Neptünlü Cadı sevmeyi öğreniyor.

 

Beni dışarıdan görsen gerçekten sert biri olduğumu düşünürdün. Çünkü öyleyim. Bazen, şefkatten ve nezaketten gelen bir esneklik tüm yüzümde hayat bulsa da, içim gerçekten katıdır. Bundan olacak, bu katılık beni kurutmasın diye sık sık ağlamaya ihtiyaç duyardım. Yalnızken, kimse yokken. Kimse görmesin diye değil, ben utanmaz biriyimdir. :) Ağlamaktan insan zaten utanmamalı o değil de... Ben sahiden söz konusu benim bilinç farkındalığımdan ileri gelen duygu, düşünce ve bunların tepkileriyse, sanıyorum ki çoğu insanın aksine, oldukça utanmazımdır. Zaten insanların utandıkları şeyler bana hep tuhaf gelmiştir. Başkasının sınırlarına girmekten bile utanmayan bu insanların, kendi duygularını yansıtmaktan ölümüne utanmaları... sence de aptalca değil mi?

Yargılamıyorum. Bunu istemiyorum. Ama kendime ulaşırken, diğerlerini gördüğümü kendime itiraf etmem gerekti. Bu böyledir. Gördüğünü itiraf etmezsen, göremezsin. Dürüstlük, kıymetli sevgili okurcuğum. Yine de bahane değil. Çünkü, evet, yargılamak da aptalcadır. Çünkü, deneyim, kişisel deneyim kıymetlidir. Ben de yargılayarak, diğerlerinde eleştirdiğim şeyin lacivertini yapıyorum. Bak şimdi de kendimi yargılıyorum. :) İnsanlar, deneyim yoluyla öğrenirler. Birine, kendi bildiklerini aktaramazsın. Bu, saygısızlık. Evet, yukarıdaki paragrafımda eleştirdiğim şeyin aynısı! Say-gı-sız-lık. Deneyime saygısızlık. İnsanlar, hata yaparak, saçma sapan davranarak ve belki de çok zeki olduğunu düşünüp cin olmadan adam çarpmaya kalkarak deneyim elde ederler. Düşerek, kalkarak, aptallıklarla ve akıllanarak. Hangi deneyimin hangi gruba gireceğini bilemeyiz. Sonuçlarını da. Bazen şaşırırız hatta değil mi? Bazı kişilerin olumsuz davranışlarının sonuçlarını neden görmediklerini merak ederiz... Cevap belki de aynı şeydir: Deneyim. İnsan, yalnızca kendi deneyimlerine karar verebilir ve sonuçları da zaman bize gösterir.

Benim ergenlik yıllarımdan beri kullandığım ve hatta eski bloğumdaki cırcır böceği yazılarımda dert yanmadan evvelcesinde bir çeşit sorumluluk reddi mahiyetinde kullandığım bir cümlem vardı: ''Ben yalnızca kendimi bilebilirim ve benim bildiklerime göre...'' Ne anlamlı bir kullanımmış.

Benim bildiklerim öncesinde çok çocukçaydı. Bunu bilmiyordum. Açıkçası bana ben hep çok olgunmuşum gibi gelmişimdir. :) Yalnız ağlamamın bir sebebi buydu sanırım. Benim bildiklerim.

Çok olgun olduğunu sanmak ve hatta çevrene göre öyle bile olmak, bu aslında kendini yargılamanın bir alt başlığı. Çünkü bu şekilde kendine sorumluluk yüklüyorsun. Yargılanacak yeni yeni bir sürü başlık... Oysa hayat, şimdiki zamanda akar. Öğreniyorum, diye düşünmelisin değil mi? Öğreniyorum... Anlayış budur. Kendine karşı da, başkalarına karşı da. Ama bak, ''o\ onlar öğreniyor'' demedim. Çünkü belki de öğrenmiyorlardır. Ben, evet, yalnızca kendimi bilebilirim. Onların öğrenip öğrenmemesi benim bileceğim iş olmaz. Hem, neyi öğreneceğiz? Neyi öğrendiğimi bilebilirim sadece. Kendimi. Kendi bildiklerimi.

Bunları çok irdeledim. Bilerek, bilmeden. Anlam bulmak için belki de. En çok da gözyaşlarıma anlam bulmak için.

Son günlerde ağlama yetimi yitirmiştim. En azından öyle sandım. Bunun nedeninin ne olabileceği bana bir çeşit buruklukla sezgisel olarak geldi. Bana? :) Kalbime. Zihnimin filtresiz yanına yani. Saf bilgi olarak belirdi, bu nedenle de onu anlamam için zaman geçmesi gerekti. Bir his. Burukluk hissi. Artık normalden de daha sertim, böyle düşündüm. Hemen ardından, evet, yine aşk ve sevgi. Ben direkt bu örneğe giderim, biliyorsun. Bu kadar sert olmam, kalbimi kırdı. Çok kırdı. Buna rağmen ağlayamadım. Belki de, dedim, bu eski bir kırıklıktır. Öyle, öyleydi de. Yine de burukluk tazeydi, bunu görebiliyordum. İnsan yorgunken, bir amaca dönüktür. Çalışmak veya dinlenmek. :) Bu nedenle böyle şeyleri düşünmez. Hep söyleyecek bir şeyler bulabilecek bir cırcır böceği kız olsa bile, evet.

Bu belki de benim bu dünyanın kurallarını çok iyi anlamamla ilgilidir. Gerçekten iyi anlamamla ilgili. Çünkü dürüstlük ve erdemli olmak, bundan geçer. Böyle düşünürüm. Göremediğin bir şeyde sorumluluk alamazsın. Bu kendine yüklenmek falan değil, bu, insan olmak. Ama konumuz da bu değil. Yine de bir dipnot: İnsan bilincinde olmak önemlidir.

Her neyse. Bu yazıyı kendi hislerimi görebilmeyi öğrendiğim, en azından artık emeklemekten ilk adımlarıma geçtiğim bir anın sonrasında yazıyorum. Seninle ilk adımlarımı paylaşıyorum sevgili okurcuğum! :) Belki de sertliğimin nedeni bile buydu, paylaşamamak. Sen beni yumuşatıyorsun. Sen benim içimdeki yumuşak parçamsın, hayır sen değil sevgili okuuurrr, canım bloğum o parçam. İçimdeki su damlaları, içimdeki nehirler, akarsular ve okyanuslarsın. 

Bloğum, benim engin okyanusum. En koyu derinliklerinden, en ışıklı yüzeyine dek.

Hissedebildiğim için ağlıyormuşum. Çoğu feyk, yani çakma, hislerden olan uzun yıllara yayılmış ağlama seansları. Bunlar bittiği için, ağlayamadığımı sanmışım. İnsanın sağlıklı düşünmeye başlamasını fark etmesi de tuhaf hani. :) 

Bu ayın ilk gününde sana sevgiden bahsetmiştim hatırlar mısın? O yazımı okumamış olabilirsin, çünkü anında silmiştim. Silmek, benim için aslında bir çeşit yazma yolu biliyor musunuz? Çünkü insan, söylemedikleriyle de bir şey söyler. Ama ben seni hiç göremediğim için ve sen de beni hiç göremediğin için, sevgili okur, öncesinde bir şey söylemeli ve sonra onu söylememiş gibi yapmalıyım ki söylemediklerimi ikimiz de görebilelim, yaaa, çaktın?! :)

Yani böyleymiş, ben de bilmiyordum. Yeni yazılarım, yeni inşalarım. Baştan bir şeyler inşa etmek, bir çeşit dönüşüm ve döngünün ürünü olsa bile, yorucu. Sanki üstüme binlerce yıl binmiş gibi. Beni sertleştiren şeylerden biri de bu mu? Ve, yargılayıcı yapan? Tabi bakış açısı da önemli. Bir gün binlerce yılın yükünü, diğer gün bir tohumun tazeliğini duyumsuyorum. Keşke sadece bir ağaç gibi göğe uzansam uzansam... Rüzgar gibi dolansam bir de. ;)

Bu kadar sert olmak istemiyorum, bunu düşünmüştüm de gözlerim dolmuştu. Yok yok ağlayamadım. İnsan zaten buna mı ağlar canımmm. Ben ağlardım. Salya sümük, ben utanmazım. Ağlarım, gocunmam. Duygusal olduğum için değil, bu kötü bir şey de değil de, hissedemediğim için. Daha doğrusu... Hep bu kadar katı ve sert olmasaydım, inan bana bu kadar çok ağlamamış olurdum. O kadar kuruydu ki kalbim, ağlamasaydım eleştirdiğim herkes gibi olurdum. İnan bana, öyle olurdum. Şimdi anladın mı, neyi neden nasıl ve ne cüretle! eleştirdiğimi ve yargıladığımı. En çok da, evet, kendimi.

Aslında yargıladığım hep kendimim ve aslında belki de yargıladığımız hep kendimiziz. Bu nedenle saygı, aslında kendinden kopuk değildir. Kendine saygı duyan, yaşama da saygı duyar. Deneyime de. Bu, ağır bir farkındalık. Çok ağır. İnsanı ağlatır bak. Sinirlendirir. Çok sinirlendirir.

En son geleceğimi düşlediğimde liseye gidiyordum, vay be. O yıllarda kendime değer vermesem bile bir şekilde hep yaşama verdiğim değeri korumamdan gelen güce sahipmişim sanırım. Gerçek coolluk bence buradan geçiyor. Yine öyle olmak istiyordum. Hayır, şimşekli yazımdaki dileğim bu değildi. Liseli halimle aramda artık uzun yıllar var. Çok değil birkaç yıl öncesinde bile o ben'i özlerdim veya özlediğimi düşünürdüm. Ama artık onu başka biriymiş gibi anımsıyorum. Çoğu zaman göz devirerek ama tatlı, sevimli ve her şeye karşın ışıklı bir nostalji hissiyle hatırlıyorum. Onu seviyorum. İlkay'ı seviyorum.

Ben'i de seviyorum. Şu anki beni, tüm zamanlardaki ben'i seviyorum. O zamanlar ve sonrasında bile, bu cümleyi yüreğimden kurabileceğime inanamazdım. Tüm hayatım bir şeyi kalbimle sevmeyi dileyerek geçti, ne tuhaf. Bunu hep tuhaf bulmuşumdur, evet ben bile.

Dileğim kabul oldu demiyorum. Bu, öyle bir şey değil. Daha basit ve daha derin. Sadece, kolay bir şey değil. Önceden olsa, kendimi bu konuda ezikler ve ben daha en temel şey olan kendimi gerçekten sevmeyi bile yeni öğrendim\ öğreniyorum derdim. Oysa şimdi, görüyorum ve biliyorum ki, bu çok zor bir şey. Gerçek, saf bir sevgi zordur. Doğal, basit ve derindir ama zordur. Ve sanırım, anlayış ve zaman istiyor. Ve kesin konuşmamak :), sadece izin vermek. 

Önceden olsa bir çölde yürümüşüm gibi hissediyorum derdim.

Önceden olsa pek çok şey derdim. Afili benzetmeler. Göz dolduran hani. :)

Ama hayır. Hissetmek böyle bir şey mi? Biliyor musun, bir itiraf, ben hissetmenin ne olduğunu hala bilmiyorum bence.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar