş. ''Evlen benimle'' mi demeli, ''hadi evlenelim'' mi... Yok yok en
iyisi sormasıymış. Yazarları onları başıboş bırakmasaymış... anca evlenirlermiş
evet. O yüzden elini çabuk tutmuş ama çok da aceleci görünmek istememiş ve bir
anda ağzından bu soru dökülüvermiş.
Genç kadın aslında içinde, en içinde, öylece
kalakalmış. Ama dudakları bu anı bekliyor olmalıymış ki, ''evet evet evet!''
diye bir nida yükselmiş. Etraflarındaki insanlar, hatta müzisyenler bile aniden
susmuş ama ikili o an sadece birbirlerini fark ediyormuş. Genç kadın genç
adamın elindeki papatyayı alıp ceketinin cebine iliştirmiş. Genç adam o anda
çok önemli bir adımı atladığını fark etmiş.
Diz çökmüş ve cebinden çıkardığı yüzüğü genç
kadına uzatmış. Evlilik tekliflerinin böyle yapıldığını bir yerde duymuş,
yazarı da ona yardım etmediği için, öylece diz çökmüş ve bu klişe sahneye hayat
vermiş. Tüm sakin duruşuna rağmen delicesine çarpan kalbi, insanın nefesini
kesen gülümsemesi ve ışıl ışıl gözleriyle, ''benimle evlenir misin?'' demiş.
O an genç kadın ağlamaya başlamış. Neden
ağladığını kendi de bilmiyormuş.
''Her şeyi birlikte yapalım. Sen ve ben. Biz,
ikimiz.''
Genç kadın genç adamın yüzüğü parmağına takmasına
izin vermiş. ''Seni seviyorum,'' dışında tüm kelimeleri tükenmiş. Ama tabii
bunu, kendi bildiği şekilde söylemiş. ''Çok seviyorum, seni.''
''Ben de çoooookkk seviyorum,'' demiş genç adam,
''seni Aslımcığım.''
Sarılmışlar, sarılmışlar, sarılmışlar. Güneş
parlamış. İnsanlar alkışlamış. Hayatlarında duydukları en güzel müzik çalmaya
başlamış.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
son.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder