Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları.

 

İnsanın kardeşinin olması garip bir his. Çok dip dibeyken sürtüşebiliyorsun ama uzaktayken de özlüyorsun. Onun üniversite için uzakta olması hem onun için hem de kardeşlik bağımız için iyi olmuş gibi görünüyor. Hatta keşke ben de okuduğum şehir dışında üniversite okusaydım, bunu yapabilseydim. Gerçi ben üniversitenin yarısını pandemide uzaktan eğitimle evden okudum :) ama yine de diğer yarısını da evden uzakta bambaşka bir şehirde okumamanın eksikliğini daha üniversiteyi kazandığım gün bile hissetmiştim ciddiyim. Tabi sevinmiştim, sonuçta iyi okullar arasında olan bir okulu kazanmıştım. Hem benim şehrim de, buralı olmasam, öğrenciler için güzel bir şehirdi. Öte yandan, anladın işte, bunun eksikliğini hep hissettim. Bence ''benim hikayem'' temasının hayatımda hep bir şekilde ertelenmesinde bunun da payı var. Suçu buraya atmasam da, bu nedeni şekillendiren diğer görünmeyen nedenlerin yanında, en belirgin acabam budur. Başka bir şehirde okumamak.

İlk gençlik yıllarında evden uzaklaşmak bir insanın yaşamı için yapabileceği en güzel adımlardan biri bence. Bu yazımda felsefi çıkarım zorlamaları veya edebi kaygılarım olmayacak. Sadece, bu sefer hislerimi dümdüz yazmaya karar verdim. Çoğu durumda hislerimi dümdüz anlatamıyorum. Belki bu da geliştirilmesi gereken bir alışkanlık, bilmiyorum. Belki kişiliğim biraz böyledir, belki de hep duygularımı savunmak zorunda kaldığım için. Özellikle de en güzel duygularımı. Kalbimin en çok parladığı anları savunduğum için belki de zamanla bir şey isteyemeyen biri olmuşumdur. Çünkü kalbinin hiç parlamamasından daha kötü olan bir şey varsa o da, kalbinin parladığı o devasa hisse şahit olup -hatta ne talihsizliktir ki bunu derinden hissedebilen biri olup- o parlaklıkların her seferinde sönüşünü görmektir. Ölüm gibi. Ve zamanla, bir çeşit yas havasına bürünürsün. Kulağa dramatik gelse de, ben dramatik olmaya çalışmıyorum. Yine bir durum tespiti. İşte bu oluyor zamanla, kendine uzaklaşıyorsun.

Kendimi ilk kez ele aldığım zamanı hatırlıyorum. Kendimi bir durum olarak ele aldığım ilk zamanları. Kalbimin parlayabileceğine inandığım bir anda, bir duruma dönüştürülmüştüm. Hayatımda bir alanda bir kere kalbim kırılınca, eli yanan çocuklar gibi bir daha o duruma dokunmuyorum sanırım. Kendimi bu yolla koruyorum. Koruduğumu sanmıyorum, evet gerçekten kendimi koruyorum. Ama daha evvel de söylediğim gibi, kalbin parlaması için ölçülü bir şekilde ateş gerekir. Yoksa kalbin, evet, söner. Yine bir ılıklık, yine bir ışık olur evet; yapın buna uygunsa olur ve bu daha da acı verici olur. Çünkü en başta ateşten korkarsın. Öte yandan o ateşin büyümesini istersin. Ancak büyüdüğü anlarda da kontrol-savunma-denge(sizlik) üçlüsüne takılırsın. Bende hep neden böyle oldu bunu düşünmüşümdür uzuuunnn bir süre. Elimde olmadan olan dış olaylar. Dünyanın en iyi insanı bile olsan bir cadıya dönüşmek ve zamanla gerçekten de bir cadı olmak. Sonunda da cadı olmayı sevmek. Sanırım insan cadı olmayı da öğrenmek zorunda. İnsan neden bunca şey öğrenmek zorunda? Ben neden bunca şey öğrenmek zorunda kaldım? Belki de değildim, bilmiyorum.

Kardeşimi bazen özlediğimi düşünüyorum. Yanında en çok kendim olduğum, hatta salak salak* (başka bir kelime kullanamazdım üzgünüm, tepkilerimin kavram karşılığı bu çünkü) cıvıttığım insan o. Onunla uğraşmayı, hatta onu şakacıktan sinirlendirmeyi seviyorum. Tamam önceden gerçekten de sinirlendiriyordum sanırım?? :) Normalde ciddi olan yüzüm onun yanında hep yaramaz bir çocuğun ifadesine bürünürdü. Hala öyle; bu sefer de onun kafasını şişirmeyi seviyorum. Çünkü dinliyor ahahahah. *-* Farklı şeyleri sevmesini, kendi kişiliği olmasını da seviyorum. Kendine ait bir beğeni dünyası olduğunu ondan önce ben keşfetmiş olabilirim ve buna gerçekten çok sevinmiştim. İnsan sanırım kendi içindeyken beğenilerini ve kendi dünyasını net olarak göremeyebiliyor. Şekilleri, hatları daha geniş olabiliyor ya da en azından ben daha geniş ve belirsiz olmasında hep rahat bir yan buldum. Ancak tam da dün akşam EN sevdiklerimi düşündüm; en sevdiğim kitap, film, müzik türlerini. Entelektüel beğeniler falan fıstık. Ben sanırım şudur demekten çok, belli bir atmosferin yansıtılmasını seviyorum. Hayalle gerçeğin iç içeliği, gerçeğin doğal yaşam içinde yansıtılması, doğa manzaraları, felsefik alt katmanlar, gönül yayını titreten notalar... gibi gibi. Zaten bence bunu net sınırlarla düşündükten sonra bir öykü yazabilme yeteneğim nihayet aktifleşmişti. İnsanın içinde uykuda kalan bazı şeyler var sanırım. O ne demek, o ''şey'' kavramı ne tam olarak açıklayamam. Şey, şey işte. Uyanması gereken veya vakti gelince uyanacak bir şey. Potansiyel gibi değil. Belki güç?? Bilmem, önemi var mı ki? Bir şey, şeydir işte, şey şeydir :).

Bence sorun, iç dünyamla dış dünyamın çok uzun bir süre uyumsuz olmasıydı. Bu nedenle de dünyada kendime bir hikaye görmekte zorlandım. Özellikle 2025 yılı benim için çok zordu. 24 de zordu gerçi. Gençliğimi böyle geçirmiş olmak bile değil de, 2020'li yıllarımı böyle geçirmiş olmak, zorlanmak ama içimden zorlanmak... Bazı insanlar dışından zorlanıyorlar ya hani, daha çok dışından... Yine de içlerinden güç alabilirler. Ben, içimden zorlandım; bu nedenle dışımda güç alabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok üzücü bence. Sana aslında ne güzel şu anımı anlatacağım diyordum, şimdimi. Bunu başaramıyorum. Belki de bunu da zamanla başarırım bilmiyorum. Benim için sorun olmasa da, şu anını yazan blog sayfalarına özenen bir yanım var. Ne zaman bir şeye özensem, birkaç yıla ancak belki gerçekleşir. O zamana blog yazar mıyım bilmiyorum. Belki de haddinden uzun bir süre aralıksız yazdım. Bazen bunu düşünüyorum. İnsanlar instagramda, twitterda orada burada zaman geçirebilirler, ben de bloğumu seviyorum işte. Hep en çok bloğumu sevdim. Onu, ilkini, açtığım ilk günden beri. Nihayet içimle dışımın tam olarak hizalandığı bir yer diye düşündüm. Evet bunu düşündüğüm ilk an buydu, küçükken bile anlamıştım. Burası bana ait bir yer. Burası, benim.

Bu ay içinde bloğumun doğum günü var. Üç yaşına girecek. Ah bu çocuklar hızlı büyüyorlar ahahhaha. :) Buraya bazen haksızlık yaptığım anlar oldu. Bu bloğumu hep kıyaslamışımdır. Ben bloğum olsaydım üzülürdüm sanırım. Ama ne yapabilirim? Hepsi özlediğimden. Aslında burada daha çok kendimi yaşadım. Bunu sevdim, çok sevdim. En azından bu bloğum için konuşursam (şimdiden yazayım çünkü bunu bir doğum günü kutlaması yazısına taşımak istemiyorum); ilk başta ait hissetmek için çok sık yazdım. Burasını da ilk evim gibi hissetmek için. Olmadığını düşündüm, hep bir şeyin eksik kaldığını. Sonra ben de anlamadan, anlaşılmak için yazmaya başladım. Bir cevap gibi. İçimde dönüp duran, bana gerçekten kritik bir anda sorulmuş bir soruya bir cevap gibi. Belki de o sorunun yanıtıyla ilgilenen birileri olduğu için böyle oldu. Evet öyle. Ama sonra bu da önemini yitirdi. Çünkü hem cevaplar değişir, hem de kimse soruyu bile bilmiyor. Bu da buruk bir his. Tam bir yanıt buldum diyorsun, hop değişiyorsun. En sonunda ise sadece burası benim bloğum olduğu için yazmaya, sık sık yazmaya başladım. Günlüklerime de bazen böyle yazardım. Bir gün içinde fırsat buldukça birkaç kez. Bunu seviyordum. Sonra okuduğumda kaçırmamış oluyordum. Neyi kaçırmamış bilmiyorum ama sık yazmak, bir şeyleri kaçırmadığımı hissettiriyordu. Ve yazabiliyor olmak. Bu bence bir lüks. Hem kelimeleri sevmek, hem onların seni sevmesi, hem de kelimelerinin nefes alabildikleri bir yerinin olması bir lüks olmalı.

Bloğumu, bloğum olduğu için seviyorum ve onu sevdiğim için sıkça yazıyorum. İlk bloğumu bana kendimi gösterdiği için severdim. Bir ayna gibi, diye düşünürdüm. Ne tuhaf, oysa orada kendimi hiç açık açık ifade bile etmezdim. Çünkü kendime çok uzaktım. Gerçi küçükken olur böyle şeyler, kendine uzak olabilirsin. Burada ise kendime yakın değil, kendimdeyim. Belki de bu, ilk bloğuma olan sevgimden daha oturmuş bir sevgi olduğundan çoğu zaman bana burada yazmak aynı hissettirmiyor diye düşünmüştüm. Uçmaya acemi bir cadının uçmayı bisiklet sürer gibi otomatikleştirmesine benziyor. Kendiliğinden bir sevgi. Kendiliğinden bir akış. Bu da benim bloğuma olan hislerimi ve bakış açımı daha yumuşak ve doğal yapıyor olmalı. Çünkü ben aslında blog olarak sınırladığım bir kutuyu, yazı kutumu da değil, tek tek yazılarımı seviyorum. Onlara hak etmedikleri gibi davrandığım çok zaman olmuş olsa da, ben yazılarımı seviyorum. Yazmayı da seviyorum evet ama bu sevgi de benim için yürümek gibi, hatta nefes almak gibi bir sevgi. Öyle doğal, öyle yaşamın içinden (ve biraz da zorunlu olmalı :). Ancak yazılarım, tek tek yazılarım, değişen bendeki yazılarım, değişen duygulardan doğan yazılarım... Ben en çok da onları seviyorum.

Bir içerik üreticisi vardı. Artık eski videolarımdaki fikirlerimi eksik buluyorum ama onlar benim yolculuğumu bana gösterdikleri için videolarımı yayında tutuyorum demişti. İnsan kendinden parçalar kattığı bir şeye karşı farklı bir bakış açısı geliştirebiliyor. Bu nedenle de ben değiştikçe, yazılarım da buradan uzaklaşmalı gibi düşünebiliyordum. Çok yakın bir sürece kadar (geçen hafta :P). Ancak yazılarım ben değilim, onlar sadece benim yazılarım; bu kadar. Benim adımlarım olabilirler. Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları olabilirler. Ah böyle de ne romantik bir bakış açısı oldu. Ancak doğru; yazmak benim için uçmak gibi bir his ve kelimelerim beni kaldıran kuvvet, onların oluşturduğu yazılarım ise yıldız tozlarım.


Demian, Hermann Hesse.



2 yorum:

  1. ay çok hoş :) doğum günü pastası alalım kutlayalım:) benim ne zaman olacak bakalım doğum günleri blogum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben her yıl blogda sanal parti yapıyorum :) Sizinkisi ilkbahar doğumlu sanırım veya kış :) Benimkisi de ikizler burcuymuş çok da belli oluyor :P

      Sil

Popüler Yayınlar