![]() |
| Yazar: Haruki Murakami, Çevirmen: Pınar Polat, Yayınevi: Doğan Kitap |
Kitap, ilkokul arkadaşı Hacime ile Şimamoto'nun yıllara yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu aslında yalnızca Hacime'nin öyküsü diyebiliriz. Şimamoto'yu yalnızca Hacime'nin gördüğü ve içinde yer ettiği kadarıyla görüyoruz bizler de. Hacime orta yaşlarına gelmiş, görünürde mutlu bir aile ve sevdiği bir işe sahip olmuşken, yıllar öncesini anımsıyor. Tek çocuklu bir ailede büyümenin farklılığını paylaştığı Şimamoto ile birlikte evin salonunda müzik dinlediği o huzurlu günleri. Kendini o huzurdan çok uzakta hissediyor Hacime. Sanki, bir parçası hep on bir yaşlarındaki o uzak günlerde kalmış gibi. Bu hayatta onu yalnızca Şimamoto gerçekten tanıyormuş da, onunla bir daha yollarının kesişmemesiyle birlikte kendinden uzak biri olmuş gibi hissediyor. Kitap boyunca Hacime bizlere çocukluk aşkıyla yaşadıklarından başlayarak aşk hayatı başta olmak üzere otuz yedi yaşına geldiği zamana kadar yaşadıklarını anlatıyor. Hayatında iz bırakan ve hayatlarında iz bıraktığı insanları.
Bu kitabı ilk kez 2017 yılında okumuşum. Kendisi benim Haruki Murakami'den de, Uzak Doğulu yazarlardan da okuduğum ilk kitap olmasıyla yeri bende özel olan kitaplardandı. Ancak yıllar içinde, takdir edersiniz ki, kitabı unutmuştum. Aklımda yalnızca ''o ilk kitap'' bilgisi kalmış, bu durum da kitaba ne zaman bir yerde rastlasam onu uzaktan selamlayıp geçmeme sebep olmuştur. Kitabı bir kez daha okuyacağımı, hele de bugünlerde okuyacağımı bilmiyordum. Ama kitaba kütüphane raflarında bu seferki rastlayışımda içimden bir ses bu kitabı yeniden okumamı söyledi. Bunun özel bir anlamı olmadığını kitabı okuduğumda fark ettim. Bizler, özel anlamları karşımıza çıkan şeylere hikayeler uydurup çoğu zaman kendimiz var ediyoruz bence. Bu pencereden bakarsak, evet, kitabı okumak şu anki ruh halim için anlamlıydı; öte yandan o anlamı var eden de aslında şu anki bendim.
Kitabın konusu çocukluk aşkı. Doğrusu Murakami bence bu konuyu güzel anlatıyor. Hatta ondan beklemeyeceğim kadar doğallıkla ve gerçeklikle anlatabiliyor. Bu kitabı 1992 yılında basılmış. Yazarın bu kitabından sonra basılan diğer kitaplarını da okumuştum; yazarın tarzı zaman içinde biraz değişmiş diye düşünüyorum. Bu kitapta da bence yine bazı sahneler kurguya katkı sağlamadığında bile uzatılmıştı ancak öte yandan yazarın anlatımı genel tarzına göre daha derli topluydu diyebilirim. Özellikle de çevre betimlemeleri çok detaylıydı; kitabı okurken sanki ben de karakterlerle birlikte bir yerlere -örneğin ırmak gezisine- gidiyormuşum gibi hissettim.
Bu kitap bana konusu itibariyle biraz 1Q84'ü anımsattı. İki kitabın konularını işleyiş şekli birbirlerinden çok farklı olsa da, konularının çekirdeği olan çocukluk aşkı teması birebir aynı işlenmişti diyebilirim. Karakterler çocukken karşılaşır ve birbirlerinde iz bırakırlar; sonrasında o iz yıllar boyunca geçmez ve derin bir özleme dönüşür. Öyle ki bu iz, karakterlerin kişiliklerini bile etkiler. Yazarın neden çocukluk aşkı temasına birden fazla kitabında yer verdiğini ve bu temayı çok beğendiğimi biliyorum. Çocukluk aşkı dediğimiz durum, kişiliğimizin en saf anında yaşadığımız bir duygu durum halidir. Duygularımız hayatın ve insanların bize sunduğu kabullerle hiç kirlenmemişken, biriyle kendimizden parçaları paylaşırız ve bu nedenle de büyüdükçe, kendimizi özledikçe, bir parçamızı paylaştığımız diğer kişi sanki benliğimizin bir yanını bize anımsatıyormuş gibi gelir. Yıllar sonrasında o kişi bambaşka biri olmuş olsa bile, hatta biz de bambaşka biri olmuş olsak bile, çocukluğun saflığındaki bir anda bir parçamızı birbirimize vermişizdir.
Hacime de kafası karışık bir adamdı. Aldığı bütün kararlar saçma sapan olan, bencil bir adam. Ancak ona kızamadım; çünkü en azından kendinin farkındaydı. Onun özlediği şey, unuttuğu parçasıydı diye düşünüyorum. Şimamoto etkileyici bir kadındı, o ayrı, ancak Hacime'nin onda gördüğü şey aslında geride bıraktığı, hatalar zincirini başlatmadan önceki kendisiydi. Bu nedenle de Şimamoto'yu yıllar boyunca, ona ulaşmak için hiçbir şey yapmadığında bile, kalbinde taşıdı.
Şimamoto ise, benim kendime çok yakın bulduğum bir karakter oldu. Kendisinden hiç bahsetmeyen bu kadının sahnelerini okurken, onun hislerini derinden hissettiğimi düşündüm. Bunu en son Aomame'de yaşamıştım ama Şimamoto'nun yaydığı enerji bence çok daha gerçekçiydi. Gerçek bir insan gibi. Zıtlıklarla dolu ama kanlı canlı, kırılabilen, güçlenebilen, sadece dışarıdan bakınca görebildiğimiz, gerçek bir insan gibi. Bu nedenle bu karakter beni biraz hüzünlendiriyor. Karakterin hikayesinin derin işlenmemiş olmasını belki bazı okurlar eleştirebilir; ancak benim karakteri sevmemin en önemli nedeni buydu. Açıkçası bunun yazar tarafından da bilinçli bir tercihle böyle yazıldığını düşünüyorum. Şimamoto'yu biz okurlar da tıpkı Hacime gibi onun izin verdiği kadarıyla gördük. Bu kitabın anlatıcısı Hacime'ydi; dolayısıyla Hacime'nin göremediği bir şeyi kitabı okuyanlar da göremez.
Benim asıl derin işlenmediği için üzüldüğüm karakter Hacime'nin lisedeki sevgilisi İzumi'ydi. Çünkü Hacime bile İzumi'yi hiç düşünmedi. Onu düşündüğü sahnelerde bile aslında düşündüğü İzumi değil, kendisiydi. Hacime'yi sadece İzumi'ye yaptıkları için bile asla affedemem. Bu kitapta en çok, belki de tek, acı çeken karakter oydu. En çok güvendiği insanlar tarafından sırtından bıçaklanmış bir kızdı İzumi. Asla eskisi gibi olamayacak olan kişi durmadan kendine acıyan kafası karışık Hacime değil, İzumi'ydi. Çünkü Hacime, onun elinden masum olduğu anların hatırasını çaldı.
Değinmek istediğim son karakter ise Hacime'nin eşi Yukiko. Kendisinin bir cümlesi vardı, şöyle: ''Yola gelmez biri olduğun doğrudur belki. Değersiz biri. Ama beni yine incitebilirsin. Asıl önemli olan nokta bu değil. Hiçbir şey anlamıyorsun. Ve hiçbir şey sormuyorsun'' (Sayfa: 186). Yukiko da Hacime tarafından haksızlığa uğramış kadınlardan birisiydi. Böyle diyorum ama Hacime gerçekten kendinden kopuk bir adam. Bu bir bahane sayılamayacak olsa da, kadınları bilerek incitmiyordu; düşüncesiz ve hissetme kapasitesi dar olan biriydi. Bu nedenle empati kurmayı geçelim, yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden bencilce hareket ediyordu. Düşünmüyordu, düşündüğünde ise kendine acıyordu. Yukiko onun başına gelmiş en güzel şey olabilir; bunun Hacime de gayet farkındaydı. Dahası, Yukiko'ya olan hisleri Şimamoto'ya olan hayali hislerinden daha gerçekti. Yoğun değil, gerçek. Çoğu zaman yoğunluğu aşkla karıştırabiliyoruz. Bunu Hacime'nin karakterinde olmayan insanlar da yapabilir. Travmalarımızı bize yansıtan kişilere karşı yoğun hisler besleme eğilimindeyiz, çünkü onlar hakkında hayaller kurarız. Oysa gerçek, çok daha sade ve huzurludur. Gerçek, hırpalamaz. Hacime, Yukiko'yu seviyordu ancak bu sevgi ona heyecan vermediği için Şimamoto'nun anısının verdiği beklentilere sarıldı.
Çok ilginç, veya belki de değil, bu kitap Murakami'den okuduğum ilk kitap olmasının yanı sıra, şimdi onu ikinci okumamda yazarın en sevdiğim kitabı oldu. Herkesin beğeneceğini düşünmediğim ama benim beğendiğim bir kitap.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
Yıllar sonra, ne zaman onu düşünsem aklıma ilk gelen şey gülüşüydü. (Sayfa 11)
Bu dünyada, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen bazı şeyler var. Ve geçen zaman geri döndürülemez. Bugüne kadar geldiysek, geriye dönemeyiz. (Sayfa 18)
Elimden geldiğince onun yanında olmalıydım. Ona ihtiyacım vardı, onun da bana. Fakat çekingenliğim ağır basıyordu ve kırılmaktan çok korkuyordum. Onu bir daha görmedim. Yıllar sonrasına kadar. (Sayfa 21)
Birbirimizi görmeyi bıraksak da onu içimde büyük bir sevgiyle anıyordum. (Sayfa 21)
Okumak bir tür bağımlılık gibiydi; yemek yerken, trende, geç saatlere kadar yatakta ve derste kitap okuyordum. (Sayfa 23)
Başkası olmadığım, yalnızca kendim olduğum için mutluydum. (Sayfa 24)
Bu aralar kendimi kabuksuz bir salyangoz gibi hissediyorum. (Sayfa 30)
Burada kalırsam içimdeki bir şey sonsuza dek kaybolacaktı - kaybetmeyi göze alamadığım bir şey. Bir tutku, yarım kalmış bir arzu, belli belirsiz bir düş gibiydi. İnsanların sadece on yedi yaşındayken gördükleri bir düş. (Sayfa 39)
Beni çeken şey, dışarıdan bakarak ölçülebilen dış güzellik değil, daha derindeki, daha katıksız bir şeydi. (Sayfa 41)
Bu dönemleri hayatımın üçüncü aşaması olarak düşünüyorum - üniversiteye başladıktan sonraki on bir yıl ve otuz yaşıma basmam. Hayal kırıklığı ve yalnızlık yılları. Ve sessizlik. Duygularımı içime hapsettiğim, dondurulmuş yıllar. (Sayfa 49)
Kimseyi yapmak istemediği bir şeye zorlamamak gerek. (Sayfa 63)
Kendiminkini değil, başkasının hayatını yaşıyordum. Kendim diye adlandırdığım bu kişinin ne kadarı gerçek bendi, ne kadarı değildi? (Sayfa 66)
Bir daha gelebileceğini asla söylememeliydi. Vaatler -böyle belirsiz olanları dahi- insanın aklına takılıp kalır. (Sayfa 92)
Düşünmek durumunda kaldığım tek şey nasıl para harcayacağım oluyor, nasıl kazanacağım değil. (Sayfa 96)
Fakat Hacime, sen de bilirsin ki bazı duygular bizimle kaldıkları için acı verirler. Sence de öyle değil mi? (Sayfa 97)
Gözlerinde hüznü çağrıştıran bir şeyler vardı. (Sayfa 98)
Onun da ima ettiği gibi, keşke bu yolu henüz gençken, hiç olmazsa yirmili yaşlardayken yürüyor olsaydık ne kadar muhteşem olurdu! (Sayfa 105)
Bahaneler bulmaya bir kez başladın mı, ardı arkası kesilmez. (Sayfa 131)
Hacime, fotoğraflara bakarak hiçbir şey söyleyemezsin. Onlar sadece birer gölge. Gerçek ben çok daha farklı. Bir fotoğraftan anlaşılamaz. (Sayfa 131)
...asıl acı olan şey, geri dönemeyeceğimiz gerçeği. Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yap gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor. (Sayfa 133)
Ama şehir şimdi boğuk ve boştu. Etraf birbiriyle uyumsuz binalar, rengini yitirmiş ağaçlar, duyguları ve hayalleri olmayan insanlarla doluydu. (Sayfa 146)
Tuhaf şekilde, daima yağmurlu, sakin akşamlarda uğruyordu. (Sayfa 148)
Bazen sana baktığımda, çok uzak bir yıldıza bakıyormuşum gibi hissediyorum. (Sayfa 152)
Daha önce de söylediğim gibi bende hiçbir şeyin orta yolu yok. Ya hep ya da hiç. (Sayfa 159)
İçimdeki bir şey kesilip alınmıştı. Usulca. Sonsuza dek. (Sayfa 182)
Kendimi sürekli başka biri olmaya uğraşıyormuş gibi hissediyorum. Yeni bir yer bulmaya, yeni bir hayata başlamaya, yeni bir ben olmaya çalışıyorum sanki. (Sayfa 185)
Bir odadan havanın yavaşça çekilmesi gibi içimdeki yaşama isteği usulca çekiliyordu. İnsan böyle hissederken ölüm o kadar da uzak değildir. (Sayfa 186)
Beni yine üzeceksin belki. O zaman nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum. Belki bir dahaki sefere ben seni üzeceğim. Kimse kimseye söz veremez. İkimiz de hiçbir vaatte bulunamayız. Ama seni hala seviyorum. (Sayfa 187)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.

.jpg)
anlattıklarına göre hacime biraz sinir bozucu bi figür :) hep böyle insanlarla sınavımız oluyor.
YanıtlaSilHacime gerçekten basiretsiz, üstüne bencil bir karakterdi. Hayır milletin başını ağrıtıyordu o ayrı ama kendi de mutlu değildi yani :) Bir de evet malesef Hacimeler bu hayatta çok fazla...
SilMurakami yi seviyorum. Ben de ilk olarak onun Sputnik Sevgilim isimli kitabını okumuştum ama bu bahsettiğin kitabını okumadım. İlgimi çekti notlarıma ekledim...
YanıtlaSilO kitabı daha sonra okuduklarımdandı. Yazarın genel tarzı biraz da hayalle gerçeğin iç içeliği üzerine kurulu, mesela Sputnik Sevgilim'de de öyleydi. Ama bu kitabında hayali olaylar değil, direkt olarak karakterlerin yaşadıkları anlatılıyordu. Aslında böyle olmasını ben daha çok sevdim. Tabi yine bence ana kurguya çok da hizmet etmeyen bazı sahneler vardı ve gereksiz uzatılmıştı... ama genel olarak beğendiğim bir kitap.
SilKeşke yazar bu fazlalıklardan arınıp duru bir roman yazabilse veya şu kitaplarını yeniden gözden geçirse :) Gerçekten öyle yapsa çok daha edebi değeri yüksek kitapları olabilir. Ünlü bir yazar olması iyi bir yazar olduğunu her durum ve alanda göstermez bence. Evet Murakami iyi bir yazar ama eksik yönleri de var. Yine de onu ben dahil herkes böyle kabul etti sanrım. Hem belki benim eleştirdiğim şeyleri başka okurları seviyordur.
Benimde ilk okuduğum Murakami kitabıdır ve Murakami'ye bununla başlanmalı diye düşünürüm hep. Bunu da severim ama Zemberek Kuşunun Güncesi'nin yeri çok ayrıdır. Sonuçta Murakami iyidir:) Keyifli okumalar:)
YanıtlaSilBence de Murakami'ye başlamak için güzel bir tercih. Çünkü diğer kitaplarına göre hem daha derli toplu, hem de yazar sonradan gerçeküstücü temalara daha çok yoğunlaşmış gibi, bu kafa karıştırabilir.
SilBen Murakami'nin tarzını ve aslında özgünlüğünü beğeniyorum en çok da ama bence bu yazardaki temel sorun kurguyu bütün olarak ele almaması. Kopuk kopuk bir sürü olay oluyor ve onları öylece bırakmakta sorun görmüyor. Bunu bilerek yapıyor bu arada ve benim tarzım bu diyerek eleştirileri hep savuşturmuş :) Ama olmaz yani edebiyat böyle bir şey değil. Bunun dışında kitaplarında ilginç konuları felsefi bir derinlikle işlediğinden (cümleleri falan aslında derin) kitapları akıyor, ilgi çekiyor ve genel olarak beğeniliyor.
Zemberekkuşu'nun Güncesi okumadığım kitaplarından ama kitabı biliyorum. Biraz kalın diye ertelemiştim :)
Yazardan okuduğum kitaplardan içinde bu zamana kadar sadece Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu'nu hiç beğenmemiştim ki zaten yarım bıraktım. Ama belki ileride tekrar şans veririm.
En sevdiğim kitabı aslında 1Q84 ama o da edebiyat harikası olduğundan değil de ana karakterini çok sevmemden :) Bu kitabını ise 1Q84'teki karakter ve konunun başka bir versiyonu olması nedeniyle ve aslında daha gerçek yaşamdan olduğu için sevdim.
Yorumunuz için teşekkür ederim :)
Sizin kopuk kopuk diye adlandırdığınız daldan dala atlamalar, gerçeküstü bir sürü şey benim çok hoşuma gidiyor mesela:) o Murakami'nin tarzı hakikaten ve o dünyada dolaşmak severseniz çok keyifli. Bende bu yüzden ilk kitaplarını daha çok seviyorum o tarz onlarda daha belirgin çünkü. Neyse hepimizde farklı farklı izleri oluyor:)
YanıtlaSilEvet kendi tarzı ama mesela Çehov'un bir sözü var anlatı oluşturmaya dair: "Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa takip eden sahnede tüfek mutlaka patlamalı. Aksi takdirde oraya koymayın."
SilYazarın farklı olaylarla kurgusunu zenginleştirmesini ben de seviyorum ama bazen bunları havada bırakıyor, oysa oraya koyduysa bir amacı olmalı. Bunu bilerek yaptığını da biliyorum. Çünkü okuduğum kitaplarında gördüğüme göre zaten Murakami'nin temel bakış açısında hayatta her şeyin var olduğu görüşü (yani her şey aynı anda olabilir) ile şu anda başka bir ben olabilir miydim görüşü (örneğin kitaplarında hep bir paralel benlik teması, başka bir ben nasıl olur teması) var. Dolayısıyla kopukluk durumunu kendi içinde anlamlandırmış yazar ancak edebi açıdan bu bir zayıflık.
Bu arada ben de eski tarihli kitaplarını daha çok seviyorum. Aslında son yıllarda çıkan kitaplarından birkaçı hariç okumadım ama onlarda bence eskilerin tadı yok. Yine de keyifli. :)
üç dört murakami okudum, henüz diline alışamadım, edebiyatını elbette iyi buldum ama bana halen soğuk geliyor :) ancak bu kitabının konusu çok hoş, söylediğin dört kahramanı da sevdim. yani aomame yanında biraz da şimomoto sun demek ki :) aldım listeye bunu okuyayım :)
YanıtlaSilJaponlar ve hatta bence genel olarak Uzak Doğulular kültürlerinden gelen bir soğukluğa sahipler anlatımda da, karakter oluşturmakta da. Murakami ki ucundan Batılılaşmış bir Japon yazar aslında ama onda da o etki var. Ben bu nedenle Japon Edb. seviyorum, kendi kültürlerini eserlerinde görebildiğim için. Murakami'nin anlatımını özgün bulmakla birlikte edebi yeterliliğini tartışmaya açık buluyorum. Öte yandan, onun gibi ikinci bir yazar da yok. Soyut dünyayı somutlaştırmak zor bir beceridir, bunu başarıyor.
SilAma gerçek hayatta hep Hacime’ler kazanıyor :) Kaç tane sevgilileri oluyor. Biz birini bulamazken :) Kızların hoşuna gidiyor bu tarz erkekler.
YanıtlaSilTabi tercih meselesi. Mesela ben Hacime gibi ne istediğini bilmeyen, sorumsuz ve içsel ağlak tiplerin ağzına bir tane çakmak istiyorum :)
Sil